Fenerbahce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2012 Perşembe

Yeniçeri, Paşa, Padişah... Yediniz Fenerbahçe'yi. Afiyet Olsun!



"Allah bir daha kötü gün göstermesin ki bir daha buraya yazmak gerekmesin" demiştik ama olmadı. Benim artık Fenerbahçe'ye dair söyleyecek bir sözüm kalmadı. Bu kalmamazlık, kötü gün şeklinde vücut buldu. Yazık oldu. Neyse, haydi sadede...

Alphonse de Lamartine, üç ciltlik Osmanlı Tarihi'nin "Aşiretten Devlete" isimli birinci cildinde, Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşunu şöyle anlatır.

"Orhan Bey'in etrafında derhal İslâmiyete yeni geçmiş gençlerden bir avuç asker toplandı. Orhan Bey bunları, Osmanlıların savaş ruhu olan dine adamak istiyordu. Ulu dervişlerden, Hacı Bektaş adlı birisi, Amasya'dan pek uzakta olmayan Sulca kasabasında yaşıyordu. Orhan Bey yeni askerlerini bizzat alarak, dervişin yanına götürdü ve ondan dinin bu yeni çocuklarına sancak, ad ve hayır vermesini rica etti. Bu derviş, kurulan yeni teşkilâtın, îmansızları hatalarından koparacağını ve Muhammed'in Tanrısı'na bir milyon yeni mümin kazandıracağını anlayınca, yerinden doğruldu; yeni milisin genç askerlerinden birine yaklaşarak, onun şahsında bütün birliği takdis etmek üzere, elini genç askerin başına koydu. Bu sırada, dervişin kaftanının yeni, omuzunun üzerinden kayarak askerin ensesi üzerine düştü.

Derviş Orhan Bey'e dönerek, 'Bugün kurulan bu milisin yüzü gün gibi ak ve aydınlık, kolu ağır, kılıcı keskin, oku delici olacaktır. Giderken muzaffer, dönüşünde galip olacaktır. Haydi, yolunuz açık olsun!' dedi."


Aynı Yeniçeri, Necip Fazıl'ın Gençliğe Hitabe'de bahsederken "aşk, vecd, fetih ve hakimiyet ile süslenen" dediği ilk iki buçuk asırdan sonra, yine Necip Fazıl'ın anlatımıyla devletin gördüğü en büyük rezillikleri yaşatacak ve sonunda ocak "efendisi" Sultan Genç Osman'ın bile canına kıyacaktır:

"... rezilce lisan tecavüzlerinden sonra "Altuncuoğlu" isimli, yeniçerilik tereddisinin âbide çapında sembolü bir alçak, Halife ve Padişahının kaba etini çimdikliyor ve şöyle diyor:
- Osman, ne de güzel götün var!
Ve o anda başına inecek namuslu kılıçlar altında gebertileceğine, kahkahalarla karşılık görüyor."

Bu coğrafyanın ve insanların hayatı tarih boyunca her süreçte üç zümrenin elinden geçmiş.

1) Zorba askerler.
2) Zorbabaşı vezirler.
3) Zorbalara isteyerek ya da istemeden boyun eğen padişahlar.

Hiç mi güzel günler olmamış?

Olmaz olur mu? Ama az sürmüş ama çok; asker askerliğini, vüzera vezirliğini, sultan sultanlığını yaptığında mülk mutluymuş.

Yeniçeri bir keresinde isyan edip kelle istediğinde ve aldığında, Ahmet Paşa'nın adının başına bir de "Hezârpare" yani "bin parça" getirdi. Sebep? Paşanın cesedini meydanda ağaca bağlayıp, mafsal ağrılarına iyi geliyor diye, parçalara bölerek halka sattılar. Sepetine "yek pare" Ahmet Paşa alan uzadı, gitti. Say ki Alex'in "mecazen" yaptığı da budur.

Hafız Paşa, IV. Murat'la helalleşip kapıda bekleşen yeniçerilere tokatla giriştikten bir kaç saniye sonra katledilirken, Kösem ile ittifakı sayesinde içinden sırıtan Topal Recep Paşa'nın "Gel beri Topal zorbabaşı" cümlesiyle biten hayatı boyunca yaptıklarını, Aykut Kocaman'a "say ki" diyerek bağlamak, en hafif tabirle "ayıp" olur. 3 Temmuz'un Hafız Paşa'sı,sonranın bu kadar çap eksikliğini kendine yakıştırıyor mu, diye sormak ise haktır.

Ve padişah... Mülkün sahibinin yeryüzündeki gölgesi... Onun için uzun uzun kronoloji yazmak gerek. Şimdi ben bunu söyleyince paslaşmışız sanılacak ama değil.

Dün akşam yazıyı taslak olarak kaydedip, devamını yazmayı bugüne bırakmıştım. Az evvel Barış Gerçeker'den bir mail geldi, yeni yazısını yollamış kardeşim. Okudum.
"Hah" dedim. Ancak bu kadar güzel yazılır. Sayın ki bana izin vermiş, bu yazıya ben devam edeceğime, ondan alıntı yapmışım. Çünkü evet, ancak bu kadar güzel yazılır.

Kronoloji - Barış Gerçeker

Son bir söz de ben ekleyeyim kardeşimin müsaadesiyle. Dünya durdukça el altında bulunası kitaplardan "Kâbusname"de, Keykavus "Padişah olmak hali nicedir, onu beyan eder"ken şöyle diyor ve doğru diyor vesselâm.

"Ahde hilâf etme, yani bir nesneye ahdetsen, ahdini sıma ki ahde hilâf etmek kamu halk ayıptır, hâssa ki padişah ola. Zira halk eğer ahde hilâf etse, vefa etmese, âcîzliğine delildir. Padişah neden âcîzdir ki, ahde hilâf ede, vesselâm."

24 Mart 2011 Perşembe

Bir Fenerbahçelinin Fikri Faaliyetten İstifası


Fenerbahçe'de Semih Bayülken'e ve gruplara kızılırken en çok kullanılan argümanlardan bir tanesi "Fenerbahçeli olmayanların kulübe üye olmasını sağlayarak, oy manipülasyonu yapmaları" idi.

Yıllar geçti.

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Aziz Yıldırım, grup tekfurlarının duvarlarla çevrili şehrine girip, surlara "$ ve €" işaretli bayrağı dikerek, develerin tellal, pirelerin berber olduğu grupçuluk çağını sona erdirdi ve hep beraber anlı şanlı "kurumsallık" çağına geçtik.

Lisanslı ürün almayanların sahte Fenerbahçeli sayıldığı, haftada bir kez Fenerium'dan alışveriş yapmayanların hor görüldüğü, "Taraftar Kart" denen plastiğin bir nevi "Sevda ölçer" halini aldığı günler yaşadık.

Bilet fiyatları, öğrencileri ve halkın dörtte üçünü oluşturan alt gelirli insanları Fenerbahçe'den uzağa itti.

Turist Ömer'in görüldüğü takdirde yaka paça dışarı atılacağı bir stadyum sahibi olduk.

Kaymakam Cafer'in kapı şekli geçmişte kaldı.

Hababam Sınıfı'nın yerini zengin çocukları aldı.

Hepsinin şahikası, Galatasaraylı insanların kulüpte cirit atmaya başlamasıydı.

Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, kurum yöneticileri ve idari personel, Galatasaraylılardan seçildi.

İçeriden bilgi ve görüntü sızdırmaların bu insanlar kaynaklı olduğu öğrenildikten sonra bile zihniyet değişmedi.

Şahikalar üstünde meydan okuyan bir avuç er vardı. Fakat "yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler" konusunda da sıkıntı vardı.

Olmadı. Bilet fiyatları, halktan uzaklaşma ve diğer konularda fikir ve eylem olarak çarpışan bir kaç avuç insanın gücü düzeni sarsmayı başardı ama değiştirmeye yetmedi.

Ve nihayet bugün Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber...

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde Ferudun Niğdelioğlu imzası ile yayınlanan bir haberde Fenerium Genel Müdürü Sayın Aydın Kirman’ın kulübümüze üyelik başvurusunun Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım’ın itirazı sonucu reddedildiği iddia edilmektedir. Habere göre Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım Sayın Kirman’ın Galatasaraylı olduğu gerekçesi ile başvurusunu kabul etmemiştir. Söz konusu iddia baştan aşağı uydurma bir senaryodur.


Sayın Kirman’ın kulüp üyeliği için yaptığı başvuru 07.02.2011 tarihli yönetim kurulu kararı ile onaylanmıştır. Ancak o tarihten bugüne üyeliğin başlaması için yerine getirilmesi gereken prosedürler Sayın Kirman tarafından tamamlanmadığı için üyeliği resmiyet kazanmamıştır. Hal böyle iken Hürriyet Gazetesi’nde yazanların tamamının yalan yanlış bir senaryo olduğunun bilinmesi gerektiğini önemle duyururuz.

Şu açıklamayı yapan, içine sindirebilen, hoş görebilen, "Fenerbahçe'de Galatasaraylı üye olabilir yahu. Ne olacak ki" diyebilen herkesle ayrı Fenerbahçelerin insanıyız.

Bir branşta değil, dokuz branşta, birer şampiyonluk değil, isterse biner şampiyonluk olsun, ben bu düşünce tarzını kabul etmedim, etmeyeceğim.

Bu zihniyete omuz vermedim, vermeyeceğim.

Büyük bir çoğunluğun, "Fenerbahçe Sevgisi" adı altında ses çıkarmadığı onlarca çakallık ve haksızlık ortada dururken; en aşağılık muamelede, en hain zorlamada bile yönetimin istediklerini paşa paşa yapıp, bunu "Fedakarlık" olarak lanse etmek yerine, dik duruş sahibi olmayı ya da illa ki dış etkenler yüzünden bel doğrulamıyorsa çekip gitmeyi düşünmemek...

Hayır, bu fedakarlık değil. Büsbütün kendini kandırmak.

Bu yüzden artık fazladan fikir mücadelesine gerek yok. Söylenebilecek her şey söylendi.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız "umursamazların" olduğu bir Fenerbahçe'de, hayatını ve kalbini maneviyat duvarına yaslamış bizim gibi "istemezlerin" yeri yok.

O açıklamada yer bulan anlayışa müsamahakar bakan veya gerekli mücadeleyi yapamadığı halde ortalarda gezen herkes, işlenen günaha ortaktır.

Başkasını bilemem fakat ben ahir zaman ümmetinin bir ferdi olarak, uhrevi olsun, beşeri olsun, bünyede yeterince günah biriktirdiğimi sanıyorum. Daha fazlasına gerek yok.

Gün gelir, devran dönerse başka yerlerde, başka zamanlarda Fenerbahçe üzerine fikir tartışılır. Lakin hal yukarıdaki gibi olunca, zaman zaman kendi özelimizin de yer aldığı, fakat genelde Fenerbahçelilik temelinde yazıların paylaşıldığı bu blogun bir manası kalmıyor.  Vitrin, yani eski yazılar olduğu gibi duracak ama dükkanı kapatıyorum.

En sona da bu yazıyı koyalım arşivden. Biz gücümüz yettiğince bağırdık ama cephe düştü. Eyvallah!

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

29 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Artık Tribüncü Değilim


Bu his içimde ne zamandır var, emin değilim. Galiba 2007'den, Fenerbahçe'nin 100. Yılı'ndan beri...

"Fenerbahçe Taraftarı" denen kitlenin orta ölçekte bir kısmı, amatör branşlarda sürekliliği sağladığından ve bunların içinde yer alan "gözümüzde büyüttüğümüz" bazı tribün ağa babaları, yöneticilerle içli dışlı olmaya başladığından bu yana, bağlarım zayıflıyordu.

Omurgasızlığın cirit attığı beldelerde, bizim gibi hürriyetini kan diye damarlarda gezdirenlerin ikameti çok zor. Ben de o yüzden terk ediyorum artık meskeni.

"Tasmasız ve Bağımsız Tribüncülük" zagonunca mücadele etmek için cephede kalanlara sabır ve kolaylık dilemeden önce, "Buraya nereden geldik" kabilinden, bir iki şey karalayayım.

Zirveye çıkan yolun başlangıcını, Fenerbahçe - Eczacıbaşı maçı için gittiğimiz Ankara'da; yanımızda olan büyük (!) bir ağabeyimiz, Hakan Dinçay'a rastlayıp "Bir cep telefonunuzu alayım" dediği zaman gördüm.

Hani olur ya, ne konuşulduğunun farkında olmadığınız, daldığınız vakitler... Çevrede gördüğünüz bir şeye takılıp, "Ne oluyor lan?" dersiniz. Diyaloğa şahit olan Erkut kardeşimin, mide bulantısı aksettiren yüzünü görüp de o tarafa bakınca anlamıştım, yöneticiye yanlayan bir taraftar kişi ile karşı karşıya olduğumuzu. Şaşırdım. Biz "kimseye müdana yok" diye bilirdik.

Geçenlerde yapılan ve Sporda Şiddet Yasası'nın tartışıldığı panele başkanlık eden, anlı şanlı bir avukat yine yukarıdaki zamanlarda, Fenerbahçe - Vakıfbank voleybol altyapı maçında, sahadaki 14 yaşındaki çocuklara "Yediden yetmişe hepiniz hırsızsınız" diye bağırınca da şaşırmıştım. Öyle ki sporcuların velileri isyan edince üzerine yürüyen "kerameti kendinden bile menkul olmayan" tiplerden iğrenmek sonradan aklıma gelmişti ki onlar da tribünlerin büyüklerindendi (!)

Takip eden senelerde, tribüne yöneltilen onlarca ağır ithama sessiz kalınmasına, "önlem" adı altında can yakmalara karşı bir şey yapmadan "cefa" diyerek çakılı kalınmasına, pahalı bilet fiyatlarına açıktan isyan edilmemesine, ona, buna, şuna, bir sürü şeye şaşırarak bugünlere kadar geldim.

Ama en büyük şaşkınlığı şu son birkaç aylık süreçte yaşadım.

Fenerbahçe'nin tribün grupları faaliyetlerine son verdiklerinde, aşağıdaki satırları yazmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, "Bu grupların birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme. Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak..." diye başlayan cümlelerden, bu kadar kısa zamanda pişman olacağımı aklıma bile getirmemiştim.

Aslında Barış Gerçeker'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Geri Vites" başlıklı yazısı, olan biteni güzelce özetlemiş. Buradan okuyabilirsiniz.

Ama fazladan bir şey var. Hani Barış'ın, yazısını yayınlayan organ yüzünden frenlemek zorunda kaldığı ya da belki çoktan törpülenen bir his. Bende de son bir kez parlayıp, artık yanmamacasına sönen şey. Bir şeylerin farklı olduğuna inanıp, kötü gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde yakan, yıkan, deviren acı.

Diplomasi güzel şey... Çam devirmeden, diyalogla anlaşmaya çalışmak, kutlu şey... Ama yaşananlar?

Şimdi sorsak, birileri diyecek ki:
"Tribünün gerçekleri..."
Doğrudur. Demek ki biz bilmiyormuşuz.

Ya da çıkıp diyecekler ki:
"Sevdamızın büyüklüğü..."
Doğrudur. Demek ki biz sevmiyormuşuz.

Engin kardeşim Facebook'da sormuş; "Ne çabuk unuttu herkes bu tribüne yapılanları. Salonlarda bile serseri durumuna soktular bizi. Yazık! "Başarılar önemli değil, bizim için önemli olan Fenerbahçe'nin değerleridir" diyenler neredeler şimdi?" diye.

Ben cevap vereyim. Her zaman oldukları yerdeler... Masa başında...

Bilgi de, görgü de, sevgi de tekel olmuş. Yöneticilerin plastik kartlara ve lisanslı ürünlere indirgediği taraftarlığın tribündeki bayiileri piyasayı sarmış. Sadece onlar yaşıyorlar, biliyorlar, seviyorlar. Bizim dünyadan haberimiz yok.

Fazla edebiyat yapmadan, bir alıntıyla kapatalım bu defteri... Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabı şöyle bitiyordu:

"Epiktetos haklı:
"- Allahın bize verdiği en büyün nimet, malik olduğumuz halde, malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir."
Ve gene onun dediği gibi:
"- Huzurun bir pahası var"
Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum."

Tribün hayatın ta kendisidir. Hayatta sömürülmeyi içine sindirebilenler, buyursunlar, tribünde de "Müstemleke Valisi" olsunlar. Bize uymaz...

Yüreğim masayı değil, cepheyi tercih edenlerle birlikte çarpacak ama ben artık tribüncü değilim. Güzel bir geçmişti. Geride kaldı...

11 Ocak 2011 Salı

Bir Penny Taylor Ağlıyor


İsteyen, istediği yerinden, istediği kadar kıvırsın.

Durum ortada.

Fenerbahçe Kadın Basketbol Branşı, bir çiftlik halinde. Ağası da kahyası da marabaları da işten anlamıyor. Ne olup, bittiği hakkında en ufak fikirleri yokken bir işlerin altına girdiler, çıkamadılar.

Yukarıdaki fotoğrafa ve geçmişe iyi bakın. Yarın ne olacağı belli olmaz. Kötüsü olmasa da iyisinin her zaman tantuna gelebileceğini bilin.

Maho Ağa'nın artıkları ve sarı iltihap bünyeden atılmadıkça, Fenerbahçe'de kadın basketboluna huzur gelmez.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Mahmut Uslu Diyor ki...

Bir Angel McCoughtry Geldi


Diana Taurasi ile ilgili yaşanan süreç olmasa, bayram havasında kutlanacak bir transferdi bu. Şimdiyse biraz buruk bir sevinç var. Ama ne olursa olsun, Angel McCoughtry'nin özel bir oyuncu olduğu gerçeği, insanın yüzünü güldürüyor.

Daha Fenerbahçe formasını giyerken attığı ilk baskette tribüne dönüp "Haydi" minvalinde hareketler yapması veya top kaybı yaptığı bir pozisyondan sonra, tribünden kendisine bakan insanlarla resmen göz teması kurup "Oldu bir kere" dermiş gibi başını sallaması alışmadığımız şeylerdi. Anlaşılan Caferağa Spor Salonu, Angel ile daha ilginç günlere de gebe.

Roi'dan olma, Sharon'dan doğma, Baltimore nüfusuna kayıtlı Angel, 10 Eylül 1986 doğumlu. Üç çocuklu bir ailenin en büyük evladı.


Biz, sporcunun kitap okuyanına bile alışkın bir millet değiliz ama Angel okumakla kalmadığı gibi, bir de kitap yazıyor. Adının "The Angel Who Wanted to B-more" olmasını planladığı kitabın amacı "Çocukları teşvik etmek"miş.

Tahsilini iletişim üzerine yapan Angel, "Toplumun bizlere oranla daha az şanslı kesimleriyle bir araya gelmeyi ve onlara yardım etmeyi seviyorum. Biraz boş zamanım olduğu zaman çocukların kaldığı hastaneleri ziyaret ediyorum. Ayrıca şiddet gören kadınlara ve çocuklara dair sosyal bir programa yardımcı oluyorum" diyor.

Bu iki anekdotun üzerine biz, kerameti kendinden menkul bir kısım yerli topçumuza "Siz, değil memleketin aydınlık yüzü, bu kadınların tırnağına sürdüğü oje olamazsınız" diyebilir miyiz? Ben bir sakınca görmüyorum.

Çocuklar demişken, McCoughtry'nin çocukluğuna gidelim, oradan başlayalım.


Ailenin babası Roi, Balitmore'da bir kilisenin papazı... Muhit biraz sıkıntılı olduğundan ve yoğun biçimde vaaza gidecek kadar sıkı çalıştığı için evin reisi genellikle Sharon annemiz olmuş.

Roi baba her ne kadar eski bir basketbolcu olsa da Angel'ı basketbol oynaması için ikna eden, yerel lige kaydını yaptıran ve hatta ilk günden sonra eve "Oynamayacağım basketbol falan" diye dönen ufaklığa cesaret verip, Amerika'ya kazandıran da valide McCoughtry.

"Ben sakin ve soğukkanlı bir insanım. Bu yüzden Angel'ın da öyle olacağını sandım ama tam aksi... Ona ne zaman 'Hadi şunu yapalım' desem, hep tersini yaptı. Şimdilerde anlıyorum ki müthiş bir enerjisi varmış ve bunu bir yere yönlendirmesi gerekiyormuş. Basketbol onun için mükemmel bir seçimdi" diyor, bu hiperaktivite yüzünden zamanında sık sık ağlamaklı olan Sharon.

Enerjisinin Angel'a fazla geldiği kesin. Zira okuldan döndükten sonra, Northwood havalisinde yer alan basketbol alanlarında erkek rakiplerle basket maçı yapmaktan, eve girmek bilmediğini şu sözlerinden anlıyoruz:

"Babamın bana 'Hava kararmadan önce evde ol' demesinden nefret ediyordum. Sokakta yaptığımız maçlar o saatlerde daha güzel oluyordu ama ben eve dönmek zorundaydım. Bu yüzden hep başımı derde soktum çünkü hiçbir zaman babamı dinlemedim"

Kızın koyverip, babanın dizginlemeye çalıştığı bu coşku, Angel 16 yaşındayken öyle bir hal almış ki babasının kilisesinde basketbol oynayan koca koca adamların arasında top koşturmak için adamcağıza musallat olmuş. İyi ki de olmuş.


Angel'ın basketbol macerasının zirveye çıktığı ilk yer, Baltimore'daki St. Francis Lisesi... Dört senenin sonunda; 14 sayı, 10.5 ribaund, 3 asist ve 5 blok ortalamasına sahip bir performans sergilemiş.

Aslında oradaki tek marifeti bu değil. Otuza yakın okulun katıldığı "Interscholastic Athletic Association of Maryland" organizasyonunda 100 metre, 200 metre ve uzun atlamada altın madalya kazanmış.

İnsaflı davranmış. Bunların hemen peşinden yarıştığı yüksek atlamada üçüncü kalmasa, herhalde "Tamam kardeşim. Daha da yapmıyoruz yarış marış" deyip, dükkanı kapatırlardı Maryland'de.

Gerçi yıllar sonra gelip, Belediye Başkanı'ndan şehrin anahtarını bir törenle teslim almış ama olacak o kadar. Neticede semtin medar-ı iftiharıdır.

Neyse efendim...

Nasıl ki bir dönem Türkiye'de her gelin kızın rüyası Singer dikiş makinesi ise, Amerika'da da hemen her sportif hanım kızın rüyası NCAA'dir malumunuz.

Dolayısıyla Angel'ın da hedefi buydu ama önünde okullarla, notlarla ve derecelerle ilgili bir problem varmış.  Roi dayı, radikal bir karar alıp, bu problemin çözümünün Patterson adında gözden ırak bir hazırlık okulundan geçtiğine karar verince, Angel'a gurbet yolları gözükmüş.

North Carolina'da, yaratanın bile ancak kırk yılda bir hatırladığı bir yerde, kendisi için doğrudan taşra sayılabilecek bir mekana ve hayata balıklama dalmış. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, o günleri hatırladığında "Bundan daha beter bir şey olamazdı" diyor Angel. "Televizyon yok. Paso duvarları dikiz. Aynı mapushane gibiydi. Sürekli evi arayıp, buradan nefret ediyorum, diyordum" şeklinde ekleyerek...

Tabii "şerrin" olduğu yerde, "hayır" da yedekte bekliyor ve her başarılı insanda olduğu gibi, Angel'da da 60. dakikada oyuna giriyor.


"Ona oyunda herhangi bir şeyi yapamayacağını söyleyin. Yapabileceğini size kanıtlayacaktır. Günün birinde, şutunun zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyledim. Bir süre sonra okulu aradığımda, hocası bana her gün antrenmandan sonra kalıp, 500 şut attığını söyledi" cümlelerinin sahibi, Louisville'in yardımcı hocası Tim Eatman, Patterson'a onu izlemeye ilk geldiğinde, irtibatı koparmamaya karar vermiş. Her fırsatta ziyaret edip, aklını çelmeye çalışmış.

Hocanın ilk transfer teklifinde Angel'ın aklına gelen "Louisville mi? Ne Louisville'i? Louisville nerede la haritada?" tarzı düşünceler olmuş ama kader ağlarını örerken karışmak olmuyor işte.

O sıralar Maryland'e gitmek, Angel için daha kolay bir seçim gibi gözükmüş ama oraya Marissa Coleman'ın gitme ihtimali ve ikisinin aynı mevkide oynaması yüzünden "İşim yok, bir de takımda yer için mi kapışacağım" diye düşünerek, seçimini direk oynayabileceği Louisville'den yana kullanmış.

Kolejdeki ilk sene biraz sıkıntılı geçmiş. Her ne kadar 9.2 sayı ile, ortalamada üçüncü sırayı alsa da hocası Tom Collen ile arası inceden limoniymiş.

Pek de "inceden" değil aslında...

Toplantılara geç kalmak desen onda. Antrenman sırasında uyumak desen onda. Hakemlerle tartışmak desen onda. Serbest atış çizgisinde neredeyse takım sonuncusu... Adeta bir "Kadırgalı Eşref" olmuş. Resmen hocasının tasavvufa kabiliyetini denemiş.

"Yavrucum sen böyle yapıyorsun ama masanın gözünde tek yön bilet var Baltimore'a. Haberin olsun" uyarısı bile para etmemiş. "Ben de meraklıydım sanki buralara" cevabı gecikmemiş Angel'ın. Hatta maçlardan bir maç, "Bu gece uzaktan tek bir şut bile atmadım" serzenişine karşılık, Collen de "Şut atmanı istemiyorum. Çünkü atamıyorsun. Sen sadece ribaund al" diye celallenmiş. Gidere gider haller...


Gel gelelim ikinci sene ile birlikte her şey değişmiş, asr-ı saadet başlamış.

Kolejdeki ilk sezonunda 29 maçın hiçbirinde ilk beşte başlamayan Angel, bu kez 35 maçta da hava atışı yapılırken sahadaymış.  Sayı ortalamasını 21.5'e çıkartırken, diğer kategorilerde de kendini bulmuş.
% 47 olan şut yüzdesini % 51'e,
% 30 olan üç sayılık atış yüzdesini % 37'ye,
% 55 olan serbest atış yüzdesini ise % 72'ye yükseltmiş.

Esas değişim ise, selef Collen'in yerine halef Tom Walz gelince gerçekleşmiş. "Gel bakalım evladım" diyerek, Angel'ı video oynatıcının başına oturtan kulağı kesik hoca, "Bak, sen maçta istediğini yapamayan takım arkadaşlarına bu şekilde davranıyorsun. Hiç yakışık alıyor mu? Sen söyle allasen" diyerek, surat astığı, el kol yaptığı, sağa sola "Hadi lan oradan" çektiği maç görüntülerini izletmiş.

"Ben senelerdir insanlara böyle 'Bilmiyorsanız oynamayın bu boku arkadaş' diye mi davranıyorum?" şeklinde titreyip, kendine gelen Angel "Resmen şoka uğradım. Bundan sonra pozitif olacağım" diye önce kendine, sonra hocasına, sonra yine kendine söz vermiş ve bu sözü tutmuş.

Kolejdeki son sezonunda 34 galibiyet, 5 mağlubiyet ile mükemmel bir yılı da geride bıraktıktan sonra, 2009 yılında WNBA draftında 1 numarada, Atlanta tarafından seçilmiş.


Maryland'e gitmeme sebebi olan Marissa Coleman'ın da iki numaradan alındığı seçimlerden sonra, yıl sonunda hangisini alan takımın memnun kaldığını tartışmaya gerek yok. Çünkü Angel, 2009 yılının çaylağı ödülünü kazandı.

Coco Miller ve Kelly Miller gibi eski dostların yanında, Yelena Leuchanka ve Iziane Castro Marques gibi Türkiye'de yakından bilinen isimlerin de oynadığı Atlanta'yı sırtına alıp, götürdü. Ve "Erken kalkan yol alır" kabilinden, hiç beklemeksizin Avrupa'ya yelken açması, onu Fenerbahçe'ye kadar getirdi.

Bundan sonrasını ve aldığı sürüyle ödülün ismini, cismini, çok yakın geçmişin internet sayfalarından bulabilirsiniz. İsteyen Wnba'in ve Fiba'nın sayfalarından ya da Wikipedia'dan açıp, bakar.


Son cümleler...

Bazen insan oyunculardan "Rakip çok zorluydu. Bundan sonra her maç final. Taraftarımıza çok teşekkür ediyoruz" cümlelerinden farklı bir şeyler duymak istiyor değil mi?

Ve bazen insan, "Ben bu işi yuttum, bitirdim artık. Türkiye'de de şeklimi yaptım. Hayat bana güzel"den farklı bir sporcu tavrı hissetmek istiyor değil mi?


O zaman Angel'a bakmak gerek... Onun gibi "Benche her geldiğimde, neden kenara alındığımı ve nerede hata yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Ve sahaya çıktığımda bunu bir daha yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum." diyenleri görmek gerek.


Fenerbahçe'ye hoş geldin Angel.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Diana Taurasi'ye Gelsin...

Taurasi, Modafinil, Daum, Kokain, Etik Metik



Size sürekli yalan söyleyen insanları ne yapıyorsunuz? Hayatınızda tutuyor musunuz?

Çok seviyorsanız, tedavisine uğraşıyorsunuzdur.

Ya da gözden çıkarılabilecek insanlar ise? Selametle...

Neyse... Şimdi beşeri vaziyetleri tartışmak değil işimiz.

Bir iki tane gazete kupürü koyalım dedim. Ucundan azıcık, geçmişten haberler...

24 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber mesela.

"Takımın başına Alman teknik direktör Daum'u getirecekleri yönünde çıkartılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını anlatan Yıldırım, ‘‘Daum, kokainden suçlanıyor. Bizim memlekete gelse içeri atarlar. Daum, değil F.Bahçe'nin başına Türkiye'ye bile gelemez’’ diye konuştu."

Bu olmadı mı? O zaman yukarıdaki resme bakın.

Olay "Şunu dedi, bunu yaptı, onu aldı, bunu sattı" olayı değil... Koskoca Fenerbahçe yönetiminin hemen her işi, "Bir ok attım kebap oldu"ya dönüşüyorsa, oturup düşünecek bir şeyler olmalı. Israrla söylüyorum; bugün ortaya çıkan manzara hiçbir şekilde Aziz Yıldırım'ın kabahati değil. Eğer ortada bir suçlu varsa bu, sırf makamından ötürü Aziz Yıldırım'ı pohpohlamaktan bıkmayanlardır.

Hadi dün, dünde kaldı. Ama bugün, Diana Taurasi olayında yazılan, çizilen, konuşulan, yapılan onca şeyin içerisinde iki yüz elli gram halden anlarlık, biraz da karışık empati ve diplomasi bilmeyen kadroları "hemen" kulüpten uzaklaştırmalı Aziz Yıldırım. "Dün dündür, bugün bugündür" kafasıyla sadece kitlenin fitilini ateşlersiniz. Yaşadığınız memleketin tarihi de mi ders vermiyor size?

7 Ocak 2011 Cuma

Fenerbahçe'yi İyi Bilmek...


Milletimizin muazzam bir özelliği de akıl baliğ olur olmaz, her konuya dair fikir yürütebilmesidir.

Kitle iletişim araçlarının yoğun olduğu günümüzde herkesin her şeyi bilme yüzdesi daha da arttı.

Selahattin Duman'ın muhteşem tespitiyle, "Milletimiz her şeyi en ince noktasına kadar bilir ama yaz bakalım bildiklerini desen, tek bir A4 sayfasını dolduracak cümle çıkmaz"

Kurmay subaydan daha kurmay, değme teknik adamdan daha antrenör bir ırkın ahfadına mensup olarak, Fenerbahçelilerin bu vaziyetten uzak durması beklenemezdi.

Bilhassa FBTV yayın hayatına başladıktan sonra, ajansı izleyen herkesin uzman kesilmesi şaşırtıcı olmadı.

Sorsan, Fenerbahçe'de olan biteni bilmeyen kimseler yok. Ama ne zaman ki resmi söylemlerin dışında bir şey oluyor, işte o zaman apışıp kalıyor bu "Resmi Gazete" hayranları. Farklı bir şey diyenler ya rantçı, ya da QTM kaynaklı. Yağma var mı ağalar?

Aklıma Kemal Tahir'in "Bozkırdaki Çekirdek" adlı kitabından bir bölüm geliyor bunları düşününce. Olduğu gibi arz edeyim; belki siz de benzer bir şeyler bulursunuz.

------------------------------------------------

Küçük istasyonun akasyası altında kümelenmiş köylüler, trenin düdüğüyle davranmışlar, çıkınlarını savurarak koşmaya başlamışlardı. İki karışlık su arkını, yüksek korkuluklu geniş bir hendeği aşıyorlarmış gibi, var güçleriyle sıçrayıp geçiyorlar, yapıyı dönerken hızlarını ayarlayamadıkları için, tökezleyip harmanlıyorlardı.

Tulumbada avcuyla su içen köylü doğruldu, tren düdüğüyle ilgilenmemiş olmalı ki, arkadaşlarının koştuğunu görünce, hemen arkalarından atıldı. Dört beş adım gitti gitmedi, kollarını havada çevirerek durmaya çabaladı. Ağacın altında bıraktığı torbasını alıp yetişemeyeceğini anlayınca dizlerini yumruklayarak çırpındı, torbayı, bir an gözden çıkaracak oldu, yapamadı, umutsuz bir atılışla koşup kaptı, savrularak döndü. "Kara tren" durmadan geçince elini yanağına kapatarak şaşakaldı.

Yol açılmıştı ama, Nuri Çevik kendini dalgınlıktan kurtararamıştı. Kara gözlerini kırpıştırarak köylülere bakıyor, elinin içiyle hafif hafif direksiyona vuruyordu.

Başeğitmen Cemal Avşar, omzuna dokundu:

- Hadisene!

- Dalmışım...

Cip hırıldadı, sardıldı, teneke gümbürtüleriyle demiryolunu aştı.

Susa, yeşil tarlaların arasından dümdüz geçip tepenin doruğunda mavi gökyüzüne dayanıyordu.

- Gurbetçi değiller miydi, onlar Nuri Bey?

Dimdik ileriye bakan Nuri Çevik hiç duraklamadan karşılık verdi:

- Hayır, yedek asker...

- Nerden bildiniz?

- Yorgan yoktu hiçbirinde...

- Öyle ya... Emine Güleç biraz düşünük suratını büsbütün astı. "Neden çıkaramadım bu kadarcık şeyi kendi kendime?"

- Durun bakalım... Daha beş saat bile olmadı Anadolu'ya, siz ayak basalı.

- Anadolu değil mi Ankara?

- Yaşadığınız yere bağlı... İstanbul'dan geldiniz, Yenişehir'e yerleştiniz. Girdiniz kolayca Gazi Terbiye'ye... Sinemalar, tiyatrolar... Her sabah gelsin gazete... Radyo dinleyin; pikapta klasikleri çalın! Sosyetede danslı çaylar... Biraz şiir, biraz sosyolojik tartışma... Birkaç iri sözle memleketin en çapraşık meselelerini çözüvermek... Sonra, vicdan rahatlığıyla derin uyku... Tez konusu ararken bir "Esdüdü deneyi" çıksın önünüze... "Hele bakalım, neyin nesiymiş" diye, alın bir öğretmen yardımcılığı, müteahhit beybabanın özel arabasından inip İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün binin külüstür cipine... Beş saat sonra da, Anadolu'nun taşını toprağını, insanını hayvanını tanıyın! Yağma var mı?

Diana Taurasi'nin Taburesine Tekme Atanlar


Belki ilk başta kendisi ama "sadece" kendisi değil.

Öncelikle "Doping ve Fenerbahçe'nin Başına Gelenler" başlığı altında, yakın geçmişe bir dönelim.

"Efes Pilsen'in doping hadisesiyle, Aziz Yıldırım az mı uğraştı?" diyenler var. Güldürmeyin insanı.

Tuncay Özilhan, elinde Mehmet Durupınar'a yazdırttıkları "Türkiye Basketbol Tarihi" kitabıyla kürsüye çıkıp "Bunu biz yazdık. Fenerbahçe haddini bilsin" dediğinde sus pus olan, üstüne bir de sponsorluk anlaşması yenileyen kimdi? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı?

Demek ki Fenerbahçe'nin elinden "doping marifetiyle" şampiyonluk çalan bir camia ile reklam anlaşması yapılabiliyormuş. Yarın bir gün Galatasaray, sağa sola reklam verebilecek duruma gelse, utanmadan onlarla da anlaşabilirmişiz, bu mantık gölgesinde?

Hem, ne oldu arkadaş Galatasaray'ın Cemal - Tufan "Transformers"ından mütevellit puan durumları? İnce ince bu ceza kıyılırken ve Sermet Erkin'ce yok edilirken kim çıktı konuştu? Taraftardan başka kimseye dokundu mu bu işler?

"Bekleyin, görün" diyen kapı kulları var... 12 senedir hangi beklemenin sonunda gördük? 2006 ve 2010 yıllarında camia temelinden sarsılmışken ve delikanlı gibi taraftarının karşısına çıkmadan fellik fellik saklanan bir yöneticiler topluluğunun kriz yönetme konusundaki başarısızlığı ortadayken hâlâ daha "Bekleyin" demek büyük öngörü ya da "dil" istiyor herhalde.

"Taurasi sürecini iyi yöneten" yönetime dikiz.

Sakat yalanları.
İzin masalları.
Sızdırma ile doping haberleri.
Federasyona kükreme.
"Oyuncumuzun arkasındayız" mesajları.
Sonuç kesinleşince sözleşme feshi.

Haa, sen kulüp olarak Kerem Gönlüm'e dünyayı dar etmişsindir de ben anlarım. Derim ki "Hem milletin gırtlağına çöküyor, hem de kendisine gelince tavizsiz davranıyor" ama nerede? El âleme şapır şupur, bize yarabbi şükür.

İnsanların sunduğu çeşitli dayanak noktalarına yanıt olarak, "Bekleyelim, görelim" demek, körü körüne biat etmektir. Ve önemli olan şu soruya cevap verilip, verilemediğidir

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?"

Ben ip ucunu vereyim, siz gerisini getirin... Dağa kaçtı...

Gelelim diğer mevzulara...

"Fenerbahçe yönetimi elinden geleni yapıyor Galatasaraylı Federasyonlara karşı" lafları var tedavülde.

Duyan da Galatasaraylı Federasyonları göreve Selami Şahin getirdi sanacak. 12 yıldır görevde olan "güçlü ve kurumsal" (!) Fenerbahçe yönetimi kendi adaylarını koyamıyor. Gidiyor, Galatasaraylıları destekliyor. Yetmiyor, onların her dediğine boyun eğiyor. Sonra kaçınılmaz olan zuhur edip, gelişmeler içine kaçmaya başlayınca bir veryansın. E kulislerde "Biz seçtirdik" diye gezmeyi biliyorsunuz, o nasıl olacak? Zamanında, her fırsatta Fenerbahçe'ye Allah - Kitap küfreden Haluk Ulusoy'a "Bir Gün Herkes Fenerbahçeli Olacak" şapkasını taktırıp, tesislerde poz verdiren de Aziz Yıldırım değil, Rıza Silahlıpoda imiş zaten.

Kulübe çağ atlatacak projeler... Projeler biraz durulsun da az huzur gelsin onların yerine camiaya, olmaz mı? Huzur var, diyecek olanın alnı karışlanmaya hazır bekliyor.

Ligde her sene şampiyonluk... Hangi lig o? Hilafsız her lig mi? O liglere elimizden çalınan 2006 - 2010 futbol ve Efes'in dopingli şampiyonluğu dahil mi?

Avrupa Şampiyonluğu'na oynayan takım... Maddi imkanlar "dedikleri kadar" yüksekse elbette kuracaklar. Asli görevleri lütuf gibi göstermek neden? Hem biz kurumsallaşmamış mıydık? Kişi hakimiyetinden, grup tahakkümünden kurtulmamış mıydık? Ne oldu şimdi?

Yönetimin yanlışları var mı? Var. Bunları "Ama şu doğrular da var..." cümlesinin arkasına sığınarak söylemenin, "En iyi olma iddiasındaki bir yönetimin 'zaten ve lütfen' yapması gerekenleri lüzumsuzca yüceltmek" olduğunu kestirebilen insanlar olarak bunları elbette eleştireceğiz. Tebaa kafasıyla yaşayıp, hayatı temenna ederek geçirmekten kat kat iyidir bu. Yönetici görünce kendini kaybetmekten ya da yönetici kelamını Allah kelamı saymaktan kat kat evladır.

"Yönetimin bu süreçte hatası ne olmuş" diye tekrar tekrar sormak ise, sarmalı başa sarmak demektir. Yönetimin en büyük hatası, getirdiği dünya yıldızlarına, kifayetsiz muhterisleri jandarma yapması ya da yapılmasına göz yummasıdır. Fenerbahçe taraftarının % 90'ı bir yönetici gördüğü zaman, onun "masum" olduğunu sanıyor. İsterse hiç tanımasın, bilmesin, "Yönetim Kurulu'nda adı geçen insan" görmek, onun "ideal insan - yönetici" olduğunu anlamakla (!) eş anlamlı. Aynı şekilde bu insanların atadığı kişiler için de durum bu. Ne kafa ama!

Çok basit bir soru:
Semih Özsoy ve Didem Akın, Diana Taurasi ve Penny Taylor özelinde, kadın basketbol şubesi için nasıl bir yararlılık göstermişlerdir?

Böyle bir artı varsa açıklanması gerek. Yoksa, neden hala görevdeler? Yönetim sevdalıları bu işleri çok iyi biliyorlar ya, görüşlerini alalım. Ama lütfen cevabın içeriğinde "Düzce Topuk Yaylası" olmasın. Lütfen...

"Yönetim Taurasi sakat diye bir açıklama yapmadı, sadece Ratgeber'e sorulduğunda biraz rahatsız dedi, bu da forumlarda geçti, taurasi gizli kalmasını rica etmişti sonuçta ne diyeceklerdi ki" şeklinde bir yönetim avukatlığımız var.

"Merd-i kıptî şecaatin arz ederken, sirkatin söyler" sözüne ne kadar da uygun. Taurasi rica etmiş de öyle olmuş da böyle olmuş... Sen doping yaptığı için kovduğun sporcunun ricasını yerine getireceksin ama 1 aya yakın süredir kıvranıp duran taraftarından iki gram bilgiyi sakınacaksın. Bu mu yönetim anlayışı? Ondan sonra bunu savunanlara "Siz tebaa olmuşsunuz" deyince kızıyorlar.

Bin tane şey yazmışız. Argüman sunmuşuz. Şu şöyle, bu böyle demişiz. Sorular sormuşuz ama hiçbirisine cevap yok. Olamaz da. Anca "Siz yönetime sallıyorsunuz"... Tamam, biz sallıyoruz diyelim. Yalan olan bir tane şeyi söylesenize o zaman. "Şu olmadı" desenize? Hani?

Neymiş, Taurasi'nin özel hayatına karışıldığı yalanmış da ispat gerekirmiş. Taurasi, Beyoğlu 13. Noter'ine gidip evrak mı düzenletecekti? İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Biz sanal ortamda "Ann Wauters lezbiyense, nasıl hamile kalmış. Saçmalamayın yahu" deyip, gerçeği öğrenince "Aaaa"lara bürünenleri de gördük. Böyleleri de zamanı gelince öğrenir.

Bizim bir kısım taraftar hakikaten çok kurnaz. Kurumsallık sayesinde kafalarında kırk tilki geziyor ama İsmet Paşa'nınkiler gibi değil, bunlarda kuyruklar birbirine dolaşık.

İlk zamanlarda "Taurasi meselesinde başka sıkıntılar var" denirken, "Sakat" kelimesi en büyük dayanaklardan biriydi tebaa kafasındaki taraftarlarda. "Hoca sakat dedi ki ehe ehe salaklar işte" diye ortada gezinen tipler vardı. Aynı tipler, çekilmiş bir fotoğrafı "İşte Fenerbahçe'de Saadet Günleri" cümlesiyle ispat namına sunuyorlardı. Şimdi "Sakat" kelimesi tu kaka oldu. Bir algı sadece beyanat verilerek oluşturulmaz. Sessizlik de bir kitle iletişim yöntemidir. Kelime etmezsin ki kitle diğer resmi kaynakların gayri resmi söylediklerine inansın. Ama mesele değil. Bilmeyene öğretmek lazım. Tabii her zaman "Armut piş, ağzıma düş" olmaz. Arada yazılan çizilene cevap da alabilmek lazım ama nerede o bilgi.

Sahi yine aklıma geldi.

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?" diye bir soru vardı. Onun cevabı ne oldu?

Uzun lafın kısası...

1. Bu yönetimin sadece kendi evlatlarına dişi geçer.

2. Bu dünyada "Kim Kriz Anlarını İyi Yönetir" sorusunun son cevabı "Mevcut Fenerbahçe Yönetimi"dir. Aksini iddia eden, Alice'in koluna girsin, beyaz tavşanı birlikte kovalasın.

Kulüpçüyüz, taraftarız ama boynumuza tasma geçirmek isteyenlerin de karşısındayız. Bu ister yönetici olsun, ister yöneticinin dümen suyundaki taraftar grupları. İnsanlığın gereği bağımsızlık ve doğru bildiğini söyleyip, tartışmaktır.

28 Aralık 2010 Salı

17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler


Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.

Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.

Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.

Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.

Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?

Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.

Bugüne gelecek olursak...

Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.

Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.

Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.

Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.

Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.

Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.

Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.

Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.

Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.

Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.

Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.

Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.

Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.

Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.

Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.

26 Aralık 2010 Pazar

Ölümüne Kankalar


Toopuk Anadolu'nun sen yüce bir yaylasısın...

Aziz Yıldırım - Mehmet Ağar - Sinan Engin. Allah muhabbetlerini arttırsın. Belki de kurumsallığın gereği budur.

Her şey bir yana da ben en çok Hasan Ali Atasoy ve türevleri için üzülüyorum.

"Devrim" falan deyip ortalığı ayağa kaldırırken ortaya sundukları "tu kaka" insanlar arasında bu yukarıdaki isimler de vardı. Şimdi "büyük devrimci"nin (!) yanında görüldüklerinde "Ne yaptık biz?" diyorlar mıdır? Sanmam.

"Devrimin selameti için gerekirse devrimcinin de karşısına dikiliriz" şarkıları vardı. Onu terennüm ediyorlardır.

Hakkımız Yeniyor ama Susuyoruz


Ben demiyorum. Haşa!

Aziz Yıldırım diyor.

"Gerekirse Kulüpler Birliği rozetini kenara bırakır konuşuruz. Sporda kaos olmasın diye elimizden geldiğince, hakkımız yendiği halde konuşmuyoruz." buyurmuş kendisi.

Merak ediyordunuz, Fenerbahçe kulübünün haklarını neden kimse savunmuyor diye. İşte şimdi öğrendiniz. Dağılabilirsiniz.

Evet, dağılın lütfen.

Güle güle özgür insan.
Hayırlı yolculuklar anam.
Yürü lan!

24 Aralık 2010 Cuma

Aziz Yıldırım : Fenerbahçe'nin Atatürk'ü


Kendisinin bile duymaktan hoşlanmadığı böyle bir şeyi, utanmadan, sıkılmadan söyleyebilenler var, Fenerbahçe camiasında. Şu aşağıdaki metni (varsa adı geçenlere dair siyasi ön yargılarınızdan sıyrılarak) bir okuyun; en ufak bir benzerlik görebiliyorsanız, gelin, hep beraber tartışalım.

-----------------------------

Birinci Dünya Harbi'nden sonraki sivil diktatörler iktidara geçince üniforma giymişler ve bir daha arkalarından bu üniformayı çıkarmamışlardır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile beraber zaferden sonra üniformalarını çıkardılar ve bir iki askeri manevra müstesna, bir daha giymediler.

Mustafa Kemal, yeni düzenin devletini ve toplumunu kurmak, yeni düzene aykırı bütün müesseseleri ve gelenekleri yıkmak, yerlerine yenilerini koymak davasında samimi, açık ve tereddütsüzdü. Birçok Türkçüler kendisi ile beraber idiler. Ancak bunlar bir şahsî ve keyfî otorite değil, Mustafa Kemal'in liderlik itibar ve nüfuzunu da içine alan bir meclis ve kanunlar otoritesi istiyorlardı.

Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun tadillerinde Cumhurreisine veto ve fesih hakları verilmek meselesi tartışıldığı zaman, devrimin otoriter idaresini zarurî bulan ileri fikir arkadaşları dahi kendisine karşı koymuşlardır. Bunlar arasında Saracoğlu Şükrü ve rahmetli Mahmut Esat Bozkurt vardı. Mustafa Kemal, Meclis görüşmeleri sırasında, en çok kürsü nüfuzu kazanan bu iki genci bir akşam çağırdı, sabahlara kadar kendileri ile tartıştı ve sonunda bu yeni haklarla şahsi otoritesini kuvvetlendirmek iddiasından vazgeçti.

Bütün nimetlerin ve mahrumiyetlerin kaynağı olan bir zamane hâkimi bunu yapmaz. Mustafa Kemal emir kulları ile fikir yoldaşlarını birbirinden ayırmasını ve hangilerini nerede kullanacağını bilmeseydi, Atatürk olur mu idi?

Çankaya - Falih Rıfkı Atay

Mahmut, Görüyor musun Neler Oluyor?

İyi oku he mi?

Ha benim Mahmut'uma...

Bir de "Bu işler hemen değişmez. Sanki dedikleriniz olunca bir anda her şey farklı mı olacak sanıyorsunuz?" diyenler vardı.

Hanimiş de hanimiş...

Didem Akın Üçlemesi Ep.3 : Mahmut Uslu Artıklarının Sonu


Diana Taurasi'ye dair yazılardan birinde şunları demiştik:

"Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez. Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde."

İşte bunlardan birisi de Didem Akın.

Fenerbahçe'ye gelişi. Nasıl geldi?
Fenerbahçe'den bir kez gidişi. Neden gitti?
Fenerbahçe'ye tekrar gelişi. Neden geldi?

Yanıtı (bilinmesine rağmen) bir de resmi ağızlardan beklenen ama alınamayacak sorular.

Türkiye'de bu işlerin "nidüğünü" ve "nasılını" pek az insan bilir. Onların da "yarısından biraz eksiği" korkudan, diğer "yarısından biraz eksiği" işine gelmediğinden konuşmaz. Meydan bizim ve "hür iradeyi" bize öğreten büyüklerimizin sorularıyla dolar taşar. Ta ki birisi seneler sonra çıkıp "Şöyle şöyle olmuştu" diyene kadar. O zaman da bir kaç "Vay anasını" nidası duyulur ve zaman aşımından hoppaa.

Şimdi bu "hoppa"nın önünde büyük bir engel var.

Türkiye'nin görüp görebileceği en önemli isimlerden bir tanesi, Diana Taurasi, zor bir süreçten geçiyor. Fenerbahçe'de bu transferin ardından esen bayram havası, kadın basketbol şubesinin olanca beceriksizliği yüzünden yerini kafa karışıklığına bıraktı. Taurasi büyük olasılıkla ceza alacak. Almayacak olsa bile, bir "idareci zaafiyeti"nin süreci buraya sürüklediği gerçeği, ortada duruyor. Bedel ödeyen sadece Taurasi ve hayal kırıklığına uğrayan taraftarlar olmamalı.

Mahmut Uslu'nun ve onun getirdiği "içten pazarlıklı" yönetim anlayışının kılıç artıkları bu kulüpten ebediyen temizlenmeli. Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'ye en büyük hizmetlerinden bir tanesi bu olacaktır.

Didem Akın Üçlemesi Ep.2 : Rastgele, Balık Var mı?


"Yukarıdaki fotoğraf" kalıbıyla gitmeye devam...

Bu kare, Fenerbahçe - Galatasaray genç kız basketbol maçında çekilmiş. Şu yazıda konu etmiştik.  Ve demiştik ki:

"Diana Taurasi ve Penny Taylor maça gelmişler. A takımının hocası Ratgeber de yanlarında. Muhtemelen değil, kesinlikle birlikte çalıştıkları tesislerde böyle bir maçın varlığını kızlardan ve genç takım müsabakalarını takip eden Ratgeber'den öğrenip, Caferağa'da izlemeye karar vermişler. Ortada bir yönetici organizasyonu falan yok. Tamamen biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı olan iki Dünya yıldızının ve Macar hocalarının fikri. Kadraja giren diğer personel, "Bunların gittiğine biz gitmezsek ayıp olur" kontenjanından orada."

Didem Akın'ın görev tanımında "Fenerbahçe Bayan Basketbol A Takım Menajeri" yazıyor. Bunun açılımı nedir, bilinmez ama herhalde iç tüzükte engelleyici bir hüküm var; zira kendisinin daha önce bir altyapı maçına gittiği nadiren görülmüş. "Hiç görülmemiş" demiyorum çünkü Allah'ı var şimdi; A takım maçlarından sonra altyapı müsabakası varsa, lütfedip bir 5 - 6 dakika kalıyor. Zaten bu resimde de skorborda doğru "Ne işim var lan burada benim? Bitse de gitsem" bakışı canlı yakalanmış, görüyorsunuz.

A Takım Menajeri olunca, altyapıdaki kızların moral motivasyonundan sorumlu olunmuyor herhalde. Zaten bu Wnba oyuncuları / idarecileri falan da hep geri zekalı insanlar. Bok varmış gibi her fırsatta genç oyuncularla ilgileniyorlar falan.

"İyi de altyapı çok mühim hadise. Gün gelecek oradan oyuncular çıkacak, A takımda oynayacaklar. Öz kaynak düzeni işleyecek. Bu kızlarla A takım menajeri de ara sıra ilgilenmezse Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı kovalayacak bu işleri" mi dediniz? Çok anarşik cümleler bunlar. Didem Akın'ın çocuklara Fenerbahçelilik aşılayacak zamanı mı var? İşleri başından aşkın. Hoş, meşgul (!) olmasa bile, kendi bilmediği şeyi nasıl aşılayacak o da ayrı ya.

Makara bir yana... A Takım Menajeri ne iş yapar? En basitinden oyuncuların kendi aralarında ve dışarıya karşı olan ilişkilerinin yardımcısıdır. Bir kuple de halkla ilişkiler sorumlusu. Kendisinin ilk mevzudaki başarısı (!) iki senedir yaşanan Haydar Kemal Ateş ve Diana Taurasi olaylarından malum. "Ya ikincisinde durum ne" diye soracak olursanız, "Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim" derim.

Didem Akın, "Başkan istedi" gölgesinin altına saklanıp, kendi beceriksizliklerini ve üşengeçliklerini yalanların altına süpürenlerden birisi. Fenerbahçe'de bunlardan bir sürü var. Kendileri gibi herkesin Aziz Yıldırım'dan çok korkacağını ve ona yaklaşmaya cesaret edemeyeceğini sanıyorlar. Daha önce bu satırlarda defalarca anlattık ama fazla hatıra göz çıkarmaz.

Bundan bir kaç yıl önce, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımları arasında lig finali oynanırken, "Neden Avrupa yakasındaki maç saatlerinin bizim tarafa oranla daha uygun olduğunu" sormuş, cevap olarak "Başkan öyle istiyor" cümlesini işitmiştik. Hemen akabinde maçta rastladığımız Aziz Yıldırım'a "Böyle böyle diyorlar" dediğimizde, "Ne münasebet. Benim hiç alakam yok" demişti. Bu enstantane, tarihe "Didem Akın Yalanları - Varan 1" olarak geçti.

Devam filminin, "Didem Akın Yalanları - Varan 2"nin çekilmesi uzun sürmedi... Daha bu senenin başında, yine Beşiktaş ile oynanan bir hazırlık maçında yukarıdaki olaya paralel olarak yaşadıklarımıza şuradaki yazıdan ulaşmak mümkün.

Kaldı ki bunlar en basit şeyler. Haberlerin revaçta kalıbı "daha neler neler" var da yazmaya çizmeye gerek yok.

Şener Şen'in "Aşk Olsun" filminde bir "at tarafından kaçırılma" sahnesi vardır. Beygirin üzerinde "Ne halt edeceğiz" diye düşünerek turlarken derenin içinde, oltasıyla balığa çıkmış, sakin sakin duran bir vatandaşa rastlar. Kendisi telaşlı, balıkçı gamsızdır.

Aklıma o görüntü geliyor, yayıncı kuruluş kamerasından, farklı bir açıdan... Dereağzı'ndaki tesisin camından oltayı sallamış biri. Ezbere bildiği işler dışında etliye sütlüye karışmadan, kokmadan, bulaşmadan geçen günler.

O vakit soralım kendisine:
Rastgele Didem Akın. Balık Var mı?

Didem Akın Üçlemesi Ep.1 : Sarı Kırmızı Bir Hayat


"Biz Fenerbahçeli değiliz ki..."

Hem zamanında bu cümleyi sarf edip, hem de senelerce Fenerbahçe'de "idari" bir görev alabilmek ne tuhaf şey.

Türkiye'de Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, Didem Akın'a Fenerbahçe'de görev teklif etmek daha da tuhaf ama en garibi bu cümleyi duyduktan sonra "Görüşme burada bitmiştir" diyememek. Koskoca Fenerbahçe, "İşinize gelirse" restine boyun eğiyor. Ve sonrasında, Didem Akın Fenerbahçe'de...

Yukarıdaki fotoğraf, Sarayın Sultanları'ndan... En sol üstte 32'de 32 göstererek gülen Didem Akın, Fenerbahçe'ye zamanında çok çektiren, bu satırların yazarını da 106-103'lük bir maçta üzüntüden bitiren Galatasaray kadrosunun değişmezlerindendi.

Ne zaman ki Fenerbahçe kadın basketbola yatırım yapmaya başladı, "Bastır parayı canının istediğini al" hareketi kapsamında Fenerbahçe'ye geldi. "Biz Fenerbahçeli değiliz " diyerek...

Tabii ki bu işin psikolojik boyutu... Kimisi diyebilir ki:
"Bize ne hangi takımı tuttuğundan. İşini yapıyor mu, ona bakarız biz"

Ne iş yaptığını ikinci bölümde irdelemeye çalışacağız ama gerçekten önemsiz mi "sportif bir şube başındaki" bir kulüp personelinin hangi takımı tuttuğu? Teşbihte hata olmaz, sahada oynanan oyun bir savaştır. Siz hangi savaşta düşman ordusu komutanlarından birinin karşı tarafın karargahına, elini kolunu sallayarak girdiğini gördünüz? Madem öyle, yöneticiler de başkan da Galatasaray'dan olabilir. Olamaz mı? E hayatı sarı kırmızı, evindeki resim çerçeveleri bile sarı kırmızı Didem olmuş ya!

23 Aralık 2010 Perşembe

Sarı Melekler Gümrüğe Takıldı


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde "Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap "Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk" demiş.

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

21 Aralık 2010 Salı

Çarşı'nın Aşığı Fenerbahçe.Org


Böylesine mutlu bir günü zehir etmeye kimsenin gücü yetmez ama deniyorlar işte.

Futbol takımının "Ulan ne yapsak da taraftarı kahrından kıvrandırsak" diye düşünmesine hepimiz alışığız.

Gerçi aynı şekilde resmi sitemizin de saçma sapan hallerine aşinayız ama bu nedir arkadaş?

Efendim, tüm Türkiye bu şampiyonluğa sevinmiş de, gün birlik beraberlik günüymüş de falan fistan. Geçiniz! Fenerbahçe resmi sitesinde Çarşı ambleminin, bayrağının, bilmem nesinin ne işi var?

O amblemin arkasından tribünlere geçip oturanlar yıllardır basketbol - voleybol demeden kadın - erkek takımlarımıza her türlü pisliği yaptılar. Oyuncularımızın kafasına gelen yanan sigaranın, balgamın, bilumum yabancı maddenin haddi hesabı olmadığı gibi, ne anaları kaldı, ne bacıları, ne ölüleri, ne dirileri.

Birazdan kaldıracaklardır o fotoğrafı ama buradan emeği geçenlerin nasibine, Beşiktaşlıların bizim oyuncularımıza yaptıklarının aynısından düşmesini diliyorum.

İsterseniz götürün evinize asın. İsterseniz alın kıçınıza sokun ama Fenerbahçe'nin resmi sitesine, Dünya Şampiyonluğu mutluluğuna bu rezilliği karıştırmayın.