24 Mart 2011 Perşembe

Bir Fenerbahçelinin Fikri Faaliyetten İstifası


Fenerbahçe'de Semih Bayülken'e ve gruplara kızılırken en çok kullanılan argümanlardan bir tanesi "Fenerbahçeli olmayanların kulübe üye olmasını sağlayarak, oy manipülasyonu yapmaları" idi.

Yıllar geçti.

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Aziz Yıldırım, grup tekfurlarının duvarlarla çevrili şehrine girip, surlara "$ ve €" işaretli bayrağı dikerek, develerin tellal, pirelerin berber olduğu grupçuluk çağını sona erdirdi ve hep beraber anlı şanlı "kurumsallık" çağına geçtik.

Lisanslı ürün almayanların sahte Fenerbahçeli sayıldığı, haftada bir kez Fenerium'dan alışveriş yapmayanların hor görüldüğü, "Taraftar Kart" denen plastiğin bir nevi "Sevda ölçer" halini aldığı günler yaşadık.

Bilet fiyatları, öğrencileri ve halkın dörtte üçünü oluşturan alt gelirli insanları Fenerbahçe'den uzağa itti.

Turist Ömer'in görüldüğü takdirde yaka paça dışarı atılacağı bir stadyum sahibi olduk.

Kaymakam Cafer'in kapı şekli geçmişte kaldı.

Hababam Sınıfı'nın yerini zengin çocukları aldı.

Hepsinin şahikası, Galatasaraylı insanların kulüpte cirit atmaya başlamasıydı.

Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, kurum yöneticileri ve idari personel, Galatasaraylılardan seçildi.

İçeriden bilgi ve görüntü sızdırmaların bu insanlar kaynaklı olduğu öğrenildikten sonra bile zihniyet değişmedi.

Şahikalar üstünde meydan okuyan bir avuç er vardı. Fakat "yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler" konusunda da sıkıntı vardı.

Olmadı. Bilet fiyatları, halktan uzaklaşma ve diğer konularda fikir ve eylem olarak çarpışan bir kaç avuç insanın gücü düzeni sarsmayı başardı ama değiştirmeye yetmedi.

Ve nihayet bugün Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber...

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde Ferudun Niğdelioğlu imzası ile yayınlanan bir haberde Fenerium Genel Müdürü Sayın Aydın Kirman’ın kulübümüze üyelik başvurusunun Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım’ın itirazı sonucu reddedildiği iddia edilmektedir. Habere göre Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım Sayın Kirman’ın Galatasaraylı olduğu gerekçesi ile başvurusunu kabul etmemiştir. Söz konusu iddia baştan aşağı uydurma bir senaryodur.


Sayın Kirman’ın kulüp üyeliği için yaptığı başvuru 07.02.2011 tarihli yönetim kurulu kararı ile onaylanmıştır. Ancak o tarihten bugüne üyeliğin başlaması için yerine getirilmesi gereken prosedürler Sayın Kirman tarafından tamamlanmadığı için üyeliği resmiyet kazanmamıştır. Hal böyle iken Hürriyet Gazetesi’nde yazanların tamamının yalan yanlış bir senaryo olduğunun bilinmesi gerektiğini önemle duyururuz.

Şu açıklamayı yapan, içine sindirebilen, hoş görebilen, "Fenerbahçe'de Galatasaraylı üye olabilir yahu. Ne olacak ki" diyebilen herkesle ayrı Fenerbahçelerin insanıyız.

Bir branşta değil, dokuz branşta, birer şampiyonluk değil, isterse biner şampiyonluk olsun, ben bu düşünce tarzını kabul etmedim, etmeyeceğim.

Bu zihniyete omuz vermedim, vermeyeceğim.

Büyük bir çoğunluğun, "Fenerbahçe Sevgisi" adı altında ses çıkarmadığı onlarca çakallık ve haksızlık ortada dururken; en aşağılık muamelede, en hain zorlamada bile yönetimin istediklerini paşa paşa yapıp, bunu "Fedakarlık" olarak lanse etmek yerine, dik duruş sahibi olmayı ya da illa ki dış etkenler yüzünden bel doğrulamıyorsa çekip gitmeyi düşünmemek...

Hayır, bu fedakarlık değil. Büsbütün kendini kandırmak.

Bu yüzden artık fazladan fikir mücadelesine gerek yok. Söylenebilecek her şey söylendi.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız "umursamazların" olduğu bir Fenerbahçe'de, hayatını ve kalbini maneviyat duvarına yaslamış bizim gibi "istemezlerin" yeri yok.

O açıklamada yer bulan anlayışa müsamahakar bakan veya gerekli mücadeleyi yapamadığı halde ortalarda gezen herkes, işlenen günaha ortaktır.

Başkasını bilemem fakat ben ahir zaman ümmetinin bir ferdi olarak, uhrevi olsun, beşeri olsun, bünyede yeterince günah biriktirdiğimi sanıyorum. Daha fazlasına gerek yok.

Gün gelir, devran dönerse başka yerlerde, başka zamanlarda Fenerbahçe üzerine fikir tartışılır. Lakin hal yukarıdaki gibi olunca, zaman zaman kendi özelimizin de yer aldığı, fakat genelde Fenerbahçelilik temelinde yazıların paylaşıldığı bu blogun bir manası kalmıyor.  Vitrin, yani eski yazılar olduğu gibi duracak ama dükkanı kapatıyorum.

En sona da bu yazıyı koyalım arşivden. Biz gücümüz yettiğince bağırdık ama cephe düştü. Eyvallah!

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

1 Mart 2011 Salı

Heves, Sansür, İşkence


Hayatımızın tek gailesi internet değil. İnsanın bunu anlamadığı dönemler bazen çekiç gibi oluyor. Sağlık, iş karmaşası, kırgınlıklar, özlemler... Bunca şey arasında "Orası kapandı. Burası kapandı. YouTube kapandı. Blogger kapandı. vs. vs." haberleri hiç de önemli değil aslında. Hayata dair heves bir kere Kızılırmak suyuna kapılıp gittikten sonra, eksiğin geri gelmesi dışında hiçbir şey kurtarmıyor bünyeyi ve zihni.

Aşağıda, bitiriş tarihini arka kapağa "8 Şubat 2011, Salı, 01:20" olarak not alıp, altına "Gülün Hiç Solmasın" yazarak asıl sahibine okuması için vermeye hazırladığım güzel bir kitaptan; Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" kitabından bir bölüm var. Mete Ertekin'in sorguda, işkencede yaşadıkları.

"Sansür" kavramından "İşkence" olgusuna varana kadar, ara yolda upuzun bir koridor olduğunu bilmiyor değilim. Ama öyle ya da böyle, kıyıcı bir alışkanlığın iki ucudur bunlar.

"Bir sağdan astık, bir soldan" şeklindeki adalet anlayışının ya da "Üç sizden, üç bizden" diyen hak dağıtıcılığın insafsızlığı sansür yarası ile başlar. İşkence de o yaranın kabuğunu kopartır. Kanatır.

Uzun lafın kısası. Zaten heves yok. Ve aynı blogger sitesine olduğu / olacağı gibi, falanca hukuk mahkemesinin karar alıp, filanca internet sitesini fişmekan sebep dolayısıyla kapatmasından yıldım. Yılmayanlara selam olsun! Kolay gelsin.

------------------------------------------

Ankara Emniyet Sarayı. İkinci Şube.

Hıdır'ın pencereden aşağıya fırlatılıp atıldığı oda.

Masanın üzerinde bir alet. Manyetoya benziyor. Kollu. Manyetodan çıkıp duvardaki prize giden bir kablo. Bir kablo da kutudan çıkıp bana geliyor. Kordonun yanımda duran iki ucu da sıyrılıp hazırlanmış. Uçlardan birini ayağımın küçük parmağıma, öbürünü de kamışıma sarıyorlar.

Öbür uzaktaki ucu prize soktuklarını görüyorum.

Yerde de çarmıha benzer tahta bir alet var. Çivilenmiş üç santim kadar eninde deri kemerler var üzerinde.

Odada ayrıca falaka ve cop da var. Sopalar, zincirler falan.

"Soyun!"

Soyunmayınca üzerine yüklenip zorla soyuyorlar. Yere, çarmıhın üzerine yatırıp deri kemerlerle kollarından bacaklarından sıkıca bağlıyorlar. Kolları bilekten ve dirsekten, ayakları da bileklerden bağlıyorlar. Kıpırdaman olanaksız. Tekmeler iniyor. İki uçlu kabloyu da getirip sarıyorlar; birini kamışına, birini ayak parmağına. Biri manyetonun kolunu çeviriyor. İki kere falan çeviriyor. "Tırtt" diye bir ses. Uçların bağlı olduğu yerlerinde titreşimler halinde bir gerilim. Anlatılmaz bir acı.

Manyetoyu çevirdikçe ibre yükseliyor, görüyorsun, voltaj artıyor.

"Konuş. Bu daha hiçbir şey değil. En hafifi bu. Yoksa seni hadım ederiz."

İşkenceden sonra tam on beş gün, hem kan geldi kamışımdan, hem de müthiş bir yanma oldu dışarı çıkarken.

Manyetoyu çevirdiklerinde, akım verdiklerinde, kamış çok küçülüyor, mosmor oluyor.

Akımı yükseltiyorlar.

Dayanılır gibi değil. Gerilip kaskatı oluyorsun. Oraların kopacak gibi oluyor. Bütün beden kasılıyor. Ter içindesin. Ve tekmeler. Davranıp kalkmak istiyorsun. Ama nasıl kalkacaksın. Kıskıvrak bağlısın. Tekmeler iniyor.

Elektrik akımıyla bütün bedenin kasılınca, altındaki tahta çarmıh sırtını alabildiğine acıtıyor.

Akımı daha da artırıyorlar. Bir ara dayanamadım,
"Durun," dedim.

Durdular.

Başka bir alet getirdiler. Metal bir kutu. Ondan da iki tel çıkıyor. Manyetodan çıkan iki kordon gibi. Tıpkı. O iki teli de aynı yerlerime bağladılar. Işığı söndürdüler. "Konuşacağın zaman bağır, geliriz" dediler. Çıkıp gittiler.

Karanlık kötü. Aydınlıkta yine de uğraşacak bir şeyler buluyorsun.

Bir ara iki kadın polis kapıda durup alay ettiler benimle:

"Ay, bu muymuş kahraman?" dediler.

Sustum.

İçeride başka biri var mıydı, bilmiyorum. Karanlıktı.

Bu yeni aletin titreşimi, manyetodan daha çok. Manyetodan daha titreşimli. "Zızzz" diye bir ses çıkarıyor. Mil sokuyorlarmış gibi bir acıyı yaşıyorsun kamışında. Yürek atışları anormal: "Plöp! Plöp!" diye çırpınan yüreğinin sesini duyuyorsun.

Bayılma durumuna geçerken, "Ölüyorum" diye düşündüm.

Aradan ne kadar geçti, bilmiyorum. Ayıldım.

Odanın ışığı yanıktı. Başımda insanlar. İğne falan yapılmış; haberim yok.

"Bu ana kadar çok vermeyin" falan gibi sözler.

Kendime gelince kalktım.

"Göstereceğim" dedim.

Birlikte arabayla 15-20 ev dolaştık. Arkamda bir sürü polis. Babayiğit ekip arkamda.

Oyaladığımı anladılar.

"Dönünce gösteririz" dediler.

Döndüğümde savcı gelmişti. Kurtuldum sandım. Yanılmışım.

Yine başladılar. Hem de ilk aletle, manyetoyla başladılar. 60 volta kadar çıktılar. Çok uzun sürüyor. Alıştım. Müthiş bir ter, anlatılmaz bir susayış.

Akım altmış volta çıkınca tel uçlarına su döküyorlar. Suyun yayıldığı yerde, sancı dayanılmaz oluyor, oradaki bütün kıllar dikilip ayağa kalkıyor. Suyun yayıldığı yere akım da yayılıyor.

Baktılar durum kötü. Akımı kestiler.

Büyük bir şişe getirdiler. İçinde sidik gibi bir şey var. Ucu keçeli bir sopayı o suya batırıp ayağımın altına değdirdiler. Sanki kızgın demir sürüyorlar. Sonradan ayağımın alt derileri soyuldu, bir iki gün sonra. Ne olduğunu anlayamadım.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Günahkâr Gönüller

Geçenlerde çok sevdiğim bir ağabeyimle, çok heyecanlı ve hayırlı bir mevzu öncesinde, peşrev bâbında memleketin gidişi ve gelecek hakkında sohbet ederken, "Bu tabii bencilce bir düşünce" diye karşılanan bir söz ettim.

Dedim ki "Detaylar bir yana, benim 'en öncelikli' temennim,  sevdiklerimin ve ailemin, yani eşimin yaşadığı sürecin savaşsız, kazasız, belasız geçmesi. Bizden sonrası tufan olsun demek istemiyorum. Sadece bizim zamanımız da tufan olmasın bir zahmet"

Temenni ile olacak iş değil tabii ki.. Size de çıkabilir cinsinden, şer kabilinden bir piyango bu.

Bencil de değilim aslında ama korkuyorum. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, "öyle olmalarına" alıştığımız kaleler tek tek düşerken, bari biricik sevdiklerimiz, bu dünyanın savaşlarıyla ve çivisi çıkmışlıklarıyla uğraşmasın temennisi bu.

Aşağıdaki hikaye Engin Ardıç'ın 1990 tarihli, Daktilo Konçertoları kitabından, "Günahkâr Gönüller" hikayesinden bir bölüm... İtalyan gazeteci - yazar Curzio Malaparte'nin savaşa dair bir anısını aktarıyor...

-------------------

Kadın olmaktan utanıyorum kimi zaman, diyor Louise, soylu bir Alman kızı bu, bir prenses!


Neden, diyor Malaparte, galiba bir akşamüstüdür. Berlin'de bir kahvede laflıyorlar, bakın, diyor, size Sorocalı kızların öyküsünü anlatayım da dinleyin...


Besarabya'da, Dniester ırmağı üzerinde küçük bir kasabadır burası, Alman ordusu, müttefiki Rumen, Macar birlikleriyle arada çeşit olsun diye bir de İtalyan alayı sanırım, Yüzbaşı Malaparte de nefret ettiği savaşın içinde, nefret ettiği insanların arasında, ne tuhaf, yeni girmişler kasabaya.


Bunlar, küçük Yahudi kızları. Ormanlara, buğday tarlalarına kaçıp saklanmışlar. On sekiz - yirmi yaşlarında kızlar. Çoğu Alman askerleri tarafından vurulup öldürülmüş, sağ kalanları kasabaya geri getiriliyorlar. Çok zaman geçmiş, kızların üstleri başları yırtık pırtık, saçları keçeye kesmiş, elleri ayakları egzamalı, gözleri yaralı kediler gibi...


Günün birinde... İkinci Alman Ordusu'nun sağlık servisi, buğday başakları arasında yakalanan kızları Soroca Askeri Kerhanesi'ne sevkediyor.


Buraya ancak Alman askerleri girebiliyor. Ordu komutanı General Von Schobert (Schubert değil, Schobert) gelip kerhaneyi bizzat teftiş edecektir açılıştan önce. Kızlar, kıpkırmızı gözleri, bitik, anlamsız gülümsemeleriyle Alaman paşasını selamlıyorlar.


SS Sonderführer Schenk, bir akşam kafayı da çekmişler, şnaps içiyorlar ve tatlı Rumen şarabı, Malaparte'ye kalk ulan diyor, kerhaneye gidelim. Yahudi kızı düzmeye.


Temiz aile kızıymış hepsi, Schenk öyle diyor, uzun kırmızı ipekliden sabahlıklar, geniş kollu yeşil gecelikler giymiyorlarmış, hemen her Doğu genelevinde rastlanacağı gibi; hanım hanımcık oturuyorlarmış.


Malaparte, itliğine diyor ki, yahu Schenk, Alman Genelkurmayı bu kerhaneden yüzde kaç komisyon alıyor?


Gözümün önüne başka bir resim üşüşüyor, bir kızcağız, boynunda yafta, iki yanında iki SA neferi bu kez, yaftada:


Ich bin am Ort der grösste Schwein, und lass mich nur mit Juden ein (Ben buraların en büyük domuzuyum, çünkü yalnız Yahudilerle yatıp kalkarım)


Bir Alman kızı bu. Sevgilisi Yahudi'ymiş. "Teşhir ediyorlar" Münih mi? Savaştan önce, 1933, 34 falan olmalı.


Schenk, her ortalama Alman ve hele her SS gibi dangalak olduğundan, Malaparte'nin ağır aşağılamasını çakamıyor, beş fenik bile komisyon almaz, diyor, çünkü kızlar bedava. Kerhane parasızdır.


Hem yalnızca on beş günlüğüne "çalışıyorlarmış" kızlar orada, işleri bitince, on beş gün sonra gönderileceklermiş. Belki evlerine, yoksa hastaneye mi "sevkedilecekler"? Ne bileyim be, diyor Schenk, hem, çok mu önemli bu?


Malaparte üzerine üzerine gidiyor, yahu Schenk, diyor, şu kızların yerine o geneleve Rus esirlerini koysanıza!..


Schenk bu daha da ağır hakareti de yutuyor. Tabii yutacak. Schenk tepine tepine gülmeye koyuluyor. Meğerse işgal altındaki Ukrayna'nın Blazy kasabasında, bir SS komutanı, eşcinsel SS nefeleri için bir "oğlan kerhanesi" açmışmış.


Bir gece, Malaparte eve kendi başına gidiyor... Üç kız var içeride. İtalyan üniformasını görünce azıcık yürekleri ferahlar gibi oluyor kızcağızların, biri hep Venedik'i görmek istermiş, adı Suzanne, ikincisinin adı Loubia, ah diyor, ben de seninle gelmeyi çok isterdim ama, gelemem ki, nişanlıyım ben, savaş biter bitmez evleneceğiz...


Kızlar "çalışmaya" başlayalı on üç gün olmuş, iki günleri daha kalmışmış, topu topu iki güncükleri, ondan sonra ayrılacaklar... Suzanne çok iyi Fransızca konuşuyor, Loubia piyano çalarmış, birinin babası doktor, ötekininki avukat, üçüncü kızın adı Marica, başı ağrıyormuş, yüzbaşının niyetinin "o tür" olmadığını anlayınca odasına çıkıp yatmak için izin isteyip kalkıyor. Öbür kızlar Malaparte'ye cıgara tutuyorlar, şarap çıkarıyorlar.


Çok geç olmuştur. Malaparte de izin isteyip kalkıyor. Kapıda, Suzanne'nin elini tutup dudaklarına götürüyor. Kızın gözlerinin kıyısında iki küçük damlacık beliriyor.


İki gün sonra kızları götürüp kurşuna diziyorlar. Her on beş günde bir genelev boşaltılacak, kızlar idam edilecek, yerlerine yeni vardiya gelecek, on beş gün için, sonra onlar da "değiştirilecekler". Komutanlığın emriymiş.


Kızlar bunu biliyor muydu, diye soruyor Malaparte.


Evet, biliyorlarmış. Soroca'da herkes biliyormuş bunu. Herkes...

Engin Ardıç - Daktilo Konçertoları - 1990

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kandil, Sevgili ve Leylâ


Güzel gün, özel gün, mübarek gün. Hepsi bir arada. İsteyen birini tutar, isteyen hepsini...

En az birinin hakkını vereni şanslı sayarım.

Bu hayatta sevgiliye yar değil, yâr olmak lazım.

Görülünce, insanda "uçurumdan atlama" dürtüsü değil, "boyuna sarılma" isteği uyandırmak lazım.

Bunları yapabilen duasını da edip, güzel güzel uykuya dalsın. Yapamayan da kendini ilk bulduğu yüksekten aşağı sallandırsın. Zira ikincisi olunca nefes almak bile zarar...

Her halükarda Safahat'tan bir Mehmet Akif gider bu akşama. Özele de mübareğe de...

Cemâ'atler kölendir: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

12 Şubat 2011 Cumartesi

İleri Demokrasi Anayasası



Benim için Anayasa budur. Tarihi de 1 Nisan 1949. Aziz Nesin, Markopaşa dergisinde yayınlamış.

Bu memlekette "demokrasi" diye bir şey olduğuna inananlara, "Şimdi yok ama falanca parti gelirse olur" diyenlere ve "Ordu bir el koysa, güllük gülistanlık olur"culara gelsin.

Eşek öldükten, ters döndükten ve tenasül uzvu güneş gördükten sonra demokrasi gelecektir. Umudunuzu yitirmeyin!

------------------------

Hukuk-u Merkep Beyannamesi

1- Eşekler eşit ve hür doğarlar. Sıpayken büyüye büyüye eşek olur, eşit olmıyarak ve köle olarak ölürler. İçtimai farklar yalnız saman ve ahır meselelerinde tesis edilebilir. Yani bütün eşekler görünüşte eşit, aslında çeşit çeşittirler.

2- Her eşek topluluğunun hedefi, tecavüzden masun olarak, tabii haklarının korunmasıdır. Bu haklar şunlardır: Anırmak, çifte atmak, zarta ve konforlu bir ahır. Eşekler ve ahırları taaruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövmekte serbesttirler.

3- Hakimiyet yalnız marsuvan eşeğindedir.

4- Hürriyet, kendisine zarar vermeden ve yorulmadan Marsuvan eşeğinden diğer uyuz eşekleri istediği ve dilediği gibi çiftelemesi demektir. Binaenaleyh, Marsuvan eşeğinin kullanabileceği haklar, aynı saman ve aynı ahırdan faydalanmaları ve ağızlarının suyu akan bütün uyuz eşeklerin de bu haktan faydalanamamaları için bir hudutla kayıtlıdır. Bu hudut, ancak saman torbası, kötek ve yularla tayin edilir.

5- Yular ve ip yalnız uyuz eşeklerin çifte atmasına ve ısırmasına engel olmak içindir.

6- Yular, Marsuvan eşeğinin iradesinin ifadesidir. Bütün uyuz eşekler, onun şekil almasına bizzat yardım etmek hakkına sahiptirler. Yular her eşek için müsavidir. Marsuvan eşeğinin gözünde bütün eşekler eşit olduğu için, her eşek yalnız anırtı, cayırtı ve zartadan başka hiçbir şeyde temayüz edememek şartıyla, her rütbe, nişan ve hatta zerdust palan ve ahıra alınmak hakkına sahiptir.

7- Hiçbir uyuz eşek, Marsuvanın haberi olmadan zorla ahıra kapatılamaz. Keyfi anırtılar ve hariçten gazel okumak istiyenler cezalandırılır. Bunda eşek inadı gösterenler, eşek sudan gelene kadar ıslatılır.

8- Belli olan cezalardan başkalarıyla eşekler cezalandırılamaz. Köstekle uslanmıyan inatçı eşekler, nalları dikmeye mecbur edilir.

9- Anırmak, çifte atmak ve zarta eşeklerin en değerli haklarındandır. Binaenaleyh her eşek, anırmak, çifte atmak ve zartasında serbesttir. Şu kadar ki, Marsuvan eşeğini rahatsız edenler mesul tutulur ve eşek cennetine gönderilir.

10- Uyuz eşeklerin yük taşımak ve sırtlarının hiçbir zaman boş kalmamaları için ölmemeleri ve yoncaların bitmesini beklemeleri lazımdır.

11- Eşekler ömrü billah hoşaftan anlamıyacaklar, suyunu bile içmeden tanelerini Marsuvan'a bırakacaklardır.

12- Sıpalar büyüye büyüye eşek oldukları gibi, Marsuvan eşekleri de deve kervanlarına kılavuzluk ederler.

13- Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere kayıtsız şartsız itaate mecburdurlar. Kurttan korkmayan ölmüş eşeklerin vay haline.

11 Şubat 2011 Cuma

Street Fighter : Neydiler, Ne Oldular


CollegeHumor'dan güzel bir çalışma.

Piyasaya çıkalı çok olmuş ama ben yeni rastladım.

Zamanında bu oyuna kafayı takıp da, bu seriyi izlemeyen kalmasın.

10 yıl sonra ekip yeniden toplanıyor. Aşk, macera, gerilim, sevgi, ihanet, 32 kısım tekmili birden.

Okullara Manyeto ve Filistin Askısı Konsun

Bir süredir konuşulan "Çocuk Polisler" meselesini, Hürriyet gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz da yazmış.

İkinci Abdülhamid'e, kurduğu muhbir teşkilatı yüzünden "haklı olarak" söylenmedik laf bırakmayan muasır medeniyet rejimimizin bir takım bürokratları "Huylu huyundan vazgeçmez" diyerek, bu noktaya kadar gelmişler.

Bence işin standart muhbirlikle kalmaması gerek.

İntibak eğitimi kapsamında kitle olaylarının karşısında polisin nasıl davranması gerektiği de öğretilmeli çocuklara. Bunun içinde mevzu çıkması beklenmemeli. Her okulda, kantin önünde yaşanan kalabalık, test alanı olarak kullanılabilir.

Öncelikle çocuklara, teneffüs esnasında kantine geldiklerinde dağılmaları söylenir. Tabii onlar bu uyarıyı dikkate almayacaklardır. İşte o zaman polis olarak görevlendirilen çocuklar, amirin (ki o da müdür muavini olur herhalde) talimatıyla "emniyet ne verdiyse" arkadaşlarına girişirler. Neticede ağaç yaşken eğilir. Asayiş için sopa atan da yiyen de şereflidir.

Başlıktaki öneriyi de bir düşünsün Iğdır Valiliği... Bir de, fazla yaramazlık yapan öğrenciler için bir Sansaryan Han hazırlandı mı, tamamdır bu iş!

Caretta Carettalar Senden Değerli Hasan


Türk sporunun batıya açılan penceresi Galatasaray'ın münevver oyuncusu, UEFA Kupası'nın ve Dünya Üçüncülüğü'nün katıksız kahramanlarından, mazeretli asabi Hasan Şaş, "Halka hizmet Hakka hizmettir" düsturundan hareketle, memleketinde belediye başkanı olmaya karar vermiş. İlk seçimlerde şansını deneyecekmiş. Kutlu olsun!

Kendisinin yapmayı düşündüğü ilk icraat çok manidar. Demiş ki :
"Belediye başkanı olacağım. Başkan olduğum ilk gün de Karataş'ı Adana'nın merkez ilçesi yapacağım. Mevcut sorunlar Karataş'ın boyutunu çok aşmış durumda. Karataş'ta 60 km sahil var. Bu Türkiye'nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Ama kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer."

Bütün işsizliği fakirim Caretta Caretta kaplumbağalarına bağlayarak diğer dinamiklere bulaşmaya petka bulamadığını anlatmaya çalışan bu derin sporcumuza halk olarak bir teşekkür borçluyuz. İmkanı olan herkes, yerel seçimlerde gidip kendisine oy atarak bu borcu ödemeli.

İşin vahimi, kendisine belediye başkanı olmasını öneren de Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu imiş. Az daha konuşsa, "Gel bize rektör ol lan" da diyebilirmiş. Cumhuriyet gençliği bazı yerlerde bu kafada rektörlere emanet demek.

Son olarak bunca gazın ardından kendini tutamayan Hasan, bir de "Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı üç yıl içerisinde Süper Lig'e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım." buyurmuş. Mourinho senden teknik adamlık öğrensin!

Ama Hasan be... Sana bir şey diyeyim mi ben? O Caretta Caretta'lar var ya. Senden daha sevimliler. Hadi onu geçtim, kesin insanlığa senden daha faydalıdırlar. Onu da bir kenara bırak, bir dile gelseler, kesin senden daha insan olurlar. Nasıl olacak, bilmiyorum...

8 Şubat 2011 Salı

Beyoğlu, Çocuk ve Sıcak


Yeni Harman dergisinden, Beliz Kudat imzalı bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun...

Belki sarsar, belki gram etki etmez. Ne hissedeceğinizi ben söyleyemem elbette.

Mesela benim aklıma Beyoğlu'nda bir gece vakti, gerçekliğiyle bizi olduğu yere çakan kocaman bir fotoğrafı getirdi.

Hava buz gibi soğuk, fotoğraf ürperticiydi.

Elim sıcaktı, eli sayesinde. Ben hayatta en çok o sıcaklığı sevdim.


5 Şubat 2011 Cumartesi

Acaba Yok. Hakikaten A.C.A.B.


Bir mücadeleye kurban vermenin videosu aşağıdaki.

Egemenler karşısında yumruğunu bir haksızlığa kaldırdığın zaman, eğer işbirlikçiliğe de yatkın değilsen, parmaklar kana bulanıyor maalesef.

30. saniyede zirve yapan "katıksız" vahşetin üzerine fazla edebiyat yapmanın lüzumu yok.

Sadece bizdeki bazı "hak arama" mücadeleleri geldi de aklıma, ister istemez, acı zehir gülümsedim.

Hıncal Uluç Adında Bir Yamyam


Aşağıdaki kısımda dinleyebileceğiniz şiirde ne diyor Müşfik Kenter, Orhan Veli'den okurken;
"Ölünce kirlerimizden temizlenir, Ölünce biz de iyi adam oluruz"

Emri hak vâki olduğunda gözleri görmeyenlerin badem gözlü olması da bizim atasözümüz.

Ama...

Bu dünyada kimse, "ölü ya da diri" diğer bir insan hakkında böyle fetva vermemeli. Hele bu "kimse" uçan sözler değil, kalan yazılar yazıyorsa, aşağılıkça kalem sallamamalı.

Emrettiği dine inanıp inanmamak herkesin kendi bileceği iş ama bu konuya dair en güzel tanım, Kur'an-ı Kerim'de...

"... Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?"

Velhasıl, size afiyet olsun Hıncal Beyciğim! Bir porsiyon daha?


29 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Artık Tribüncü Değilim


Bu his içimde ne zamandır var, emin değilim. Galiba 2007'den, Fenerbahçe'nin 100. Yılı'ndan beri...

"Fenerbahçe Taraftarı" denen kitlenin orta ölçekte bir kısmı, amatör branşlarda sürekliliği sağladığından ve bunların içinde yer alan "gözümüzde büyüttüğümüz" bazı tribün ağa babaları, yöneticilerle içli dışlı olmaya başladığından bu yana, bağlarım zayıflıyordu.

Omurgasızlığın cirit attığı beldelerde, bizim gibi hürriyetini kan diye damarlarda gezdirenlerin ikameti çok zor. Ben de o yüzden terk ediyorum artık meskeni.

"Tasmasız ve Bağımsız Tribüncülük" zagonunca mücadele etmek için cephede kalanlara sabır ve kolaylık dilemeden önce, "Buraya nereden geldik" kabilinden, bir iki şey karalayayım.

Zirveye çıkan yolun başlangıcını, Fenerbahçe - Eczacıbaşı maçı için gittiğimiz Ankara'da; yanımızda olan büyük (!) bir ağabeyimiz, Hakan Dinçay'a rastlayıp "Bir cep telefonunuzu alayım" dediği zaman gördüm.

Hani olur ya, ne konuşulduğunun farkında olmadığınız, daldığınız vakitler... Çevrede gördüğünüz bir şeye takılıp, "Ne oluyor lan?" dersiniz. Diyaloğa şahit olan Erkut kardeşimin, mide bulantısı aksettiren yüzünü görüp de o tarafa bakınca anlamıştım, yöneticiye yanlayan bir taraftar kişi ile karşı karşıya olduğumuzu. Şaşırdım. Biz "kimseye müdana yok" diye bilirdik.

Geçenlerde yapılan ve Sporda Şiddet Yasası'nın tartışıldığı panele başkanlık eden, anlı şanlı bir avukat yine yukarıdaki zamanlarda, Fenerbahçe - Vakıfbank voleybol altyapı maçında, sahadaki 14 yaşındaki çocuklara "Yediden yetmişe hepiniz hırsızsınız" diye bağırınca da şaşırmıştım. Öyle ki sporcuların velileri isyan edince üzerine yürüyen "kerameti kendinden bile menkul olmayan" tiplerden iğrenmek sonradan aklıma gelmişti ki onlar da tribünlerin büyüklerindendi (!)

Takip eden senelerde, tribüne yöneltilen onlarca ağır ithama sessiz kalınmasına, "önlem" adı altında can yakmalara karşı bir şey yapmadan "cefa" diyerek çakılı kalınmasına, pahalı bilet fiyatlarına açıktan isyan edilmemesine, ona, buna, şuna, bir sürü şeye şaşırarak bugünlere kadar geldim.

Ama en büyük şaşkınlığı şu son birkaç aylık süreçte yaşadım.

Fenerbahçe'nin tribün grupları faaliyetlerine son verdiklerinde, aşağıdaki satırları yazmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, "Bu grupların birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme. Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak..." diye başlayan cümlelerden, bu kadar kısa zamanda pişman olacağımı aklıma bile getirmemiştim.

Aslında Barış Gerçeker'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Geri Vites" başlıklı yazısı, olan biteni güzelce özetlemiş. Buradan okuyabilirsiniz.

Ama fazladan bir şey var. Hani Barış'ın, yazısını yayınlayan organ yüzünden frenlemek zorunda kaldığı ya da belki çoktan törpülenen bir his. Bende de son bir kez parlayıp, artık yanmamacasına sönen şey. Bir şeylerin farklı olduğuna inanıp, kötü gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde yakan, yıkan, deviren acı.

Diplomasi güzel şey... Çam devirmeden, diyalogla anlaşmaya çalışmak, kutlu şey... Ama yaşananlar?

Şimdi sorsak, birileri diyecek ki:
"Tribünün gerçekleri..."
Doğrudur. Demek ki biz bilmiyormuşuz.

Ya da çıkıp diyecekler ki:
"Sevdamızın büyüklüğü..."
Doğrudur. Demek ki biz sevmiyormuşuz.

Engin kardeşim Facebook'da sormuş; "Ne çabuk unuttu herkes bu tribüne yapılanları. Salonlarda bile serseri durumuna soktular bizi. Yazık! "Başarılar önemli değil, bizim için önemli olan Fenerbahçe'nin değerleridir" diyenler neredeler şimdi?" diye.

Ben cevap vereyim. Her zaman oldukları yerdeler... Masa başında...

Bilgi de, görgü de, sevgi de tekel olmuş. Yöneticilerin plastik kartlara ve lisanslı ürünlere indirgediği taraftarlığın tribündeki bayiileri piyasayı sarmış. Sadece onlar yaşıyorlar, biliyorlar, seviyorlar. Bizim dünyadan haberimiz yok.

Fazla edebiyat yapmadan, bir alıntıyla kapatalım bu defteri... Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabı şöyle bitiyordu:

"Epiktetos haklı:
"- Allahın bize verdiği en büyün nimet, malik olduğumuz halde, malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir."
Ve gene onun dediği gibi:
"- Huzurun bir pahası var"
Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum."

Tribün hayatın ta kendisidir. Hayatta sömürülmeyi içine sindirebilenler, buyursunlar, tribünde de "Müstemleke Valisi" olsunlar. Bize uymaz...

Yüreğim masayı değil, cepheyi tercih edenlerle birlikte çarpacak ama ben artık tribüncü değilim. Güzel bir geçmişti. Geride kaldı...

20 Ocak 2011 Perşembe

En İyi Blog Ödülü Papazın Çayırı'na


Fenerbahçe'nin "gördüğümüz" yılları, "duyduğumuz ve okuduğumuz yıllar" gibi olmadı ama yine de insanın içine bir kez bu ateş düşünce, sırt dönüp gitmek olmuyor. Hele içine tribün tozunu oksijen niyetine çekip, tezahürat olarak salmaya ve omzunu bir kardeşine, ağabeyine yaslamaya alışmışsan, hiç olmuyor.

Kurumsallık karşısında bezginliğin her geçen gün arttığı, "Endüstriyel bakışa karşı ne yapsak olmayacak" fikrinin iyice bünyelere yerleştiği bu zamanlarda, kısacası mütekait büyüklerimizden duyduğumuz "Siz de bizim yaşımıza gelince anlarsınız" vakitlerine çeyrek kala, naçizane satırlar karaladığımız bu mesken, 1907 ÜNİFEB tarafından "2010 Yılının En İyi Blogları" ödülüne aday gösterilmiş.

Boş yere "Abdurrahman Çelebi" sıfatı taşıyan bir sürü insanın fink attığı Türkiye spor medyasında düzenli bir şekilde yer almasını canı gönülden istediğim adaşım Barış Gerçeker ve tanıdığım herkesin "Basketbol Alimi" diye hakkını verdiği kardeşim İlker Üçer de aday.

Ben, kendi namıma beni adaylığa layık gördükleri için çok teşekkür ederim. Ancak...

Hür düşünceyi, özgür insan olmayı, boynunda tasmayla gezmemeyi ve alınacak tek bir nefes için bile birilerinden icazet beklememeyi mükemmel analizler eşliğinde savunmaktan bıkmayan Erkan (PVH) kardeşim nezdinde, oyumu Papazın Çayırı'na verdiğimi de belirtmek isterim.

Dünyanın kurtulacağı yok. Velev ki kurtulacak olsun, bu "güzellik" sayesinde falan olmayacak. Haklı olduğuna inandığında, haksızın karşısına dimdik dikilebilenler taşıyacak bayrağı.

Geçen sene, "Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı" başlığında şunu yazmıştım:

"Biz en siktiriboktan maçtan sonra bile iskeleye, minibüs duraklarına, Haydarpaşa'ya akan dalgaya kendimizi bırakır, öyle giderdik. "Fener... Fener..." diye haykırmaktan başımız dönerdi de, bir an duralardık. Sonra yine devam... Dükkan vitrininde olsun, trafik işaretinde olsun, sarı lacivertten başka renk görünce aklımız giderdi. Ergen kafamızla saydırır, dururduk o "gayri" renklere. Şimdi Altıyol'da Beşiktaş bayrağı görünce içi burulmadan oradan geçen bir nesil yetişti."

Muhterem Fenerbahçeliler!

Fenerbahçe tribünleri için bir zamanların zafer marşlarından geriye kalan şarkının sözleri:
"Ömrümüzün son demi, sonbaharıdır artık. Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık."

Bunu tekrar tersine çevirecek olanlar ise, ne muktedirlerin yalakaları ne de çevre edinmek için "gayri"lerin büyüklerine dalkavukluk yapanlar...

Yukarıda bahsettiğim yazı şöyle bitiyordu:


Fenerbahçe'nin "Halkın Takımı" olma özelliğini elinden almaya çalışarak, maneviyatımıza tekme tokat girişenlere, aynı Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'u dövenlere bağıran Tarık Akan gibi bağıracağız, gücümüz yettiğince.
"Ne vuruyorsun lan ...... ......?"

Sancak, tuğ, paye, rütbe, ödül... Hepsi "Papazın Çayırı" gibi savaşanlara yakışır. Yerini bulmayan hak kalmasın.

11 Ocak 2011 Salı

Kendini Bilmez... Since 1950...


Türk sporunun en eski emekçilerinden olan "bir kaç kendini bilmez"e dair, arşivlerden bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun.

Kesin daha öncesi de vardır ama Milliyet'in internet arşivlerinden ancak buna ulaşabildik.

Bu tabiri ilk çıkartanı bir bulsam, ah bir bulsam, mezarına gidip, Fatiha okuyacağım.

"Abi ne yaptın sen Allah aşkına" diye.

Bir Penny Taylor Ağlıyor


İsteyen, istediği yerinden, istediği kadar kıvırsın.

Durum ortada.

Fenerbahçe Kadın Basketbol Branşı, bir çiftlik halinde. Ağası da kahyası da marabaları da işten anlamıyor. Ne olup, bittiği hakkında en ufak fikirleri yokken bir işlerin altına girdiler, çıkamadılar.

Yukarıdaki fotoğrafa ve geçmişe iyi bakın. Yarın ne olacağı belli olmaz. Kötüsü olmasa da iyisinin her zaman tantuna gelebileceğini bilin.

Maho Ağa'nın artıkları ve sarı iltihap bünyeden atılmadıkça, Fenerbahçe'de kadın basketboluna huzur gelmez.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Var mı Arttıran?


Partizan taraftarı, takımlarının su topu müsabakasını izliyor.

Aslında izlemiyor. Taraftarlık yapıyor.

Soru şu:

Kaç fırın ekmek yemeliyiz?

Ben 40 diyorum. Var mı arttıran?

Bayan Kadın El Ele, Hep Beraber Baskete


Bu sene bol bol "kadın" mı demeli yoksa "bayan" mı, tartışması yaşadık spor dallarında. Hâlâ bir kafa karışıklığı mevcut.

Bizim tarafımız tabii ki belli, köksüz, uçsuz bucaksız, sonradan uydurma "bayan" kelimesi ne kadar az kullanılırsa o kadar iyi. Dili kurtarmanın yolu böyle küçük şeylerden geçer. Geçmişten, eski kelimelerden utanmanın lüzumu yok.

Neyse...

Yukarıdaki haber 29 Eylül 1955 tarihli Milliyet gazetesinden. Görüldüğü üzere, ikisi bir arada bir çözüm sunmuşlar.

Muhteşem Süleyman


Tarihi şahsiyetleri tarihte bırakmayıp, yaptıklarını günümüz koşulları çerçevesinde değerlendirdiği için tarihten zerre keyif alamayan bir toplum içerisinde yaşadığımızdan, "en azından niyet olarak" muhteşem bir iş olan "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin bile protesto edilebildiğini gördük geçende. Emeği geçenleri tebrik etmekten (!) başka bir şey gelmiyor elden.

Fırsattan istifade, merhum Reşad Ekrem Koçu'nun "Tarihimizden Kahramanlar" adlı kitabından, Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili bölümün son kısmını arz edeyim.

-----------------------------

Uzun boylu, azametli adamdı. Sakal ve bıyık telleri seyrek, köseceydi. Son hastalık yıllarına kadar sakalını daima tıraş etmişti. Vakarlı erkek çizgileriyle güzel insandı. Kalın sesli ve sohbeti gayet tatlıydı.

Hususi hayatında gayet sade giyinirdi. Beyaz rengi pek severdi. Parmağında gayet kıymetli bir yüzük bulundururdu. Sağ kulağında da fındık büyüklüğünde ve armut şeklinde tek bir inciden yapılmış bir küpe takardı.

Satrançta mat edilmez bir oyuncuydu. Kuyumculuk sanatında da zamanının en değerli ustası denilecek kadar hüner ve bilgi sahibiydi.

Mahmut Uslu Diyor ki...

Bir Angel McCoughtry Geldi


Diana Taurasi ile ilgili yaşanan süreç olmasa, bayram havasında kutlanacak bir transferdi bu. Şimdiyse biraz buruk bir sevinç var. Ama ne olursa olsun, Angel McCoughtry'nin özel bir oyuncu olduğu gerçeği, insanın yüzünü güldürüyor.

Daha Fenerbahçe formasını giyerken attığı ilk baskette tribüne dönüp "Haydi" minvalinde hareketler yapması veya top kaybı yaptığı bir pozisyondan sonra, tribünden kendisine bakan insanlarla resmen göz teması kurup "Oldu bir kere" dermiş gibi başını sallaması alışmadığımız şeylerdi. Anlaşılan Caferağa Spor Salonu, Angel ile daha ilginç günlere de gebe.

Roi'dan olma, Sharon'dan doğma, Baltimore nüfusuna kayıtlı Angel, 10 Eylül 1986 doğumlu. Üç çocuklu bir ailenin en büyük evladı.


Biz, sporcunun kitap okuyanına bile alışkın bir millet değiliz ama Angel okumakla kalmadığı gibi, bir de kitap yazıyor. Adının "The Angel Who Wanted to B-more" olmasını planladığı kitabın amacı "Çocukları teşvik etmek"miş.

Tahsilini iletişim üzerine yapan Angel, "Toplumun bizlere oranla daha az şanslı kesimleriyle bir araya gelmeyi ve onlara yardım etmeyi seviyorum. Biraz boş zamanım olduğu zaman çocukların kaldığı hastaneleri ziyaret ediyorum. Ayrıca şiddet gören kadınlara ve çocuklara dair sosyal bir programa yardımcı oluyorum" diyor.

Bu iki anekdotun üzerine biz, kerameti kendinden menkul bir kısım yerli topçumuza "Siz, değil memleketin aydınlık yüzü, bu kadınların tırnağına sürdüğü oje olamazsınız" diyebilir miyiz? Ben bir sakınca görmüyorum.

Çocuklar demişken, McCoughtry'nin çocukluğuna gidelim, oradan başlayalım.


Ailenin babası Roi, Balitmore'da bir kilisenin papazı... Muhit biraz sıkıntılı olduğundan ve yoğun biçimde vaaza gidecek kadar sıkı çalıştığı için evin reisi genellikle Sharon annemiz olmuş.

Roi baba her ne kadar eski bir basketbolcu olsa da Angel'ı basketbol oynaması için ikna eden, yerel lige kaydını yaptıran ve hatta ilk günden sonra eve "Oynamayacağım basketbol falan" diye dönen ufaklığa cesaret verip, Amerika'ya kazandıran da valide McCoughtry.

"Ben sakin ve soğukkanlı bir insanım. Bu yüzden Angel'ın da öyle olacağını sandım ama tam aksi... Ona ne zaman 'Hadi şunu yapalım' desem, hep tersini yaptı. Şimdilerde anlıyorum ki müthiş bir enerjisi varmış ve bunu bir yere yönlendirmesi gerekiyormuş. Basketbol onun için mükemmel bir seçimdi" diyor, bu hiperaktivite yüzünden zamanında sık sık ağlamaklı olan Sharon.

Enerjisinin Angel'a fazla geldiği kesin. Zira okuldan döndükten sonra, Northwood havalisinde yer alan basketbol alanlarında erkek rakiplerle basket maçı yapmaktan, eve girmek bilmediğini şu sözlerinden anlıyoruz:

"Babamın bana 'Hava kararmadan önce evde ol' demesinden nefret ediyordum. Sokakta yaptığımız maçlar o saatlerde daha güzel oluyordu ama ben eve dönmek zorundaydım. Bu yüzden hep başımı derde soktum çünkü hiçbir zaman babamı dinlemedim"

Kızın koyverip, babanın dizginlemeye çalıştığı bu coşku, Angel 16 yaşındayken öyle bir hal almış ki babasının kilisesinde basketbol oynayan koca koca adamların arasında top koşturmak için adamcağıza musallat olmuş. İyi ki de olmuş.


Angel'ın basketbol macerasının zirveye çıktığı ilk yer, Baltimore'daki St. Francis Lisesi... Dört senenin sonunda; 14 sayı, 10.5 ribaund, 3 asist ve 5 blok ortalamasına sahip bir performans sergilemiş.

Aslında oradaki tek marifeti bu değil. Otuza yakın okulun katıldığı "Interscholastic Athletic Association of Maryland" organizasyonunda 100 metre, 200 metre ve uzun atlamada altın madalya kazanmış.

İnsaflı davranmış. Bunların hemen peşinden yarıştığı yüksek atlamada üçüncü kalmasa, herhalde "Tamam kardeşim. Daha da yapmıyoruz yarış marış" deyip, dükkanı kapatırlardı Maryland'de.

Gerçi yıllar sonra gelip, Belediye Başkanı'ndan şehrin anahtarını bir törenle teslim almış ama olacak o kadar. Neticede semtin medar-ı iftiharıdır.

Neyse efendim...

Nasıl ki bir dönem Türkiye'de her gelin kızın rüyası Singer dikiş makinesi ise, Amerika'da da hemen her sportif hanım kızın rüyası NCAA'dir malumunuz.

Dolayısıyla Angel'ın da hedefi buydu ama önünde okullarla, notlarla ve derecelerle ilgili bir problem varmış.  Roi dayı, radikal bir karar alıp, bu problemin çözümünün Patterson adında gözden ırak bir hazırlık okulundan geçtiğine karar verince, Angel'a gurbet yolları gözükmüş.

North Carolina'da, yaratanın bile ancak kırk yılda bir hatırladığı bir yerde, kendisi için doğrudan taşra sayılabilecek bir mekana ve hayata balıklama dalmış. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, o günleri hatırladığında "Bundan daha beter bir şey olamazdı" diyor Angel. "Televizyon yok. Paso duvarları dikiz. Aynı mapushane gibiydi. Sürekli evi arayıp, buradan nefret ediyorum, diyordum" şeklinde ekleyerek...

Tabii "şerrin" olduğu yerde, "hayır" da yedekte bekliyor ve her başarılı insanda olduğu gibi, Angel'da da 60. dakikada oyuna giriyor.


"Ona oyunda herhangi bir şeyi yapamayacağını söyleyin. Yapabileceğini size kanıtlayacaktır. Günün birinde, şutunun zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyledim. Bir süre sonra okulu aradığımda, hocası bana her gün antrenmandan sonra kalıp, 500 şut attığını söyledi" cümlelerinin sahibi, Louisville'in yardımcı hocası Tim Eatman, Patterson'a onu izlemeye ilk geldiğinde, irtibatı koparmamaya karar vermiş. Her fırsatta ziyaret edip, aklını çelmeye çalışmış.

Hocanın ilk transfer teklifinde Angel'ın aklına gelen "Louisville mi? Ne Louisville'i? Louisville nerede la haritada?" tarzı düşünceler olmuş ama kader ağlarını örerken karışmak olmuyor işte.

O sıralar Maryland'e gitmek, Angel için daha kolay bir seçim gibi gözükmüş ama oraya Marissa Coleman'ın gitme ihtimali ve ikisinin aynı mevkide oynaması yüzünden "İşim yok, bir de takımda yer için mi kapışacağım" diye düşünerek, seçimini direk oynayabileceği Louisville'den yana kullanmış.

Kolejdeki ilk sene biraz sıkıntılı geçmiş. Her ne kadar 9.2 sayı ile, ortalamada üçüncü sırayı alsa da hocası Tom Collen ile arası inceden limoniymiş.

Pek de "inceden" değil aslında...

Toplantılara geç kalmak desen onda. Antrenman sırasında uyumak desen onda. Hakemlerle tartışmak desen onda. Serbest atış çizgisinde neredeyse takım sonuncusu... Adeta bir "Kadırgalı Eşref" olmuş. Resmen hocasının tasavvufa kabiliyetini denemiş.

"Yavrucum sen böyle yapıyorsun ama masanın gözünde tek yön bilet var Baltimore'a. Haberin olsun" uyarısı bile para etmemiş. "Ben de meraklıydım sanki buralara" cevabı gecikmemiş Angel'ın. Hatta maçlardan bir maç, "Bu gece uzaktan tek bir şut bile atmadım" serzenişine karşılık, Collen de "Şut atmanı istemiyorum. Çünkü atamıyorsun. Sen sadece ribaund al" diye celallenmiş. Gidere gider haller...


Gel gelelim ikinci sene ile birlikte her şey değişmiş, asr-ı saadet başlamış.

Kolejdeki ilk sezonunda 29 maçın hiçbirinde ilk beşte başlamayan Angel, bu kez 35 maçta da hava atışı yapılırken sahadaymış.  Sayı ortalamasını 21.5'e çıkartırken, diğer kategorilerde de kendini bulmuş.
% 47 olan şut yüzdesini % 51'e,
% 30 olan üç sayılık atış yüzdesini % 37'ye,
% 55 olan serbest atış yüzdesini ise % 72'ye yükseltmiş.

Esas değişim ise, selef Collen'in yerine halef Tom Walz gelince gerçekleşmiş. "Gel bakalım evladım" diyerek, Angel'ı video oynatıcının başına oturtan kulağı kesik hoca, "Bak, sen maçta istediğini yapamayan takım arkadaşlarına bu şekilde davranıyorsun. Hiç yakışık alıyor mu? Sen söyle allasen" diyerek, surat astığı, el kol yaptığı, sağa sola "Hadi lan oradan" çektiği maç görüntülerini izletmiş.

"Ben senelerdir insanlara böyle 'Bilmiyorsanız oynamayın bu boku arkadaş' diye mi davranıyorum?" şeklinde titreyip, kendine gelen Angel "Resmen şoka uğradım. Bundan sonra pozitif olacağım" diye önce kendine, sonra hocasına, sonra yine kendine söz vermiş ve bu sözü tutmuş.

Kolejdeki son sezonunda 34 galibiyet, 5 mağlubiyet ile mükemmel bir yılı da geride bıraktıktan sonra, 2009 yılında WNBA draftında 1 numarada, Atlanta tarafından seçilmiş.


Maryland'e gitmeme sebebi olan Marissa Coleman'ın da iki numaradan alındığı seçimlerden sonra, yıl sonunda hangisini alan takımın memnun kaldığını tartışmaya gerek yok. Çünkü Angel, 2009 yılının çaylağı ödülünü kazandı.

Coco Miller ve Kelly Miller gibi eski dostların yanında, Yelena Leuchanka ve Iziane Castro Marques gibi Türkiye'de yakından bilinen isimlerin de oynadığı Atlanta'yı sırtına alıp, götürdü. Ve "Erken kalkan yol alır" kabilinden, hiç beklemeksizin Avrupa'ya yelken açması, onu Fenerbahçe'ye kadar getirdi.

Bundan sonrasını ve aldığı sürüyle ödülün ismini, cismini, çok yakın geçmişin internet sayfalarından bulabilirsiniz. İsteyen Wnba'in ve Fiba'nın sayfalarından ya da Wikipedia'dan açıp, bakar.


Son cümleler...

Bazen insan oyunculardan "Rakip çok zorluydu. Bundan sonra her maç final. Taraftarımıza çok teşekkür ediyoruz" cümlelerinden farklı bir şeyler duymak istiyor değil mi?

Ve bazen insan, "Ben bu işi yuttum, bitirdim artık. Türkiye'de de şeklimi yaptım. Hayat bana güzel"den farklı bir sporcu tavrı hissetmek istiyor değil mi?


O zaman Angel'a bakmak gerek... Onun gibi "Benche her geldiğimde, neden kenara alındığımı ve nerede hata yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Ve sahaya çıktığımda bunu bir daha yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum." diyenleri görmek gerek.


Fenerbahçe'ye hoş geldin Angel.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Diana Taurasi'ye Gelsin...

Taurasi, Modafinil, Daum, Kokain, Etik Metik



Size sürekli yalan söyleyen insanları ne yapıyorsunuz? Hayatınızda tutuyor musunuz?

Çok seviyorsanız, tedavisine uğraşıyorsunuzdur.

Ya da gözden çıkarılabilecek insanlar ise? Selametle...

Neyse... Şimdi beşeri vaziyetleri tartışmak değil işimiz.

Bir iki tane gazete kupürü koyalım dedim. Ucundan azıcık, geçmişten haberler...

24 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber mesela.

"Takımın başına Alman teknik direktör Daum'u getirecekleri yönünde çıkartılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını anlatan Yıldırım, ‘‘Daum, kokainden suçlanıyor. Bizim memlekete gelse içeri atarlar. Daum, değil F.Bahçe'nin başına Türkiye'ye bile gelemez’’ diye konuştu."

Bu olmadı mı? O zaman yukarıdaki resme bakın.

Olay "Şunu dedi, bunu yaptı, onu aldı, bunu sattı" olayı değil... Koskoca Fenerbahçe yönetiminin hemen her işi, "Bir ok attım kebap oldu"ya dönüşüyorsa, oturup düşünecek bir şeyler olmalı. Israrla söylüyorum; bugün ortaya çıkan manzara hiçbir şekilde Aziz Yıldırım'ın kabahati değil. Eğer ortada bir suçlu varsa bu, sırf makamından ötürü Aziz Yıldırım'ı pohpohlamaktan bıkmayanlardır.

Hadi dün, dünde kaldı. Ama bugün, Diana Taurasi olayında yazılan, çizilen, konuşulan, yapılan onca şeyin içerisinde iki yüz elli gram halden anlarlık, biraz da karışık empati ve diplomasi bilmeyen kadroları "hemen" kulüpten uzaklaştırmalı Aziz Yıldırım. "Dün dündür, bugün bugündür" kafasıyla sadece kitlenin fitilini ateşlersiniz. Yaşadığınız memleketin tarihi de mi ders vermiyor size?

7 Ocak 2011 Cuma

Fenerbahçe'yi İyi Bilmek...


Milletimizin muazzam bir özelliği de akıl baliğ olur olmaz, her konuya dair fikir yürütebilmesidir.

Kitle iletişim araçlarının yoğun olduğu günümüzde herkesin her şeyi bilme yüzdesi daha da arttı.

Selahattin Duman'ın muhteşem tespitiyle, "Milletimiz her şeyi en ince noktasına kadar bilir ama yaz bakalım bildiklerini desen, tek bir A4 sayfasını dolduracak cümle çıkmaz"

Kurmay subaydan daha kurmay, değme teknik adamdan daha antrenör bir ırkın ahfadına mensup olarak, Fenerbahçelilerin bu vaziyetten uzak durması beklenemezdi.

Bilhassa FBTV yayın hayatına başladıktan sonra, ajansı izleyen herkesin uzman kesilmesi şaşırtıcı olmadı.

Sorsan, Fenerbahçe'de olan biteni bilmeyen kimseler yok. Ama ne zaman ki resmi söylemlerin dışında bir şey oluyor, işte o zaman apışıp kalıyor bu "Resmi Gazete" hayranları. Farklı bir şey diyenler ya rantçı, ya da QTM kaynaklı. Yağma var mı ağalar?

Aklıma Kemal Tahir'in "Bozkırdaki Çekirdek" adlı kitabından bir bölüm geliyor bunları düşününce. Olduğu gibi arz edeyim; belki siz de benzer bir şeyler bulursunuz.

------------------------------------------------

Küçük istasyonun akasyası altında kümelenmiş köylüler, trenin düdüğüyle davranmışlar, çıkınlarını savurarak koşmaya başlamışlardı. İki karışlık su arkını, yüksek korkuluklu geniş bir hendeği aşıyorlarmış gibi, var güçleriyle sıçrayıp geçiyorlar, yapıyı dönerken hızlarını ayarlayamadıkları için, tökezleyip harmanlıyorlardı.

Tulumbada avcuyla su içen köylü doğruldu, tren düdüğüyle ilgilenmemiş olmalı ki, arkadaşlarının koştuğunu görünce, hemen arkalarından atıldı. Dört beş adım gitti gitmedi, kollarını havada çevirerek durmaya çabaladı. Ağacın altında bıraktığı torbasını alıp yetişemeyeceğini anlayınca dizlerini yumruklayarak çırpındı, torbayı, bir an gözden çıkaracak oldu, yapamadı, umutsuz bir atılışla koşup kaptı, savrularak döndü. "Kara tren" durmadan geçince elini yanağına kapatarak şaşakaldı.

Yol açılmıştı ama, Nuri Çevik kendini dalgınlıktan kurtararamıştı. Kara gözlerini kırpıştırarak köylülere bakıyor, elinin içiyle hafif hafif direksiyona vuruyordu.

Başeğitmen Cemal Avşar, omzuna dokundu:

- Hadisene!

- Dalmışım...

Cip hırıldadı, sardıldı, teneke gümbürtüleriyle demiryolunu aştı.

Susa, yeşil tarlaların arasından dümdüz geçip tepenin doruğunda mavi gökyüzüne dayanıyordu.

- Gurbetçi değiller miydi, onlar Nuri Bey?

Dimdik ileriye bakan Nuri Çevik hiç duraklamadan karşılık verdi:

- Hayır, yedek asker...

- Nerden bildiniz?

- Yorgan yoktu hiçbirinde...

- Öyle ya... Emine Güleç biraz düşünük suratını büsbütün astı. "Neden çıkaramadım bu kadarcık şeyi kendi kendime?"

- Durun bakalım... Daha beş saat bile olmadı Anadolu'ya, siz ayak basalı.

- Anadolu değil mi Ankara?

- Yaşadığınız yere bağlı... İstanbul'dan geldiniz, Yenişehir'e yerleştiniz. Girdiniz kolayca Gazi Terbiye'ye... Sinemalar, tiyatrolar... Her sabah gelsin gazete... Radyo dinleyin; pikapta klasikleri çalın! Sosyetede danslı çaylar... Biraz şiir, biraz sosyolojik tartışma... Birkaç iri sözle memleketin en çapraşık meselelerini çözüvermek... Sonra, vicdan rahatlığıyla derin uyku... Tez konusu ararken bir "Esdüdü deneyi" çıksın önünüze... "Hele bakalım, neyin nesiymiş" diye, alın bir öğretmen yardımcılığı, müteahhit beybabanın özel arabasından inip İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün binin külüstür cipine... Beş saat sonra da, Anadolu'nun taşını toprağını, insanını hayvanını tanıyın! Yağma var mı?

Hem Efes Pilsen Kapansın Hem de Yasaklar Kalksın


Aklıma Zeki Alasya - Metin Akpınar'ın, Devekuşu Kabare'deki "Geceler" oyunu ve rüya tabircisine giden Necmettin Erbakan sahnesi geliyor. Metin Akpınar'ın canlandırdığı hoca, rüyasını anlatırken "Biz beraat ettik" deyip, duruyordu.

Beraat şanlı bir müessese... Bir daha geri dönüp, bakılmıyor. Ama ben yargıda herhangi bir suçun üzerinin "Onlar yapmaz öyle şey" diye örtüldüğünü hatırlamıyorum. Aynı şekilde suçlu birine dair "iyi hal" kavramını bilirim ama kız istemede kayınpedere damat tarif edilirmiş gibi, suçlu hakkında "İçkisi kumarı yok. Evden işe, işten eve. Büyüklerine saygılı. Efendi mi efendi." denerek cezanın az olması için kulis yapıldığını anımsamam... Lakin başka bir mecrada bunlar yaşandı.

Efes Pilsen doping yaptı. Cümle alem izledi. Kimlerin neden konuşamadığını, ses çıkaran bazılarının da neden olaya yüksek perdeden dalmadığını, aylar önce şurada yazmıştık. Ekmek parası (?) ne yaparsın...

Bugünlerde çıkan yasa yüzünden, Efes Pilsen'e dair mağduriyet şarkıları bir kez daha terennüm edilmeye başlandı. Özünde yasaklara karşı olduğu için haklı bir mücadele ama kurtarılmak istenen özne yanlış.

"Basketbolu Türkiye'ye Efes Pilsen getirdi" safsatasına inanan kocaman kitleyi bir kenara bırakalım. Onların gözünü Koraç Kupası bürümüş. Müesseseleri, memlekette spor tam kesilecekken, gökten inen bir melek sanıyorlar.

Basketbol camiasına ve Efes Pilsen'deki isimlere yakınlıklarından ötürü düşündüğünü söyleyemeyenleri de boş verin. Eş dost hatırına erdemleri bir kenara bırakanlardan kimseye hayır gelmez.

Spor kulübü taraftarı olduğunu söyleyen, özellikle Fenerbahçeli olan ağabeylerime, kardeşlerime, herkeslere sesleniyorum.

Unutmayın!

Efes Pilsen, "özellikle son yıllardaki icraatları itibariyle" bu ülkede bir takım erdemlerinden bahsedilecek son kulüplerden bir tanesidir. Türk basketboluna tesis anlamında tek bir çivi çakmaması, kulüp takımlarının taraftarına reva gördüğü basketbolu sevdirme (!) hamleleri ve son olarak Federasyon Başkanı'nın bile itiraf ettiği organize doping skandalı ile yüz karasıdır!

Alelade bir Fenerbahçeli olarak sürece ve Efes Pilsen'e dair dileklerim, yasakçı zihniyetin memleketin her noktasından yok olması ve Efes Pilsen'in de bir spor kulübü olarak yaşantısına devam etme olanağının "yaptığı doping temelli üçkağıtçılıklar yüzünden" ortadan kalkmasıdır.

Elbette bu kanun eşliğinde eski dosyalar açılmayacak. Ve elbette "sırf müskirat olduğu için kısıtlanmak istenen" bir markanın sonuna kadar arkasında duralım ama o markanın sapına kadar suçlu bir unsurundan "masumiyet ve mağduriyet idolü" yaratmayalım.

Efes Pilsen kapansın!

Diana Taurasi'nin Taburesine Tekme Atanlar


Belki ilk başta kendisi ama "sadece" kendisi değil.

Öncelikle "Doping ve Fenerbahçe'nin Başına Gelenler" başlığı altında, yakın geçmişe bir dönelim.

"Efes Pilsen'in doping hadisesiyle, Aziz Yıldırım az mı uğraştı?" diyenler var. Güldürmeyin insanı.

Tuncay Özilhan, elinde Mehmet Durupınar'a yazdırttıkları "Türkiye Basketbol Tarihi" kitabıyla kürsüye çıkıp "Bunu biz yazdık. Fenerbahçe haddini bilsin" dediğinde sus pus olan, üstüne bir de sponsorluk anlaşması yenileyen kimdi? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı?

Demek ki Fenerbahçe'nin elinden "doping marifetiyle" şampiyonluk çalan bir camia ile reklam anlaşması yapılabiliyormuş. Yarın bir gün Galatasaray, sağa sola reklam verebilecek duruma gelse, utanmadan onlarla da anlaşabilirmişiz, bu mantık gölgesinde?

Hem, ne oldu arkadaş Galatasaray'ın Cemal - Tufan "Transformers"ından mütevellit puan durumları? İnce ince bu ceza kıyılırken ve Sermet Erkin'ce yok edilirken kim çıktı konuştu? Taraftardan başka kimseye dokundu mu bu işler?

"Bekleyin, görün" diyen kapı kulları var... 12 senedir hangi beklemenin sonunda gördük? 2006 ve 2010 yıllarında camia temelinden sarsılmışken ve delikanlı gibi taraftarının karşısına çıkmadan fellik fellik saklanan bir yöneticiler topluluğunun kriz yönetme konusundaki başarısızlığı ortadayken hâlâ daha "Bekleyin" demek büyük öngörü ya da "dil" istiyor herhalde.

"Taurasi sürecini iyi yöneten" yönetime dikiz.

Sakat yalanları.
İzin masalları.
Sızdırma ile doping haberleri.
Federasyona kükreme.
"Oyuncumuzun arkasındayız" mesajları.
Sonuç kesinleşince sözleşme feshi.

Haa, sen kulüp olarak Kerem Gönlüm'e dünyayı dar etmişsindir de ben anlarım. Derim ki "Hem milletin gırtlağına çöküyor, hem de kendisine gelince tavizsiz davranıyor" ama nerede? El âleme şapır şupur, bize yarabbi şükür.

İnsanların sunduğu çeşitli dayanak noktalarına yanıt olarak, "Bekleyelim, görelim" demek, körü körüne biat etmektir. Ve önemli olan şu soruya cevap verilip, verilemediğidir

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?"

Ben ip ucunu vereyim, siz gerisini getirin... Dağa kaçtı...

Gelelim diğer mevzulara...

"Fenerbahçe yönetimi elinden geleni yapıyor Galatasaraylı Federasyonlara karşı" lafları var tedavülde.

Duyan da Galatasaraylı Federasyonları göreve Selami Şahin getirdi sanacak. 12 yıldır görevde olan "güçlü ve kurumsal" (!) Fenerbahçe yönetimi kendi adaylarını koyamıyor. Gidiyor, Galatasaraylıları destekliyor. Yetmiyor, onların her dediğine boyun eğiyor. Sonra kaçınılmaz olan zuhur edip, gelişmeler içine kaçmaya başlayınca bir veryansın. E kulislerde "Biz seçtirdik" diye gezmeyi biliyorsunuz, o nasıl olacak? Zamanında, her fırsatta Fenerbahçe'ye Allah - Kitap küfreden Haluk Ulusoy'a "Bir Gün Herkes Fenerbahçeli Olacak" şapkasını taktırıp, tesislerde poz verdiren de Aziz Yıldırım değil, Rıza Silahlıpoda imiş zaten.

Kulübe çağ atlatacak projeler... Projeler biraz durulsun da az huzur gelsin onların yerine camiaya, olmaz mı? Huzur var, diyecek olanın alnı karışlanmaya hazır bekliyor.

Ligde her sene şampiyonluk... Hangi lig o? Hilafsız her lig mi? O liglere elimizden çalınan 2006 - 2010 futbol ve Efes'in dopingli şampiyonluğu dahil mi?

Avrupa Şampiyonluğu'na oynayan takım... Maddi imkanlar "dedikleri kadar" yüksekse elbette kuracaklar. Asli görevleri lütuf gibi göstermek neden? Hem biz kurumsallaşmamış mıydık? Kişi hakimiyetinden, grup tahakkümünden kurtulmamış mıydık? Ne oldu şimdi?

Yönetimin yanlışları var mı? Var. Bunları "Ama şu doğrular da var..." cümlesinin arkasına sığınarak söylemenin, "En iyi olma iddiasındaki bir yönetimin 'zaten ve lütfen' yapması gerekenleri lüzumsuzca yüceltmek" olduğunu kestirebilen insanlar olarak bunları elbette eleştireceğiz. Tebaa kafasıyla yaşayıp, hayatı temenna ederek geçirmekten kat kat iyidir bu. Yönetici görünce kendini kaybetmekten ya da yönetici kelamını Allah kelamı saymaktan kat kat evladır.

"Yönetimin bu süreçte hatası ne olmuş" diye tekrar tekrar sormak ise, sarmalı başa sarmak demektir. Yönetimin en büyük hatası, getirdiği dünya yıldızlarına, kifayetsiz muhterisleri jandarma yapması ya da yapılmasına göz yummasıdır. Fenerbahçe taraftarının % 90'ı bir yönetici gördüğü zaman, onun "masum" olduğunu sanıyor. İsterse hiç tanımasın, bilmesin, "Yönetim Kurulu'nda adı geçen insan" görmek, onun "ideal insan - yönetici" olduğunu anlamakla (!) eş anlamlı. Aynı şekilde bu insanların atadığı kişiler için de durum bu. Ne kafa ama!

Çok basit bir soru:
Semih Özsoy ve Didem Akın, Diana Taurasi ve Penny Taylor özelinde, kadın basketbol şubesi için nasıl bir yararlılık göstermişlerdir?

Böyle bir artı varsa açıklanması gerek. Yoksa, neden hala görevdeler? Yönetim sevdalıları bu işleri çok iyi biliyorlar ya, görüşlerini alalım. Ama lütfen cevabın içeriğinde "Düzce Topuk Yaylası" olmasın. Lütfen...

"Yönetim Taurasi sakat diye bir açıklama yapmadı, sadece Ratgeber'e sorulduğunda biraz rahatsız dedi, bu da forumlarda geçti, taurasi gizli kalmasını rica etmişti sonuçta ne diyeceklerdi ki" şeklinde bir yönetim avukatlığımız var.

"Merd-i kıptî şecaatin arz ederken, sirkatin söyler" sözüne ne kadar da uygun. Taurasi rica etmiş de öyle olmuş da böyle olmuş... Sen doping yaptığı için kovduğun sporcunun ricasını yerine getireceksin ama 1 aya yakın süredir kıvranıp duran taraftarından iki gram bilgiyi sakınacaksın. Bu mu yönetim anlayışı? Ondan sonra bunu savunanlara "Siz tebaa olmuşsunuz" deyince kızıyorlar.

Bin tane şey yazmışız. Argüman sunmuşuz. Şu şöyle, bu böyle demişiz. Sorular sormuşuz ama hiçbirisine cevap yok. Olamaz da. Anca "Siz yönetime sallıyorsunuz"... Tamam, biz sallıyoruz diyelim. Yalan olan bir tane şeyi söylesenize o zaman. "Şu olmadı" desenize? Hani?

Neymiş, Taurasi'nin özel hayatına karışıldığı yalanmış da ispat gerekirmiş. Taurasi, Beyoğlu 13. Noter'ine gidip evrak mı düzenletecekti? İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Biz sanal ortamda "Ann Wauters lezbiyense, nasıl hamile kalmış. Saçmalamayın yahu" deyip, gerçeği öğrenince "Aaaa"lara bürünenleri de gördük. Böyleleri de zamanı gelince öğrenir.

Bizim bir kısım taraftar hakikaten çok kurnaz. Kurumsallık sayesinde kafalarında kırk tilki geziyor ama İsmet Paşa'nınkiler gibi değil, bunlarda kuyruklar birbirine dolaşık.

İlk zamanlarda "Taurasi meselesinde başka sıkıntılar var" denirken, "Sakat" kelimesi en büyük dayanaklardan biriydi tebaa kafasındaki taraftarlarda. "Hoca sakat dedi ki ehe ehe salaklar işte" diye ortada gezinen tipler vardı. Aynı tipler, çekilmiş bir fotoğrafı "İşte Fenerbahçe'de Saadet Günleri" cümlesiyle ispat namına sunuyorlardı. Şimdi "Sakat" kelimesi tu kaka oldu. Bir algı sadece beyanat verilerek oluşturulmaz. Sessizlik de bir kitle iletişim yöntemidir. Kelime etmezsin ki kitle diğer resmi kaynakların gayri resmi söylediklerine inansın. Ama mesele değil. Bilmeyene öğretmek lazım. Tabii her zaman "Armut piş, ağzıma düş" olmaz. Arada yazılan çizilene cevap da alabilmek lazım ama nerede o bilgi.

Sahi yine aklıma geldi.

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?" diye bir soru vardı. Onun cevabı ne oldu?

Uzun lafın kısası...

1. Bu yönetimin sadece kendi evlatlarına dişi geçer.

2. Bu dünyada "Kim Kriz Anlarını İyi Yönetir" sorusunun son cevabı "Mevcut Fenerbahçe Yönetimi"dir. Aksini iddia eden, Alice'in koluna girsin, beyaz tavşanı birlikte kovalasın.

Kulüpçüyüz, taraftarız ama boynumuza tasma geçirmek isteyenlerin de karşısındayız. Bu ister yönetici olsun, ister yöneticinin dümen suyundaki taraftar grupları. İnsanlığın gereği bağımsızlık ve doğru bildiğini söyleyip, tartışmaktır.