30 Ekim 2009 Cuma

Bayrak ve Bayram

Zar zor kalkıp, gözünü açamadan içtimaya çıktığın bir bayram sabahı, herkeslerden uzakta, bayrak göndere doğru giderken nazlı nazlı dalgalandığı zaman duygudan gözün kamaşıyorsa eğer ve tüylerin diken diken oluyorsa nihayetinde, seviyorsun ülkeni.

Seviyorsan ülkeni ve bir yandan da "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak" dizesine gülümseyerek "Keşke" diyorsan eğer; insanları sağcı, solcu, seküler, dindar diye ayırmayıp, bayrağı ve onu seveni sevmek gerek en başta.

Sevmek de yetmez aslında. İmkanın olduğunda, kıçını kaldırmayan bir "İnternet Entelijansiyası Adamı" pozlarında coşmak yerine, idealist bir "Mefkure Adamı" olmak için çabalamak gerek.

Her şey bir yana; "Tekalif-i Milliye insafsızlıktır" diye kızıyorsan veya "madde planında kurtaranların ruh planında helak ettikleri" fikri sabitse bile serde, saygı duymak gerek "Vatanından başka sevgili bilmeyen" o nesle.

Bir şeyleri, birilerini "gerçekten seven" insan sayısı çok azaldı çünkü.

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.

Sarı Melekler'in Süper Kupası

İki tane tezahürat gider bu maça ve kupaya.

Birincisi;
Fener şampiyon,
Fener kupayı,
Eczacı da aldı babayı.

İkincisi de;
Sizin gibi takıma,
Tüm kupalar yakışır.

Son olarak ben de Çiğdem Kaptan'ın dediğini diyeyim madem.

Darısı kalan 3 kupaya İNŞALLAAAAAAAAH :))

Deniz Seki Jedi Olmuş

Deniz Seki, Ayşe Arman'ı aramış. Off the record içini dökmüş. Kader kurbanı sanatçı (!) olarak, meramını kelimelere dökerken, ne kadar pür-i pak olduğunu ispata çalışıyor kendisi. Yapsın tabii. Fakat bir yandan da bu kadar iyi edebiyat yapamayan "eski" suçlular geliyor akla. Hani bir zamanlar Deniz Seki'nin "Tu kaka" dedikleri. Nereden, nereye?

Demeçlerden bir demet şöyle:
“İnanır mısın, ben orada içimi yıkadım. Hemen kirletmek istemiyorum!”
“Kara kaplı defter soruyorsun bana, herkesi affettim ben. Hiç öyle çetele tutmadım. Kimseyle bir derdim yok.”

Darth Vader olsa, ne derdi?
"The force is with you young Deniz Seki. But you're not Jedi yet"

Force Savaşları

Yavin Savaşı'ndan aşağı yukarı 26,000 yıl ve ilk Cumhuriyet'in kurulmasından yaklaşık 8 asır önce, gücün aydınlık tarafı Ashla ile karanlık taraf Bogan'ın savaşından bir sahne.

O zamanlar Lightsaber falan hak getire tabii. Eski usul kılıçlarla, döner bıçaklarıyla kapışma.

Bu mevzudan sonra, Ashla'cılar Tython'dan ayrılıp, Ossus gezegenine gidiyorlar ve "Jedi Order" ortaya çıkıyor.

İsteyene gider!

Cartman's Poker Face



South Park'ın 13. sezonu, ikinci yarısına muazzam bir seriyle devam ediyor.

Pa pa pa poker face
Pa pa poker face
Ma ma ma ma
Pa pa pa poker face
Pa pa poker face
Ma ma ma ma

28 Ekim 2009 Çarşamba

Gönlüm Sende.

Senelerce denk gelip, senelerce mana veremediğim iki şey oldu televizyonda. Bir tanesi TRT'nin Pazar Konseri, bir tanesi de defileler.

Kabul ediyorum "Onca manyak program varken, klasik müzik programına kafayı takmak" sağlıklı bir hissiyat değil ama ben artık "Ruh hastaları da insandır" kabilinden bakıyorum, o ne idüğü belirsiz sabah programlarına. Zaten elimde olsa sunucusu, seyircisi ayırmadan hepsini bir odaya toplayıp, kızılcık seansları düzenlemez miyim? Kralını yaparım.

Pazar Konseri'ne takma sebebim nostaljik. Hani tek kanallı televizyondan başka izleyecek bir şey olmadığı vakitlerde"En Keyifli Sabah Oscarı"nın devamlı kazananı olan Pazar günleri, ekrandan bize doğru "Sevecekseniz ulan klasik müziği; geçmişinizi sikerim sizin bak" şeklinde nazar eden bir amca ve orkestrası, erkenden zuhur ediyorlardı ya, sebep o işte...

Bugün Opera'ya mesafeli yaklaşıyorsam Godfather III, klasik müziği her gördüğümde önümü ilikliyorsam da "Pazar Konseri" sayesindedir.

Zaman değişti. Çorba tadında özel kanalları ve bürokratik reflekslerden arınmaya çalışan devlet televizyonlarını bir kenara koyarsak, tematik televizyon kanalları da var artık. Aç, canının istediğini izle. Fakat ben hala olur olmaz defile izlenmesini anlamış değilim.

"Olur olmaz"dan kastım şu... Senelerce takıldığım ganyan bayiilerinden tutun da, hasbelkader girdiğim Tekel dükkanlarına kadar alakasız bir sürü yerde Fashion Tv'yi açık görmüşümdür mesela. Her seferinde "Ne yapıyorsunuz arkadaş siz?" diye sormayı istemişimdir. Fakat o uhrevi hava esir alıyor insanı, sen de haplanmış gibi bilmem hangi modacının falanca kreasyonundaki hilkatten acayip elbiseli görünen mankenlerine dikkat kesiliyorsun. Dışarıdan gören olsa, bir yandan ikili oynarken diğer taraftan Champs-Élysées hayalleri kuruyormuş izlenimi veren bu kitleyi alır, laboratuvar ortamına götürür, senelerce incelemeye tabi tutar.

"Ne anlatıyorsun lan sen?" denebilecek bu yazının ana fikri ve uzun lafın kısası "başlık" ve başlığın da başına eklenecek bir kelimeden ibaret...

Senelerce defile denen şeyin kitlelerce neden izlendiğine iki gram akıl erdirememiş bendeniz, "I'm a poor lonesome cowboy" olarak Almaty'de takıldığım şu anda küçük bir defile hayali kuruyorum. Mekanı İstanbul, tek seyircisi Canarino, tek rengi pembe. Hah, başlık şimdi tamam oldu işte... Pembe, gönlüm sende...

Selahattin Duman'dan Fenerbahçe'ye Açık Mektup

Bir gün önceki yazısının linki de şurada. Güzel analizler :)
-----------------------------------------------------
Son Kadıköy faciasından sonra işimi gücümü bırakıp bu mektubu yazmak zorunda kaldım.. Yakın çevrem mağdur, boynu bükük Galatasaraylı arkadaşlarımla dolu olduğundan başka çarem yoktu.. Ayrıca ahalinin huzuru açısından bu işi yapmaya mecburdum.. Lütfen gereğini yapın..

Sayın Başkan, Muhterem Yönetim Kurulu Üyeleri..

Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki maçlar, futbol rekabeti olmaktan çıktı, önceden plânlanan ağır bir eziyete dönüştü..

Manen işlenmiş “taammüden cinayetten” farksız bir eylem oldu..

Fenerbahçe maçları yaklaştığı zaman benim sevgili arkadaşlarımın havası değişiyor..

Önce umutlanıyorlar.. “Bu kez Kadıköy’de boynumuz bükülmeyecek..” diye konuşuyorlar ama bunlara kendileri de inanmıyor..

Maç günü yaklaştıkça psikolojileri bozuluyor..

İnfazına birkaç saat kalmış idam mahkûmunun psikozunu her biri ayrı ayrı yaşıyor..

Kendi aralarında cepten mesajlarla birbirlerine moral vermeye çalışıyorlar ama kulak asmayın..

Sonucu herkesten iyi bildikleri için söylediklerine kendileri de inanmıyor..
***
Örneğin gazeteci yazar Hasan Cemal, maça daha bir ay varken bana “Kadıköy’de ne olur?” diye sordu..

Ben de ne olacağını açık açık söyleyip moralini bozmak istemediğimden “Ebe’ne sor, sana daha detaylı anlatır..” deyip konuyu kaynatmaya çalıştım..

Garsona döndüğüm sırada omuzuma arkadan yumruk attı.. Hâlâ adale ağrısı çekiyorum..

Aynı şeyi Mehmet Ali Birand da Uğur Dündar’a sormuş.. Tabii Uğur Bey müeddep biri olduğundan ters konuşmamış..

Sadece “Maça gitmeseniz sizin için daha iyi olur..” demiş..

O günden beri Mehmet Ali Birand bizim Uğur Dündar’ı gördüğü yerde el kol hareketi çekiyor, uygunsuz benzetmeler yapıyor..

HUZUR KALMADI

Mehmet Ali Birand reyting savaşlarında “Kadıköy mağduru Cimbom’dan” farksız olduğu için dışardan bakanlar onun bu sebepten agresifleştiğini zannediyorlar..

Ama işin aslı bozulan psikolojilerde..

Ben örneği yakın çevremden verdim ama gerçek memleketin umumi manzarasına uygun..

Evinin erkeği Galatasaraylı olup da “huzuru bozulmayan” bir tek aile yok memlekette..

Siz Galatasaray’ı sürekli yenerek memleketimizde aile içi şiddeti körüklüyorsunuz.. Yüz binlerce ilkokul çağındaki sabi, bu sebepten dayak yiyor..

Boşanmaları inceleyin.. Fener-Galatasaray derbisinden sonra patlama yaptığını hayretle göreceksiniz..

Ayıptır, yazıktır, günahtır..

Bu mektubu bu yüzden yazıyorum.. Artık bu işe bir son verin.. Haklı olarak “Gelsinler, yensinler.. Elerini kollarını mı bağlıyoruz?” diyeceksiniz ama elinizi vicdanınıza koyun..

Bu arkadaşların gelip de Fener’i orada yenecek dermanları yok.. Psikolojileri darmadağın.. Eziklikleri anlatılacak gibi değil..

Üstelik Galatasaraylı futbolcuların her birini tanıyorum.. Gururlu çocuklardır..

Ölürler de maçtan önce sizinkilere “Biraz gevşek oynayın.. Bari maç berabere bitsin..” demezler..

Bir deseler kendileri de rahatlayacak ama yapmazlar.. Sahada kırmızı kart görene kadar debelenmeleri bu yüzden..

Bu çocuklar meraklısı olduğundan kırmızı kart görmüyor.. Hakemi bilerek kışkırtıyorlar ki kartı görüp. sahadan kaçsınlar..
***
Futbolculardan Servet kardeşimizin kendini türküye, uzun havaya vurması bu yüzdendir.. Fener maçları yüzünden adı “Türkü Baba”ya çıktı..

Tesadüf değil bu..

Dün bir arkadaşım Florya’dan telefonla aradı..

Servet mağlubiyetin ağır etkisiyle öyle yanık uzun havalar söylüyormuş ki telefonla arayan arkadaşım “Dinleyenin yüreği dayanmaz.. Bu nasıl bir acıdır hey Allahım!” diye tarif ediyor..

Sayın Başkan..

Bakın, bunlar için “gururlu çocuklardır..” demiştim, lütfen bana inanın..

Sizinkilerin “Saracoğlu’nda onları ille de güzeleştireceğiz..” merakınız yüzünden bunların biri ikisi kendine kıyarsa mesul olursunuz..

Adını vermeyeceğim bir futbolcu arkadaş çevresindekilere durmadan “Tarım ilacı nerede satılıyor? Şişesi kaçaymış?” sorular soruyormuş.. Durumun vahametini anlayın diye şey ettim..

SİZE YAKIŞMAZ..

Ayrıca Galatasaray’ın genç kaptanı Arda Bey için “Gelsin Fenerli olsun, cebine para koyalım..” diye haber gönderiyorsunuz..

Sonra da çocuğun ruh halini berbat ediyorsunuz..

Bu arada sizin takımdan Bilika Bey ile Kazım Kazım Bey’i de çok ayıpladım..

Galatasaray kaptanının ense köküne herkesin gözü önünde şaplak vurmamalıydılar..

Yarın Arda Bey ola ki sizin takıma geldiğinde taşıdığı “eziklik virüsünü” de beraberinde getirecek.. Sizin futbolculara da bulaştıracak..

Bulaştırmasa bile bu ezik haliyle onun etinden, gücünden, derisinden nasıl sebepleneceksiniz?

Hem çok mu önemli Galatasaray’ı her sene yenmek? Temsil Konya’ya, Antep’e, Manisa’ya sahanızda yeniliyorsunuz, mesele çıkmıyor..

İş Galatasaray’a gelince Toros Canavarı kesiliyorsunuz..

Çok ayıplıyorum.. Fener’e bu yakışmaz..

Onlar da bir kere yensin sizi.. Çok heves ediyorlar.. Ne var yani yenilseniz? Bir yeriniz mi şişecek?
***
Gerçi çevremde ne kadar Galatasaraylı varsa hepsine aynı şeyi söyledim..

“Kadıköy’e gitmeyin.. Gitmeyin ki sevinçleri kursaklarında kalsın..” dedim.. Ne olur ki? En fazla hükmen mağlup olursunuz..

Böylece gol göremedikleri için keyifleri kaçar..

Laf da anlamıyorlar.. İlle de top oynayacaklar.. O zaman futbol şart mı bari “yakan top” oynayın..

Verdiğim akıllara kulak asan çıkmadı..

Bir keresinde “Güreş teklif edin..” bile dedim.. Servet ile Alex güreşsin mesela, Galatasaray’ın da bir şansı olsun..

Bu da kafalarına girmedi..

Sayın Başkan, sayın yöneticiler..

Çevremdekilerin çoğu böyle düşünüyor ama dilendirmeye yüzleri tutmuyor.. Araya girmem bu sebeptendir..

Sizlerden ricam Kadıköy’de yapılacak ilk maçta bir kereliğine bunlara yenilin.. Onların da karıları, çocukları, yakınları sevinsin..

Çok mu zor bunu yapmak?

Unutmayın.. Bu dünyada yaptığınız iyilikler yarın öbür tarafa sizlerle birlikte gidecektir..

“Ne verirsen elinle.. O da gelir seninle..”

27 Ekim 2009 Salı

Aşılamalı mı? Aşılamamalı mı?

Bir domuz gribidir kaptırmış gidiyor ortalık. Şu kopan kıyamet, hiç bir şeye yaramayacaksa bile, insanların temizlik hassasiyetini arttıracaktır bir süre. En azından bu açıdan müsterih olmak gerek... Çünkü her fırsatta "Temizlik imandan gelir" lafını zikreden bir toplumda, yiyecek içecekten sosyal yaşamın çeşitli ortak kullanım alanlarına kadar sudan sabundan bu kadar uzak olunmasının izah edilecek bir yanı yok. Gönülden seve seve olmasa bile, can korkusuyla başka türlü seve seve taharet.

Bizim memlekette bir işin yapılmayacağı varsa, bürokratlardan müteşekkil komisyona havale edilmesine karar kılınır. Bu arkadaşlar arasında yaratılması beklenen "Ortak akıl" denen şey bir türlü olgunlaşıp da aklı selime gelemeyeceğinden ve bir süre sonra sandalyenin bacağını kapan karşı parti cengaverine girişeceği için "Biz bunları bir odaya kapatalım. Ne olacaksa orada olsun" denir. Oradan da düzgün karar veya icraat çıkmaz; komisyona kız giren tasarı dul çıkar, yürür, gider.

Bu konuda çok farklı olmadı. İktidardı, muhalefetti derken bir sürü akademisyen çıktı, farklı farklı şeyler söyledi. Birisi "Aşı olmak lazım, çok mühim" dedi, diğeri "Önemli değil efendim, standart tedaviler yeterlidir" dedi. Tabii bu insanlara soru soranlar "Yalancıyı s.keyim mi?" diyemedikleri için konu ortada kaldı; milletin aklı da ezogelin çorbasına döndü.

Bilhassa ebeveynler "Çocuğumuz aşı olsa mı, olmasa mı?" kararsızlığındalar. Doktorlar bile kendi aralarında mevzu çıkardıktan sonra, bu kararsızlık normal olduğu gibi, sıradan vatandaşın gidip de anne babalara ve iğne olacak çocuklara "Yaptır" ya da "Yaptırma" deme lüksü yok.


Her şey bir yana, şu aşağıdaki dört katı kural tüm çıplaklığını gözümüze gözümüze sokarken, ebeveyn olmak zor iş arkadaş.

Kaide 1 : Siyasiler "vekili" olarak gittiği milleti oluşturan insanlara dair bir şey düşünmezler.

Kaide 2 : Bürokrasi, Kaide 1'in istisnalarını yavaşlatmak için elinden geleni yapar.

Kaide 3 : Kaide 1 ve 2'nin istisnaları başarılı olduğu takdirde, milletimizin bilgi edinmeden uzman kesilme huyu ve "Tevekkül" ile"Tembellik" kavramlarını karıştırarak, götünü devirip yatma alışkanlığı devreye girer.

Kaide 4 : Bütün bunlardan sonra; ölen ölür, kalan sağlar Kaide 3'ün istisnalarına aittir.

Hepiniz Orospu Çocuğusunuz

Başlıktaki cümleyle başlayıp "...Ama Kerem Gönlüm, haşa beyefendi bir insan. Öyle saygıdeğer bir şahıs ki kaşla göz arasında, talimatlara aykırı olarak, cezasını indiriyoruz. Siz de aval aval bakarsınız ancak öyle" diye devam eden bir açıklama yapmış Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu.

Yalan borcumuz mu var? Yapmışlar işte. Detayları da burada yazıyor. Küfür yok mu? Size öyle geliyor. Bundan ağır küfür mü olur? Ayrıntıda gizli...

Aslında kapalı kapılar ardında ayar çekilen, gizli saklı bir durum yok; aksine bağıra bağıra gelen bir süreçti yaşanan. Türkiye'de her alanda sık sık karşımıza çıkan "iltimas sever bürokrasi" ve "Yarın, bir gün işimiz düşer, üzmeyelim" mantığı burada da harekete geçmiş; bir (rakamla "1") oyuncuyu 2010 Şampiyonası'nda oynatmak için sportmenlik kavramının üzerini çizmiş.

Şimdi Fenerbahçe ne yapacak? Dopingle elinden alınan şampiyonluğu "Bu da bizden olsun" diyerek teslim mi edecek, yoksa Fenerbahçe olduğunu hatırlayıp, bu kaypaklığı yapanlara şamar mı patlatacak? Adı konamaz bir büyüklükten bahsetmek kolay. Onun gereğini yapmak zor. Fenerbahçe Hocası bile "Kerem'e ihtiyacım var" diyerek dopingli bir oyuncuya sahip çıkıyorsa, diyecek fazla bir şey kalmıyor sanki.

Bugün ikinci kez "Zeki, çevik ve ahlaklı" falan, yerseniz.

Taraftara Saygılı Takım

Takım var; maç biter, döner götünü taraftarına, soyunma odasına gider.

Takım var; galibiyeti taraftarıyla kutlayamadığı için sahanın ortasında oturma eylemi yapar.

İkincisi yukarıdaki resimdekiler, yani geçtiğimiz hafta oynadıkları Celtic maçından sonraki Hamburg takımı.

Birincisi muhtelif. Türkiye'ye sık sık rastlamak mümkün. Biz, kendi sahamızda çok rastladık, oradan biliyoruz.

1973'de Sarı Melekler

Sene 1973.

Fenerbahçe Kız Voleybol Takımı.

Antrenör rahmetli Deniz Esinduy.

Oyuncular; Sema, Tomris, Perran, Gülfer, Aynur ve Feyza...

Kahraman Türk (!) Gökdeniz

Rubin Kazan, deplasmanda Barcelona'yı yeniyor. Galibiyet golünü Gökdeniz Karadeniz atıyor. Takım, Rusya lideri Dimitri Medvedev tarafından tebrik ediliyor. Bu esnada sıra Gökdeniz'e gelince "O kahraman Türk sen misin?" diyor. Bu da yaldır yaldır gazetelere yansıyor.

Acaba Gökdeniz ne cevap verdi?

a. Benim hünkarım.
b. Karamurat benim.
c. Ben Bahisçi Gökdenizim.

Bu adam dört sene önce bahis yüzünden ceza almış. "Yaptı bir hata" diyerek adeta geçiştirilmiş. Şimdi de kahraman olmuş. Vay anasını... Zeki, çevik, ahlaklı he mi?

Sokak Festivali

Almaty'de, bir tiyatronun sokak festivalinden sahneler. Diğerlerini bilmem ama bizim memlekette olsa şu cupidlerin durumu fenaydı, onu bilir, onu söylerim.






26 Ekim 2009 Pazartesi

Plaj Nedir?

Bu aşağıdakine hak veren kafayla tatilde vs. hiç bir şey olmaz bizden herhalde ama katılmaktan kendimi alamıyorum Philip Lopate abimize. Demiş ki;

"The prospect of a long day at the beach makes me panic. There is no harder work I can think of than taking myself off to somewhere pleasant, where I am forced to stay for hours and 'have fun'."

Buna ilaveten, benim plajdan anladığım, gece karanlığı, çok hafif esen meltem, rakı ve sevgilidir arkadaş. Başka da bir şey değil.

Yazık Oldu Rijkaard Efendi'ye

Kadıköy'den Rijkaard da geçti; ya da diğer bir deyişle, Kadıköy'de Rijkaard'a da geçti.

Gelenek değişmeyince, maruz kalanın halleri de değişmiyor. Uzaklıktan mütevellit ekran başında geçirince derbi öncesini, bir sürü şey izledik tabii. En göze çarpanı da şu iki çeşit beyanat oldu.

Oynayan Galatasaraylı Futbolcu Beyanatı:
Hiç heyecan yapmıyoruz. Biz bunlara alışığız.

Emekli Galatasaraylı Futbolcu Beyanatı:
Atmosfer bambaşka oluyor. Mesela hiç unutmuyorum, bir maçtan önce X kusuyordu heyecandan.

"Hangisi doğru?" diye sormaya gerek var mı?

Neyse... Günün mana ve ehemmiyetine uyan bir şarkı gelsin madem.

Her şey gönlünce olmaz demiştik sana.
Fener'den kaçılmaz görüyorsun.

1952'de Sopalı Pankart

İleri! İleri!
Aslan Fenerli.
Şahlanan Yeleli.
Haydi İleri...

Aşağıdaki haberin devamında bu resim var.

Fenerbahçe Halktır. Daha ne olsun?

Eczacı Başı Aldı

Erkut kardeşimin Facebook iletisi böyle diyordu maçtan sonra. Daha net nasıl ifade edilebilir, bilmiyorum... İşte Fenerbahçe budur, böyle ve "çok pis" koyar, unutulmaz kolay kolay.

Eczacıbaşı da Türkiye'deki kız voleybolun tahtını kimden aldığını unutmamıştı ki eninde sonunda geri vereceğini bildiğini için çiğleşiyordu kaç senedir. İki sene boyunca finalde oynarken yapmadıkları, söylemedikleri kalmamıştı. Geçen seneki şampiyonluk Osmanlı tokadını patlatınca sallandılar. "Bu sene de toptan yıkılacaklar" diye umuyorduk, oldu. Kızlar resmen evire çevire yendi Eczacı'yı.

Fenerbahçe tarihinin en iyilerinden olan bu takıma yüzlerce, binlerce saygıyla.

Ha bir de unutmadan...

Hapçı, ilaççı, ibne Eczacı!

Rakip Taraftara Can Feda


Hürriyet'te süresi geçmiş bir haber. Yapıldı mı, yapılmadı mı, bilemiyorum henüz. Daha önce örneklerini yaşadığımız için, yapılmış varsayabiliriz herhalde.

Sürekli desteğini esirgemeyen kendi taraftarına maddi manevi devamlı çakıp, yapmadığını bırakmayan rakip taraftara dört iklimdeki rahatlatıcı bütün asgari güzellikleri yapan başka bir spor kulübü yönetim kurulu var mıdır acaba?

Bu uluslararası ilişkiler değil ki "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini benimsemiş olalım. Gelirler, kapıda, orada burada zorluk çıkartmazsın, basıp giderler, biter, geçer gider. Nedir bu ısrarlı ihtimam, nedir bu sana küfredene yakıp yıkana kucak açma hevesi, anlamıyorum ben. Anlamayacağım. Mermer kafalıyız herhalde!

Don't Speak (by No Doubt)

You and me
We used to be together
Everyday together always
I really feel
That I'm losing my best friend
I can't believe
This could be the end
It looks as though you're letting go
And if it's real
Well I don't want to know

Don't speak
I know just what you're saying
So please stop explaining
Don't tell me cause it hurts
Don't speak
I know what you're thinking
I don't need your reasons
Don't tell me cause it hurts

Our memories
Well, they can be inviting
But some are altogether
Mighty frightening
As we die, both you and I
With my head in my hands
I sit and cry

Don't speak
I know just what you're saying
So please stop explaining
Don't tell me cause it hurts (no, no, no)
Don't speak
I know what you're thinking
I don't need your reasons
Don't tell me cause it hurts

It's all ending
I gotta stop pretending who we are...
You and me I can see us dying...are we?

Don't speak
I know just what you're saying
So please stop explaining
Don't tell me cause it hurts (no, no, no)
Don't speak
I know what you're thinking
I don't need your reasons
Don't tell me cause it hurts
Don't tell me cause it hurts!
I know what you're saying
So please stop explaining

Don't speak,
don't speak,
don't speak,
oh I know what you're thinking
And I don't need your reasons
I know you're good,
I know you're good,
I know you're real good
Oh, la la la la la la La la la la la la
Don't, Don't, uh-huh Hush, hush darlin'
Hush, hush darlin' Hush, hush
don't tell me tell me cause it hurts
Hush, hush darlin' Hush, hush darlin'
Hush, hush don't tell me tell me cause it hurts

23 Ekim 2009 Cuma

Ben Hiç Kitap Okumuyorum

Bu cümleyi söyleyerek koltuk kabartan insanların gitgide çoğalması kıyamet alameti mi acaba?

Ramazan ayında, bir iftar sofrasındayız. Yandakiler hararetli şekilde bir şeyler tartışıyor, ben de sofrayı dikizliyorum; zira ezan okundu, okunacak.

"Üniversite, tahsil hayatı" gibi şeylerin konuşulduğunu kestiriyorum ama karnım aç, o yüzden boş bakıyorum. Herhalde sandığım kadar boş ifadeli değilmişim ki "Sence?" diye bir soru geldi konuşanlardan.

"Ne, bence?" dedim.

"X diyor ki, üniversiteler gereksizmiş" diye tartışılan konuyu söyledi, vatandaşlardan biri.

Beyne düşen jeton, ben hurmalara bakarken yolda oyalandığı için "Genel olarak eğitim sisteminde, özelde ise üniversitelerin işleyişinde aksaklıklar olduğuna" dair bir girizgah yapacaktım ama metalik tıngırtı gelince uyandım.

"Nasıl yani lan gereksizmiş?" diye, devamında agresifleşeceğimi belirten bir soruyla yaklaşınca muhatabı hemen atladı ve "Bir şey öğrenilmiyor ki abi üniversitede. Hem zaten çok okumak da iyi değil. Ben hiç kitap okumuyorum mesela" deyiverdi... Bunu söyleyen neredeyse 30 yaşına gelmiş, görenin "Bu adam olsa gerek" diyeceği bir adem evladı.

Ne diyeceğimi bilemedim... "Ben bir elimi yüzümü yıkayayım, öyle geleyim" diye kalktım, oruçlu olduğum için "İftardan sonra söverim" diye kendime söz verdikten sonra, sessiz sedasız iftarı yaptım; o gün bugündür de bu vatandaşı görünce yolumu değiştirmeye başladım.

"Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır" cümlesinin revaçta olduğu zamanlardan, buraya ne zaman geldik; okumamak ile övünmek ne zaman moda oldu, farkına varamadım ama çok kötü bir şey bu. Zaman zaman yakınlarımdan da duyuyorum ve içim acıyor. Aranan bilginin doğrudan browserın araç çubuğuna yazılarak, google'dan öğrenildiği bir çağda yaşıyor olmak, yeni nesli kitaplara çok uzak yetiştiriyor. Bıkmadan, usanmadan, gerekirse zorla kitap okumak, okutmak gerek. "Süt için, süt içirin" şeklinde dile gelen fiziksel gelişim sloganından bile önemli bir konu bu.

Yeni vizyona giren "Nefes" filminde, vizyondan önce meşhur olan bir sahne var. Bölük komutanı, nöbette uyunmamasını gerektiğini anlatırken çok can alıcı bir cümle söylüyor:
"Uyursan, ölürsün"

O şartlar altında, o vb. coğrafyalarda kılavuz istemeyen, düz bir gerçek bu. Nöbet tutarken uyuyan her asker ölmez. Fakat bazen kaide gelir, istisnayı bozar ve uyursan ölürsün... Bunun kitap okumakla bir alakası yok gibi gözüküyor ama var. Benzer netlikte, benzer sağlamlıkta bir kaide var.

Okumazsan, bilemezsin. Daha da önemlisi; okumazsan, sevemezsin.

En basitinden; bir dakika sonra ne getireceğini bilmediğimiz şu karman çorman hayatı yaşarken, sevdiğin insanın başına bir şey geldiğinde ona yardım edebiliyor olmanın yolunu açabilir okumak. Bundan bile imtina etmek, bilmemektir ve sevmemektir örneğin.

Mark Twain'in bir sözünü hatırlayalım. Ne kadar doğru demiş:

"Kitap okumayan insan, okumayı bilmeyenden daha üstün değildir"

Euroleague'de Fenerbahçe I

2007 yılını başlangıç alarak ufak tefek bilgiler verelim burada.

Önce en basit hesap, seyirci sayıları.

Gerçi bu rakamların ülkemizde bihakkın tutulduğuna inanmak zor ama biz Euroleague resmi sitesini baz alarak bir hesaplamaya girişebiliriz.

2007 Sezonu
Maç : 7
Ortalama : 7.100
En Düşük : 4.500 (Aris)
En Yüksek : 11.500 (Napoli)

2008 Sezonu
Maç : 11
Ortalama : 5.091
En Düşük : 1.200 (Roma)
En Yüksek : 11.000 (Aris)

2009 Sezonu
Maç : 8
Ortalama : 4.338
En Düşük : 1.000 (Siena)
En Yüksek : 8.500 (Cska Moskova)

2010 Sezonu'nda başlangıcı Barcelona maçı ile yaptık. Seyirci sayısı ise 1.000 kişiden ibaret. Birilerinin şapkayı bir yerlere koyup düşünmesi gerekiyor. Ve bu "birileri" yalnızca taraftar değil.

Cartman - Bad Irene


Amerikan Güreşi ile dalga geçen, baştan aşağı muhteşem bir bölüm olmuş. Hele şu yukarıdaki sahne ve Güreş Hocası'nın bardaki tiplerle tartışması.
---------------------------------------------
- It isn't real. Don't you people understand? That stuff isn't real. None of it. How stupid are you?

- What do you mean it ain't real?

- It's all made up. Fiction. Real wrestling is a serious and respectable sport. Why can't you people understand that kind of wrestling isn't real?

- Mister. There's a little girl out there who's had fourteen abortions and she ain't even ten yet. Well I guess that's just not real to you... Son of a bitch.

- Look. Look. Look. This is wrestling. This.

- Mister, you better take your gay porn and walk right out of this bar.

Düzgün Tribün Yapın Lan!

Cidde... Suudi Arabistan...

Al Ittihad-Nagoya Grampus maçından bir tribün görüntüsü.

Taa buradan sinirlendim, öyle bayrak mı açılır evladım?

22 Ekim 2009 Perşembe

Havalimanı Striptizi

Belli ülkelerin havalimanlarında, bir kaç senedir, aralıklarla gündeme gelen ve tartışılan bir güvenlik uygulaması var. Makul miktarda X ışını kullanılarak; kontrolü yapılan yolcunun silah, patlayıcı vs. taşımadığı tespit ediliyor.

Bunun ilginç olan yanı ise, kontrolden geçen insanın iskelet kıvamında değil de, deri ile birlikte çıplak şekilde resmedilmesi. Tabii bu da bütün mal varlığını kamuya açık hale getiriyor.

2002 yılında, Orlando'da cihazın denemesine gönüllü olarak katılmak isteyenlere "Siz önce bir bakın da sazanlık etmeyin" diyerek giyimi kuşamı tam bir vitrin mankeni gösterilmiş ekrandan. Bu kısa şovdan sonra tekrar "Tamam mı?" diye sorulduğunda, yarısı caymış.

"Her türlü girerim" diye coşagelen hanımlardan bir tanesi de "Çok korkunç bir deneyimdi. Ama hiç değilse elle aranmaktan daha az rahatsız ediyor" demiş.

Bunlardan başka "Kendime bakınca çok utandım" diyen de çıkmış, "18 yaşında olsam; değil birinde, bütün terminallerde girerdim" diyen de...

Gerçi uygulamada kontrol yapan memurun sadece ekranı görecek şekilde konuşlandırılması ve görüntülerin kaydedilmemesi düşünülüyormuş ama her şeye rağmen inşallah bizim memlekete gelmez. Adımı bildiğim kadar iyi biliyorum ki cihazlar takıldıktan üç ay sonra tezgaha düşer o görüntüler.

"Abi elimde çok temiz havalimanı gizli kamera kaydı var. Voyür abicim voyür..." diye gezen tipler çıkar ortaya.

Dr. No da Göçüp Gitti

Sinemadaki James Bond düşmanlarının ilki ve en sessiz-derinden psikopat tiplisi Dr. No'yu canlandıran Joseph Wiseman, 91 yaşında terk-i diyar eylemiş. "SPecial Executive for Counter-intelligence, Terrorism, Revenge and Extortion"ın başı sağ olsun. Gerçi cayır cayır yakmıştınız lan Quarrel'i Allahsız pezevenkler. Neyse...

1962 yapımı Dr. No filminden bir sahne de aşağıda var. Günahlarını almayalım ama; alemin en kral "Bond... James Bond"u Sean Connery Başkan, Ursula Andress'e 3*23 idmanı yaptırıyor gibi sette. Ulan o değil de Moneypenny bekar gitti, ayıp oldu.



2010 Yalan mı Olacak?

Yakın zamanda "Bir İstanbul Masalı" isminde bir dizi vardı televizyonda. Mehmet Aslantuğ falan oynuyordu. Anlam veremediğimiz o Asmalı Konak çılgınlığına ulaşamasa da milleti ekrana kilitleyen yapımlar arasındaydı.

Mahmut Uslu'nun yazıp, yönettiği "Bir 2010 Masalı" da aynı etkiyi uyandırmıştı bazı taraftarlar üzerinde. Ama tabii masalı kısa vadeli tutup da gong çalınca, o büyülü (!) hava da dağılıveriyor.

2010'a kadar, çok acayip oyuncular gelecekti altyapıdan, olmadı.

2010'a kadar, aldığımız genç yabancılar muazzam oyuncular haline gelecekti, olmadı.

2010'a kadar, Avrupa'da çeyrek olsun, yarı olsun, bir final görecektik, olmadı.

Ne oldu?

Aşağıdaki videoda olan bitenler oldu.

Yani 2010 yalan oldu. Biz çıkalım kerevetine.

Penny Taylor Hoca Olsun

"Vay efendim, ilk mağlubiyette ortaya çıktınız. Bu takım sizi sezon sonunda çok acayip utandıracak" diye celallenmesin kimse. Çok düz bir mantıkla, çok basit bir gerçeği dile getiriyoruz burada.

Haydar Kemal Ateş'in basketbol bilgisi Penny Taylor'dan azdır. Demek ki Penny Taylor oyuncu-hoca olabilir. Böyle olsa daha kötü mü olur? Vicdanlara bırakıyorum...

Özünde "Keşke" dediğimiz bu makarayı bir kenara bırakacak olursak; Haydar Kemal Ateş'in bir kabahati olmadığını görüyoruz.

Mahmut ağabeyi, çok sevdiği bir insanmış. Kendisini çağırmış; o da emir telakki etmiş, koşarak gelmiş... Sevgili PVH'ın maç topiğinden "Haydar Kemal Ateş nedir yahu, final-4 hedefleyen bir takımı çalıştıracak ne yapmıştır bu adam?" şeklindeki isyanını unutmak gerek hemen. Akıl sağlığımız için... Düşüne taşına cevabı bulunamayacağından, insanı ruh hastası edebilecek bir soru çünkü.

Bu sene Cumhurbaşkanlığı Kupası maçlarında 74 sayıya takıldık. Emeği geçenlere sonsuz teşekkür (!)

Aslında mesele hocaya sabır meselesi falan değil. Bu takım yine elini kolunu sallaya sallaya şampiyon olur. Ama geçen sene Katie Smith set çiziyordu. Anımsadık mı bilmem... Böyle bir takım...Tırnak içine alayım "Oyuncusu set çizen takım" olur mı?

Hedefini F4 olarak belirlemiş takımın hocası olmak ya da olmamak meselesi var ortada? "Aradılar, geldim" lafını sindirip, sindirmemek... Sindirince bu oluyor demek. Sabırla sindirim, zıt kavramlar.

"Haydar Hoca, kötü bir hoca değil" cümlesinin altını, PVH'ın sorduğu soruların cevapları ile dolduramadıktan sonra, hükmü yok.

"Haydar Hoca, kötü bir hoca değil. Çünkü..." diye başlayıp, ardını "bir kere iyi bir insan" diye getiriyorsak, bu demagoji olur. Zira kimse "Kötü insandır" demiyor.

En basit açıdan, Fenerbahçe Kız Basketbol Takımı gibi, Türkiye'de yapılanmasının yanına dahi yaklaşılmayan bir organizasyonda görev yapan hoca için "Savunması iyi ama hücumu zayıf" yorumu yapılamaz.

Ben sürekli tek bir noktaya takılıyorum aslında. Oyuncunun set çizdiği bir takımda, esas görevi "Sevk-İdare" olan bir insanın, bunu hakkıyla yapmasını nasıl sağlayabilirsiniz? Olmaz.

Haydar Hoca hiç bir şey yapmasa da bu takım toparlanır. Zaten bu zihniyet bir değişiklik de yapmaz kolay kolay. Biz burada kendimiz söylüyoruz, kendimiz okuyoruz sadece. Fakat "Acil değişiklik zarar getirir" diye bir şey de yok. Düzgün bir araştırma ile bulunacak insanlar, çok sağlıklı sonuçlar yaratabilir. İş ki bunun önünde engel "arkadaşlık" ilişkileri olmasın. Ahbap Mahmut Bey ile Çavuş Haydar Efendi filmi izlenmesin.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Kadın-Erkek Arkadaşlığı

İlgili makaleden "Neden Olmaz" kısımlarını alıyorum. Nalıncı keseri gibi kendime yontuyorum. Ben bunu hep yapıyorum.

---------------------------------------

"People don't know what feelings are appropriate toward the opposite sex, unless they're what our culture defines as appropriate. You know you love someone and enjoy them as a person, but not enough to date or marry them. What does this mean?"

"You're trying to do a friend-friend thing, but the male-female parts of you get in the way. Unwelcome or not, the attraction is difficult to ignore."

"In a culture where men have always been more equal than women, male dominance, prestige and power is baggage that both men and women are likely to bring to a relationship."

"Society may not be entirely ready for friendships between men and women that have no sexual subtext. People with close friends of the opposite sex are often barraged with nudging, winking and skepticism"

"Boys and girls form their own gender groups in elementary school. They learn their own ways of relating to each other. So when they do get together, inspired by puberty, they see each other as dating partners because they've never really known each other as friends. It continues into adulthood. You see it at cocktail parties. Men go off to one corner, and women go to another."

Değil mi Haşmet?


Hıncal Uluç kaç yaşında? Oldukça yaşlı.

Hıncal Uluç kaç senedir yazıyor? Çok uzun zamandır.

Allah uzun ömür versin; uzun uzun yazsın. Çünkü düzenli ve huzurlu yaşantı tekdüze oluyor bir süre sonra. Arada sırada sinirlenmek lazım. Sağ olsun, kendisi bu lüzumun giderilmesinde, bize çok yardımcı olan bir yazar.

Futbolun dışında yazdıklarına dair diyecek fazla bir şeyim yok. Belki katılacak onlarca şey bile buluruz, arasak. Ama iş futbola gelince, orası başka...

Çok uzatamayacağım, yazmaya takatim yok ama görünce dayanamadım.

Fenerbahçe'nin Gaziantep'e kaybetmesi üzerine aşağıdakileri söylemiş kendisi.

"Ben hayatımda bu kadar kötü bir Gaziantep gördüğümü hatırlamıyorum. Mahalle takımı gibiydi. Pardon, mahalleli gibiydi, takımı değil! Ortada takım yoktu. Futbolun ilk icat edildiği yıllarda, kale de yokmuş, takımların formaları da yokmuş, oyuncu sayısı da yokmuş. Öyle anlatır futbol tarihi sayfaları. O zaman araba yok tabii sokaklar boş. Bin 800'lü yıllar. Sokaktan geçen, canı isteyen bir tarafa doğru vururmuş topa, herkes kendi başına. Böyle bir Gaziantep vardı. Bu kadar takım oyunundan uzaktılar. Bu takıma Fenerbahçe yenilebiliyor"

Şunu okumaya başlayan, daha ilk cümleden Hıncal Uluç'un hayatını Gaziantepspor'a adadığını falan zanneder. Halbuki değil... Tamam, mübalağa bir söz sanatıdır ama bir yazar sezonun muhtelif haftalarında bir sürü takım için aynı cümleleri kuruyorsa o iş sanat olmaktan çıkar, işkembe-i kübraya girer. O bunu sürekli yapıyor.

Rahmetli Kenan Onuk, izin vermedi yaptıkları programda. Ne zaman ki ekranların futbol konusundaki emme basma tulumbası Haşmet Babaoğlu ile yalnız kaldılar, Michael Jordan & Scottie Pippen gibi oldular iyice. Arada bir cılız "Orada Hıncal abi'ye katılmıyorum. Hepimizin gözden kaçırdığı bir nokta var. Gerçi bir yandan bakınca haklılık payı da yok değil." serzenişi; o kadar.

Memlekete gelince, vakit olduğunda dalacağım arşivlere. Bir sezon seçeceğim öylesine. O zaman diliminde kaç kez "İnanamadım" yazmış, kaç defa "Falanca takımı bu kadar kötü görmedim" demiş, kim için "Futbolu bilmiyor" diye fikir belirtmiş, bir bir sayıp, alt alta yazacağım.

Büyük ihtimalle sonuç "Gelmiş geçmiş kimsenin bir bok bilmediği, kendisinin ise her bokun en iyisini bildiği" doğrultusunda olacak. Biz de monoton hayatın etkilerinden bir kez daha sıyrılıvereceğiz.

Yavaş Ayı, Yavaş


Nintendo nerden çıktı?
Bulanın anasını,
Wii'de tenis oynarken,
S.ktin LCD camını.

Fenerbahçe Şampiyon

Sene 1965.
Şampiyon olmuş, Kupayı almış, Cimbom'a koymuş.
Seviyoruz işte, var mı diyeceğin?



20 Ekim 2009 Salı

Terfi Meselesi ve Müdür Öldürmek

Akşam saatlerinde haber geldi bir arkadaşımdan. Nice zamandır beklenen terfisi gerçekleşmemiş. Sebep, kriterleri karşılayamaması değil; haberi olmayan bir mevzuda sınıra takılması.

Finale kadar gelmiş bir takıma "Bu maçı da kazanırsan kupa senin" garantisi verdikten sonra "Ya kazandın ama kornerden de gol atman lazımdı. Kupayı rakibe vermek zorundayız. Kusura bakma" demek ne etki yaratır? Sizin oraları bilmem; bizim buralarda "Ana, avrat, yedi sülale"

Bu terfi meselesi de aynı hesap işte.

Eskiden kalma bir atasözü vardır, yanlış zikrediyorsam affola.

"Devlet-i Osmani ahalide terfiyi temayüz ilim irfan ile olmaz. Ya olacak kuvvetli iltimas, ya olacak madeni haz, ya da olacak ten ile temas"

Bu sözün doğruluğu "halen ve nispeten" devam etmekle birlikte, yeni çağın en büyük getirisi (!) "Türk tipi kurumsallık" oldu. Sosyal yapıya göre eğilip, bükülmesi kaçınılmaz olan ama bunu yaparken içi boşaltılmaması gereken "global" kavramlardan bir tanesi konumundaki "Kurumsallık" anlayışının geldiği nokta maalesef içler acısı.

Bir tarafta, yeri geldiğinde bir takım manevi değerlere yaslanması gereken yapılanmaların (Bkz. Dünya Kulübü olmak) insan faktörünü bir kenara atıp, tamamıyla maddi eksende hareket ederek yarattığı "Android Kurumsallık"

Diğer tarafta ise, idari üst konumundaki şahısların, kişisel garez ve kaprislerini astlara dayattığı, "İşime geleni yaparım. İpimle kuşağım" rahatlığında, Allah'a emanet bir "Nevrotik Kurumsallık"

Bunların ikisi de çekilmez, çekilmiyor. İkisinin ortası? İlla ki vardır ama nadir rastlanır ülkemizde. Ya biri, ya öbürü olacak.

Çoğu şey gibi bu işler de zor bizde. Sabah kalkıp gittiğin, akşama kadar vakit geçirdiğin, ekmek paranı kazandığın yerde sürekli aşağıdaki duyguyu yaşamak zor çünkü.

"Ölür müsün, öldürür müsün?"

Bir de "Sabaha bırakmak" var ama neyse...

Remzi Dilli Mevzuu ve Taraftar Fikirsizliği

Bizim yaşımız daha otuz. Dante gibi ömrün ortasına geldiğimizi zannetmek (ve daha erken gitmek) için bile bir kaç sene geçmesi gerek. Fakat yaşımız kadar uzun süredir akıl baliğ Fenerbahçeli olan büyüklerimiz var. Seneler önce, bunlardan herhangi birisini çevirip "Remzi Dilli Fenerbahçe'de görev alacak" desek, tumturaklı bir "Hadi lan oradan" yerdik herhalde. Israr edip "Vallahi abi, hem de Basketbol Şubesinin Kaptanı olacak" diye eklesek bu sefer de "Siktir git lan başımdan. Asabımı bozma benim" çekerlerdi.

Oldu... Sadece Çelik değişse umursamazdık ama devir de değişti ve Remzi Dilli; Galatasaray formasıyla Fenerbahçe taraftarına dil uzatan, Beşiktaş'tan ayrılırken arkasından bir sürü şey söylenen Remzi Dilli, Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin kaptanı oldu.

Lafa gelince 30.000.000 mensubu olduğunu söylediğimiz, koskoca Fenerbahçe camiasının, Şube Kaptanı olabilecek nitelikte bir "Fenerbahçeli" bulamamış olması acıdır. Fenerbahçe, bu ülkede yapılmış bir sevda ihtilalidir ama son yıllarda mecaz anlamından sıyrılıp, asli manasına kavuşmuş, evlatlarını yemeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Daha az acı olan ama aynı oranda can acıtanı ise yüksek görevlere layık görülen insanların Fenerbahçe değerlerini ve hassasiyetlerini hiç bir zaman önemsememesidir. Aynı Remzi Dilli gibi...

Bir Fenerbahçe Şube Kaptanı düşünelim.

Sorumlusu olduğu takımın maçında, tribünde kendisine destek / rakibine baskı unsuru olan taraftara çıkarılan onlarca zorluğa gıkını bile çıkartmayacak.

Uzatmada son karara bakılan bir maçta bütün rakip, malzemecisinden oyuncusuna masa hakemine yüklenirken, ellerini kavuşturup, olan biteni izleyecek.

Saçma sapan sözlerle "Nasılsa geliyor taraftar. Kastır % 100 zamla 10 Liralık bileti gitsin. Vermeyen de girmesin" düşüncesinin arkasında duracak, ama tepkiyi görünce tornistan edecek.

Sporcusuna, hem de kız basketbol takımı oyuncularına edilen ana avrat küfürlere, elini göğsüne götürüp, eyvallah diyerek karşılık verecek. Ve dayanamayıp isyan eden, kendi oyuncusuna kızacak.

Bunun gibi "-ecek, -acak" ile biten yapılmışlara bir çok madde eklenebilir...

Biz "Fenerbahçe mezhebi bu kadar geniş bir camia değildir" diye düşünürken, Remzi Dilli senelerce görevde kaldı. Bugün "çok gecikmiş" bir hamle ile gönderilmesine sevinmek istiyoruz. Bununla beraber, peşinden ne geleceğini bilmemek de var. Bir ağabeyimizin trajikomik cümlesindeki gibi "Şubedeki Galatasaraylı kontenjanının boş kalacağına inanasımız gelmiyor" ama atılan isabetli bir adımdır. Bundan sonra hayırlısı olsun...

Gelelim ilgili ikinci konuya.

Fenerbahçe'nin, yine son yıllardaki, en büyük sıkıntısı "Fikirsiz Bir Camia" olma yolunda koşar adım ilerliyor olmak. "Remzi Dilli ve Şube Kaptanlığı" konusu, bunun en net örneklerinden birisidir.

Geçmiş dönemde, Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı ile yakınen ilgilenen taraftarların, Remzi Dilli'ye yönelttiği eleştiriler blok bir itiraz ile karşılandı. Başka konularda da emsali görülen bu tepkinin ana fikri şuydu:

"Yöneticiler ne yaparlarsa yapsınlar, haklıdırlar"

Dünya üzerinde, yaptığı bütün işler ve aldığı bütün kararlar "doğru" olan ne birey, ne de kurum vardır. Bu sanrıya kapılan her unsur, yönettiği ya da içinde bulunduğu yapıya zarar vermeye mahkumdur. Yüzyıllarını tebaa olarak geçirmiş Türkiye coğrafyası insanlarının "Ben bilmem, o bilir. Bize laf düşmez" anlayışına sahip olmasını anlamak hiç de zor değil. Fakat bu düşünce tarzının içerisinde, yanlışları dile getirmeye çalışıp, alternatif üretenlere saldırarak onları "Hain" ilan etmek noktasında ısrarcı olmanın anlaşılır bir yanı yok.

Daha dün, Remzi Dilli'nin görevde olmasını "Doğru" olarak değerlendirenlerin tek bir dayanağı vardı:
"Yönetim Kararı"

Aynı insanlar bugün Remzi Dilli'nin görevden alınmasının da "Doğru" olduğunu söylüyor. Ve yine tek bir dayanakları var:
"Yönetim Kararı"

Bu işte bir yanlışlık var.

Rahmetli Uğur Mumcu'nun "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz" sözü geliyor insanın aklına. Bugün "Fenerbahçe" olarak çok daha kötü bir durumla karşı karşıyayız. Koşar adım "Bilgi sahibi olmak istemeyen, dolayısıyla fikir de yürütemeyen; sadece ve sadece icra makamının aldığı kararların arkasında sorgusuz sualsiz duran toplum" olma yolunda Fenerbahçe camiası. Bu en başta "Yönetim Kurulu'na" yapılan bir kötülük ve saygısızlıktır. Her şeyin üstesinden gelebiliriz, ama bunun altından kalkamayız.

Takım Değiştirmek

Bir bugün kulüp değiştiren oyuncuların "Ekmek mushaf çarpsın ki ben küçükken falanca takımlıydım. Hatta vitamin olduğum portakalın ağacına kaşkol sarılıymış, taa oradan yani sevdam" şekline bakalım, bir de misal Naci Erdem'e.

Evet, profesyonel hayat. Evet, yaşam gailesi. Ama ayıptır be kardeşim. Utanılmasa "Daha çıkarken üçlü çekiyormuşum" denecek.

Geçmişe saygıyla...
-----------------------------------
Bugün ilk defa Fenerbahçe'ye karşı Galatasaray forması ile oynayacak Naci Erdem:

"Sarı Lacivertli taraftarlar, tribünlerden bana 'Naciye Naciye... Cilveli Naciye' diyerek bağırdıkları takdirde, benim futbol hayatımı yıkarlar" demiştir.

Fenerbahçe'nin 12 yıllık futbolcusu, 6 yıllık takım kaptanı Naci, Sarı-Lacivertli taraftarlardan yüzlerce mektup aldığını, bunlardan bir kısmının tebrik ve başarı mesajları olduğunu, ancak bu arada da bazılarının "Naciye Naciye.." sesleri ile kendisini kızdıracaklarını bildirdiğini söylemiştir.

Naci Erdem, aldığı mektuplar ve bugünkü maçı ile ilgili olarak Fenerbahçeli taraftarlara şu mesajı göndermiştir:

"Fenerbahçeli kardeşlerim...

Tam 12 yıl sizlerle birarada sevindim, mutlu günlerin tadını tattım. Birlikte ağladığımız günler de çoktu. İşte ben kaptanınız Naci olarak böyle günlerimizin temsilcisi oldum. Bu mesajı gönderirken dahi, gözlerimi eski günlere çevirmiş ve aranızda yaşıyor gibiyim. Şu kadarını söyleyeyim ki, ben aranızdan isteyerek ayrılmadım. Bugün profesyonel futbolun bir cilvesi olarak Galatasaray'da yer almış bulunuyorum. Tek düşüncem, Galatasaray'a hizmet etmek ve Sarı-Kırmızı formayı terletmek ve onun zaferini temine çalışmak. Sizden ricam, kaptanınızın futbol hayatını kapamak istemiyorsanız, bana yardımcı olun... Allaha, Galatasaray ve Fenerbahçe'yi Dünya çapında birer takım ghaline getirmesi için dua ediyorum.

Merhaba Galatasaraylılar ve Allahaısmarladık Fenerbahçeliler."

Rıdvan

Televizyondaki halini görünce de aynı duygular geçiyor ama formayla, meşin topla görünce bir tuhaf oluyor insanın içi. Kahramanımız o, boru değil.

Yorumlarına katılmak, katılmamak başka mesele.

Bir tayfa var ya hani Türk düşünsel (!) hayatında; "Fenerbahçeli olunca çamurdan oluyor" mantığıyla hareket eden ve gördüğü her sarı laciverte bok atmaya çalışan. İşte onlara hitaben. Belki biraz sert olacak ama...

Seni çekemeyen bütün ibnelerin anasını sikiym.

Ne diyeyim. İçimden geldi.

Pambık Prenses ve Grup Cüceler

Bir Avusturalya birası, Jamieson Raspberry Ale'in reklamı.

Yedi cücelerin hayali gerçek olmuş.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Özel Hayata Saygı ve Sevişme Eylemi

Bu "Özel Hayat" dalgası, bizim memlekette "Kamusal Alan" gibi bir şey. İkisinin de tartışması hiç bitmez.

Densiz (belki de yavşak demeliyim) magazin zihniyeti alaturka hallerle birleşince, ortaya çıkan vaziyet sayesinde "Özel Hayat nerede başlar? Nerede biter? Neresi halka açıktır? Neresi değildir?" gibi kavramların sürekli tartışıldığına şahit olduk.

Tabii teknolojinin ve internetin, olan biten her şeye tüy dikme konusunda başarılı milletimizi coşturduğu da aşikar. Mirc, Icq, Messenger, Yonja, Facebook, Twitter, vs. derken, örnekler saymakla bitmez.

Fakat bu seferki mevzu global.

"Tuvalet" gibi bireysel ve boktan mevzuları bir kenara bırakarak "Müşterek bir özel hayatın en özel anları hangileridir?" diye soracak olursak, büyük çoğunluğun cevabı "yatak veyahut yatak muadili alanlarda icra edilen sevişme eylemi" olacaktır.

Karşılığında taraflardan birine doğrudan veya dolaylı ödeme yapılmadığında "Aşk" parantezinde yaşanan bu muazzam hissiyat kasırgasına dair nur topu gibi bir internet aktivitemiz olmuş meğerse.

Dilimize "Az Önce Seviştim" ismiyle çevrilebilecek "I Just Made Love" internet sitesine girildiğinde, karşımıza bir Dünya haritası çıkıyor. Haritanın her bir yerinde işaretler var. İşaretlere tıkladıkça, vatandaşların icraatını görüyorsunuz. "Şurada yaptım, şöyle yaptım, şu şekil yaptım" gibi detayları barındıran siteye sebil gibi giriş yapılıyor. Beraber yapıp, yazıp, zevk alan tipler vardır, bir şey denemez. Neticede libido ferman dinlemez ama... Şimdi soruyorum.

Bu siteye girerek, partnerine haber vermeden, yaşadıklarını "Ormanda takıldık, çok acayipti anal oral gırla" şeklinde internete yazıp, çizen bu adamları bir yere toplayıp ıslak odunla girişsek, Dünya ne kaybeder? Manyak mısınız lan siz?

Çiçek Abbas, Efes Pilsen'de

Tuncay Özilhan, son yaşananlar üzerine şuradaki açıklamaları yapmış.

Kerem Gönlüm'ün "Herkeşe benden çay" diyerek başlattığı bir "Çiçek Abbas Efes Pilsen'de" filmi oynanıyor.

Bu minvalde, Tuncay Bey'in beyanatına "Ne çabuk bitirim oldun be anam" şeklinde cevap verilerek devam edilebilir sahneye.

Özet olarak, Efes Pilsen taraftarı, oyuncuları ve yöneticileri, karşıdakinin kim olduğunu unutmuş gözüküyorlar. Bu unutkanlıkta bizim icra makamının da hataları yok mu? Belki de sürüyle var. Mesela yine Çiçek Abbas filminden bir cümle aklımıza gelsin tam burada:
"Ne diyem? Mahmut mu diyem, Şaakir?"

Fakat şimdi bütün bunları bir yana bırakacak olursak; ne Efes Pilsen, ne de herhangi bir sportif kuruluş Fenerbahçe'ye tarih ukalalığı yapamaz Türkiye'de. Vergi arsızı müessese kulüpleri Fenerbahçe'ye erdemlilik dersi veremez. Fenerbahçe Tarihi ve değerleri, değil ön ilikletmek, diz çöktürür adama.

El netice...

Ne kadar Efes Pilsenli varsa, alayına bir.

Şu son olan bitenlerden sonra bile, hala Efes Pilsen'i seven ne kadar Fenerbahçeli (!) varsa, alayına iki.

Ne çabuk bitirim oldunuz be anam.

1988 Basketbol Kadroları