30 Eylül 2010 Perşembe

Başkanın Emri Var (!) Taraftar Hariç Herkes Girebilir.


Dün akşam Fenerbahçe kız basketbol takımının, Dereağzı'nda Beşiktaş ile bir hazırlık maçı vardı.

Oynanacağı, Fenerbahçe resmi sitesinden duyurulan karşılaşmaya gidenler, kapıda bir sürprizle karşılaştı:


"Maça seyirci alınmayacak"

Bu beklenmedik karar yüzünden, oraya giden az sayıda basketbol sever ile birlikte oyuncu yakınları da şaşkınlık geçirdiler.

Aslında söz konusu durum "geçerli nedenler eşliğinde" ortaya çıksa, çok da yadırganır bir tarafı olmayabilir. Teknik imkan yokluğu, lojistik eksikliği, hatta belki "paşa gönül isteği" bile anlaşılır mazeretler olabilirdi.

Ama... Ortada iki tane "ayıp" var.

Birincisi, resmi siteye haberi girilen bir maç için, bu minvalde bir bilgilendirme düşmemiş olmak, en basit tabirle insanlara saygısızlık... İstanbul gibi bir şehirde, saatlerini ayırıp oraya basketbol izlemeye gelenlere bir notu bile çok görmek, anlaşılır şey değil..

İkincisi ve asıl önemlisi ise, göz göre göre taraftara yalan söylemek.

Bu maddenin detayına girmeden önce bir kaç sene geriye dönelim.

Fenerbahçe ile Beşiktaş takımları, lig finalinde karşı karşıya geliyorlar. Avrupa yakasında oynanan maçların saati 19:00 - 19:30 olurken, bizim sahadaki maçlar 18:00 - 18:30 aralığında başlıyor. O zamanlar kulüpten ilk kovulmasını yaşamamış olan Didem Akın'a "Neden böyle olduğunu" sorup "Bu saatlerde taraftarların işten çıkıp, maçlara yetişemediğini" söylüyoruz. Cevap net:


"Başkan böyle istedi"

Aynı akşam maçta gördüğümüz Aziz Yıldırım'a bu sorumuzu ve cevabı ilettiğimizde, kendisinden gelen yanıt da bir o kadar açık:

"Ne alakası var? Benim haberim bile yok"

Demek ki Didem Akın, yalana kuyruk takıp ortalığa atıyor... Sebep? Belli değil. Neden Aziz Yıldırım'ın adını, yalanlarına alet ediyor. O da belli değil... Bir ihtimal "Bunlar başkana gidip sormaz herhalde" diye düşünerek yapıyor. Tabii öyle olunca da mum yatsıya kadar bile dayanmıyor.

Dönüyoruz 2010 yılına... Tarih tekerrürden ibaret. Dün oynanan maça seyirci alınmaması kararının da Aziz Yıldırım'a ait olduğunu söylüyorlar. Söylüyorlar ama...

Dakikalar ilerledikçe insanlar "O / Onlar girebilir. Didem izin verdi" sözleri eşliğinde salona giriyor. Altyapı oyuncuları, onların tanıdıkları, bir kaç tane oyuncu yakını, iltimas sahibi basketbol severler, sporcu menajerleri derken açık kapılardan içeriye girmeyen kalmıyor. Öyle ki kulüple alakası olmayan menajerler soyunma odalarında bile dolaşabiliyor. Durumdan zararlı çıkanlar ise, yalnızca seyirci alınmayacağını ilk duyduğunda gidip televizyon başına geçenler..

Unutmadan, bir de maç başlamadan önce salonun tüm kapılarını kapattırıp, içerisi cehenneme dönünce gerisin geri açtırmaları ve güvenliğe "Oralardan kimsenin bakmamasını sağlayın" talimatı vermeleri var ki... Anlatılır gibi değil.

Şimdi... Semih Özsoy'un, Nedim Karakaş'ın ve Didem Akın'ın hazır bulunduğu maça dair sorulabilecek sorular şunlar:

1. Ortada gerçekten "Başkandan gelen" bir talimat var mı?
2. Olsa, sonuç böyle mi olur? 
3. Yoksa, bu yalanın söylenme sebebi ne?
4. Olan biten bir şekilde Aziz Yıldırım'ın kulağına gittiğinde (ki gidecek) ne olacak?

Organizasyona dair en ufak detaylar için bile "Biz öyle uygun gördük" diyemeyip, her şeyi Aziz Yıldırım'ın üzerine yıkmaya çalışmanın mantığı nedir? İnsanlara yalan söyleyerek ne elde edileceği düşünülüyor? Bunları anlayabilen beri gelsin.

Fenerbahçe, olur olmaz her şeyin yükünü başka sırtlara yükleyen kifayetsiz muhterislerin ve yalancıların barınacağı bir yer olmamalı!

24 Eylül 2010 Cuma

Bugün Senin Bayramın Fenerbahçeli...


Bugün geçti artık ama yarın günlerden cumartesi.

Erkenden kalk, elini yüzünü yıka, abdestini al. Kaç rekat istersen, şükür namazı kıl. Güzelce kahvaltını et.

Neden mi? Söylemeden önce bir yere otur ve sıkı dur! Heyecanlanacaksın çünkü...

Ta ta ta taaaaa!
Topuk Yaylası kaba inşaatı tamamlanıyor

Ne o, sevinmedin mi?

Ne demek "Bana ne bundan?", ne demek "Sen futbol takımının durumundan haber ver"

Topuk Yaylası diyorum lan!

Yok arkadaş, sevinmedin sen... Vallahi size yaranılmıyor.

1990'lı yıllarda "Bakınız muhterem cemaat" şeklinde başlayan bir Oflu Hoca ses kaydı vardı. İşte burada mevcut. Hani orada diyor ya hoca, "La at onları dışarı Hasan" diye... Sizin başınıza gelecek de odur işte.

Tesis bu birader, onlarca kupaya bedel! Yerseniz!

Yemediniz mi?

Nur İçinde Yat, Paşam



Dedik.. Yok, Yok, Demedik.. Dedik mi Lan?


Fenerbahçe resmi sitesi hakikaten çok eğlenceli bir yer. Az uğraşsalar, Zaytung'u bile geride bırakacaklar.

Eskilere bakıyordum yine. İki haber gördüm.

Birisi, 27 Mayıs 2007 tarihli.

Olağan Mali Genel Kurul yapılmış ve haber olarak şu metin girilmiş:

"Faruk Ilgaz Tesisleri'nde gerçekleştirilen olağan mali genel kurulda yaptığı konuşmada, yapılacak transferlerin Fenerbahçe'nin bütçelerini aşmayacağını, ancak yine bir yıldız oyuncu transferi gerçekleştireceklerini ifade eden Başkanımız,"Transferler bütçeleri aşmayacak. Ama Fenerbahçe'nin bir alışkanlığı var artık. Her sene bir yıldız oyuncuyu muhakkak getiriyor. Onu da düşünüyoruz, sağlayacağız..."

İkinci haber, 31 Temmuz 2007 tarihinden. Aradan iki ay geçmiş.

Haber başlığı:
"Başkanımız Yıldız Oyuncu Demedi!"

Okuyan bünyelere "Hayda, Atilla Mayda!" dedirtiyor değil mi?

Detaylar ise şöyle:

"Bir kez daha açıklamak zorunda kalıyoruz. Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım TV kameraları tarafından da kaydedilen ve televizyonlarda yayınlanan konuşmasında "Bir oyuncu daha transfer edeceğiz" demiştir. Günlerdir bu sözü "Yıldız oyuncu transfer edeceğiz" diye çarpıtarak yazan basınımızı bir kez daha uyarıyoruz. Milyonlarca insanın TV'den izlediği ve duyduğu bir sözü dahi çarpıtmaktan çekinmemek hangi gazetecilik ahlakına sığmaktadır."

Hani tribünde bir tezahüratımız var ya, "Kafamız güzel" diye başlayan... Ne kadar uyuyor değil mi resmi sitemize?

23 Eylül 2010 Perşembe

Tophane


Tophane rıhtımında yaparlar gemi aman aman.
Oturmuş ehlikeyifler çekerler demi.
Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.

Tophane rıhtımında herkesin dalgası kafası saat gibi.
Fasonu var.

Tophane rıhtımında var bir meyhane aman aman.
Çok naz etme hanım abla, doldur bir tane.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.


Tophane rıhtımının kızları, aaaa, alayı bacımız ha bacımız.
Fasonu var.

Tophane rıhtımında yaparlar kantar aman aman.
Bu sosyete kızlarının hepsi de mantar.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.


Tophane rıhtımında bütün dalgalar hava gazı diyorum.
Fasonu var.

Tophane rıhtımının kızları nazlı aman aman.
Şu İstanbul şoförleri hepsi de hızlı.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.

Fasonu var!


Aslı da burada

Çok Tutarlısınız Başkanım!

Tarih, 24 Haziran 2006.

Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber yayınlanmış.

“Türkiye’de de son 6 hafta incelenmelidir” demiş Aziz Yıldırım. Malumunuz, o altı haftanın sonuncusunda Denizli ile oynayan Fenerbahçe, şampiyonluğu kaybetti.

Tarih, 20 Nisan 2008.

Yine Fenerbahçe resmi sitesinde bir haberimiz var. Eski çamlar bardak olmuş anlaşılan. Çünkü diyorlar ki:

"Bugün tarihli bazı gazetelerde Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım'ın Denizlispor maçı esnasında Denizlispor Başkanı Sayın Ali İpek'in yanında oturmadığı iddia edilmektedir.

Başkanımızın protokol tribününde kendisine ayrılan yerde oturmamasının nedeni, Ali İpek'e tepki değil, tedbirli olarak Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu'na sevk olmasındandır.

Başkanımız maç öncesinde Sayın Ali İpek'le bir süre sohbet etmiştir. Ali İpekle Başkanımız arasında her hangi bir anlaşmazlık veya kendisine tepki gösterilmesi gibi bir durum söz konusu değildir."


Birdir bir ustamın dediği, ikidir iki tilkininki, üçtür üç derken…

Nihayet tarih, 22 Eylül 2010.

Fenerbahçe resmi sitesine bir haber daha gelir ve Aziz Yıldırım, eski başkan Ali Şen'i kastederek der ki:

"Fenerbahçe Spor Kulübü’ne zarar verdiğini düşündüğüm insanlarla aynı ortamda olmak istememem benim en doğal hakkımdır. Bu olayı bunun dışında yorumlamak oldukça da yanlış ve saygısızlıktır."

İmdiii... Ortada binlerce "resmi" tutarsızlıktan birisinin daha olduğu kesin… Peki, bu şaşırtıcı mı? Yoo, ne münasebet, hiç de değil.

Bir insan düşünün, dört bir yanı “Siz ne yapsanız doğrudur”cularla, “İsterseniz durduk yere anamıza sövün, haklısınız”cılarla dolu.

Bir insan düşünün, önüne çıkan hemen herkes, temenna ederek geri çekiliyor.

Bir insan düşünün, çevresini “Başkanım siz protokolde peygamberden bile önce geliyor olabilirsiniz”ciler almış. Utanmasalar “Rahman ve rahim olan sizsiniz” diyecekler.

Az bile yapıyor az! Hayır, hepsi bir yana, kurumsallık, Dünya Kulübü falan demiyorlar mı? İşte orada fena oluyor insan.. Acıyla karışık gülmekten öleceğiz bir gün!

21 Eylül 2010 Salı

Balans ve Merdiven

Bir önceki yazıda bahsettiğim merdivenden görünen manzara buydu işte.

Yine bir rüya gördüm dün gece.

İki basamaklı bir merdivende oturuyorum. "Ele Güne Karşı" çalıyor. "Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum. Şarkı kesiliyor. Ortalık kararıyor. "Hadi sana güle güle" diyor, yukarıdan bir ses.

Sırtıma yediğim bir tekmeyle düşüyorum, hep düşüyorum.

Burnumda hafif buzlu kahve ile limonlu cheese cake kokusu, kulağımda telefondan çıkan bir deklanşör sesi, gözümün önünde güzel bir çift ayağın resmi...

Ne diyordu Ahmet Haşim, "Merdiven" şiirinde?

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak"

20 Eylül 2010 Pazartesi

Ele Güne Karşı...

Güneş yakmıyor, yağmur ıslatmıyor. Böyle de bir etkisi var heyecan denen şeyin. Payımıza güneş düşmüş o gün.

Suratta, uzaktan bakanın ahmakça diyeceği bir gülümseme ile o sahaftan, bu sahafa... Alacağın şeylerin değil de, onları paylaşıp, hararetle anlatacak olmanın yoğun keyfi.

Önce "Aşçıdede Halil İbrahim'in Hatıraları" kitabını gösteririm. "Bak" derim, "İlk sayfanın üzerinde Reşad Ekrem Koçu'nun imzası var"

1960'ların Hayat dergilerini gösteririm sonra. Eski zaman insanlarına bakar, gülümseriz. Bu saçlar nasıl böyle oluyor? Kafasında Mısır piramitleri yerleşmiş kadınlar...

Susadım. Park kalabalığında göz göze gelmeye çalışmanın veya el kaldırmanın yararı yok. Garsonlar karışık dolanıyor masalar arasında. Oraletten ümidi kesip, geçen çaydan bir tane al, kitapları masaya yay. Sadece 1 Lira'ya bir Cemal Kutay kitabı almak nasıl şey?

Yanımdaki adam sürekli küfür ediyor. Nakliye firması varmış. Çalışanlarının koymadığı yeri kalmadı. Karısı da yanında. Onun yerine ben utanıyorum. Küfür etmeyen insan olduğumdan değil de... Evlilikte, karısının yanında... Tuhaf şey...

Adam küfürlere devam ederken, karısı da sürekli "Haklısın" derken masadan kalkıyorlar. Garsona "Çay kötüymüş" deyip, uzaklaşıyorlar. Garson bana dönüp "Ne dedi abi?" diyor. "Çay kötüymüş" diyorum, "Alt tarafı çay ulan bu. İçmeden önce ilk yudumu dilinde dolaştırsaymışsın madem, a pezevenk". Garson kahkaha atarken ben de kalkıyorum.

Nikah dairesinin orada 5-10 dakika, yarı dolu gözlerle etrafa bakmak. Takip eden iki günde ondan fazla "Evleniyoruz, mutluyuz" arabası göreceğimden haberim yok henüz. Az ilerideki arabaya takılıyor gözüm. Aklımdan "Bizimki de siyah olsa" diye geçiyor.

Tam o sırada, koşarken önümde duran bir çocuk "Abi sen kimdensin?" diye soruyor. "Ben benden bile değilim" deyince, bir kaç saniye yüzüme bakıp arkadan gelenlere aynısını sormak için koşmaya devam ediyor.

Gelin kapıdan çıkıyor. Beğenmiyorum giydiği gelinliği.. Benim karımda görün bir de siz. Güzele ne yakışmaz.

Çimenler uzanmış, yatan insanlarla dolu. Kocaman iki köpek geçiyor yanımdan. Peşlerinden kepeneğiyle çobanın teki gelip, yatanları alıp götürecekmiş gibi geliyor manzaraya bakınca. Köpekler parkın içindeki diğer üç tanesine katılıyor. Ben parmaklarımı şıklatınca beşi birden dönüp bakıyor.

Saat ilerledi. Uzaklaşmayayım artık.

Parkın kenarındaki yüksek duvarın çevresi bira kutusu dolu. Orada oturulmaz.. Derken, adamın teki gelip hepsini götürüyor. Hay Allah razı olsun. Mezarlıkta üst üste gömülen ölüler gibi, bira kapakları da gömülü toprağa. Bir de eski 50 Lira çarpıyor gözüme. Tarih kısmı fena yıpranmış, okunmuyor. 1986 ya da 1987 olacak. Çıkartmaya üşeniyorum yerinden. Hah, mesaj da geldi işte.

İstiklal Caddesi'nde uçmayı özlemişim. Başka zamanlarda görev gibi düşüyor yolumuz buralara. Sürekli manevra yapıp yolu zorlayan yayalara sinirlenmenin yerini kibarcık "Hay şimdi" şikayetleri alıyor. Naifleştin Barış. Ne iş! Böyle günlerin her zamankinden.

Şarabi'nin ayakkabı mağazası olması acı şey! Kesin o da üzülmüştür ama bu kadar taktığımı bilse "fazla duyarlı" derdi bana. Zaten şarkılardan bile bu kadar etkileniyor olmama mana veremiyor. Ben de ara ara düşünmüyor değilim, "Ne oluyor?" diye fakat kaç kere geleceğiz bu dünyaya? Benim bildiğim bir. O zaman sevdiklerini kuvvetli sevmek lazım.

Hâşâ diyelim yine de biz ama rint sayılırız az biraz. Ne diyordu akşamında? Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Çiçek Pasajı.. Seviç.. Dışarıda yer yok. Daha sonra müsait olursa, geçebilir miyiz? Tabii ki... Hadi bakalım, sağlığına...

- Dünyayı senin etrafında mı dönüyor sanıyorsun?
- Evet, öyle. En azından burada... Böyle zamanlarda.

Günün birinde, bana da birisi içinde akı kapasitörü olan bir DeLorean getirse, dünyanın benim etrafımda döndüğü o bütün günleri ezberden tek tek sayar, onlara giderim. Hepsi kült filmler gibi, izlemesine doyulamayan... Yine hepsi kült filmler gibi çabucak geçen...

Daracık sokaklardan yine uç, yine kon. Ayakta mı kalacağız yoksa? Hayır... Hiçbir merdivende bu kadar keyif alarak oturmadım ben. Bundan sonra da o şartlar sağlanmadıkça, kolay kolay bir merdivene oturamayacağım herhalde.

"Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum, "Ele Güne Karşı" çalarken. Dört bir yanda bira var. Bir tane fazladan söyledik anlaşılan. "Ele güne karşı yapayalnız" diyor sahne, "Böyle de olmaz ki" diye bağırıyorum. Peşinden "Nasıl da içtin insafsız!" esprisi bu kafayla bile kötü geliyor, susuyorum, kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum. Gülmenin sözlük anlamı bu... Mutluyum.

Gece çok geç artık...

"Bembeyaz tüyleri geceyi aydınlatıyor" demek abartılı tasvir olmayacak bir kurt köpeği Cadde'de koşuyor. Sahibi de peşinden. Her yerde, her müzikte oynayan insanlar var sağda solda. Her an birisi "Gel Allah aşkına, biz biliyoruz da mı oynuyoruz" diyecek gibi. Aynı kurt köpeği, bir hışım ters yöne geçip, ileriye oturuyor sahibiyle.

Işık yeterli değil ama fotoğraf çekiyorum. "Her şey bitsin o da olur" diyeceğini bildiğim için, ancak içimden "Bizim de" diyorum "olur mu bir kurt köpeğimiz?" Boynunda nazar boncuklu tasmasıyla... Ertesi gün sona ererken göreceğim öyle bir kediyi, kahve yudumladığım yerde. İşaret midir, nedir?

Meydan... Gündüz görürken ne kadar seviniyorsam, gece gördüğümde o kadar nefret ediyorum senden. "Ulan benim ne günahım var? Alt tarafı şehirsel bir yapıyım" deme. "Alamet-i farika" diye bir şey duydun mu sen? İşte ayrılığın o'su, sensin... "Akıllı ol da ayrılma madem" mi dedin? Haklısın, ne diyeyim...

"Gece inerken söner perde perde grubun rengi. Derken başlar semada saltanat. Ben ağlarım gülerken" diyordu, sevdiğim tarzın adını isim olarak alan şarkı... Gün ışıyor. Semada saltanat başladı. Tavşan bile daha huzurlu uyuyordur şimdi deliğinde. Ondan beter bir uyku benimkisi. Sultan Süleyman'a dünya kalmamış, sana bu gece mi kalacaktı gafil?

Otobüsteyim... Arkamdaki bebek, babasının kucağında ağlıyor. Annesi alıp bir ninni söylemeye başlayınca önce ağlaması duruyor, sonra da kesik hıçkırıkları.. Işıklar sönük. Ninni devam ederken, kafam önüme düşüyor.

Rüyamda iki basamaklı bir merdivende oturuyorum. "Ele Güne Karşı" çalıyor. "Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum. İki el alnımda biriken hafif teri siliyor. Kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum, hep gülüyorum...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Güle Güle Naci Ağabey

Naci ağabey'i kaybetmişiz. "Fenerbahçe Cumhuriyeti"nin kurucusunu ve en güzel insanlarından birisini kaybettik. Acı da yokluk da tarif edilemeyecek kadar büyük. Müthiş derecede üzgünüm.

El yazısıyla kaleme aldığı hatıralarını, bilgisayar ortamına geçirmem için bana vererek, beni inanılmaz mutlu etmişti. Blogda da büyük kısmını yayınlamıştım.

Geçen yaz, Bodrum'a yanına gittiğim zaman, yine uzun uzun konuşmuştuk. Sohbetini çok özleyeceğim. Seni çok özleyeceğim.

Hepsi olmasa da bir çok Fenerbahçeli, sana borçlarının her zaman farkında olacaklar. En azından, bizler yaşadıkça kimsenin seni ve büyük armağanını unutmamasına çalışacağız.

Anılarında "Hiç unutmam" diye başladığın bir yer vardı. Hani "o sene Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu gece derenin en meşhur gazinosu olan Hamdi’nin Gazinosu’nda balo tertip edilmişti. Biz de dışarıdan seyrediyorduk. Dere sandallarla dolmuştu. Kuşdili Çayırı insan almıyordu. Hatta annemler, halamlar, büyük annem herkes kutlama heyecanı ile sokaklara dökülmüştü. Gecenin biraz ilerlemiş olduğu bir zamanda o zaman hepimizin hayran olduğumuz Zeki Rıza ağabeyimiz “Haydi çocuklar gelin” diye bizi içeri aldı. Bunları yazarken şu anda hala ağlıyorum." diye devam ediyordu.

Şimdi biz de ağlıyoruz ağabey.. Nur içinde yat..

17 Eylül 2010 Cuma

Şırnak'ta Basketbol İçin.. İnsanlar İçin..

Lafta kalmamalı, kalmayacak da. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. Hangi konudan bahsettiğimize gelince...

Olay şu.

Değerli kardeşimiz Barış Gerçeker, NTVSpor'a bir yazı yazıyor.

Daha sonra bu yazıya gelen bir yorumu, blogunda paylaşıyor.

Akabinde bir diğer saygıdeğer basın insanı S. Serdar Gürel de kendi sitesinde konuyu duyuruyor.

Fenerbasket olarak, "Bu işler duyulur da durmak olur mu" diye düşünerek, bu sabah erken, Haymana ovasında bir garip kuş öterken, bu anlamda payımıza ne düşecekse yapmaya karar verdik.

Türkiye'de basketbolun ve sporun gelişmesi bu tip işlerin yapılmasından geçiyor. Naçizane bir çaba! Destek verebilecek herkesi de katılmaya davet ediyoruz. İnsanlığın rengi olmaz.

16 Eylül 2010 Perşembe

12 Dev Adam. 12 Dev Prim.

Dünya ikincisi olan bir milli takımın aldığı para ödülleri arasında en yüksek rakam hangisidir? Bilenler, bilmeyenlere anlatsın da merakımız giderilsin.

Hoş, emsal varsa bile önemli değil. Birinci dünya, ikinci dünya, üçüncü dünya diye tabela bahis gibi ayırdığımız ülkeler içinde nerede yer alıyorsak, bizim gibilere bakmak lazım. Sebil gibi saçılıyor mu paralar acaba?

Gaipten bir ses diyor ki:
Servet düşmanlığı yapmayın.. Titreyin ve kendinize gelin!

Sahi gaipten gelen ses ağabey...

At yarışından, şuradan, buradan kesilip de Milli Savunma Sanayi'ne akan miktarın içinden bir tutam alınıp, sporculara verilmiş, çok mu? Kimine göre düşük yoğunluklu, kimine göre ciddi ciddi bir savaş yaşıyoruz ama değildir herhalde.

Futbol kulüplerinin kaçırdığı söylenen vergilerin ve affedilen borçlarının yanında bunun esamisi okunur mu? Senelerdir UEFA kriterleri diye bir şeyden bahsediliyor ve kulüplere "Bak seni öcüye veririm" falan deniyor ama okunmaz herhalde.

Her dönem olduğu gibi, bu aralar da yolsuzluk, muktedirlerin adam kayırması ve kadrolaşma gırla gidiyorken ve ÖSYM'deki sınav sorularından tutun, başka 1001 makamda muhtelif cukkalara kadar ortalık karışırken bize bu denli büyük mutluluk yaşatanları ödüllendirmeyelim mi? Haşa...

Hepsine iyi, güzel de... Bizim gibi sağından solundan talimatname ve yönetmelik fışkıran bir ülkenin, bu hususta sabit değerleri yok mudur? Futbol, basketbol, voleybol, atletizm, kürek, yelken, yüzme... Bir sürü spor var.

Şimdi yarın bir gün voleybol takımlarından biri gidip, dünya üçüncüsü olsa "1.5 olmasın ama bari yarısını indirin" dese, ne olacak? Onlara da mı verilecek? Verilmezse ayıp olmaz mı?

Bu şekilde bir "Ver Allahım ver" düsturunu kabullendiğimizi varsayalım.

Ve mesela diyelim ki genetik olarak bir anda çağ atladık ya da koca bir nesle üstün gayret geldi. Bilumum spor dalında madalyaları, kupaları sıraya dizdiler. O zaman ne yapacağız? "Bize de ateşleyin bir şeyler" diye federasyonlar dizilirse hani..

Gerçi yaşanmadık şey değil, devletten para alıp da devletin başının elini öpen spor adamları. O dönemler mi geri geliyor yoksa?

Hiç gitmedi ki kardeşim...

Bu ülkede adında "Milli" olan bir ekip, hele ki popüler bir şeyler yapmışsa, her zaman "Fedakarlık" bekler. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu günlerde Hızır gibi imdada yetişen bu dev adamlar gibi.

Ha, biz de dahil, kimse büyük konuşmasın. Mangır tatlı şey. Alana "Neden alıyorsun?" denmez ama verene soru tonlamasıyla "Hayırdır" demek de vatandaşlık hakkıdır.

"Ülkenin reklamını yaptılar. Milyonlarca insana basketbolu sevdirdiler" gibi şeyleri bir kenara bırakalım. Bu biraz da şecaat arz ederken sirkat söylemek oluyor.

Ülkenin "iyi" intiba uyandıracak reklamı, 88 yılda bir gelecek Dünya Şampiyonaları'na kaldıysa işimiz var. Önemlidir ama ölüm kalım meselesi değildir.

İnsanlara sporu sevdirmenin yolu, onları Hidayet'lere, Kevin Durant'lere özendirmekten geçmez. Altyapıyı salla, orta kısmı salla, eğitimi salla, sporculuğu işsizlikle eşdeğer tut. Sonra 12 Dev Adam... Burası sportif anlamda cüceler ülkesi. 12 tane istisna, bu kaidede çatlak bile açmıyor.

Parayı alanların sevinç çığlıkları ve "Biz modern bir ülkeyiz" demenin yolunu nakit saymakta gören siyasilerin sesleri kesildiğinde, ülkenin diğer sporcuları yine yalnız kalacak. Kıraç onlara da bir şarkı yapar mı?

Pota6 Kimseye Söz Bırakmamış


S. Serdar Gürel ağabeyimiz Pota6.Com adresinde muhteşem bir yazı yazmış.

Bu "ponpon kızların maçlarda yer almaması" mevzusunda, son açıklamadan sonra ben de kalem oynatacaktım ama gerek yok artık. Daha ne yazılsın?

Merak edenleri şöyle alalım.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Japonya'dan Bir Doğru ve Bir Yanlış

Alfabeyi anlamasak da az çok bir şeyler kestiriliyor işaretten. Özellikle yanlış kısmından.

Yalnız yer tam olarak neresidir, halkta böyle bir potansiyel mi vardır, onu pek anlayamadım.

14 Eylül 2010 Salı

İyi ki Doğdun Vidmar

Marko yazmasa haberimiz olmayacaktı. Geldiğinden bu yana ısrarla "Olacak" dediği bu genç arkadaşın doğum gününü twitter'da kutlayınca hislendim bir anda.

Türkiye'ye geldiği ilk gün, kulübü gezerken beraber fotoğraf çektirdiğimiz Vidmar, başta topu elinden kaçırmaları olmak üzere, daha bir sürü şeyi yüzünden sabır taşına döndüğümüz maçların kahramanı oldu ve "Ulan acaba bizden sonra mı iflah olmadı çocuk" dedirtti ama ilerlemesini inkar eden çarpılır.

Milli takımlara maddi - siyasi tuhaflıklar yüzünden ara verip, son Dünya Şampiyonası gibi bazı gaza gelmelerde manevi zirveleri gördükten sonra maddi meseleler yüzünden yine manevi olarak bağımızı incelten bir sürü spor adamına karşı, masum ve iyi niyetli sporcu sevgisi...

İyi ki doğdun genç!

Yalannnn! Yalannnn!


Çocukken çok sevdiğim bir Kronik parçası vardı. Bulup, aşağıya koydum.

Ne zaman bu şarkıyı duysam, Fenerbahçe resmi sitesi aklıma geliyor.

Her şey bir yana, sürekli yalanlama metni yazan insanların psikolojisini merak ediyorum ben. "Psikanalizin Temel İlkeleri" kitabında incelenseler, çok ilginç veriler çıkar kesin ortaya.

Bir de sağda solda, internette forumlarda, fırsat buldukça padişaha temenna etmede yarışanlar vardı. Bu aralar devrim (!) adet olduğu üzere, kendi evlatlarını ısırıyor.

Tevfik Fikret, "Beşerin böyle dalâletleri var: putunu kendi yapar, kendi tapar" demiş. Ben de arkasını başka türlü getireyim bari. "Gün gelir, o put yıkılır, tapanın başını yarar"

Çok gülüyorum çok.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Han Solo ve Maceraları


Star Wars efsanesi uzun uzun filmler yerine böyle kısa işlerle devam ederse, herkes için en iyisi olacak. Hele genişlemiş evrene falan hiç girilmesin mümkünse. Yoda'nın gençliğini görelim. Üçüncü bölüm ile dördüncü bölüm arasını görelim, falan filan.

Huzurlarınızda Han Solo ve yürüyen halısının bir macerası var.

Kayseri'nin Tuzağı


Futbolu severim, ama "taktik teknik anlarım" iddiasına girmem. Hani Barcelona'yı alıp, Bank Asya Birinci Lig'e koysalar, başına da beni bıraksalar, şampiyonluğa oynarım ama "kesin şampiyon olurum" diyemem. Öz güven eksiğim var bu hususta!

Tabii bütün bu yoksunluk, aşağıdaki beyanata anlam veremiyor olmamın yükünü azaltmıyor.

"Kayserispor’un ciddi ve organize bir rakip olduğunu biliyorduk. Ama Kayserispor’un tuzağına düştük."

Sanki devamı "içkimize ilaç attılar" şeklinde gelecekmiş gibi...

Aykut Kocaman ismi Fenerbahçe için çok önemli... Sevmek, sevmemek, bazı hareketlerine anlam veremiyor olmak, geçmişteki bir takım söylemlerine takılmak noktasını geçelim.

Bu yeni (!) göreve geldiğinden bu yana, "Böyle hazin bir tablo görmedim" açıklamasından tutun, şu sonuncuya kadar bir sürü garip demeci oldu.

İletişimsizlik denen illet icra makamındaki birilerinin yaşam tarzı olabilir ama koca kulüp bu şekilde yönetildiği zaman ortaya çıkan marazalar büyük oluyor. Her işin profesyoneliyle çalışıyor olmak konusunda övünmek başka şey, bunu gerçekleştirmek başka. Yemeye ısrar edenlere inat, kendini yedirmemek istiyorsa, bunun farkına en azından Aykut varmalı.

Islık Yakışmadı da Öbürü Yakıştı mı?

"12 Eylül'de inşallah çifte zafer" diyebilen bir Federasyon Başkanı'na, "Bunlar sizin işiniz değil Turgay Bey. Akıllı olun" diyemeyen bir başvekilin, final maçından sonra salonda ıslıklanmasına, ilkini hatırlatmadan "Yakışmadı" diyebilen gazeteciler var bu memlekette. Hesapta haberciler ama ilkinden haberleri yok herhalde (!)

Siyasetin spora bu denli girmemesi gerektiği kesin. Rövanşist bir tavrın kimseye faydası olmadığı da öyle. Fakat imam minberde kendinden geçince, cemaatin coşması da normal olsa gerek. Suçsuz demeyelim de, nispeten az kabahatlidir herhalde bu insanlar.

Makam mansıp sahibi olunca, akıl izan sahipliğinden istifa ediliyor bizde... Turgay Demirel'e de çok yüklenmemek lazım. Bir takım değerleri sunmamış işte yaradan.. Vermeyince mabut, neylesin Sultan Mahmut?

Hay Allah, bu konuya da bir şekilde Mahmut ismi karıştı. Kusura bakmayın padişahım. Bilememişler, sizinle aynı ismi vermişler kendisine...

Aziz Nesin ve Aptallık Yüzdesi

Gerek mali, gerek siyasi, gerekse içtimai akılların gırla gittiği bu memleketin, referandum sonrası her türlü sosyal platformda bir kez daha içine düştüğü akıllı - aptal tartışması mevzuunda, usta yazar Selahattin Duman'ın fikrinden gidiyorum. "Hiçbirimiz kendimizi fazla kayırmaya kalkmayalım" derim. Birinden birinde mutlaka sınıfta kalırız.

İlgili yazının tamamı burada, ilgili bölüm ise aşağıda...

Bu milletin okumuşları yüz elli senedir ikiye çatlamış durumdaydı. Bir kısmı "halkı" beğenmez, diğer kısmı da "halkı beğenmeyenleri" beğenmezdi.

Halkı beğenmeyenler yıllardır "ahalinin anlama özürlü olduğunu" savunur. Halkı beğenmeyenlere kızanlar ise "Hayır! Halkımız anlama özürlü değildir, siz anlatamıyorsunuz.." fikrinden giderler..

Rahmetli Aziz Nesin "Ahalinin yüzde atmışı aptal" dediğinde çarşı bu yüzden karıştı.. Herkes Aziz Nesin'e öfkelendi. Bir Allah'ın kulu da çıkıp "Beyler! Yüzde kırk akıllı ne yapar hesapladınız mı? Nüfusa vurduğunuzda 25 milyon eder ki Avrupa'nın tamamından bu kadar akıllı çıkmaz.. Yazar bize iltifat etmiş, ne kızıyorsunuz?" demedi..

Tanjeviç Özelinde Kapak Müptelalığı

Milli Takım, Dünya Şampiyonası'nda tam gaz gidince kamuoyu nazarında Tanjeviç'in göz rengi değişti. Tersi bir performans sergilenmiş olsa, yerin dibinde kendine mekan beğenecekti.

Şaşırtıcı değil. Eleştiri ya da beğeni, süreçlere değil de, doğrudan kişilere ve tarzlarına yöneldikçe yaşanabilecek şeyler bunlar.

Şaşkınlık veren, perşembenin hatırına, salı ve çarşambanın "tamamen" unutulması. Aynı bu konuda olduğu gibi.

Tanjeviç'in Türkiye macerasını geçirdiği iki yer var:
1. Milli Takım
2. Fenerbahçe

Lise yıllarında "Ah ulan Tanjeviç bir gelse!" diye sayıklayan tipler olarak, sınır kapısından içeri girişini her türlü tartışmaya rağmen güle oynaya karşılayan bizler için zurnanın zırt dediği yer, ilk görevi uhdesinde kalmak üzere ikinciye sarktığı zamandı.

"Hem yar, hem de ser" teknik adamlığın garabeti bir yana, esas "Turgay Demirel & Mahmut Uslu A.Ş." tarafından yapılan "Tanjeviç'in Sıkılan Canını Düzeltme" operasyonuna malzeme olmak Fenerbahçe'ye yakışmadı.

Dünya üzerinde varlığı bilinen her kavramdan en az inşaat yapımı kadar anlayan yönetimin (?) hemen akabinde pişmanlık belirten hareketlerde bulunması, yakışıksızlığın farkında olunduğunu gösteriyordu ama istikrar kervanı Niğde yolunu çoktan tutmuştu.

"Nasılsa 2010'a daha çok var" usluizmi ile geçirilen senelerin patlaması önce oyuncuları, sonra taraftarı, en sonunda da tümden camiayı patlama noktasına getirdi ve eski zaman başvekillerinin ünlü mazereti "sağlık" nedeniyle, Fenerbahçe'nin Tanjeviç dönemi sona erdi. Mahmut Uslu deseniz, bir süre önce o da kendisini "Hizmetlerine teşekkürler" eşliğinde kapı önünde bulmuştu.

Şimdi...

Bu yaşananlar ortadayken, huzursuzluk almış başını gitmişken, 20 yaşına gelmiş oyuncular hocaya hareket çekerken, neredeyse bilerek oynamıyor hale gelmişken, yöneticiler hocayı hiç sevmezken, hocanın istediği transferleri yapmazlarken, taraftar doğru ya da yanlış takımdan soğumuşken, 2010 için 2007'de zikredilen hedefler tepe taklak olmuşken, insanların eleştirilmesi anormal mi? Sorsanız öyle...

Çünkü bir kısım fikir insanına göre, dünya üzerinde varlığı bilinen hiçbir boktan anlamayan taraftarların, var olan sorunları merak etmesi ve öğrendikleri üzerinden fikir yürütmesi racona ters...

En başta, kişiler ya da tarzlarından ziyade, bütünleşik süreçlerin değerlendirilmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Neresinden bükerseniz bükün, Mahmut Uslu & Turgay Demirel & Bogdan Tanjeviç troykasının Fenerbahçe macerası bir sürü etik sıkıntıyı içinde barındırıyor. Bunları kaldıramayacak kadar geri kafalı (!) insanların itiraz hakkının mahfuz olması, kimsenin zoruna gitmemeli. Fenerbahçe'ye dair "taraftar" eleştirilerinin Milli Takım'da devam etmesine dair tuhaf algı ortadan kalkmalı. Orası ayrı, burası ayrı...

Ha, o ayrı dediğimiz Milli Takım'dan geçmiş senelerde "yaşlı" denerek itelenen adamların, bi hikmet-i müteal geri dönmesi gibi şeyler var ama dedik ya, racon bu demek...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Şey Olacak...

Başlıktaki o "bir şey" olana kadar tatildeyiz.

Olmazsa hayatın ekranına eski TRT usulü necefli maşrapayı çekip, yarı kapatacağız kendimizi.

Olursa, kaldığımız yerden neşve ile saadet ile devam.

Ha, niye yazıyorum bunları? Benim derdim elalemi gersin diye mi? Yok.

Az çok bizim mesken oldu buralar. Yiğit buradaysa, peşrev buradaysa, mevlit de burada.

Paşam ile baş başa bırakayım ortamı bir süre. Şenlendirmez ama derin derin daldırır. Bu da bir ihtiyaç...

Yarım saat süren nadide eser:

Ne zaman iki satır yazmaya kalksam,
Hep sana hep seni hep bizi yazıyorum.
Ne zaman bir kadeh alsam elime,
Hep sana hep seni hep bizi içiyorum.
Her gece kederdeyim, durmadan içiyorum.
Sevda ektim kalbime, yalnızlık biçiyorum.