30 Ekim 2010 Cumartesi

Tahtanın Yüreği Olur mu? Tribünün Tahtasıysa Oluyor İşte...


Bu resmi bir kez daha koymuştum bloga.

Geçmişi özlemenin her zaman tutulacak bir dalı olmuyor bu hayatta.

Şimdi sorsan kimse yukarıdakini "bir dal istisna" kabul etmez örneğin... Daha kafadan "O zaman Diana Taurasi mi vardı? Şimdi daha iyi" diyecek bir sürü adam çıkar. Elbette o manada daha iyi her şey ama bir çok kaideyi de yıkacak bir fotoğraftır bu.

Çünkü dünyada spora dair tek mesele, transferi, kupası, salonu ve bilumum maddi imkanı değil. "Mesele yeğennn" diye başlayıp Tuncel Kurtiz tonuyla, edebi bir şeyler söylemeyi çok isterdim ama hem yapamam, hem de gerek yok; zira tek kelime yetiyor.

"Maneviyat"

Türkiye'de devletin bürokrasi kanadı ve tabii ki buna bağlı olarak bağımsız (!) spor yönetimleri, kim bilir belki de Nazi Almanya'sına (kesin yenilgiye kadar) duydukları yüksek sempatinin belli belirsiz yerleştirdiği alışkanlıklar yüzünden, gerekli olanın sadece abideler yaratmak olduğunu düşündüler.

"Kurumsal ve Şahsi Abideler"

Öyle ki bir bakıldığında ucu bucağı gözükmeyecek tesisler konduruldu...

Yüzüklerin Efendisi serisinde olduğu gibi, sadece tasviri bile büyüleyen kocaman, titan heykeli tadında yöneticiler yaratıldı...

Bu kışla gibi tesislerin içine, yani o yöneticilerin peşine de "Ama..." diyeni ezen, "Tımarlı Sipahi" imitasyonu bindirilmiş kıtalar yerleştirildi. Sevgiye değil, korkuya dayalı bir bağlılık oluşturuldu.

Bu memlekette bugünün hesabı, üç gün sonra sorulmaz. Koskoca Osmanlı tarihini, "Kuruluş - Gelişme - Duraklama - Çöküş" diye üçer sayfalık dört bölüme ayırıp, hiçbir tahlil ortaya koymadan çocukları üniversiteye kadar süren, Kurtuluş Savaşı'nın hikayesini 19 Mayıs 1919 - 9 Eylül 1922 arasında ekspres tren gibi koşturan zihniyetin, herhangi bir konuda aklı dank edip hesap soran kitleler yaratması zor. Belki bir avuç insan olur ama onların da gücü yetmez.

Türkiye'deki spor kulüpleri için sorulacak olan "O zamanlar ne olmuştu?" sualinin cevabı belki on yıllar sonra alınacak. Kimse, kimseye kaybolan yılları ve gönüllerin şevkini geri vermeyecek.

Ne yapalım?

Bize düşen bir teselli ikramiyesi oldu, yukarıdaki resimde görüldüğü gibi... Ayağımız basıldığında bazısı kırılan tahta tribünlerinde onlarca maç izledik Caferağa'nın. Şimdinin kombineli plastik koltuklarına monşer popolarını yakıştırıyorlar. Biz o zamanlar oraya Cilalı İbo'yu yakıştırırdık. Bu gurur bize yeter!

Bizim Kızıl Meydan


Devekuşu Kabare'nin Geceler'inde Metin Akpınar'ın oynadığı bir "Uzaylı" bölümü vardı. Şuradan ulaşmak mümkün. Gençler otuturken, Metin Akpınar gelip, sohbet ediyor. Onlar gittikten sonra da araziye bir UFO iniyordu.

Orada muhabbet başlarken Metin Akpınar'ın söylediği bir şeyler vardı. Yukarıda, bizim Onat'ın sanatçılığını konuşturup, çektiği fotoğrafta onları söylüyor gibiyim.

"Bütün burala benim oluyo da bölü... Buralar, oralar, oraların oraları benim oluyo bölü... Şu delicelerden zeytinliklerden başleyo, karşı yamaçtan eski kilisenin oralardan kızıl kayaya kadar benim oluyo bölü."

Adamın aklını alırlar Moskova'da, aklını... Allahtan arkamız sağlam.

Makara bir yana, Moskova'da kaldığım süre boyunca aşağıdaki resimlerde ayrı ayrı yanlarında gözüktüğüm ve kısa süre sonra nikah masasında hayatlarını birleştirecek olan çifte devamlı teşekkür edeceğim herhalde.

Birlikte izlediğimiz Galatasaray maçının skoru dışında her şey çok güzeldi, 24 Ekim günü. Çok teşekkürler!

Allah sizi mesut etsin, biz de sizi hep bahtiyar görelim.


Türkiye Kadın Basketbolu Ne Zaman Kurtulur?


Suratı iptidai bir ağır ceza mahkemesi binasının istinat duvarı gibi gezen, sosyalliği sıfırın altında yıldız oyuncular,  yaptıkları işin ve giydikleri formanın bir takım sorumlulukları olduğunu idrak ettiği zaman.

Sporculukla taraftarlığı birlikte kaynattığı tencereyi ateşte unutup, ilkinin dibini yakan oyuncular "bileğimi kesseler" ve "kefen" laflarını dillerine pelesenk edeceklerine, işlerine öncelik verdikleri zaman.

Altyapıda forma giyen basketbolcular, ülkeye gelen Amerikalıların uçuk kaçık hallerine ağzı açık ayran budalası gibi bakarak "ehe ehe" diye gülmeyi bırakıp, "Bunlar nasıl hem böyle eğlenceli, hem de bu kadar başarılı olmuşlar?" diye kendilerine sordukları zaman.

Uzun lafa gerek yok...

Yıllardır çeyrek tane bile Pokey Chatman çıkaramadıysa bu ülke ve yıllardır "Kadın Basketbol" denince "yönetici" olarak "sadece" Jülide Sonat geliyorsa akla; bu sporda kurtuluştan söz edilemez. Kim bilir kaç sene daha bir kaç kulüp, bir kaç belediye, bir kaç da okul takımı oynar ligde. Ondan sonra da günün birinde, hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Not : İşbu yazı, wnba.com sitesindeki Pokey Chatman'a dair haberin okunması sonucunda, gaza gelerek yazılmıştır.

BP Dünyayı, South Park BP'yi Şey Ederken!


Butters'ı Courtney Love kılığına sokup, evsizin tekiyle fotoğrafını çektikten sonra, photoshop kullanıp, Captain Hindsight'a şantaj yapılması mı desem?

BP Ceo'su Tony Hayward'ın "We're deeply sorry" seansları esnasında ve gitgide radikalleşen enstantanelerin sonunda aşağıdaki şekle ulaşması mı desem?


BP ismini değiştirirken, kullandıkları slogan mı desem?


"BP is taking full responsibility for cleaning up the spill in the gulf. And in doing so we have changed our name from Beyond Petroleum to Dependable Petroleum... DP... We no longer fuck the earth. We DP it"


Ama yok, en iyisi, daha doğrusu beni ayakta 10 dakika güldüreni sonuncusuydu.

"Tom, the DP oil company has had another drilling accident. This time they appeared to have unleash the dark and mighty Cthulhu. The rise of Cthulhu from another dimension brings about three thousands years of darkness, Tom. Where we all be driven to maddness and made to serve as Cthulhu's cultist slaves"

Voleybol Yazarının Gider Yapması


Voleybol demişken, geçende internette dolaşırken rastladığım şu yazıları koymamak olmaz.

Hani "elit spor, elit insanlar" falan diyorlar ya voleybol ve camiası için.

İşte bu elitizme dair iki çarpıcı örnek ile karşınızda bu güzidelerin güzidesi topluluk.

"Kaynatma katranı olmaz ki şeker, cinsine kurban olduğum cinsine çeker" meseliyle özetlenebilecek mevzunun kahramanlarından Bülent Karadaş bir yazı kaleme alıyor, peşine de Cengiz Tokgöz cevabı döşeniyor.


Bilhassa Tokgöz'ün yazdığı yazı ve sitede kullandığı fotoğraf çok ilgi çekici.

Her an Bülent Karadaş'a reddemeyeceği bir teklif yapıp, eğer kabul etmezse at kafası keserek, yatağına koyacakmış gibi duruyor.

Cengiz Bey'e, Luca Brasi'yi çağırın.

Bayan Kadın Hanım Kız Avrat Karı Nisa Voleybolu


Voleybol Magazin sitesinde "kadın voleybol mu densin, yoksa bayan voleybol mu?" anketi açılmış.

Ankette 881 kişi oy kullanmış ve büyük çoğunluğu "Bayan kullanılsın" demişler. Bu arkadaşların Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hali hazırda "Kamutay" deyip, demediği de merak konusu ama esas mevzu başka.

Haber öyle bir dille yazılmış ki 881 kişinin çok acayip bir çoğunluk olduğu anlaşılıyor. Büyük ihtimalle cunta tarafından atamaları çok kritik noktalara yapılmış olan birlik komutanlarıdır bu kişiler. Her an hiyerarşik ve eş zamanlı iki darbe yapıp, sporcuların iffetini korumak ve akan kardeş kanını durdurmak için NTVSpor ile Vakıfbank yönetimine el koyabilirler.

Aslında yazının en can alıcı noktası, şu aşağıdaki soru... Mr. Spock görse "Turist Ömer'in kıymetini bilememişim. Ondan daha mantıksız sorular soran da varmış" deyip, kendisini uzay boşluğuna bırakıverirdi.

"Aroma Bayanlar Voleybol 1. Ligi'ni, Aroma Kadınlar Voleybol 1. Ligi diye yayınlayan NTV Spor; Aroma ismini de X bir firma olarak değiştirebilirler mi?"

Kompiter, Mister Voleybolmagazin'in sorusuna cevap verin lütfen!

28 Ekim 2010 Perşembe

Fenerbahçe, Eşşek Başı mı?


Geçenlerde "Ülker çekiliyor" diye bir haber düşmüş ajansa.

Sponsorluğu bırakıyorlarmış falan filan...

Haber Ülker cephesinden reddedildiği için, üzerine yorum yapmaya gerek yok.

Yalnız reddetme açıklamasında şöyle bir bölüm var:

"1993’ten 2006 yılına kadar, takımımız Ülkerspor Basketbol 1. Ligi’nde mücadele etti. Şimdi de Fenerbahçe Ülker olarak yoluna devam etmektedir."

Bizim ufacık meltemden bile nem kaptığımız kesin ama yanlış hatırlamıyorsak, ortada bir birleşme var. Fenerbahçe'yi değil, Ülker'i ortadan kaldıran bir birleşme. Aksi olsa, ki olamaz, Ülker'in geçmiş şampiyonluklarının buraya yazılı olması lazımdı. Değil!

Peki o zaman, nedir bu Kaf Dağı'nın zirvesi halleri? Nasılsa Fenerbahçe'nin ensesine patlatan, ağzındaki lokmayı alıyor diye (Bkz. Tuncay Özilhan'ın Fenerbahçe'ye haddini bildirmesinin sineye çekilmesi) "Keramet Fenerbahçe'de değil, Ülker'de" vurgusu yapmak mı?

Eğer bilinçten ya da bilinçaltından böyle bir şey geçiyorsa, Türk sporunun marka değerini düşünmekten, Fenerbahçe değerlerini düşünmeye vakit bulamayan yönetime bir kez daha saygılar sunmak gerekiyor.

Ülker'in kurumsal iletişimcileri de inceden kafayı kırmışlar herhalde. Neymiş, yollarına öyle devam etmişler... Fenerbahçe olmasaydı, şu yukarıdaki kalabalığın binde birini bulabilir miydiniz acaba? Hâlâ daha fabrikadan adam taşıyordunuz salonlara.

Yallah Guiza Yallah! Kışkış Guiza Kışkış!


"Geldi. İdmana çıktı. Taraftarı özledi. Sabırsızlanıyor" falan diyorlar. Korkudan resmi siteyi açamıyorum. Haber sitelerine giremiyorum.

Git ulan artık! Git!



"Gitme dur ne olursun! Gitme kal yalan söyledim! Doğru değil, ayrılığa daha hiç hazır değilim. Aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var" diyenleri dinleme canım kardeşim.

En azından, şimdi sen şöyle bir hava al bakayım. Git, Kadıköy'ü dolaş. Etrafı bir tanı. Dolaş, dolaş. Acele etme, başlarsın. Önce dolaş dedim. Git ulan!

26 Ekim 2010 Salı

Tribün İçin Tek Çare : Diyalogsuz ve Tam Bağımsızlık

Moskova'da Bir Gün




III. Abdülhamit Fenerbahçe'de...


Fenerbahçe - Galatasaray maçında tribünlerden sahaya lazer ışığı tutulmuştu.

Allahtan yönetim kurulumuz ve resmi sitemiz el ele verdiler de bu rezalete bir dur demek için icraata başladılar.

İlk aşamada stadyuma gelen taraftarlar arasından jurnalci arayışına start verildi. Kulübe bizzat başvuracak seyircilerden en çok ihbarda bulunan muhteremler, sultanımızın lütfuna ve ihsanına nail olacaklar. Bu hal tarzıyla kısa zamanda sonuca varılacaktır. İçimiz rahat..

Tabii tedbirler bununla sınırlı kalmıyor. İleride vuku bulması muhtemel başka hadiseler için hazırlanan paketler kapıda...

Kulübe yakın kaynaklardan belirtildiğine göre, Fenerbahçeli yöneticiler, önümüzdeki hafta İçişleri Bakanlığı yetkilileri ile görüşerek Bekirağa Bölüğü'nün yeniden faaliyete geçirilmesi için izin isteyecekler.

5149 sayılı sporda şiddeti önleme kanunu kapsamında verilecek müeyyidelere, kalebentlik cezasının eklenmesi de düşünülüyor.

Böylelikle işlenen suçun şiddetine göre, taraftarlar cezalarını ya Osmanlı'nın meşhur hapishanesinde ya da Fizan'ın birbirinden ıssız çöl arazilerinde çekecekler.

Bir türlü akıllanmayan taraftarlar içinse, bir diğer tarihe gömülmüş uygulamanın hayata geçirileceği öğrenildi. Yeni yıldan itibaren Sportif A.Ş. bünyesinde Bostancıbaşılık kadrosu açılacak.

Küfürlü tezahürat yapan, maçları ayakta izleyen, vb. "centilmenliğe aykırı hareket" içerisinde bulunan taraftarlar için küçük çaplı bir ayak divanı toplanacak. Bu divanda söz konusu taraftarların "giderilmesi" için salt çoğunluk yeterli olacak. Alınan karar, Sultanlar Sultanı, Kurumsallığın Yeryüzündeki Gölgesi, Kulüp Başkanımız Han tarafından da onaylandıktan sonra, 24 saat içerisinde Sultanahmet Meydanı'nda infaz edilecek.

Her şey, Fenerbahçe'nin bekası için... Durmayın muhterem teba... Hep beraber:

"Padişahım çok yaşaa! Padişahım çok yaşaa!"

25 Ekim 2010 Pazartesi

Fenerbahçe Değil, Başka Bir Şey Olduk


Fenerbahçe - Galatasaray maçı öncesi, FBTV'de bir açılış vardı.

Güzide memleketimizde, açılış deyince tesis, tesis deyince kurdele, kurdele deyince makas, makas deyince sırıtarak kesim yapan yüksek erkan akla gelir.

Bkz. yukarıdaki fotoğraf.

Şükrü Saracoğlu Stadı'ndaki yeni organizasyonun adı Fenercell Tribünü olmuş.

Tribün özel olarak dekore edilmiş. Feng shuiye gözetilmeli.

Her maça özel aktivite olacakmış. Kuş kondurulması iyi olur.

Şu değişim ne tuhaf şey...

Fenerbahçe'yi biraz "eskiden beri" bilen, Fenerbahçe'ye biraz "eskiden beri" sevgisi olanlar şu yukarıdaki resmin içinde bulunduğu habere iyi baksın.

Bir zamanlar...

Fenerbahçe, Baba Yaşar'dı..

Fenerbahçe, Hababam Sınıfı'ydı..

Fenerbahçe Cilalı İbo'ydu..

Fenerbahçe, Turist Ömer'di..

Fenerbahçe, halktı, halkın takımıydı.

Şimdi olsa, Baba Yaşar'ı lisanslı ürün değil de Emel Sayın'ın ördüğü bereyi giyiyor diye stadyumdan kovarlar.

Hababam Sınıfı, taraftar kartı olmadığı için maça giremez.

Cilalı İbo ile Turist Ömer, stadın yakınında görülse polise şikayet ederler; "Bu çapulcuların burada işi ne?" diyerek.

İşler değişti Fenerbahçe'de. Artık muteber olan yukarıdakiler...

Taraftarın adı mı?

Acâib'ül-mahlukât ve garâib'ül-mevcudât

Tribün Öldü. Nur İçinde Yatsın.


Hissizleştim.

Puan kaybına üzülmemek manasında değil bu. Eskisi gibi gülemiyorum tuhaflıklara.

Yıllar yıllar önce, çok uzak bir galakside değil, Yıldız Yokuşu'nda, omuz omuza, kardeş kardeş yürüyen Galatasaraylılar ile Beşiktaşlıları görüp "Ne oluyor yahu?" sorusuyla dolduğunu hatırlarım çocuk kafamın. Hâlâ da anlamam, birbirine "rakip" diyen insanlar, nasıl olur da bir başkasına karşı yan yana olurlar. Belki de Fenerbahçe'nin yanına bu haller hiç uğramadığından idraksizliğimiz...

Normalde 0-0 biten bir derbi maçın ardından, 10 sene sonra ikinci bir UEFA kupası kazanmış gibi sevinen bir Galatasaray camia çoğunluğu görünce "keh keh" gülebilmem lazımdı ama yapamadım. "Senin camian ne yapıyor ki başkasına güleceksin?" sorusu geldi aklıma, takat bulamadım.

Uzaktayım... Galatasaray maçında tribünde olmamak acı şey. "İyi ki yoktum" diyebileceğini de hayal edemiyor insan ama iyi ki yokmuşum.

Şu yukarıdaki resimde arkada flu şekilde duran bir şeyler var. Adına taraftar falan diyorlar. Çoğunluğu şahsen, veya ismen tanıdığım bir kaç avuç insan dışında kalan bu arkadaki ve çevredeki blur arkadaşların ne yaptığını birisi bana anlatsın. Yalan da olsa razıyım.

Tezahürat zaten hak getire... Ona kabul... Herkeste gırtlak yırtacak güç olmaz.

Sahaya baskı nanay... Tezahüratla eşdeğer hadisedir... Üzerinde durmamak lazım.

Benim asıl takıldığım nokta başka...

Televizyon bir çok defa Hagi'yi gösterdi. Ve arkasındaki Fenerbahçe taraftarlarını. Hagi her zamanki gibi ya da bir teknik direktörün olması gerektiği gibi. Ya Fenerbahçe tribünü. Hani o anlı şanlı, eski numaralı. Sus. Pus. Tıp. Melül melül sahaya bakış.

Utandım. Olduğum yerde yerin dibine geçtim.

"Ya ne yapacaklardı" mı? Alsınlar ellerine birer odun ya da plastik boru, gelenin kafasına indirsinler. Olmadı, kağıttan külah yapıp tuh tuh atsınlar demiyoruz da opera seyircisinden halsizce de gözükmesinler bir zahmet.

Sorunun adresi açık... Tribünün sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin kafası bizi bu hale getirdi.  Uzun lafın kısası; Fenerbahçe tribünleri "taraftar halk" ile değil, "aristokrat seyirci" ile dolduktan sonra, Galatasaray'a yenilsek ne, 10 atsak ne? Bitmişiz, ölmüşüz, bin ölüp bir doğmuşuz, bir avuç kalmışız, ağlayanımız yok..

23 Ekim 2010 Cumartesi

Fenerbahçe'nin Değil, Her Devrin Askerleri


Grup tahakkümü, kişi hakimiyeti, eli sopalı fedailer... Uzun lafın kısası, merkez komite kafası ve komitacılık... "Kurumsal Fenerbahçe'de bunlara asla yer kalmadı" diyenlerden misiniz?

Geçmişten başlayıp, bugüne gelelim...

Cihat Arman'ı bilir misiniz? Halit Deringör'ü? Bu isimlerin yanına bir de Osman Kavrakoğlu'nu koyun. Sonra beraber 1986 senesine gidelim.

O yılın Fenerbahçesi'nde, bu üç kişi haysiyet divanına verildiler. Suçları (!) Semih Bayülken'in icraatlarına muhalefet etmekti.


Bu işi organize eden Semih Bayülken idi. Peki ya tetikçi kimdi?

Esas mesleği yanında, Fenerbahçe'de sporculuk yapan Ş.Ö. isimli bir şahıs...

Bir anda ortaya çıkıp, Fenerbahçe tarihine isimlerini altın harflerle yazmış, hatta bizzat Fenerbahçe tarihinin bir kısmını yaratmış bu insanların Fenerbahçe'ye ihanet ettiğini söyleyerek, ihraç edilmeleri talebinde bulunmuştu.

Bir süre sonra, hem kamuoyunda hem de kulüp içerisinde, iki efsane futbolcu için tepkiler artınca, Semih Bayülken geri adım attı ve Haysiyet Divanı meselesi kapandı.

Aradan iki seneye yakın bir zaman geçti. Aralık 1987'de Fenerbahçeli futbolcu Sedat, antrenman çıkışında iki kişi tarafından darp edildi. Fenerbahçeli futbolcuyu dövenlerden bir tanesi eski, diğeri yeni olmak üzere, iki Fenerbahçeli boksordü. Ya Aziz Yılmaz'ın talimatıyla ya da durumdan vazife çıkartıp (?) gitmişler, Sedat'tan alacak tahsil etmeye kalkmışlardı. Sopayla...

Saldırganlardan bir tanesinin adı C.Ç. iken, diğeri kulüple yakından ilgilenen Fenerbahçelilerin aşina olduğu biriydi:
Ş.Ö.


Tarih 23 Ekim 2010... Fenerbahçe Spor Kulübü Divan Toplantısı...

Milliyet gazetesindeki habere gözümüz çarpıyor.

"Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesisleri'nde gerçekleştirilen toplantıda söz alarak kürsüye çıkan Öztemel, divan kurulu toplantılarında birkaç insanın kürsüyü gasp ederek, egolarını tatmin ettiğini, buna artık tahammüllerinin kalmadığını ifade ederek, ''Biz Fenerbahçe Kulübü'nün askerleriyiz. Dolayısıyla başkanın da askerleriyiz. Bunu çok rahatlıkla söylüyoruz. Biz Fenerbahçe Kulübü'nün, başkanın gönüllü görevlileriyiz'' diye konuştu"

"Ne alakası var bu üç haberin birbirleriyle?" diyorsunuz, değil mi? Artık onu da siz bulacaksınız. Ortak noktadan, isimlerden hareket edin. Ben size bir ipucu vereyim.

1. Olay : Ş.Ö. = Şikayet Eden
2. Olay : Ş.Ö. = Darp Eden
3. Olay : M.Ö. = Kürsüde Konuşan

Belki bir şeyler çıkartmışsınızdır.


Çözümü çok basit olan bu "sadece ismi değişip, soyadı aynı kalmış tek bilinmeyenli" denklemi bir yana koyun. Kürsü, konuşulacak yerdir. Ne kadar tuhaf kelam ederse etsin, ahlak sınırlarını ve konuşma süresini aşmadığı sürece, oraya çıkan her insanın masuniyeti vardır. Demokrasilerde kürsünün gasp edilmesinden bahsedilemez. Kürsüdeki insana tahammülsüzlük gösterilemez. Kürsüdeki insan tehdit edilemez.

İki alıntıyla bitirelim.. Birincisi wikipedia'daki faşizm maddesinden:

"Fascists believe that a nation is an organic community that requires strong leadership, singular collective identity, and the will and ability to commit violence and wage war in order to keep the nation strong."

İkincisi de, beş ay önce yazdığımız bir yazının içerisindeki Kemal Tahir alıntısından:

"Bizim memleketimizde, suikastçılığa yakın serserilerle iş yapmaya kalkmak kuduz kaplana binmektir. Sürsen ipe götürür, ineyim desen paralar."

Elbette bu olan biteni içine sindirebilen Fenerbahçeliler olabilir. Ama bizim Fenerbahçemiz böyle bir şey değil.  "Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir" diyenler, bu tabloyu midesi bulanmadan izleyemez.

Inception @ South Park



"Uzun zamandır South Park'ın bir bölümüne bu kadar fazla gülmemiştim"

Bir kaç bölümde bir yukarıdaki cümleyi kurmak, her South Park hayranının vazifeleri arasındadır.

Ama hakikaten de uzun zamandır South Park'ın bir bölümüne bu kadar fazla gülmemiştim.

Inception ile ağır makara yapmışlar.

Benim en fazla koptuğum sahne ise yardım istemek için Freddy Krueger'a gidilen bölüm oldu. Pis işleri bırakmış, sakal salmış, çoluk çocuğa karışmış kendisi.


- We need you, Fred.


- Like you needed me to kill those teenagers to stop the Russians.


- We have the country to protect.


Çok af edersiniz ama ahahahahahahahahahahahahaaaaa

Rambo Okan : İlk Kanı Onlar Akıttı



Haber burada.

Yüzlerce polisin aramasına gerek yok. Albay Trautman'ın o Rambo'yu aradığı gibi, Aziz Yıldırım da bu Rambo'yu arasın. Olay çözülür.

Okan da "İlk kanı onlar akıttı" der mi?

Elma ile Armut


Sabahın köründe NTV Spor Radyo'da "Futbol Mundial" programını dinliyorum.

Ryan Giggs çıktı... "Şampiyonluk sayıları, özellikle taraftarlar için çok önemli. Dolayısıyla bizim için de öyle.." mealinde bir şeyler söyledi uzun uzun.

Ümit Özat ise Türkiye Kupası için "20 yıldır alınmamış. Biz mi alacağız?" diyordu. Aklıma geldi.

İkisi de takımlarının büyük kaptanı. Biri elma, diğeri armut... Hası...

Geleceğe Dönüş.. Yeniden!



Her yayınlandığında izlediğimiz filmlerin plasesinde yeri daim olan "Geleceğe Dönüş"ün yıldızları, Michael J. Fox ve Christopher Lloyd, yani bizim nesil için Marty McFly ve Dr. Emmett Brown, yeniden bir araya gelmişler.

Spike TV 2010 ödüllerinde yaşanan anların videosu yukarıda. Duygulandım ulan!

22 Ekim 2010 Cuma

Bazen...

Işıl'a ve Benzerlerine Paye Vermeyin...


Fenerbahçe ve Galatasaray kadın basketbol takımları arasındaki fark, yukarıdaki fotoğrafta önde giden ile arkadan gelen arasındaki fark kadar. Ne fazla, ne eksik... Sadece yetenek değil mevzu bahis. Saha içinde ve dışında "görece" taraflı ama "tam manasıyla" sporcu tavır diyelim biz ona.

Yarın bir gün Birsel değişir mi, bilinmez. Ya Işıl?

Bundan sonra söyleyeceklerim sadece onun için değil; benzer durumda olan veya o konuma gelebilecek her sporcu için geçerli. Ve tabii onların arkasında duracak taraftarlar için.

Yaşadık, biliyoruz..

Bir insan, sırf üzerine (üni)forma giydiği için zaaflarından, eksiklerinden ve sorunlarından kurtulmaz. Duruma göre, ya sorumluluk duygusu ağır basar, ileri gider; ya da egosu şiştikçe şişer, olduğu yerde kalır.

20-30 sene geçmişe gidelim... Şimdilerde idol bildiğimiz, yarı tanrı muamelesi yaptığımız sporcuların damarlarını o zaman kesince de, giydikleri formanın rengi akmazdı. O yılların gazeteleri, dergileri hala, bir sürü  yerde önünüze çıkabilir. Görürsünüz.. Hadi onlar o vakitler de medyaydılar.. Yalan yazdıkları algısı yaygın. O zaman kulüp tesislerinin gediklisi eskilerin sohbetlerine bir uzanın. Duyduklarınıza inanamayacağınız anlar olacaktır.

Forma giydiği kulübün su faturasını cebindeki son parayı vererek ödeyen futbolcular, nereden baksanız 40-50 yıl geride kaldı... Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, hayatlarının en önemli ve hatta tek mefhumu gibi seven insanlar aramızdan ayrılalı çok oluyor. Sonuncuların da çok ömrü kalmadı... Hem onlar sadece sporcu da değildiler. Kulübün içine doğmuşlar, tozunu oksijen bilmişler, kupaların üzerindeki pirinç süslemeleri bile birer mücevherat gibi sevmişlerdi. İşin tuhafı, bu insanlar "Falanca takıma gideceğime kefen giyerim" de demezlerdi. Âyineleri işti. Lafa da paraya da fazla bakılmazdı.

Taraftarlık burada tarifine gerek olmayan başka bir şey... En basitinden, alçak irtifalı bir delilik hali. Büyük olasılıkla çoğunluk "Hassiktir ulan" diye geçirecektir içinden ama sporculara bu kadar paye vermeyin. Ne onları sevmek, ne de onlardan nefret etmek işi, yüksek rütbeler eşliğinde olmasın.

En büyük hayallerimden birisi... Hangi takımdan olduğu fark etmez; hani şu "kefen giyerim de o formayı giymem"ciler var ya. Onlardan bir tanesini alıp, önce uyutup, sonra yıkattıktan sonra, kıçına pamuğu tıkıp, kefenleyerek, tam gömülürken uyandırmak.. Bakalım ne diyecek? Fenerbahçeliyse Galatasaray formasına, Galatasaraylıysa Fenerbahçe armasına oracıkta yüz rekat nafile kılmazsa bir şey bilmiyorum.

Kimse onlara "Sporcusun diye, insanlıktan çık. Seveceğin varsa sevme. Nefret edeceğin varsa etme" demiyor. Sadece bünyelerden aşırı coşku yerine "biraz izan" bekleniyor.

Sana gelince taraftar kardeşim...

Sana da "Taraftarsın diye, gözüne perde insin. Formanı her giyene şüpheyle bak" diyen yok. Sadece "biraz müddebir ol" diyoruz.. Sporcu sendense, onu sev ama abartma. Karşındaysa onu sevme ama nefretini kupa sevincinin bile önüne koyma.

Her şeyin başı, ahval ve şerait... Bunlar uygun olduktan sonra, her sporcu, bu işi "aşık olduğunu" söylediği kulüpte bırakabilir ama onlar hiçbir zaman, Zeki Rıza Sporel veya Nihat Bekdik gibi olmayacaklar. Hepsini bırak, senin gibi bile olmayacaklar. Unutma!

Kanada'da Allah Ne Verdiyse..



Bu kez taraftarlar birbirine girmemiş.

St. Leonard Cougars oyuncuları, Hamilton Hurricanes taraftarlarına dalmışlar.

Kavga neden süreklilik arz etmiyor da bir durup, bir celalleniyor, anlaşılmaz.

Bu kadar şey yaşanırken, ortada kolluk kuvveti namına bir şey olmaması da bilahare enteresan.

Yumruk yumruğa girişenler neyse de 19. saniyede soldan kopup gelerek kasayı gömen 40 numara az kahpe değilmiş.

Bahattin Kupası Fenerbahçe'nin



Kupayı, kazanan takıma Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Bahattin Cebeci verdiğine göre, adına "Bahattin Kupası" demekte bence bir sakınca yok.

Adıyla, sanıyla, iştirak etmeyen isim babasıyla, fazlaca önemi olmayan bir maçın renkli olabilmesinin tek yolu, oynayanların Fenerbahçe ve Galatasaray olmasıydı.

Canlı izleyemediğimiz için üzüldüğümüz ama skor haberlerini aldıkça "Hadi oynayın, sanki biz biliyoruz da mı oynuyoruz" demekten kendimizi alamadığımız bir maç oldu.

Birsel, Esmeral ve Nevriye'nin yer aldığı, mental problemleri geride bırakmış bir Fenerbahçe, ortalama yabancılar ile oynasa bile Türkiye Ligi'nde çok az mağlubiyet alır. Bu gerçeğin bir ispatı daha 17 sayı farkla geride kaldı dün akşam.

Özge'nin ve Olcay'ın Fenerbahçe'de resmi maç kariyerlerine bir kupayla başlamaları da ayrıca güzel oldu. Üstün basketbol yorumcusu İhsan Bayülken'in dediği gibi "Baktığınız zaman" ikisinin de Şaziye'den fazla süre alması, başta kontenjan senatörü Şaziye olmak üzere kimseyi üzmez gibi gözüküyor.

Dostlarla Bir Yemek


Moskova'ya geldik geleli, nihayet insan yüzü gördük. Buradan da teşekkür edeyim kardeşlerime, bu neşeli akşam yemeği için.

Moskova'da, Azeri bir garsonun servis yaptığı, nezih bir Türk lokantası, Tokat Restoran... Şimdi "Tokat Restoran... Falanca sokakta hizmetinizde. Tokat Restoran... Ailenizin bir numaralı seçimi" şeklinde radyo tarzı reklama gireceğim ama nerede olduğuna dair en küçük bir fikrim yok. Zira şehirde navigasyon cihazı olmadan arabaya yön vermek bir hayli zor.  Leva'ydı, prava'ydı derken kafa allak bullak oluyor. Allahtan şoför koltuğundaki Onat değil de co-pilot Oksana gayet soğukkanlıydı da yolu bulduk. Onat'a kalsa, beni kampa bırakacağız  derken Petersburg'a deplasmana gideceklerdi.

Bir duble rakı ve muhabbet iyi geldi. Darısı diğer zamanlara...

Son olarak; Onat'ın buluşacağımız zaman beni bulmasını beklerken, akşam üzeri demlenmesinden döndüğü belli gürbüz bir Rus arkadaşın, önce arkamdaki sokak tabelasını sonra da yolu gösterip, herhalde adres sormak için "Novohohlovskaya" demesi ve benim Türkçe olarak "Bilmiyorum. Ben Kartallıyım" dememden sonra "Kartaaaaaal" diye bağırarak uzaklaşması... Bir an kendimi Soğanlık'ta hissettim.

Sue Bird Takımı Buraya Getir


Dinamo Moskova'nın kupa maçları yalan oldu. Bir süre daha Moskova'da maçsız kalacağız.

3 Kasım'da Galatasaray geliyor buraya. Spartak Moskova ile oynayacaklar. Orada yaparız artık siftahı.

Geçende metro Spartak atkılı kaynıyordu. Biz de Dinamo atkısını teslim alacağız Onat'tan ama uyardılar bir yandan; "Aman sağda solda takayım deme. Sarıyorlar" diye. Her horoz kendi çöplüğünde...

Neyse... Biz bir başlayalım da istim arkadan gelsin..

Fiba'da yayınlanan röportajında "Diana artık Fenerbahçe'de ama bizi de yabana atmayın" demiş. Atmayız, siz hele bir Galatasaray'ı yenin de bakalım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Blok Koyunca Bak Neler Oldu...



İsteyen "Ulan sayı atılmasa maç neye benzer" desin; ben, bu basketbol denen oyunda en çok blok işini seviyorum arkadaş. Böyle isyan gibi, böyle "Senin ben yedi ceddini..." dermiş gibi bir havası var mübareğin..

Euroleague sitesinde dün gecenin en baba blok sahnesi olarak Kinsey'in çaktığı seçilmiş.

Buradan Dallas Comegys'e de saygılarımızı iletelim vesileyle.

Bu arada, gecenin hareketi de bizden gelmiş. Sinan Erdem Arena'da şov zamanı. Özlemişiz.

Nerden Bilirdim?


Güzel sahne... Yıllarca emek vermiş bir oyuncuya plaket veriliyor.

Bugün güzellikten açtık kapıyı. Biraz sonra hafif iteleyeceğiz..

Plaketi veren Semih Özsoy, bundan bir kaç hafta önce Dereağzı'nda oynanan Fenerbahçe - Beşiktaş, kadın basketbol takımları hazırlık maçına gelmişti.

İçeriye seyirci alınmamasıyla ilgili bin bir garabet yaşanan maçın sonunda, dışarıda laflarken bir sahneye şahit olduk.

Didem Akın, yanında Göksel Zeren ile Semih Özsoy'un yanına geldi. "Tanıştırayım Semih Bey... Fenerbahçe bayan basketbol takımını ilk şampiyon yapan hoca. Göksel hoca" dedi. Cevap olarak "Ya öyle mi? Memnun oldum, bilmiyordum" geldi.

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa veyahut Bakkal Bodos'tan değil, Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticisinden bahsediyoruz.

Aslında tuhaf da değil. Ortada bir Mahmut Uslu ekolü var ne de olsa... Eczacıbaşı-Fenerbahçe maçının katil hakemi Kadir İlbeyli için, maç sonu bir hışım dışarı fırlayıp, sinirli sinirli gezinen bizlere doğru "Yahu çocuklar herif bir de bizim kongre üyemizmiş" demesi hala aklımızda. "Almanakta görmediniz mi Mahmut Bey?" demiştik de "Yok yahu, nereden göreyim" demişti.

Semih Bey de aynı şekil işte; nereden bilsin?

Küçük Fikret.. Büyük İşler..


Çok şık oldu. Çok güzel oldu.

Televizyondan yayınlanıp, yayınlanmadığını, bundan sonra aralıklarla verilip, verilmeyeceğini Türkiye'de olmadığım için bilemiyorum ama bir ümit, bekleyeceğiz.

Tarihi hatırlamadan, Fenerbahçe'yi Fenerbahçe yapanları kitlelere öğretmeden geçen her gün, cahiller ordusu ve dalkavuklar sürüsü yaratır. Yarattı da nitekim.

Başta spor kulüpleri olmak üzere, nüvesi insan olan camiaların unutmaması gereken ilk şeyi hatırladık nihayet.

Şimdi sıra gerisinin gelmesinde...

Emektarlarını Murat Alyüz gibi değil, Fikret Kırcan gibi yaşasın Fenerbahçe.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Türk Sporunun Özeti


Fenerbahçe'si olsun, Galatasaray'ı olsun, Beşiktaş'ı olsun, hangisi olursa olsun; küçük ve yerel bazı örnekleri bir kenara bırakacak olursak Türk sporunun özetini çıkartmak için fazlaca söze ihtiyaç yok.

Bugün, derbi maçın hemen öncesinde Galatasaray cephesinde ortaya çıkan durum, dün Fenerbahçe'de vardı. Öncesinde orada, burada, her yerde..

O, her fırsatta itin götüne sokulan ve "Aman mirim, geçiniz Allah aşkına..."lar ile aşağılanan "taraftarlar" vizyonsuz ve bilgisiz, yöneticiler hasbelkader Türkiye'de büyüklerin başında oldukları için vizyonlu öyle mi?

Olacak denenlere, o sürece eşlik edenlere ve en sonunda olanlara bakın. Ne demek istediğimiz ve kimin ne olduğu, daha iyi anlaşılır.

Türk sporunun özeti mi? İşte şu üç tanesi:

1. Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı

2. Eşek ölecek, ters dönecek, siki güneş görecek

3. Halayık kapıyı sikildikten sonra kapatırmış

19 Ekim 2010 Salı

Güvenlik ve Pankart


Cumhurbaşkanlarımızın genellikle iştirak etmediği Cumhurbaşkanlığı Kupası'nın güvenlik toplantısı yapılmış.

"...güvenlik açısından iki takımın taraftarlarının da salona pankart sokmasının ve yanlarında çakmak, bozuk para gibi sert cisimler taşımalarının yasak olduğu" bildirilmiş.

Bozuk paraların dışarıdan içeriye kabul edilmediği halde, içeride büfeden bütün para karşılığında satın alınan malzemelerin para üstü olarak verilmesi geri zekalılığı bir tarafa, pankart denen şeyin güvenliği nasıl tehdit edeceği konusunda açıklayıcı bilgi yok. Olmaz tabii. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmemek lazım.

Mesela Mavi Boncuk'ta, Emel Sayın'ın halıya sarılması gibi, bir takım taraftar-teröristler pankarta sarılıp, içeri alınabilir. Aman Allah korusun!

Veyahut da kulüp başkanlarını eleştiren pankartlar açılabilir. Neeeey!

Zaten bu gelecek olanlar var ya; çoğu basket olunca "gol" diye bağıran tipler. Spor bilgileri de yok. Hiç unutmuyorum, Dünya Şampiyonası'na gelmişler geçende. Çocuğun teki sahada kıçını yırtıyor. Çıkarken bir kişi alkışlamadı. Memleket, memleket olsa, o gayretkeş basketbolcu oyundan çıkarken salonun kolonlarına kafa atarlardı. O yüzden "Taraftar" denen bu manyak sürülerini bir kenara bırakalım.

Hoş, bir yandan da aklım almıyor. Bu İtalya'da falan bir sürü pankart oluyor da neden güvenlik sorunu olmuyor diye. Hayır, orası da Akdeniz ülkesi. Heyecan falan. Enteresan...

- Hamiyeet! Kaç kız kaaaç!Yukarıdaki resimde pankart var! Üstüme iyilik sağlık!

Fenerium'da Akıl Tutulması

Barış Gerçeker, bugün twitter'da "kurumsallık" dedi. Yani gönül telimizi ve akıl sağlığımızı titreten kelimeyi zikretti. Sonra da tuttu, bu yukarıdaki resmi koydu. Halbuki görmesek, daha mutlu, daha mesut insanlar olarak hayatımıza devam edecektik. Alacağın olsun adaş!

Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır, anlamak mümkün değil.

Adı "Fenerium" olan organizasyonun içerisinde Fenerbahçe taraftarı olan kaç kişi vardır, bilinmez. Malum, Fenerbahçe çalışan kadroları arasında bolca UltrAslan üyesine rastlamak da mümkün. Velev ki hepsi Fenerbahçeli olsun, bu nedir, birisi izah edebilir mi? Taraftarın nabzını tutmak mı? Fenerium olarak, Galatasaray'ı mı bağladınız? Hakemi mi ayarladınız? Deja Vu yaşanacağının garantisi ne? İş ki önümüzdeki maç berabere bitti. Ne olacak?

Aksini düşünelim... Galatasaray ile kupa finaline çıksak, maçtan önce bunun 5-1 versiyonunu yaptırsalar, tutup maçı kazansak... Ne yaparız?

Aynı Fenerium "mahzun" ve "mahsun" kelimelerini karıştırıp, "Bir mahsun mor menekşe" yazmıştı da, insanlar "Mahsun kelimesinin anlamı kuvvetlenen, güçlenen. Yanlış yazmışsınız" deyince "Aman yahu, kim bilecek?" diye cevap vermişlerdi.

El elin eşeğini türkü çığırarak ararmış. Fenerbahçe'de elden de, el eşeğinden de geçilmiyor. Maşallah!

Moskova Merkez...


Kafasına göre herkes...

İş yeri olarak mukim bulunduğumuz yerin hafif uzaktan alınmış bir fotoğrafı.

Bir adımda oraya gidilebilecekmiş gibi duruyor ama arada nehir var.

Nehirin üzerinde tekneler var. Gidiyorlar, geliyorlar

Teknelerin bazıları lüks otel.

Evlenince, barklanınca maaile gelmek lazım buralara. Güzel şehir vesselam..

Karga Bar 14 Yaşında


Facebook'ta bir etkinlik gördüm.

"Katılacak - Belki Katılacak - Katılmıyor" şıklarından üçüncüye düştüğüme üzüldüğüm çok nadir hadiselerden birisi...

"Karga Bar 14 Yaşında" imiş.

Karga deyince, blogun geleneksel cümlesi geliyor aklıma. Bıkmadan tekrar.

"Velhasıl-ı kelam; tam terk-i diyar eylerken, zamanında can vermiş olan can alıcı tarafından "Marş" komutu verilerek, gözlerimin önünden akıp gitmeye başlayacak olan film şeridi biçimindeki "Hatıralar Resmi Geçidi"nde; "Kıt'a dur" komutu vereceğim belki de tek lahzanın geçtiği yer Karga..."

Çok uzun zaman oldu.

Cataclysm



World Of Warcraft'ın Cataclysm'i 7 Aralık tarihinde raflara düşecek. Aşağıda fragmanı, yukarıda ise özel mouse ekipmanını görüyoruz ve "aharoheeyyyy" diye bağırmaktan kendimizi alamıyoruz.

Azeroth'ta bir yerlerde bıraktığımız 80 level hunterı ele alma vakti geliyor.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Fazla Soğuk ve Kafayı Kırmak



Moskova'ya gelir gelmez netameli bünyenin ve soğuk havaya değişimin hakkını verip, zatürrenin başlangıcına yakalandık.

Hafif yatırdı, devirdi ama tez zamanda iyice ayaklanmak gerek; iş güç beklemez.

24 Ekim'de, Türkiye'de derbinin olduğu gün, Dinamo Moskova - Lutz Moskova maçı var, Vladimirskaya'da. Nasipse bizim Onat'ın yanında, orada olacağım.

"Dinamoluyuz biz yoktur inkarımız. Bastonla ... ..... ihtiyarımız"

Yukarıda Dinamo Moskova tribünün kafa adamlarından birini görüyoruz. Ya da gördüğümüzü sanıyoruz!

15 Ekim 2010 Cuma

Böyle Evrak Bürokrat Bayıltır


Bizim memlekette evrak kürek işi bitmedikçe tuhaflık da bitmez. Şu evrakın düzenlenmesi talimatını veren kafa da, yazan eller de ziyana yaşıyor. Küfür edilmiştir, bitti.

Buna bu kadar kafayı takmayı da anlamıyorum ya, hadi neyse!

Hain Listesinde Değişiklik ve Kitle Afallaması


Fenerbahçe yönetim kurulunun, her yıl bin bir emek vererek üzerinde çalıştığı "Fenerbahçe Hainleri ve Düşmanları" listesinin 2011 versiyonuna dair son hazırlıklar tamamlandı. Yeni listenin Ocak ayı ortalarında faaliyete geçmesi bekleniyor.

Kulübe yakın kaynaklardan alınan bilgilere göre HBK ve SSS bu sene de "iç bedhahlar" sıralamasında ilk ikide yer alıyor.

Bu ikilinin hemen arkasında görmeye alıştığımız TK'nın ise büyük bir sürprizle "muteber" isimler arasına geçtiği, sızan bilgiler arasında.

Yönetmelik gereği, bundan böyle kısaltma ile anılamayacak olan Tahir Kıran'ın yerine, Ali Şen'in listeye girmesine karar verildi.

Geçtiğimiz günlerde çeşitli haber sitelerinde duyurulan bu gelişmelerden sonra, dün akşam saatlerinde Şükrü Saracoğlu Stadı önünde toplanan iki yüz civarında Fenerbahçe taraftarının yeşil-siyah kravat yakma eylemi yaptığı görüldü. Daha sonra topluca ağlayarak, sarı renk bir kravata sırayla gözyaşlarını silen grup adına basın açıklaması yapan bir taraftar, "Senelerdir düşman saydığımız bir ismi kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Başkanımız neylerse güzel eyler. 'Sövün' dedi, sövdük. Şimdi 'Sevin' diyorsa tabii ki seveceğiz. İlk aşamada biraz zorluk çekeceğimiz kesin ama insan nelere alışmıyor ki." dedi.

Bu esnada yanındaki arkadaşına "Abi bizim hür irademiz, bilincimiz yok mu? Neden sürekli talimatla hareket eder gibi, incelemeden araştırmadan, söylenen her şeye inanıyoruz?" diye soran bir diğer taraftar, kafasına cilt haline getirilmiş "1999-2010 Faaliyet Raporları" vurulmak suretiyle bayıltılarak, etkisiz hale getirildikten sonra grup olaysız bir şekilde dağıldı.

Diğer yandan, taraftar forumlarında da ilginç gelişmeler yaşanıyor. Haberin netlik kazanmasının ardından bazı yazılanlar şöyle:

"Fenerbahçe için kim hatasını anlayıp, Aziz Yıldırım ile anlaşmışsa onu sırtımda taşırım. Geçmişte ne yaptığının önemi yok. At pazarında eşek osurmuyor; Aziz Yıldırım'ın talimatından bahsediyoruz. Yeter ki Fenerbahçe'ye gol olmasın. Bu uğurda Aziz Yıldırım gelip, ağzımın orta yerine hacet giderse sesimi çıkarmam. Büyük başkanımız... Yarabbim dilimi durduramıyorum"


"Haddim değil ama Aziz Yıldırım bence hata yapıyor. Yani haddim olmadan söylüyorum, neticede ben sadece bir taraftarım, o da koskoca Fenerbahçe başkanı. Hem de kulübümüze çağ atlatmış bir insan ama bu durum, o yüce şahsiyetin zaman zaman az da olsa eleştirilmeyeceği anlamına gelmemeli. Tabii saygısızlık yapmamak lazım, çünkü makama saygılı olmak zorundayız. Yani diyeceğim o ki sayın Aziz Yıldırım, Tahir Kıran ile barışmamalı. Eleştirdiğim sanılmasın. Yine en iyi kendisi bilir. Biz ona buradan akıl verecek değiliz. Saygılar başkanım. Lütfen yanlış anlamayın. Ben size karşı çıkmak değil de şey yani. Siz en iyisini şey edersiniz. O bakımdan.."

14 Ekim 2010 Perşembe

Bunu Tüm Türkiye Bilsin


Esat Yılmaer'in efsane Chicago röportajı hepinizin malumu. Şimdilik onu aşıp da literatüre "muhteşem" olarak girebilecek başka bir şey yok, uzun zaman da olmayacaktır...

Semih Erden, NBA'e gittiğinden bu yana yazılıp çizilenler, güzel şeyler.

Yalnız geçende bir röportajın Türk basınındaki yankılarını okurken, Esat Yılmaer'i anımsayıp, hafif tebessüm ettim.

Shaquille O'Neal, Semih için "onu kardeşim gibi görüyorum. Bunu tüm Türkiye bilsin" demiş.

İlk kısımda bir şey yok ama ikinci cümleye takıldım ben. Devamı "Akıllı olun lan. Massachusetts merkez, kafasına göre herkes" şeklinde gelecekmiş gibi duruyor.

İlgili cümlelerin alındığı söyleşi, büyük ihtimalle şuradaki olacak.

Münir Özkul'a Sevgi Duruşu


Hangi birisini söylesek kafi gelmez.

Mahalle köşelerinde "Ulan bir de şey vardı ya..." deyip, peşine bin beş yüz kez izlediğimiz filmlerinin, en komik sahnelerini anlatarak büyümüş bir nesiliz.

Biz gitmeyeceğiz de kim gidecek ustanın yanına!

Moskova'dan sevgiler Mahmut Hocam...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Şili'de Halk Bugün Savaşırken...


Madende ölüm, bazı yerlerde kader değil demek.

Bazı ülkelerde "İnsandır. Ölür, ölür bitmez" denmiyor demek.

Bazen "Güzel ölüm" hikayesiyle kolaya kaçıp, insanları teselli etmek "sorumluluktan" sayılmıyor demek.

Ve bazen değil, sık sık, ne zaman bir konuyla ilgili küçümseyerek yapılan "Bizde olsa şöyle olurdu" yorumunu duyuyorum Türkiye'den, hemen aklıma yukarıdaki karikatür geliyor.

Şili halkına selam olsun.

Cumhurun Başı Kupa Vermez mi?

Cumhurbaşkanı, kendi adına düzenlenen kupaya yine katılmadı. Sadece bugüne ait bir sorun değil ortadaki. İsimler değişiyor ama bu tip organizasyonlarda kupayı dıdısının dıdısının vermesi aynı kalıyor.

En iyisi ismi değişsin bu kupaların. Adına futboldaki gibi "Süper Kupa" densin. Firmalar bastırsın parayı, isim hakkını satın alsın. Gelen paraya da okullara pota yapılsın, top alınsın.

Spor denen şeyin cumhurun da başkanının da umurunda olmaması kötü şey. Sırf gösteriş için, hiçbir işe yaramayan işlevsiz maçların oynanması daha da kötü. Kocaman basketbol camiasının senelerdir uyuması ve gık dememesi ise en kötüsü.

Kupasında Değiliz...


Kupayı son anda kaybettiğimiz Efes Pilsen'in, henüz iki sene önce dopingle şampiyon olduğunu ve Fenerbahçe yönetiminin iki atar giderden sonra Tuncay Özilhan'dan fırçayı yiyince sustuğunu...

Aynı Efes Pilsen'in, Kaya Peker nam basketbolcunun transfer edilmesi suretiyle zayıflatıldığını ve Fenerbahçe'nin gücüne güç katıldığını...

Biliyor muydunuz?

Hiçbiri kupanın kaybedilmesinin gerekçesi değil elbette. 39 dakika önde götürülmüş maçın 1 dakikada kaybedilmesi de atla deve değil ayrıca.

Bizim derdimiz bambaşka ama anlatamıyoruz... Kupa gider. Başka şeyler yol almasın!

Kendini Bilmez Sayısında İhtilaf


Batman'a giden Fenerbahçe kafilesi geri dönerken, içerisinde delegasyonun ve konukların yer aldığı otobüs taşlanmış.

Bunu Fenerbahçe resmi sitesinden öğrenenler "3-4 çocuk tarafından yaratılmış" ibaresiyle karşılaşıyor.

Vatan gazetesi yazarı Tayfun Bayındır ise şöyle yazmış:
"10-15 yaşında yüzlerce çocuk hınç alırcasına taş ve kayaları kurşun gibi otobüsün camlarına saydırdı"

"-lerce"yi dikkate almayalım... 100-4=96... En azından...

Ne diyeceğimi bilemedim.

Kediyi Sadece Merak Öldürmez


Durduk yere öldürmeyi emreden bir din var mı? Bilinmez. Her dinden haberdar değiliz.

Doğada insandan başka, durduk yere öldüren var mı? Bilinmez. Mahlukatın tümüne aşina değiliz.

Ne bilinir?

Düşenin kimseye zararı dokunmuyorsa, ona tekme atılmayacağı bilinir.

Zararsız birini tekme atarak öldürmemek gerektiği bilinir.

En azından bunlar insan olmanın gereğidir.

Bir kaç tane, iple sarkıtıldığı takdirde can acıtan uzvundan tavana asılması gereken vatandaşın, tekmeleyerek bir kediyi öldürmesinin videosu düşmüş internete. İçim kaldırmazdı, izlemedim. Bunlar yargılanmış, para cezası almışlar, falan filan.

Hukuk sisteminin yapabileceği fazla bir şey yoktur herhalde. Burada yargı dersi verecek halimiz de yok. Ama merak ediyorum, bu gibi canilikler için daha farklı bir sistem geliştirilemez mi diye... Hoş, tecavüzde bile "tutuksuz yargılamaya" karar verebilen bir sistemden, fazla bir şey beklememek lazım tabii.

Bu yukarıdaki bizim şantiyenin kedisi "baks"... Sadece onun değil, dışarıda bir hayvancağızın da lüzumsuz yere zarar gördüğüne şahit olsam, zarar veren arkadaşın zarar veren yerlerini eline verme azmine girerim. Milletin içinden bir avucu değil, çoğunluğu böyle olduğu vakit biraz daha mutlu oluruz.