Atari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2011 Cuma

Street Fighter : Neydiler, Ne Oldular


CollegeHumor'dan güzel bir çalışma.

Piyasaya çıkalı çok olmuş ama ben yeni rastladım.

Zamanında bu oyuna kafayı takıp da, bu seriyi izlemeyen kalmasın.

10 yıl sonra ekip yeniden toplanıyor. Aşk, macera, gerilim, sevgi, ihanet, 32 kısım tekmili birden.

19 Ekim 2010 Salı

Cataclysm



World Of Warcraft'ın Cataclysm'i 7 Aralık tarihinde raflara düşecek. Aşağıda fragmanı, yukarıda ise özel mouse ekipmanını görüyoruz ve "aharoheeyyyy" diye bağırmaktan kendimizi alamıyoruz.

Azeroth'ta bir yerlerde bıraktığımız 80 level hunterı ele alma vakti geliyor.

17 Eylül 2009 Perşembe

Lakers vs. Celtics

"Biberleyelim" ile inceden geçmişe dönünce, EA Sports'un başında saatler geçirdiğimiz oyunlarından bir tanesi geldi aklıma.

1989 yapımı "Lakers vs. Celtics" grafik anlamda müthiş basit ama çok keyifli bir oyundu. Arkadaşlarla karşılıklı yapılan kısa süreli müsabakalardan sonra kafayı bozarak; turnuva modunu, standart play off serisi şartlarında ve 48'er dakikalık sürede oynanan maçlar sonunda ilk bitirdiğimde, eve şampiyonluk yüzüğü postalanmış gibi sevindiğimi hatırlarım.

Oyundaki seçeneklerimiz, Los Angeles Lakers, Phoenix Suns, Seattle Supersonics ve Utah Jazz'dan kurulu Batı Konferansı'na karşı; Detroit Pistons, Chicago Bulls, Boston Celstics ve New York Knicks'den oluşan Doğu Konferansı. Bunların birer de All Star takımları var.

Los Angeles Lakers oyundaki en orjinal takım konumunda. Kadroda Magic Johnson, Kareem Abdul Jabbar ve James Worthy'nin yanında Orlando Woolridge ve David Rivers gibi kıta coğrafyasından aşina olduğumuz isimler de var. Ezeli rakip Boston da ise Bird, Parish ve Mc Hale en etkili oyuncular. Bunlarla bir tutturduğunuz zaman, gerisi geliyor. O zamanların Detroit'i de çok sağlam tabii. Isiah Thomas ve Joe Dumars'ın yanında renkli yedekler mevcut; Dennis Rodman gibi. Seattle'da kel kafalı Xavier McDaniel enteresan simalardan birisi. Utah'ın uzunlar uzunu pivotu Eaton'ın yanında Stockton ve Malone; Chicago'da gözlüklü Horace Grant'in yamacında Pippen ve Jordan var. Barkley Phoenix'de, Ewing Knicks'de arz-ı endam ediyor. En başta Lakers'a orjinal demişken, Kareem'in hook atışının da oyunda bire bir zuhur ettiğini belirtmeyi unutmayalım.

All Star takımları play-off moduna dahil olamıyor haliyle, ama karşılıklı oyunda seçtiğimiz vakit, Hakeem Olajuwon, Clyde Drexler, Chris Mullin, Dominique Wilkins gibi isimlerle oynama şansına kavuşabiliyoruz. Oyunun eğlenceli bir diğer yönü, Chicago Bulls ile East All Star'a karşı oynadığınızda Jordan'ı, Jordan'a tutturabilmeniz. Tabii diğer ortak oyuncular için de aynısı geçerli. Kramer, Kramer'e karşı...

Klavyeyi bilenler için söylüyorum; oyun iki kişi oynandığı zaman bir taraf numerik klavye tarafındaki tuşları, diğer taraf ise klavyenin caps locka bakan bölümünü alıyor. Hücümda pas atmaya yarayan tuşu, savunmada top çalmak için kullanıyoruz. Şut kullandığımız tuşla da ribaunda çıkmak mümkün.

Oyuncular için faul sınırı diye bir şey yok. Yani dileyebildiğimiz kadar sertliğe başvurabiliyoruz. Faul yapmanın ise üç yolu var. Rakip topu sektirirken kapmaya çalıştığımızda, zamanlamayı iyi ayarlayamazsak ve topu çalmaya çalışanın yüzdesi iyi değilse faulu çalıyor hakem. Rakip şuta kalktığında durduğumuz yer ikinci kıstas. Bodoslama bloğa kalkmak düdük demek. Üçüncü ve son olarak da taktik faul yöntemi gelsin; rakibe fordçuluk yapmak. Süre geçmemesini istiyorsanız, asla top sürmeyen ve rakip sahaya paslaşarak geçen bilgisayarın oyuncularına yaslanıp, iki saniye yön tuşunu ittirmeniz kafi.

Bilgisayarın dripling yapmaması mantıklı çünkü oyunun zorluk derecesini arttırdığımızda, sahada uzun süre kalan oyuncuların yürümeye bile takatinin kalmadığını söylemek mümkün. Top sürenler daha da çabuk yoruluyor. Periyod başına dört tane ile sınırlı olan molalarda dilediğimizce oyuncu değiştirebiliyoruz.

Ses desteği, bilgisayarın basit speakerıyla sınırlı. Yine de mola ve faul düdüklerinin yanısıra, top sektirme, top çalma, şut kaçırma, iki sayılık isabet ve üç sayılık isabet seslerini ayrı ayrı duyabiliyoruz.

Görsel efekt bakımından sahadaki vaziyetlere ek olarak, stresli zamanlarda benchteki arkadaşlardan birisinin sıkıntıyla ayağını salladığını görebiliyoruz. Ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum ama orada bir hareketler dönüyor.

Yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan basılan bir kaç çeşit smaç, kısa oyuncuların turnikeleri ve Fizan'dan atılan üçlükleri bir yana koyacak olursak, oyunun en fantastik hareketi Magic Johnson, Michael Jordan ve Dominique Wilkins gibi oyuncuların, serbest atış çizgisinden sıçrayıp, 1800 derece dönerek bastıkları smaçlar ile fizik kuralı falan tanımayan bir oyun Lakers vs. Celtics.

Geçenlerde katıldığı ödül töreninde duygusallaşarak gözyaşları içinde kalan Michael Jordan ile bitirelim. Sarı-Lacivert renklere gönül vermiş bir Lakers sempatizanı ve Amiral Robinson'dan ötürü San Antonio'ya sempati besleyen biri olarak, Chicago'ya sıcak baktığımız söylenemez ama daha da sevmediğimiz Utah'a hayatı zehir eden geçmiş zaman Bulls'unu da saygıyla analım. Söyle Malone söyle, söyle ne oldu?

23 Nisan 2009 Perşembe

Street Hoop

Dört tane platform, üç tane ilerlemeli, bir tane dövüş, bir tane de futbol konulu oyunla dokuz rakamına ulaştığımız seride, “Onuncu ve sonuncuda amatör branşlara odaklanalım” diyerek, atari salonlarının en çok ilgi çeken basketbol oyunu Street Hoop’u tanıtmaya karar verdik.

Futbol dışı spor oyunları; Kadıköy’deki Fun City gibi büyük salonlarda “Makine boş kalmasın. Belki bunun da manyağı çıkar bir kaç tane” şeklinde, hafif bir risk hissiyatıyla yerleştirildiği için, küçük ve orta boylu atari salonlarında bunlara rastlamak zordur. Standart bir “Popüler Oyun”un jeton haznesi iki günde bir boşaltılırken, bunların kasası on beş günde bir açıldığından, pek sempatik gelmezler dükkan sahiplerine. Fakat 1994 tarihli olan ve memleketimiz (en azından semtimiz Küçükyalı’nın) atari salonlarının biraz geç tanıştığı Street Hoop, bu kaideye istisna olmayı bilmiş, kısa sürede bir sürü tuşla adam sopalamaktan sıkılan kitleye “I love this game” dedirtmiştir.

Detaylara girmeden önce geç kalmış bir özür...

Bu satırların yazarı olan eşşek kadar herif; bir kaç sene öncesine kadar haftasonları, ganyanın yanındaki eski salona girip, aldığı tek jetonla makinenin başına kuruluyor; “Abi lütfen girme” serzenişlerine aldırmadan jetonu attıktan sonra, el kadar sabilerin çırpınışları arasında milletin beynine blokları verip, orta sahadan üçlükleri yazıyordu. Salondan çıkmadan 20 tane jeton alıp, ufaklıklara dağıttıktan sonra “Hadi bakalım, bitirin oyununuzu, sonra çıkın hava alın biraz. Derslerinizi aksatmayın” diyerek, önce harcayıp, sonra kolpadan Master Yoda’lık yaptığım genç arkadaşlardan özür diliyorum. O yan makinede Samurai Shodown oynayıp, Charlotte ile tek seferde 30’a yakın jetonunu üttüğüm kamile ise özür mözür yok. Kahrolsun Haohmaru!

Almanya, Amerika, Çin, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya, Japonya, Kore ve Tayvan’dan birini seçerek oyuna başlıyoruz.

Takımların, 8 puan üzerinden değerlendirilen 4 tane temel özelliği var.
Smaç, 3 sayı, Hız ve Savunma

Manyağa bağlayıp, bu özellikleri bir tablo haline getirmek gerekirse, özet şu...

Takım seçim aşaması başlı başına sosyal tespitlere gebedir. Bilhassa iki kişilik oyunlarda, 8’de 8 üçlük yüzdesi yüzünden Tayvan’ı almak için joystick yarıştıranlar görülmüş, bu sebeple çıkan kavgalara şahit olunmuştur. Karşıdaki Tayvan’ı ya da Fransa’yı alınca karizmatik olduğunu düşündüğünden soğukkanlılıkla ve ağır ağır İtalya’yı, İngiltere’yi vs. seçen oyuncular “Oooo usta galiba” nidalarıyla karşılanmışlardır. Özellikler gerçekten hakkını verir ama temel hareketleri iyi uyguladığınız müddetçe kimi aldığınızın pek de önemi yoktur.

“3’e 3 Çift Pota” oynanan maçlar, hava atışıyla başlar. İki tuşla oynanan oyunda, birinci tuş “Hucümda feyk ve şut. Savunmada blok ve ribaunt” işlevlerini karşılarken, ikinci tuş “Hücumda pas. Savunmada top çalma hareketleri” olarak görev yapar. İki tuşa aynı anda basılması savunmada bir halta yaramazken, hücumda (potanın oralarda, müsait pozisyonda bir adam varsa) alley-oop vesilesi olur.

“Blok esnasında top inişe geçmişti” veya “Müdahale gayri nizamiydi” gibi sudan sebeplerle oyun yarıda kesilmez. “Saha Çizgisi” diye bir müessese olmadığından topun dışarı çıkması da mevzu bahis değildir. Böylece dinamik bir yapı sağlanmıştır ve bu dinamik yapı, her dört başarılı şutta bir hak kazandığımız Super Shot’larla tavan yapar. Üçlük olarak kullandığımızda arkasında bir yıldız halesi bırakarak potaya süzülen ya da ateşten bir coşkuyla potayı patlatan bu hakkımızı smaç olarak kullanmaya kalktığımızda ise sporcularımız birbirinden fantastik motiflerle potaya yüklenirler. Çarpışmanın şiddetinden ötürü sahadaki herkes gerek dudaklarıyla, gerekse mabadıyla yeri öper.

Oyunun standart hallerinden sıkılanların, "En fazla kaç 0'dan geri gelerek maç kazanabilirim?" ya da "Sadece üçlük atarak oyun bitirebilir miyim?" yarışmaları tertip ettiği görülmüştür. Oyun bittiğinde çıkan son ekranda, top çeviren arkadaşın gaz verdiği konuşmayı dinledikten sonra "Hadi okulun bahçesine basket oynamaya gidelim lan" diyerek sakatlanan koç yiğit sayısının da azınsanamayacak kadar fazla olduğunı söyleyebiliriz.

19 Mart 2009 Perşembe

Golden Axe


Bostancı’da, Emin Ali Paşa Caddesi’nden Minibüs Yolu’na çıkan sokakların birinde, sağ koldaydı bizim atari salonu. Üç makine vardı içeride. Bir tanesinde Street Fighter 1, diğerinde Double Dragon 2, sonuncusunda ise Golden Axe bulunurdu.

Street Fighter hepimizin malumu. Ryu ana karakterdi. Ken yancıydı. Tek jetonla oyun bitirene abi çekilirdi. Gerçi yaş 9-10 zaten, herkes abi bize... Double Dragon 2 de tuhaf bir oyundu. Oyunun başlangıcında kadının biri makineli tüfekle öldürülür, kahramanımız da bu olayın akabininde, içerisinde Skorsky benzeri bir helikopter olan garajdan çıkıp, önüne geleni sopalardı. Neyse, bizim mevzumuz Golden Axe...

Hikayemiz şu. Death Adder nam, anası belli, babası elli bir psikopat, memleketin kralını ve prensesini kaçırarak şatosuna hapseder. Durumu, öylesine yolda yürürken (Death Adder’ın tayfası tarafından darp edilen ve ölmeden önce “Onları kurtarın. Kanımı yerde komayın” şeklinde vasiyet eden) Alex’ten öğrenen esas adamlarımız maceraya başlar.

Oyunda seçebileceğimiz üç karakter vardır.
Birincisi mavi don ve aynı renk çizmelerle dolaşan, kılıç kuşanmış Ax Battler “The Barbarian”
İkincisi boyundan bağlı kırmızı beyaz bikiniyle arzı endam eden, yine kılıçlı Tyris Flare “The Amazon”
Üçüncüsü ise “Kıyafet yeşil, saçlar ve balta sarı” şekilde, Şekerspor gibi gezen, baltalı Gilius Thunderhead “The Dwarf”

Bunlardan Ax’ın anası, Gilius’un kardeşi, Tyris’in ise hem anası hem babası Death Adder tarafından öldürüldüğü için zaten hınç doludurlar.

Klasik üç tuşlu arcade dizilimi burada da geçerliydi.
Buton 1 – Eldeki alet edevatla sopa
Buton 2 – Zıplama
Buton 3 – Büyü

Death Adder’ın adamlarına üç vurup bir sayarken çeşitli varyasyonlar denemek mümkündü. Sadece birinci tuşa iki kez üst üste basınca yapılan hareketler “Bir ters, bir düz” şeklinde olur, üçüncü hamlenin sonunda ise değişik şekiller (silahın sapını düşmanın kafasına ekleştirmek, fırlatıp atmak gibi) ortaya çıkardı. Joysticki iki kez ileri itip birinci tuşa basınca omuz, tekme, boynuz çakılırdı. Birinci ve ikinci tuşlara aynı anda basılınca ise varyetenin kralı (Commodore 64’de Barbarian oynamış ve kelle koparmış herkesin hatırlayacağı hareket) dönerdi. Ama kavganın en karizmatik hamlesi “Joystick iki kez ileri-Buton 2-Buton 1” sırasıyla yapılırdı. Rakibin beynine çivileme inilen bu hamleyi hedefe tutturmak zordu ama koyunca bayıltırdı.

Kullanılan büyüler o dönemde FRP ile tanışmamış olan bir kuşağa heves aşılamıştır. Gerçi Dwarf’ın yıldırımları ve Ax’ın alevli volkanlı görselleri öyle ahım şahım şeyler degildi ama Tyris’in full büyüsünde bir ejderha çıkıp, ortalığın anasını bellerken, ataricideki diğer oyunları oynayanlar da duraksar ve herkes hayran hayran ekrana bakardı. Bu büyüyü zor mekanları beklemeden, olur olmaz kullananlar ağır şekilde kınanırdı. Çünkü, ne kadar usta olunursa olunsun, oyun içerisindeki bazı vatandaşları sadece yumruk ve tekmeyle dövmek mümkün olmadığından büyüler çok mühim unsurlardı. Ayrıca mabadına neft yağı sürülmüş gibi, bir saniye yerinde durmayan ve “Eherehe mehekeke” diye ortada dolaşan cücelerden büyüleri toplama süreci de zahmetliydi.

Oyun içerisinde bir takım binek hayvanları ortaya çıkardı. Bunlardan neyi simgelediğini hala anlayamadığım birincisi fazla bir şeye yaramazdı ama yere doğru ateş üfleyen mavi ejderimsi ile aynı modelin ateş topu sallayan kırmızısı rakiplere karşı çok faydalı olurlardı.

Hedefimize, yani Death Adder’ın şatosuna giderken kullandığımız yollarda oldukca enteresandı. Turtle Village (ki hareket eden bir kaplumbağanın sırtıydı) ve Fiend’s Path (Bu da sürekli tüy döken bir kartaldı) isimli mekanlarda yolculuk ederken bir yandan da gittikçe zorlaşan düşmanlarla kapışırdık.

Gerizekalı karşı taraf askerlerinin dışında, nispeten akıllı baltalı hanım kızlar ve bizim her hareketimizi yapabilen iskeletler vardı. Tabii bir de bölüm sonu adamları. Bu arkadaşlar, bir sonraki bölüm sonunda, bu kez yeni adamın yaveri olarak karşımıza çıkarlardı ki bu da başlı başına oyunu tek kişi olarak bitirmeyi zorlaştıran bir durumdu.

Son bölümde Death Adder’la karşılaşma ve onu alt etme süreci, yıllar süren atari oyunculuğu kariyerimizde karşılaştığımız en zor ve uzun süreçtir. Eldeki büyüler son seviyede olsa bile, onları kullandıktan sonra dakikalarca kapışılırdı. Bazı idealist arkadaşların yukarıda bahsettiğim “Joystick iki kez ileri-Buton 2-Buton 1” hareketini Death Adder’a oturtturmak için nice jetonlar harcadığını anımsarım.

Death Adder ölünce, oyunun mutlu sonu gelir ve kral ile prenses ayaklarından asıldıkları tavandan inerek, kerevete çıkarlardı. Sonrasında ekranın değişerek, atari salonunda Golden Axe oynayan gençlerin kadraja girmesi ve oyundaki karakterlerin bir bir ekrandan çıkarak, çocukları önüne katıp şehrin sokaklarına karışmasını gösteren son ekran ise hoş bir anı olarak hatırımızda kalmış, ılerleyen yıllarda Tumblepop’lara, Samurai Shodown’lara, Mortal Kombat’lara doğru yol alınmıştır.

15 Ocak 2009 Perşembe

Kombo


Street Fighter olgusu, I'den baslayarak bizim memlekette bir kac neslin hayatina imza attigi icin yazilmayan fazlaca bir sey kalmamistir. Golden Axe'in ve Double Dragon'un yaninda fazlaca zor geldigi icin "Street Fighter I"i oynamadik ve Bostanci'daki atarici fazla yetenekli abiler barindirmadigi icin yillarca nasil bittigini ogrenemedik. Emulatorlerden ogrenmek nasipmis. Megerse butun olay Hadouken'de yani adukette bitmekteymis. 1987 yapimi bu oyunda "Sadec yumruk ve tekme ile delikanli gibi doveyim rakiplerimi" hissiyatindaki bir adamin basarisiz olmasi zaten kadermis.

Birinci bolumdeki ana karakter Ryu'nun, ikinci bolumde yanci Ken yaninda sonuk kalmasi bizi sinir etmistir her zaman. "Ken'in aryukeni daha yuksek abi. Hem Ken daha fazla depdep cekiyor" seklindeki gayri akademik tespitler bizim icin etkileyici olmamis, Arada sirada sekil olarak benzedigimiz Honda'ya kapilsak ve hukkuik seanslari yasasak da Ryu reisten vazgecmemisizdir.

Japonya'da, Retsu ve Geki
Amerika'da, Joe ve Mike
Cin'de, Lee ve Gen
Ingiltere'de, Birdie ve Eagle
Tayland'da ise Adon ve Sagat nam arkadaslari sopaya cekerek bitirebildigimiz oyundaki karakterlerden nasil tiksinildiyse, bunlardan sadece Sagat ikinci bolume terfi etti. Geri kalanlarindan bazilari fantastik SF versiyonlarinda rol aldiysalar da oyunun fenomen olmasini saglayan surecte kendilerine yer bulamadilar.

Zaten Street Fighter II ve II' (Turkiye Atari Salonlari Birligi'nce 2.5 olarak adlandirilmistir) disinda kalan versiyonlar havada cekilerek 15 dakika suren depdepler ve ota boka, her karakterin cikardigi aduketler yuzunden serinin mudavimlerince hos gozle bakilan oyunlar olmadi.

Aduket falan demisken, Kucukyali Atari Salonlari'nin mesai derecesinde bagli isimlerinden Muzaffer'i bir kez daha yadedelim. Kendisi oyunun seslendirmelerini kendince yorumlamakla meshur bir arkadasimizdi. Ayni zamanda ben yan makinede "Knights Of The Round"u tek jetonla bitirirken, ayni performansi Snow Bros'da sergilerdi. Huzurlarinizda bir Muzaffer kombosu:

Aduket
Aduket
Aryuket
Aryuket
Dapdapdapduruket
Aryuketforyuket
Aaaaaryukeet

21 Eylül 2008 Pazar

Moonwalker

Michael Jackson’in dizilere de (South Park-The Jeffersons) konu olan cocuk mevzusunu herkes biliyordur.

Bundan seneler once “Bad” albumundeki (ki cocuklugumuzun ilk yabanci albumlerinden oldugu icin midir, bilmem, icindeki -Dirty Diana gibi- bir cok parca ile cok begendigimiz bir albumdur) Smooth Criminal sarkisinin sound track oldugu filmi “Moonwalker”in, atari dukkanlarindaki cok jeton yediren oyununu hatirlayanlar olacaktir.

Michael’in muhtelif mekanlarda grantuvalet gezip, saga sola elinden cikan isik huzmeleriyle daldigi, ortada gezen maymuna dokununca robot olup roket sactigi, gotu cok sikisinca da buyu (atari oyunlarinda ekrandaki herkesi silip supuren tek hamlelik hareketlere bizim ulkemiz atari salonlarinda buyu denirdi) namina dansedip, makineler dahil tum milleti oynatarak temizledigi bir oyundu.

O oyunda bonus, buyu ya da saglik kazanmak icin yapilmasi gereken de cocuklara dokunmakti.

Velhasil, o zamandan belli etmis vatandas.

MR. JEFFERSON @ SP
No, Dr. Nelson, I'm telling you, you have to fly out here right now! My nose came off again! I know you live in California; I'll pay for your plane ticket! But I'm falling apart! I need some more of that cream and the injections! I have to look young again! Oh, I'm melting!

8 Eylül 2008 Pazartesi

Tachibana Ukyo

Tachibana Ukyo. Bir donem Haohmaru, Gen-an, Hattori Hanzo, Calford vs. ile atari salonlarinda kendimizden gecmemize yol acan oyunun kahramanlarindan biri.

Ukyo, 20 Eylul 1764'de Japonya'nin Kohga bolgesinde dogdu. 1.76 boyuna karsin, sadece 42 kilo olmasi kirilgan bir bunyeye sahip olmasina yol acti ve ayrica tuberkuloz yuzunden akcigerleri adeta tukendi.

Alamet-i farikasi, uzun mavi saclari olan Ukyo, el yapimi kiliciyla ve basarili oldugu Iaijutsu teknigiyle ona buna saldirirken bir yandan Kei Odagiri adinda bir kiza asiktir ama kiz hali hazirda baskasinin nisanlisidir. Ukyo, ona vermek icin aradigi bir cicegin pesinde omur tuketmektedir. En son biraktigimizda hala oksure oksure birileriyle kapisiyordu.

Onunla oynamasi zordur, bilen bilir.

10 Ağustos 2008 Pazar

Final Fight

Flying Dutchman kardesimizin blogunda 10 adet uzerinden serisi yapilan oyunlarin hatirimizda kalan detaylarina biz de buradan vakif olalim dedik. Zira bu satirlarin yazari; Wizard Of Wor, Golden Axe, Double Dragon ve Street Fighter 1 ile baslayan atari salonlari macerasini yillarca sabah 9-aksam 5 seklinde bir mesaiden hallice surdurdugunden ve arada sirada gizli sakli kalmis, “PS’e yenildim ama yikilmadim ayaktayim” diye fisildayan salonlari gordugunde, yasindan basindan, dokulmeye baslayan sacindan ve sakalindan utanmadan girip, neredeyse cocugu yasta veletleri yenerek, artistlik yapmaktan vazgecmedigi icin kulliyat genistir zihninde.

Final Fight, nam-i diger Haggar, Commodore 64’de (sefil de olsa o bizim bilgisayarimizdir lan) versiyonu cikmis ender atari salonu oyunlarindan oldugu icin, bizde etkisi buyuktur. Koca makinenin milyonda biri performans veremeyecek olmasina ragmen “Aslinda surasi fena olmamis be abi” seklindeki “C64’un atari salonu oyunuyla imtihani” ve bok surdurmeme cabalarimiz beyhudeydi tabii.

Haggar, 6 bolumden olusan P&G oyunudur. Ingilizce degil, “Patakla ve Git” ya da Xcopy ile diskete ve/veya kasete oyun kopyalanmasina sahit olmus kusagin deyimiyle “Ilerlemeli Oyun”

Cody adinda yagiz bir delikanli, Guy namiyla maruf kiyafetinden oturu Japon kirmasi / ozentisi diyebilecegimiz bir diger genc ve kalibiyla oyuna kisa adini vermesini hakli cikaran Haggar Baba, sokak ceteleriyle cenk ederlerken Haggar’in kizi kaciriliyor ve oyun da boylece basliyor.

Oyun icerisinde bize yardimci olacak arac gerecler, olur olmaz serpistirilmis (ve bazen uzerimize firlatilan) cop kovalarindan, varillerden, ficilardan, lastik istiflerinden ya da telefon kulubelerinden cikiyor. Oyunun en enteresan yani da buralardan cikan seyler zaten. Benim animsayabildigim kadariyla yiyecek olarak; hamburger, ananas, pirzola, uzum, muz, tavuk, biftek, portakal, curry ve pizza cikiyordu.

Bu yemek cesitliligini gorunce, insan “Kuru kuruya gider mi lan bunca sey” diye icecekleri de merak ediyor tabii ama bira ve gazozdan baska bir sey yok menude. Bir de enerji veren pecete var. O nasil oluyor anlamis degilim.

Yardimci arac gerecler sadece nevaleden ibaret degil tabii. Silahlar da var. Mesela boru, bicak ya da samuray kilici hizmetinizde.

En kiyak malzemeler en sona kaldi. Ileri bolumlerde kirdiginiz dalgalarin icinden, nakit para olarak Yen (Amerika’da ne ise yarayacaksa), degerli tas olarak ise yakut, zumrut. elmas, inci kolye ve kulce altin cikiyor. Bu ziynet esyalarini goren arkadaslarimizin aklini yitirip, “Haggar’in kizini kacirdilar da bana mi kacirdilar kardesim? Bozdururum bunlari, hipodromda kurulur locaya. Bi padok bi bahis, gunumu gun ederim” diye mi dusunmesi bekleniyor, bilinmez… Unutmadan bir de bazen, radyoya rastliyoruz kirilan varil vs.lerin icinde. Kapisirken cikan abur cuburu yerken bir yandan da ajans haberlerini dinlemek icin olabilir.

Oyunu bitirmek icin alti adet bolgeyi ve bunlarin patronlarini tarumar etmemiz gerekiyor. Bunlar sirasiyla Damnd adinda bir ayi, Sodom diye bir samuraysi, Edi E. isimli pehlivan kivaminda dejenere bir polis (bu polisin karsisina cikinca cignedigi sakizi cikarip, atiyor. Bunu enerji versin diye alanlar var. Ulan jeton kaybederim, o sakizi almam), Rolento nam bir komando, Abigail diye bogadan bozma bir guresci ve nihayetinde sandalyeli tekerlekte elinde zipkinla gezen ve sopayi yiyince plazasinin camindan ucup giden mafya babasi Belger. Kanimca iclerinde en delikanlisi Rolento. Zira digerleri gibi, yenilmeye doymayan pehlivan havasinda, sopanin kralini yedikten sonra “Ulan bir ayaga kalkarsam gostericem sana” havalarinda dogrulmaya calismiyor, direk el bombalariyla yasamina son veriyor. Zaten bu tavri da sirket tarafindan odullendiriliyor ilerleyen yillarda. Street Fighter serilerinden birinde secilebilir karakter olarak kendisini goruyoruz.

Oyunun iki de bonus bolumu var. Bir tanesinde, benzincide sokak cetesi elemanlarindan birinin arabasini dagitmaya calisiyoruz. Ekranin ortasinda bir boru var. “Ister bununla giris, istersen serbest stil takil” mesaji verilmis. Arabanin vurulabilecek uc noktasi var. Bu noktalarin hepsini basariyla, parcaladiginizda “Perfect” makamina erisiyorsunuz. Bitiremezseniz, babayi alip gidiyorsunuz. Eger Perfect’I gorurseniz, sizin pesinizden gelen araba sahibi “Oh, my God” diye agliyor ve dolu tanesi gibi goz yasi dokuyor. Galiba arabanin manevi degeri var. Ancak benim anlamadigim husus su ki Perfect mertebesinden bir gidim dusuk is yaparsaniz, herif aglamiyor. “Bu araba duzelir lan. Oto Sanayii’de adam ederler bunu” diye mi dusunuyor acaba?

Ikinci bonus bolumu ise, benim bunca yillik atari kariyerimde gordugum en sinir bozucu bolum. Doner camlari kirmaya calisiyoruz. Ancak oyle bir noktadan vurmamiz gerekiyor ki, en kucuk sasmada camlar donerliklerinin hakkini verip, kafamiza kafamiza cakiliyorlar. Bugune kadar bu oyunu 100 kere oynadiysam en fazla 10 kez orayi Perfect ile gecebilmisimdir. Zaten bir sure sonra, orada hic bir yeri ellememeye ve “Devlet mali lan” diye dusunmeye basladim.

Oyunun finalinde, Haggar’in kizi kurtulur.Babasina sarilir. “Annen gibi seni de kaybetmekten tirstim” falan der Haggar. Velhasil duygusal anlar yasanir. Baba kizi yalniz birakmaya karar veren Cody ile Guy, geldikleri yoldan yuruyerek gitmeye baslarlar. Babasina “Bir saniye babacik. Benim Cody gidiyor. Halbuki benim ona veresim var opucuk” diyerek askinin pesinden kosar. Yolda yakalayinca, Cody diye bogurur. Platonik asik Guy buna cok bozulur, havada taklayi atip, akabinde bir comboyla kendisinden en az on santim uzun Cody’nin aklini alir ve gider. Kiz, sopayi yemis adama bir “Gecmis olsun”u bile cok gorup, “Beni birakip nerelere gidersin” diye Cody’yi bunaltir. Cody’de “Seytan sokaklarda elini kolunu sallayarak dolasirken, ben nasil uckurumu dusunurum, selvi boylum al yazmalim” diyerek kizi refuze eder. Burada tek muallakta kalan nokta bu refuze durumdan sonra, kizin Guy’a yol alip almayacagidir. Burasi bilinmez ve oyun biter…

Yillar sonra “Haggar II cikmis lan” dediler ama biz goremedik. Boyle bir durum varsa ve Turkiye’de boyle bir oyun endam ederse, biz de bir yerinden duruma mudahil oluruz artik.

Su yukaridaki resmin aciklamasiyla yaziyi bitirelim diyecegim ama ne gibi bir aciklama yapilir ki bu resme? Bir delilik ani.

Haggar, 200 kiloluk bir Cinli’yi boynundan tutup, beraber havaya zipladiktan sonra ters cevirip bacaklarinin arasina almis ve yere carpmak uzere. Bir diger sisman (belli ki Haggar havadayken altindan gecmis) amacsizca, ekranin diger tarafina bodoslama gidiyor. Kocaman adam ve Haggar uzerine dustugu icin kendinden gecmis uc tane adam suursuzca, havadan yere inmekteler. Onde ve arkada ayakta duran adamlar, “Bir inse de iki uc yumruk indirsek” derdindeler. Bicakci El Gado yerden dogru kaymaya baslamis. Mini sortlu, askili t-shirtlu, pembe sacli ve kelepceli bir kizimiz da fanteziden cikip “Adrenalin var” diye ortama dalmis gibi saga sola sicriyor. Ustelik bunlarin hepsi 5 metrekarelik alanda oluyor.

Soyle bir bakiyorum da. Manyak misiniz lan siz? Nerede bu devlet?