Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2010 Çarşamba

Şampiyon Fenerbahçe ve Şimdi Uzaklardasın



Zeki Müren'in "Kırık Plak" filmi.

Sesini kaybeden Zeki Müren, meyhaneden içeri girer.

Nubar Terziyan da demlenen akşamcılar arasındadır.

Zeki arkalarda bir masaya çöker ve "Bir 49'luk" söyleyip, mezeyi "Ne istersen" diye geçiştirir.

"Havayı değiştir" denen Nubar dayı, plağa "Şimdi Uzaklardasın"ı koyar.

Zeki önce garsona "Sustur, Allah aşkına sustur" der. Garson sallamaz. Yerinden kalkar, plağa yapışır. Belgin Doruk'lu hayallere dalar.

"Bunun Fenerbahçe ile ne alakası var?" derseniz, "Videonun 51. saniyesi" derim, susarım. Bu şarkının üzerine bir söz söylenmiyor zaten.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Fenerbahçe'nin Hatırı İçin...


1958 yapımı Altın Kafes filmi...

Zeki Müren ve Münir Özkul, bir araba dolusu, hatta taşması tayfayı Fenerbahçe maçına götürüyorlar.

Videonun sonuna kadar sabrederseniz, bam telini görürsünüz.

Türk filmlerinde Fenerbahçe muhabbeti geçince mest olanlara gelsin.

Bu işlere kalbi ısınmayan da kendine "Fenerbahçeliyim" demesin zaten.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Hep Destek Tam Destek Safsatası Yeni Değil


Tabii o zamanlar manası böyle şekillendirilip, bu derece boku çıkmamıştır, ayrı mesele.

17 Eylül 1990 tarihli haberin altında Gürcan Bilgiç imzası var.

Resim altı ise şu şekilde:

"Fenerbahçe Başkanı Metin Aşık, geçen hafta "Birleşik Grup"a veryansın etti. İşlerine karıştıklarını söyledi. Rahat bırakılmalarını istedi. Aşık, Konyaspor maçı dönüşünde grubun üç yöneticisi ile aynı masada rakı tokuşturuyordu. Aziz Yılmaz ile yan yana, Aziz Yıldırım ve Köksal Özbek ile karşılıklı... Yöneticiler "Başkan'a tam destek" vererek tavırlarını ortaya koyarken, masada "birleşik kadehler" vardı."

Afiyet olsun!

Selahattin Torkal da Gitti. Bedduanızı Esirgemeyin Fenerbahçeliler (!)


Sene 1925, geliş.

Sene 2010, gidiş.

Arada bir sürü şey. Bir de Fenerbahçe.

Sana da güle güle Selahattin Torkal. Fazla bir şey kalmayacak Fenerbahçelilerin akıllarında sana dair. İşler değişti. Piçlik para ediyor artık sahada. Başkanların manevi evlatları var. Size bir Fatiha okuyan ya çıkar, ya çıkmaz. Güle güle.

"Allah rahmet eylesin" demeden önce Hakan Dilek'in aşağıdaki yazısını okumak lazım.

Belli olmaz; bazı şeyleri görüp "Kutsal Tesis Peygamberi"ne dil uzatıldığını (!) okuyunca, nurlar içinde değil de azaplar içinde yatmasını isteyenler çıkabilir.

-------------------------------------------------

Biraz hürmet, biraz incelik efendim; Selahattin Torkal

Yıl 1925 Selahattin Torkal bu dünyaya merhaba dediğinde. İstanbul Fatih doğumlu. Aile Arnavutluk'tan, Draç liman kentinden. Baba, kolağası... Türkiye'ye gelip Ankara'ya yerleşiyorlar. Cebeci Çayırı'na nazır bir konağa. O zamanlar MKE'nin adı Tophane Fabrikası. Selahattin Torkal'ın babası o fabrikada tüfek ustası olarak çalışıyor sonraları.

Cebeci Çayırı, Ankara'da top oynayan gençlerin kapışma yeri. Cebeci Çayırı denince sanki güreş tutulacak alanmış gibi geliyor insana ama ortada top var, mahallenin çocukları var. Selahattin ve kardeşi Celal Torkal (eski Ankara Demirspor ve Galatasaraylı) ilk burada tanışıyorlar meşin yuvarlakla. Selahattin takımın kaptanı. Maç yapılacak takımları ve oyun taktiğini belirliyor. Peki, yıl kaç; "Korkunç bir unutkanlık başladı bende. Sokağa çıkıyorum ama ben ne alacaktım diye tekrar geri dönüyorum bazen. Enteresan bir şey..." Enteresan olan unutmaman olurdu güzel abim. Neyi hatırlayacaksın öykülerimizden başka. Yıl kaç neresindeyiz zamanın ne önemi var ki?

Tahta bavulla bir başına

1935 falan diyelim. İlginçliğini yitirdi belki bu unutmalar. Balık hafızası gibi olayları bir buçuk saniyede unutan bir toplumdan söz ediyoruz burada. Sen hiç üzülme yaşlı usta, genç olmak da olayları anında ve yerinde hatırlamaya yetmiyor diyeceğim ve olaya fazla derinden dalacağım ama şu anki ortam, şu pencere önü güzelliği sohbetimizin, senin kibarlığın, 'aman efendim, o nasıl lakırdı' gibi inceliklerin, bizi karşında bulmanın heyecanı var işte...

Ankara'nın gençleri Cebeci Çayırı'nda, o yetmeyince de Aslanhane Cami'nin altındaki mezarlığın boş buldukları yerlerinde 'maç ederlermiş'. Ankara Atatürk Lisesi ilk durak Selahattin Torkal için... Türkiye Liseler Şampiyonası'nda konuşturuyor tekniğini ve takımını Türkiye şampiyonu yapıyor. Şampiyonada İzmir Atatürk Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi iyi takımları neredeyse tek başına yeniyor ve kupayı Ankara'ya hediye ediyor.

Selahattin Torkal, bir gün Niyazi Sel derler bir abinin tavsiyesiyle-Ne demiştir Niyazi Sel; İstidatlı bi çocuk var. Adı Selahattin- Fenerbahçe'nin kapısını çalıyor. Kapı dediysek, önce Ankara Garı'ndan kara trene binilecek ve Haydarpaşa'ya varılacak. Elde tahta bavulla... Ama kendisini İstanbul'da karşılaması gereken Fenerbahçeli yöneticilerden kimse yok ortada. Tahta bavulun ağırlığı ve yalnızlığın iç sıkıntısıyla, Niyazi Sel'in Müslüm Bağcılar'a vermesi için eline tutuşturduğu mektupla kalakalıyor oralarda (Müslüm Bağcılar, Fenerbahçe sevdalısı abilerden biri, gümrük komisyoncusu). Sonra Karaköy vapuruna atlıyor bi cesaret; "Müslüm Bağcılar'a Niyazi Sel'in mektubunu ulaştıracağım. Hiç olmazsa onu götüreyim diyorum. Pat diye karşısına dikilince, Müslüm abi 'Peki, siz nasıl geldiniz buraya?' diye sordu. Üzülmüştü. Hemen yanıma bir adam verdi. Harçlık koydu cebime. Öyle bir parayı transfer parası olarak bile görmedim sonra. 1944 senesiydi. Fenerin bu türden cıvıklıkları hâlâ da devam ediyor." Derin tespit ağır eleştiri yaptı baba bu anda. Nasıl canı yanmış ki… Ankara Atatürk Lisesi'nden Boğaziçi Lisesi'ne aktarma yapılıyor ve genç Selahattin, hem Fenerbahçe'de top oynamaya hem de Bebek'teki o meşhur lisede yatılı eğitime başlıyor.

Fenerbahçe Stadı -tribünleri tahta olsa da- o yılların en görkemli statlarından; "O zamanlar belki Avrupa'da bile böyle bir stadyum çok az. Bazen aptalca şeyler söylüyorlar. Aziz Yıldırım diye bir adam var, stadyum eklentileri için adamı göklere çıkardılar. Onun görevi zaten böyle bir stadyum yapmak. Ekstra bir şey değil ki yaptığı... Buraya daha önce kimse bir şey yapmadı havasına girmiyorlar mı, sinirleniyor insan. Böyle nankör bir kulüp hayatımda görmedim. Hayrettir... Aziz Yıldırım kim yahu?"

Biraz incelik...

Selahattin hocamızın Aziz Yıldırım'la rabıtası bir halı saha maçına dayanıyor aslında; "Çengelköy'de eski futbolcular maç yaparlardı halı sahada. Beni de çağırırlardı. Bir maçta Aziz Yıldırım bana 'şişşt şişşt" diye seslendi. Oyun anında... Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Cemil'e al dedim, bunu değiştir, al benim takımımdan, dedim. Fenerbahçe kulübüne başkan olmak bu kadar kolay mı yahu? Biraz kibarlık, biraz hürmet, biraz incelik efendim... Koca stadyumu dikersiniz ama kibarlık bir başka şey efendim..."

Torkal'ın ilk idmanında kaleci Cihat Arman'ların, Halit Deringör'lerin, Murat Alyüz'lerin, Erol'ların, Suphi'lerin, Samim'lerin krampon izleri var; 'En çok etkilendiğim hoca Molnar'dır. Onun kadar futbolcusuna tesir eden bir hoca görmedim. Ama en büyük hocanın bile futbolcusuna etkisi yüzde 10-20 kadardır. Önce futbolcuda yetenek olacak. Benden 6-7 ay sonra bir futbolcu geldi takıma. Ben idmanda topu bıraktım, onu seyrediyorum... Aman Allah'ım! Olamaz böyle bir şey! Kimdi biliyor musunuz? Lefter. Şimdilerde bazı futbolcular hocanın kendisine şans vermediğinden yakınıyor ya, boş bunlar. O idmandan hemen sonra Lefter'in lisansı çıktı, Ankara'ya maça geldi ve yıllarca oynadı."

Geçmişten habersiz yaşayanların temelsizce yaptığı kıyaslamalardan da şikâyetçi Selahattin Torkal... "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecisi Rüştü demiyorlar mı? Bu, mukayese şansı bulamayan insanların söylediği bir lakırdı efendim... Cihat Arman bütün sporları yapan bir Boğaziçi liseliydi. Basketbol, voleybol da oynardı. Plonjon yaptığı zaman kale direğine paralel olurdu. Hepimiz komple sporcuyduk. Jimnastik sporunu yapardık en iyi… 1940'larda, atletizmde 100-200-400 Türkiye birinciliklerim var benim liselerarasında... O zamanlar durarak top oynarlardı deniyor. Durarak top oynanır mı yahu? Bu ne demek? Şükrü Gülesin'i bilmeyenler, bugün kanat oyuncu olduğunu zannediyor! Ona geçilmemek için on metre mesafe koyardım aramıza. -Parmaklarıyla masanın üzerinde tarif ediyor-. Topa vurur, ardından koşar, gider golünü atardı.' Tarih konuşuyor, biz susuyoruz...

Artık jimnastik hocaları yok okulların. O yüzden sporcu kolay yetişmiyor. Aslında futbolun kaynağı ilkokullar ama kimse okullardaki spora önem vermiyor; 'Şimdi bakıyorum da gıcır gıcır malzemelerle çok güzel zeminlerde futbol okulu açılıyor. Ama yıldız futbolcu yetişmiyor. Ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe layıkıyla... Kaybeden kim? Biziz. Türkiye.'

Toptan bir kayıp tablosu çizdi Selahattin hoca memleket için. Mahalle aralarının mucize adamları yok artık... Böyle bir gerekçe Türkiye'nin 'topluca' ve 'toptan' kaybı olabilir mi? Kim bilir? Altyapı hocası arkadaşlarımdan biri "Çabuk oynanıyor artık futbol. Çocuğun hareketin klasını, estetiğini arayıp bulacak zamanı yok" dediydi. Ah evet! İnceliğe ayıracak zamanımız yok gerçekten. Belki biraz daha az telaş... O zaman güzelliğe, inceliğe zaman kalır...

Artık burada işiniz yok

Genç Selahattin, bir yandan da Fenerbahçe'nin defansında tekniği, çabukluğu ve oyun zekâsıyla sivriliyor. Ama 1952 yılında kaybedilen İstanbul Ligi Şampiyonluğu'nun faturası yine onun da olduğu kadroya çıkıyor. Başkan Osman Kavrakoğlu, aynı sezonun son maçından sonra bazı topçuların kendine takım bulmasını istiyor. Fenerbahçe'de sizin artık işiniz yok yollu açıklamalar yapıyor ve ardından yapıştırıyor: 'Artık Fenerbahçe'ye dönemezsiniz!' Erol Keskin, Halil Özyazıcı ve Selahattin Torkal Adalet Mensucat'ta işe girip Adalet takımında top oynamaya başlıyorlar. Ardından birkaç abi daha geliyor Adalet'e. Kimsenin Fenerbahçe'nin topçularını çalmak gibi bir niyeti yok. Yani yıllar önce 'Adalet Olayı' diye anılan bu transfer davasının ardında Osman Kavrakoğlu'nun mesnetsiz sallamaları var; "Boğaziçi'ni bitirdim, bana yer bulmadılar. Burslu okudum. Cebimde beş kuruş param yoktu Fenerbahçe'de oynarken... Jimnastik hocam, bu mektep senin dedi. Yemeğimi orada yedim. Müslüm Bağcılar'ın yardımlarıyla ayakta durdum. Aylığımızı almaya gidemezdik parasızlıktan. Kemal Belgin'in babası muhasebecimizdi. Ondan yol harçlığımızı alırdık."

İktisadi Ticari ilimler Akademisi öğrencisiyken bırakıyor okumayı Selahattin ve gümrükçü oluyor Müslüm Bağcılar'ın yanında. Çünkü hayat okumak gibi bir lüksü kaldıramıyor artık. Adalet takımında 6-7 sene top oynadıktan sonra tekrar Fenerbahçe'ye dönüyor. Fenerbahçe'de o sıra Rüştü Dağlaroğlu dönemi başlamış ve takımda artık bir oturmuşluk var. Ekip Cihat'ların, Murat'ların, Suphi'lerin, Halit'lerin, Müjdat'ların, Lefter'lerin ekibi. O takımda 1964'e kadar forma giyiyor. 9 kez de A Milli Takım'da yer alıyor. Penaltılar hep Torkal'ın o vakitler; "Futbolu bıraktıktan sonraki hocalık dönemimde bile hâlâ topa nasıl vurduğumu sorarlardı. Direğin üzerinden geçmiyordu hiçbir vuruşum." İncelik böyle bir şey olsa gerek... Beckenbauer gibiymiş baba. Seyredenlerin yalancısıyım…

Balıkesir günleri

60'lı yılların sonuna doğru bırakıyor futbolu. Sonra antrenörlük kurslarının en gözde talebesi oluyor. İlk diplomalı teknik adamlar arasında sayılıyor. Zaman zaman gidip çok sevdiği Fenerbahçe'sinde yardımcılık yapıyor teknik kadroya. Sırf sevgisinden, ilgisinden... 1975 yılında Boğaziçi Lisesi'nden sıra arkadaşı Kaya Sağlıkçı -belediye başkanı o zamanlar- 'Balıkesir emrine amade. Futbol devrimi yapacağız!' türünden şeyler söylüyor. O da köyler arasında turnuva düzenliyor, civardaki bütün yetenekli çocukları buluşturuyor. Balıkesirspor'da büyük bir azimle çalışıyor Torkal hoca. Ama bazı idareciler, kendilerinin geri planda kaldığını söyleyip huzursuzluk çıkartıyorlar takımda. Hoca ayrılıyor Balıkesir'den. Torkal'la İkinci Lig'den Birinci Lig'e çıkan Balıkesirspor, o sene küme düşüyor. Bir daha da 1. Lig yüzü göremiyor zaten...

Biraz da şimdiki Fenerbahçe'yi konuşsak gibi bir şeyler söylemeye kalmadan lafı ağzımdan alıyor; "Şimdiki Fenerbahçe'yi konuşmasak daha iyi olmaz mı?" diyor ama yine de zülfüyare dokunmadan edemiyor; "Kişiliğini ortaya koymadı Oğuz. Takımın teknik direktörsüz kaldığı dönemde ortaya çıkmalı, bu işi yaparım demeliydi. O bakımdan tenkit ediyorum. Belki de kişiliği çok yumuşak bir insan. Mustafa Denizli benim talebemdir ama Fenerbahçe için bir talihsizlikti. Modern futbol nedir ve nasıl oynanır, bunu bilen bir insanım. Futbol varyasyonlar oyunudur. Bu rezilliği çekemiyorum."

Ama asıl katlanamadığı unutulmak; "Fenerbahçeli idarecilerin, bizleri araması lazım. Ne bileyim, arada sırada bir yemek verilir, insanlığımızı hatırlarız. Neden insanları bu kadar yok sayıyorlar, anlamıyorum. Bizi yok saymamalılar. Bu tarih bizimle başlamadı ama biz de bir yerinde yer aldık. İnsanlar tarihi kendileriyle başlatıyor. Neden böyle yapıyorlar?"

Gerçekten neden böyle yapıyorlar? Neden?

Selahattin Torkal...Son pencere önü güzelliğisin, bizim emektar sözcüklerimizin. -Bu söyleşi yapıldığında 80'ine çok az kalmıştı…- Dilerim çok yaşayasın..

Berduş



Zeki Müren'in üçüncü filmi Berduş. Tam 53 sene öncenin bir filmi.

Nubar Terziyan'ın nadir olarak kötü adam rollerinde oynadığı filmlerden bir tanesi.

Paşa bu filmde Türk sinemasının görüp görebileceği en talihsiz karakteri canlandırıyor.

Hele sonlara doğru köprü üzerinde takılırken bir arabanın çarpması, içindekilerin inip bir temiz pataklaması, arabanın içindeki kadının "vurun serseriye" diye bağırması ve sopadan sonra yerde yatarken temizlik arabasının püskürttüğü suyla üzerinden geçmesi, insanı isyan noktasına getiriyor. Sinemada izlemiş olanların vay haline!

Yukarıdaki bölümde Zeki Müren'in kendi bestesi olan "Bir Demet Yasemen" ile yarışmayı başlatan ise rahmetli Gazanfer Özcan. Güzel bir nostalji.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Eski Dostlar : Henry Turner


Erkin baba, iyi diyor, hoş diyor; hakikaten öyle bir geçiyor ki zaman, insanın dediği aynıyla vaki ama bu kadar güzelleri varken, nasıl kapılıp kanmayacaksın anılara?

Bir Fenerbahçeli için, bir yerde, bir 1990'lı yıllar özlemi varsa orada Henry Turner adı da vardır kesinlikle. 14 sene önce, bir Galatasaray maçında kırık ayakla yaptığı blok, bir Telekom maçında devreyi bitiren basketi attıktan sonra dans ederek soyunma odasına gidişi, başka bir maçta Murat Özgül taktik anlatırken dellenip "Gimme the ball! Gimme the ball! Right there" şeklinde "Bırakın bana kardeşim" halleri ve daha neler neler...

Önce ortaokul, sonra lise öğrencisi, NBA oyuncusu ve iki kızıyla beraber yemek yiyen bir aile babası.

Huzurlarınızda Henry Turner.






12 Kasım 2010 Cuma

Beklenen Şarkı


Beklenen Şarkı, Zeki Müren'in ilk filmi olması dolayısıyla "tarihe not" bir filmdir.

"Ölürsen duvaksız dulun olurum, kalırsan yanında kulun olurum" repliği yanında, filmin sonlarında "alayına gider" tavrı ile etkileyen 37 yaşındaki Cahide Sonku'nun oynadığı son film olduğunu da yeni öğrendim.

Yukarıdaki fotoğrafta Sonku'nun önünde gözüken, kızı Türkan rolündeki oyuncunun Jeyan Mahfi Ayral olduğunu da öyle...

Filmde bir de Güngör var ki en bomba karakter o. Herifçioğlu basketboldan başka bir şey düşünmüyor. Aşağıdaki giriş diyaloğu zaten karikatür gibi.

- Merhaba Türkan
- Merhaba Güngör
- Seni almaya geldim.
- Zahmet ettin.
- Ben etmedim, yengem ettirdi.

- Itri'nin yörük semaisini geçtik. Dev gibi eser...
- Hakikaten dev gibi oynuyor herifler. Hepsi zenci.. Harlemli..
- Daha önce kârı natıkı geçtik. Bütün makamlardan muhteşem bir demet.
- Hele tek kollu bir adam vardı. Tam sırtı sırta dokuz basket çekti.
- Ama ben gene Itri'den şaşmam. O bambaşka. 
- Itri'nin kolu çıktı. O oynayamaz o artık.

Bedia Muvvahhit de kadroda... Zeki Müren'in annesini oynuyor. Aşağıdaki videonun sonlarında, Zeki Müren'i Muvahhit taklidi yaparken göreceksiniz. Rahmetli, taklit işinde çok başarılıymış.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Bir İstanbul Adaları Filmi


Müşfik Kenter ve Sema Özcan'ın başrollerinde oynadığı, 1965 yapımı "Sevmek Zamanı" filmini ilk kez izleyebildim.

Konusu Ada'da boyacılık yapan Müşfik ağabeyin, Sema ablaya aşık olması... Yalnız Sema'nın kendisine değil de resmine aşık oluyor... Hatta öncelerde, bunu tesadüfen öğrenen ve "Bana aşık ol" diyen kızı tersliyor.

"Ne diyorsun lan sen?" diyenler ve eski Türk filmlerini sevenler, otursun, izlesin müsait bir vaktinde.

Filmi izlerken, ortama hüzün çöktüğü halde uduyla vaziyeti daha da travmatik yapan, sevdalılara atarlı giderli amcayı sevdik. Sema'nın "Yaa, işte böyle Başar. Ben sana aşık değilim" dediği genç için bir an hüzünlendik.

Bol müzik, bol sessizlik, bol profilden çekim, bol tuhaf muhabbet ama hepsinden önemlisi muazzam İstanbul ve Ada manzaraları var filmde.

"Organize İşler'deki İstanbul manzaraları ne kadar güzeeeaaaaal" cümlesini çok duyanlar olarak, şu filmle gurur duyuyoruz!















23 Ekim 2010 Cumartesi

Geleceğe Dönüş.. Yeniden!



Her yayınlandığında izlediğimiz filmlerin plasesinde yeri daim olan "Geleceğe Dönüş"ün yıldızları, Michael J. Fox ve Christopher Lloyd, yani bizim nesil için Marty McFly ve Dr. Emmett Brown, yeniden bir araya gelmişler.

Spike TV 2010 ödüllerinde yaşanan anların videosu yukarıda. Duygulandım ulan!

21 Ekim 2010 Perşembe

Küçük Fikret.. Büyük İşler..


Çok şık oldu. Çok güzel oldu.

Televizyondan yayınlanıp, yayınlanmadığını, bundan sonra aralıklarla verilip, verilmeyeceğini Türkiye'de olmadığım için bilemiyorum ama bir ümit, bekleyeceğiz.

Tarihi hatırlamadan, Fenerbahçe'yi Fenerbahçe yapanları kitlelere öğretmeden geçen her gün, cahiller ordusu ve dalkavuklar sürüsü yaratır. Yarattı da nitekim.

Başta spor kulüpleri olmak üzere, nüvesi insan olan camiaların unutmaması gereken ilk şeyi hatırladık nihayet.

Şimdi sıra gerisinin gelmesinde...

Emektarlarını Murat Alyüz gibi değil, Fikret Kırcan gibi yaşasın Fenerbahçe.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Cappie Pondexter Halay Çekerse...



Kazakistan'a doğru yola çıkmadan önce, beni uğurlamak için ağabeylerimin ve kardeşlerimin düzenlediği tekne gezisinde, Cappie Pondexter'ın "Atalım mı Arap kızı, atalım mı vay vay? Senin için on beş sene, yatalım mı vay vay?" şarkısı eşliğinde halay çektiğini görmüştük, bundan üç sene önce. Videosunu buraya da koyayım dedim.

Aynı gün Ebony Hoffmann'ın annesi Mother Marsha'nın yüksek dans performansına da maruz kalmıştık. Şenol ağabey'e de o kadar söyledik halbuki, kadıncağıza rakıları yükleme diye ama dayanıklıymış maşallah, çok güzel içti.

Ne gündü ama... Vesileyle, aşağıdaki resimde yer alan herkese bir kez daha milyon kez teşekkürler.

23 Eylül 2010 Perşembe

Tophane


Tophane rıhtımında yaparlar gemi aman aman.
Oturmuş ehlikeyifler çekerler demi.
Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.

Tophane rıhtımında herkesin dalgası kafası saat gibi.
Fasonu var.

Tophane rıhtımında var bir meyhane aman aman.
Çok naz etme hanım abla, doldur bir tane.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.


Tophane rıhtımının kızları, aaaa, alayı bacımız ha bacımız.
Fasonu var.

Tophane rıhtımında yaparlar kantar aman aman.
Bu sosyete kızlarının hepsi de mantar.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.


Tophane rıhtımında bütün dalgalar hava gazı diyorum.
Fasonu var.

Tophane rıhtımının kızları nazlı aman aman.
Şu İstanbul şoförleri hepsi de hızlı.

Çatlak patlak, delik de deşik, kambur kör, nalet malet.
Hepsine bak.
Çek mastor çek aman aman.
Dalgaya bak.

Fasonu var!


Aslı da burada

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Orko Gibi Senin Ben...

Şu fotoğrafa bakıyorum, yine en sempatiği İskeletor gibi geliyor. İyi tayfasının kılık kıyafete gel. Hepsi birbirinden eksantrik. Hele Orko'ya bak, tipini...

Dünya çizgi film tarihin en efsane isimli karakteri de en sol köşede yerini almış bu arada.
"Hayvan Adam"

O kadar izledik, bu sıcakta oturup uzun uzun yazacak hal de yok. Eskileri yad edelim diye koyduk işte. Bir de Thunder Cats vardı bak. O orijinal bir şeydi.

Bugünlük 1990'lar tadının sonu...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Mustafa Denizli'ye Hitaben...

Mustafa Denizli gibi "büyük konuşmayı" adet haline getirmiş insanların mesleki talihsizlikleri de büyük olur. Onlardan birisine ithafen, herkesin ucundan tuttuğu bir pankart.

Daha Neler!

Hayal meyal hatırladığım bu fotoğraf karesini, yıllar sonra arşiv kurcalarken karşımda gördüm. Çocuk aklımla bile çok manasız gelmişti. Şimdilerde iyice tuhaf gözüküyor insana.

Halktan Kaçmayan Takım

"O zamanlar öyleymiş. Bu zamanlar böyle" deniyor ya.

Sanki biz bilmiyoruz, ne zamanlar nasılmış, şimdi nasıl olduğunu.

Komple değişmeye gerek yok. İzansız işlere şeklini verirsin, nevi şahsına münhasır bir halk takımı olarak yoluna devam edersin. On yıllar boyu eleştirdiğimiz elitist-aristokrat tavırlara kapılmamak gerek. Aman!

Spor ve Sergi Sarayı

Yok, bu sefer fotoğraf değil. Bir Fenerbahçe - Galatasaray maçına ait istatistik çizelgesi. Şimdilerde bile böylesini bulmak zor gazetelerde.

Ritüel

Eski imza törenlerinin olmazsa olmazı, alamet-i farikası, flaş patlatan anı bayrak öpme ritüeli, Schumacher tarafından sergilenirken.

14 Mayıs 2010 Cuma

Müjdat Yetkiner

Bugün nostaljiye sardık.

Bir Müjdat haberiyle bitirelim.

Fazla yazıya gerek yok. Haber kendini anlatıyor.