23 Ağustos 2009 Pazar

Erken Yaşta Yabancı Dil

Demet Kutluay, Ebru Şallı, Sema Şimşek ve Yüksel Ak'ın konuya dair fikirlerini içeren ve "Çocuklara erken yaşta İngilizce öğretmek görgüsüzlük" başlığıyla ilgi çeken habere girince, elimde olmadan gülümsedim.

İçerik ya da taraflar değil tebessümün sebebi. Aksine, tartışanlar kim olursa olsun, mühim bir konu bu. Gönül ister ki böyle medyatik isimlerin üzerinden akademisyenler de tartışmaya müdahil olsun ve aklı başında analizler izleyelim ama daha çok bekleriz. Medya bu işin eğitim, kültür boyutunu değil magazin boyutunu ele alacaktır. Devamı da gelmeyecektir.

Beni güldüren, "Çocukların çok küçük yaşta İngilizce öğrenmesini doğru bulmuyorum. Çünkü bu sefer ikilem yaşıyorlar. Önce ana dillerini iyi konuşmaları gerek!" şeklinde fikir belirten Ebru Şallı'nın devam cümlesi oldu. "Zaten artık çocuklar zeki" demiş. Teknolojinin gelişimi ile çevre etkilerin ve etkenlerin de boyut atladığı şu götürmez bir gerçek (ve öyle bir imada bulunmak istememiştir) ama ilk okuyuşta insan "Eskiden çocuk milleti gerizekalıydı. Şimdi ise öyle değiller" denmişcesine bir algıya kapılıyor.

Yıllar önce, İstanbul'daki Fransız okullarından bir tanesine servise gidiyordum. Öğretmenlerin hemen hepsiyle İngilizce ya da Türkçe anlaşıyoruz ama bilhassa yeni gelen bazıları var ki bildikleri halde İngilizce konuşmuyorlar. Türkçe de bilmiyorlar. E ben de Fransızca'dan bihaberim. Ne yapacağız? Ben onlara bakıyorum, onlar bana bakıyorlar. İnatları sonunda mecburen kırılıyor ve İngilizcede uzlaşıyoruz ama o vakte kadar geçen süre resmen işkence.

Yine böyle bir gün, anaokulu sınıflarından birisine girdim. İşimi yapmak için müsaade istedim ancak sormam gereken şeyler de var. İngilizceye nasıl ikna edeceğim diye kıvranıyorum. Konuya girdim ama kıvranmaya devam ediyorum, çünkü karşımdakinin inadı inat. O arada da sürekli ceketi çekiştiren bir şey var yanımda. Kafayı çevirip baktığımda, mecaz falan değil, el kadar bir kız çocuğu gördüm. "Efendim?" dedim. "Abi o konuşmaz İngilizce. Bizimle de konuşmuyor" dedi. Türkçe konuşan ve karşıdakinin kendileriyle de İngilizce konuşmadığını ifade eden bu kız çocuğuna (ki bebeğine bile desem olur, o dereceye yakın bir küçüklük) "Peki ne yapacağız?" diye sordum. "Ben halledeceğim şimdi. Sen bana söyle, ne diyeceksen, Fransızca anlatalım. Olmaz başka türlü" dedi. İnisiyatifi tamamen kendisine verdiğim bu küçük kız tercümanlık görevini gayet başarıyla yaptıktan ve ben sayesinde işlerimi hallettikten sonra sınıftan ayrılırken bana "Abi... Bir şey olursa buradayım ben. Çağır, geleyim" dedi. Bir an "Eyvallah reis" demeyi düşündüm ama sonra gülümseyerek "Peki..." diyip, ayrıldım.

Memleketin eğitim sistemi üzerinde ciddi bir takım düzenlemeler yapılması gerektiği kesin. Fakat bir üniforma değişikliği için bile kırk dereden su getiren yerleşmiş yapının (reformcu olduğunu iddia eden / samimi reformcu siyasi erkler iş başına gelse bile) kendini kolay teslim etmeyeceği açık. Yine de pratik bazında değilse bile, teoride bir takım uygulamaların üzerine tartışmak gerek. Yabancı dil de bunlardan bir tanesi. Çocukların iflahını kesecek kadar sert ya da anadillerini ikinci plana atacak kadar sürekli bir yabancı dil eğitimi doğru olmayabilir ama "bir lisan" daha öğrenerek kültürlerine ve görgülerine "bir insan" daha katmayı köhnemiş eğitim sisteminin insafsız zihniyetine bırakmamak lazım.

Hiç yorum yok: