21 Kasım 2009 Cumartesi

Aman "Carpe" Yaman "Diem"

Blog yazıp, site açıp, kendini imla kılavuzu veya esaslı mütefekkir addeden onlarca "kerameti kendinden menkul" insan var bizim memlekette. Allah'a şükür, hayatı yaşarken rahle-i tedrisinden geçtiğimiz büyüklerimiz hep alçak gönüllü olmayı ve "Ben bilmiyorum" demeyi öğretmeye çalıştılar bize. Başarabildiysek, ne ala...

Ne demiş Çetin Altan vakti zamanında;
"Türkiye, yazarları köşe yazarlığına muhtaç etti. Yazar dediğin 100 yılda bir çıkar!"

100 yılını falan bilmem ama zor çıkar herhalde, ve çıkan da yazı ile, şiir ile birbirine aşık olur.

Halbuki bizimkisi yeni neslin "Arkadaş kalabildik" teranesi gibi... Arkadaşça yemek, arkadaşça görüşme, vs. Adına da "Carpe Diem" diyorlar onun.

Velhasıl-ı kelam, kısa bir ara... Bir kaç gün sadece kitap, kitap, kitap...

20 Kasım 2009 Cuma

Turgay Demirel'in Maceraları

Hazır kamuoyu Galatasaray'da yapılan "Evrakta Sahtecilik" vb. konularında Federasyon'un ne yaptırım uygulayacağını merak ediyorken, kameralarımızı şöyle arşive, geçmişe doğru bir çevirelim.

Hatta biz susalım, 1995 yılından kupürler konuşsun.



Demek resimdeki gibi, sadece top çevirmiyormuş Turgay Bey. Daha ne işler çeviriyormuş. Hani şimdi "Zamanında biz de yapmıştık bir benzerini. Ceza vermesek de olur" der mi acaba, gündemdeki konu için?

Anne Değil, Dayı!

“I’ll tell you what I just said yesterday to somebody: ‘Didn’t I tell you don’t use no fucking flash on my daughter?’”

Halle Berry değil de Die Another Day'deki Jinx söylemiş gibi. Haklı kadın.

19 Kasım 2009 Perşembe

Hamster Oteli


Şaka mı, değil mi, bilemedim ama haberini falan yaptıklarına göre gerçekten vardır böyle bir şey.

Rivayete bakılırsa, Fransa'da, Nantes'da bir otel açılmış. Otelin adı "Villa Hamster" ve geceliği 99 €.

İsmiyle müsemma bu manyak mekanda hamsterlar ne yapıyorsa, onu yapma şansı (!) varmış. Malumaliniz, hamster denen mahlukat, yemle beslenmek, tekerlek sürmek ve saman üzerinde uyumaktan başka hiç bir bok yemez. Burada kalmaya giden arkadaşların da sike sürülecek aklı olmayan kişiler olarak "Haydi gidip, bunları yaparak eğlenelim" dedikleri görülüyor.

Hala doğru olmasına ihtimal veremiyorum böyle ruh hastası bir vaziyetin ama Fransızcam da yok ki ne diyorlar, anlayayım. Hayır, yukarıda tekerleğe tutunmuş maymunu gördükçe sinirleniyorum. Şeytan diyor ki tut kolundan bunları, götür Splinter ustaya, 'Al hocam, eti senin kemiği benim' diye bırak kanalizasyona.. Ama sonra Bayrampaşalı Sefa'nın Kene bestesi geliyor aklıma. Ne diyordu orada? "Ulan i...ler fare reislik mi yapar"

PVH Hepsini Yazmış

Papazın Çayırı'nda PVH, Cemal Nalga Olayı'na dair yazılabilecek her şeyi yazmış.

En can alıcı paragraf ise bu:

"Bugün Galatasaray'ın başına bu geldi diye sevinmesin kimse, yarın Fenerbahçe'nin başına da gelecek, Efes Pilsen'in de... Tanjeviç operasyonundan beri federasyonla vıcık vıcık ilişkilerin ortasında yuvarlanan bir Fenerbahçe var. Federasyonu İtalya'ya gitmekle tehdit eden Tanjeviç'e, Turgay Demirel tarafından Fenerbahçe'nin uygun görüldüğü ve bunun Fenerbahçe yönetimindeki insanlar tarafından gerçekleştirildiği söyleniyor. Böyle bir ilişkinin sağlıklı olması, kirli bir şeylere uzanmaması normal mi? Belki de insanların ellerinde dosyaları, belgeleri bile hazır, şimdilik saklıyorlar... Bu federasyonun iktidarını devamı için Fenerbahçe ile girdiği işler hiç ortaya çıkmayacak mı sanıyorsunuz? Keşke hepsi bir bir dökülse, belgelense, bu işlere kulüpte kim aracı olduysa ipi çekilse..."

Yazının tamamına şuradan ulaşmak mümkün. Ulaşalım, ulaştıralım, doğru analiz sağlayalım.

Aydın Örs ve 100. Yıl



Tomorrow will take us away
Far from home
No one will ever know our names
But the bards' songs will remain
Tomorrow all will be known
And you're not alone
So don't be afraid
In the dark and cold
'Cause the bards' songs will remain
They all will remain

Ayşe Abla Spor Kulübü

Basketbol camiasında bir şaşkınlıktır gidiyor.


Hakikaten büyük rezalet. Ama bunda şaşı bakıp, şaşıracak bir şey yok. Mevzu bahis Galatasaray ise güvercin takla vaka-ı adiyedir çünkü.

Ayşe Abla Spor Kulübü'nü unuttuk mu? Ömer Büyükaycan'ın Galatasaray'a nasıl transfer olduğunu?

Şaşılacak şeyler var elbette. Mesela Turgay Demirel'in hala ve ısrarla Federasyon Başkanlığı makamını işgal etmesine şaşırıyorum ben. Ama pardon, doğru ya, Fenerbahçe seçtirmişti onu da. Büyüklerimiz ne derse, o olur!

17 Kasım 2009 Salı

Tetumsa Tetum!

Aziz Nesin'den, sıkıyönetimin efsane (!) adamı Faik Türün'e bir mektup.
------------------------------------------
Tüccar Bay Rıza Altmışaltı’dan, eski sıkıyönetim komutanı ve eski Istanbul senatör adayı General Faik Türün’e:

Muhterem Paşam Efendim,

Bendenizi tanımazsınız. Zatıâlinizi ise bütün memleket ve bilhassa bütün Istanbul’da yaşayanlar gibi biz de çok iyi tanımaktayız. Ve hatta zatıâlinizin bütün dünyada tanınmasına kıl kalmışken, kadr-i kıymetinizi, sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki idare ve dirayetinizi, memleketi az kalsın kurtarmak için gösterdiğiniz gayretinizi ve bu bakımdan halisane niyetinizi ve daha bin türlü meziyetinizi maalesef Istanbul seçmenleri takdir etmeyerek, seçimlerin fiyaskoyla sonuçlanması ve iki millî partimizin birden sizi aday göstererek çift desteklerine rağmen - tabirimi mazur görünüz - zatıâlinizin bozum olması, itimat buyurunuz ki, her vatansever memleket evladı gibi, bizleri de son derecede müteessir etmiştir. Zatıâliniz elinizden geleni yaparak ve elinizden geleni ardınıza koymayarak, “Babanın adı Hıdır, elinden gelen budur!” dedikleri gibi, bütün hakikatleri halka anlatmaya çalıştınız ve zatıâlinizi seçmedikleri takdirde seçmenlerin başına gelecek olan büyük tehlike ve belâları anlattınızsa da, maalesef halk cahil olduğundan sizi anlayamadı. Her zaman da böyle olmuştur; ne zaman halkı kurtarmak isteyen biri ortaya çıksa, halk onu anlamamıştır. Üzülmeyiniz paşam efendim, her kurtarıcının başına böyle şeyler gelebilir. Ve esasen bendeniz de bu mektubu bu münasebetle yazmaktayım. Mektubumla sizi rahatsız etmekten ve emekli bulunduğunuz şu rahat günlerinizde pek kıymetli olan boş zamanınızı almaktan maksadım, seçimden eli boş çıktınız diye zatıâlinizi - haddim olmayaraktan - teselli etmeye kalkmak değil, bilakis size olan teşekkür borcumu yerine getirmektir. Bendeniz, zatıâlinize minnettar olan onbinlerce Istanbulludan yalnızca biriyim.

Müsaade buyurursanız evvela kendimi takdim edeyim. “……”li, Altmışaltı oğullarından Faik bendeniz. Ata-baba mesleği olarak çok eski tarihtenberi ticaretle uğraştığımızdan ve işimizi genişletmemiz sebebi ile ve bulunduğumuz yerin zamanla ticaretimize dar gelmesinden ve ailemizin sosyal seviyesiyle mütenasıp olmamasından dolayı, bundan takriben otuz sene evvel Istanbul’a gelip yerleşerek işimizi ve ticaretimizi büyütüp, hamdolsun memleketin kalkınmasına da naçizane hizmet etmekteyiz.

Zatıâlinizin memlekete sayılamayacak kadar çok sayıda ve çok büyük hizmetleriniz olduğunu bilen bir vatandaşınız olarak, müsaade buyurursanız şunu arzetmek isterim ki, zatıâlinizin Istanbullular’a en büyük iyiliğiniz, nüfusumuzun artmasında gösterdiğiniz fevkalâde muvaffakiyettir. Nüfusumuzun artmasına bizzat zatıâlinizin de gayret göstererek katkıda bulunduğunuzu kastetmiyorum yalnızca. Zatıâliniz bizzat nüfusu artırmakla kalmayıp, bu hususta otoritenizi kullanıp, bütün Istanbulluları da zorlayarak nüfusun artmasında en büyük âmil oldunuz. Sağolunuz!

Son nüfus sayımında görüldü ki, Istanbul’un nüfusu 3 milyondan 4 milyona fırlamıştır. Bu fırlama neden oldu? Maalesef bugüne kadar bunun hakikî sebebini araştıran olmadığı gibi, bundan sonra da olacağını zannetmediğimden, bu işe bizzat teşebbüs etmiş bulunuyorum.

Istanbul nüfusunu ne yapıp da arttırdığınızın - affınıza mağruren söylüyorum - belki zatıâliniz bile farkında değilsinizdir. Sizin sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki yüksek icraatınız olmasaydı, Istanbul bugün hâlâ ancak ikibuçuk-üç milyon nüfuslu bir şehir olarak kalacaktı.

Nüfus fırlamasının hakikî âmilinin zatıâliniz olduğunu bilmeyenler, Istanbul’daki nüfus artışını, endüstrinin gelişmesi, topraksız ve işsiz köylülerin canlarını büyük şehire atmaları, Istanbul’un avantajlarından yararlanmak isteyenler akını vesaire gibi, tamamiyle solcuların uydurdukları ıvırzıvır sebeplerle izah etmektedirler. Halbuki, hakikî sebep zatıâlinizsiniz! Istanbullu olarak bu iyiliğinizi unutmayacağız.

Her ne kadar birtakım solcular, işkence edebiyatı yaparak, tırnak söktürmek - yok yani bunlara manikür mü yaptıracaktınız! - ve solcuları elektriğe tutmak vesaire gibi gayriinsanî muamelelerin faili olarak zatıâlinizi gösterip hakikatları örtbas ediyorlar ve meyvalı ağaca taş atıyorlarsa da, emin olunuz ki, tarihe, Istanbul’un nüfusunu arttıran kişi olarak geçeceksiniz. Solcuları elektriğe tutmak mı? Paşam efendim, Istanbul’da elektrik olsa, ne diye solcuları elektrikliyecekmişsiniz, oturur televizyon seyredersiniz. Evinde elektrik olan her Istanbullu bilir ki, Istanbul’daki elektrik cereyanı varla yok arası bişeydir. Bendeniz, Türkiye’de ilk elektrikli tıraş makinesi kullanmış olmakla iftihar ederim. (Çünkü ilk olarak bizim firma ithal etmiş ve bendeniz eşantiyon maksadıyla gönderilen tıraş makinesini kullanmıştım.) Lakin, elektrikli hiçbir âlet ve cihaz kullanılmadığı gibi, elektrikli tıraş makinesi de kullanılamaz olmuştur. Gerek şehir cereyanındaki voltaj düşüklüğü ve gerekse cereyanın bir gelip bir gitmesi yüzünden, elektrikli tıraş makinesi sakalımın kıllarını, tıpkı bir cımbız gibi, tek tek yolabilmekte ve canımı acıtmakta olduğundan artık elektrikli tıraş makinesi kullanmaktan vazgeçmiş bulunuyorum. İşte böyle varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan elektrik cereyanıyla nasıl olur da işkence yapılabilir! İddianın yalan olduğu meydandadır.

Ben sizin asıl nüfus artışındaki rolünüzü izah etmek istiyorum.

Bir sabah yazıhanemin bulunduğu hana geldiğimde, sizden iyi olmasın, gayetle iyi bir komşum olan tüccar bir yahudi yazıhaneme koşup gelerek bendenize “Sıkı mı yotun” deyince tepem attı, - affedersiniz - çok kızdım. Yahudi tüccar korku içinde titriyerek “Sıkı mı yotun!” diye tekrarlayıp duruyordu. Neden sonra, yahudi komşumun, Türkçesi birazcık bozuk olduğundan, “Sıkıyönetim” demek istediğini anladım ve hiddetim geçti. İşte, sıkıyönetimin ilân edildiği ve zatıâlinizin sıkıyönetimin başına geçtiğiniz müjdesini o yahudi tüccar komşumdan böylece öğrenmiş oldum.
Solcular, sizin sıkıyönetim komutanı olarak Istanbullulara evlerinden çıkma yasağı koyup üç milyon Istanbulluyu evlerine hapsettiğinizi, koskoca Istanbul şehrini hapishaneye çevirdiğinizi, üç-beş delikanlıyı aramak için bu yaptığınızın hiçbir ülkede yapılmadığını ve tarihte görülmediğini söylüyorlar ki, solcuların söylediği tek doğru söz işte budur. Ne var ki, sıkıyönetim zoruyla evlerinde dinlendirdiğiniz için size teşekkür edecekleri yerde, “Koskoca Istanbul’u hapishaneye çevirip bir de o Istanbullulardan seçimde nasıl oy isteyebiliyor, amma da cüret haaa!” diyerek aleyhinizde propaganda yapmışlardır.

Hepimizi evlerimize tıktınız da kötülük mü yaptınız! “Zaten bu insanlara iyilik yapılmaz” diyen ne doğru demiş. Sıkıyönetim komutanlığınız zamanında birer ikişer günden üç kere koyduğunuz evden çıkma yasağı yüzünden Istanbul’un nüfusu 3 milyondan birden 4 milyona fırlamıştır. İki-üç kere daha evden çıkma yasağı koysaydınız, hiç şüphesiz bugün Istanbul’un nüfusu belki on milyon olacaktı. Ey serdar, Istanbul sana minnettar!

Karadenizli karıkocanın macerasını, yüksek müsaadenizle, anlatacağım paşam efendim. Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp, “Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

Arzetmek istediğim şu ki, kadınla erkek bu kadar birbirine yakın olunca hiç yoktan bir bahane uydurup kavga eder, darılırlar. İki insan karşıkarşıya boyuna dargın duramayacağından barışmak zorundadırlar. Bilmem durumu izah edebildim mi?

Kendimden misal vermek istiyorum. Allah’ın bildiğini, siz sıkıyönetim komutanından saklayacak değilim. Bendeniz, her ne kadar tüccarsam da sosyal adalete inanmış bir kimseyim. Her işçinin zamanı gelince emekli olması hakkıdır. Kadınların da işçiler gibi - doğum vesair sebeplerden erken yıprandıklarından - daha erken yaşta çürüğe ayrılmaları haklarıdır. Bendeniz, nikâhlı karımla otuzbeş yıldanberi evli bulunduğumdan ve yalnız nikâhlı karımdan yedi çocuğum bulunduğundan, insan haklarına riayet etmek için beş senedenberi karımın dinlenmesi için - çok affedersiniz - medenî nikâhsız bir vaziyette başka bir hanımla hayatımı birleştirmiş bulunuyorum.

Zatıâliniz sıkıyönetim komutanı olaraktan bütün Istanbulluları evlerinden dışarı çıkmamaya mecbur edince ve evlerin de teker teker aranacağını bildirince, bendeniz de çocuklarımın doğup büyüyüp terkettikleri ve nikâhlı karımın yaşadığı eve, yani kendi evime, gitmek mecburiyetinde kaldım. Polis ve askerler baskın verdiklerinde, metresimin evinde bulunmamın itibarımı sarsacağını düşündüm. Bundan başka, metresimin kocası da, “Herkes kendi evinde bulunacak!” diye emriniz gereğince evine gelmek zorundaydı. İşte böylece, Istanbulluları evlerine hapsettirdiğiniz o gün, ben de karımla evimde başbaşa kaldım. Vakit geçirmek için banyoya girip yıkanmak istedimse de, evlere kapatıldığımız yetmiyormuş gibi, o gün sular da kesilmiş olduğundan yıkanamadım. Elbet, suların kesilmesi sizin emriniz değildi. Meşgul olabilmek için mutfağa girip yemek pişirmek istedimse de, havagazı da kesilmiş olduğundan, yemek de pişiremedim. Ona buna, eşe dosta telefon ederek vakit geçireyim diye düşündümse de, telefondan düdük sesi bile gelmiyordu, telefonlar da kesikti. Vakit öldürmek için hiç olmazsa radyo dinliyeyim dedim, ama maalesef dinleyemedim. Radyo da, istasyondaki teknik arıza yüzünden çalışmıyordu. Az kalsın patlayacaktım. İyi ki aklıma televizyon geldi, karşısına oturur, televizyon seyrederdim. Ama nerde efendim, elektrikler kesik olduğundan televizyon da çalışmıyordu.

Muhterem paşam efendim; sular kesik; elektrikler kesik, havagazı kesik, radyo kesik, telefon kesik, televizyon kesik, bu durumda yerimizde siz olsanız ne yapardınız? Karımla kavga etmeye başladık... Başladı dırdıra: “Sen bana ihanet ediyorsun...” Alttan alıp “Etmiyorum...” dedim. Başka ne diyeyim, “Seni çürüğe çıkarıp emekliye ayırdım...” denmez ya! “Ediyorsun!” dedi. Nezaketle “Etmiyorum ulan!” diye bağırdım. Her ailede, her evde olduğu gibi kavga başladı. Doğrusu bendenizin “Ettimse ettim... Ettimse ettim...” demeye hiç niyetim yoktu. Ağız kavgasından sonra karım darıldı. O dargın, ben dargın... Bir evin içinde bir karıkoca yirmidört saat nasıl dargın durabilir? İster istemez barışmamız gerekiyordu. Hem vallahi, hem billahi, içimde hiçbir kötü niyet yoktu. Biraz saçını, yanağını okşayayım, biraz öpüp seveyim de, gönlünü alıp barışayım dedim... Evet, işte böyle başladı ve böyle oldu.

Sizin Istanbul’u hapishane yaptığınız o gün, karım sekizinci çocuğumuza gebe kaldı. Bu sebeple karım size minnettardır muhterem paşam efendim. Üstelik karım, çocuğun adını kız doğurursa Faika, oğlan doğurursa Faik koyacağını söyledi. Şimdi bizim Faik üç yaşındadır. Birgün elinizi öpmeye getireceğim efendim.

Sıkıyönetimin ilân edildiğini bana “Sıkı mı yotun” diye müjdeleyen komşum yahudi tüccar, ilk eve hapsedildiğinde tutturamamış, ama ikinci eve hapsedilişimizde, onun da karısı gebe kalmış. Bana dediğine göre, karısının leblebi gibi yuttuğu nüfus kontrol hapları bile işe yaramamış. Yahudi komşum, suları, elektrikleri, havagazını, telefonu, radyoyu, televizyonu kesip, insanları evine hapsedip, sıkıyönetimin insanlara zorla çocuk yaptırdığını söylüyordu ve yanlış söylediğini de bilmediğinden çocuğun adını “Sıkı mı yotun” koymak istiyordu da ben engel oldum.

Sıkıyönetim komutanlığınız sırasında, iki-üç delikanlıyı aramak için Istanbulluları üç kere evlerine hapsettirmeniz sebebiyle Istanbul’un nüfusu birdenbire bir milyon daha fırlayarak dört milyona yükselmiştir. İlk hapisliğinde tutturamayanlar, ikincisinde, üçüncüsünde tutturarak çocuk sahibi olmuşlardır. Bu iyiliğiniz hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Ey serdar, Istanbullular sana minnettar!
En derin hürmetlerimi takdim ederim paşam efendim.

Bahçekapı, Keser Han, 3. Kat
No. 97 İthalat-İhracat
Temsilcilik ve Komisyon işleri
Rıza Altmışaltı

Uzun Lafın Kısası

Biz uzatmıştık lafı. Kısası yapılmış bile. Ellere sağlık.

Bir Türkiye gerçeğini gözler önüne sermiş.

"Kendin pişir, kendin ye" et lokantaları gibi gezen, "Kendin anlat, kendin inan" yalan insanları bakıp bakıp içlenirler artık.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Fenerbahçe Sancaktarı Kinsey

Arşivlere dalmaya gerek yok; oturduğumuz yerden kendi hafızamızı şöyle bir kurcalasak, buna benzeyen sürüyle maç görürüz. Galatasaray taraftar forumlarında dönmüyor muydu "Bu sefer salondan atılmayalım" lafları? Demek ki sahaya doğru yapılan fiiller, her zaman yenilen haltlardan ibaret olduğunu herkes kabul ediyor.

Tek vaka-ı adiye bu mu peki? Hiç olur mu? Sayalım, neler var başka.

1. Hakemlerin ve Federasyon'un acizliği.
2. Galatasaray yöneticilerinin saldırgan tavırları ve timsah gözyaşları.
3. Fenerbahçe yöneticilerinin ortada gözükmemesi.

Aslında son madde yanlış oldu. Semih Özsoy oralardaydı. Önce "Tribün boşaltılmazsa sahaya çıkmayacağız" dedi. Sonra, ne olduysa, sahaya çıktı takım.

Şimdi tribün boşaltılmasına dair irade koyamayan yetkililere mi kızacaksın, yoksa fikrini sabitleyemeden konuşan ve bundan vazgeçince aciz gözüken Fenerbahçe icra makamına mı?

Neticede, Galatasaraylıların kazandıkları maçı kutlamak yerine, Fenerbahçeli oyunculara bir şeyler atmaya devam etmesi, ne için orada olduklarının göstergesiydi. O yüzden üzülecek, kızacak bir şey yok. "Benim muhatabım rakip taraftar" diyemeyen ve oyunculara "Delikanlı Fener, nerdesin haney" diye bağıracak kadar komikleşebilen taraftar zihniyetine ancak gülünür. Halbuki "Delikanlı Fener'in nerede olduğunu" en iyi büyükleri bilir. Sorsalar ya... Gerçi bunlar tuhaf insanlar... Sorsalar da anlamazlar.

Geçende "Ahhh o Spor Sergi günler ahhh" yazmıştı bir tanesi. Şimdi bunun neyine kızacaksın, Allah aşkına? Senelerce evrile çevrile ezildiği günleri, kendi kendine yalan yanlış anlatıp, buna inanan bir kitleden bahsediyoruz. Hayt huyt etmeye çalıştığı sporcu üzerine yürüyüp, sümsüğü oturtunca (ki seneler önce bir voleybol maçında da aynısı yaşanmıştı) aptala dönüp, ağlayan bir kitle.

Fenerbahçe bayrağını Kinsey taşıdı bu maçta. "O kitle" dua etsin, sancaktar sayısı artmasın. Yazık olur mor menekşelere.

Samurai (by Michael Cretu)

If you're lonely
You never show a sign
No devotion could ever change your mind
No illusion when your work is done
Nobody knows you
Nobody knows your name
Nobody knows you

Samurai samurai
Did you ever dream
Hesitate, wonder why
At all the anger you have seen
Oh-oh oh-oh oh-oh
Samurai samurai
Does your blood run cold?
No light shines in your eyes
No burning flame in your soul
Oh-oh oh-oh oh-oh

Your commission was written in the sand
No emotion could ever stay your hand
No consolation, no word of love or praise
Your fight is over
Your enemies are gone
Your fight is over

Samurai samurai
Did you ever dream
Hesitate, wonder why
At all the anger you have seen
Oh-oh oh-oh oh-oh
Samurai samurai
Does your blood run cold?
No light shines in your eyes
No burning flame in your soul
Oh-oh oh-oh oh-oh

14 Kasım 2009 Cumartesi

Felaket

Rakı, şişede durduğu gibi durmaz.

Şair, "Felâket dîdeler hem meysiz hem meyhanesiz olmaz. Sefâ-yi bezm-i işret nâre-i mestânesiz olmaz" demiş ama...

Rakı, felakette, felakete ve felaket yudumlanmaz.

Fazlasının üzerine cila, ayak kaydırır. İnsanı kıskançlık krizine sokar, çıkartmaz.

13 Kasım 2009 Cuma

Geline Babasından Lightsaber

Düğün elbisesi oluyormuş bu.
Lan oğlum yapmayın, etmeyin, böyle şeyler çıkartmayın.
Sonunda Master Yoda gelecek, ananızı...

12 Kasım 2009 Perşembe

Türk Siyasetinde Kadının Yeri

Geçen gün Meclis'te çıkan mevzudan bir kare.

Şu arkada, olan bitene manasız manasız bakan ablanın yeri, Türk siyasetinde bir kadının olabileceği standart yerdir.

Hatta iddia ediyorum; bu birbirine giren cengaverlerin arasında, bu ablanın "Sen ne bakıyorsun lan oradan a.... koyduğum" diyerek dayak yemediğine şükretmesi gerektiğini düşünen delikanlılar (!) bile vardır.

Eskiden stadyumda kavga çıktığı zaman, asayişi berkemal kılmak için yaşanan tiradın bir benzeri olmuş mudur acaba?

"Beyler, kavga etmeyelim, hepimiz milletvekiliyiz... Meclis! Şak şak şak. Meclis! Şak şak şak."


Nasıl demişti şair?

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler
Kimi "alçak" kimi "hırsız" kimi "deyyus" dediler
Künyeni almak için partiye ettim telefon
"Bizdeki kayda göre o şimdi mebus" dedile
r.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Baba & Kız

Baba değilim, olmaya da çok niyetli değilim. Zor zanaat... O yüzden, tam manasıyla bilemem belki şu fotoğraftaki hissiyatı ama ağabeylerimin kız evlatlarına amca olmak cihetiyle anlayabiliyorum bir nebze...

Ne diyeceksin, ne söyleyeceksin?

Kızın için "Fazla yaşamaz" demişler. Yattığı yerden "Baba" diye yüzüne gülüyor. Sen de gülüyorsun. Neler feda ederdin elinde olsa, kim bilir.

Üç, beş kelimeyle, "Allah kimseye evlat acısı göstermesin" demekle olacak gibi değilmiş demek. Şu resmi gördüğüm her seferde bir fena oluyordum; şimdi babası da yanına gitti kızının.

Robert & Lara Enke... Mutsuzken, mutluluğun resmi şu. Allah rahmet eylesin.

10 Kasım 2009 Salı

10 Kasım

Ey vatan, gözyaşların aksın.

Hem O'na, hem de vatanından başka sevgili bilmeyen o nesle.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Fenerbahçe Taraftarı Ölmüş

Ağlayanı da yok.

Efes Pilsen'in ne idüğü belirsiz bebeleri Fenerbahçe hocasına "Sen bizim her şeyimizsin" diye bağıracak, salondan çıkan taraftara "Hişt hişt nereye?" yapacak, yetmeyecek Galatasaray formaları açılacak, ama kanaat önderleri (!) ardına bile bakmadan eve gidecek. Üstüne üstlük taraftardan çıkma yöneticiler de o esnalarda gülümseyen poz verecekler. Öldürseler, inanmazdım; gördüm inandım.

Bir şeye daha inandım ki bizler el ele verip, ölmüşüz.

Kadıköy'de, eski As Sineması'nın oradan Moda'ya doğru çıkarken, renkleri soluk, kocaman bir Fenerbahçe bayrağı asılırdı eskiden. O'nunla beraber, çıkarken yukarıya, her denk geldiğimde bayrağa, şapkamı çıkartır selam verirdim, diğer bayraklara yaptığım gibi. Gülerdi, "Deli" derdi ama saygı duyardı, anlardı. Hiç alakası yoktu oysa, sporla, Fenerbahçe ile, taraftarlıkla... Şimdi rakip takım bayraklarının Kadıköy'de dalgalanmasını umursamadan geçen, kendi bayrağına edilen hakaretleri sineye çekebilen bir nesil yetişti. Yetiştiren de Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil; sen, ben, bizim oğlan, hepimiz.

Bugün Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı'nın başına gelenler, futbol takımına olsa, ortalık yer yerinden oynar mıydı, oynamaz mıydı? Bu sorunun cevabı "Evet" ise ne yapacağız? Hani çubuklu formayı koysak 1000 kişi giderdi. Hani Fenerbahçe'ye uzanan eller lavabosuna sokulurdu. Geçmiş, güzel ve hayali cihan değer zamanlarda mı kaldı bunlar? Paragrafın ilk cümlesindeki soruyu bilmem ama bunun cevabı "Evet"

Dün akşam Fenerbahçe, Efes Pilsen ile oynarken orada olan ve hırsından, sinirinden bombok olan bir avuç insan vardı. Gidemeyip, ekran başında, internet başında çıldıran bir avuç daha. Bir avuç da benden koyalım. Gerisi neredeydi? Facebook? Msn? Doğru ya, vatan bile facebook'dan kurtarılıyor artık, Fenerbahçe kurtarılmış çok mu? Bizler örgütlü toplum ve etkisini neremizden anlıyoruz acaba?

Bundan 10, bilemedik 15 sene sonra Kadıköy'de hiç alışmadığımız manzaralar göreceğiz. Bakalım bahtı kara maderini kimler kurtaracak o zaman Fenerbahçe tribünlerinin. Geç gelmişiz Dünya'ya, geç...

Diana vs. Anna

1983 yapımı "V" yani "Visitors" yeni şekliyle tekrar ekranda...

Yukarıdaki resimde;
Solda, Dünya durdukça onu işgal edesi ablamız, Komutan Diana.
Sağda, İkinci V İşgal Orduları Kumandanı Anna.

İkinci bölüm 17 Kasım'da oynayacakmış.

İlk bölümden arta kalan, bir halk çocuğu, bir rahip, bir FBI ajanı, bir isyankar kertenkelenin temelini oluşturduğu "La Resistance" ile FBI ajanının oğlunu ve bir spikeri içerisine çeken V organizasyonu şeklinde... Durup dururken "Ahelehalooooy uzaylılar geldi laaa" şeklinde davranıp, çoşagelen bir halk da cabası.

Bakalım solucanlar, fareler falan ne zaman yenilmeye başlanacak...

Solomon'la Dostane Günler

Yukarıdaki resim Fenerbahçe'den kimsenin olmadığı gibi "dostane" bir şekilde ayrılan Willie Solomon'undur. Bkz. İlgili Açıklama

Hani oluyor ya sinema jeneriklerinde "One maaaan..." diye bir giriş, bizim basketbol şubesi de çok güzel jenerik olur.

Bir şubeeeee.
Bir kooooçççç.
Bir oyuncuuuuu.
Ne yaptıklarını kendileri bile bilmiyor.

Chiquitita (by ABBA)

Chiquitita, tell me what's wrong
You're enchained by your own sorrow
In your eyes there is no hope for tomorrow
How I hate to see you like this
There is no way you can deny it
I can see that you're oh so sad, so quiet

Chiquitita, tell me the truth
I'm a shoulder you can cry on
Your best friend, I'm the one you must rely on
You were always sure of yourself
Now I see you've broken a feather
I hope we can patch it up together

Chiquitita, you and I know
How the heartaches come and they go and the scars they're leaving
You'll be dancing once again and the pain will end
You will have no time for grieving
Chiquitita, you and I cry
But the sun is still in the sky and shining above you
Let me hear you sing once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita

So the walls came tumbling down
And your love's a blown out candle
All is gone and it seems too hard to handle
Chiquitita, tell me the truth
There is no way you can deny it
I see that you're oh so sad, so quiet

Chiquitita, you and I know
How the heartaches come and they go and the scars they're leaving
You'll be dancing once again and the pain will end
You will have no time for grieving
Chiquitita, you and I cry
But the sun is still in the sky and shining above you
Let me hear you sing once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita

7 Kasım 2009 Cumartesi

Fenerbahçe ile Savaşamazsınız

Spordan Sorumlu Devlet Bakanı, eski Trabzonspor başkanı çıkıp açıklama yapıyor:
"Biletlerin üzerinde isim ve kimlik numarası bulunmalı" diye.

Bu fişleme merakının baş uygulayıcısı ideolojinin birinci ve üçüncü harfi "fiş" kelimesiyle aynı. Kan mı çekiyor acaba?

Emniyet Müdürlüğü açıklama yapıyor:
"Kulüp başkanlarına kimse küfür edemez" diye.

Kimse çıkıp sormuyor; "Kulüp başkanları küfür edebilir mi? Küfür ettirebilir mi? Bindirilmiş kıtaları stadyuma sokabilir mi?"

Yalakalık, basından, "Yönetim neylerse güzel eyler" diyen taraftara kadar sirayet etmiş çünkü. Yeter ki sultanlar kızmasın.

Fenerbahçe Kulübü, neden her hafta bilet fiyatı duyuruyor? Salak mı?

Efes Pilsen, neden bilet fiyatlarını açıklamıyor? Çok mu akıllı?

Yoksa ikisi de değil, bu bir danışıklı dövüş mü?

Yazıklar olsun.

Efes Pilsen ahlaksız, haysiyetsiz, sportmenlikten zerre nasibini almamış bir camia görüntüsü çizerken ortalığı ayağa kaldırmaya yeltenip, gerisin geri susmak mıydı yapılacak şey?

"Ne kokalım, ne bulaşalım" mantığıyla mı hareket ediliyor biletler konusunda... Efes Pilsen ile Fenerbahçe'nin oynayacağı maçlar da mı "derbi" olarak nitelendirilip, taraftar gitmesi engellenecek yoksa? Efes Pilsen taraftarı (!) kimdir Fenerbahçeliler yanında?

Geçen sene Fenerbahçe Taraftarını torba sanıp, ağzını büzmeye çalışanların neresinin büzüldüğünü gördük. "Fenerle uğraşmayın" dedikçe üzerine geliyorsunuz; içeriden, dışarıdan, sağdan, soldan. Fakat patlarsa sadece kendini götürmez bu camia. Kendisi küllerden yeniden doğar ama onunla beraber gidenler ne olur, bilinmez.

6 Kasım 2009 Cuma

Kasım Yağmuru

Almaty'de yağmurlar başladı. Bu sene ne yaz aylarında yaz gördük, ne kış aylarında kış.. Derken, bu sabah erken, Haymana Ovası'nda bir garip kuş öterken "Lan N'oldu" dedirtti yağmur ve hala daha durmadı.

Bundan seneler önceki bir başka Kasım ve bir başka yağmur geliyor tabii insanın aklına. "Tebrikler :)" yazıyordu mesajının sonunda. Bir kaç dakika sonra, minibüsün içinde Acıbadem sapağının oradan Söğütlüçeşme'ye doğru dönerken, bir ışıklarını hafif gökyüzüne aksettiren stadyuma bakıyordum ve bir de ":)" yazan, O'nun mesajına.

Gece boyunca duyduğum sesler yankılanırken kulağımda, O'nun gülen yüzünün hayaline daldığımı ve "Hayat budur işte" gibilerinden bir şey dediğimi hatırlıyorum... Yüksek sesle söylemiş olmalıyım ki "Efendim" dedi önümde oturan amca. "Bir Küçükyalı uzatır mısınız?" dedim. "Tabii kardeşim" diye cevap verdi neşeyle, paraları elimden alırken. Boynunda sarısı dışarı sarkan bir kaşkol vardı.

Sene 2002, aylardan Kasım, günlerden 6. Başka bir yağmur yağmıştı.

5 Kasım 2009 Perşembe

Up Up Up!

Dizi sırasını savdık, bir de film yazalım.

Her yeni Pixar animasyonunu gördüğümde, canlı oyuncularla çekilen filmlere olan inancım yitip, gitmeye devam ediyor. Tabii ki abartılı bir düşünce bu; örneğin Şener Şen'i animasyon olarak izleme fikri doğrudan doğruya saçma ama Pixar da işini gerçekten abartılacak kadar muazzam yapıyor. IMDB'de "Spirited Away"i geçip, "Wall-E"nin arkasından ikinciliğe gelen "Up" da serinin son halkası oldu.

Up'ı izledikten sonra "İnsana hayallerinden kesinlikle vazgeçmemeyi salık veriyor. Salondan çıktığımda, ne kadar boş işlerle uğraşmakta olduğumu anlayıp, doğrudan hayallerime verdim kendimi" şeklinde gaz alıp veren kimseler kesin mevcuttur ama diğer bir tırt gibi gözükebilen yoruma girecek olursak, bu filmin hayallerden ziyade sevgiye dair olduğunu söyleyebiliriz. Yapmak istedikleri şeyi keyiflerinden veya tembellikten değil, hayat gailesi ve masraflar yüzünden erteliyor ikili. Ama yukarıdaki posta kutusu ve filmin baş rolündeki albüm, ulaşılabilecek en güzel hayalin "böyle bir eş" olduğunu anlatıyor.

Bir önceki paragraftaki melankoli yüklü hallerden de anlaşıldığı üzere, bir Disney yapımının alamet-i farikası olarak, klasik duygu selini bekleyenler yine yanılmaz. Ama bu sefer taklayı fena yerde attırıyorlar. Ortalarda bozulup, mutlu sonu görünce toparlamaya alışık bünye, daha kafadan Ellie'nin vefatıyla mutsuzluğa gark olunca, filmin sonuna kadar bütün sahneler "Kaderin böylesine yazıklar olsun" demekle geçiyor.

Velhasıl-ı kelam "İzledim, pişman oldum" denecek bir yapım değil. Gördüğünüz yerde çökün.

Seitokai No Ichizon

"Arka Sıradakiler", "Hayat Bilgisi" falan halt etmiş. Seitokai No Ichizon, diğer bir deyişle "Öğrenci Konseyi Günlükleri" son zamanlarda izlediğim bütün öğrenci dizilerine kendi sahasında beş atar.

Diğer bir çok japon elinden çıkma anime gibi, birbirinden manyak tipleri izlediğimiz bu şenlikli yapımda dört kız ve bir de erkek öğrenciden müteşekkil bir lise konseyi var.

Resimde en önde duran konsey başkanı Sakurano Kurimu, okulun en popüler kızı ve konseyin en büyüğü olmasına rağmen, en tıfıl gözükeni. Durduk yerde sinir krizi geçirip, Sugisaki'ye saldırması ve kendisini Aka-Chan (Küçük Kızıl) diye çağıran Chizuru tarafından sevgiye boğulması (!) en klasik hallerini teşkil ediyor.

Onun arkasındaki sekreter Akaba Chizuru, en uzun ve olgun modelli karakter... Bu olgunluk her zerreye ve dahi sahneye fazlasıyla sirayet etmiş durumda. Dolayısıyla anime geleneğinin olmazsa olmazını Chizuru teşkil ediyor. Anladınız siz onu.

Sol köşedeki Shiina Minatsu, konseyin yardımcı başkanı. Beyzbol oynayan, aksiyon filmlerine meraklı ve hafif straight karşıtı bir ikinci sınıf öğrencisi olarak temayüz ediyor. Aralıklarla kardeşine yazan Sugisaki'yi pataklıyor.

Minatsu'nun kardeşi, sağdaki Shiina Mafuyu, konseyin mali işlerine bakıyor. Henüz birinci sınıf öğrencisi. Kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmesiyle, inceden inceye manyak olduğunu hissettiriyor ama asıl saplantısı bilgisayar oyunları. Bir de roman yazıyor. Sugisaki'nin başrolde olduğu aşk romanında diğer tarafın da erkek olduğunu öğrenince "Konsey Psikopatı" rütbesini Mafuyu-Chan'a veriyoruz haliyle.

Sugisaki Ken, Chizuru'nun deyimiyle Ki-Kun, konseyin tek erkek üyesi. Sabahtan akşama kadar bizim "Hentai" diye bildiğimiz "Eroge" oyunlarını oynayan bu arkadaş "Seitokai" diye telaffuz edilen "Öğrenci Konseyi"nin kendi haremi olduğunu iddia ediyor.

Bir de yan karakterler var. Öğretmenler (ki şu ana kadar sadece bir tanesini gördük) ve okul gazetesinin editörü Tōdō Lilicia bunların başlıcaları.

Dizinin şu ana kadar beş bölümü yayınlandı. Eleştirmen cümlesi gibi olacak ama eğlenceli vakit geçirmeye bire bir. Tabii sakin kafayla izlemekte fayda var. Benim gibi mesaiden sonra hepsine birden yüklenip, Japonca diziyi İngilizce alt yazıyla hatmedince baş ağrısı kaçınılmaz oluyor.

Fenerbahçe vs. Adalet

1950'li yıllarda Türk futboluna yırtık dondan çıkar gibi giren Adalet müessesesi ile en çok gerilen kulüp Fenerbahçe olmuştu. Yukarıdaki haber 27 Ekim 1952 tarihli Milliyet gazetesinden "Adalet'in neden oyuna devamdan imtina ettiğini" okuyalım.

"Bu arada çok müessif bir hadise oldu. Yerde baygın bir vaziyette yatan Burhan'ın üzerine fırsattan istifade ederek basıp geçen Salahattin seyirciler tarafından ayva, şişe ve küfü yağmuruna tutuldu. Hakemin fena idaresi oyunun çığrından çıkmasına sebep oldu ve böylelikle de bu mühim maçın ilk devresi hadise çıkmadan 1-1 berabere sona erdi."

Mevzuun akabininde maç devam edecek diye beklenirken, Adalet oyuncuları sahaya çıkıyor, seyirciyi selamlıyor ve içeri giriyor.

Resim altı da şöyle:
"Adaletliler ikinci haftayımın başlamasına bir dakika kala sahaya çıkarak halkı böyle selamladılar. Yukardaki resimde Salahattin'in seyircilerin yuhasına mukabele edişi ile Adaletli futbolcuların ne kadar sinirli ve kızgın oldukları görülüyor."

4 Kasım 2009 Çarşamba

Safran. Yeniden.

Fotoğrafı Guardian'da gördüm. Hindistan'da, safran çiçeği toplayan bir kadını resmetmişler.

İnsan hayatına neler giriyor, neler çıkıyor...

Mesela bundan bir kaç sene evvel "Günün birinde 'Safran' için dualar edeceksin" deseler "Ne alaka lan?" diye sorardım kesin. Şimdi o çiçek, sadece mor ve güzel bir nebatı değil; başka bir şeyi de getiriyor akla. Duacı olduğum bir şey.

Madem öyle, bu vesileyle, durmak yok; duaya devam...

Efes Pilsen Hırsızdır, Anlayın Artık

Evet, kimler anlamıyorsa, lütfen anlasın artık.

Bu camiada bir kısım insan senelerce "Basketbol Efes Pilsen'le geldi Türkiye'ye" dedi. Kimse dönüp de kendi tarihine bakmadı, onlarca emek vereni mezarında ters döndürdü.

Bu camiada bir kısım insan senelerce "Efes Pilsen'in ne kadar ahlaksız olduğunu" anlayamadı. Adamlar "Fenerbahçe taraftarına kota koymuyoruz" dedikleri zaman, bir sürü Fenerbahçeli "Ne şeker camiaaaa" diye gezindi ortalarda. Çıkıp da "Siz kimsiniz lan zaten, Fenerbahçe taraftarına kota koyacaksınız. Efesli gibi gireriz, yine de ananızı belleriz" diyen adamlar "Tu kaka" edildi.

Anlayın artık... Tamam, basketbol güzel bir oyun ama "Fenerbahçe ve Basketbol" biraraya geldiği zaman o iş, "sadece" oyun olmaktan çıkıyor. Fenerbahçe, Türkiye'nin en ciddi gerçeklerinden bir tanesidir. Elalemin düne kadar elitizmiyle, aristokrat kimliğiyle övünen zümre takımının başkanı "Galatasaray Türkiye'dir" diye işkembe-i kübradan sallarken, Fenerbahçe taraftarı içerisinde insanların bazı şeylere gereken ciddiyeti gösteremiyor olmasına çok üzülüyorum.

Demin dediğimi tekrar ediyorum... Efes Pilsen hırsızdır, ahlaksızdır. Anladığı dil neyse, ondan konuşmak gerekir.

Fenerbahçe, tarihi boyunca kendisiyle uğraşanlara aman vermemiş bir camiadır. İşgal orduları kapatmaya uğraştı, olmadı. Siyasiler kapatmaya uğraştı, olmadı. Adalet kulübü canımıza ot tıkamaya uğraştı, olmadı. Şimdi de Efes Pilsen uğraşıyor. Evet, bu yukarıda sayılanlar gibi hayati mevzularda değil, sadece basketbolda uğraşıyor ama uğraşıyor. Elimizdekileri çalıyor.

Vaziyet buyken, bir maç basketbol konuşulmayıversin. Kaldı ki kimse "Konuşulmasın" da demiyor. Sadece bu maça diğer anlamlarda büyük önem atfediliyor. Aksini düşünenlere sormak gerek; "Siz evinize girip bir şeyler çalan hırsızla, mesleğinin inceliklerini mi tartışıyorsunuz ki bu maç için öyle bir tavır bekliyorsunuz?" diye.

Fenerbahçe bu ülkede yüz yıldan beri, yüz milyonlarca insanı mutlu etti. Bir gün Paşalı Birol'un muazzam müzesine yolunuz düşerse, Karacaahmet'te çekilmiş bir mezar taşı resmi göreceksiniz. 1950'lerde vefat etmiş, gencecik bir çocuğun bir Fenerbahçe arması ve şiirle yazılı mezar taşı. Bugün Fenerbahçe'nin tek bir bireyi bile, kulübüne el ve uzatanlara müsamahakar davranma lüksüne sahip değildir. Çünkü Fenerbahçelilik kuruluştan gelen, o kabirde yatan çocukta soluklanan ve bugüne devam eden bir bayrak yarışıdır. Naçizane bizler de o yarışta iki elimiz kanda, bir ayağımız çukurda bile olsa koşmaya azmetmiş insanlarız. Kim anlamıyorsa, anlasın...

Arkas Oldu mu?

Fenerbahçe koydu mu?

Böyle başlamakta sakınca yok. Neden? Çünkü bu müessese takımlarının had bilmezliği insanı kanser eder. Sen işletmesin yahu; Fenerbahçe, senin aşık atabileceğin bir yapı değil ki. Yöneticisiyle, oyuncusuyla, çalışanıyla (taraftarı değil, çalışanı) neden aklınızı kaybediyorsunuz maçlara çıkarken? O zincirin yuvarlak halkalarından Hüseyin Koç dünkü maçta kırmızı gördü örneğin. Ne gerek var?

Televizyon başında bizi krizden krize sokan maç, daha doğrusu 44-42 biten set, salondakileri kim bilir ne hale getirmiştir. Emek kelimesinin voleyboldaki karşılığı o settir kesinlikle. Son sayı geldi, bardaktaki votkayı diktim kafaya. "Yaşa Fenerbahçe" dedim.

Bilirkişi

Ben bu "Bilirkişi" gibi hukuki sıfatları duyduğum zaman, şöyle bir gerilirim. Mevzu bahis, sigorta işleriyle ilgili bir eksperlik olsa sıkıntı yok. Çünkü zaten ne bok yediğini bilir insan ve sadece "İşim olacak mı, olmayacak mı?" stresi sarar bünyeyi. Netice menfi de olsa "genellikle" yasal kesinlik arz eder. Ama ya diğer işler...

Şurada bir örnek var.

Bir kaç yıl önce, kapağı açık unutulan rögara düşerek ölen küçük kıza dair bilirkişi raporu açıklanmış; kızının elini sıkıca tutmayan ve bastığı yerleri kontrol etmeyen anne, üçüncü derecede kabahatli bulunmuş.

Er ya da geç, günün birinde hepimizin karşılaşmak zorunda kaldığı bu derin dondurucu tadındaki bürokratik alışkanlıklar, memleketimizin en büyük sıkıntısı aslında. İnsanı "insan" değil de "eşya" yerine koyan zihniyet değişmedikçe, açılsan ne olur, kapansan ne olur.

Böyle Levent Kırca skeci tadında bitirmek bir tuhaf oldu ama zaten yazılacak konu bile değil; gördüm, sinirim bozuldu, yazdım. Devam...

İbne Galatasaray

video

Başlık elçi... Zeval olmaz.

Ferhan Şensoy, Galatasaray Lisesi mezunu.
Eski gösterilerinden bir tanesinde, okul yıllarını anlatıyor.
Tiyatro kabiliyetinin ortaya çıktığı lise zamanlarını naklederken ilgimizi çeken bir hatıra.

Hikaye sonrası notunu da ekleyelim tabii...
... bu anlattığım "İbne De Gaulle" hikayesi de gerçek bir hikaye değil, bu bir fantazi.

Güzel fantaziymiş üstad...

Master & Apprentice

"You must remember that there are over a hundred thousand inhabited worlds in the Republic, and there are now only a few thousand of us. Billions of beings have never seen a Jedi. Millions have never even heard of our Order. Or of the Force. When we do appear, we can be killers, but also healers. Thank the Force for that."

3 Kasım 2009 Salı

Gönlüm Yine Sende

İstanbul'da yağmur kıyamet. Merak ediyorsun, soramıyorsun. Sonra, piyangodan büyük ikramiye vurmuş gibi seviniyorsun kendiliğinden haber gelince.... İnsanoğlu yetinmiyor. Yine bekliyorsun, yine ses gelmiyor. Yatağa gittiğini bilmeden, uyuyamıyorsun. Derken, hoppala sabah oldu. Oysa daha gece orada... Ve arada dört saat var koskoca.

Sonra bir gün, iki gün... "Nasıl geçti habersiz, o güzelim günlerin" diye mırıldanırken, bir cesaret "Selamınaleyküm", cevap sadece "ve aleykümselam"

Sessizlik... Göt kadar odada, rakının olmadığı yerde votkaya Abdurrahman Çelebi muamelesi. Fonda da aşağıdaki kürdilihicazkar İstanbul şarkısı. İstanbullu'ya ithafen...

Muntazır teşrifine hazır kayık.
İnce yaşmakla bu Cuma seyre çık.
Pembe mantinden ferace pek de şık.
İnce yaşmakla bu Cuma seyre çık.

Kırma lutfet hatır-ı mestaneyi.
Süslenip tak zülfün üzre şaneyi.
Eyle ihya semt-i Kağıthaneyi.
İnce yaşmakla bu Cuma seyre çık.

Almaty Haritası

Adamlar şehri cetvelle çizmiş adeta.

Bu kadar düzgün planlama bizi bozar. İstanbul'un belediye adamları gelsin, Almaty'i kurtarsın.

Haritanın sağ üst köşesindeki sokak ismine de dikiz bu arada...

"Semra Hanım ve Papatyaları Bulvarı" koyar insan bir tane de. Teessüf ediyorum.

Fenerbahçe'de Galatasaraylı Baskını

Yeni bir baskın değil bu. Uzun zaman oldu başlayalı.

Kimdir bunlar?

Neredeler?

Daha ne kadar var olacaklar?

Hepsinden önemlisi... Fenerbahçe'ye daha ne kadar ihanet edecekler?

Burak Şakarcan

Şanslı adamız vesselam. Tribüne kapağı atıp, orada nefes almaya başladığımızdan beri, küçük, yaşıt ve büyük, hep güzel insanlar oldu etrafta.

"Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" demiş ya Hz. Ali; işte bir o kadar paha biçilmezdir, hayata ve Fenerbahçe'ye dair bir şeyler öğretenlerle yan yana, omuz omuza olmak tribünde. Zira her ne kadar küçümseniyor olsa da futbolun ve sporun en derin yeridir belki de tribün. Güçlü ve muhafazakar yapısıyla, tüm değerleri tribün taşır geleceğe.

İşte, o büyük derinlikten, muazzam Fenerbahçe büyüklüğünden geleceğe taşınacak değerleri en iyi özümsemiş insanlardan birisi olan Burak Şakarcan da katılmış blog alemine.

İsmiyle müsemma bir blog, amacı isminde mündemiç bir adres.

Bir de Şakarcan deyince benim aklıma Caferağa zamanları gelir, yakın geçmişin. Tahta koltuklardan bugüne yadigar onlarca besteden bir tanesiyle. Sınavlardaki "Please fill in the blanks" sorusu tadında olacak ama bu boşluklar burada dolmaz :) Ne eğlenmiştik o gün...

Güzeller içinden bir "10"u seçtim,
Kalbimi "10"a, ben "10"a verdim.
Bu alemde kral, sensin "10" numara.
R.... k..... i..., d.... "10" numara.

Ya Figür Ya Warcraft

Biraz reklam tadında olacak ama DC Unlimited sapıtınca, bize de ayak uydurmak kaldı.

World Of Warcraft'ın yeni figür serisi ve "daha neler neler" için buradan buyurun.

Bir "Horde Coin Set" var ki, al, evde bir köşeye koy, sonra da gelen gidene anlat Ziya gibi.

- Ben bir gün Azeroth'dayken...
- Nerdeyken, nerdeyken?
- Azeroth'tayken.
- Haaa Azeroth'tayken.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Fenerbahçe ve Sızdırma

İki ülkenin, iki ayrı istihbarat servisini düşünelim. Birincisi, ikincisinden eleman alıp, kuruma yerleştirir mi?

İki ülkenin, iki ayrı ordusunu düşünelim. Birincisi, ikincisinden asker alıp, birliğe yerleştirir mi?

Bu iki sorunun da cevabı "Hayır" ama diyelim ki oldu; orada işler "gönül rahatlığı" ile yürür mü?

Müspet örneğini bilen varsa, beri gelsin.

Evet, futbol savaş değil.

Doğrudur, kulüpçülük silahlarla yapılmıyor.

Ama kitle örgütlerinde "kutup mantığı" hakimdir. Hele o kitleyi bir arada tutan en önemli unsur "gönül bağı" ise, yapının içerisinde yer alan elemanlar için de bağın varlığı, hiç değilse "gerek şart" olur.

Her defasında milyonlarca mensubu olduğu gerçeğini dile getiren bir camianın icra makamı, en önemli mevkilerden bazılarına "rakip takım taraftarlarını" getiriyorsa ve o milyonlardan buna karşı yükselen ses, yalnızca bir avuç insandan çıkıyorsa "Ercan Saatçi & Metin Özülkü" düetinin sızmasına şaşırmamak gerek. Kim bilir daha neler olacak...

Her ihtilal, kendi evlatlarını yer. Bunun müdahale mantığı içerisinde, bir tutarlılığı vardır. Fenerbahçe yönetiminin evlatlarını yemesine mantık bulabilen var mı?

Emsal

King Santillana ağabeyimiz "Emsale Gel" demiş.

Biz büyük sözü dinleyelim, yazıya gidelim.

Birileri hep kendi bildiğini yapsın; alsın senelik ilacını, Avrupa Yakası'na geri dönsün.

Neticede, siz "In Haldun We Trust"
Biz ise "In Fenerbahçe We Trust"

Bize üç.
Size üçün biri.

Gel de Gıpta Etme

Geçtiğimiz hafta, Caferağa'da oynanan Euroleague maçında Polonya Lotos tribünü.

Deplasmana giden taraftara mı?
Uyumlu hallere mi?
Davullara mı?

Hangi birine özenelim, gıpta edelim?
Cevap veriyorum.
"D-Hepsi"

Ondan sonra "Bayan Basketbol, Türkiye'nin aydınlık yüzüdür"
Haydi, şimdi hep beraber gülelim bu cümleye, sinirden.

Animasyon Klip

Ama bu kez bir türküye.

Dünya Ezgileri'nde gördüm bu klibi ve albümü.

"ŞA" mahlasıyla müzik aleminde "Türkülerle Senfoni" adında bir albüm çıkaran Mehtap Demir'in "Sarı Saçlı Ela Gözlü" şarkısına çektiği animasyon klip.

Türkülerle zaten aram iyidir; klip için de ayrıca helal olsun. Kimileri burun kıvırabilir ama en azından bir şeyler yapılmak istenmiş. "Ellere sağlık" diyor, embedini aşağıda arz ediyorum.

Nothing Compares To You (by Sinead O'Connor)

It's been seven hours and fifteen days
Since you took your love away
I go out every night and sleep all day
Since you took your love away
Since you been gone I can do whatever I want
I can see whomever I choose
I can eat my dinner in a fancy restaurant
But nothing ...
I said nothing can take away these blues,
'Cause nothing compares ...
Nothing compares to you

It's been so lonely without you here
Like a bird without a song
Nothing can stop these lonely tears from falling
Tell me baby where did I go wrong?
I could put my arms around every boy I see
But they'd only remind me of you
went to the doctor guess what he told me
Guess what he told me?
He said, girl, you better have fun
No matter what you do
But he's a fool ...
'Cause nothing compares ...
Nothing compares to you ...

All the flowers that you planted, mama
In the back yard
All died when you went away
I know that living with you baby was sometimes hard
But I'm willing to give it another try
'Cause nothing compares ...
Nothing compares to you

1 Kasım 2009 Pazar

Demirspor Külliyatı 2010 - 5

İstanbul'da sağanak var, yolların durumu bilinmez. Barad-Dur, girizgahı yapıyor. Sonrası Allah kerim.
----------------------------------------
Geçen hafta İcadiye deplasmanında alınan 2-0’lık galibiyet, rahat bir nefes aldırdı Demirspor’a. Bu hafta son sırada bulunan ve henüz galibiyeti olmayan Orhantepe, Demirspor’un konuğu. Alınacak bir galibiyet daha da rahatlatır.

Günün ikinci maçı ise kaçmaz dedirten cinsten. Selimiyespor, Karagümrük’ü konuk ediyor.Her iki ekip de namağlup. Selimiye üçüncü, Karagümrük ise bir maç eksiğiyle dördüncü sırada. Karagümrük seyircisinin, Selimiye semtini istila etmesini bekliyorum. Tribünsel açıdan da kaçmaz.