28 Ocak 2010 Perşembe

Geri Sayım

Az kaldı.

Gidiyoruz.

"Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden" makamındayız.

İlgili şiirin alegorik manasından bağımsız olarak, bu kez gemi meçhule değil, İstanbul'a...

Velhasıl-ı kelam, Kadıköy yolcusu kalmasın.

Fotoğraf @ Flickr

27 Ocak 2010 Çarşamba

Na Li Li Li Li

İkinci Çinli de yarı finalde. Hem de Williamsgiller'den Venus'u eleyerek..

İlk set 6-2 Venus'e gidince bir hüzündür aldı beni. Fakat Na Li keçi tabiatlı çıktı; 7-6 ve 7-5.

Finali iki Çin vatandaşı yapsa güzel olur. Amerika'ya, Avrupa'ya, yağmurlu havada su yok.

Hişt Hişt O Taraf...

Çin'de düzenlenen "Dövüş Sporları Şampiyonası"nın açılış töreninde, tribünden bir görüntü.

Karşıdan bakıldığında "Dışarda kaçanın anasını s...yim" denerek, parmak sallanacak bir tribün gibi durmuyor ama insanın canı da çekmiyor değil hani.

Seferi WNBA

Yukarıdaki harita WNBA oyuncularının sezon boşluğunda, Avrupa, Asya ve Avusturalya'da nerelerde oynadıklarını gösteriyor.

Detaylara buradan ulaşmak mümkün.

Dikkat buyurulduğu zaman görülüyor ki bizim memleket Rusya'dan sonra hemen hemen en iyi yabancıları barındıran ülke. Peki ilgili federasyonun bu durumdan faydalanma vaziyeti nedir? Saldım çayıra, mevlam kayıra.. Ama doğru ya, daha mühim işler var, Tanjeviç'i Fenerbahçe'ye kakalamak gibi.. Genel anlamda basketbol camiası için de aynı şeyi söylemek mümkün ama özelde kız basketbol tarafı daha bir kendi çalıp, kendi oynuyor gibi. Ha arada bir yasak savma kabilinden All-Star oluyor, janjanlı formalarla falan, o ayrı.

Afiyetle Önder...

Kurumsalım.
Kurumsalsın.
Kurumsal.
Kurumsalız.
Kurumsalsınız.
Kurumsallar.

Yersem.
Yersen.
Yerse.
Yersek.
Yerseniz.
Yerlerse.

26 Ocak 2010 Salı

Seda Sayan vs. Darth Vader

Hadi muasır medeniyet seviyesini geçtim. Bari gündüz kuşağında ekrana çıkanlar biraz "akil insan" seviyesine gelseydi şu memlekette.

Malum, anketlere göre "Türkiye'nin En Güvenilen Ünlüsü"
Seda Sayan

Yine anketlerin söylediğine bakılırsa "Amerika'nın En Güvenilen Ünlüsü"
James Earl Jones

Düşündüm de Seda Sayan'dan çok iyi Emperor olurmuş aslında! Nihat Doğan da kırmızılar içinde Royal Guard olurdu, önünde 1071 yazısıyla...

Ha bir de Seda Sayan demişken, şu aşağıdaki şaheseri paylaşmadan geçemeyeceğim. Allahım biz ne günah işledik de sanatçı namıyla şunları başımıza gönderdin...



- Ohhhh
- İyisin, yaşıyorsun

Bu ne lan!

Anne ve Kız Arantxa

Bu aralar tenis mevzuları revaçta olunca, şöyle bir eski isimlere bakayım, ne yapıyorlar dedim.

Bizim kuşağın iyi bildiği oyunculardan Arantxa Sanchez Vicario, Jose Santacana ile evlenmiş.

Arantxa adında bir kız çocuğu bile doğurmuş.

Resimde aile saadetini görüyoruz.

Jie Zheng Başgaaan

Turnuvanın canlı ve eksiksiz olarak izlediğim ilk maçı oldu, Jie Zheng-Maria Kirilenko mücadelesi.

Her maçın başında kendimize bir taraf seçip onu tutmak, diğerini ise sürekli kınamak bir Türk tenissever adeti olduğundan ve Rus tenisçiler yüzünden ekranın sarıya kesmesinden gına geldiği için, bu maçlık Jie Zheng kaşkolunu taktım boynuma.

Teşbihte hata olmaz; kırk yılın başı tuttuğumuz inek sütten kesilmeyip, güvendiğimiz dağlara kar yağmayınca; Zheng de maçı 6-1 ve 6-3'lük setlerle 2-0 kazandı. Skor açık ara gözükmesine rağmen, müthiş keyifli bir karşılaşma oldu. Kadınların tenis müsabakalarına Williams sülalesi çöktü çökeli, üst düzey turnuvaların adında "final" olan kısımlarında, güzel rallilerden ziyade "Ya Allah" diye vurulan toplar görenler için, biraz nefes alma fırsatı doğuran maçlardan birini izledik böylelikle.

Sürekli sakatlıklarla boğuşmasına rağmen çok istikrarlı performans çizen, bir diğer Çinli tenisçi Na Li kadar iyi olmasa da Zheng'in bazı hususiyetlerine hayran kalmamak mümkün değil. Tenis standartlarına göre kısa denen 1.64 boyu, ayaklarının hızı sayesinde muazzam bir avantaja dönüşmüş. Senelerdir çiftlerde çıkardığı başarılı maçları sayesinde file önünde de oldukça tecrübe kazanmış. Nitekim bütün bunları Maria karşısında defalarca gösterdi ve bazı oyunlarda inadıyla kazandığı puanlar ile seyirciden büyük alkış topladı.

Zheng'in yarı finaldeki rakibi de kendisinden önce oynanan maçta Petrova'yı 7'de biten iki sette harcayan Henin oldu. O maçta mecburen Henin'i tutacağız. Zira diğer taraftan büyük olasılıkla Williams kardeşlerden birisi gelecek. Onlara ne kadar zor lokma çıkarsa, o kadar iyi... Gerçi Wimbledon yarı finalinden gelen hasılatı memleketindeki deprem mağdurlarına bağışlayacak kadar delikanlılık sergileyen Zheng de gelse olur. Şimdiden 400.000 $'ı cepte. Finale çıkarsa 1.050.000 $.

Bereket versin...

Scorpions Hüznü


Scorpions grubu dağılıyormuş. Haber burada.

Buradan, zamanında çok şarkılarını dinlemiş ama en önemlisi altılı ganyanda yattıktan sonra yavaş çekim ve "Winds of Change" eşliğinde haplanmış gibi ekrana bakan kitleler adına, kendilerine saygılar sunuyorum. Haberin yayılması halinde olası diyalog aşağıdaki şekilde yaşanacak olsa da; Türkiye, TJK sayesinde, hangi gruptan ne dinlediğini bilmeyen ama o şarkıya aşina kitlelerle doludur.

- Scorpions dağılıyormuş lan.
- Dağılmazsa a...a koyayım. Tek var mı, onu söyle sen.

Dance in the Vampire Bund

Vampir prenses Mina Tepes.
Onun kurt adam koruması, Akira Kaburagi.
Animelerin olmazsa olmazı, bir lise.

Hasılı anime cenahından vampirlerin Japonya baskını. Orjinal bir çalışma.

Burada resmi sitesi.
Burada da şimdiye kadar yayınlanan bölümleri.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Istanbul, not Constantinople (by The Four Lads)

Istanbul was Constantinople
Now it's Istanbul, not Constantinople
Been a long time gone, Constantinople
Now it's Turkish delight on a moonlit night

Every gal in Constantinople
Lives in Istanbul, not Constantinople
So if you've a date in Constantinople
She'll be waiting in Istanbul

Even old New York was once New Amsterdam
Why they changed it I can't say
People just liked it better that way

So take me back to Constantinople
No, you can't go back to Constantinople
Been a long time gone, Constantinople
Why did Constantinople get the works
That's nobody's business but the Turks

Istanbul (Istanbul)
Istanbul (Istanbul)

Even old New York was once New Amsterdam
Why they changed it I can't say
People just liked it better that way

Istanbul was Constantinople
Now it's Istanbul, not Constantinople
Been a long time gone, Constantinople
Why did Constantinople get the works
That's nobody's business but the Turks

So take me back to Constantinople
No, you can't go back to Constantinople
Been a long time gone, Constantinople
Why did Constantinople get the works
That's nobody's business but the Turks

Istanbul

Tosun Ronaldo Paşa

Soldan sağa;

Kahire Sarayı'ndan Tosun Paşa.

Tellioğulları'ndan Lütfü.

Hapçı, İlaçcı, İbne Eczacı!

Kızılcıklar oldu mu,
Selelere doldu mu hey.
Bizim sarı melekler,
Hapçılara koydu mu.
Mendili eline...

Ten Rengi!

Venus Williams, ten rengiyle bire bir uyumlu iç çamaşır giyince Avusturalya Açık tribünlerinde şenlik hasıl olmuş. Kendisi de aşağıdaki açıklamayı yapmış vaziyete dair:

"My dress for the Australian Open has been one of my best designs ever! It’s all about the slits and V-neck. I am wearing undershorts the same colour as my skin, so it gives the slits in my dress the full effect! This is completely my design. I just sketched it out. The whole idea is just about the illusion that I’m wearing a deep V-neck. Then the idea was to wear shorts that were like the same colour as my skin. It works very well, apparently. Anything I wear on the court probably you could wear 20 years from now"

Lan abla kardeş, ne pis insanlar çıktınız arkadaş siz. Hanım olun az, akıllı olun.

Geçen yıl bu zamanlar da, Alize Cornet nam Fransız hatunun bir elbise mevzusu çıkmıştı, yanlış anımsamıyorsam. Transparan gibi bir şey giymişti, 18 yaşında kız. Hey gidi Navratilova. Senin zamanında tenis vardı. Şimdi olay nelere döndü.

24 Ocak 2010 Pazar

Uğur Mumcu

Bir sene önce yazdığımız kısacık "Haksızlık" yazısındaki rakama "bir" daha ekliyoruz.

Size göre "sakıncalı piyade" idi; bize göre vatan kurtarmaya çalışan aslan.

17 sene geçti o günden bu yana.

O öldü, siz yaşıyorsunuz.

Bundan ala haksızlık mı olur?

23 Ocak 2010 Cumartesi

İstanbul Haritaları

Ayşe Yetişkin Kubilay'ın "İstanbul Haritaları" kitabı çıkmış.

Fiyatı 300 liraya yakın ama bana kalırsa 300 kere değer almaya.

Görür görmez, muazzam heyecanlandım.

İlber Ortaylı'nın deyişiyle;
"Şimdi Yunanistan'da yaşayan eski bir hemşehrimizin; Nick Adjemoglou'nun koleksiyonu başta olmak üzere, en mutena yüz İstanbul haritası seçilmiş ve bu kitap hazırlanmış"

Her sayfayı poster yapıp, evi kaplarım ben bununla.

Kadın Yiyen

Böyle de film ismi mi olur arkadaş?

Oluyormuş.

"Dead Lantern" sitesi, klasik korku filmlerinin posterlerini yayınlıyor uzun zamandır. Bu seferki de yukarıda.

Topuklar Kıça Vura Vura


15 yaşındaki çocukların maçına gideceksin.

Oyunculara sarkacaksın.

Velilere saracaksın.

İdarecilere sataşacaksın.

Sonra?

Karşılığını görmeyecek misin bunun?

Tamam, hiç bir şey tam manasıyla eskiden olduğu gibi değil.

Eyvallah, o eski çoğunluk yerini neredeyse fifti-fifti bir duruma bıraktı.

Ama haddinizi bilin be kardeşim; orası Kadıköy.

Ava giderken avlanıp, yerlerinde sürüklendiğiniz sokakların dili olsa da konuşsa; "Tarih tekerrürden ibaret lan. Bak, yine kaçıyorlar" mı derdi acaba?

O değil de, pankartları neden bıraktınız kaçarken?

Uydur Uydur, Yaz

Her mevzuda işine gelen yorumu götünden uydurmayı marifet sanan necip Türk basınının ilgisine ve bilgisine arz olunur.

Avusturalya Açık Tenis Turnuvası'ndan taraftar görüntüleri veren "Telegraph" yukarıdaki fotoğrafın altına ne yazmış, okuyalım hep birlikte...

"Over-enthusiastic Chilean fans caused a security breach by letting off a smoke flare during a game between Fernando Gonzalez and Turkey's Marsel Ilhan..."

Ve masumiyet...

21 Ocak 2010 Perşembe

İyi Kalpli Müptela Deniz Seki

Malum olduğu üzere, Deniz Seki'nin uyuşturucu ile ilgili hapis süreci "Deniz olarak girdim, okyanus olarak çıktım" şeklindeki özlü söz ile kapanmıştı..

Tabii "Usta mal çok sağlammış. Beton gibi oldu kafam" vb. keyif kelamları evde kapalı kapılar ardında, mağdur felsefesi ise kamuoyuna karşı yapılacak, bunda tuhaf bir şey yok. Ne de olsa hafıza-ı beşer, her daim şaşar, Türkiye de ara sıra olur olmaz insanlarla gurur duyar (!)

Neyse efendim, yine malum, aynı camianın dejenerasyonuna baka baka kararan ya da kararmaya eskiden beri teşne olan bir diğer üzüm, pardon isim ise Yiğit Karaahmet olmuştu geçenlerde. Zehri içeriye tıktığı burnundan tuttukları gibi mapus damına koyuverdiler onu da. Arkasından gözyaşı döken falan yokmuş, anlaşıldığı kadarıyla. Bugün gazeteci, yazar, sanatçı namlarıyla maruf, alemin çok yönlülerinden Ayşe Özyılmazel, buna değinmiş. Kendince haklı gerekçelerini de sıralamış ardından. Pek ala, pek güzel, pek anlaşılır olmuş. Lakin bir cümle var ki şöyle:
"Bir kere Deniz Seki gibi iyi kalpli, güzel ruhlu bir insanla Yiğit'i kıyaslamasak iyi ederiz"

Belki de ben yazıyı neticemden anlıyorumdur ama hala daha bir Deniz Seki'yi sevimli gösterme çabasıdır gidiyor alemlerde. "Biz de çekip, yakalanırsak onun haline düşeriz maazallah. Komşuya derken bize olmasın" hali midir? Tanış olmaktan mütevellit "Yazıktır, kıyamam" vaziyeti midir? Allah bilir.

Fakat bu mütefekkir insanlara sorulması gereken bir soru var.

Normal şartlar altında, normal bir vatandaşın, uyuşturucu kullanırken ya da satarken yakalanıp, hüküm giymesinin ardından hayatı kararırken; adına "sanatçı" denen ve bu sıfatı hak edip, etmediğini sabaha kadar tartışabileceğimiz insanların, aynı süreci reklama çevirip, bundan maksimum fayda sağlamasına verilen olağanüstü desteği hangi vicdan ile değerlendireceğiz?

Uyuşturucu karşıtı kampanyalarda görev almayı bırakın, uyuşturucu ile ilgili soruları bile "Duymamış olayım" diye geçiştiren ve "Ah canıııım, o günleri hatırlamak istemiyor tabii" diye bu hareketi anlayışla karşılanan insanlar mı kamu oyuna mal olmuş sanatçı havası atacaklar? Olmayacak iş değil ya, yarın bir gün "Uyuşturucu kullandı ama pek iyi kalplidir, pek temiz ruhludur Deniz. Devlet sanatçısı olsun mu?" bile dense şaşırmam.

Uyuşturucu aşağılık bir suçun cezası her zaman bellidir. Bu ceza kanun koyucu tarafından uygulanır ama destekçiler de takibini yapar. Başta medya olmak üzere, toplumun her dinamiği bu lanet şeyi özendirmekten kaçınmalıdır. Hapisteki diğer suçluların eksiği, medyada tanıdıkları olmaması mıdır?

Gerçi ne konuşuyoruz? Kendi içindeki en değerli isimlerden birini öldürmüş katilin götüne muhabir ve kameraman ordusu takan bir medyadan her şey beklenir.

Tribünden Deli Manzaraları

Afrika Uluslar Kupası'ndan tribün görüntüleri.

Yukarıdaki bilim adamı kılıklı abimiz Angola tribününden.
Aşağıdakiler ise sırasıyla Fildişi Sahilleri ve Burkina Faso.

Gerisine şuradan bakabilirsiniz.
İnsan kontra tezahürat çıkmaya korkar lan bunlara.


Efsane Geri Döndü

Mutlu haber Atilla Atalay'dan.

Baturalp Dinçdarı ve Drahşan Gudde dahil olmak üzere "Sıdıka" tekrar ekranlara inmiş.


- Kız, bana bak. Aklıma bi fikir geldi.

- Ne? Fikir mi? Senin? Abi, çişin filan gelmiş olmasın. Karıştırıyosundur.

Ripatta parippari ba...

"Ekranda bir anime tipitipi olmasaydı bu kadar takılır mıydım, bilmiyorum" diyeceğim ama takılırdım herhalde. Yoğun geçen bir günün ardından, uyumak için "Nightfall In The Middle Earth" albümü dinleyen birinin bu sonsuza giden melodiyle kafa dinlemesi normaldir.

Buradan sarılabilir, basitlerin basiti animasyona ve saçmaların saçması sözlü şarkıya.

150. Maç

Fenerbahçe Kız Basketbol Takımı, dün Tarbes ile yaptığı maçın sonunda 150. Avrupa Kupası maçını da geride bırakmış oldu. Şöyle özetleri geçiverelim. Eskide bugüne bir bakış.



O Raket, Ananın...

Bu aralar, memlekete gelir ayak, iş güç zirve yaptığı için Avusturalya Açık Tenis'in hakkını veremiyorum. Yukarıdaki hadiseyi de Koskorcuk abinin blogunda gördüm.

Hakikaten senelerdir bunun geyiğini döndürüp, dururduk.

Hadi Wimbledon neyse, belli bir disiplini var. Bir nevi ordu karargahı gibi, otomatik olarak kendini çeki düzene getiriyor insan. Ama diğerleri; başta Roland Garros olmak üzere hepsinde bir çığırdan çıkma vardı, bilhassa son zamanlarda. Ne olmuş? Biraz da bizimkiler yapsın.

"Emniyet Nadal'ı bize teslim et"

"Federer'in köpeğine, şampiyon Nadal yazacağız"

"1, 2, 3 set yetmez, 4, 5, 6 olsun. Backhand, forehand, drop shot koysun, Djokoviç şampiyon olsun"

vs. vs.

İşin makarası bir yana, büyük medyası "Bizim seyirciler şöyle yaptı. Vallahi ele güne rezil olduk" diyen başka ülke var mıdır acaba? Ya da bizim medya kadar "Biz tertemiziz ama bunlar tam birer hayvan mirim" pozu atan? Sen tenis denen sporu sadece kadın oyuncuların götü başı gözüktüğünde ya da Türk seyirciler taşkınlık yaptığında hatırlayacaksın, ondan sonra da manşetlerden sayfalardan sportmenlik ve ahlak dersi vereceksin, öyle mi? Lan yıkılın, göz görmesin sıfatınızı!

20 Ocak 2010 Çarşamba

Herif-i Naşerif

Olaydan iki gün sonra, 3 Şubat 1979'da böyle duyuruyor Milliyet, Abdi İpekçi cinayeti ile ilgili gelişmeleri.

On gün sonra 31 yıl geçmiş olacak, daha biz doğmadan işlenmiş olan cinayetin üzerinden ve elde kalan sadece beş yıldızlı otellerde misafir edilip, ağırlığınca para önerilecek projeler için önünde temennaya dizilmiş insanların bulunduğu bir katil.

Evet, devlet kin tutmaz. Peki ama böylesine bir şeye çanak tutar mı?

Şüphesiz "devlet" tanımı içerisinde bir sürü dinamiği barındırıyor. Bunların belli hassasiyetlerinin üzerinden aşmak siyasi iktidarın işi olmayabilir ama hiç değilse çeşitli mevzularda gösterilen hararetli tepkilerden bir kısmı da bu hususta sergilensin. Gerçi "Halam kaytan bıyık bıraksa..." dermiş gibi olacak ama; iktidarı, muhalefeti bir olup, "Ne yapıyorsunuz lan siz, manyak mısınız? Katil bu kadar kutsanır mı?" desin.

İşin bir de medya ayağı var. Duyduğuma göre habertürk, Ağca haberlerini büyütmeden verme kararı almış. Güzel bir düşünce ama genele dair sorunu ortadan kaldırmıyor maalesef. Abdi İpekçi'nin bir sembol olarak nelerin önünde durduğunu seneler içerisinde defalarca dile getirmiş insanların, şimdi onun katilinin peşinde para saçmak için dolaşması kadar alçaltıcı bir şey var mı? Satmasın ulan gazete. Seyredilmesin televizyon. Ne olacak? Aç mezarı yok ya, ölmezsiniz. Ama yok. İlla ki tiraja karşı domalacaklar... Orana vurulduğunda "bir avuç" kalan idealist ve düzgün ismi ayrı yere koyup, medyayı bir tenekeye doldursalar, vurduğun yerden "tınnnn" değil "şerefsizzz" diye ses gelir.

Bu minvalde "Herif-i Naşerif of The Decade" yarışmasına daha ilk seneden damgasını vurmuştur Türk medyası. Helal olsun!

Kar Gibi Ben Senin...

Seni hiç sevmiyorum Almaty'de kar.
Buzunu da sevmezdim zaten.

Yeter lan artık!

19 Ocak 2010 Salı

Her Türlü İstanbul...

Denizin üstünden de güzeldir alabildiğine, altından da İstanbul.

Özel bir İstanbullu sağ olsun; sabah bu resimlerle başladım güne.

Başlar başlamaz da "Şimdi İstanbul'da olmak vardı, anasını satıym" diye geçirdim içimden.

Az kaldı.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Maymun Siyaseti

Mesele sağ, sol, liberal, ulusalcı vs. olayı değil, memleketteki "klasik siyaset insanı" figürünün sakil halleridir.

Adına "çok partili demokrasi" denmekte ısrar edilen nevi şahsına münhasır yönetim biçimimizde "Ben muktedir olacağım" diye kendini meydana atan fırka önde gelenlerinin hemen hepsi, "Ulan bir ihtimal nur yağar" diyerek, bit pazarında satılan seçim kampanyalarına sarılıyorlar, hala ve ısrarla.

Misal, memleket caddelerini parti bayraklarıyla kaplayarak, gün içinde kafasında bin bir türlü sorunu düşünerek gezen ahalinin aklını partisine oy atmaya çelebileceğini düşünmek ve bu organizasyona milyonlara yakın para yatırmak o beyinlerin işi. Hem de bayraklar yere indiğinde başına ekstra iş çıkan ama fazla mesaiye kavuşamayan temizlik işçilerinden yedi sülaleye varan küfürler yemek pahasına...

İşte, memleketin aydınlık insanlarından biri olarak anılan ama yaptığı hizmet daha nizamiye kapısından çıkmamış siyaset jönlerinden (!) bir tanesinin icraatı da yukarıda. Neymiş? Sarı güvercin uçurmuş. Selçuk Erdem'in Twitter sayfasında yazdığı gibi; madem çok istiyorsun, kendini sarıya boyasana birader, hayvandan ne istiyorsun? Nitekim haberde de görüldüğü üzere, boyanan hayvancağızlardan bir kaç tanesi ölmüş. Ne olacak şimdi? Kedi, köpek daha dayanıklı olur diyerek onları mı boyayacaksınız? Her şey bir yana, bunun seçimde nasıl bir faydası olacağını düşünüyorlar, onun merakı içindeyim.

Sarı güvercinin Mareşal edasındaki siyasi parti lideri tarafından uçurulduğunu gören halkı tenvir etmek mi amaç? Kamu efkarından değerli şahsiyetler, heyecandan titreyerek "Sizinle müşerref olduğumuz bu nümayiş vesilesiyle güvercin harekatınızı görüp, cümleten münevver olduk efendim. Sandığa gittiğimizde reylerimizi size yağdıracağız" mı diyecek?

Yekunu iki yüz elli gram bile tutmayacak yakın tarih ve siyaset bilgimin, bana büyük bir ön yargı olarak aşıladığı şey, bu memleketteki siyasi kadroların üst yapısı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, onlar için mukadderatın alttakilere ve bürokrasiye yenilmek şeklinde tecelli edeceğidir. Ama memleket idaresine aday olan bu tiplerin sığlıklarını gördükçe insanda yukarılara dair de en ufak bir iyimserlik kalmıyor.

Yazıp çizmekle olacak işler de değil bunlar. İşte anca rahmetli Cem Karaca'nın "Bindik bir alamete" şarkısındaki gibi "Kahve köşesinde üç beş tane başbakan oturuvermişler" şeklinde kendimizi eğleriz. Oldu olacak, madem ki mesele güvercin, Selahattin Duman'dan bir fıkrayla bitirelim:
------------------------------
Vaktiyle İstanbul'a gelen bir ingiliz turistin dikkatini bizim güvercinler çekmiş.. Bakmış ki bizim güvercinler tek kanatla uçuyor.. Hemen kuş pazarına gitmiş.. Güvercin satan birini bulmuş.. "Bu tek kanatla uçan güvercinlerden bir çift almak istiyorum.." demiş.. Vermiş parasını, beğendiği bir çifti kafesi ile birlikte alıp memleketine götürmüş.. Eşine dostuna yapacağı güvercin gösterisi için içi içine sığmıyormuş..

Hemen bir bahçe daveti vermiş.. Davete BBC'den kameraman ve muhabir dahi çağırmış.. Yemek yenmiş, şaraplar içilmiş.. Yerinde duramayan İngiliz ev sahibi dostlarına "Şimdi size hiç görmediğiniz bir şey göstereceğim.." diye seslenip, lafına başlamış.
"İstanbul'dan getirdiğim güvercinlerin tek kanatla uçtuğunu görüp hayretler içinde kalacakınız.."

Herkes pür dikkat! Ev sahibi kafesten aldığı güvercinlerden birini havaya salmış.. Hayvan kanatlarını çırpa çırpa uçup gidince şaşırıp kalmış.. Misafirler de şaşkın.. İkinci güvercini de kafesten alıp salmış.. O da çift kanatla uçup gitmiş.. Sonuç tam bir skandal.. Ev sahibi bozuk, misafirler kıkırdaşıyor.. Durumu içine sindiremediği için ilk uçakla İstanbul'a gelen İngiliz zengin, soluğu kuş pazarında almış.. Güvercinleri satan adamı bulmuş.. "Hani.." demiş.. "Senin güvercinlerin tek kanatla uçardı?" Satıcı kendini savunmuş ama adam ısrarcı.. Sonunda müşterisine "Güvercinleri nerede uçurdun?" diye sormuş.. İngiltere'de cevabını alınca:

"Tabii orada çift kanatla uçar.." diye gülmüş.. Söylediklerinden bir şey anlamayan İngiliz'e işin püf noktasını açıklamış: "Güvercin kuşu sadece bizim memlekette tek kanatla uçar.. Bir kanadını uçmak için çırpar, öbür kanadı ile de mabadını kollar.."

Herkes Haddini Bilecek

Sharapova nam zat, bir diğer aynı şekle sahip tenisçi Kournikova'nın padawanı gibi kort alemlerinde dolaşmaya devam ettiği müddetçe biz de rakiplerini tutmaya devam edeceğiz elbet.

Sabahı köründe "Acaba hangi maç var?" diye mikrofonlarımız Avusturalya Açık tarafına yönelttiğimizde Sharapova-Kirilenko maçı vardı.

Spikerlerin defaten belirttiği üzere, bir final maçı heyecanında geçti mücadele. Sharapova yeşil ve tüllü Nike kıyafetiyle yine tenis oynamaktan ziyade podyuma çıkmaya gelmiş gibiydi. Bir de sayı kazandıkça o elbiseyle hareket çekmeler falan. Herkes akıllı olacak kardeşim.

Açtığımızda 1-0 Kirilenko yazıyordu tabela. Sharapova maçı 1-1'e getirdi. Üçüncü set ise 4-1, 4-2, 5-2, 5-3, 5-4 derken 6'yı Maria'ların Kirilenko'su buldu, "Game.. Set.. And match..." oldu. Ekran başında sevinçle söylendik:

Sharapova oldu mu, Kirilenko koydu mu?

Az önce de ev sahibesi Dokiç, Kleybanova'ya elendi. Gürbüz bir kadın olup, çıkmış Jelena. Maçtan sonra Kleybanova ile röportaj yapılırken, konuşanın Metin Milli olduğunu sanmamak elde değildi.

Helal Olsun Lan Size!

Roger Federer, Rafael Nadal, Novak Djokovic, Andy Roddick, Serena Williams, Kim Clijsters, Lleyton Hewitt ve Samantha Stosur, bir gösteri maçı yaptılar Haiti depremi için.

Federer, Williams, Hewitt ve Stosur'dan müteşekkil kırmızı takım; Roddick, Nadal, Djokovic, Clijsters, ve sonradan katılan Bernard Tomic'in oynadığı mavi takımı 7-6 yendi.

Seyircilerin 10 $ karşılığında izlediği organizasyona, Sharapova da 10.000 $ bağışla katılmış. Diğer bağışlar ile birlikte yekunu 159.000 $ civarında tutan bir para toplanmış.

Başlık tekrarı. Helal olsun lan size!


Sektörün Hakkını Vermek

“I could…leave television altogether, and work in a classier business with better people, like hardcore porn.”

Conan O’Brien

Ghostbusters - Devam

Ekibi toplamışlar...

Bill Murray, Dan Aykroyd, Harold Ramis ve Ernie Hudson ile anlaşılmış. Hepsi geri dönüyor.

Sigourney Weaver ise "I haven't read the script but you know, why not? I don't know any details actually but I'm looking forward to reading it. It'll be fun." buyurmuş.

Yap bir güzellik be ablam.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Arkadaş

Biz "arkadaş" lafını Friends dizisinden değil de Melike Demirağ'ın şarkısıdan öğrenen bir neslin mensubuyuz.

Er meydanı vardır;
"Ele bele dine ihanet olmaz. Okurlar fermânı, kıyarlar cana" diyen.
Onu da düstur edinmişiz.

Arada bir çıkıp "Sizin kafanın modası geçti" falan diyorlar. O zaman arka fonda Zeki Müren'den "Yiğidin alnına yazılan gelir" çalıyor ve içiyoruz. Rakı beyazı oluyor dört bir taraf.

Yürü dilber, yürü de yolundan kalma.
Her yüzüne güleni de sevdiğim dost olur sanma.
Ölümden korkup da yavrum, sen geri durma
Yiğidin alnına da yazılan gelir, yazılan gelir.
Yürü dilber yürü de saçın sürünsün.
Aç beyaz göğsünü de yavrum sinen görünsün.
Evvel benimdin, şimdi kiminsin?
Yiğit dediğin de yardan ayrılır mı, yardan ayrılır mı?

Ayrılmaz...

Ümit Besen, Ne Yaptın Sen?



Zaten zamanında "I love you. I love you. Do you love me? Yes, I do" ile neremizden vurulduğumuzu şaşırmıştık ama bu Rondo dalgası nedir Ümit abi?

Hoş, biz her halükarda "Nikah Masası" ile rakının dibine vurmaya devam ederiz ama kahrolsun ulan bu müzisyeni yan yollara iten durumlar.

Majo no Takkyūbin

Yani "Kiki's Delivery Service"

Hemen her yerde Miyazaki'nin en zayıf eseri olduğu söylense de günü layıkıyla kurtaran bir yapım.

Cadılık töresi gereğince 13 yaşında evden ayrılması ve cadısız bir yerleşim biriminde yıl boyunca eğitim görmesi gereken Kiki'nin ve kedisi Jiji'nin kapağı attıkları okyanus komşusu kasabada yaşadığı kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli (bu kalıbın hastasıyım da) maceralar anlatılıyor animede.

Miyazaki hikayenin yazarı değil, yönetmeni. Eser sahibi ise Eiko Kadono.

Kiki'nin saçları orjinalinde daha uzunken, animasyon ekibinin işini kolaylaştırmak için kısa olması tercih edilmiş. Bu da Studio Ghibli filmlerinde gördüğümüz ve sevdiğimiz klasik kız çocuğunu hikayenin kahramanı yapıyor tabii. O kız çocuğunu İngilizce versiyonda seslendiren isim, Örümcek Adam serisinden bildiğimiz Kirsten Dunst. Yalnız seslendirme konusunda Japonca ön yargımı kesinlikle koruduğum bir film. İngilizce seslendirme, içerideki ruhu asla yansıtmıyor izlerken.

2011'de yılında vizyona girecek bir de film projesi üzerinde çalışılan Kiki, 1989'da çekilmiş. 21 yıl önce yapımda ve yayında emeği geçen herkese bizden arigato gozaimasu.

Eylem

"Tekel" denince uzun zamandır Halit ağabey (Deringör) gelir aklıma. Bu büyük Fenerbahçeli futbolcu, iş yaşantısında yaşadıklarını da yazmıştı Değerli eşi, Türkolog Ruhvenaz Deringör'ün de misafir yazarlık yaptığı "Kolay mı Fenerbahçeli Olmak" kitabında.

Resim ile bu ne alaka?

"Sakarya caddesine girdiğimiz anda karşıma çıkan ilk kare buydu..." diye yazmış bu resmin altına Serdar Akinan.

Twitter sayfasında, yerinden takip ettiği Tekel eyleminden izlenimlerini yazıyor.

Mütereddit Kulüp

Başkanlıktan istifa ediyorum.
Geri geliyorum.

Kokain kullanan adamı kulüpten sokmam.
İnsanlık hali, olabilir, gelsin.

Bu sefer başkanlığı bıraktım.
Vazgeçtim, bırakmıyorum.

Seneye Aydın Örs ile devam edeceğiz.
Yok, Tanjeviç'i getiriyoruz.

Kulüpler birliğini an itibariyle bırakıyorum.
Sonra bırakırım, şimdilik devam ediyorum.

Şunu, şunu, şunu kadro dışı bıraktım.
Şunu affettim, gelsin.

Her şey iyi, güzel, hoş belki ama şu mevzulardaki hisseli harikalar kumpanyası, perdesini bir türlü kapatmıyor ya, ben ona yanıyorum. La fa, la sol...

Telefonlar da Kilit

İki gündür mobil telefonların gün içerisinde gidip gelmesi ve atılan mesajların bile ya bin bir zorlukla ulaşması ya da hiç ulaşmaması neticesinde şantiye dışı dünya ile tek bağlantı olarak elde internet kaldı. Allah nazardan saklasın, o da giderse ne halt ederiz bilinmez. Yakın zamanda memlekete doğru yola çıkacağız diye çantaları da toplayıp kitapları istifledik içlerine...

Aha lan, saat gecenin 5'inde kar başladı iyi mi? Bavuldan bir iki parça kıyafet çıkarmak gerekecek. El değmişken kitap da çıkarayım bari. Önümüz hafta sonu, yüklenelim biraz. "Mustafa Kemal Sizin Gibi Kıro Değildi" iki aydır bekliyordu, onu bitireyim.

15 Ocak 2010 Cuma

Yalnız

Aşağıdaki satırlar dile kolay, hayata zor. Lakin şarkı tümüyle muazzam, şurası her yerinden güzel olmak üzere;

Uzaklara dalıp gitme.
Gözlerin de dolmasın.
Kimse böyle yalnız olmasın.

Candan Erçetin ve Şebnem Ferah damgayı vurdular yeni yıla.

Ne demiştik?

Dile kolay, hayata zor.

Kimine bu mısralar düşüyor, kimine "Yıkıl, terbiyesiz, saygısız" eşliğinde "Bostancıbaşı ve Kara Ali"

Yekta Kopan ile Fil Uçuşu

"Türkiye'de seslendirme" deyince akla bir sürü isim gelir ama herhalde ilk ikide Müşfik Kenter ve Yekta Kopan vardır, demirbaş gibi, ötesi gibi. Gerçi bu iki ismi de "sadece" seslendirme ile anmak ayıbın katmerlisi olur. On parmakta yirmi marifetle arz-ı endam ediyorlar senelerdir.

Yirmi birinci marifet olarak Yekta Kopan'ın blogu geldi bir süre önce:

Neylerse güzel eyler abilerden olduğu için takip listesine eklemek farz.

Bir de nedendir bilmem ama hep Fenerli gibi gelmiştir bana Yekta Kopan. Değilse hakikaten üzülürüm.

Eat Up Brain (by BBC Knowledge)

BBC Knowledge from Grandchildren on Vimeo.

Tonari no Totoro

Biz hata etmişiz. Adamların bu filmi "Grave of The Fireflies" ile birlikte gösterime sokmasında bir bildikleri varmış. İlkiyle girilen bunalımdan, ikinciyle çıkarmak gibi insani bir düşünceyle yaklaşmışlar olaya ama biz kaçırmışız o nazik fikri.

"Tonari no Totoro" isimli bu muazzam sıcak film için bir arkadaşımla konuşurken "çok sığ" demişti. Bırak çöp adamı, düz bir çizgiyi bile cetvel yardımı olmadan çizemeyen bir adamın bu yorumuna "hassiktir" cevabı vermekte haksız olmadığımı filmi izleyince bir kez daha idrak ettim.

Hikayenin karmaşık olmaması bir animeyi kötü yapmaz. Başta iki kardeş olmak üzere bütün karakterler yine mükemmel işlenmiş. Aradan 21 sene geçmiş olmasına rağmen bütün Türkiye anime yaparlarının (kimse artık onlar) bir araya gelip, bunun onda biri kadar iş çıkaramamış olması bile her türlü eleştiriyi, tek başına taca atacak bir vaziyet. Kısacası:
"Miyazaki çok pis koyar, unutulmaz kolay kolay"

Anneleri hastanede kalan iki kardeşin, babalarıyla birlikte hastaneye yakın bir köy evine taşınmasını anlatan filmde, evin yanındaki ormanda hüküm süren Totoro isimli doğaüstü varlıkla yakınlaşan abla Setsuke ve kardeş Mei'in macerası anlatılıyor. Uzun zaman sonra "Spirited Away"de de karşımıza çıkacak küçük siyah kamillerin ilk kez burada zuhur ettiğini de görüyoruz bu arada. Filmin İngilizce seslendirmesi ile ilgili enteresan not ise kardeşleri, hakiki iki kardeşin, yani Dakota Fanning ile Elle Fanning'in seslendirmesi.

Bunu izlemeyen "Ben anime seviyorum" demesin. Ya da desin, ama eksik kalacağını da bilsin.

Bir ilanla bitirelim:
Aşağıda görüldüğü üzere, ufaklık Mei ve kediden otobüsün maceralarını konu alan "Mei to Konekobasu" isminde bir de ufak devamı çekilmiş, 13 dakikalık. Bulanların veya görenlerin insaniyet namına bir haber sarkıtması rica olunur.

Tottoro tottorooo

2010 ve Maho Ağa

- Hoşgelmişsin ağam. Bütün marabaların yolunu bekliirdik.

- Bu nedir lan? Neye yariir ki?

- Abdesthane haşa huzurdan ağam.

- Kim sıçacak içine?

- Parayı basan herkese serbest. Yalnız ağamıza beleş.

- ...

- Bıyır.. Sana beleş ağam.

- Beleş he mi? Ula hiç aklınız da yok sizin muhannetler. Yani şimdi ben girip sıçacam, sonra sen gidip benim pokumun üstüne sıçasan öyle mi? Ulan benimle eğleniy misin? Ula ağa pokunun üstüne pok olur mu laa? Hangi ağanın kitabında yaziy bu. Töremizin de içine ediysiniz nomıssızlar.

(*) Kibar Feyzo, 1978

Hakikaten ağa poku üzerine pok olmiy...