27 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Müesseseyi Çok Sevdim, O Beni Hiç Sevmiyor


Haber ajanslara düştüğünden beri gözümden yaş eksik olmuyor... Gülmekten tabii...

Efes Pilsen taraftar organizasyonu Efesliler'in karşılaştığı durum, çok sinir bozucu ve onur kırıcı. Normal şartlar altında, "taraftarın halinden taraftar anlar" kabilinden destek olunması gereken bir hadise var ortada, vahşetler denk! Ama şerait müsait değil..

Kısaca özetleyecek olursak, yaşananlar şundan ibaret:

Efendim, Efes Pilsen - Union Olimpija maçında, Efes Pilsen'in vefakar, cefakar ve de mutat taraftarları, her zamanki aksesuarları olan kösler eşliğinde, her zamanki yerlerini alıyorlar. Lakin tam da gülbank başlamış ve aradan çok zaman geçmemişken bir mübelliğ zat gelip, oyuncuların davulun çıkardığı sesten rahatsız olduğunu ve mümkünse davul çalmaktan vazgeçmelerini söylüyor. Tabii Nasreddin ho..., pardon, Efesliler durur mu? Yapıştırıyorlar taaccübü ve reaksiyonu. Pankartlar sökülüyor. Mesken terk ediliyor. "Yanınızdayız" pankartı ters asılıyor ve Asakir-i Mansure-i Efes Pilseni formaları çıkartılıyor.

Makara şurada dursun, biraz ciddiyet...

Yapılan açıklamada şöyle bir kısım var:
"Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı yoktur' diyen insanlara inat takımımızı her şartta her maçta destekledik"

Biz de öyle diyenlerden olduğumuz için gönül rahatlığıyla cevap verebiliriz herhalde:
"Bizi bir tek siz anladınız ama siz de yanlış anladınız"

Oysa dediğimiz gayet açıktı.:
Biz size "Efes Pilsen'de kendini taraftar sananlar olamaz" demedik; "Efes Pilsen'de ve benzerlerinde taraftarlık diye bir şey olmaz" dedik.

Taraftarlık, kulüpçülük demektir. Kurumlarda kulüpçülük yapılamaz. Çünkü kulüpçülük, "Madem kâr edemiyoruz. Kapatalım gitsin" kafasıyla yapılmaz. Yerin dibine de batsa, üç beş kişinin devam ettiği küçücük lokalleri olan semt kulüplerinin bile taraftarı olur ama Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı olamaz. Ancak taraftarcılık oynayan küçük grupları vardır. Onlar da, akşam ezanı okununca "Aliiii, baban çağırıyoooo" diye annesi tarafından eve davet edilip, gelmemekte inat edince babası pencereye çıkan çocuk gibi, "Bak kızıyorum ama..." denince boynunu büküp eve gidiverirler. Aynı bu olayda olduğu gibi...

Ayrıca her fırsatta Türkiye'nin büyük spor kulüplerinin taraftar klişelerini eleştirip, her şeye kulp taktıktan sonra, yapılan açıklamada "yol parası ve simit" gibi güzide deplasman argümanlarını kullanmaları da bilahare takdire şayan. Klasikler kolay ölmüyor tabii..

Söze nihayet verecek olursak...

Kendisini Efes Pilsen taraftarı sanan herkesin burnunun yüksek irtifada gezdiğini söylemek tabii ki mümkün değil ama "basketbol kültürü" üzerine yaratılan bir elitizmin "Biz farklıyız" algısı eşliğinde, bu memleket sporunun temel direği olan spor kulüplerini ve onların taraftarlarını küçümsediğini de kimse inkar edemez. Bu alınan, manidar bir boy ölçüsüdür.

Ne kadar endüstriyel olursa olsun, kurumsallaşma hastalığına kendisini ne kadar kaptırırsa kaptırsın; bir Fenerbahçe, bir Galatasaray, bir Beşiktaş ya da bir Karşıyaka muadili spor kulüpleri, asla müessese soğukluğunda olmayacaklar.

Tuncay Özilhan'ın "Biz yazdık" diye elinde salladığı basketbol tarihi kitabında bahsi geçen yılları açıp, o zamanlarda çekilen Türk filmlerine bakın mesela... Bir tane bile müessese takımının maçına giden insan görebilecek misiniz bakalım? "Ama o basketbooool" demeyin. Spor tarihi tek bir yerden yazılmaz. Bu yaşananlar ve sizin Kaf Dağı'ndaki kafanızın üzerine dökülen soğuk su, yağmur bulutunun değil, Türkiye'nin spor tarihinin, Türkiye'nin büyük kulüplerinin şamarı ve soğuk duşudur.

Yanınızdayız! Kahkahalarla gülmek için...

25 Kasım 2010 Perşembe

Dünya'nın En İyisi, Avrupa'nın En İyisi, Türkiye'nin En İyisi


Dünya'nın en iyisinin kim olduğu malum... Şurada hayat hikayesi yazıyor.

Avrupa'nın en iyisine bakalım.

2000 ve 2002 sezonlarında iki denemeden sonra, soluğu EuroCup'ta alan Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımı, aralık vermeden 2007'den beri FIBA'nın Euroleague organizasyonunda yer alıyor.

Beşinci sezona giren süreç zarfında bugüne kadar 64 maç yapılmış. Bu karşılaşmaları ülkelere göre ayırdığımızda karşımıza çıkan tablo şu:


Fenerbahçe'nin üstün olmadığı tek ülke Rusya ve görüldüğü gibi, aradaki fark oldukça büyük.

Bu ülke takımlarına karşı kazanılan iki galibiyetin birincisi yine UMMC Ekaterinburg'a karşıydı ama bu sonuncu kadar manalı değildi. UMMC'nin 6 sayı farkla ve hiç öne geçemeden kaybettiği müsabaka, aynı zamanda Fenerbahçe'nin Rusya'da kazandığı ilk galibiyet oldu.

Gerçi "Boğazın karşı yakası" deyince sanki iki hisara kurulmuş, öyle maç yapan takımlar akla geliyor ama bu tabiri kullanmadan geçmeyelim...

Rekabetin Avrupa'daki yansımasına denge getirmek için, seviyesi olduğundan yüksek gösterilmeye çalışılan diğer yakadaki güzide rakibimiz, deplasmanda oynadığı maçlarda 26-27-28 olarak, ardışık şekilde fark yemeye devam ederken, Fenerbahçe'nin gidip "Avrupa'nın En İyisi" denilen takımın anasını laciverte boyaması (Bkz. Karamürselli Deli Hamdi) o ünvanı, en azından bir süreliğine kendisinin almasına yeterlidir.

Ve gelelim Türkiye'nin en iyisine.


Migros günlerinden beri "Fener'e... Fener'e..." deyip durduğumuz Birsel Vardarlı'nın Türkiye'de bir eşi benzeri olduğunu düşünen varsa, Münir Özkul'un dediği gibi "Turrrrrup sıkmak lazım" onun fikrine... Ne Nilay, ne Esmeral, ne Işıl, ne de diğer zikredilen isimler, onun özelliklerine sahip değiller. Türkiye gerçek bir spor ülkesi olsa, iki değil on takım şampiyonluk için mücadele etse, Birsel Fenerbahçe'de değil bir başka takımda oynasa, şüphesiz takımını sırtına alıp götüren o olurdu. Forma rengine göre değişecek bir şey değil yetenek ve sporculuk meziyeti...

Reklamlar


Bir manevi hissi de araya maddiyat karıştırmadan yaşayalım ne olur. Bir durulun, bir izin verin bize.

Ya da nasıl biliyorsanız öyle yapın anasını satayım. Sporcuların açıkta kalan yerlerinden avret mahalline kadar her tarafa Ülker yazın.

Resmi site için "Hayırdır inşallah, Allah nazardan saklasın, bu ara branşlara dair bilgilendirmelerde bir coşkudur yaşanıyor" yazacakken, karşıma bu çıktı. Başka şeylerin anlamı kalmadı bir süreliğine.

Merdal Bebe, Fenerbahçe'ye reklam versin!

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ondan Öğrendim...


Onu tanıdığımda faal bir öğretmen değil, emekliydi.

Ergen coşkusu ve kart sesle dört döndüğümüz mahalle köşelerinden, yakınlarına gelince  "Efendi ol" diye fısıldardım fikrime. Ve belki de o zamanlar temenna etmenin ne olduğunu bilsem, camekanın önünden öyle geçerdim. Zira insana tevazuyla karışık saray zarafetini her daim hissettirir, bir basamak yukarıda dururdu hep. Hakikaten saraya dayalı bir kökeni olduğunu öğrendiğim zaman "Ben anlamıştım" diyerek hava bile attım kendi kendime.

Öğrenci milleti, kelimenin anlamını bilmese bile, "müstebit" bir öğretmeni nerede görse tanır. Ağır ceza mahkemesi bakışı sürekli bir yerlerde ortaya çıkmaya hazır, sıfatına "ilim sahibi" muallim demeye bin şahit isteyen nemrut tipler olur bunlar. Öyle birisi değildi o.

Mesleğini ideal edinen ve fikr-i sabiti "insan yetiştirmeye" saplanmış öğretmen ise gözleriyle parıldar. Alemi tenvir eder. Taassubun karşısına dimdik dikilmenin ağır yükü omuzlarını çökertmez, bilakis dik tutar. Aynı onda olduğu gibi.

Uzatmayalım, pehlivan tefrikası olmasın...

1999 yılında, deprem olduğu zaman, yeni yeni "iyi" tanıyor, yeni yeni etkileniyordum ondan. 17 Ağustos'un sabahında, herkes boş gözlerle etrafına bakarken, ortalığa hakim olan "onun" emir eri gibi etrafta koşup, söylediklerini yaparken "vatan hizmeti" yapıyormuş kadar yüksek hissetmemin esbab-ı mucibesi, yüksek şahsiyetiydi.

İlk esas duruşumu, 5 yıl sonra gittiğim askerde apoletli bir komutana değil, emekli bir öğretmene göstermiştim o gece.. İnsanlık denen şeyin, tabiatın bizzat kendisinden, altından kalkılmaz bir sille yediği o vakitlerde, insan olmaya dair ne varsa biraz da onun sayesinde öğrendiğim için...

Emr-i hak vaki olup, ebediyete intikal ettiğinde geride kalan iki kişi... Torunları... İnsanları sevmeye dair ne varsa da onlardan öğrendim. Yıllar sonra bile, nesep yoluyla bile öğretmeye devam eden bir öğretmen olmak... Ne büyük şey! Giderken yanında götürdüğü nurlar içinde yattığına hiç şüphe yok...

Yukarıda resmi olan başöğretmenin ve yine yukarıda anlattığım son öğretmenimin şahsında, bütün "idealist" öğretmenlerin 24 Kasım, Öğretmenler Günü kutlu olsun.

23 Kasım 2010 Salı

Bir Tribünün Can Çekişmesini İzlemek



Mesai bitimine az kala Nurullah kardeşimden geldi yukarıdaki video facebook'a.. İzlediğimden beri Orhan Veli'nin "Dalga" şiirindeki gibiyim; "dalar giderim mavisinden içeri, karşımda duran resmin"

Nurullah mükemmel özetlemiş:
"Bizim tribünde böyle adamlara cd'yi çizmiş ya da manyak diye hitap ederiz. Başımın üstünde yerin var abi, Buca maçında götü başı ayrı yerde oynayan adamcıklara söylüyorum. Bu adam gibi olamayacaksak, bu tribünü bırakalım, herkezde dalgasına baksın."

Gerçekler acıdır. Tutkulu insan da söylerken acısına tatlısına bakmaz.

Aslında söylemekle düzelecek bir şey yok ama Fenerbahçe tribünü o kadar kötü durumda ki susmak da mümkün değil.

Bir tribün delisi ve manyağı (!) "azınlık" haline geldiğinde veya küfür eden rakibe "Karşılık vermeyelim, ayıp oluyor" dendiğinde biter. O tribün küllerinden doğmaz mı? Pekala doğar, mevzu bahis Fenerbahçe'yse haydi haydi doğar ama "fikri temizlik" yapmadan "asla" tamamen kurtulmaz.

Bugün Fenerbahçe tribününde sette duran adamlar arasında, karşıdan "ana avrat yedi sülale" küfredilirken, sinirden çıldıranlara "Yapmayın. Ceza alacağız" diyenler var. Bağımsız taraftar mı, kulübün maaşlı saymanı mı belli değil.

Aynı insanlar "Be kardeşim, bu karşısı bize küfür ediyor da bunlar neden ceza almıyor" demiyor. Niye? Çünkü fikri muktedire kelepçeli. Bir yönetici gülümsemesine Fenerbahçe tribününün hür iradesini pazarlamaya teşne...

Ama sorsan, bunlardan kral tribüncü yok. Her milli bayramda Atatürk'ten alıntılar yapan bu güruh, kutsalına saldırıldığında "büyük insanların ve büyük kitlelerin" nasıl çığırından çıkıp şahlandığını okumamış...

Evet, fikriyat gerek ama yetmez; temizlik de gerek. Çünkü amaç bir değilse, yol da bir değil. Yakın yürümenin alemi yok.

Endüstriyel futbol kavramı, Türkiye'de alaturka elitizm eşliğinde ve "insan" unsurunu kenara iterek rezilane bir şekilde uygulanıyor. Türkiye'nin en büyük spor kulübü Fenerbahçe de bu uygulamanın pilot kurumu konumunda. Hem gitgide kötüye giden tribünlerden şikayet edip, hem de yönetimlerin dümen suyunda gidiyor olmak, ne bağımsızlıkla ne de birey olmakla örtüşür.

Tribünde "halayık" zihniyeti gütmek demek, sadece kapı kapanırken hareket edebilmek demektir. O da derman kalırsa ve mide ile gurur kaldırırsa...  Bizimkisi kaldırmıyor, kusura kalmayın... (İlgili atasözü için Bkz. Bu blogdaki muhtelif yazılarda yer alan "halayık" kavramı)

Alex De Souza ile Nereye Kadar?


Türkiye'de futbolcu transferi, şehzadenin "Bir ok attım kebap oldu" cümlesi gibi bir şey. En kariyerlisi, en "gelmez" deneni bile arkasında teneke ile, çocukların oyuncağı olmuş mahalle kedisinden hallice çıkabilir sınır kapısından dışarı ama Alex bu kaderin insanı değil.

Başlıktaki soruya gelecek olursak; elbette futbolculuk anlamında gittiği yere kadar gidecek. İster sevmeyeni bugünden unutmaya hazır olsun, ister seveni yarın aklından çıkaracak olsun, Fenerbahçe tarihindeki yeri tartışılmayacak. Ama netice olarak, bunların hepsi kısa bir zaman sonra geride kalacak. Ya ondan sonrası?

- Ne sonrası?
- E sonrası işte?
- Ne olabilir ki?
- Bilmem.
- Bir kere de bilsen, ne güzel olur.

Camiaların içinden çıkan ya da orada uzun yıllar parlayan isimlerin, profesyonel sporculuk kariyerlerinden sonra, bir şekilde kulüplerinde göreve devam etmeleri sadece bize özel bir özlem değil. Lakin her iyi futbolcunun, mesleği bıraktıktan sonra enseye fişi takıp, "iyi teknik direktörlük" bilgilerini kendisine yüklemediği malum. İdari mevkilerin ise bambaşka hasletler istediği de öyle...

Bir an soyadımızın Whittier olduğunu ve Beldingsville'de teyzemizin yanına yaşamaya gittiğimizi düşünelim. Kurumsallık oyunu diye de bir oyunumuz olsun. Her durumdan kurumsal bir vaziyet çıkarmaya çalışalım.

Fenerbahçe, Alex'i uluslararası danışman olarak istihdam edemez mi? Kasadan para çıkmasını istemiyorsa, bu işi "fahri" bir çerçeveye oturtup, hiç değilse resmi sitesinin bir köşesinde görevli gibi göstererek bir "sürekli hatırlama" payesi veremez mi? Uzun lafın kısası, Alex De Souza'dan bir "bayrak adam" yaratılamaz mı?

Gerçi paragrafı bu cümleyle sonlandırınca,  manevi hallerimiz yüzünden "olmayacak dua" gibi duruyor bu iş.

O halde keşkeler başlasın..

Yönetim kurulu bu kadar uzun soluklu düşünebilir mi? Keşke düşünseler.

Ve keşke bu ülkede halefler, seleflerin yaptıklarını yıkmayı icraat zannetmeseler.

22 Kasım 2010 Pazartesi

İsmail Şenol, Teşekkür, Tekzip ve Devam


İsmail Şenol, kendisinden yola çıkıp genel algıya dair yazdığım "Akatlar" yazısına twitter aracılığıyla cevap vermiş. Hassasiyeti için teşekkür ve yazıya dair tekzip borcum ortaya çıktı. Bir de cevaba cevap hakkı...

"Selam, yazını tavsiye etti arkadaşlar, okudum. Eline sağlık. Ancak yanlış bir anlaşılma var, benim orada bahsettiğim şey, salon içinde her BJK basketinden sonra hoparlörlerden kartal sesi gelmesiydi. Hatta ben ıslık sandım önce, meğer kartalmış. Diğer konuları da Amerikalı takipçilere anlatmanın gereği olmadığını ve ilgiyi yönlendirebileceğimizi düşünüyorum. Sevgiler." diyor İsmail Şenol.

Anlaşılan, orada bir taraftar övgüsünden ziyade, bir durum tespiti olmuş ve ben de onun üzerinden "alakasız gözüken" uzak yerlere yelken açmışım. Ama anlatmak istediğim tam da buydu aslında.

Belki Fenerbahçelilik, belki bundan kaynaklanan Beşiktaş'ı sevmemezlik, belki de (ya bunlara ek, ya da tek başına bir etken olarak) çok sevdiğim tribün ortamlarının "bu derece" kirlenmesinden duyduğum tiksinti yüzünden ön yargılıyım ama 140 karakterlik bir yazıdaki detaysızlık, tek başına fikri deviriyor. Benim gibi ecnebi olmayan ama bir taraftan da İsmail Şenol'u takip ederek maçın yorumlarını okuyan insanlar arasında "İşte yine Beşiktaş taraftarı övülüyor" intibaı uyanıyor.

Yazının geri kalanı bir önceki gibi şekilleneceği için devam etmeye gerek yok. 

Sadece neticeyi bağlamadan önce, ilk yazıda eksik kalan bir noktayı yazayım. Bir tribün insanı olarak, tribünün belli dinamiklerine ve hatta küfüre bile "bir yere kadar" kesinlikle itirazım yok. O yerin neresi olduğu da baş ucu demirbaşımız olan, Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında bihakkın yer alıyor. Bundan ötesini Fenerbahçe tribünleri yapıyorsa, onlar; falanca tribünler yapıyorsa onların karşısındayız.

Velhasıl-ı kelam, İsmail Şenol'un spora dair bir şeyi sırf popülizm maksadıyla övmeyeceğine elbette aklımız eriyor. Aynı Murat Kosova'da ve Kaan Kural'da olduğu gibi... Belki bu insanlar "Bize ne kardeşim? İşinize nasıl geliyorsa" noktasında da durabilirler. Diyecek bir şey yok... Ama Ömer Onan gibi bir oyuncuya, sırf "iyi oynadığı" için küfür kıyamet giydirilebilen, kadın basketbolculara yanan sigara atmanın adetten sayıldığı bir salona dair, yanlışlıkla da olsa en ufak bir "övgü algısı" yaratmak da bu isimlere hiç yakışmıyor.

İleri Demokraasi


Haklı, haksız, içerik doğru, yanlış, mesele bu değil.

Mesele bugün A partisinin, yarın B, öbür gün C partisinin iktidarında, Türkiye'de yukarıdaki görüntünün değişmeyecek olmasıdır. Türkiye'nin "demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti" olması, nasıl ki değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir gerçekse, bu da öyle.

Bir muktediri protesto ederseniz, böyle "Albunualalalizm" kurbanı olursunuz işte.

Sadece parti fırka işi de değil bu şekiller. Sıkıyorsa spor kulübü başkanlarını protesto edin. Onların elinde çevik kuvvet olmadığı için, zinde kuvvetler gelir, çöker başınıza.

O yüzden, şaşırıyorum partici olanlara. İktidarı muhalefeti fark etmiyor... Tamam biz de kulüpçüyüz şunun şurasında. Yani biliriz tuhaf tutkuların ne olduğunu, bazen gözün nasıl döndüğünü falan ama "Bunlar var ya çok değişik politikacılar be abi! Yani nasıl desem hani, memleketi var ya bir tek bunlar götürebilir feraha. Bireyleri sadece bunlar kavuşturabilir mutlak özgürlüğe" diye düşünmek için de beynin çamaşır suyu ile çitilenmiş olması gerekiyor.

Mevzu mu ne? 2008 yılında başvekili protesto eden 18 tane İTÜ öğrencisi hapis cezasına çarptırılmış. Önemli değil, ileri demokraasilerde olur böyle şeyler...

İsmail Şenol, Algı Kaymaları ve Boku Çıkan Küfüre Saygı Duruşu


Bundan üç sene önce... Akatlar'da yine bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçı... Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisi yayında. Tam da Beşiktaş taraftarı olanca sürekliliğiyle Fenerbahçe'nin gelmiş, geçmiş, eşik, beşik, ana, avrat, yedi sülale kavramlarına sinkafı basarken ikili devreye giriyor:
"Beşiktaş tribünleri coştu. Evet, muhteşem bir tezahürat var"

Hoppala Hasan dayı, maslahatım seyirdi...

Çok geçmeden Abdi İpekçi'de bu ikiliyi ayrı ayrı gördüğümüzde, vaziyeti sorup, sitem ediyoruz. Hassasiyetimizde haklı olduğumuzu, o an maçı anlatırken, heyecanla bağırılanların içeriğinden çok, yüksek sese odaklandıklarını ve ne söylendiğini duymadıklarını söylüyorlar. Makul insanlar, makul açıklama. Hiç değilse bir daha olmaz. Ya da "böyle kendimizi avutuyoruz" diyoruz. İkincisi oluyor.

Bu sefer Murat Kosova ile Kaan Kural değil, İsmail Şenol... Yakını bilinmez ama uzaktan bakınca 10 numara gazeteci, 10 numara basketbol insanı, 10 numara spor aşığı gibi duruyor kendisi. Memlekette aranıp da kolay bulunamayan şeyler...

Dün maç oynanırken twitter'dan yazıyordu kendisi. Biz de takip ediyorduk ki şöyle bir cümle geldi.

"In the arena, you're going to hear the voice of eagle after the Besiktas baskets. That's because the team is nicknamed Black Eagles."

Kazakistan'da yakından kartal görmüşlüğüm, hatta koluma kondurmuşluğum var. Devasa bir şeydi, sesini de esirgememişti sağ olsun ama ağzından "sik"e benzer bir kelime çıktığını hatırlamıyorum hayvanın. Şakası bir yana, artık ülkedeki tribün hallerini "bir kaç kendini bilmez"den kurtarıp, özneleri cümle içinde kullanabilmek gerek. Eğer "akil" diye bildiğimiz insanlar bile son yılların en pis derbi ortamlarının yaratıldığı bir salonda ikamet edenler için şu cümleleri kuruyorlarsa, ortada kartal kadar devasa bir yanlış var demektir.

İsmail Şenol ya da benzeri "elit" spor insanlarının bu topa girmesi "kendilerince" uygun olmayabilir. Saygı duyulur, hak verilir. Ama madem eleştirisi yapılmayacak, övgüsü de yapılmasın.

Fenerbahçe yapıyorsa Fenerbahçe. Galatasaray yapıyorsa Galatasaray. Beşiktaş yapıyorsa Beşiktaş... Hatanın adı koyulsun...

Beşiktaş tribünlerine dair kamuoyunda yaratılan bir "mes que un tribün grubu" algısı var. Bu algı, tribünlerde sosyal yönü ağırlıklı, düşünce yapısı kuvvetli, hür iradeye dayalı ve yaratıcı insanların bir araya geldiğini öngörüyor. Kadınlı erkekli, bir sürü gazeteci, yazar, televizyon insanı, sanatçı da "Ayyyyy çok şeker"den "kartal sesleri yankılanıyor"a kadar uzanan bir skalada beğenisini belirtiyor.

İşte bu topluluğun bir gün rakip takım (bilhassa Fenerbahçe) formasıyla Akatlar'da sahaya çıkmayı tecrübe etmesi gerek.. Erkekse alnının ortasına, kadınsa yeni yapılmış fönlü saçların arasına balgamı yemeleri ne kadar sürer, önce onu görürler, sonra da ne kadar isterlerse o kadar överler.

Iverson Efsanesi ve Ömer Onan Dede


"Darıldın mı Allen topa? Hiç bakmıyorsun potaya" denecek bir maç değildi. Baktı ama göremedi.

Vizyonu, Ahmet Dursun kalıp, Seba gittikten sonra, bir kaç yıl içerisinde Fenerbahçe'yi geçmekten Fenerbahçe'yi yenmeye düşen bir camiayı değil Iverson, Kobe gelse zor kurtarırdı. Olmadı. Gerçi, hâlâ daha, Fenerbahçeliler arasında bile "Kobe gelse mezarda oynar" diyenler var ama yıllardır cenazelere katılırım; kabirden çıkıp, turnikeye gireni hiç görmedim. Fenerbahçe'yi küçümsemeyin Fenerbahçeliler.

Neyse...

Maçın Fenerbahçe ve ülkenin basketbol zihniyeti için derslik öznesi Ömer Onan oldu.

Çapsız idarecilerin kitle önüne "hedef" olarak atmakta beis görmediği, sabık Milli Takım hocasının "Yaşlı" diyerek bir kenara atmaya çalıştığı 32 yaşındaki Ömer, topu da adamı da geçirmeyen oyunlarından birine daha Beşiktaş önünde imza attı. Hem de üzerine 20 sayı ekleyerek...

Türkiye'de sporcu tarifesi bir zamanlar 8'inde işe gidip, 20'sinde evlenen, 40'ında ölen büyük insanlık gibi fikistir. 18 yaşında yıldız adayı, 22 yaşında Avrupa'nın gözdelerinden, 26 yaşında hak ettiğini bulamamış büyük yetenek, 30 yaşında yaşlı...Kahvehane köşelerinde altılı çalışırken spor gazetesinde maç haberine denk gelen adam yorumu olarak eğlenceli bile olabilen halleri anlı şanlı basketbol adamlarından duymak acıydı.

Dünkü maçın en güzel yanı da Fenerbahçe'nin Iverson'lı Beşiktaş'a değil, Ömer Onan'ın hakkında menfi düşünen basketbol adamlarına "küstah olmama" dersi vermesiydi. İyiler sadece çizgi romanlarda kazanmıyor her zaman.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Müesseselere... Bir... Ki... Üç...


Gökten üç balyoz düşmüş.

Yerden sekip... Neyse...

Gökten düşenleri payına düşürenler ise şöyle:

Vakıfbank'a bir, Güneş Sigorta'ya iki, Türk Telekom'a üç...

Müessese haramiliğine karşı, inadına spor kulübü kültürü. İnadına Fenerbahçe..

Fotoğrafların arasında Selcan Teoman'ı da gördüm. Şırınga korkusu yaşamış mıdır acaba? Yıllar önce Fenerbahçe taraftarına attığı iftiralardan sonra ne kadar da aldık yürüdük. E harami saltanatı bu; uzun sürmez. Sizinkisi biraz istisna oldu ama sonunda kaide geldi.

Voleybola tekrar hoş geldin Fenerbahçe.

18 Kasım 2010 Perşembe

Emre Belözoğlu, 3 Poster, Koymak ve Kurumsallık


"Odamda üç poster vardı...Biri şimdiki hocam Aykut Kocaman, biri Novak...Diğeri de Rıdvan Dilmen..."
Yeni Emre Belözoğlu @ LigTV

"Amına kodumun Fenerlisi"
Eski Emre Belözoğlu @ Stadyum

"Evladım..."
Aziz Yıldırım @ Her yerde, Her zaman

"Eylenemem aldanamam. Ben bu yerlerde duramam"
Kurumsal olmayan Fenerbahçeliler

17 Kasım 2010 Çarşamba

Yönetim Tuhaflıkları - I : Makama Saygı


Böyle bir seri çevirmenin zamanı geldi de geçiyor.

Burada, genelde spor kulübü yönetimlerinin, ama özellikle Fenerbahçe'nin ve geniş bir kısım taraftarının takındığı, gerçeklikle bağdaşmayan gariplikleri irdeleyeceğiz.

Birinci sırada "Makama Saygı" var.

"Tamam, kendisini sevmeyebilirsiniz ama makamına saygılı olmak zorundasınız" cümlesinin içerisinde kullanılan bu fevkaladenin fevkinde kavram, aslında ağlama duvarından önceki son durak.

Özünde haklı bir kelam olması bu gerçeği değiştirmiyor; çünkü makama duyulacak olan saygı, dillendirilmekle değil, uyandırmakla olur. İcraatın kendisi, onu yaymadaki iletişimin gücü, koltuktaki insanın tutarlılığı vb. değişkenler, önemli etkenlerdir.

Esas amaçlardan yan yollara sapan, başarısız olduğunda kitlesinden fellik fellik kaçan, sürekli yalan söyleyen ve verdiği sözleri tutmayan bir liderin halka sunduğu şeyin adı "saygı" olmadığı için, karşılığında bulduğu da bu değil, şiddetli bir aksülamel olur.

Fenerbahçe Cumhuriyeti'nin lideri Aziz Yıldırım'ın, "makama saygı düşkünleri" tarafından benzetildiği Türkiye Cumhuriyeti liderinin kim olduğu, hepimizin mâlumu:
Mustafa Kemal Atatürk

Bu nereden tutsak elimizde kalan ve nereden baksak Mustafa Kemal Atatürk'e büyük haksızlık olan benzetmenin, "makama saygı" bakımından bizlere verdiği bazı dersler var.

Güncel dönem reisi (!) "Makama Saygı" için resmi dergi baş yazılarında kalem eskitip, peşindeki insanlar ise bin bir ajitasyonla saygı duyurmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk reisicumhuru koca bir Meclis'i idare ediyordu. Yapılmasını istediklerini ya da karşı olduklarını başkasının kaleme aldığı yazılarla değil, kendi iradesiyle ve belagat gücüyle başarıyordu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin takrir oylamaları, reisin açıklamasından sonra yapılırdı. Mustafa Kemal Paşa'nın açıklamaları kitleyi hangi yönde oy kullanacaklarına dair yönlendirici olurdu... Bir keresinde Meclis'in ekseriyeti izahatinin tersi yönde oy kullandığında;

- Lütfen ellerinizi indirir misiniz? Galiba iyi izah edemedim, dedi ve yeniden, ret kararını istediğini hissettirerek izah etti.

Animasyon Gerçek Oldu : Yaşasın Pop Müzik



Bir çok sanatsal ve doğasal güzel şeye olduğu gibi, bu sefer de "bizibozmaz.com" uyandırdı bizi.

Bazı huylarını platonik sevdiğimiz Japonya, bu sefer de sanal bir sanatçı çıkartmış.

Hatsune Miku'nun konserleri dolup, taşıyor. DVD'ler karaborsada.

Darısı bizim memleketin başına. Bilhassa son dönem pop starlarından (!) görmediğimiz hayırı, sanallarından görebiliriz.

Yukarıda bir konser kaydı var. 3D nelere kadir, oldukça net biçimde gözüküyor.

Hep Destek Tam Destek Safsatası Yeni Değil


Tabii o zamanlar manası böyle şekillendirilip, bu derece boku çıkmamıştır, ayrı mesele.

17 Eylül 1990 tarihli haberin altında Gürcan Bilgiç imzası var.

Resim altı ise şu şekilde:

"Fenerbahçe Başkanı Metin Aşık, geçen hafta "Birleşik Grup"a veryansın etti. İşlerine karıştıklarını söyledi. Rahat bırakılmalarını istedi. Aşık, Konyaspor maçı dönüşünde grubun üç yöneticisi ile aynı masada rakı tokuşturuyordu. Aziz Yılmaz ile yan yana, Aziz Yıldırım ve Köksal Özbek ile karşılıklı... Yöneticiler "Başkan'a tam destek" vererek tavırlarını ortaya koyarken, masada "birleşik kadehler" vardı."

Afiyet olsun!

Selahattin Torkal da Gitti. Bedduanızı Esirgemeyin Fenerbahçeliler (!)


Sene 1925, geliş.

Sene 2010, gidiş.

Arada bir sürü şey. Bir de Fenerbahçe.

Sana da güle güle Selahattin Torkal. Fazla bir şey kalmayacak Fenerbahçelilerin akıllarında sana dair. İşler değişti. Piçlik para ediyor artık sahada. Başkanların manevi evlatları var. Size bir Fatiha okuyan ya çıkar, ya çıkmaz. Güle güle.

"Allah rahmet eylesin" demeden önce Hakan Dilek'in aşağıdaki yazısını okumak lazım.

Belli olmaz; bazı şeyleri görüp "Kutsal Tesis Peygamberi"ne dil uzatıldığını (!) okuyunca, nurlar içinde değil de azaplar içinde yatmasını isteyenler çıkabilir.

-------------------------------------------------

Biraz hürmet, biraz incelik efendim; Selahattin Torkal

Yıl 1925 Selahattin Torkal bu dünyaya merhaba dediğinde. İstanbul Fatih doğumlu. Aile Arnavutluk'tan, Draç liman kentinden. Baba, kolağası... Türkiye'ye gelip Ankara'ya yerleşiyorlar. Cebeci Çayırı'na nazır bir konağa. O zamanlar MKE'nin adı Tophane Fabrikası. Selahattin Torkal'ın babası o fabrikada tüfek ustası olarak çalışıyor sonraları.

Cebeci Çayırı, Ankara'da top oynayan gençlerin kapışma yeri. Cebeci Çayırı denince sanki güreş tutulacak alanmış gibi geliyor insana ama ortada top var, mahallenin çocukları var. Selahattin ve kardeşi Celal Torkal (eski Ankara Demirspor ve Galatasaraylı) ilk burada tanışıyorlar meşin yuvarlakla. Selahattin takımın kaptanı. Maç yapılacak takımları ve oyun taktiğini belirliyor. Peki, yıl kaç; "Korkunç bir unutkanlık başladı bende. Sokağa çıkıyorum ama ben ne alacaktım diye tekrar geri dönüyorum bazen. Enteresan bir şey..." Enteresan olan unutmaman olurdu güzel abim. Neyi hatırlayacaksın öykülerimizden başka. Yıl kaç neresindeyiz zamanın ne önemi var ki?

Tahta bavulla bir başına

1935 falan diyelim. İlginçliğini yitirdi belki bu unutmalar. Balık hafızası gibi olayları bir buçuk saniyede unutan bir toplumdan söz ediyoruz burada. Sen hiç üzülme yaşlı usta, genç olmak da olayları anında ve yerinde hatırlamaya yetmiyor diyeceğim ve olaya fazla derinden dalacağım ama şu anki ortam, şu pencere önü güzelliği sohbetimizin, senin kibarlığın, 'aman efendim, o nasıl lakırdı' gibi inceliklerin, bizi karşında bulmanın heyecanı var işte...

Ankara'nın gençleri Cebeci Çayırı'nda, o yetmeyince de Aslanhane Cami'nin altındaki mezarlığın boş buldukları yerlerinde 'maç ederlermiş'. Ankara Atatürk Lisesi ilk durak Selahattin Torkal için... Türkiye Liseler Şampiyonası'nda konuşturuyor tekniğini ve takımını Türkiye şampiyonu yapıyor. Şampiyonada İzmir Atatürk Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi iyi takımları neredeyse tek başına yeniyor ve kupayı Ankara'ya hediye ediyor.

Selahattin Torkal, bir gün Niyazi Sel derler bir abinin tavsiyesiyle-Ne demiştir Niyazi Sel; İstidatlı bi çocuk var. Adı Selahattin- Fenerbahçe'nin kapısını çalıyor. Kapı dediysek, önce Ankara Garı'ndan kara trene binilecek ve Haydarpaşa'ya varılacak. Elde tahta bavulla... Ama kendisini İstanbul'da karşılaması gereken Fenerbahçeli yöneticilerden kimse yok ortada. Tahta bavulun ağırlığı ve yalnızlığın iç sıkıntısıyla, Niyazi Sel'in Müslüm Bağcılar'a vermesi için eline tutuşturduğu mektupla kalakalıyor oralarda (Müslüm Bağcılar, Fenerbahçe sevdalısı abilerden biri, gümrük komisyoncusu). Sonra Karaköy vapuruna atlıyor bi cesaret; "Müslüm Bağcılar'a Niyazi Sel'in mektubunu ulaştıracağım. Hiç olmazsa onu götüreyim diyorum. Pat diye karşısına dikilince, Müslüm abi 'Peki, siz nasıl geldiniz buraya?' diye sordu. Üzülmüştü. Hemen yanıma bir adam verdi. Harçlık koydu cebime. Öyle bir parayı transfer parası olarak bile görmedim sonra. 1944 senesiydi. Fenerin bu türden cıvıklıkları hâlâ da devam ediyor." Derin tespit ağır eleştiri yaptı baba bu anda. Nasıl canı yanmış ki… Ankara Atatürk Lisesi'nden Boğaziçi Lisesi'ne aktarma yapılıyor ve genç Selahattin, hem Fenerbahçe'de top oynamaya hem de Bebek'teki o meşhur lisede yatılı eğitime başlıyor.

Fenerbahçe Stadı -tribünleri tahta olsa da- o yılların en görkemli statlarından; "O zamanlar belki Avrupa'da bile böyle bir stadyum çok az. Bazen aptalca şeyler söylüyorlar. Aziz Yıldırım diye bir adam var, stadyum eklentileri için adamı göklere çıkardılar. Onun görevi zaten böyle bir stadyum yapmak. Ekstra bir şey değil ki yaptığı... Buraya daha önce kimse bir şey yapmadı havasına girmiyorlar mı, sinirleniyor insan. Böyle nankör bir kulüp hayatımda görmedim. Hayrettir... Aziz Yıldırım kim yahu?"

Biraz incelik...

Selahattin hocamızın Aziz Yıldırım'la rabıtası bir halı saha maçına dayanıyor aslında; "Çengelköy'de eski futbolcular maç yaparlardı halı sahada. Beni de çağırırlardı. Bir maçta Aziz Yıldırım bana 'şişşt şişşt" diye seslendi. Oyun anında... Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Cemil'e al dedim, bunu değiştir, al benim takımımdan, dedim. Fenerbahçe kulübüne başkan olmak bu kadar kolay mı yahu? Biraz kibarlık, biraz hürmet, biraz incelik efendim... Koca stadyumu dikersiniz ama kibarlık bir başka şey efendim..."

Torkal'ın ilk idmanında kaleci Cihat Arman'ların, Halit Deringör'lerin, Murat Alyüz'lerin, Erol'ların, Suphi'lerin, Samim'lerin krampon izleri var; 'En çok etkilendiğim hoca Molnar'dır. Onun kadar futbolcusuna tesir eden bir hoca görmedim. Ama en büyük hocanın bile futbolcusuna etkisi yüzde 10-20 kadardır. Önce futbolcuda yetenek olacak. Benden 6-7 ay sonra bir futbolcu geldi takıma. Ben idmanda topu bıraktım, onu seyrediyorum... Aman Allah'ım! Olamaz böyle bir şey! Kimdi biliyor musunuz? Lefter. Şimdilerde bazı futbolcular hocanın kendisine şans vermediğinden yakınıyor ya, boş bunlar. O idmandan hemen sonra Lefter'in lisansı çıktı, Ankara'ya maça geldi ve yıllarca oynadı."

Geçmişten habersiz yaşayanların temelsizce yaptığı kıyaslamalardan da şikâyetçi Selahattin Torkal... "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecisi Rüştü demiyorlar mı? Bu, mukayese şansı bulamayan insanların söylediği bir lakırdı efendim... Cihat Arman bütün sporları yapan bir Boğaziçi liseliydi. Basketbol, voleybol da oynardı. Plonjon yaptığı zaman kale direğine paralel olurdu. Hepimiz komple sporcuyduk. Jimnastik sporunu yapardık en iyi… 1940'larda, atletizmde 100-200-400 Türkiye birinciliklerim var benim liselerarasında... O zamanlar durarak top oynarlardı deniyor. Durarak top oynanır mı yahu? Bu ne demek? Şükrü Gülesin'i bilmeyenler, bugün kanat oyuncu olduğunu zannediyor! Ona geçilmemek için on metre mesafe koyardım aramıza. -Parmaklarıyla masanın üzerinde tarif ediyor-. Topa vurur, ardından koşar, gider golünü atardı.' Tarih konuşuyor, biz susuyoruz...

Artık jimnastik hocaları yok okulların. O yüzden sporcu kolay yetişmiyor. Aslında futbolun kaynağı ilkokullar ama kimse okullardaki spora önem vermiyor; 'Şimdi bakıyorum da gıcır gıcır malzemelerle çok güzel zeminlerde futbol okulu açılıyor. Ama yıldız futbolcu yetişmiyor. Ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe layıkıyla... Kaybeden kim? Biziz. Türkiye.'

Toptan bir kayıp tablosu çizdi Selahattin hoca memleket için. Mahalle aralarının mucize adamları yok artık... Böyle bir gerekçe Türkiye'nin 'topluca' ve 'toptan' kaybı olabilir mi? Kim bilir? Altyapı hocası arkadaşlarımdan biri "Çabuk oynanıyor artık futbol. Çocuğun hareketin klasını, estetiğini arayıp bulacak zamanı yok" dediydi. Ah evet! İnceliğe ayıracak zamanımız yok gerçekten. Belki biraz daha az telaş... O zaman güzelliğe, inceliğe zaman kalır...

Artık burada işiniz yok

Genç Selahattin, bir yandan da Fenerbahçe'nin defansında tekniği, çabukluğu ve oyun zekâsıyla sivriliyor. Ama 1952 yılında kaybedilen İstanbul Ligi Şampiyonluğu'nun faturası yine onun da olduğu kadroya çıkıyor. Başkan Osman Kavrakoğlu, aynı sezonun son maçından sonra bazı topçuların kendine takım bulmasını istiyor. Fenerbahçe'de sizin artık işiniz yok yollu açıklamalar yapıyor ve ardından yapıştırıyor: 'Artık Fenerbahçe'ye dönemezsiniz!' Erol Keskin, Halil Özyazıcı ve Selahattin Torkal Adalet Mensucat'ta işe girip Adalet takımında top oynamaya başlıyorlar. Ardından birkaç abi daha geliyor Adalet'e. Kimsenin Fenerbahçe'nin topçularını çalmak gibi bir niyeti yok. Yani yıllar önce 'Adalet Olayı' diye anılan bu transfer davasının ardında Osman Kavrakoğlu'nun mesnetsiz sallamaları var; "Boğaziçi'ni bitirdim, bana yer bulmadılar. Burslu okudum. Cebimde beş kuruş param yoktu Fenerbahçe'de oynarken... Jimnastik hocam, bu mektep senin dedi. Yemeğimi orada yedim. Müslüm Bağcılar'ın yardımlarıyla ayakta durdum. Aylığımızı almaya gidemezdik parasızlıktan. Kemal Belgin'in babası muhasebecimizdi. Ondan yol harçlığımızı alırdık."

İktisadi Ticari ilimler Akademisi öğrencisiyken bırakıyor okumayı Selahattin ve gümrükçü oluyor Müslüm Bağcılar'ın yanında. Çünkü hayat okumak gibi bir lüksü kaldıramıyor artık. Adalet takımında 6-7 sene top oynadıktan sonra tekrar Fenerbahçe'ye dönüyor. Fenerbahçe'de o sıra Rüştü Dağlaroğlu dönemi başlamış ve takımda artık bir oturmuşluk var. Ekip Cihat'ların, Murat'ların, Suphi'lerin, Halit'lerin, Müjdat'ların, Lefter'lerin ekibi. O takımda 1964'e kadar forma giyiyor. 9 kez de A Milli Takım'da yer alıyor. Penaltılar hep Torkal'ın o vakitler; "Futbolu bıraktıktan sonraki hocalık dönemimde bile hâlâ topa nasıl vurduğumu sorarlardı. Direğin üzerinden geçmiyordu hiçbir vuruşum." İncelik böyle bir şey olsa gerek... Beckenbauer gibiymiş baba. Seyredenlerin yalancısıyım…

Balıkesir günleri

60'lı yılların sonuna doğru bırakıyor futbolu. Sonra antrenörlük kurslarının en gözde talebesi oluyor. İlk diplomalı teknik adamlar arasında sayılıyor. Zaman zaman gidip çok sevdiği Fenerbahçe'sinde yardımcılık yapıyor teknik kadroya. Sırf sevgisinden, ilgisinden... 1975 yılında Boğaziçi Lisesi'nden sıra arkadaşı Kaya Sağlıkçı -belediye başkanı o zamanlar- 'Balıkesir emrine amade. Futbol devrimi yapacağız!' türünden şeyler söylüyor. O da köyler arasında turnuva düzenliyor, civardaki bütün yetenekli çocukları buluşturuyor. Balıkesirspor'da büyük bir azimle çalışıyor Torkal hoca. Ama bazı idareciler, kendilerinin geri planda kaldığını söyleyip huzursuzluk çıkartıyorlar takımda. Hoca ayrılıyor Balıkesir'den. Torkal'la İkinci Lig'den Birinci Lig'e çıkan Balıkesirspor, o sene küme düşüyor. Bir daha da 1. Lig yüzü göremiyor zaten...

Biraz da şimdiki Fenerbahçe'yi konuşsak gibi bir şeyler söylemeye kalmadan lafı ağzımdan alıyor; "Şimdiki Fenerbahçe'yi konuşmasak daha iyi olmaz mı?" diyor ama yine de zülfüyare dokunmadan edemiyor; "Kişiliğini ortaya koymadı Oğuz. Takımın teknik direktörsüz kaldığı dönemde ortaya çıkmalı, bu işi yaparım demeliydi. O bakımdan tenkit ediyorum. Belki de kişiliği çok yumuşak bir insan. Mustafa Denizli benim talebemdir ama Fenerbahçe için bir talihsizlikti. Modern futbol nedir ve nasıl oynanır, bunu bilen bir insanım. Futbol varyasyonlar oyunudur. Bu rezilliği çekemiyorum."

Ama asıl katlanamadığı unutulmak; "Fenerbahçeli idarecilerin, bizleri araması lazım. Ne bileyim, arada sırada bir yemek verilir, insanlığımızı hatırlarız. Neden insanları bu kadar yok sayıyorlar, anlamıyorum. Bizi yok saymamalılar. Bu tarih bizimle başlamadı ama biz de bir yerinde yer aldık. İnsanlar tarihi kendileriyle başlatıyor. Neden böyle yapıyorlar?"

Gerçekten neden böyle yapıyorlar? Neden?

Selahattin Torkal...Son pencere önü güzelliğisin, bizim emektar sözcüklerimizin. -Bu söyleşi yapıldığında 80'ine çok az kalmıştı…- Dilerim çok yaşayasın..

Berduş



Zeki Müren'in üçüncü filmi Berduş. Tam 53 sene öncenin bir filmi.

Nubar Terziyan'ın nadir olarak kötü adam rollerinde oynadığı filmlerden bir tanesi.

Paşa bu filmde Türk sinemasının görüp görebileceği en talihsiz karakteri canlandırıyor.

Hele sonlara doğru köprü üzerinde takılırken bir arabanın çarpması, içindekilerin inip bir temiz pataklaması, arabanın içindeki kadının "vurun serseriye" diye bağırması ve sopadan sonra yerde yatarken temizlik arabasının püskürttüğü suyla üzerinden geçmesi, insanı isyan noktasına getiriyor. Sinemada izlemiş olanların vay haline!

Yukarıdaki bölümde Zeki Müren'in kendi bestesi olan "Bir Demet Yasemen" ile yarışmayı başlatan ise rahmetli Gazanfer Özcan. Güzel bir nostalji.

Nereden Nereye Natalie Portman



Dün neredeydi, bugün nereye kabilinden değil.

Padme Amidala ablamızı yukarıda Susam Sokağı'nda oynarken izleyeceksiniz.

Aşağıdaki ilk videoda kendisini faklı maklı rap yaparken görüyoruz.

İkinci videoda ise açık ve net olarak, en çok kullandığı küfürün İbranice "Ananın a.." anlamına gelen bir cümlecik olduğunu anlatıyor.

Bu ikisinin embedi olmadığı için link koymak zorunda kaldım.

Hiç utanması sıkılması da yok kadının. Ama güzel şeyler bunlar. En azından bizim hikayeden "meşhurlar" gibi, her haltı yiyip, başlarına bir şey geldiği zaman boyunlarına "Allah" yazılı kolye takarak ortaya fırlamıyorlar. Neyse o...

Natalie Portman önüne geleni fakarken...

Natalie Portman kitleye İbranice "Ananın a.." demeyi öğretirken..

16 Kasım 2010 Salı

Önemsiz Bayram



"9 gün iş yok. Hadi tatile gidelim"

Gidelim tabii.

"Hayat gailesi yıktı, devirdi, bitirdi bizi. Azıcık nefes alma imkanını da mı kaçıralım?"

Kaçırmayalım elbette.

Bir de hayatın zorluklarını "artık" çekmeyenler var. Nefes de almıyorlar aynı zamanda. Hepsi birden, bir yerlerde medfun.

Amca, teyze, hala, dede, baba, anne... Bir süre önce sokak isimleriyle ve "Burada çok trafik var, en iyisi arkadan dolaşalım" sözleriyle gidilen adreslerinde artık parsel numaraları..

"Bâtıl inançlar, feodal âdetler" gözüyle bakıp burun havada "Amaaan" diye küçümseyerek yola devam ettiğiniz zamanlardan arta kalan, kazanılması muhtemel sevaplar değil, kaybedilmese de burkulan kalpler olur.

Uzun lafın kısası, bayramın önemsizi olmaz bu hayatta.

Acı ama; elini öpmekten imtina ettiğiniz büyüğünüzü, gözünü öpmekten sakındığınız sevdiğinizi, sesini duymayı boş verdiğiniz dostunuzu, yeşil örtü altında merhum ya da merhume diye görebilirsiniz iki bayram arasında. Ve üzülürsünüz sonra. Şaire falan da güvenmeyin hiç. Öyle "en fazla bir yılda" geçmez ölümün acısı, pişmanlıkla karıştığında.

Sevmediğinizi yine sevmeyin. Küs olduğunuza yine küs kalın. Sebepsiz değilsiniz ya, vardır bir hikmeti... Ama seviyorsanız onu / onları, kırmayın, bükmeyin bayram vakti.. İş işten geçtikten sonra "mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan; yedi kandilli süreyya’yı uzatsan oradan" diyemezsiniz çünkü; sadece şiirdir o. Ne yapabiliyorsanız, bu dünyada yapacaksınız...

Bayramınız mübarek olsun...

15 Kasım 2010 Pazartesi

Eski Dostlar : Henry Turner


Erkin baba, iyi diyor, hoş diyor; hakikaten öyle bir geçiyor ki zaman, insanın dediği aynıyla vaki ama bu kadar güzelleri varken, nasıl kapılıp kanmayacaksın anılara?

Bir Fenerbahçeli için, bir yerde, bir 1990'lı yıllar özlemi varsa orada Henry Turner adı da vardır kesinlikle. 14 sene önce, bir Galatasaray maçında kırık ayakla yaptığı blok, bir Telekom maçında devreyi bitiren basketi attıktan sonra dans ederek soyunma odasına gidişi, başka bir maçta Murat Özgül taktik anlatırken dellenip "Gimme the ball! Gimme the ball! Right there" şeklinde "Bırakın bana kardeşim" halleri ve daha neler neler...

Önce ortaokul, sonra lise öğrencisi, NBA oyuncusu ve iki kızıyla beraber yemek yiyen bir aile babası.

Huzurlarınızda Henry Turner.






Barış Kuyucu'nun İthamı Şike.. Cevap Ne?


Bu!

Fenerbahçe resmi sitesinin açıklaması.

Barış Kuyucu gibi, hesapta öğretim üyesi, hasbelkader spor müdürü, ırkçının ve hadsizin önde gideni birisinin yaptığı terbiyesizliğin ve peşinden dilediği nafile özürlerin cevabının "bu kadar" olmasını uygun görmüş resmi sitemiz.

Zırt pırt yayını yapılan "Ey taraftar! Sizin yüzünüzden bu kadar ceza aldık" metinleri bir yana, alelade bir transfer yalanlamasından bile daha basit bir kınama (!)

"Mahkemeye veriyoruz. Gereğini yargı yapacak" falan bir tarafa... O elbette olacak. Yani inşallah olacak ama şu ülkede Fenerbahçe'nin Fenerbahçe olduğunu, basit bir spor müdürüne "resmi iletişim araçları aracılığıyla" anlatamayacaksak kilit vuralım tesislerin kapısına.

Gerçi bizimki de safdillik işte... Bir önceki yazıya Enrico'nun bıraktığı yorum ne kadar doğru halbuki:

"Demek ki 2 seneye kalmaz FB TV de görebileceğiz kendisini.. Bizde böyle.."

Fena da olmaz aslında. Ne de olsa FBTV ve diğer kurumlar UltrAslan yatağı... Kombineliler mi dersin, Hagi hayranları mı? Fenerbahçe'de, Fenerbahçeli olmamak moda...

14 Kasım 2010 Pazar

Barış Kuyucu, Kendisine Kuyu Arıyor


Kendisi Gaziantepliymiş. Çocukluğu Kamil Ocak'ta geçmiş. Lisanslı sporcuymuş. Falan filan.

Şimdi de CNN Türk kanalında spor müdürlüğü yapıyormuş. Yapsın. Gözümüz, kulağımız kendisinde değil.

De...

Fenerbahçe'ye bok atmasın bunları yaparken..

3-0'dan gelip, 4-3 biten 2001 sezonundaki Gaziantep maçının satılmış olduğunu iddia etti twitter'da. Zaten ismini seven bir insan değilim, bu herif yüzünden daha da bir sinir oldum "Barış" kelimesine.

Koca "müdür" konumuna gelmiş adamsın, elindeki belgeleri açıklasana madem, kim, neyi, kaça satmış, herkes öğrensin. 1989 da Galatasaray da maç satmış olabilir mi sana göre? Yoksa herkesi kendin gibi mi belledin? Olur ya, atasözü var; kişi kendinden bilir işi.

Aziz Yıldırım bu camiayı sündürmeye, taraftarlarını tepkisiz meşe ağaçlarına döndürmeye çalışıyor olabilir. Mesela stadyumda sana karşı bir protesto olsa, sen de araya hatırlı tanıdıklar soksan inan olsun, aleyhine bağıranları toplatabilirler ama...

Bu Fenerbahçe'nin taraftarı arasında delisi tutkunu her ne hikmetse bitmez Barış. Bence sen çıkıp bir özür falan dile Barış. Ha özür işi, bir şey yapacak adamı yine durdurmaz ama hiç değilse biraz insaflı olurlar Barış.

Aslında sen iyi insandın Barış. Yazık oldu sana.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Mühim Olan Yenilgiler Değil; Düzce Topuk Yaylası


Şu yukarıdaki gibi, yapılmakta olan bir tesisin önünde çekilen bir fotoğrafı, hiçbir şeye değişmem.

Türkiye Kupası'ymış, Avrupa Ligi'ymiş, lig şampiyonluğuymuş, hepsi hikaye.

Şu betondan da futboldan da anlayan gözlerdeki şevke bakınız.

Böyle deyince aklıma aşağıdaki cümleler geldi, Devekuşu Kabare'nin "Aşkolsun" oyunundan... Bakın bakalım, 05:20'den sonraki bir kısım size de tanıdık gelecek mi?

Metin Akpınar:
"Şu kendinden emin adımlarla ilerleyişine bakınız. Şu duruştaki görkemli ifadeye bakınız. Analar ne aslanlar doğuruyor be. Başkanım benim be"


Zeki Alasya ise önce ağlayarak gider ve sonra geri döner. Aynı kurumsal bir kulübümüzün başkanı gibi. Unutmayın, Türkiye'de kurumsal kulüp tektir.

Vur, Vur, Kafasına, Kafasına...


Çivi gibi. Çivi gibi. Naz, Naz, Naz...

Mükemmel yakalanmış bir enstantane; bugün oynanan Almanya maçından.

Yürekler ağza geldi, gitti, geldi, gitti müsabaka boyunca.

2-0 öne geçtik, 2-2 yaptılar, final setinde bitirdik.

Şimdi göreceğiz bakalım, erkek basketbolcuların "Maddi manevi oooo" zevzekliğine mangırları toka edenler, bu kızların mütevazi duruşuna ve başarısına ne karşılık verecekler. Ama doğru ya, kadınların spor yapması caiz değildi. Unutmuşuz... Hem ayrıca, ponpon kızlara bile tahammül edemeyip, her sahaya çıktıklarında içeri kaçanlar var bu ülkede. Bu kızlar şortla falan sürekli sahada. Eyvah ki ne eyvah!

12 Kasım 2010 Cuma

Abdülhak Hamid ve Lüsyen, Atatürk'ün Sofrasında


Can Dündar'ın Lüsyen kitabı çıkınca aklıma aşağıdaki enstantane geldi.

Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya kitabından:

------------------------------------------

Hamdullah Suphi Tanrıöver dostları uğruna pek kendini veren bir arkadaşımızdır. Atatürk'ü memleketin aydın takımı ile tanıştırmak için daima çalışmıştı. Bir gün kendisine rahmetli Yusuf Akçura'yı takdim etmek ister. Atatürk:

- Adını işitirim ama tanımıyorum. Kimdir bu zat? diye sorar.

Hamdullah:

- Mütefekkirlerimizdendir, cevabını verir.

Yusuf Akçura hoş ve ciddi yüzü, gözlüğü, kısa sakalı ve çok defa üniversite kürsülerinde görünen kafası ile gerçekten bir "mütefekkir" tipi idi. Atatürk derdi ki:

- Mütefekkir kelimesini duymuştum, fakat mütefekkir denen bir kimse görmemiştim. Yanıma oturunca doğrusu içime bir ürküntü geldi. Bir mütefekkirle nasıl konuşmalı idi. Adeta imtiham korkusu geçiriyordum. Biraz sonra gördüm ki pekala sizinle olduğu gibi onunla da görüşülür. Sorduğu sualler kolay kolay cevap vereceğim şeylerdi. Nasıl rahat ettiğimi bilemezsiniz.

Kendisinin gözünde birini daha, Abdülhak Hamid'i de büyültmüştük. Şöhreti de eski ve azametli idi. Sıkılgan olan Atatürk onunla karşılaşmaya da ehemmiyet vermişti. Hristiyan olan karısı ile geldi, sofraya oturdu. Bir iki kadehten sonra kendinden geçmişe benziyordu. Kabaca şeyler de söylüyordu. Mesela sofrada birkaç Türk hanımı da varken, kendi eşini göstererek:

- Var mıdır Türkler arasında böyle hanım? sözünü de ağzından kaçırdı.

Atatürk yabancı "eş"lerden hoşlanmazdı. Türk kadınının şerefini yükseltmek ve ona hiç tariz ettirmemek başlıca meraklarından biri olduğunu bilirdik. Bu söz üzerine kıpkırmızı kesildi. Bir fırtına kopmasından ürküyorduk. Misafir de yaşlı idi.

Kendini güçlükle tuttu. Başka bahislere geçti. Ondan sonra misafirle de pek alakalı olmadı. Zaman hayli ilerlemişti. Misafir kendisinden galiba bir şey sordu. Sözünü iyi işitmeyen Atatürk:

- Ne buyurdunuz beyefendi? dedi.

- Bana beyefendi demeyiniz.


- Ya ne diyelim efendim?


- Sadece adam deyiniz.


- İşte onu diyemediğim için beyefendi diyorum ya.

Beklenen Şarkı


Beklenen Şarkı, Zeki Müren'in ilk filmi olması dolayısıyla "tarihe not" bir filmdir.

"Ölürsen duvaksız dulun olurum, kalırsan yanında kulun olurum" repliği yanında, filmin sonlarında "alayına gider" tavrı ile etkileyen 37 yaşındaki Cahide Sonku'nun oynadığı son film olduğunu da yeni öğrendim.

Yukarıdaki fotoğrafta Sonku'nun önünde gözüken, kızı Türkan rolündeki oyuncunun Jeyan Mahfi Ayral olduğunu da öyle...

Filmde bir de Güngör var ki en bomba karakter o. Herifçioğlu basketboldan başka bir şey düşünmüyor. Aşağıdaki giriş diyaloğu zaten karikatür gibi.

- Merhaba Türkan
- Merhaba Güngör
- Seni almaya geldim.
- Zahmet ettin.
- Ben etmedim, yengem ettirdi.

- Itri'nin yörük semaisini geçtik. Dev gibi eser...
- Hakikaten dev gibi oynuyor herifler. Hepsi zenci.. Harlemli..
- Daha önce kârı natıkı geçtik. Bütün makamlardan muhteşem bir demet.
- Hele tek kollu bir adam vardı. Tam sırtı sırta dokuz basket çekti.
- Ama ben gene Itri'den şaşmam. O bambaşka. 
- Itri'nin kolu çıktı. O oynayamaz o artık.

Bedia Muvvahhit de kadroda... Zeki Müren'in annesini oynuyor. Aşağıdaki videonun sonlarında, Zeki Müren'i Muvahhit taklidi yaparken göreceksiniz. Rahmetli, taklit işinde çok başarılıymış.

11 Kasım 2010 Perşembe

Rüçhan Çamay vs. Kemal Sunal



Son Verdim Mahmut'un İşine


Son verdim Mahmut'un işine
Dıırırım
Aklım ermedi hiç işine
Dıırırım
Son verdim Mahmut'un işine
Olmaz olsun onun yöneticiliği de

Her gün yeni bir koç arıyor.
Kendini bilmem ki ne sanıyor.
Kararlıyım onu bırakmaya
Tak dedi artık canıma.

Son verdim Mahmut'un işine
Dırırım
Aklım ermedi hiç işine
Dırırım
Son verdim Mahmut'un işine
Olmaz olsun onun yöneticiliği de

Yıllardır gülmedi yüzüm bir an
Sonunda baktım ki
Hep zararla ziyan.

10 Kasım 2010 Çarşamba

2010, Basketbol, Racon, Şakir, Adalet


Bazen hayat, teknik-taktik-plan-program kaldırmaz.

Adamın birisi gelir. "Yeter" demesi yeterli olur. İşe girişir. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, beş yıl, on yıl... Kendine belirlediği süre zarfında amacına ulaşır. Mağlup olduğu zamanlarda bile galiptir o yolda.

Kurtuluş Savaşı'ndan bahsederken "Atatürk, Samsun'a çıktı. Oradan Erzurum'a geçti. Sonra Sivas'a geldi. Ankara'ya gitti. İzmir'i aldık. Bitti" diye özet geçebilen ve emeği ve tutkuyu küçümseyip, bunlara önem vermeyen insanların ezici çoğunlukta olduğu bir ülkede, yukarıdaki tip adamlara sabır gösterilmesini beklemek abes.

Bir de "O bir savaş bile değildi aslında" diyerek konjonktür babalarının yanında saf tutma meraklıları var ki en fenası onlar... Fenerbahçe'nin Turgay Demirel - Mahmut Uslu - Bogdan Tanjeviç üçgeninde yaşadıkları entelektüel ellerde "2010 Raconu" diye adlandırıldı ve aklanmaya çalışıldı ya hani... Bu ikisi bir benzer işlerdi işte. "İçimdeki muktedir aşkı bambaşka..." diye haykırmaktan kendini alamayan okumuş çocuklar.

Şimdi herkes itiraf etti ortada nelerin döndüğünü. Savaş bitti. Sıra ölüleri gömmekte. Yaralılara elbette şefkat gösterilecek ama "bir zamanlar" düşman oldukları unutulmadan. Fikrin esareti olmaz lakin fil hafızalı olmak gerek. Gün doğduğunda, uyandığında, haklı mücadelenin siperine dayanmak yerine, yönetenin kucağına oturanlardan olursan ya da onların kimler olduğunu unutursan kardeşim; şiirdeki "eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar"a benzersen yani, devam ederiz ateşi ve ihaneti görmekte...

Son söz:

Bir adam var ortada, adı Şakir. Başka isimle seslenilmez ona. "Ne diyorsun sen?" denirse, verilecek cevap belli. Çiçek Abbas usulü:

- Ne diyem? Mahmut mu diyem? Şakir?

Bir iş var meydanda, sırf alavere dalavere. Adına "alçaklık"tan başka şey denirse, verilecek cevap belli. Yine sahne alır Abbas:

- Ne diyem? Racon mu diyem? Gafil?

Hakkında Doğru Dürüst Bir Şey Bilmediğimiz Atatürk


Selahattin Duman'ın bugünkü yazısı 10 Kasım'lara dair hissiyatı mükemmel anlatıyor. Sondan bir önceki, başlığa taşıdığımız cümle ise genel vaziyeti...

Kerameti kendinden menkullerin yazdığı kuş tüyü yastık hafifliğinde "Şununla seviştim, bununla düzüştüm ehere mekeke" kitaplarını ya da "Aşk-Meşk-Mevlana" üçgeninden parsayı toplayıp, üzerine bir de "Best Of" rezaleti yaratan yazarları kısa süreliğine bir kenara bırakarak, Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya"sını ya da Lord Kinross'un "Atatürk"ünü okumak gerek... Şevket Süreyya Aydemir'den üç ciltlik "Tek Adam"ı da unutmadan.

Oturup "Nutuk" ezberlemek, "İngiliz Gizli Belgelerinde Atatürk" araştırmak ya da "1. Meclis Tutanakları" hatmetmekten bahsetmiyoruz. En azından şunlara "Tuğla gibi bunlar yeaaa" diye ağız bükmemek gerek...

-----------------------------------------------------

Atatürk’ün sağlığında kendi aklına getirmeyeceği bir ritüeli, dünyanın en saçma anma törenlerini biz yarattık.. Sonra o törenlerin, o sanal yasların esiri olduk.. Öyle ki herkes garabeti gördüğü halde yıllarca kimse “Nedir bu yahu?” diye sorma cesaretini gösteremedi.. Taaa ki devr-i Özal’a kadar..

Eski kasveti kalmadı 10 Kasım’ların..

Şimdi gazetenin tepesine konan bir anma yazısı ile güzel bir fotoğraf yetiyor.. Gazeteci hinliği ile son bir gayret daha..

Ya Atatürk’ün eski fotoğraflarından derme çatma bir albüm veya tek bir poster o gün için “hediye” niyetine veriliyor..
Olur ya! Hâlâ acısı taze duran birileri vardır, ellişer kuruşunu tiraj niyetine alıverelim ellerinden..
Bu promosyon sanatının sanal acının önüne geçmesi halidir.. Bereket kulak asan yok.. Alınıp incinen de..
Hadisli tembihattandır..

Ölenlerimizi hayırla yad edeceğiz.. İmamın “Nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunu varsayarak “İyi bilirdik..” diye çığrışacağız..

Hatta hayırla yad etmekten de ötesi var.. Gülerek, neş’eli zamanlarını anarak, eğlenerek anmak.. Daha güzeli yok..
Yalandan yas tutmanın çilesi bizim kuşağa denk geldi..
Çankaya’nın ikinci sahibi İsmet İnönü zamanında bu “sanal yas hali” pek uygulanmıyor, hatta hafif geçiriliyordu..
O yüzden de çocuk sesiyle dillendirdiğimiz “Atam! Sen kalk da ben yatam..” hamaseti o yıllarda yoktu..
Hatta yavaş yavaş, alttan alta Atatürk’ün ezici gölgesi cumhuriyetin günlük yaşamından siliniyordu.. O yılları yaşayanlar bir baktılar ki banknotların üzerinden Atatürk resimleri de kalkmış..

Yerine İsmet Paşa’nın resimleri konmuş..
Devlet dairelerine Atatürk yerine İnönü’nün posterleri asılmış..

Hesabını sormaya yürek ister..
Bugün nasıl “seyrek bıyıklı asabi şahsiyete” hiçbir muhabirin potkası sıkmayıp, aykırı bir soru soramıyorsa o yıllar da öyleydi..

“Kelebek bıyıklı, asık suratlı şahsiyet..” vardı başımızda.. Milli Şef olaraktan..
Soru sormak şurada dursun, yanına yaklaşılamazdı bile..

ONLARIN İŞİDİR

Derken iktidar el değiştirdi..
Türkiye’nin yeni patronları Demokratlar oldu, o sırada Anıtkabir’in de inşaatı bitti.. Atatürk’ün Etnoğrafya Müzesi içinde muhafaza edilen tahnit edilmiş naaşı Anıtkabir’e nakledilecekti..

Büyük bir devlet töreni hazırlandı.. İnceden inceye protokol hesapları yapıldı.. Kim nerede duracak? Kim hangi sırada yürüyecek?

Ahali bir de baktı ki Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı diye bilinen İsmet Paşa, hazırlanan protokolde arkalarda bir yere düşmüş.. Sanki onun ilk başvekili ve halefi değil de çeşnici başısı..

Anıtkabir’e bütün devlet erkânı, bürokrasi, ekabirle vakarla, devlet adamlarına yakışır ağır başlılıkla yürüdü..
Yürüyüş sırasında ardı ardına çalan ve Radyo’dan da naklen yayınlanan törenden dinlenen Chopin’in Cenaze Marşı ile yeniden ağlatıldı..

Ondan sonra estirilen rüzgâr bir türlü durmadı, hatta her yıl daha şiddetlendi ve 10 Kasım’lar zapt edilmez oldu..
“Atam! Sen kalk da ben yatam..”

O yıllarda sanal yasın gerçek acısını çekenler hep ilkokul birinci sınıf bebeleri olmuştur..

Ağırlaştırılmış yas halinin etkisi ile çarpılan bebelerin çoğu evlerine girer girmez analarına sarılıp “Atatürk öldü..” diye gerçekten ağlamıştır..

Çocuk algısı işte.. Sanki yeni ölmüş gibi algılıyor olayı..
Orta eğitimden itibaren olay komediye dönüştü.. Her yıl 10 Kasım’dan önce sıkı bir hazırlık yapılırdı..
Her sınıfın “inekleri”, hocalar tarafından iyi bilindiğinden görev onlara verilirdi..

Kimi Atatürk’ün hayatını anlatacak.. kimi savaşlarını.. kimi de anekdotlardan giderek benzersiz kişiliğini.. Hafızası kuvvetli olanların görevi de Ata için yazılmış ağıt-şiirleri okumaktı..

Hatta mümkünse okurken ağlamaktı..
Hele dinleyenlerden bir ikisi de ağlıyorsa.. O çocuk bir de genel yas töreni için bütün okulun karşısına hatta bütün şehrin önüne çıkarılırdı..

Halkın hissiyatını sınamak için..

***
Her ortaokulun, her lisenin “kadrolu itleri” vardır.. Amatör stand-up sanatçıları.. Seyyar komedyenleri.. Bunların işi eğitimin taaa Ankara’dan belirlenen müfredatı ile uygulama sırasında dalga geçmektir..

Çoğu potansiyel tuluatçı olduğundan, laf ağızlarının ucuna geldiğinde kendilerini tutamazlar.. Doğaçlama yaparlar.. Tokat da ense köklerine patlar..

Sen gel.. Vefatı üzerinden otuz yıl, kırk yıl geçmiş birinin arkasından daha cenaze kalkmamış gibi yapanları seyrederken sus..

Kolay değildir.. Kendini tutamayıp mutlaka bir şey yumurtlarsın.. Şaplağı da yersin..
Eski bir “10 Kasım törenleri Gazisi” olarak kendi yediklerimden biliyorum bunları..

ACAYİP KAŞLAR..

Atatürk ’ün vefatı ile günlük hayat arasındaki zaman makası açıldıkça iş daha da garipleşiyor daha da komikleşiyordu..

Atatürk’ün kendisi sağ olsa ellam kendi müdahale ederdi bu soytarılığa.. Belki de gülerdi..

O tek parti ve arkasından gelen yılların kültürü ile asık suratlı, sert bakışlı fotoğraflarını göre göre adamcağızı aksi, sert bir kişilik olarak belledik..

Bir de fotoğrafçı çıktı.. Onun portre fotoğraflarını rötuşlayıp kaşlarını İkinci Wilhelm‘in bıyıkları gibi sivriltti.. Anısına yaptığımız en büyük rezilliklerden biri de budur..

Kaşları yukarı burulmuş, tuhaf görünümlü bir Atatürk.. Gerçekle ilgisi olmayan itici bir imaj..

Şimdi yayınlanıyor da Atatürk’ün gülen, kahkaha atan fotoğraflarını görenler şaşırıyor..

Kraldan çok kralcılığımız rahmetliyi bile şaşırtmıştır.. Ahalinin ki çok mu?

***

Yeni öğrenim yılı için hazırlanan tarih kitaplarını karıştırırken ilk kez basılan Ali Rıza Bey fotoğrafını gördüğünde şaşırdığı gibi..

Çocukluk arkadaşına, Bozok’a seslenir.. “Salih bak!” der gülerek.. “Bizim peder buymuş..”

Hakkında doğru dürüst bir şey bilmediğimiz insanın arkasından “yalandan ağlama komedisi..” çok şükür gerilerde kaldı..

Bunun için rahmetli Özal’a da ayrıca bir minnet borcumuz var..

1918 Olmasın Sakın


Şu görüntü, hayran olunacak görüntü işte.

Gönül ister ki iyice halka inilsin; şu işler sadece "Özel Ataşehir Anaokulu" ile sınırlı kalmasın, ne işe yaradığını pek kestiremediğimiz 800 tane komitenin ve derneğin her biri, birer ikişer anaokullarını, ilkokulları tutup elinden kulübe getirsin, stadı gezdirsin. Olmayacak dua ama biz yine de "âmin" diyelim.

Gönül bir şey daha istiyor bu arada... Günde beş vakit hata yapması farz olmayan bir resmi site gibi...

Allahtan Mustafa Kemal Paşa, 3 Haziran'da ziyaret etmemiş kulübü. Hem Anadolu'da direnişi örgütle, hem Fenerbahçe'yi ziyarete gel, zor olabilirdi.

1918 değerli arkadaşlar... 3 Mayıs 1918'de ziyaret etti Mustafa Kemal Paşa, Fenerbahçe'yi.

"Aman canım, bir sayıdan ne olur" ya da "Alt tarafı klavye sürçmüş, bundan ne çıkar" diyenlere de bir değil, iki değil, üç değil, beş değil olduğunu hatırlatır; ne olacağını ya da ne çıkacağını, bilahare söyleyeceğimizi beyan ederiz. (Bkz. Öreke)


Resmi Siteden Önem Sıralaması


Çok basit bir araştırma, soruşturma yapalım.

Resmi sitenin açılış sayfasında, yukarıdaki "Arama" kısmında yapılan sorgulardan sonra, karşımıza ne rakamlar çıkacak bakalım?

Görelim, hangi kavram, kaç kez yazılmış...

5.594 : Futbol
2.530 : Tesis
2.379 : Basketbol
1.073 : Voleybol
473 : Boks
371 : Atletizm
318 : Kürek
292 : Masa Tenisi
269 : Yelken
415 : Yüzme

Bu sonuca şaşıran var mı? Tesislerimiz her şeye bedel.

Kadıköy'den Düzce Topuk Yaylası'na Hicret


Geçenlerde Aziz Yıldırım'ın doğum günüydü. Kutlu olsun.

Yalnız resmi sitede haberi okurken bir an ne olup, bittiğini anlamadım; çünkü doğum günü pastasının üzerinde "Düzce Topuk Yaylası Tesisleri"nin fotoğrafı vardı. Tarih itibariyle, herhangi bir organizasyonda kupa alınması mümkün olmadığı için, pasta üzerinde herhangi bir branşın başarısı olmaması normaldir ama Düzce Topuk Yaylası Tesisleri... Aklın alacağı şey değil...

Bu Aziz Yıldırım'ın bizatihi tercihi olamaz... "Bir pasta yaptırın, üzerine tesis resmi koyun" demesinin mümkünü yok. Ama görünen köyün, yani bir nabza göre şerbetçinin şu hareketinden Fenerbahçe'de algının ne hale geldiği açıkça görülüyor.

Tesisler her şeyden önemli mi?

Belki de öyle... Belki de bizim hayata bakış açımız çok küçük. Belki de hepimiz hipodromdan birer tane at gözlüğü alıp, takmışız da hayata öyle bakıyoruz. Hadi, çuvaldız bizim olsun. İğneyi ne yapacağız?

Tesis tutkusunun camiayı getirdiği nokta, "Hele bir bitsin. Görün bakın neler olacak" noktası... Sahi neler olacak? Bizim, kendi emeğimizle yaptığımız için övündüğümüz bütün bu tesislere, bizim kadar muteber olan ya da olmayan diğer kulüpler, devlet yardımıyla çöküyorlar. Sadece tesis yapmak değil, hem tesis yapıp, hem bunu engelleyebilmek değil mi marifet olan?

Bunu bir kenara bırakalım; Düzce Topuk Yaylası'nda ya da Ankara İncek'te tesis var diye altyapıdan oyuncu çıkartmaktan vaz mı geçeceğiz? Sırf bu sebeplerden, transfer yapmayacak mıyız? Tesisler mi çıkıp oynayacak?

Kinaye ile ömür geçmez ama ne yapalım? Fenerbahçe, taraftarından esirgediği bütün bir bilgilendirmeyi "sadece" tesisleri üzerinden yapıyor. Temelini attık, katlar çıkılıyor, çatısı halloldu, boyası yapılıyor, içi döşeniyor, vs. vs. Halbuki hayat memat meselelerinde böyle şeyler yok. Bekle ki kurumsal iletişimin keyfi gelsin de haber yapsın.

Fenerbahçe, bu dünyanın defalarca üzerinden geçtiği bir yönetim pratiğini tekrar tekrar yaşıyor. İki büyük depremi dört sene arayla yaşayıp, bir şekilde atlatan camia, kocaman bir fetişin kucağında, oradan oraya savruluyor. Zikredilen hedefler bir bir aşağıya düştükçe, kitleyi "farklı ve hiç denenmemiş olanın" peşinde, güzel yarınlara inandırmaya çalışan bir "beyin takımı" yerleşiyor.

Gidiş öyle bir gidiş ki yarın bir gün "Kadıköy'den hicret ediyoruz" dense, pılını pırtını toplayıp Düzce Topuk Yaylası'na gitmeye hazırlanabilecek insanlar oluşmuş durumda. "Durun yahu, biz müteahhit firma değiliz, spor kulübüyüz" diyenlere "Höööööt" deniyor.

Pastanın üzerine tesis fotoğrafı koyanlardan, aşağıdaki nutku da bir şekilde söyletmelerini bekliyorum. Yüzsüzlüğün sonu yok. Ha gayret!

"Bugün iktidarımızın on ikinci yılını doldurduk, en büyük bayramdır, kutlu olsun. Şu anda büyük Fenerbahçe camiasının bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.


Taraftarlarım... Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Fenerbahçe kahramanlığı ve yüksek Fenerbahçe kültürü olan Düzce Topuk Yaylası Tesisleri'dir. Bundaki muvaffakiyeti Fenerbahçe yönetiminin ve onun değerli destekçilerinin, bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz.


Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü, daha çok ve büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz."

Evet, Alalım Iverson Arkadaşı!


İyi ki Türkiye'ye geldi. İyi ki Beşiktaş'a geldi.

Bir Fenerbahçeli olarak, bu saatten sonra ne olacağı bizi bağlamaz. Parasını almış, almamış. Ona verilen yüzünden diğer oyuncular, hatta diğer branştakiler parasını almış, almamış. Bunlar apayrı işler. Zaten Türkiye'de spor federasyonları isimlerinin ve işlerinin hakkını verseler, Beşiktaş vb. kulüpler şimdiye kadar elli tane yaptırımla karşı karşıya kalırlardı.

Bizi ilgilendiren, "bugün var,  yarın yok" sömürücü müesseselerin yerine "Spor Kulübü" sıfatını haiz takımların iyi hale gelmesi. Hem Beşiktaş'a, hem Türkiye'ye, hem de yendiğimizde daha da keyifli hale geleceği için bize hayırlı uğurlu olsun.

PS : Yukarıdaki fotoğraf da Zaytung'da yazdığı kadar var gerçekten:
"Allen Iverson kılığında yurda sahte Rolex sokmaya çalışan Nijeryalı kaçakçı, Atatürk Havalimanı'nda yakayı eleverdi..."

Ey Şehid oğlu Şehid!


İsteme kimselerden makber. Sana ağuşunu açmış, duruyor peygamber.

Peygamber durmasına duruyor da, diğerleri ne yapıyor?

Yukarıdaki fotoğraf, İkinci Dünya Savaşı'nda Minsk dolaylarında çarpışırken ölen Alman askerlerinin defin işleminden bir enstantane... 900 küsur askerin kalıntıları, yeniden gömülmek üzere küçük tabutlara yerleştiriliyor.

Bir "Yendik" diye böbürlendiğimiz Anzakların memleket sınırları dahilindeki mezarlarına, peşinden bir de bizimkilere bakınca hissedilen burukluğun, şu yukarıdaki fotoğraftan sonra da hissedilmemesi için ne sebep var?

Baştakilere kızmak da gelmiyor insanın içinden. Senden, benden, bizden birileri oralarda işte. Senin, benim, bizim duyarsızlığımızla aynı dereceden emekli olmuşlar.

Bugün bir fısıltı gazetesi haberi çıksa, "Şehitliklerin içindeki her mezarda bir altın varmış" diye, yağmalanır bile o mezarlar. Şehitlik böyle bir şey demek; yukarıda en yüksek mertebe, aşağıda "Senede Bir Gün" ya hatırlanmak, ya hatırlanmamak.. İşte bütün mesele bu...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Eski Dostlar : Dallas Comegys


Maslak'ta oynanan bir Galatasaray maçında sakat olduğu haberi gelince karalar bağlayıp, maçın hemen öncesinde sahada görünce maçı kazanmış gibi sevindiğimiz kara bulut.

Özledik.

Yukarıda NBA'e draft edildiği yılın videosu var.

Şimdilerde, Delaware Destroyers'da hocalık yapıyormuş. Yolu bir gün Türkiye'ye yeniden düşerse, çağırıp bir onore eden olur inşallah. Kötü yılların, en güzel hatıralarından birisiydi Fenerbahçe basketbolunda. Erdal Koşan'a rağmen hem de...

Caş - Trapper A.Ş. &Yaktın Bizi İslambol



Caş her koştuğunda mı ben böyle olurum?
Yoksa Yelhan kaçtığında mı gelir Benkar?
Ağakaraca'nın bu pistte geliri mi var?
İmparator potada Karataş'a koyar!

1999 Malazgirt Koşusu... Ağakaraca'yı çim pistte, hem de Caş'ın yanına yazmak akıl işi değildi. Yazmamıştık biz de.

Peşine tay yarışında Havuçerol yavrusu, Kökmenhan'ı "Babaya çekerse çok koşar" diye tek atmıştık.

Kuponun üst üste üçüncü ayak teki de Trapper'dı; "İmparator Sülo'ya bu rakipler kolay gelir" dedik, karaladık, bulduk. Sepet Ahmet ile Kavranhan iyi direndi gerçi.



Madem ilk üç ayağı tek geçtik, buraya "Hepsi" diyelim... Bu fikir, 35 lirayı bulmaya yöneliktir ama her zaman favori-plase bulunur. Biz de, yine Süleyman Akdı idaresindeki, David Franko'nun Kadife'sini bulduk. Altılı devam ediyordu.

Ne zaman ki aşağıda videosu bulunan yarış koşuldu ve ne zaman ki "1600'de İslambol'un ne işi var?" lafının yanına "Bugün Halis'e yağmurlu havada su yok, suuuuu" lafını ekledik. İşte o bittiğimiz andı. O zamanlar daha büyük yaş grubuna 3 yaşlı yazmama alışkanlığımız da gelişmemiş; 5 atta İslambol'u bulamadık. Hadi gelemiyorsunuz, bari tabelayı tamamlayın değil mi? O da yok. İkinci olan Bosporus haricinde, diğerleri arkalara dizildi.



Son ayağı da adettendir diyerek izledik... Bold Pilot'ın babadan kardeşi olduğu için yazdığımız rahmetli Orea, kısa yarış hayatında kazandığı üç koşudan ilkini vurdu. Beşte kaldık.

Çaycıya "Yarınki Arşiv'den verir misin abi?" dedik, çıktık. Ertesi gün Pazar'dı. Fena halde canımız sıkılıyordu.

1956 - Macaristan - Kurşuna Dizilenler


Macaristan Gizli Polisi AVH'nin elemanları... Bir grup ayaklanan tarafından binadan dışarı çıkartılmışlar. Üç saniye sonra hepsi yerde ölü olarak yatacak. Bu, tam da silahların ateşlendiği an...

Dondurma satıcısı kılığında sınırdan içeri sızan meşhur fotoğrafçı John Sadovy'nin ayaklanmaya dair çekimleri ve daha fazlası için.

Buradan Buyurun.

Tarihe Notumuzu Düşelim


Liverpool : 2 - 0 Chelsea

Everton fişek gibi başladı.
Everton koptu, geliyor.
Everton, harcar.
Harcar, harcar bitiremez.

Derken, bir akşam yine üstüne çıkıverdik Everton'ın.

Nehrin bir tarafından ses geliyormuş dün akşamdan beri:
Kader, kahpe kader, ağlarını ördün mü?

Yılın Fotoğrafı'nda Penny Taylor


Şu adreste "WNBA'de Yılın Fotoğrafı" oylanıyor.

Penny Taylor'ın fotoğrafı oldukça gerilerde kalmış ama yüklenirsek seçtirebiliriz.

Günlük olarak oy kullanılabiliyor.

Herkesin bilgisine, boş vakti olanların ilgisine...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Bir İstanbul Adaları Filmi


Müşfik Kenter ve Sema Özcan'ın başrollerinde oynadığı, 1965 yapımı "Sevmek Zamanı" filmini ilk kez izleyebildim.

Konusu Ada'da boyacılık yapan Müşfik ağabeyin, Sema ablaya aşık olması... Yalnız Sema'nın kendisine değil de resmine aşık oluyor... Hatta öncelerde, bunu tesadüfen öğrenen ve "Bana aşık ol" diyen kızı tersliyor.

"Ne diyorsun lan sen?" diyenler ve eski Türk filmlerini sevenler, otursun, izlesin müsait bir vaktinde.

Filmi izlerken, ortama hüzün çöktüğü halde uduyla vaziyeti daha da travmatik yapan, sevdalılara atarlı giderli amcayı sevdik. Sema'nın "Yaa, işte böyle Başar. Ben sana aşık değilim" dediği genç için bir an hüzünlendik.

Bol müzik, bol sessizlik, bol profilden çekim, bol tuhaf muhabbet ama hepsinden önemlisi muazzam İstanbul ve Ada manzaraları var filmde.

"Organize İşler'deki İstanbul manzaraları ne kadar güzeeeaaaaal" cümlesini çok duyanlar olarak, şu filmle gurur duyuyoruz!















5 Kasım 2010 Cuma

Kayıp Tribün Aranıyor


Eski Türk filmlerinde defaten görülen, halkın tıklım tıklım doldurduğu ve lisanslı ürün giyen olmadığı halde rengarenk coşan tribünler aranıyor.

Görenlerin ve bilenlerin, insaniyet namına fotoğrafları ve görüntüleri bize de kopyalaması rica olunur.


Hani tamam, "gelmez o günler, gelmez o günler, mazide kaldı hep", biliyoruz ama içleniyor insan.

Bizi de anlayın lan! Kurumsallıktan kuruduk kaldık.