28 Nisan 2010 Çarşamba

Final Koşmacası

Sezon boyunca sergilenen ve kızların adeta canını çıkartan "Koştur, Koştur" fikstür programı, resmen "Tabakhaneye bok yetiştirmek" oldu.

Bugün Voleybol Federasyonu sitesinde yayınlanan yukarıdaki final programı ise resmen "ölü götüne pamuk tıkamak" olmuş.

Eski deyimlerin hakkını veriyor Federasyon...

Gerçi, büyük olasılıkla 1 Mayıs günü oynanacak maçın saati değişecektir. Değişmezse ayıp zaten. Ama ne gerek var insanları germeye?

Olmayacaksa da al pazar gününe, kurtul. Nedir yani? Bir gün sonra oynasa ne olur? Bürokratik cetvelden mi koparız hafazanallah?

Ev Sahibi Dediğin...

Değerli kardeşimiz NYG'nin konuya dair bir önceki yazıda dikkat çektiği üzere; "İstanbul'un Kralı" olduğu iddiasındaki Galatasaray tribünleri, ev sahibi oldukları diğer bir maçta, yani bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe kız voleybol maçında, misafir ağırlarken görüntüleniyor.

O Galatasaray tribünü ki, içindeki insan sayısı kadar pankart getirebilme başarısını sağladı bugün.

Kalk, kalk, kalk, kalk, kalk... Alkışlayayım haydi!

Tribündeki gençler "Salondan çıkmayın, biraz maytap geçelim" diyorlar ya, haksızlar mı?

Arakawa Under The Bridge



Genç ve başarılı bir yönetici olan Kou Ichinomiya, boğulmak üzereyken kendisini kurtaran Nino isimli ve Venüs'ten geldiğini iddia eden kıza "Hayatı boyunca kimseye borçlu kalmadığını ve hayatını kurtarması karşılığında kendisinden bir şey istemesini" söyler. Bunun üzerine Nino "Sevgilim olur musun?" diye sorar ve olaylar gelişir.

Büyük bir köprünün altında ve çevresinde yaşayan birbirinden cins karakterlerin sırayla ortaya çıktığı ve "Okul, 1 Erkek, 1200 Kız" döngüsünü bozan güzel animelerden olan "Arakawa Under The Bridge" dördüncü bölümden kısa bir videoyla yukarıda.

İngiltere'deki bir yetimhaneden Japonya'ya gelen küçük Stella, Kou'ya "Chun Li'nin karşısına çıkmış Ryu" muamelesi çekerken görülüyor.

Hadsizlik


Türkiye 1. Ligi, Süper Ligi, Über Ligi, adı her neyse, bu lige yakıştıramadığım tek bir takım var. O da Ankaragücü.

Sonrasında ne yaptığı mühim değil, nasıl bu lige çıktığı malum Ankaragücü'nün. Darbe hassasiyetinin, suni veya değil, bir şekilde üst düzeye çıktığı şu günlerde, "Fakir ama gururlu gencin kuvvetlenerek geri dönüşü" gibi Ankaragücü'nü ligin dışına kovalayacak bir idare elbette doğru olmaz ama geçmişi de unutmamak gerek.

"Sonrasının ehemmiyeti yok" dedik fakat bu sezon Ankaraspor ile olan mevzularda asıl kabahatlinin Ankaragücü olması gerçeği de önümüzde duruyor.

Bütün bunların unutulduğu ülkede gündeme gelmek ve milyonların hem takdirini, hem de nefretini kazanmak için yapılabilecek tek şeyi yaptı Ankaragücü. Fenerbahçe'ye bulaştı. Neresinden tutsan hadsizlik akıyor ama ne yapacaksın? Resmi siteden bir iki güzel salvo, taraftar yüklenmesi, falan, fişmekan, hepsi hikaye.

Gideceksin, koyacaksın, döneceksin. Bunlar da işedikleri cami duvarının uzağında bir yere çöküp ağlayacak.

Geçen gün Facebook'ta koca koca adamların üye olduğu bir yer gördüm. "Fenerbahçe'yi sevmiyorum diyen 1.000.000 kişi" diye bir sayfa. Normalde rakip olması gereken tipler, birleşmişler Fenerbahçe'ye kampanya açmışlar. Bugün Papazın Çayırı'nda okuduğum bir yazının üzerine bu sayfayı görünce gülümsedim gayri ihtiyari. Günümüzün en popüler "vatan kurtarma ve fikir beyan etme" aracı olan Facebook'taki bu çabayı ve Ankaragücü'nün açıklamalarını alt alta koyunca insanın aklına sadece bir tek şey geliyor. Fenerbahçe herhalde zamanında bu arkadaşların yedi sülalesini alt alta koyup... Sanıyorum ki öyle...

Ev Sahibi Taraftar

Aşağıdaki müzik eşliğinde, yukarıdaki fotoğrafa bakınca daha bir hisleniyor insan. Daha bir üzülüyor, Türkiye'nin kültür ocağı, batıya açılan penceresi, her bir müspet şeyi Galatasaray için.

Galatasaray - Fenerbahçe, kız voleybol maçında, ev sahibi Galatasaray tribünlerini görüyoruz.

Dın dı dın dı nıııın


27 Nisan 2010 Salı

Galatasaray Eğlencesi

Ben bu akşam Galatasaray maçında çok eğlendim.

Galatasaray tribünleri bir ara "Fener gol gol gol, hakem maçı satıyor" diye bağırmalarıyla herkesi güldürdüler; maçtan sonra da kendi oyuncularına "Aşkımız renklere, sizlere değil" diyerek aynı herkesi düşündürdüler. Allah Galatasaraylı sporculara sabır ihsan eylesin.

Ortalama yaşı 16 olan bu mümtaz şahsiyetlerin maçtan sonra "Fenerliler bizi bekliyor" diyerek, elli ayrı yöne dağılmaları ise, geceye yakışan bir final oldu. Adeta bir orta oyunu izledik.

Teşekkürler Galatasaray. Her nerede Fener'e yeniliyor ve eziliyorsan...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Turgay Fenerbahçe'ye...

1953'de transfer çarşısı bayağı bir karışmış anlaşılan. Bu da karşı yakadan bizim tarafa adam alma çabalarının hikayesi.

Lefter & Galatasaray

18 Temmuz 1953 tarihli Milliyet gazetesinin bir haberi.

Metin Oktay'ın Fenerbahçe'ye gelişi de vardır. Eskilerden bu hikayeleri dinlemek keyiflidir. Bir nevi alternatif tarih işte. Ya olsaydı...

Naz Meselesi Hakkında

Fenerbasket'te tanıştığımız ve voleybol yazılarını severek okuduğumuz Alde'nin, Naz Aydemir'e dair yazısını okuyunca yakın geçmişe uzanıverdim. 2007 senesinde, Eczacı'nın salonunda final oynarken, "Naz'ı almak lazım abi, Naz'ı" diye yüksek sesle düşünüyorduk hepimiz. "Müessese takımında bu kadar hırsla oynayan kız, Fenerbahçe forması ve taraftarla neler yapmaz?" diyorduk.

Fenerbahçe'ye gelmeden önceki sezon, Eczacıbaşı ile oynadığımız bir maçta tribünden aşağıya "Artık Fenerbahçe'ye gel kızım" diye seslenen Bülent ağabey'e "Onu Mehmet Ali Bey'e söyleyin" cevabı vermesini ve yine Bülent Ağabey'in maçtan sonra bu sefer Naz'ın annesine "Vallahi kaçıracağız kızınızı" deyip, "Zamanında Cemil'i de öyle almıştık" şeklinde ek yapmasını Kazakistan'da duyduğumda çok gülmüştüm.

Bülent ağabey'in istediği oldu, Naz Fenerbahçe'ye geldi.

Copa Cabana'nın müdavimi Adnan Kıstak gittikten ve Üzeyir ara macerasından sonra, yerine sinerjiyi üst düzeye çıkartan Jan De Brandt geldikten sonra çoğunluk gibi ben de Naz'ın takımın değişmez elemanı olacağını düşünüyordum ama hakikat bambaşka bir mahiyet aldı.

Voleybola dair teknik yazılar yazmayı sevmiyorum. Üç kuruşluk bilgimle bu konuda ahkam kesmek her aklımdan geçtiğimde, kendime "Ayıp edersin, sen en iyisi sus" diyorum. Nitekim şimdi yazacaklarım da teknik konular değil.

Türkiye maalesef zayıf bir spor ülkesi. Allah vergisi yeteneğiyle ve/veya çok çalışma neticesinde üzerine katmasıyla isim yapmış sporcu sayısının, nüfusa oranı çok çok az. Ayrıca kadınların, sadece spor konusunda değil, hayatın her alanında tutabildikleri köşe başı hala yeteri kadar fazla değil.

Bu minvalde, spor kulüpleri eğer kadınların sahaya çıktığı sporlara yatırım yapmaya devam edeceklerse, bunu altyapıdan ve ülke bünyesinden çıkartacakları, mümkün mertebe kaliteli oyuncularla gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Naz mevzuunda, işin " sporcu karakteri" ile alakalı bir yanı olup olmadığını bilemeyiz elbette. Ama böyle bir sıkıntı yoksa, Fenerbahçe önümüzdeki seneden itibaren yoluna Frauke Dirickx ile değil, Naz ile devam etmeli. Eğer önümüzdeki senelerde yabancı sayısı sınırsız olmayacaksa, elimizdeki "Milli Takım Pasörü"nü bir şekilde "as olarak" değerlendirmek zorundayız.

Milli Takım vurgusu yaparken, Türk sporu falan da değil mevzu. Benim tek derdim Fenerbahçe... Hazırda hegemonyası yıkılmış bir Eczacıbaşı karşısında, bugün "Naz'ı bırakıyoruz" dediğinizde, maddi imkanı yerinde olan lig kulüpleri sıraya girecek gibiyse, bu oyuncuyu yedekte bekletiyor olmak çok da doğru gelmiyor bana.

İşin sportif boyutu bir tarafa, genç yaşından sporu bırakana kadar Fenerbahçe'de oynayacak ve bayrak olacak sporcu takıntısı bulunan bizim kafadaki insanlar için de Naz ideal bir isim. Her ne kadar Fenerbahçe'ye gelmeden önce "Koyu Galatasaraylı" olduğunu kendi resmi sitesinden okumuş olsak da o koyuluk, açılmaya yüz tutmuştur büyük olasılıkla. Naz, Eda, Seda gibi genç yaştaki oyuncuları kulübe getirdikten sonra, onlara "aidiyet yüklemesi" yapmak, Fenerbahçe'nin geleceğini garanti altına alır. Tabii ki Fenerbahçe'yi ve camiadan gelecek ilgiyi kaldırmak kolay değil ama en azından bir süre denemek gerek. Belçika'da havalar nasıl oluyor bilmem, ama bizim buralarda, yel biraz tuhaf eser bu konularda.

20 Nisan 2010 Salı

Biz Eskiden Centilmenken...

- Neyken, neyken?
- Centilmenken....
- Haa, centilmenken.


Medyanın olmazsa olmazıdır; "Efendim eskiden böyle değildi. Rakip takım taraftarları maçlara kol kola giderdi. Tribünden sahaya en ufak bir terbiyesizlik yapılmazdı. Çok bozuldu ortalık mirim" lafları.

Evet, eskiden insanlar daha naifti. Çünkü ortam daha zarifti. Her şeyin bu kadar boku çıkmamıştı. O da doğru... Ama bir dakika durun, Allah aşkına. Sanki o bahsedilen yıllarda bütün Türkiye "Arşidük Evladı"ymış da, şimdi "Kötü Çocuk" olmuşuz gibi yapmanın lüzumu var mı?

Hem neye göre kötülük, kime göre kötülük bunlar? Sahada terbiyesizlik gırla gidecek, takım arkadaşları birbirinin burnunu kıracak, kimse bir şey demeyecek. Sonra iki harala gürele yüzünden aklı başından ara sıra giden tribündeki adam tu kaka olacak. Çift dönerle adam kovalayanlardan ya da durduk yere rakip taraftarın kafasına tuğla indirenlerden bahsetmiyoruz. Makul insanlara bile yapıştırılan bir yafta var tribünde. Oysa tribün adrenalindir. Hep öyleydi.

Buyrun kanıtlardan bir tanesini...

Tarih : 2 Ocak 1953

Başlık : Sporumuzun Kalkınması Adabı Muaşerete Bağlıdır

Yukarıdaki fotoğrafın altında "Bütün Spor Sahalarında Rastladığımız Kendine Hakim Olamıyan Seyircilerden Bazıları" yazıyor.

Özcan Alrona'nın yaptığı haberin devamı ise şöyle:

Cumartesi günkü Fenerbahçe - Beykoz maçında, kapalı tribünde şahit olduğum terbiye kıtlığı maalesef hemen hemen her spor müsabakasında sık sık görülmekte ve kendini bilen her seyirci veya sporseveri müteesir etmektedir. Vakaya şahit olduğum zaman cidden derin bir üzüntü duydum. Aynı zamanda ne kadar utandığımı ifadeden acizim diyebilirim.

Oyun esnasında K.Fikret kendine gelen topu taca kaçırıp başını sallayınca "Yuh, keçi Fikrete bak" diye alay ettiler. Her halde bu lafı Fener seyircileri beğenmediler ve "keçi seni babandır" diyerek mukabele ettiler. Bunun üzerine Beykoz partizanları rakiplerinin babasına ve sülalesine en müstehcen tarafından iltifatı (!) esirgemiyerek karşılıklı adi küfür düellosuna giriştiler. Yanında bayanlar olan erkeklerin vaziyetlerini tahmin pek kolay olsa gerek. Müdahale etseler iş mahkemeye karar varır. Müdahale etmeseler aynı terane devam eder. Yani "Aşağı tükür sakal, yukarı tükür bıyık; gel de bu işin içinden çık" kabilinden bir mesele. Oradan kaçmayı, yer değiştirmeyi ehven bulan genç bir çift de epey alaya hedef oldu.

Bu kabil vaka gün geçtikçe artmakta ve insanı spordan adeta soğutmaktadır. Müstehcen ve adi tezahürat maçlara giden körpe çocukların dimağlarına yerleşerek, onların da aynı şekilde tezahüratına amil olmaktadır. Tribün, gençleri böylece henüz birer körpe filiz gibiyken zehirliyorlar.

Şunu da tebarüz ettireyim ki bu haller seyirci arttıkça vuku bulmaktadır. İçinde bulunduğumuz mevsime kadar basketbol maçlarında bu türlü hattı hareket düşünülemezdi. Maalesef bu seneki maçların her haftasında gerek saha gerek seyirciler arasında hadise eksik olmadı.

Halkımızın spor anlayışı ve milli hisleri ileridir. Bunun aksi zaten iddia edilemez. Dünyanın hiç bir yerinde bir milli marş çalınırken hep beraber bir koro halinde milli marş söylenmez. Yabancılara bütünlüğümüzü gösteren bu hareket göğüs kabartacak ve hatta göz yaşartacak bir jesttir. Sonra yükselen bu ilahi diyebileceğim uğultunun bizim gençlerimizin ruhunda yarattığı fırtına kadar, rakiplerimizin maneviyatında da çok büyük tesir yaratıyor. Türkiye'de oynanan Avusturya - Türkiye milli futbol maçında buna şahit olmadık mı? Bizzat Avusturyalılar:

- Sizi açık farkla yenebilirdik fakat o muazzam marş bizi allak bullak etti. Maneviyatımızı müthiş bozdu. 90 dakikalık oyunun her saniyesinde bile kulaklarımız uğulduyordu.

Demekten kendilerini alamamışlar ve fikrimin doğruluğunu kendileri ifade etmişlerdi.

Halkımızdan beklediğimiz, spor anlayışı kadar seyirci anlayışı; spor bilgisi kadar seyirci adabı muaşeretidir. Bir kaç ağzı bozuk şahsı biz kendimiz susturalım ve böylece temiz adımızı sayısı mahdut "büyük mahalle çocukları" yüzünden kirletmeden yar-ü ağyar önüne çıkabilelim.

Çamlıca Kız Lisesi ve Büyük Kaptan

Çamlıca Kız Lisesi ve öğrencilerinin Türk Spor Tarihi'ndeki yeri malum.

Yukarıdaki resimde ayakta duranların en solundaki Ayten Salih de Fenerbahçe kız basketbol ve voleybol takımlarının unutulmaz kaptanı.

Bu sene kız voleybol finallerinde onu da görmek istiyoruz salonda. Alkışlamak istiyoruz.

Fotoğraf mı? 30 Ocak 1953 tarihli Milliyet gazetesinden, Çamlıca Kız Lisesi Basketbol Takımı.

Arka Sıra : Ayten, Önay, Hayriye, Nuran
Alt Sıra : Gülsen, Deniz, Ayla

Gerilim Baronu

Senelerce kıta komutanlığı, askeri savcılık, DGM Cumhuriyet Savcılığı yapacaksınız; günün birinde Fenerbahçe-Beşiktaş maçından sonra uzatılan mikrofona, fantastik kuntastik film unsuru gibi "Gerilim baronu" deyip, duracaksınız. Olacak iş mi?

İş mi, değil mi bilmem ama büyük kurnazlık... "Hukuk adamı" kimliğiyle hangi ithamın suç teşkil edip, hangisinin kanun nazarında ete süte dokunmayacağını iyi bilen Engin Baltacı'nın söyledikleri mühimdir. Her maç sonrası, yenilen takımın (özellikle bu takım Beşiktaş ise) söylediği klişe cümlelerden ibarettir ama yine de mühimdir.

Fenerbahçe Başkanı ya da yöneticileri iki kelime ettiğinde "Acaba şunu mu demek istediniz? Yoksa bundan mı dem vurdunuz?" diye ısrar ede ede, söylenmemişleri bile ortaya çıkartmaya (!) çalışan Türk medyası, "Beşiktaş yarım büyüktür. Çapı İstanbul'un iki büyük takımından tekinin yarı çapı kadar bile değildir" demeden, üzerine gitmeli bu demecin ama nerede? Tirajın nereden akacağını biliyorlar tabii.

Koskoca yönetici adam, resmen çıkmış, "Altılıda bu ayak kurulmuş" der gibi, "Bu lig kurulmuş" diyor. Peşine de ekliyor, "Ben kimseyi hedef göstermiyorum" diye. "Kuranlar kim?" diye soruluyor. "Bunu söyleyemem" diyor. Bu arada, Futbol Federasyonu zerre alınmıyor. Herhalde "Tenis, Eskrim ve Dağcılık Federasyonlarını" ilgilendiren bir husus olduğu için (!)

"Gerilim baronu olsa olsa böyle bir şeydir" diyerek Engin Baltacı'ya bir kıyak geçelim. Buyursun, gelsin, yukarıdaki resmi bizden alsın ya da Akaretler'e gönderiverelim. Siyah-beyaz da giyinmiş. Bir takım madalyalar falan var üzerinde. Kupasız geçen sezonda, mansiyon niyetine. Yönetim kurulunda birbirlerine verirler.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Fenerbahçeli Dediğin "Adam" Olacak

Eline bayrak alınca, "bayrak adam" olunmadığı gibi, sırtına Fenerbahçe forması geçirince de adam olunmuyor.

Centilmenliğinde, kılında, yününde değilim. Adrenalinin bu denli yüksek hissedildiği ve yetmiyormuş gibi tribün başta olmak üzere her yerden pompalandığı bir yerde naiflik, zarafet falan beklemek iş değil. Ama Bilica'dan istenen de bunlar değil.

Kaç oldu? Mutlaka sayan vardır, Bilica'nın herzelerini. Daha sıçtığı bok nizamiye kapısından dışarı çıkmayan bu arkadaşın yedikleri bini aştı. Ölçüsüz hareketleri ve saçma halleri, en başta taraftarın ve takımın emeğine yazık ediyor. O tuhaf pozisyonda "Şurayı eşeleyeyim de penaltıda dezavantaj olsun" diye debelenip, King Santillana reisin maç yazısında vurguladığı üzere şark kurnazlığı yapacağına, oyununa çeki düzen verse, aldığı parayı ve gördüğü kral muamelesini daha çok hak eder ama yok işte. Brezilya cahilinin kafası almıyor o kadarını. Evet, bu düpedüz cahillik. Başka bir şey değil.

İşin bir başka boyutu daha var.

Geçmişte, senelerce Bülent Korkmaz'ın taa anne karnından çıkışta sarı kart işareti yapmışcasına tavırlarından tiksinen ve Arif Erdem'in burgulu parendeli ölüme atlayışlarından bunalan Fenerbahçelilerin çoğu bu adamla ilgili düşüncelerini "Ama onlar da yapıyor" noktasında yoğunlaştırıyorsa, "Fenerbahçe ve Diğerleri" farkı bambaşka bir yöne gidiyor demektir. Sadece "Fenerbahçe forması giyiyor" diye bir oyuncunun camiaya yaptığı saygısızlık, görmemezlikten gelinemez.

"Teyzemin bıyıkları olsa" değil, bir olasılık ve zevzekliğin bedeli öngörüsünde bulunalım...

İcraatından sürekli şikayet ettiğimiz ve zaman zaman art niyetlerinden dem vurduğumuz hakemlik müessesesinin dünkü icra insanı, çat diye çıkartıp kırmızı gösterse ne olacaktı? Penaltının da gol olduğunu ve maçı kaybettiğimizi düşünelim. Ne yapacaktık? Basın toplantısı mı düzenleyecektik? "Bundan sonra susmayacağız" yürüyüşü mü tertip edecektik? Ne yaparsak yapalım, o meşhur atasözü gelmeyecek miydi aklımıza?
"Halayık kapıyı sikildikten sonra kapatırmış"

Bilica gibi, mevkii itibariyle müthiş önemli bir sporcunun, bunları yapmaya hakkı yok. Süleyman Seba sonrasının Beşiktaş'ı zaten yenildiği maçlardan sonra "Ama bizim hakkımızı yedileeeaeeaar anneeee" diye ağlamasıyla meşhur. Onların ağzına bu sakızı vermeye hakkı yok. Tamam, ibret-i alem için, Bilica'yı Sultanahmet'te bir ağaca asıp, alem-i erbahtan, alem-i berzaha gönderecek değiliz ama bir "Ne yapıyorsun lan sen? İş misin, sipariş misin?" diye de sormak gerekir.

18 Nisan 2010 Pazar

Günün Anlam ve Önemine Binaen

Nameler boşuna inlemedi.

Her zaman, her yerde, en büyük Fener!

Bir Voleybol Deplasmanı ve Şampiyonluk

"Kız basketbol takımının peşinden Adana, Ereğli, Diyarbakır, kız voleybol takımının arkasında Ankara, kürek takımlarıyla beraber Sapanca" derken, bizim tayfanın amatör branş deplasman yelpazesi oldukça geniştir. Ne zamandır bu çizelgeye bir erkek voleybol turu eklemeyi düşünüyorduk. Nasip bu sezonaymış.

Aslında uzunca bir zamandır, bu sezonun finalini Ziraat Bankası ile yapmak hususunda duaya çıkmıştık. Tam da mevsimin güzelleştiği zamanda, küçük bir Ankara seyahati, hem hava değişikliği olacaktı, hem de kupanın bir ucundan tutacaktık hesapta. Kupayı kavrayıp gelmek, işin sürpriz ve kaymaklı kısmı oldu.

İlk düşünce trenle gitmekti ama ekspreslerin hiçbirisinde yer yoktu. Mecburen otobüse yöneldik ve gidiş için sabah erkenden Varan'a, dönüşte de akşam geç vakitte Ulusoy'a bilet bulabildik.

Sahrayıcedit mevkiinden servise binmek için saat 07:15 sularında semte gittim. Sabah mahmurluğundan, haplanmış gibi sabit bakışlarla ayakta dururken, camiin oradaki otobüs durağında, ben, bir tane sokak köpeği ve "Parklar ve Bahçeler Genel Müdürlüğü çalışanlarından oluşan ekip" olmak üzere toplanmış olduğumuzu fark ettim. Çim düzeltme makinesinin icraatlarına gözlediğim arada Öcal geldi. "Ayaklarımız açılsın" diye yürürken de Turgay ağabeye denk geldik ve servise doğru uzandık.

Bu Varan, "Yeni Ataşehir Terminali" diyerek insan kandırıyor. Oranın Ataşehir ile ne alakası var lan? Gittikçe gidiyorsun. Hoş, otobüsü iyi güzel. Ferah ferah yaptık yolculuğu. Mola yeri de güzeldi. Dağdan aşağıya nazır, manzarası şekil falan. Yalnız ezogelin çorbası diye içtiğimiz şeyden bir şey anlamadık. Tansiyon hastaları için tuz atmamışlar herhalde. Malzemeden de hafif kısmışlar. Başka bir şey olmuş, adı konamıyor... Yine de aklımız orada kaldı. Temiz havada at rakıyı masanın üzerine. Koy mangalı kenara. Radyoda şöyle sanat musikisi falan. Dem Allahım dem, dem Allahım dem.

Muavin de sağ olsun, Fenerbahçeliydi. Yeni salonun yeri ile ilgili sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtladı. Yine de şehre inince "Önce bir görelim; sonra peşinden yemekti, turdu, yaparız" diyerek AŞTİ'den bindiğimiz bir taksiyle salon havalisine geldik. Hemen Gazi Tıp'ın karşısındaki üst geçitten salon gözüküyordu zaten. Gerisin geri inip, Atatürk Orman Çiftliği tarafına yürüdük.

Yolda gelirken, bir açık, bir yağmurlu, bir 12 derece, bir 25 santigrad şeklinde götü başı oynayan hava durumu Ankara'da sıcağa sabitlenmişti. Enuff kardeşimizi arayıp, "Biz burada, nerede yemek yiyeceğiz?" şeklindeki sorumuza "Bahçelievler tarafı iyidir" yanıtı alınca, ışıklardan karşıya seyirtip caddeye daldık.

"Maça girmeden önce bir iki duble atma" fikrimiz maalesef kadük kaldı. Zira 1.5 kilometre kadar yürümemize rağmen, hiçbir içkili mekana rastlayamadık. Bol bol pastane, sürüyle oto galeri ve bir kaç tane kebapçı dışında, dişe dokunur bir şey görmeden ilerlerken "Artık buradan geri dönelim" dediğimiz noktada, fikrini danıştığımız bir amca "İleride Tavacı Recep Usta var. Orada içki vardır" deyince istikamet belli oldu.

"Hazır Ankara'da da yarış var. Gelmişken hipodroma da uğrarız" düşüncesiyle bir çıtır altılı karaladık ve Tavacı Recep Usta'ya çöktük. Gerçi misafir olarak umduğumuza rastlamadık ama bulduğumuz da "10 üzerinden 10 oldu" diyebiliriz. Rakısız ama iyi bir yemek yemiş olmanın buruk sevinciyle masadan kalktığımızda, kimsede hipodroma uzanacak hal kalmamıştı. Türk kahvesi içecek bir yer ararken, az ileride Falez isimli bir pastane bulup, oturduk. O ara, İstanbul'dan gelen telefonlara Ankara'dan dakika ve skor verirken, üçüncü ayakta altılının yattığı haberini alınca kalkıp, inceden salona gitmeye karar verdik.

Dört bir yanı devlet kurumu kaynayan Ankara'da, salonun yeri benim çok hoşuma gitti. Sessiz, sakin, naif bir çevresi var. Tabii o salonun oralara gelmesi meskenlerin sakinlerini nasıl etkilemiştir, bilinmez. Şekil şemal olarak da gayet güzel olmuş. Dış cephesinde bir kesim için "Aynı otel gibi" derken, Volley Hotel yazısını fark ediverdik. Çok amaçlı bir tesis. İçinin de dışının da detaylı fotoğraflarını çekmeyi unuttum, o telaşe sırasında ama İstanbul'daki salon da bunun gibi olacaksa keyifli maçlar oynanacak demektir. Tribünler sahaya uzak olmasına rağmen etkileme şansı yüksek. Hemen benchlerin arkasından, oyuna müdahale edilebiliyor olması güzel. Keza file arkaları da buna müsait.

Salona girmeden önce Abdullah ağabey (Paşaoğlu) ile biraz sohbet ettik. Takımdaki durumdan, çocukların sakat sakat nasıl fedakarlıkla oynamaya çalıştığından ve çok yorulduklarından bahsetti. "İnşallah burada bitecek" temennisinde birleştikten sonra, biraz da gündemdeki "yabancı sayısı" meselesinden bahsettik. Başlangıçta sadece bizim ses çıkardığımızı, diğer kulüplerin ise ya sustuğunu ya da destek verdiğini anlattı. "Şimdi yanlış yaptıklarını anladılar. Pişman olduklarını söylüyorlar ama..." dedi. Gerisini getirmesine zaten gerek yoktu, anlamıştık.

Biz içeriye girerken salonda fazla seyirci yoktu lakin 15-20 dakika içinde insanlar yoğunlaşmaya başladı. Hemen bizim bench arkasındaki kısma konuşlandık. Biraz sonra Ankara'dan Ahmet ağabey ve oğlu İbrahim de yanımıza geldiler. Bir kaç tane "tezahüratla kendini yırtmaya yıllar öncesinden razı" taraftarla birlikte elden geldiğinde takıma destek olup, rakibi bozmaya çalıştık. Başarabildiysek ne ala...

Oyun içerisindeki detaylara girecek değilim. Defaten yazdığım gibi, bu ukalalığı yapacak voleybol bilgim yok. Gittik, yendik, kupayı aldık, geldik. Şükürler olsun.

Yazıyı bitirmeden önce, tribün adına hem güzel, hem de enteresan bir akşam olduğunu söyleyelim. Güzelliği, İstanbul'un yalnız bıraktığı takıma Ankara'nın sahip çıkması ve mükemmel kupa kutlamasıydı.Maçın enteresan tarafı ise Turgay abi ile benim Federasyon Başkanı "Erol Ünal Karabıyık" ile diyaloglarımız oldu.

Aziz Yener denen "emek hırsızı, beceriksiz ya da görme sorunlu" hakemin sık sık hata yaptığı süreçte, oturduğumuz yerin on sıra kadar üstünde bulunan Federasyon Başkanı'na "Yazıklar olsun" şeklinde seslenmeye başladık. "Yeter artık bu Fenerbahçe düşmanlığı" vb. hitaplar esnasında, önce başka taraflara bakan başkan, bir süre sonra dönüp "Ne var lan?" gibi bir tepkide bulundu. Hiç bir hakaret içermeyen eleştirilere karşı, bir Federasyon Başkanı'na ve makamına yakışır tarzdan ziyade Tophaneli bitirimlere ait tavırlar görünce biz de şiddetimizi arttırdık. Yanındaki insanların soğukkanlı tavırlarına rağmen başkan tarafından "Sıkıysa buraya gelin" gibi saçma hareketler devam edince de yukarıya "Hadi oradan" deyip, maça geri döndük.

Maç bittiğinde olan biteni kutluyorduk ki "Ne oldu şimdi? Şampiyon da oldunuz." diye bir ses geldi tribünün önünden. Kafamızı çevirip baktığımızda, Federasyon Başkanı'nı, son derece makul bir ses tonu ve nezaket ile karşımızda sohbet ederken bulduk. Sonrasında geçen konuşmaları aşağıda özetleyeyim.

Erol Ünal Karabıyık : Ne oldu şimdi? Şampiyon da oldunuz. Değdi mi o davranışlara?

Biz : Ama görmüyor musunuz? Tam üç tane kritik hata yaptı hakeminiz. Ayıptır artık. Ekrandan bakıyoruz, bariz ters karar veriyor. Adeta kasıtlı gibi.

Erol Ünal Karabıyık : Ben de ekrandan bakıyorum. Ama bakın size bir şey söyleyeceğim. Ben 55 yaşında insanım. Velev ki hatalı karar vermiş olsun hakem. Ne yapayım? Gidip hakemi mi döveyim? Benden bunu mu istiyorsunuz?

Biz : Hayır ama bunlar sürekli oluyor. Ayrıca sadece bu konu ya da burası değil ki. Fenerbahçe'nin ve bizim, sizinle bir sürü konumuz var ortada. Siz Fenerbahçe başarı kazandığı zaman sevinmiyorsunuz, bilakis üzülüyorsunuz.

Erol Ünal Karabıyık : Eğer öyle bir şey varsa, Fenerbahçe başarılı olduğunda üzülüyorsam, dünyanın en şerefsiz insanıyım. Böyle bir şey olabilir mi? Bu iş böyle yapılabilir mi? Değil Fenerbahçe, hangi spor kulübü olursa olsun, sizin dediğiniz gibi "eğer sevinmiyorsam" dünyanın en şerefsiz insanı benim. Böyle bir şey yok.

Biz : Ama yabancı oyuncu sayısı mevzuu var örneğin.

Erol Ünal Karabıyık : Siz bu kararın kaç sene önce alındığını biliyor musunuz? FIVB'nin söylediklerini biliyor musunuz?

Biz : Bunlar bir nebze bağlayıcı olabilir ama ülke şartları da ortada. Bugün voleybol Türkiye'de bir yere gelmişse, Fenerbahçe sayesindedir. Sizin yaptığınız bunu baltalamak.

Erol Ünal Karabıyık : Benim böyle bir amacım yok. Demin de söyledim.

Biz : Eğer siz bütün bu sözlerinizde samimiyseniz, bizim diyecek bir şeyimiz yok.

Erol Ünal Karabıyık : Bakın, buraya, yanınıza kadar geldim. Hala bana bunu söyleyebiliyorsunuz. Bu yaşta bir insan neden yalan söylesin? Neden samimi olmasın? Lütfen! Çok ayıp.

Biz : Bunlar, derin ve detaylı mevzular. Siz şimdi seremoni yapacaksınız. Bilahare uzun uzun konuşmak gerekir. Açıklama yapmaktan kaçınmayın. Bunlar konuşulmalı.

Bu diyalogdan sonra seremoniyi bitirip çıktık. Sağ olsun Ahmet ağabey bizi otobüs terminaline kadar bıraktı. Vesileyle bir kez daha saygılar sunuyorum. Otobüse binmeden önce İstanbul'daki ağabeylerimiz ve kardeşlerimizle günü değerlendirdik ve birer de çay içtikten sonra otobüse atlayıp, geldik.



Elimizde bir kupa ve güzel hatıralar var. Daha ne olacak zaten? Bir takımımız şampiyon olduğunda, küçük bir sessizlik anı bekleyip "Her zaman, her yerde, en büyük Fener!" tezahüratını başlatmaktan daha güzel şey var mı bir tribüncü için?

Gittik, Koyduk, Geldik



Veni, vidi, vici gibi karizmatik olmadı ama ne yapalım, idare edeceğiz.

Saat 04:15 itibariyle İstanbul'a vasıl olduk.

Ankara'da çok güzel bir hava, çok keyifli bir maç öncesi şehir turu ve mükemmel bir maç izledik.

Detaylarını biraz olsun bünyeyi topladıktan sonra karalayacağım.

Gelir gelmez maçın tekrarını izledim. Maç esnasında da ağabeylerimiz, kardeşlerimiz arayıp söylemişlerdi, Aylin abla'nın bizden bahsettiğini. Sağ olsun, kendisi ve değerli eşi gibi Fenerbahçeli büyüklerimizin nazarında muteber bir topluluk olmak çok kıymetli bir his, hepimiz için.

Şampiyonluk Kupası, bunca emek sonrasında, eller üzerinde kalkarken o salonda olmak büyük bir şerefti.

Müesseselere inat, her zaman, her yerde, sadece Fenerbahçe!

16 Nisan 2010 Cuma

Bu Kadar mı Yollar Uzun?



Yetişmiyor sana sesim,
Bekliyorum gelmiyorsun.
Yıllar geçti mevsim mevsim,
Bekliyorum gelmiyorsun.

Dağlar yüce beller uzun,
Günler aylar yıllar uzun.
Bu kadar mı yollar uzun,
Bekliyorum gelmiyorsun.

Peşindeyiz Fenerbahçe!

Seri başlamadan önce "Ankara'dan 2-1 geride dönmeye razı mısınız?" diye sorulacak olsa, bir sürü insan "Evet" derdi herhalde. "Son iki İstanbul'da söke söke alınır" fikrindeydik.

Ama bu takım bambaşka.

Ta haftalar önce, "Finalde Ziraat gelecek" diyen Turgay ağabey'in dediği oldu, finalde Ankara takımı çıktı.

"Ankara takımı çıkar da durmak olur mu? Derken, bir sabah erken, Ataşehir terminalde bir garip kuş öterken, basar gideriz" diye sözleşmiştik. Onu da yapıyoruz.

Yarın sabah Ankara'dayız. Akşamına dönüp, ertesi günkü Beşiktaş maçına yetişeceğiz. Ve inşallah kupayla döneceğiz.

15 Nisan 2010 Perşembe

Fenerbahçe Büyüklüğü

"Bu takım her şeyin en iyisini hak ediyor"
"İşte Fenerbahçe bu demek"


Fenerbahçe Kız Voleybol Takımı hakkında söylenen en temel iki cümle.

Birincisi eksiksiz doğrudur. Çünkü işlerini iyi yapıyorlar. Aldıkları sonuçlarla, giydikleri formaya duydukları saygıyı gösteriyorlar. Kazandıkları başarılar "Tarih sonuçlarla yazılır" sözünün hakkını veriyor.

İkinci cümle de doğru ama eksik.

Sadece Fenerbahçe değil, Türk Sporu budur.

Türk Sporu, spor kulüplerinin yokluk içerisindeki omuzlarında büyüdü. Bunların en büyüğü ise Fenerbahçe oldu.

Ukalaların yolu bizim bloglara ve forumlara düştüğünde müessese takımları ile ilgili kinimizi eleştiriyorlar ya hani. Onlara sorulacak soru basit. Neden "az çok" kitlesi olan küçük semt takımlarından, marka kulüplere kadar yükselen bir skalada sponsorluk değerlendirilmiyor da müessese kulüpleri kuruluyor? Efendim mevzuat da, muhterem kıl da, mirim yün de...

Müessese takımlarının seyircisi, Ankara'daki takım elbiseli Ziraat çalışanlarından, Eczacı'nın turfanda portakal kılıklı kibarlarından ya da Vakıf'ın adam başı 25 TL'den topladığı insanlardan ibarettir. Üçü bir araya gelse, dün akşamki Fenerbahçe taraftarının sayısına ve coşkusuna yaklaşamazlar.

Fenerbahçe camiası bu kızlara borçludur. "Kupa büyüklüğü olmayan ve adı konamayan" büyüklüğün pelesenk edicileri, yıllardır voleybol takımlarından esirgedikleri ilgiyi, sadece final maçlarında değil, sürekli ve bizzat ödemekle yükümlüler. Bunun yanında, Serdar Gürel'in yıllar önce bulduğu "Sarı Melekler" namını Türkiye'ye ve aleme benimseten bu kızlar da gelecek yaşamlarında fark edecekler ki Fenerbahçe'nin büyüklüğü hakikaten başka hiç bir şeye benzemiyor. Bütün manevi güzellikler Fenerbahçe sayesinde onların olacak. Yeter ki Fenerbahçeli kalabilsinler.

Taraftarın Rakiple İmtihanı

Halide Edip Adıvar, nur içinde yatsın; o olmasaymış, yazı-çizilere başlık bulmakta zorlandığımız zamanlarda, yukarıdaki kalıba sahip olmayacakmışız herhalde. Bu arada "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabının, sansürsüz, İngilizce yayınından elinde olan ya da nereden edinebileceğimizi bilen varsa, ücreti mukabili talibim, onu da belirteyim...

Bugün FBTV'de yayınlanan ve kız voleybolcuların katıldığı "Gündem" programında, Aylin abla taraftar hakkında "tanımlayıcı" bir kaç cümle etti. "Taraftar denen kitlenin sadece takımını desteklemekle değil, aynı zamanda rakibin oyununu bozmakla da mükellef olduğunu" söylerken, gayet net bir tanım yaptı.

Bizim memlekette "tribündeki adama", tuhaf bir gözle bakılır. Menfi zamanlarda "Bir avuç kendini bilmez" olarak genellenen insanlar, müspet bir şeyler söyleneceği zaman da genellemeye tabi tutulurlar. Oysa aynı olan sadece zarftır. Mazruf ise camiadan camiaya, hatta topluluktan topluluğa değişir.

Çok uzun zaman önce aralarına katıldığım ve halen içerisinde büyük bir şeref duyarak bulunduğum "taraftar ailesi" olarak, spor salonlarında mesai verirken, Aylin abla'nın da tanımladığı "akil" çerçevede hareket etmeye, daima özen gösterdik. Bu durumun, çok nadiren de olsa, kontrolden çıktığı anlar elbette olmuştur ama otokontrol mekanizması hiç bir zaman saniyelik tepkilerin haricinde aşırılıklara izin vermedi. Ve zaten böyle böyle, gerek basında, gerekse rakip oyuncular gözünde "muteber bir kitle" olmayı başardık.

Tribünde senelerdir eksik olmayan bir tartışma mevzuu, "Rakip Takım Oyuncularına Nasıl Davranılacağı"dır. Sahadan tribüne sergilenen tavırlara bakıldığı zaman, cinsiyet farkının etkili olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Arçelik salonunda oynanan bir voleybol maçında, Fenerbahçe'nin erkek sporcularına salça olan Galatasaraylıların, yaşadıkları ince hırpalanma sonrasında forumlarda yazarken "Kucağımda bebek olmasına rağmen sporcular bana vurdu" yalanı hala gülümseten bir hatıradır.

Erkek sporcuların yapısı, testosteron sebebiyle midir bilinmez, agresifliğe daha yatkın oluyor. Basketbol altyapı oyuncuları bile tribüne dönüp, hareket çekebiliyorlar. Cenk Akyol gibilerin bu alışkanlığı A takıma taşımaları da cabası. Her ne kadar maç içinde çektiği şekillerden sonra, Caferağa büfesinin önünde karşısına çıktığımızda eli koluna dolaşarak "Abi... Ben valla... Abi... Ben de Fenerliyim abi... Ben küfrettiniz sandım abi..." diye sayıklamışsa da mühim olan sahadaki davranışları.

Kadın sporcularda karşımıza çıkan çok da sert bir örnek yok aslında. Tabiatları gereği Amerikalı basketbolcular bir miktar "fazla agresif" olabiliyorlar. Zaman zaman yaptıklarıyla Cappie Pondexter buna örnek sayılabilir. Genellikle "sahada" tutmaya çalıştığı sertliğini, canına tak demesi sebebiyle, haklı olarak tribüne taşımışlığı da mevcut. Işıl Alben gibi "Kesseler var ya, benim kanım..." sporcular ile Nilay Yiğit tarzı "Hangi takıma giderse, onun hastası" olanlar bu konuya pek dahil değiller. Memleket şartları, insanları popülist hareketlere itiyor olabilir. Doğası gereği beşer, her şeyin cılkını çıkartmaya meyyaldir.

Bu konuda esas mühim olan ve bizi ilgilendiren şey, taraftar davranışları.

Sahadakinin hassasiyetleri, giydiği formaya göre değişebilir ama Fenerbahçe taraftarı sahaya yöneldiği zaman tutarlı olmalı. Falanca, beriki, bilmem kim... Bireysel tutarlılıktan bahsetmiyorum. Tribünden sahaya inen gür ses, maçtan maça, seneden seneye değişmemeli.

Şimdinin voleybol yazarı (!) geçmişin tribün sevdalısı (?) bir genç vatandaş var örneğin. Bundan seneler önce, Caferağa'da bir maçta, sol taraftan kopup gelerek Galatasaraylı Esra'ya "Ana, avrat, yedi sülale" küfretmiş olan bu vatandaş, yazdığı yazılarla kocaman bir çelişki abidesi dikiyor.

Yine yıllar önce, hala ortalarda olan anlı şanlı bir derneğin itibarlı başkanı, Burhan Felek'te oynanan bir alt yapı maçında, 12-13 yaşındaki Vakıfbanklı kızlara "Hırsız Vakıfbank. 7'den 70'e hepiniz hırsızsınız" diye bağırıyordu. Tepki gösteren aileler haklı olarak "Biz de Fenerbahçeliyiz ama kızımız Vakıfbank'ta oynuyor. Bu ne densizlik?" dediklerinde, centilmenlerin önde gideni bu şahsın yanındakiler ailenin üzerine yürümüşlerdi.

Geçenlerde Eczacıbaşı "ısrarla" Fenerbahçe tribününe çağrılırken ve harici / dahili çevreler bu hareketi "Aman da Fenerbahçe taraftarı ne kadar tatlı" şeklinde algılarken, aynı Eczacıbaşı'nın hemen hemen aynı insanlar tarafından, Caferağa'daki bir kupa seremonisinde küfürlere tabi tutulduğunu da unutmuş değiliz.

Taraftar aynı, takımlar aynı, oyuncular aynı. Değişen ne? Pek tabii ki kafa. Bazı kafalar, bazı aralar, gidip geliyor.

Sahadaki sporcunun oyunu, ahlaki ölçülerin dışına çıkmadan bozulmalı. Bunu yaparken küfür kullanamazsınız. Beşiktaş taraftarının yaptığı gibi, tüküremezsiniz. Sahaya bir şey atamazsınız. Aşağılayıcı kelimeler sarf edemezsiniz. Bunları yaparsanız, sadece taraftarlıktan değil, insanlıktan da çıkarsınız.

Maç sırasında ince ince makara yapmak, hatalardan sonra sinir bozan şeyler söylemek, maçtan sonra da tribüne falan çağırmadan bireysel alkışlarla yollamak yeterli. Maç içinde çığırdan çıkan insanlara dair yine belli ölçüler içerisinde gerginlik yaratıyor olmak da anlaşılır. Ama ötesi?

Misal...

Neslihan önceki maçta bir hareket yapmış. Tribünde bununla uğraşmışsın. Maç bitmiş. Kupa alınmış. Seremoni var. Hala "Neslihan papucu yarım, çık dışarıya oynayalım" diye bağırıyorsun. İş değil ya, hadi bunu da anladık diyelim. Neticede tepkide tutarlılıktır çeyrek nebze. Peki o zaman, neden iki dakika sonra "Neslihan Fener'e!" diye bağırılıyor. Ha bir de "Neslihan'a kırmızı hiç yakışmıyor!" var. Neresinden tutacağımızı bilemedik. Efendim Eczacı alkışlanmış, çünkü hak etmiş. Neslihan'a böyle davranılmış, çünkü o da bunu hak etmiş. Geçiniz. Hak edene, hak ettiği gibi davranmak değil bu. O kisvede bambaşka bir şey. Adını yazmayayım, ayıp olmasın.

Arzu Göllü

Hanımefendilik dâde haktır. Sonradan olunmaz. Kadınların yaptığı takım sporlarında bunu görmek çok daha kolay oluyor.

Mevzunun öznesi Arzu Göllü.

Düzenli olarak Fenerbahçe voleybolunu takip etmeye başladığımız senelerden bu yana, ilerlemiş yaşı yüzünden tribünden seslenmelerimize maruz kaldı Arzu. Her defasında gülerek mukabele ettiği için "teyze" ortadan kalktı, oldu "abla". Sonra "abla" da yok oldu, sadece Arzu kaldı geriye. Hatta tribünde ara sıra "teyze" diye seslenen olunca şaka yollu kızdık birbirimize "Arzu'ya yaşlı diyen karşısında bizi bulur" şeklinde.

Detayına bir sonraki yazıda gireceğimiz "Tribün-Saha" ilişkisi içerisinde oyuncunun yapabileceği en doğru şeyi yapıp, her daim tribüne gülümsedi Arzu. Bir gülümsemeye mi tav olduk? Tabii ki hayır. Saha içinde de, işinden başka bir şey yapmadı. Bir Aysun zeytinyağlığına, bir Neslihan tuhaflığına, bir Işıl çiğliğine girişmedi asla.

Seremoni sonrasında, soyunma odasına giderken, file arkasından "Teşekkürler" diye seslenmemize, duraklayıp, bir adım geri gelerek verdiği "Tebrikler" cevabı için de bir kez daha teşekkürler.

Kestirsinler mi? Ağda mı Yaptırsınlar?


"İşin başlıktaki mübalağa kısmı bir yana" diyemiyorum maalesef; çünkü oyuncular mutlaka aklından geçiriyordur bunu.

Bir iki gün önce kızların maçına dolup taşan salonun, kendilerini yalın yapıncak karşılamasına akıl sır erdirmeye çalışırken bunu da düşünüyorlardır.

Lamı cimi yok, ayıbın cüssesi büyük.

Kızların maçını doldurup, erkekleri şampiyonluk maçında yalnız bırakan ve Ziraat Bankası çalışanlarının sayıca Fenerbahçe taraftarından fazla olmasında emeği geçen herkese helal olsun (!) Çocuklar da yerini biliyor böylelikle. "Biz Fenerbahçe değil miyiz?" diyorlar.

Senelerce her yerde maç saatlerinin savaşını verdik. Hatta bu Federasyon ilk seçildiğinde, başkanını Burhan Felek cafesinde, elimde fikstürde görüp, "Bunlar nasıl maç saatleri Allah aşkına?" diye sormuştum. "Hepsi düzelecek, bizim icraatımız böyle olmayacak" demişti. Olmadı, yapmadılar.

Lakin...

Nüfusu 20.000.000'a yaklaşmış İstanbul'da... Türkiye'nin en büyüğü dediğimiz Fenerbahçe... Final oynuyor.

Benim tribünde günlerdir birlikte olduğum insanlar da işsiz güçsüz değil. Onlar da okuyor.

Maçlar saat 20:00'yi çok geçtiğinde anca bitiyor.

O saate gelebilecek öğrenci yok mu? O saate gelebilecek işten çıkmış insan yok mu?

Doğru, Federasyon alçaklaşıyor. Doğru, iyi niyetli değiller. Ama biz de kendimizi kandırmayalım.

Fenerbahçe taraftarının ve tribün gruplarının %99.9'u bu takımı sallamıyor. Ayıp ediyor.

Şu aşağıdaki satırlar, çok değerli bir ağabeyimizin bizim özel foruma karaladığı cümleler... Buraya koyarken iznini almadım ama olayı baştan aşağı tarif eden budur. Özeleştirisi, eleştirisi, her şeyi içinde, 32 kısım tekmili birden. "Haksızsınız" diyebilen varsa, beri gelsin!

"Ne başında, ne kıçında var, ne formanın göğsünde, ne de şortunun arkasında, ne isminin başında, ne de sonunda...

% 100 FENERBAHÇE

Reklamsız, sponsorsuz, inanılmaz bir dar kadro ve oynadığı ligin bütçe maliyet anlamında 5. takımı.

Sezon başında İraklis zaferiyle Balkan Kupası gelince umutlanmıştık. Diğer takımların çok geniş kadroları ve bütçelerine rağmen ilk haftadan itibaren Ziraat Bankasıyla final oynayacağımıza inanmıştım. Tabii ki çocuklarda inanmış ve başardılar.

Gerçekten inanılır gibi değil, diğer bütün grupları ve gençleri bir tarafa bırakıyorum. Bu formun nezdinde bizi biraraya getiren "Amatör Branş Gönüllüleri" olarak bile final maçında 3-4 kişi toplanıyoruz.

Oyuncularında yöneticilere söylediği gibi, bu tribünlerin dolması için ya önlerini kestirecekler, ya da full ağda yapıp maça çıkacaklar..."

Tribünde Koşmak

Cuma günü, "Arkas" maçı, iki saat.

Cumartesi günü, "Real-Barca" maçı, mesken mesaisi, rakı yüklemesi, yarım gün.

Pazar günü, "Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom ve Bilumum İnşaat Malzemeleri Sanayi ve Ticaret A.Ş." maçı, iki saat.

Pazartesi günü, "Ziraat" maçı, iki saat.

Salı günü, boş ders.

Çarşamba günü, "Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi ve Teşekkülleri maçı", iki saat.

Dün akşam salondan çıktığımızda bindiğimiz dolmuşa hepimiz yığılıp kaldık. Güzel günler, güzel maçlar, güzel sonuçlardı. Çok mevzu birikti. İnce ince çiziktirelim madem.

Durmak yok. Fener'in peşindeyiz!

14 Nisan 2010 Çarşamba

Eerooool

Gel kupayı ver Eeerool.

İki dakika dur, hemen kaçma Eerool.

İstersen iki gün üst üste maç koy ama unutma;

Her zaman, her yerde, en büyük Fener, Eerooool

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir Neslihan Ahlaksızlığı ve Neticeye Katlanmak



Fenerbasket'te Metality'nin yakaladığı videoda gördük olayı. Sıcağı sıcağına tribünde dikkat etmemişiz.

Olacak iş mi şu hareketler?

Nedir yani; bizim kızlar "alabildiğine efendi" diye mi bu zeytinyağı havaları?

Bizim tribündeki duyarlılara (!) "Eczacıbaşı'nı neden çağırdınız?" diye sorarken alınanlar bir baksın bu görüntülere.

Sahaya çıkarken ucundan tuttukları "Tebrikler" pankartına yakışacak şekilde davranan kaç oyuncu bulabilecekler bakalım müessese takımlarında?

Neslihan'ı çevirip sorsak şimdi "Nati ne yaptı da bu hareketleri yapıyorsun ona?" diye, "hırs, azim vs. Saha içinde böyle şeyler oluyor, ıvır, zıvır" diye açıklayacak kesin. Ama akıldan çıkmasın; saha dışı, saha içindeki ahlaksızlığa müdahil olursa, sıkıntı büyük olur yalnız. Bu kızlara yapılacak terbiyesizliğin hesabı, er ya da geç sorulur.

Neslihan ve onun yolundan gidecek olanlar, arada sırada unutuyorlar herhalde. Fenerbahçe tribünlerinde, 38 tane müessese isminden kurulu bir "paralı taraftarlar topluluğu" oturmuyor. Adam başı 25 Lira vererek topladığınız adamlarla maç sonunda kupa almış gibi sevinmeye benzemez Fenerbahçe'nin oyuncusuna terbiyesizlik yapmak. Neye benzediğini hiç öğrenmemen dileğiyle Neslihan...

9 Nisan 2010 Cuma

Büyük Taraftara Dokunamazsın

Gözümüz aydın, alarm sistemlerimiz de çıkıyormuş, Fenerbahçe olarak. Buyrun, haberi de burada.

Yalnız slogan pek bir fena:
"Büyük Taraftara Dokunamazsın" diyorlar.

Halbuki daha geçen hafta sonu, ciddi ciddi dokunuldu taraftara. Ne bir "Geçmiş olsun" geldi, ne de bir "Ne oluyor yahu?" dendi ama olsun. Taraftar bu, çeker cefayı, ses çıkarmaz.

Aslında doğruluk payı da yok değil cümlenin. Neticede çevik kuvvet ekipleri, işlemleri genelde dokunmadan, yukarıdakilerle yapıyor. El değmeden hazırlanmış, jop marifetiyle kıvama getirilmiş taraftar. Nasıl, güzel mi? Efendim?

8 Nisan 2010 Perşembe

Mazinde Bir Tarih Yatar

Fenerbahçe tarihini ve tarihin Fenerbahçelilerini unutan bizden değildir.

Bu ülkeye futbol, basketbol, voleybol vs. sporlar, müesseseler ile gelmedi. Spor kulüpleri ve Fenerbahçe ile yazıldı tarih.

Biz tribünlerde oldukça, o tarihi yazanlar unutulmayacak.

Sonsuza Kadar Fenerbahçe!

Eczacı'yı Nasıl Alkışladınız?

Kimse yokken spor kulüpleri vardı. Kimse yokken Fenerbahçe vardı.

Günün birinde müesseseler geldi. Spor kulüplerinde olmayan maddi imkanları kullanarak, bir sürü dalaverenin altına imza atıp, ortalığı karman çorman ettiler.

Tarihi açıp bakın; müessese kulüplerinden çektiğini kimseden çekmemiştir, Fenerbahçe. Basketbol, voleybol derken futbolda bile "Adalet" örneğiyle sarsılmıştır zamanında.

Müesseseler tarihi nasıl yazıldı sanıyorsunuz?

Vergi imtiyazlarıyla kulüplere çöktüler. Para gücüyle lobi yaptılar. Yokluklardan faydalanıp oyuncu ayarttılar. "istediğimizi yapmazsanız bırakırız" tehditleri savurdular. Kaçınılmaz olan "günün biri" geldiğinde de, canları sıkılınca, kulübü / branşı kapatıp gittiler.

Bugün Eczacıbaşı ile oynanan maça, rakip takım elinde "Fenerbahçe Acıbadem'i tebrik eden" bir pankart ile çıktı. Tribün tarafından alkışlandılar. İnce bir düşünce, ince bir karşılık. Ama bazılarına yetmedi. Eczacıbaşı takımı tribüne çağrıldı. Bunun adı ayıptır!

Gerçekten gerekli miydi, maçtan sonra Eczacıbaşı'nı tribüne çağırmak? Daha doğrusu, 40 yıllık Eczacıbaşı çirkinliğinin üzerine, sadece "bir tek pankarta" tav olarak, sünger mi çekecek Fenerbahçe tribünleri? Bu kadar mı unutkan olduk? Bu kadar mı değerlerimizden ve mazimizden uzaklaştık?

Efes Pilsen'in yarattığı rezaletlerin hala dumanı tütüyor. Yarın bir gün Efes sahaya pankartla çıkarsa, doping hadiselerini unutup, alkışlayacak mıyız?

İlhan Cavcav denen adam Fenerbahçe'ye "PKK" benzetmesi yaptı. Eline bir pankart alıp gezmesi, bu şerefsizliği silecek mi bizim gözümüzden?

Onca husumetimiz olan Galatasaray, bir "tebrik" pankartı açarsa, herhangi bir maçtan sonra onları da tribüne çağıracak mıyız?

Bu soruların cevabı "Hayır" ise neden Eczacıbaşı'nı tribüne çağırdınız?

Bir zahmet, mantıklı bir cevap verin sayın "Eczacıbaşı'nı tribüne çağıranlar"

40 sene boyunca Federasyonlarda istediği gibi at koşturup, spor kulüplerinin önünü kesen Eczacıbaşı'nı nasıl tribüne çağırdınız?

Daha dört sene önce "Fenerbahçe taraftarı kızlarımıza şırıngalarla saldıracakmış" iftirası atan Selcan Teoman'ın takımını, Eczacıbaşı'nı neden tribüne çağırdınız?

Henüz üç sene önce "Fenerbahçe taraftarı olay çıkartmaya geliyor. Adeta terörist gibiler. Kantinimizi yağmaladılar" diyerek yalan üzerine yalan söyleyen başkanın takımını, Eczacıbaşı'nı neden tribüne çağırdınız?

Geçilmez ya, hadi bunları geçelim. Peki Allah aşkına, daha iki sene önce Fenerbahçe tribünlerine yaptığı ahlaksızlıkla ortalığı birbirine katan Aysun'un takımını, Eczacıbaşı'nı nasıl tribüne çağırdınız? Hiç mi içiniz sızlamadı, onca üzücü hadisenin müsebbibini deli gibi alkışlarken?

Güncel örnek mi lazım size? Voleybolda "iki yabancı oyuncu" indirimini sağlayıp, Fenerbahçe'nin önünü kesmek için kendini paralayan Eczacıbaşı'nı nasıl tribüne çağırdınız?

Fenerbahçe taraftarı, yıllardır salonlarda "örnek" olarak gösteriliyor. Ayrıca "Rakibe saygı" konusunu herkesten iyi bildiğini müteaddit defalar ispat etmiş bir tribünü var Fenerbahçe'nin. Rakip takım oyununu oynarken, tribün rakibi bozmak için "ahlaki ve beşeri sınırlar dahilinde" elinden geleni yapıyorsa, işte bu "rakibe saygı" duymak olur. Ötesine lüzum yok!

"Saygı" denen şey, yıllarını Fenerbahçe'nin üzerine kabus gibi çökmekle geçirmiş camiaların kurumsal kimliğini alkışlamak ve tribünde ismini bağırmak değildir.

Size iki soru, "Eczacıbaşı" diye bağıran, o takımı tribüne çağıran, oyuncularını bağrına basan arkadaşlar!

Bu akşam Fenerbahçe tribünlerini "Eczacıbaşı" diye inletirken hiç düşündünüz mü, "Eskiler olsa ne derdi" diye?

Unuttunuz mu, Fenerbahçe tribünlerinde Spor Sergi'den bu yana "Eczacıbaşı" dendiği zaman, akla sadece "üç kelime" geldiğini?

Bizleri, yani o sesi duyduğunda kulaklarına inanamayanları bir tarafa bırakalım...

Siz, bugün Fenerbahçe tribünlerinde "Eczacıbaşı" diye haykırırken, 1950'lerden bu yana basketbolda ve voleybolda var olmaya savaşan Fenerbahçe'nin saha emekçilerini de tribün emekçilerini de kabirlerinde ters döndürdünüz. Haydi çıkın kerevetine!

Milliyet Özür Diledi!

Milliyet, internet sitesinde, Fenerbahçe camiasından özür diledi.

Yukarıdaki açıklama nedeniyle, bu akşam Eczacıbaşı maçından önce yapılacak protesto etkinliğini durduruyoruz.

Milliyet kurumsal kimliği, bu açıklamayla "olması gerekeni" yapmıştır.

Son günlerde yaşanan olaylar bir kez daha ispat etmiştir:
Fenerbahçe taraftarı küstahlığa izin vermez.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Burhan Felek Fener'e Mezar Olacakmış!

Öyle diyor Vakıfbank'ın zevzek taraftarları...

Bu akşam üzeri, Burhan Felek'te oynanan Vakıfbank GSTT-Nilüfer Belediye maçına gittim, vakit geçsin diyerekten.

Kendileri durup, durup
"Burhan Felek, Fener'e mezar olacak."
"Ne zaman gelecek o büyük gece?"
"Şampiyonluk yarınlara kaldı. Gördün mü Fener..."
şeklinde bağırdılar.

Bu had bilmezlere haddini bildirmek ve boşboğazlığı yerinde terbiye etmek gerek. "Vakıf maçlarında mümkün mertebe kalabalık olalım" derim. Ama kazma, kürek getirmeyi unutmayalım. Malum, mezar kazacağız. İçine kim girerse bahtına...

Final maçlarının programı şöyle:
11 Nisan Pazar, 20:00
14 Nisan Çarşamba, 18:30

6 Nisan 2010 Salı

Final Four Burada, Taraftar Nerede-1

Bugün aramızdan rastgele birini seçip Altunizade tarafına gönderelim, Türkiye'de "en çok voleybol maçı oynanan salon olma" özelliğini haiz "TVF 50. Yıl"ın kapısına dikelim. Yol tarafındaki kapı girişinde bir iki masa var; otursun oraya, alsın eline kağıt kalemi. 365 gün boyunca girip çıkanların ismini alt alta yazsın. Ona ayrılan süre dolup, yekunu aldığımızda, voleybola gönül vermiş ve bu sporun izlenmesi için yıllardır elinden geleni yapmış, yaşlıca, idealist bir amcaya sonucu gösterelim. Eğer kahrından ağlamazsa, Allah da benim belamı versin.

" 'x = Bir ülke, y = Bir spor dalı, z = Bir kurum' iken, x sınırları içerisinde y'nin ilgi çekmesi için elinden geleni yapması gereken z değişkeni, sorumlu olduğu y değişkenini yangından kaçırırmış gibi kitlelerden kaçırıyorsa; x+y+z neye eşittir?" sorusunun cevabını "Türkiye Voleybol Federasyonu" olarak vermemek mümkün değil. Çünkü mesai günlerinde İstanbul'da trafik sıkıştığı zaman, bir yakadan diğerine geçişin "Avrasya Maratonu kadar uzun sürdüğünü" düşünmeden ayarladıkları maç saatlerini, başka türlü izah etmek mümkün değil.

Aslında bu "kitle yokluğunun" sadece voleybola dair olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira Türkiye'de "Halk & Futbol Harici Sporlar" ilişkisi, ne yazık ki Yalan Rüzgarı'ndaki Victor Newman ilişkilerinden hallice. Teşbihte hata olmaz; Victor nasıl ki bir ara başkalarına gidip, gerisin geri Nikki Reed'e dönüyorsa, halk da arada sırada voleybola, basketbola falan bakıp, peşinden futbola dönüyor. Dolayısıyla şikayet ederken sadece kurumları suçlamak bir işe yaramaz. Elbette ki baktığımız zaman, "Türkiye'de Bürokrasi" denen örümcek ağının, bunları köşe bucak kaplamış durumda olduğunu görüyoruz. Hatta kurumların üst kademesinde yer alan şahıslar, eski bürokratlar bile olabiliyor. Peki ya sporsever (?) bireylerin kafası? Ya onların hastalıklı halleri? İşte bizim esas mevzumuz budur.

Ama ondan önce bir kaç paragrafta, girizgah namına Fenerbahçe Acıbadem özeti.

Fenerbahçe kız voleybol takımı, 2005-2006 sezonunda birinci lige çıktı. O zamandan önce, bilerek "yükselme performansı sergilememek" ya da yükselecek hakkı kazandığı halde "pas geçmek" gibi "öz ve bilgin" karakterli kararlar almış bulunan yönetim, o sezon irade koydu ve inceden yatırıma başladı.

Kulübün 100. yılı olan 2007'de bir kaç yerli yıldız oyuncunun yanına, vasatın hafif üzerinde yabancılar eklendi ve "kıl payı kaçan" senelerin ilki yaşandı.

O sezonu hatırlayan herkesin kafasında hükmen kaybedilen Dicle Üniversitesi maçı vardır. Ama bizim gibi 3-0'dan 0-3'e salonda şahit olanlar için hatırası çok daha net.

Maçtan önce salonun büfesinde oturmuşuz. Her zamanki gibi işten kaçıp maça gelmiş bir kaç tribün kişisi, Fenerbahçeli voleybol duayenleri ve Adnan Kıstak hocaefendi, çay içen kadroyu oluşturmuş. Bir ara, Beşiktaş'ta mukim, Ali Sami Yen Stadı'nda görevli, fanatik Fenerbahçeli, kozmopolit kişilik ve 46 tevellüt Bülent ağabeyimiz içine doğmuşcasına "Adnan Hocam, sakın fazladan yabancı sokmayasın sahaya. Vallahi hükmen gider maç" deyiveriyor. Fakat cevap, kendinden emin bir kahkaha ve "Yok artık. Daha neler" şeklinde. İçimiz rahat, zayıf Dicle karşısında kesin galibiyet keyfiyle maça giriyoruz... Tabii "daha neler" olduğunu maçın üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hala hatırlıyoruz. Oyun boyunca makara yaptığımız Dicle Üniversitesi oyuncuları, soyunma odasına doğru giderken, önümüzden sağ kollarının iç dirsek hizasını, sol ellerinin avcuyla tutarak... Neyse...

Takvim 2008'e döndüğünde Acıbadem sponsorluğu tüm netliğiyle gözler önüne serilmişti. Lakin transferler pek de istendiği gibi olmadı. Amerikan Milli Takımı liberosu olan Nicole Davis'in gönderilmesi ve yerine yetenekleriyle, oyunculuk çapı asla vasatı aşamayacak Ayça Naz İhtiyaroğlu'nun, küme düşen Galatasaray'dan transfer edilmesi bile, tek başına "sponsorluk kapasitesinin kullanılamadığı" yorumlarını getirmeye yetti. Nitekim Adnan Kıstak Bey'in, öncesinde Copa Cabana plajlarında oyuncu aradığı ama bulamadığı ilgili sezonun ortasında, Azerbaycan'dan bir pasör, bir de libero transfer edilerek durum kotarıldı ama daha başlangıçta Haldun Alagaş'ta oynanan bir Avrupa kupası maçında tribünden tezahürat patlamıştı:
"Yıldız alamadık madem, niye olduk Acıbadem?"

Caferağa'da yine dramatik bir sezon sonundan ve ikincilikten sonra, 2009 geldiğinde ben memlekette yoktum. Gelen haberler ise orta halliydi. Oyuncu kadrosu geçmiş yıllara nazaran iyileştirilmişti fakat "Eski öğrencilerimden başkası yalan" diyen, muhterem Adnan Kıstak gönderilmesine rağmen, yerine pek de matah olmayan Üzeyir Özdurak gelmişti. Bilenler, tanıyanlar "Bakalım ne zaman gidecek, malum sebeplerden?" dediler ve dedikleri çıktı.

Peşinden Jan De Brandt'ın gelişi, süre geçtikçe takım ve camia üzerinde Darth Vader'ın "The circle is now complete" cümlesini hatırlatan bir etki yarattı. Ayazağa'da Eczacıbaşı ile oynanan salkım saçak tribünlü şampiyonluk maçını, gurbet zamanıma denk geldiği için yerinde izleyemedim ama salondan canlı yayınla kulağıma gelen gürültülerden sonra Almaty'de yükseklere çıkıp "Hapçı, ilaçcı, ibne Eczacı" diye bağırmışlığım vardır. Nitekim 4000 kilometre uzaktaki bir taraftarı Mazhar Osman'a doğrudan sevk edilecek hale gelene kadar coşturan bir sezon oldu 2009.

2010 ise hepimizin malumu. Bir önceki dönemi düşünerek, bundan iyisi için "Şam'da kayısı" diyenler, uzunca bir süredir "Cannes'da Final Four" diyorlar. Daha daha iyisi "kupa" ise burun farkıyla elimizden kaçtı. Başarılan iş büyük. Sezon içerisinde hiç maç kaybetmeyen, hatta zor set veren bir takım yaratıldı. Tırnaklarla kazıya kazıya yukarılara çıkıldı. En yukarıda hem ev sahibiyle, hem de geçen yılın şampiyonuyla kıran kırana maçlar oynandı. Türkiye Ligi'nde ve Türkiye Kupası'nda hala en büyük favori Fenerbahçe. Kısacası yetenek çok, kapasite çok, yatırım çok, emek çok ama taraftar yok!

Zurnadan "zırt" sesi geldi. Devamı yarın akşam buralarda...

Özür Dile Milliyet!


İmza : Fenerbahçe Taraftarları

Bu Kızların Hakkını Ödediniz mi?

Fenerbahçe Kız Voleybol Takımı, 2007'den bu yana şampiyonluğa oynuyor. Basit bir oyun oynayalım. Tahmin oyunu... Acaba şu dört sezon zarfında, İstanbul'da oynanan onca maçta toplanan seyirci sayısı, Şükrü Saracoğlu Stadı'nın kapasitesine ulaşmış mıdır? Benim cevabım "hayır" olur, sizinkini bilemem.

Bu kızlar geçen sene şampiyon oldu, forumlar doldu taştı.

Bu kızlar bu sene Avrupa'da Final Four'a kaldı, forumlar doldu taştı.

Şu iki senelik performans sayesinde Fenerbahçelilerin çoğu, rakip takımı tutan tanıdıklarına nispet yaparcasına gazetelerin ilgili sayfalarını yolluyorlar sanal ortamda.

Buraya kadar iyi, hoş, güzel, fevkalade, harikulade...

Ama nasıl bir aşksa (!) kızların maç yaptığı ufacık salon sürekli boş kalıyor. İnsanın "Hay ıstırabını..." diyesi geliyor böyle aşk (!) için.

Parantez içi ünlemler için kimseler kusura bakmasın. Fenerbahçe camiası üzerinde bu kızların çok büyük hakkı var. Lakin kimsenin o hakkı ödemeye niyeti yok.

Dandik bir futbol maçına saatler öncesinden gidip, sağda solda, dernekte lokalde içmeye çöküp, vaktini heder etmeyi istikrar bilmiş tribün sevdalıları neden bu kızların hakkını vermez?

Ha, şunu da söyleyeyim; bu sualin muhatabı delikanlı gibi "Benim umurumda değil kardeşim voleybol falan. Ben futboluma bakarım, stadımı görürüm, dalgam budur" diyenler değil. O deplasman senin, bu deplasman benim futbol takımının peşinde koşturanlar hiç değil. Çünkü bunların birincisi gayet dürüstçe meramını belli ediyor, ikincisinin ise çektiği cefanın zaten haddi hesabı yok.

Bir "yok" daha var. O da şu ki; her maçtan sonra forumlarda "Helal olsun size" yazmak için klavye başına doluşan ama maçlara gelmek için adeta "Cumhurbaşkanlığı'ndan Antetli Kağıt" bekleyenlerin yatacak yeri yok.

Bak, yine "Bir iki cümlede bitiririm" dediğim yazı uzadı, gitti. Sadede geleyim.

Maçlara giden bir kaç avuç adam, kimseden daha fazla Fenerbahçeli değil. Çünkü "Taraftar" dediğin maça gider. Kendisine "Taraftar" diyebilmek için maça gitmek zorundadır. Gittiği maçta, takımına karınca kararınca destek vermek zorundadır. Maça gitmek ve destek vermek, rütbe ve övünç kaynağı olmaz.

Lakin "Kız arkadaşımla buluşacağım", "Başım ağrıyor", "Midem bulanıyor", "Ayağım sakat", "İddaa oynadım", "İtalya derbisi var", "NCAA Final Four'u oynanacak", "Bugün tanışmamızın 1000. gününü çeşitli etkinliklerle kutlayacağız" vb. bahaneler eşliğinde, oynanan sürüyle maçın bir tekine bile uğramayan insanların da sağda solda bu takım hakkında menfi konuşmaya yüzü olmamalı.

Kimse aklından çıkarmasın; bu kızlar, son yıllarda "Ben Fenerbahçe'yim" diye ortalarda gezen, futbolcular da dahil, herkesten daha "Fenerbahçe"

Onları "bilerek ve isteyerek" yalnız bırakmayı içine sindirebilenlerin cem-i cümlesine yazıklar olsun!

Bir Final Four Hikayesi

Biz Cannes'a gitmedik. İyi ki de gitmemişiz. Zira kendimi, ağabeylerimi ve kardeşlerimi tanıdığım kadarıyla, gitmemiş halimizin bile aldığı şekli düşününce, o anonsçuyu ağır hırpalayacağımız ve hızımızı almışken Fransız polisiyle güreşeceğimiz kesindi... Her işte bir hayır var!

Cumartesi günü, Burhan Felek Spor Salonu'na yakın mekanımız Turanlar Balık'ta saf tutmaya başladığımızda, maça iki saat kalmıştı. Öğlenin göbeğinde rakıya gömülen bünyelerin stresi yüzlerden okunuyordu. Hiç kolay değildi tabii.

Bizim gibi nispeten genç kuşaklar için, beş sezon önce 2005'de başladı bu güzel yolculuk. Öncesinde "bile, isteye" birinci lige çıkmayan kız voleybol takımını, yaşımız kadar kovalamış ağabeylerimiz kahroluyordu. Biz de onların yanına eklendik ve şimdi yenisi yapılan salonda 15-20 kişiyle teşrik-i mesaiye başladık. O salonda, Caferağa'da, şimdikinde, yıllara serili hatıralarımızı burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Başarılar üst üste yığılmış, Final Four kapımıza gelmişti.

Rıdvan'ın "% 100 Futbol" programında zaman zaman kullandığı tabirle "Sezon başında bizlere 'Final Four'a kalacaksınız' deseler", birbirimizi ezerek kabul ederdik. Ama...

Bizim memleket bazı açılardan, kolay kolay üzüm bağı yetiştirilemeyen topraklara benziyor. Kırk yılın başında birileri çıkar, kıraç toprağa inat, güzelce bir bağı büyütür gibi olur; sonra bir bakarsın, ya bakımsızlıktan, ya beceriksizlikten kurumuş gitmiş.

Ne beklersin böyle bir ülkenin insanından? Bi hikmet-i müteal ortaya çıkmış güzellikleri bulunca, pamuklara sarmasını, gözü gibi bakmasını değil mi? Ama yok. Bu ülkede, kör bile ölünce badem gözlü olur ama bağdaki üzüm bir türlü beğenilmez.

Çölde vaha müjdesi gibi bozkırda üzüm yetiştirirsin, "Aman çok iyi oldu ama çekirdeksizi olsa daha iyiydi" derler.

Bir uğraş çekirdeksiz yaparsın, "Fevkadale, lakin kabuğu da soyulsa ne güzel olur" diye tuttururlar.

Hadi bir mucize onu da becerirsin, "Her şey iyi hoş ama seneye mahsul vermez bu bağ, kurur gider" diye haset saçarlar.

Ortaya çıkan güzelliğin eser sahipleri ve değer bilenler "Yahu daha üç gün önce üzüme hasrettiniz, şimdi ne oldu da bunca fesadı biriktirdiniz?" diye iç geçirirler ama nafile... Kamu efkarının tabiatı budur bizde...

"Üzüm ve Voleybol" belki de ilgisiz gözüküyor ama teşbihte hata olmaz. Nitekim Fenerbahçe Voleybolu bu yukarıdaki benzetmeden hallice değildir, tarihsel süreçte.

Defalarca konuştuğumuz şeyleri, temcit pilavı gibi tekrar olacak belki ama şu günlerin gururu ve heyecanı içerisinde dile getirmezsek bir şeylerin eksik kalacağını hissettiğimiz için yazmak durumundayız. Şimdiden affola.

Takım Cannes'a gitmeden önce yapılan basın toplantısını izlemiştik beraberce. Başkanın, Mehmet Ali Aydınlar'ın ve hocanın söylediklerini dinlerken de heyecanlıydık ama iş kaptana gelince halet-i ruhiye daha iyi anlaşılıyordu. İnanılmaz mutlu olduk. Evet, biz Cannes'a gidemedik ama kaptanın da dediği gibi "dualarımızla ve iyi niyetlerimizle" arkalarındaydık.

Martin Luther King'in "I have a dream..." ile başlayan cümlelerine benzer şekilde, ve onlardan maada bizim hayalimizde "bila kayd-ü şart savaşan" ve "Kupayı almaya gidiyoruz" diyen bir Fenerbahçe vardı. Rüya gerçek oldu. Sonuç ne olursa olsun; Fenerbahçe kız voleybol takımı, bozkırda bağ, çölde vaha oldu bize. Güle güle gittiler, güle güle döndüler. Tezahüratta kalmaz. İstesinler, dış hatları da uçakları da yakarız onlar için.

Dış Hatları Yakarız Senin İçin!



Yalnız ne bağırmışım "Yükleeen" diye, gırtlak çıkmış yerinden...

Dilimde şarkıların gündüz gece.
Deli gibi aşığız Fenerbahçe.
Dış hatları yakarız senin için.
Helal olsun sizlere...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Taraftarız, Terörist Değil!

Dün gece Telsim tribününde çıkan olaylar çok can sıktı. Bir sürü ağabeyimizin ve kardeşimizin canını yaktılar yan tarafta. Ve bizler de neredeyse, Maraton tribününden aşağıya inecek kadar sinirlendik. Dakikalarca içeride kalıp, bazı emniyet mensuplarının izansızlığını protesto ettik.

Her şey bir yana, kendi stadımızda polisin bu hunhar müdahaleleriyle uğraşmaktan sıtkımız sıyrıldı artık.

Düzeni sağlamakla görevli kolluk kuvvetleri, kalabalıklara "Düzen bozulsun da bize iş çıksın" mantığıyla yaklaştığı sürece bu karmaşa sürüp gider.

Sürüp gider de, yıllardır onca örneği yaşanmasına rağmen buna gıkını bile çıkartmayan ve adeta çanak tutan ilgililer ne yapar, o meçhul.

Hani biliyoruz, o ilgililerin içerisinde, böyle şeyler olurken "Oh oh iyi oluyor" diyenler var ama... Neyse...

Aşağıda olaylara dair iki yazı var. Tüm detaylar orada mevcut. Biliyoruz ki bu son değil. Lakin biz de haklı olduğumuz davadan çekilecek ya da kavgadan kaçacak değiliz. Çünkü illegal değiliz, militan değiliz, terörist değiliz. Yalnızca taraftarız.

1907 Gençlik Ana Sayfa

Blog : Corto Vurdu, Gol Oldu

Geliyorlar! Karşılayın!

Talimat gibi bir cümle öbeği ama hak etmiyorlar mı, şöyle en coşkulusundan bir karşılamayı?

Zaten "Helal olsun" cümlesinden başkası kurulamaz onlar için.

Taraftar için ise söylenecek çok şey var. Şu bir iki gün geçsin, yazacağız elbet.

Gidin ve karşılayın. Saat 21:00 gibi ineceklermiş havalimanına. Duyulur da durmak olur mu?

1 Nisan 2010 Perşembe

Sağlık Sebepleri


İstifalar ve görevden alınmalar söz konusu olduğunda meydana çıkan şu "sağlık sebepleri" safsatası var ya hani... Eskiden olsa, 20. yüzyılın başlarında falan, bir nebze de olsa anlaşılırdı ama iletişim kanallarının bu denli yaygın olduğu bir dönemde hala bu gerekçeyi kullanıyor olmak? Ne bileyim, bir tuhaf geliyor bana. İlla bir nedene gerek var mı? Ha, neden muhakkak vardır ama bunu açıklamaya gerek var mı? Herhalde o da varmış. Kurumsal iletişim neticede. Biz anlamayız!

Güle güle Haydar Kemal Ateş... Performansın sırasında memlekette değildim. Yalan yok, çok da attım tuttum takımı yönetirken uzaktan ama çelebi adammışsın yakından. İçerisi bilinmez ama burası Fenerbahçe kulübü. Kimi zaman şeker gibi kulüptür, kimi zaman şekerden mustarip.

Guardians of The Peace

"My thing about politicians is that ultimately they're never really accountable for what they do. I think that's awful. No one goes, 'Wait a minute, Tony - before you go, don't you think we have a right to know about this and this?' People are dead, there's blood on the streets, and is anyone accountable? I was pleased that Blair had to sit down and answer for his decisions. And saddened that Bush never will.

Bush has retired to the golf course. I cannot stomach that. It's not right. Blair hasn't said sorry or, by all accounts, made any comment to the kids who lost their arms and legs and eyes. Probably thousands of kids - and he hasn't visited them. I don't know how you live with yourself, really."


Ewan McGregor

+1907 ve Renktaş Üzerine


Söz konusu bu kavramlar olduğu zaman söze nasıl gireceğini dahi bilemiyor insan.

İnternetin faydası saymakla bitmez. Erişemediğimiz bilgi, ulaşmadığımız dizi, izlemediğimiz film kalmadı paylaşım siteleri sayesinde ama zurnanın "fikir paylaşımı" deliğine geldiğimiz zaman ortada iç açıcı bir manzara olmadığını görüyoruz.

BBS zamanından bu yana sanal ortamlarla aralıksız iç içe olmuş herkesin hatırlayacağı onlarca fikir tartışması içerisinden "Sezen Aksu" ile ilgili olanı hepimizi güldürmüştür. Gün yüzü görmemiş küfürlerin havada uçuştuğu bu tartışmadan galip çıkan olmadı ama memleketin ileride alacağı hali, biz ta o günden görmüş bulunduk.

Televizyonda yayınlanan ve okumuş taifesinin toplandığı tartışma ortamlarında bile, fikirden çok "Ben sizi dinledim" cümlesinin uçuştuğu düşünülecek olursa, sanal ortamdan da fazlasını beklememek lazım. Lakin mevzu bahis taraftarlık olunca, insan laf-icraat oranının hiç değilse % 50 - % 50 olmasını bekliyor. Ne çare!

Bugün büyüklü küçüklü onlarca Fenerbahçe forumuna girip bakın. Hepsinde futbol bölümü vardır. Topikler, olaylar, insanlar, havada uçuşur. Ne güzel... Üslubunca fikir yarıştırılamasa bile, bir çabadır, değerdir.

Aynı forumlarda bir de "Amatör Branşlar" bölümü vardır. Basketbol ve voleybol başta olmak üzere, diğer spor dallarına ait konular da burada tartışılır. Pardon, "Tartışılır" iddialı bir kelime oldu. Kabaca şöyle bir görüntü sergilenir.

Takımların sezon içerisinde oynadığı maçlara dair topikler açılır. Altı doldurulur. Fakat ne doldurma? Maçın günü, saati, kaçıncı hafta müsabakası olduğu tercihe göre ya başlığa ya iç kısma karalanır. Ardından ver et gitsin yazıları.

Maçtan önce;
Başarılar.
Haydi kızlar.
Sizinleyiz çocuklar.
Duacıyız aslanlar vb.


Maçtan sonra, sonuca göre;
Helal olsun kraliçeler.
Brava sarı melekler.
Yürüyün efeler.
Süpersiniz krallar.
Canınız sağ olsun vs.


Ben buradaki amacı anlayamıyorum. Kot kafalıyım sanırım. Takımlardaki oyuncuların yolu ara sıra buralardan geçiyor diye, ne kadar çok adam yazarsa sporcuların da galibiyete o kadar çok inanacağı mı varsayılıyor acaba? Topikte 100 kişi başarı dilemiş, maçta 10 kişi yok. O nasıl olacak?

Hayır, verilen uğraşa, harcanan mesaiye de yazık.

Sezon başladı mı? Açarsın topikleri kafadan; misal "2010 Erkekler Voleybol Ligi 1. Hafta" diye.

Kuralar çekildi mi? Yazarsın rakiplerin ismini her haftaya.

Maçtan önce de tek seferde girersin "Başarılar" mealinde mesajları. Böylelikle sezon içinde yazıp durmaktan kurtulursun.

Maçtan sonra da vaziyete göre bir mesaj girersin artık.

"+1907" diye bir şey var mesela. "Ben sana katılıyorum bu konuda" demek. Ama aşırı dozda kullanıldığı zaman "Benim bu konuda söyleyecek bir şeyim yok. Fikirsizim" manasına geliyor. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, yüz... Bir insan +1907'de bu yüksek rakamlara geldiyse, kendini biraz nadasa bırakması gerekir. Ya ağır ön yargıdan, ya da kıvrımsızlıktan mustarip olmaktır bu.

Bir de "Renktaş" var ama onu duyunca bile midem bulanıyor. O yüzden hiç girmeyeyim o konuya. Yukarıdaki resmi "Lan bakayım google'a +1907 yazınca ne çıkacak?" fikirsizliğiyle coştuğumda buldum. Bundan kelli "renktaş" denince de aklıma gelen budur. Hayrını göreyim!