30 Haziran 2010 Çarşamba

Hep Muhalif Olmak

Ne güzel demiş, Nuray Mert..

"Tüm teknolojik ve ekonomik gelişmelere karşın, ayrıcalık ve hiyerarşiye dayalı, baskı mekanizmalarıyla korunan insan ilişkileri biçimlerinin sonu gelmedi, sadece yeni biçimler aldı. Hep muhalif olmalıyız, çünkü insan onuruna yakışan, ayrıcalıklar, hiyerarşiler ve bunları korumak için kaçınılmaz olarak kurulan ve korunan, her türden baskı sistemlerinden, onların yerküreyi talan eden siyasetlerinden yana olmak değil."

Afrika'da "Hakiki" Mevzu Var!

Hollanda-Slovakya maçında birbirine girmiş arkadaşlar.

29 Haziran 2010 Salı

Facebook'un Filmi


Memleketimizde zaman zaman kullanımı esnasında boku da çıkan Facebook'un filmi çıkıyormuş.

"Social Network" adındaki bu güzide yapımın fragmanı yukarıda.

En Güzel Vuvuzela Kullanımı


Bu dalda Oscar'ı Almanlara veriyoruz.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Hastane Endişesi

Özel televizyonların yeni çıktığı dönemde TeleOn, gecenin kör vaktinde erotikli merotikli korku filmleri verirdi. Gerçi görünen malzeme, taş çatlasa iki kalça, iki memeydi ama millet TRT'de en fazla "öpücük sonrası yukarı yükselen kamera" hallerine teşne olduğu için, herkese çok ekstrem gözükürdü.

İşte o vakitler, sonradan senaryosunun Stephen King'den indirme olduğunu öğreneceğimiz "Salem's Lot" döner dururdu ekranda, iki üç haftada bir. Tümden vampir olmuş bir kasaba, sevgilisini onlardan kurtarmak isteyen bir genç ve sevdiceğinin de vampir olduğunu öğrenince yıkılması vs.

Şimdiki gibi, vampirlik, kurt adamlık ayağa düşmemiş o zamanlar. Yüzyılların husumeti değil de, 16-17 yaşında kız çocuğu için bu güzide camiaların birbirine girmesi, bugünün Alacakaranlık işleri. Neyse...

Tabii çocuğuz o vakitler; filmi izledikçe, "ulan ya yarın öbür gün bizimkiler de böyle olursa" geçiyor akıldan. Halbuki Bostancı'da vampirin ne işi var? Biraz zaman geçince idrak da ediliyor ama hal üstümüze yapışık kalıyor.

Gazetede kaza, televizyonda terör saldırısı, göz önünde kavga dövüş gördükçe "Ulan ya yarın öbür gün sevdiklerimin yakınında da böyle olursa" giriyor oyuna. Eskilerin özlü sözlerdeki yüksek isabeti ve bir zamanlar zikrettikleri "Sakınılan göze çöp batar" deyişi sebebiyle, fazla açığa vurmadan içimizde yaşıyoruz bu hissiyatı. Saçlar da erken yaşta biraz ondan dökülüyor tepe nahiyesinden. Her şeyi düşüne, her şeye takıla...

Hepsi saçma, hepsi bir yana diyelim de; "Atın ölümü arpadan olsun" deyip, zorda kalmadıkça adım atmadığım yere insanın kıymetlileri gidince bir tuhaf oluyor. Bu memlekette en küçük bir şey için, misal gözünü kontrol ettirmek için bile hastaneye giden insanın arkasından dört değil, on dört gözle bakarım ben arkadaş. Hayırlısıyla bit ulan pazartesi! Mesaiden falan değil de mücbir sebeplerden çok fena uyuzum sana bugün.

Başka Bir Vader Mümkün!



Popüler kültür ikonlarının, üzerlerinde oynanmış hallerinin, Star Wars payına düşen imgelemleri!

Nicedir şu "imgelem" kelimesini kullanmak istiyordum; bugüne nasipmiş.

Diğerleri de şuralarda!

Adidas N'Oluyo?

"The Girls Of Adicup" diye bir reklam serisi peydah olmuş ortama. Bir tanesi yukarıda, başka başka birkaç taneyi de şurada bulabilirsiniz.

25 Haziran 2010 Cuma

Afrika'da Mevzu Var!

En soldaki Darth Vader triplerinde mi, bana mı öyle geliyor?

En sağ tarafta "boğaz kesme" hareketi yapan, kız mıdır nedir? Etek var gibi.

Ortadakine ise ben bir şey demiyorum. Allah kurtarsın.

Yee ke yeke yeke!

Sirk Bitti! Dağılabilirsiniz!

Aşağıdaki linkte, yukarıdaki resimde yer alan almayan bütün "süreç aktörleri"nin bir benzerini görebilirsiniz. Zihniyet aynıdır! Türkiye'de kurumsallığın geldiği son noktayı takdim ediyoruz.

Buradan buyrun.

Anime Badi Ne Lan?

Biz de anime seviyoruz ama bu kadar da kafayı kırmadık. İlan, milan... Eyvahlar olsun!

Kim Gelsin, Onu Söyleyin!

Sadece Fenerbahçe için değil, akla gelen her camia için gelsin bu soru. Herkes ayrı ayrı cevap versin kendince.

Yıllardır görev başında, icrasından mesul bulunduğunuz bir kurum var. "Gruplardan ve kişi hakimiyetinden kurtardım" demek için, uzun zamandır uğraşıp, çabalamışsınız. Yapmadığınız mâli hareket kalmamış. Bir kısım icraatlarınızı beğenmeyen kişiler ve tabii onlara karşı sizi savunanlar var.

Size yönelen eleştiriler, yanınızdakiler tarafından
"Tamam, madem beğenmiyorsunuz, o gitsin. Ama kim gelsin; onu da söyleyin bakalım" şeklinde karşılanıyorsa ne hissedersiniz?

a) "Demek ki benden başkasına güvenmiyorlar" diye düşünerek gurur mu duyarsınız?

b)
"Bir dakika! Onca zamandır kurumu 'lider ve klik sultası'ndan kurtarmaya çalışıyorum ama arkamda olanlar bu cümleyi kurabiliyor. Kişi hakimiyetine ve grup tahakkümüne yeniden benim üzerimden göz kırpıyorlar" diye hayal kırıklığı mı hissedersiniz?

c ve d şıkları yok. "Hepsi" ve "Hiçbiri" de... Suale mukabil seçenekler bunlar. Seçin birisini.

Eğer "a" diyorsanız, siz de eskinin bir büyük adamı gibi "Bu memleketin başına bir çoban lazım.." fikrindesiniz demektir. Gün gelip, kepeneği çıkardığınızda sürünün içinde yerinizi alırsınız.

Cevabınız "b" ise hala şansınız var demektir. Gözünüze henüz perde inmemiş.

Liderin çabası, üzüntüsü ve kaygısı, kendi dönemi için olmaz.

Lider, sorumlusu olduğu kitlenin yarınını düşünür.

"Ben liderim" diyen insan, kendisini eleştirenlere "Katranı kaynatmakla olmaz ki şeker" demez.

İcraatına ölçüsüz saldırana "Şam'ın şekeri", ölçüsüz müdafaa edene ise "Arab'ın zekeri" diye bakmayan, "Ne o, ne o" demeyen insandan maalesef lider olmaz.

"Olsa da koydum, olmasa da koydum" kafasıyla "Dünya Kulübü" olunmaz.

Taraftarda Çuvaldız Merakı

Trabzon faciasından sonra münferit tepkilerle başlayan, Grup CK'nın açıklamasından sonra şiddetle tartışılan ve Vamos Bien'in kararıyla zirve yapan durum "Fenerbahçe Tribünü Nasıl Kurtulur?" konusunda her kafadan bir ses çıkmasını sağladı.

İnsanların, neye, nasıl emek verdiğini bilmeden yapılan;
"Fenerbahçe'yi nasıl yalnız bırakırsınız?"
"Taraftarlık bu değil"
"Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?"
"Herkes gider, Fenerbahçe kalır"
vb. yorumları bir kenara bırakacak olursak, sesi gür çıkan iki topluluk var.

Birincisi, yönetimin takındığı tutumun külliyen değişmesi gerektiğini savunanlar.

İkincisi de yönetim kaynaklı sorunları inkar etmemekle birlikte esas problemin tribün içerisinde birlik sağlanamaması olduğunu söyleyenler.

İki tespit de doğru gibi gözüküyor ama hem içeriden hem de dışarıdan delik deşik olmuş bir taraftar kitlesine, artık daha fazla çuvaldız batırmanın lüzumu olmadığını düşünüyorum.

Ezelden beri bu meselenin iki tarafı var:
Taraftar - Yönetim

Yönetim, zaman zaman yanına devlet aygıtının unsurlarını da aldığından ötürü, fazla enstrümanla hücum eder gibi gözüküyor.

Taraftar ise "kendi içerisinde bölündüğü için" mücadelesinde nicelikten yoksun gözüküyor ve yine aynı sebepten nitelik eksiği çekiyor.

Tabii böyle bakıldığı zaman "Taraftar birlik olmadığı için bunlar başımıza geldi" görüşünün ağır basması haklı gözükebilir ama kazın ayağı öyle değil; çünkü "Fenerbahçe Taraftarı" sadece tribündeki 50.000 kişiden ibaret değil. 55 Lira'lık biletlere verilen tepkinin sonucunda, stada ancak sokulabilmiş kitleleri, ne ile mücadele edilmesi gerektiği konusunda ikna etmek zorundayız. Daha şimdiden "Kabahatin çoğu sende, canım kardeşim" dersek, başlamadan kaybetmiş oluruz. Kaldı ki bugün suyu sıkılsa "Fenerbahçeliyim" diyecek milyonların yaşadığı İstanbul'da "Birlik olamadı" diye taraftara yüklenmek, mücadele verdiğini söyleyenlerin "kibiri" olur.

Önce yakın tarihimizden başarılı bir savaş taktiğini yazıp, sonra da ne ağlayıp sızlamanın, ne de geçmişe ağıt yakmanın değiştirmeyeceği bir gerçeğin adını koyalım.

"Küçük büyük her cüzütam bulunduğu mevziden atılabilir; fakat küçük büyük her cüzütam, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur."

Fenerbahçe taraftarı, öyle ya da böyle, stadyumda ve salonlarda tribün mücadelesini kaybetmiştir. Ama bu durum topyekün mağlubiyet anlamına gelmez; çünkü tribünün nüvesi, yani sokak, bizlere alabildiğine açık. Keza internet alemi de ses duyurmaya, aynı ölçüde müsait. İcra makamını her eleştirene, ne dediğine bakmadan "Dinlemiyorum ki ben alalaaaleealaeeaaaeee" tavrı takınan "HDTD" insanlarına aldırmadan, kaybettiğimiz yeri terk edip, tutabildiğimiz ilk cephede mücadeleye devam etmek gerek. Göreceksiniz; bıkmadan ve üslubu şaşırmadan anlatılacak doğrular, gün gelecek, en ummadığınız insanların bile "Haklısınız" demesine sebep olacak.

Zaten, bugün yönetimin en katı icraatlarını acımasızlıkla destekleyenler bile, sözde "yandaşlardan" daha evladır. Başlığı "Destek veriyoruz" vb. olan bildiriler yayınlayıp, bunların muhteviyatında dişe dokunur tek cümle bulundurmayan ve / veya bir final maçında yıllarca bize çektirmediği kalmamış rakibi alkışladığı enerjinin onda birini mücadeleye omuz vermekte kullanmayan "ne kokar ne bulaşır" topluluklardan görülecek faydanın kat kat fazlası, düzgün bir yöntem izlendiğinde bu insanlardan gelir. Anadolu'ya Milli Mücadele'nin ipini çekmek için geçip, ilerleyen süreçte "değişmez adam" olan Fevzi Çakmak örneği, uç olmakla birlikte, hangi tarihin nasıl tekerrür edebileceğini bize gösterir.

Biz gidelim, istim arkadan gelsin.. Olur da bu deveyi güdemezsek, zaten bu diyardan gideceğiz. Gitmezsek de "Niye güdemedik" diye düşünmeyeceğiz. Bize yakışan kibir değil, bu olur.

Predatör Koptu, Geliyor!



Nerede eski malzeme görsem irkiliyorum aslında. Lan bırakın dursun işte, daha ne kurcalıyorsunuz hayvanı? Aynı şekilde "Chosen" insan görsem geriliyorum. Bitmedi, tükenmedi seçilmiş adam memlekette. Kanlı manlı, cıvıl cıvıl bir film gibi duruyor. Aha bu da fragmanı. Morpheus nerden nereye geldi, hey gidi!

24 Haziran 2010 Perşembe

Vuvuzelayı Şirin Gösterme Çabaları

Işıl, Seneye Fenerbahçe'ye..

Bu sene geçti artık ama bir dahaki sezona kesin bekliyoruz.

Fatih'ten, Tümer'den, Emre'den, Kaya'dan eksiği yok, fazlası var.

Bir kaç sene sonra, sporu bırakınca, bir diğer Galatasaraylı Didem Akın'ın yerine takım sorumlusu da olur.

Mis!

Şimdi Papazın Çayırı'nda PVH'ın ilgili yazısını görünce daha da bir aydım ya duruma; o kısım başka, bambaşka mevzu. Detaylı üzerinde durmak lazım. Efes Pilsen'le son dönem münasebetlerimiz mideyi zorlar halde.

Neyse...

Tarih boyunca milyon tane insan taraf değiştirdi. Milyon tane topluluk da bu tornistanlara bir şekilde göz yumdu, onlardan yararlandı.

Evet, savaşta değiliz. Karşımızdakiler çete lideri ya da komutan değil, profesyonel sporcular ama bir şekilde diğer camialara geçmiş insanların "ehlen ve sehlen" faslından hemen sonra baş tacı edilmeyeceğine dair örneklerden birinde, Çerkez Ethem'in anıları bundan birini anlatır:

"Şimendifer hattı üzerindeki istasyonlarda durdukça, buralardaki Yunan askerleriyle karışık yerli Rum ve Müslümanlardan mürekkep bir topluluk bize bakıyor, kimi nefretini ve hakaretini, kimi sevincini gösteriyordu. Bizi seyredenler arasında mahzun ve üzgün duranlar da vardı. Bunları görmemeye gayret ediyor, hatta bazı istasyonlarda kompartımandan çıkmıyordum.

Kırkağaç istasyonunda kalabalık kompartımanın etrafına üşüştü, tren durunca kapı açıldı, içeriye kolunda başçavuş işareti bulunan ve sonradan Ayvalıklı olduğunu öğrendiğim birisi girerek bana Türkçe ve Rumca küfürler etmeye başladı. Arada sırada etrafına göz atıyor, neden benim bu hareketime katılmıyorsunuz, demek istiyordu"


"Sui misal, emsal olmaz" demişler. Doğrudur. Bu uçuk örneğe istinaden "Kaya'yı şimendifere koyalım. İstasyonlara da kendisinden haz etmeyenleri yerleştirelim. Her durakta teşhir edip, taciz edilmesini sağlayalım" diyen yok. Ama bir zahmet geçmişin terbiyesizliklerini unutmayan ve kızgınlığı taşıyan Fenerbahçe taraftarlarına da "at pazarında yellenip duran eşşek" muamelesi yapılmasın. Bu transferin sonrası bir milat olsun. Kaya, önceki süreçte yaptıklarından ötürü Fenerbahçe camiasından özür dilesin!

Ama olmayacak.. Eski tas, eski hamam devam edecek her şey. "Çizgiden Çıkaran..."da bir rehber var bugün. "Bir Sporcu Fenerbahçe'ye Nasıl Gelir?" temalı bu rehberde yazılanlar uygulanmaya devam edecek. Adım gibi de eminim, Işıl olur da Fenerbahçe'ye gelirse, hiç utanmadan ve sıkılmadan "Işıl, cimbomun anasını sik" diye bağıranlar çıkacak. Hah, işte öyle Fenerbahçeliden (!) var ya, Allah hepimizi uzak etsin.

Olmaz demeyin, yönetimi izleyin, kurumsal kimliiiik!

Bu Oyunun İçinde Yokuz

İçerik itibariyle son yıllarda gördüğüm, ve hatta sanırım bundan sonra görüp görebileceğim en "amaca müteallik" karar ve yazıdır bu aşağıdaki. İlgililere tebrik ve teşekkür iletmek boyun borcumdur.
-------------------------
Uzun yıllardır Fenerbahçe tribününde renktaş olarak yan yana duran Vamos Bien üyeleri olarak beş yıl önce "Hasretinden Yandı Gönlüm" pankartıyla grup olarak davranmaya başlamaya karar verdiğimizde, tek amacımız, Fenerbahçe sevgisine ve tribün kültürünün zenginliğine katkıda bulunmaktı.

O günden beri, beş yıl boyunca, hedefleri doğrultusunda yoğun emek harcayan grubumuz, geçtiğimiz yıl ebedi dostlarımız Grup CK ve ÜNİFEB'le omuz omuza vermek amacıyla Maraton tribününden okul tarafı kale arkası tribününe geçti.

Okul tarafı kale arkasında üç grubumuzun üyeleri arasında kurulan samimi ilişki sonucunda, "endüstriyel futbol" tarafından unutturulmaya çalışılan dostluk,paylaşım, fedakarlık ve dayanışma gibi temel değerler hayata geçirildi ve sezon boyunca bütün Fenerbahçelilerin haklı olarak gurur duyduğu önemli işlere imza atıldı. Bütün rakiplerimizi kıskandıran bir tribün zenginliği yaratıldı.

Bunca yıldır yaratılan onlarca güzelliğe rağmen, üzülerek de olsa, Vamos Bien grubu olarak bugünden itibaren tribün faaliyetlerimizi süresiz olarak askıya aldığımızı bütün renktaşlarımız, kardeşlerimiz ve dostlarımız ile paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle,
Geçtiğimiz sezondaki Kayserispor maçı sonrasında çıkan ve aslında yasa uygulayıcılarının gereksiz ve anlamsız müdahalesi sonrasında büyüyen olaylar sonucunda içlerinde grup üyelerimizin de bulunduğu, her üç gruptan, 14 renktaşımız altı ay spor müsabakalarından men ve toplam 24 bin 38 TL para cezası aldılar. Bu cezalar grup üyelerimizin bugüne kadar aldığı ilk ceza değil. Daha öncede bu tür cezalar her üç grubun üyelerine de farklı zamanlarda uygulandı. Kayserispor maçı sonrasında verilen cezaların da tek maçlık bir yanlış anlama ve emniyetin hatalı müdahalesi sonucu gelen cezalar olarak görseydik, daha önceki haksız cezalarla hukuk yoluyla nasıl mücadele ettiysek bu cezalarla da aynı şekilde mücadele eder, gerektiğinde bütün maddi-manevi ağırlığına rağmen cezaları yüklenmekten gocunmazdık. Ancak sezon sonunda yasa uygulayıcılarının yaklaşımlarını ve kulüp yönetimimizin söz konusu yaklaşımlara karşı duyarsızlığını gördüğümüzde bunun artık bir maçlık hata değil tribünlere yönelik genel bir stratejinin parçası olduğunu açık olarak gördük.

Bugün yürürlükte olan ve çeşitli maddeleri daha da ağırlaştırılmaya çalışılan 5149 sayılı “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Yasası” futbol dünyasının gerçeklerinden uzak, tribün kültürünü ortadan kaldırmak isteyen, tek taraflı hazırlanmış bir yasadır. Öznel kriterlerle, canın istediğinin suçlandığı, suçlanan kişinin savunma bile yapamadan cezalandırılmasının zeminini oluşturan bu yasa, en basit hukuk ilkelerini bile ayaklar altına alarak taraftarlara yönelik bir tehdit unsuru olarak rahatlıkla kullanılmaktadır.

Ne gariptir ki, çıkış manifestosunda sporun her tür şiddete alet edilmesine karşı çıkan ve bu konudaki hassasiyetini defalarca ispatlamış olan grubumuzun üyeleri, aleyhlerinde hiçbir delil olmadığı halde, bütün kamera görüntülerinde ve binlerce seyircinin gözünün önünde onlarca emniyet görevlisi tarafından şiddete maruz bırakıldıkları görüldükleri halde bir spor müsabakasında “şiddet uyguladıkları” iddiasıyla ceza alabilmektedir.


Buna karşılık,
Üç grubun yaptığı her güzel işi sahiplenip, kulübün resmi organlarında övünerek paylaşan, stadımızın duvarlarına yapılan güzel işlerin resimlerini asan Fenerbahçe yönetimi ise, ne yazık ki, temel hukuk kurallarına ve ilkelerine aykırı biçimde, savunma hakkı bile tanınmayan renktaşlarımızın yanında olmak yerine, sessizliğini koruma hatta haksızlığı yapanlara "teşekkür etme" yolunu seçmiştir.

Yönetimimize çok iyi bildikleri bir gerçeği tekrar hatırlatmak isteriz: Futbolun gerçek ruhunu oluşturan sayısı arttırılmış seyirci kalabalığı ya da "bindirilmiş kıtalar" değil, coşkulu tribünlerdir. Tribünler taraftarın sadece maç seyretmek için oturduğu alanlar değildir. Taraftar için tribünler, coşkunun, şenliğin, şamatanın, mizahın, yaratıcılığın, hüznün, hayal kırıklarının beraberce yaşandığı toplumsal alanlardır. Taraftarın duygusallığa dayalı bu sevgisi bugün “endüstriyel futbol” sisteminin sözcüleri tarafından “fanatizm” adı altında “suç biliminin” kavramlarıyla değerlendirilmekte, cezalandırılması gereken bir suç gibi gösterilmektedir. Parayla ölçülemeyen bu değerler, hakim piyasa sistemi tarafından "suçlanarak" dışlanmak istenmektedir. Gündelik yaşantımızın başka alanlarında da gözlemlediğimiz bir yöntemle, futbolun tümüyle bir piyasa, paranın konuştuğu alana dönüştürülmesi projesi ile sert polisiye güvenlik önlemleri beraberce geliştirilmektedir.

Fenerbahçe tribünleri bugün endüstriyel futbolun savunucuları ve sporda şiddeti önleme yasasının uygulayıcıları tarafından bir laboratuar olarak kullanılmaktadır. “Fanatizm” damgası altında, “karşılıksız sevgi”sini yaşayanlara yönelik açık bir savaş yürütülmektedir. Bu savaş ister farkında olsun ister olmasın, tribünlerimizdeki bütün taraftar gruplarını hedef almıştır. Bu tek taraflı savaşın temel amacı tribünlerin çok sesliliğini, çok renkliliğini ortadan kaldırıp; “endüstriyel futbol”ca makbul görülen, tüketmekten başka bir özelliği olmayan, piyasa kurallarına göre hareket eden, tek tip, sevgisiz, "sadece harcadığı paranın hesabını soran", bir seyirci profilini oluşturmaktır. Taraftar grupları ise anti-demokratik, hukukun en temel ilkelerine bile aykırı olan yasayla pasifize edilip, "havuç-sopa" yöntemleriyle, yönetim ve yasa uygulayıcıların sözlerinin dışına çıkmayan "uslu çocuklara" dönüştürülmek istenmektedir.
Fenerbahçe tribünlerinde başlatılan bu deneyim başarılı olursa dalga dalga diğer tribünlere de yayılacaktır. Bugünden hangi renge sevdalı olursa olsun bütün tribün emekçilerine söyleyecek tek lafımız var: " Anlatılan senin gelecekteki hikayendir!"

Ve son olarak,
Fenerbahçe tribünleri olarak dayanışmadan yoksun ve grup çıkarlarını genel tribün çıkarlarının önüne koyan bir yaklaşımla hikayenin sonunu getirmek mümkün görünmemektedir. Her geçen gün kendi içini yiyerek parça parça bir yok oluşa doğru gidilmektedir. Geçmiş deneyimlerin ışığında yaşananlar sanki tarihin tekerrürü gibidir. Birlikte davranabilme yeteneğinin gelişmesi gereken yerde ve anda tam tersi refleksler devreye girmektedir. Bu gidişin sonu bizim gideceğimiz yol değildir.

Aldığımız karar mücadeleden kaçma anlamına gelmemektedir. Sadece taşların yerlerinin sürekli değiştiği böyle bir oyunda yer almayacağımızı ifade ediyoruz. Biz böyle bir oyunda kimsenin oynayacağı bir piyon değiliz. Karşılıksız sevenler için, eğer birlik ve dayanışma yoksa, böyle bir oyunda galip gelmenin imkanı olmadığını biliyoruz.

Bu kararı alırken geride bıraktığımız süre içinde Fenerbahçe tribünleri adına olumlu, güzel ve önemli işlere imza atmanın vicdan rahatlığını yaşıyoruz.

Evlatlarına en büyük miras olarak Fenerbahçe sevgisini bırakacak olan grup üyelerimiz, bağlayıcı karar olmaksızın bundan sonra da, bireysel olarak Fenerbahçe’mizin yanında olacaklardır.

Faaliyet gösterdiğimiz sürece her zaman yanımızda olan bütün tribün gruplarımıza ve taraftarlarımıza teşekkür ederiz.

Saygılarımızla,

VAMOS BİEN

Kayalara Geldik

Fenerbahçe'ye transfer olmak için Fenerbahçe unsurları ile daha önce dalaşmış olmanın "aranan şartlardan birisi" olduğu malum. Bu hususta hassasiyet bekleyen bizim gibi romantiklerin bundan böyle avuçlarını yalayacağı da öyle..

Hiç değilse bir mucize olsun da transfer edilen Tümer gibi, Emre gibi, Kaya gibi adamlar (?) çıkıp "Geçmişte bir eşeklik ettik, taraftara dalaştık, Fenerbahçe'ye küfür ettik. Özür dileriz" desinler. Daha doğrusu dedirtilsinler. Herkeslerle kavgalı olan ama her ne hikmetse, Fenerbahçe'ye PKK benzetmesi yapmış bir insana karşı eşref saati gelen zihniyetten bunu beklemek de az buz eşeklik değil aslında.

Ganyanda, yarış bültenlerinde Ö.KAYA olarak yazılan Ömer Kaya, yarışı kaybettiği zaman onu kupona koyanlar "Vay Öküz Kaya vay" diye kızarlardı. Teşbihte hata olmaz.. Bizler romantik eşek, Fenerbahçe'ye gelenler adab-ı muaşeret öküzü, geçinip gidiyoruz. Allah sonumuzu hayretsin.

22 Haziran 2010 Salı

The Fellowship of the Vuvuzela

Fenerbahçe'nin Başını, Devrim Muhafızları (!) Yedi

Bugün Fanatik gazetesini alıp da içinde Hasan Ali Atasoy'un "Adı Konamaz" başlıklı yazısını görünce çok şaşırdım.

Alelade bir kişi ve yazı değil bu. Fenerbahçe'de 10 küsur senedir yaşananlara "Devrim" adını koymuş birisi, "Devrim için gerekirse devrimcinin karşısına bile geçerim" diyen bir insan söz konusu.

Öyle ki "bila kayd-ü şart" yönetim destekleyenlerin baş ucu mütefekkiri, "İcra Makamını Eleştiren" herkesin ama herkesin, kafasına bir tane "Hasan Ali Atasoy" yazısı vurularak susturulmaya çalışıldığı onca yılın kahramanı kendisi.

İyi insandır, müthiş gazetecidir, muazzam Fenerbahçelidir; mevzu bunlar değil. Fenerbahçe'de çarşamba günü, perşembe için "Vallahi geliyor" diyenlerin tantuna gitmesine "Bostancıbaşı" nidalarıyla sebep olanlara hoşgörüyle bakılıyorsa, bunda kendisinin de herkes kadar payı var. Yok eğer, "Hasan Ali Atasoy ve onun fikrinde olanlar asla ve kat'a hata yapmaz" deniyorsa zaten söylenecek bir şey yok. Böyle mübarek insanlar bulunduğuna göre, kutlu bir çağda yaşıyoruz demektir.

İletişim çağında ve kurumsallık düzeninde hareket eden camialar, ancak ve ancak fikir çarpışmalarıyla yol kat eder. Cahil cühela da olsa eleştiren insanı eğitmeye çalışmak ve ona değer vermek yerine, karşı fikri yağlı kemende layık görürseniz ileriye yürüyemezsiniz. Tahammülsüzlük arttıkça, yanınızdaki dalkavuklar "Siz ileriye gitmiyorsanız, biz nasıl arkanızda kalıyoruz efendim" diyerek, "iş bilen" aferistler haline gelir.

Oysa bir "camia önderi" halkından koparılıp, her yaptığına "Doğru" diyen insanlarca muhasara edilirse, kendinden ve icraatlarından eksiltir. Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" kitabından bir sahne, "lider"in kitlesiyle temasına dair en çarpıcı örneklerden birisini sunuyor:

Ben bir aralık:
- Atatürk, dedim, cumhurreisi olmazdan önce halk ile temas ediyordunuz? Yıllar var ki sizi yalnız biz, sofranızdakiler dinliyoruz. Milletin sesinizi işittiği yok. Yalnız meclis açılışlarında hükümetin yerdiği yıllık raporu okuyorsunuz. Bütün temasınız bu.
Bakanlardan biri, Şükrü Kaya söze karıştı:
- Bakın, bakın ne diyor Falih? Hükümetin hazırladığı raporu okumak... Ya cumhurreisleri başka ne yapar?
Tarihlerimize geçen Onuncu Yıldönümü Nutku'nu söylediği akşam gene sofrada idik. Nutkun halkı ve gençliği nasıl coşturduğundan bahsediyorduk. Yakınlarından bir hanıma döndü:
- Çocuğum bilmiş olasın ki bana bu nutku söyleten şu arkadaştır. Ve beni gösterdi idi.


Acaba Aziz Yıldırım'a buna benzer bir şeyler söyleyebilecek kimse var mı, Devrim Muhafızları arasında? Yoksa her zaman korku dağları mı bekliyor? Devrimi muhafaza eden bazı kalemlerin (!) iş Daum'a gelene kadar komitacılığa ses çıkarmaması da bundan mı acaba ?

Halbuki önceden neler oldu neler. Mesela taraftara... Alman olmadıkları için mi, tazminat mevzu bahis olmadığı için mi, yoksa sırf "Nasılsa bunlardan çok var? Biri gider, biri gelir" diye düşünüldüğü için mi kimsenin umrunda olmadı taraftar? Muhtelif konularda "Yahu bir yanlış var sanki" diyen herkeslere "Hööööst! Rantçı!" denmesinin sebebi, tövbe, "Aziz Yıldırım ne der?" korkusu muydu acaba?

Belki hiçbiri değildi; sadece basit bir gafletti, iyi insanların / gazetecilerin (?) yaşadığı ama bir kitlenin algısının değişmesinde ve Fenerbahçe yönetimini eleştiren "bütün" insanlara karşı "Giderilsin" çığlıkları atılmasına ön ayak oldular. Kemal Tahir'in bir romanında Kara Kemal ağzından söylediği memleket gerçeğini unuttular. Komitacılık pisliğini görmezden geldiler:
"Bizim memleketimizde, suikastçılığa yakın serserilerle iş yapmaya kalkmak kuduz kaplana binmektir. Sürsen ipe götürür, ineyim desen paralar."

Yaşananlara hala "Devrim" mi diyorsunuz, "İdare-i maslahatın 21. Yüzyıl hali mi?" Bu soruya ne cevap verirseniz verin, yine bir nebze de... Acaba daha ötesi, bütün olan bitene "Hayır, yapılmadı, edilmedi, bunlara bulaşılmadı" mı diyorsunuz? Ha, o zaman başka... Mevsim yaz; her yerde külahçı var. Tezgahtan bir tane alın, ona anlatın. Sonra da yediğiniz başa takarsınız, takke niyetine..

21 Haziran 2010 Pazartesi

Erkek Kızlar - 1

Meşhur gazeteci-yazar, Reşad Ekrem Koçu'nun doyumsuz tarih üslubuyla kaleme aldığı, "Erkek Kızlar" kitabından bir bölüm. Uzunca bir hikaye olduğundan ikiye böleceğim. Buyrun...

------------------------------

Kahramanlarından birinin akıbeti bakımından tarihimizde eşine rastlanmayan bir vakadır. On altıncı asrın büyük müverrihi Selanikli Mustafa Efendi anlatıyor; bu zatın adına nispetle Selanikli Tarihi diye anılan muazzam vakayinamesinin en kıymetli kısmı maalesef basılmamıştır, kütüphanelerimizde el yazması halinde durur.

Selanikli Mustafa Efendi sonu pek müthiş olan vakanın iki kahramanının isimlerini yazmıyor, “Bir yeniçeri ile bu yeniçerinin yanında gezdirdiği tüysüz bir genç” diyor. Bir tarih olayı zamanımızda takılacak iki isimle kıymetinden hiçbir şey kaybetmez.

Miladın 1595 yılındayız; Sultan III. Murad’ın öldüğü ve Sultan III. Mehmed’in Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturduğu yıl…

Yeniçeri Ocağı’nın disiplini yeni bozulmuş; padişahın emriyle ocağa alınmış cambaz makulesinden birtakım uygunsuz adamlar efrat arasındaki toy gençleri de haytalık yolunda baştan çıkarmışlar, yeniçeri şahbaz ve şehleventleri, şahbaz dilaverleri arasında, başlarında kavak yelleri esmeye başlayanlar çoğalmış. Bu da, büyük şehrin inzibat ve asayişini bozmuş. Zira İstanbul’un muhafazası yeniçerilere bırakılmıştır. Her semtte zamanımızın polis karakolları yerinde birer yeniçeri kolluğu bulunmaktadır; asayiş ve inzibatı teminle mükellef yeniçerilerin arasında asayiş ve inzibatı bozan haytalar çıkarsa herhalde küçümsenmeyecek bir meseledir.

59.Yeniçeri Ortası da Üsküdar’ın zapturaptına memur edilmişti. On altıncı asrın Üsküdar’ı muazzam ve mamur bir beldeydi, Anadolu’nun en büyük şehriydi, nefsi İstanbul’un nüfusuna yakın halkı vardı; günlük hayatı renkli, zengin, canlıydı. Halep’e, Şam’a, Mısır’a, Bağdat’a, İran’a ve hatta Hindistan’a, Çini Maçin’e giden kervanlar oradan kalkardı.

Üsküdar hanları her zaman için gelen giden yolcularla tıklım tıklım dolar boşalırdı; bir kervanın kalkması, konması, adamlarının, eşyasının yoklanması, kaçak mal, madde, cariye ve köle aranması öyle dağdağalı, zor, her türlü hileye, yolsuzluğa müsait işlerdi ki, 59’lulardan bir çapkın yeniçeri türlü edepsizlikler yapabilirdi, hurç, denk, heybe kaldırtır; at, merkep, deve çaldırtır, hatta cariye ve köle kaçırtırdı. Çorbacıların, odabaşıların baskı ve dikkatine rağmen bu gibi vakalar on altıncı asrın o son yıllarında sıkça görülür olmuştu ve arada yeniçeri şahbazlarının gözü edepsizlikte olanlarına kanlı ibret dersleri veriliyordu; mesela elleri ardına bağlanmış çam yarması gibi bir delikanlı, çırpınma ve feryadına kulak asılmayıp sille yumruk, tekmeyle sürüklenerek Üsküdar’ın büyük iskelesi önündeki meydanın ortasında diz çökertiliyor ve şahin başı cellat satırıyla o şehlevent vücudun omuzları arasından yere yuvarlanıyordu; idam cezasının sebebini de tellallar ilan ediyordu:

- Yolcu malını uğrulamış yaramazdı!

- Handan misafir taze uşak kaldırmış şakidir!

Bu gibi suçların failleri suç üstünde yakalandılar mı, ölüm cezası için muhakemeye lüzum yoktu, en büyük zabıta amiri olan Üsküdar Ağası’nın, hatta bazen çorbacı ağanın “Kaldırın” demesi kâfiydi!

Bütün İstanbul’un asayiş ve inzibatından mesul yeniçeri ağası bostancıbaşı ağa, asesbaşı ağa gibi amirler ise yeniçeri neferi, mavnacı, beygir sürücüsü, araba sürücüsü, fırın uşağı, hamal ve tellak boyundan ve hatta esnaf tabakasından adamların sekizinin onunun vücutlarını bir emirle ortadan kaldırabilirlerdi.

İşte o 1595 yılının yazında bir gün Üsküdar İskelesi’ne bostancıbaşı ağanın dokuz çifte kancabaş kayığı yanaştı.

Bostancıbaşı ağa, Marmara, Boğaz, Haliç, bütün İstanbul sularının zabıta amiri ve Sarayı Hümayun’un muhafızı, İstanbul ve civarındaki miri kasırları, sarayları, çiftlikleri bekleyen ve yalı köylerini koruyan bostancıların kumandanıydı. Devletin cellat teşkilatı da bu ağanın emrindeydi. Bostancıbaşının ayak bastığı yere derhal bir dehşet çökerdi. O tarihte bostancıbaşı ağa olan zat Ferhad Ağa adında biriydi. Aslen Bosna taraflarından, iki metreye yakın bir boy, kara yağız bir âdem ejderhasıydı. Mert adamdı; doğru adamdı, Müslüman adamdı; zalim değil, fakat kafasının hak bildiği yerde, doğru bildiği yerde suçluya karşı amansız şedit adamdı. Uğursuz, nursuz, şerir haydudun kahredici düşmanıydı. Hele ırz ve namus meselelerinde, İslam şeriatının haramdır, günahtır dediği meselelerde son derece titizdi.

Ferhad Ağa’nın Üsküdar’a gelmesi şehirde telaş, korku uyandırdı: kaşlar çatık, pos bıyıkları matruş çenesinin iki yanına Beştaşî adabınca sarkmış, çehresine başkaca heybet vermişti.

Doğru 59. Orta’nın kolluğuna gitti. Çorbacı ilk kolluk neferleri heyecanlandılar ve Ağa Hazretleri’ni gereken hürmetle karşıladılar. Ferhad Ağa mukaddemeye lüzum görmedi:

- Bre Çorbacı Ağa, neferlerinden uygunsuz ve yaramazlar kimlerdir? diye sordu.

Böyle bir soru karşısında adam himaye edilemez, isim saklanamazdı, çorbacı:

- Falan ve falan ve falan uygunsuzlardır… dedi.

Ferhad Ağa’nın, “Getirin ol eşkıyayı!” diye gürlemesi bekleniyordu. Çorbacının isimlerini saydığı üç beş nefer yeniçeri eğer edepsizliklerini hatırlayıp Ferhad Ağa’yı kolluğa gider görünce kaçarlarsa ve bir daha da Üsküdar’da görünmezlerse kelleyi belki kurtarabilirlerdi. Fakat bostancıbaşı hemen gazaba gelmedi:

- Çorbacı! Bu saydıklarının arasında avratların aklını çelecek mertebede yakışıklı, hüsnü cemal sahibi yiğit kimlerdir? diye sordu.

59’un çorbacısı hiç düşünmedi:

- Zehir Ali dediğim nam şahbaz dilaverdir! dedi.

Üsküdar yeniçerilerinden 59’un Zehir Ali yirmi bir-yirmi iki yaşlarında erkek güzeliydi. Masallardaki tarifler gibi bir güneş parçası, güneşe “Ya doğ, ya doğayım!” diyen bir delikanlıydı. Afili, uçarlı, koşarlı, şahin başlı; başında altın sırmalı külah etrafında üç endaze tülbent, bir ucu sağ omuza sarkmış olacak ve bir kıvrımında da, mevsimine göre ya bir gül goncası, ya bir koçan sümbül, ya bir yeşil yaprak bulunacak; ak bezden gömleğin düğmeleri çözük, şahbaz yiğit sinesi yaz kış küşade, üryan gerektir; kollar hemen hemen omuz başlarına kadar sıvanmış, sağ pazısında pazıbant, kolunda 59. Orta’nın dövme nişanı; gömlek üstünde sırma işlemeli camedan, belde kuşak üstünde silahlık; silahlığında çifte kubur tabanca, çifte yatağan bıçak, bacaklarında kısa bir çağşır. Baldırlar çıplak, ayaklar çıplak, iri kıyım çıplak ayaklarında sarı sahtiyandan Galata filarları. Muhakkak ki, afeti devran ve velveleyi zamandı. Asrının sade Türkçe’yle kaleme aldığı şiirleriyle meşhur olan ve şiirlerinde daima nevcivanların güzelliklerini tasvir etmiş olan Edirneli Nazmî eğer İstanbul’da yaşamış olsaydı, şu şaheser muhammesi bu Zehir Ali şanında söylenmiştir diyebilirdik:

“Servdir yüce boyun, hey güzelim, yüzün gül;
Yasemen ak alnın, kara saçındır sünbül;
Gonce ağzın söze geldikce dilindir bülbül;
Seni gören bu güzellikle verir sana gönül;
Hey güzel! Benzeyemez kimse güzellikde sana!..”

Böyle bir civan avratların aklını çelmez de kim çelebilirdi? Fakat bostancıbaşı ağanın sualine çorbacı yutkunarak cevap verdi:

- Zehir Ali gayetle güzellikte bir tanedir ama avrada nazar ve iltifat etmez, bir uygunsuz kâfir olup daim taze ru civanlarla ülfet ve muhabbet eder ve on gündür yanında bir mahbubi ziba civeleği olup gece ve gündüz onunla biledir!

“On gün” lafını işiten Ferhad Ağa’nın gözleri parlayıverdi:

- Bre Çorbacı, tez söyle tahkik etsinler o Zehir Ali şimdi kandedir?..

Tahkike hacet kalmadı, orada bulunan kolluk neferlerinden biri:

- Şimdi civeleğiyle bile iskele karşısında Kolluk Hamamı’na girerlerken gördüm! deyince Ferhad Ağa yerinden fırladı, yanına çorbacı ile kolluk neferlerinden otuz kadar yeniçeri aldı, dört beş nefer de bostancısı, bunların arasında iki nefer de celladı vardı, Kolluk Hamamı’na giderek:

- Davranman!.. narasıyla gürleyip hamamı bastı.

Zehir Ali zaten davranacak vaziyette değildi, soyunmuş, belinde peştamal, çıplaktı; civeleği de aynı haldeydi, üstelik ancak 14 yaşlarında bir çocuktu, bostancılarla yeniçeri neferlerinden birinin koca pençesiyle değil, bir fiskede cansız serilirdi.

Çorbacı kolluk ile hamam arasında, yolda anlatmıştı:

Ali on gün kadar evvel kolluğa gayet güzel bir çocuk getirmişti. “Bu oğlanın adı Mustafa’dır, hemşerimdir, civeleğim olmuştur” diyerek çorbacısının elini öptürmüştü.

Yeniçeri Ocağı’nın ananeleri arasında, ileride yeniçeri olarak tüysüz namzet gençlere “civelek" denilirdi. Civelekler, ahlaksız güruhunun kötü bakışlarından korunmak için yüzlerine at kılından bir püskülpeçe takarak dolaşırlardı. Zehir Ali de hemşerisinin yüzüne peçesini takmış, on günden beri yanından bir an ayırmıyor, geceleri de Balaban İskelesi’ndeki bekar hanlarından birinde tuttuğu bir odada kalıyordu.

Ferhad Ağa Zehir Ali’ye:

- Bu çocuk kim olur? diye sordu.

Genç yeniçeri gayet sakin:

- Hemşerimdir, ortada yoldaşım olacak civeleğim Mustafa’dır, dedi.

Bostancıbaşı, korkusundan tir tir titreyen oğlanı kolundan tutup hamamcı ağanın camekân odasına doğru itti, hamamcı ağa ile çorbacı ağaya:

- Sizler dahi gelin! dedi.

Odada çocuğun belinden peştamalı çekip alınca oğlanın erkek olmadığı meydana çıktı.

Hamam kubbesi fıldır fıldır dönmüş ve Bostancıbaşı Ferhad Ağa’nın beyni üstüne çökmüştü. Müslüman adamın çenesi kenetlenmiş, güçlükle sordu:

- Senin adın Hatice midir?

Anadan doğma çıplak ve henüz on dört yaşında olan, saçları oğlan başı gibi kesik kız yahut genç kadın elleriyle çıplak vücudunun neresini örteceğini şaşırarak diz çöktü ve inler gibi “Belî” dedi; “Evet” demektir.

Aslında ise telaşına lüzum yoktu, zira Ferhad Ağa ile çorbacı ve hamamcı ağalar, civelek oğlanın kadın olduğunu gördükten sonra gözlerini o çıplak vücut üstünden derhal çekmişlerdi, bu üç hakikî Müslüman’ın gözleri haram, kerahet ve günah üzerinde asla duramazdı. Ferhad Ağa çorbacı ile hamamcıya:

- Ben on gündür bu kahpeyi ararım, dedi. Hüda’ya kasem ki, bu avradı saçın kesmiş, civelek zeynine girmiş ve yeniçeriler hamamında hiz oğlan misali üryan bulacağım aklımdan geçmezdi. Şimdi burada olduğu gibi yarın ahrette de buna şahadet eder misiniz?

Yalnız o iki ağa değil, sahneye uzaktan şahit olmuş hamam uşakları ile birkaç yeniçeri de:

- Ederiz! Dediler.

Ferhad Ağa cellatlara döndü:

- Boğun kahpeyi! dedi.

Dev gibi iki cellat camekân odaya girdiler, perdesini çektiler.

Cellatlar gelmeden Küçük Hatice belki de korkusundan ölmüştü.

(DEVAMI VAR)

17 Haziran 2010 Perşembe

Fotoğraf

Galatasaray'dan İstiklal Caddesi'ne doğru çıkarken Yapı Kredi'nin bir fotoğraf sergisi vardı. İki haftadan uzun süredir orada duran sergiden bir kare yukarıdaki... Bugün bu fotoğrafı ikinci kez gördüm. Ebedileştirmek istedim.

Neresi olduğunu bilmeden bile, bilhassa ilk gördüğümde yaşadığım bir kaç saniye sebebiyle, milyon tane mânâ ifade etti bu fotoğraf bana.

Netice itibariyle, Beyoğlu'nun göbeğinden Tünel'e hiç o kadar mutlu yürümediğim bir geceden kalan hatıradır. Hükümlüdür. Ömrümce...

Fenerbahçe'de Tiyatora


Önce fotoğrafa normal bakın.

Sonra fotoğraftaki herhangi bir noktaya, iki dakika boyunca gözlerinizi sabitleyerek bakın.

Derin derin nefes alın.

Gözlerinizi kapatıp, ona kadar sayın.

Pencereyi açıp, biraz dışarıya bakın.

Beethoven'dan Fur Elise'yi en az üç, en çok sekiz kere dinleyin.

Gece yatana kadar birinci ve ikinci işlemi tekrar edin.

Hala olan bitene bir mana veremiyor musunuz? Mutlu olabilirsiniz. Yalnız değilsiniz.

Aslında bir seçeneğiniz daha var.

"En doğrusunu bizim yönetim yapar. Onlar var ya, kendilerini heba ediyorlar bu kulüp için. Hep kendilerinden veriyorlar. Fenerbahçe yöneticiliği kime ne kazandırmış ki bir faydaları olsun onlara da. İdealistlik başka şey birader. Bambaşka... Ne olmuş bazı şeyler aksi gidiyorsa? Ne çıkar yapılan işler, senelerdir eğreti bir maske gibi yüzümüzden sarkan kurumsallık masalına aykırı gözüküyorsa? Bence hesaba vurduğumuz zaman artılar, eksilerden çok daha fazladır. O yüzden susmak gerek. Hep destek, tam destek bre pehlivan" diyen kitleye katılmak da mümkün. Böylece hayat daha güzel olabilir (!)

Biz önce Fenerbahçe'nin yıllardır, lokomotif olan futbolda aldığı aksiyonları bir düşünelim. Sonra da bir pasajı okuyalım; Şevket Süreyya Aydemir'in "Tek Adam" isimli eserinin üçüncü cildinden bir bölümü. Sonuna da kanaat düşelim.

"Bir toplum düzeninin kanuniyetleri söz konusu olunca, aksiyon'u şöyle tarif etmek mümkündür: Bir toplum nizamı içinde eylem yahut aksiyon, bütün şartları ele alınmış, tetkikleri yapılmış, strateji belli, doğruluğu vicdan kanaati haline gelmiş ve gene doğruluğuna inanılmış bir hedefe yöneltilen bir irade hareketi, yahut toplumun gidişine bir müdahaledir. Bir fikir, bir başlangıç noktasından alıp; bir sonuca, bir münteha noktasına ulaştırma işi ve gayretidir. Hulâsa aksiyon, gelişigüzel bir hareket demek değildir. Her şeyden önce, objektif şartların ifadesi olacak ve aklın dinamik önderliği ile yürütülecektir.

Yani toplum hareketine değinince aksiyonu, yahut hareketi, şartlar zorlamalıdır. Bu şartların hesaplanışı akla dayanmalı ve doğru olmalıdır. Aksiyon adamı, hareketinin doğruluğuna, vicdan kanaati hasıl etmelidir. Toplumun gidişine, yahut hayat ve davalarına zamanında müdahale edebilmelidir.

Hulâsa aksiyon, bir enerjinin aktif hale gelişidir.Ama toplumlarına hayatına müdahale bahis konusu olunca, bu müdahale şartların doğru olarak hesaplanmasına dayanmalı, yani şartların emrine uymalıdır. İşte lider, bu seziş, anlayış, hesaplayış ve yöneltiş tarzlarını nefsinde toplayan adamdır."


İşte Fenerbahçe... İşte size hesap, işte size akıl, işte size aksiyon, işte size lider. Haydi durmayın, masal bitmedi ama kerevetine çıkmaya koşalım!

10 Haziran 2010 Perşembe

Evlenin. Mutlu Olun.


Yukarıdakini ilk gördüğümde, yüzük sanmıştım.

Hani arabaya "Evleniyoruz. Mutluyuz" yazan çiftler, aşklarının sağlamlığını sembolize etmek için "kelepçe" temasını kullansın diye. Saatmiş meğer. Dervişin fikri neyse, zikri de o... Bir zamandır "ciddi ciddi" evlilik düşünür haldeyim. Maslahatgüzarlık seviyesinden devam olacağını bildiğim halde, kendi kendine gelin güvey halleriyle beraber.

Görülünce klişe hastalarının bodoslama "Aaa ne kadar doğru demiş lan?" dediği sözlerden birisiydi. Kim söylemişti anımsamıyorum; "Eğer aşk ile evlilik hakkında bir kitap okumak istiyorsanız, iki ayrı kitap satın almanız gerekir" diye bir şey.

Laf... İnsan seziyor, doğrusunu bulduğunu; doğrusu, bulunduğunu kabul etmese de.

Genç yaşta fani dünyaya veda eden Jane Austen'in çok azı aklımda kalan sözünü buldum. Bu çok daha derinlikli ve uygun.

"Happiness in marriage is entirely a matter of chance. If the dispositions of the parties are ever so well known to each other or ever so similar beforehand, it does not advance their felicity in the least. They always continue to grow sufficiently unlike afterwards to have their share of vexation; and it is better to know as little as possible of the defects of the person with whom you are to pass your life"

İnsan, hayatında pek az şeye içten kahrediyor. Kısmete vuslat yerine iftirak düşmesi de bunlardan birincisi. Bunu aşarak evlenmiş ve evlenecek çiftlere mutluluklar...

Aydınlık!

Bunca zamandır "haklı" bir davanın peşinde, "haklı" insanlarla omuz omuza koşmanın mutluluğu var üzerimde... Bu ülkenin köpeklik tarihi de mertlik tarihi de "tek bir" şekilde yazılmış... Siyaseti, sanatı, sporu fark etmiyor. İnsanlar değişiyor sadece... Bugün namerde karşı mert kazandı. Daim olması dileğiyle; safalar getirdiniz, safa geldiniz, bezme revnak verdiniz, Aydın Hocam...