31 Ağustos 2010 Salı

Bilet Maskaralığı : 55 Bitti 66 Başladı


Bir adım geri, iki adım ileri.

Hep böyle ince ince yürüdü zaten bu işler.

"Aman kombinelilere ayıp olmasın. Aman kulüp kasasına sıcak para girsin" derken kuşakları uzak tuttunuz Fenerbahçe'den.

Aşkın kadın-erkek hali değil bu ağalar, göz görmeyince gönül katlanır, "Görmeyi vereyim, ne olmuş!" der. Bunu diyen 30-35 yaşında kaşarlanmış adamlar olsa, yine amenna. Bugünün "babasının elinden tutup maça gelen çocuğu" ve "öğrenci adamı" elden kaçarsa daha çok ararsınız onları da bulamazsınız ama nerede sizde egoyu aşıp da bu gerçeği görecek göz?

Bir akıllısı, bir kurumsalı sizsiniz bu ülkenin. Geçmiş zaman Fenerbahçe'si aptaldı (!) sahi. Boşuna açtılar kapılarını askerlere, gençlere de kuşaklar boyu kendilerine boşuna bağladılar onları.

100. Yıl Belgeselinde, orada burada gururla dinliyorsunuz uçurulan jetleri, geçilen kıyakları. Sizin maneviyatsız, Dünya Kulübü olma gayenizle mi oldu o işler?

"Bundan sonra Şampiyonlar Ligi'ne katılmadığımız sezon olmayacak" işkembe-i kübrasındaki Young Boys'a benzemez bu snoblukla kaybedeceğiniz genç kuşaklar.

Öğrencinin birisi gidip de annesine babasına, "Bana 100 Lira versenize, maça gideceğim" dese ya şimdi. Hani o asgari ücretin beşte biri olan parayı... Hem o parayı verememenin, hem Fener maçına gidememenin, hem de evladına mahcup olmanın acısını yaşasa insanlar...

Hiçbir Fenerbahçeli Galatasaray için zümre takımı demesin bundan sonra... Biz o kavramın, şahı olduk, hızla şahbazlığına yol alıyoruz ama haberimiz yok daha.

Uyusun da büyüsün ninni! Tıpış tıpış kurumsallaşsın ninni!

Yumurta mı Eleştiriden Çıkar, Biat mı Tavuktan?


Bugün siyasette ya da sporda, saflar çarpışırken çınlayan lafların arasında en çok kulağa çarpan şu:
"İktidarın / muhalefetin üslubu çok sert ve gayri ahlaki. Böyle olunca biz de istemediğimiz halde o şekilde davranabiliyoruz"

Bu memlekette eskiden "darağacı" manasına gelen "siyaset" kelimesinin içeriğine dair blog sayfalarında getirilebilecek bir çözüm yok.

Belki Fenerbahçe için de böyle ama defalarca yazdığımız şeyleri bir kez daha karalamak, en azından kendi hafızamızı tazelemeye hizmet eder.

Buyurun...

Eleştirinin de, ona karşı savunmanın da ölçüsüz olabildiği bir camia Fenerbahçe.

Kuruluşundan bu yana geniş halk kitlelerini ilgilendiren, kongresinde hepi topu 200 kişi bulunduğu geçmiş zamanlarda bile şenliği eksik olmayan bir kulübün, iletişim çağında çok daha sağlıklı şartları haiz olması beklenirdi ama olmadı.

Kurumsallık iddiasındaki yönetimin benimsediği sıfır derecenin altındaki şeffaflık, yangından mal kaçırır gibi taraftardan bilgi kaçırılması vb. sebepler sayesinde iktidar ve muhalefet, kendi fanuslarında yaşayan kapalı toplumlar haline getirildi. Uzaktan uzağa atılan taşlar ise hedefi bulmadan, havada kaldı.

"Yapılması gerekenler" deyip, iki nokta üst üste koyduktan sonra maddeleri sıralamak işe yaramaz. Çünkü kimse umursamıyor.

"Mali tabloları dileyen gelip, incelesin. Tabii ciddi olmak kaydıyla" diyorlar. Ciddiyetin kıstası nedir ya da siyah değil de gri takım elbise ile gelinse, ciddiyet eşiği geçilir mi, bilinmiyor..

"İcraatlar hakkında aksi yönde düşüncesi olanlar bizimle paylaşsın. Kapımız her zaman açık" diyorlar. Kongrede, divan kurulunda kürsüye çıkıp konuşan insanlar kulüp binasının yakınında görülünce "Bunun ne işi var burada?" fısıltıları yükseliyor.

Kongrede çıkıp konuşmak da kolay değil tabii.. Kraldan çok kralcılar, gözleriyle ısırıyorlar.

Kronolojik olarak; pankart asan taraftara, "Siktirin gidin buradan. Ne işiniz var burada?" deniyor. Pankart asmak komple yasaklanıyor. Sadece kulüp elinden çıkma pankartlar seyircinin alınmadığı yerlere asılıyor. Pankart asmak izine bağlanıyor. Velhasıl, taraftara holdingin "üretim departmanı çalışanı" muamelesi yapılıyor.

Futbolcunun biriyle yaşanan bir gerilim sonrasında, "Taraftara kimse küfür edemez" nidasına cengaverce karşı konup, "Ben ederim" deniyor. Başka bir "Siktirin gidin buradan" başka bir yerde patlıyor. Yanında "10 senedir sizinle uğraşıyorum. Vurduracaksınız sonunda kendinizi" eşantiyon olarak geliyor.

Bunlar normal mi?

Dikkat ederseniz işin teknik, taktik, yönetsel boyutlarına daha girmedik. Zaten gerek de yok. Daha bir süre önce bambaşka bir sektörde öncü olup, akabinde futboldan en az profesyoneller kadar anladığını iddia etmek, hani o "doğuştan teknik direktör olduğu" için haklı şekilde eleştirilen taraftarların takındığı tavırdan pek de farklı değil ama söyleyen nerede? Varsa yoksa "Bu bizim halkımız var ya, sporu mabadından anlıyor mirim" teranesi. E doğru da tersini neden söylemiyorsun ağabeyciğim, ablacığım?

Ve siz, diğer değerli ağabeylerim ve ablalarım... Forumlarda, orada burada yönetime "Sonuna Kadar Arkandayız" derken, alkış efektinden, +1907'den, kadeh tokuşturan smileyden başka ne verebildiniz fikir olarak?

"Evet, yanlışları var ama kantara koyduğumuzda sevapları günahlarını kat kat aşar" deyip, en baştan yumuşamayı ele almak bir yana, "Şu yanlışın var.." diye karşısına geçebildiniz mi icra makamının?

Yok... Yok... Yok...

Yumurtayı, tavuğu, hindiyi, tavus kuşunu bilmem ama "eleştiri" denen şey, suskunluktan ya da eleştiri karşısında kendini siper etmekten çok daha (nasıl desem) dişe dokunur bir iş.

Tarih tekerrür ederken geçmişe bakınca; kaybedilmiş savaşlardan sonra, sadece mağlup başkomutana "Yanlış yapıyorsunuz" diyen subayların itibarını iade eder.

Yıkıl, Nikılıs Keyc!


Severim keratayı.. Hatta günün birinde can sıkıntısından patlarken Şişli'de kendimizi attığımız bir filmini, yanılmıyorsam Adaptation'ı, bile gayet neşeyle izlemiştim ama bu nedir Allah aşkına... İşin içine Japon girince böyle oluyor.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Ponpon Kızlar Yok, Bu Var!



Türkiye Basketbol Federasyonu mu karar verdi, salon görevlileri mi, Başbakan'ın kraldan çok kralcıları mı, kimlerdir bilemiyoruz ama Türkiye-Rusya maçında sahne alacak ponpon kızların derdest edilmesinden sonra, yukarıdaki ekip ile anlaşma sağlandığı kulislerde konuşuluyor. Böylelikle açılış töreninde olduğu gibi orijinal bir duruma da imza atılır hem. Haydi sayın FIBA yetkilileri, biz biliyoruz da mı oynuyoruz?

Çifte Zafer

Ben ilgili haberi Pota6.Com'da gördüm. Nedense sağda solda fazla yankılanmadı. Herhalde "Birlik ve beraberliğe milletçe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde..." kötü bir izlenim bırakacağından korkuldu.

İnsan tabii bir yandan hiç şaşırmazken, bir yandan da olmayacak beklentilerin içerisine giriyor. Çifte zaferden bahseden el pençe divan bir federasyon başkanına "Siyaset senin üzerine vazife değil" diyen bir başvekil gibi... Olması gereken bu çünkü.

Ayrıca merak da hasıl olmuyor değil; ertesi gün, muhalefet liderleri gidip gezinse ne tavır takınacaktı acaba Turgay Demirel? Kemal Kılıçdaroğlu için "Hani benim Recebim?" şarkısı mı çaldıracaktı?

Şeksiz şüphesiz makam mansıp yalakalığı, ciddi bir maraza... Türk filmlerinde yakalanılan "Sevdiğiyle evlenmezse ölür" hastalığı gibi, bunlar da istediği koltuğa çıkamazsa ölür... Şaşıracak, kızacak hiçbir şey yok.

Tek bir şeyi çok merak ediyorum yalnız... Basketbol ile ilgili kalem oynatanlar bu tuhaflığı ne kadar sürede unutacaklar?

29 Ağustos 2010 Pazar

Arkayı Fenerliyelim ve Geçmiş Saptırması

Fenerbahçe'de Aziz Yıldırım'ın icraatlarını kendisinden bile fazla savunanların, "Fenerbahçe bir zamanlar acıların takımıydı. Arkayı Fenerliyelim laflarını ne çabuk unuttunuz?" cümleleri eşliğinde öne sürdüğü bir şey var.

Sanki Fenerbahçe geçmişte çok kötü durumdaymış da son 12 yılda "büyük bir camia" olmuş algısı yaratılıyor.

Yaşı 20'lerde olan ve Aziz Yıldırım'dan başka Fenerbahçe başkanı görmemiş kuşaklar için normal sayılabilecek bu tespit, ileri yaşlara ulaşmış Fenerbahçelilerde rastlandığı zaman dramatik bir hal alıyor.

Geçmişe "fazla" özlem duymak tabii ki yanıltıcı bir duygu ama diğer yandan maziyi bu denli karalamak da olacak iş değil.

1986 yılına gelindiğinde Fenerbahçe'nin şampiyonluk sayısı, Beşiktaş ve Galatasaray'ın toplamına eşit vaziyetteydi. Yukarıdaki mantıkla bakıldığında, geçmiş zaman Fenerbahçelilerinden birisi gelip, şimdiki yönetime "Ne yaptınız lan bu takıma?" dese, haksız mı olur?

NTV'deki bir programda Aziz Yıldırım, nereden nereye gelindiğini "haklı argümanlarla" ama geçmişi küçümser biçimde izah ederken, Rıdvan Dilmen'in sarf ettiği "Fenerbahçe o zaman da büyüktü başkanım" sözünün isabetini unutmuş kitleler var. Bu bir akıl tutulmasıdır.

Çünkü 1960'ların, 1970'lerin, 1980'lerin şartlarından eser kalmayan bir Türkiye'de, elbette eski Fenerbahçe'de yok olacaktı.

Onun yerine gelen Fenerbahçe'nin, kiminle olursa olsun "ama erken ama geç" gerçekleşebilecek bir takım hamlelerini, tüm şartlardan bağımsız olarak "sadece" Aziz Yıldırım'a bağlamak, o büyüklüğe hakaret oluyor.

Kaldı ki bu düşünce tarzı, her türlü eleştirel yaklaşım karşısında öyle bir savunma mekanizması haline geldi ki mali potansiyeli arttırmakta Aziz Yıldırım'ın şahsi olarak gösterdiği yüksek performans, bir organizasyon başarısı olmaktan çıkıp, "ilahi güç" şeklinde değerlendirilir hale geldi.

Gruplardan kurtulduğunu savunan, kişi hakimiyetinin sona erdiği varsayılan, kurumsallık sayesinde artık her şeyin belli programlar dahilinde işleyeceğini düşünen bir Fenerbahçe'nin, "Aziz Yıldırım giderse ne yaparız?" noktasında olması vahimdir.

Normal şartlarda ilerleyen hemen her "Tek Adam" düzeni, kendisine bir "İkinci Adam" yetiştirirken, Fenerbahçe'de bütün kapılar Aziz Yıldırım'a çıkıyorsa, bu başta yönetimin, sonra da taraftarın ve kongrenin kabahatidir.

İster şirket, ister kulüp, ister devlet olsun, devamlılık arz etmesi gereken hiçbir yapı kişilerle kaim olamaz. Velev ki oldu, ilgili ilgisiz her eleştiride "Sizi ben yoktan var ettim" - "Bizi o yoktan var etti" sözleri havada uçuşuyorsa, son zamanlar gelip çatmış demektir.

Mühim olan ve cevap bekleyen soru şu:

Hem "Her türlü alanda rakiplerle arayı çok açtık" deyip, hem de 12 senelik icraatın % 60 gibi bir oranında, o arkada kalan (!) rakiplere şampiyonluk kaptırmak var mı?

Teşekkür Pankartı

WNBA'de sezon sonuna yaklaşırken Seattle coşkusu olanca hızıyla devam ediyor.

Bu coşkunun baş mimarı, takımın reisi Lauren Jackson'ı elindeki manalı bir pankart ile görüyoruz yukarıda.

Elalemin insanı, yöneticisiyle, sporcusuyla anlıyor bu işlerden arkadaş. İletişim denince akan sular duruyor. Küçük de olsa her fırsattan yararlanılıyor. Ötesi yok.

E Ben Gideyim Madem...



Arantxa Sánchez Vicario, Martina Navratilova'yı beklerken idman yapıyor. Alışılmışın dışında bir idman.

27 Ağustos 2010 Cuma

Kadıköy'ü Koruyan Taraftara Gazel



Onu bunu bilmem.

Dün akşam, Kadıköy'e gelen yolda PAOK taraftarının küstahlığını cezalandıran ağabeylerime ve kardeşlerime en çok yakışan marş budur.

Güfte Yahya Kemal Beyatlı... Beste Yesari Asım Arsoy... Bu mahur beste çalar, biz gururlanırız.

Binlerce kez ellerinize sağlık... Düştü çelenkleri, eğildi ser-i freng!

------------------------------------

Vur pençe-i alîdeki şemşîr aşkına.
Gülbang-ı âsumânı tutan pîr aşkına.
Ey leşker-i müfettihü'l-ebvab vur bugün.
Feth-i mübîn-i zâmin ol tebşir aşkına.

Düşsün çelengi rûmun eğilsün ser-i freng.
Vur Türk'ü gönderen yed-i takdir aşkına.
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar.
Fecr-i hücum içindeki tekbir aşkına.

Mühim Olan Fenerbahçe'ye Değil, FenerCell'e Sadakat

Şu haberde bir şeyler tuhafına giden sadece biz, bir avuç insan mıyız acaba?

Galiba asıl amaç hasıl olmadığı sürece, her kurumsal hal, her reklam işi ufaktan batıyor bize artık.

FenerCell'e sadakat ne demek yahu?

Deplasman Taraftarı Açken, Tok Yatan Bizden Değildir

Kendi taraftarını coplayan emniyete teşekkür ederek iletişimde çığır açan bir idare zihniyetine sahip olan Fenerbahçe yönetimi, deplasman taraftarına dağıttığı çaylardan sonra boyut atlayıp, kumanya olayına geçmiş.

Geçmişte dağıtılan çayların adresi, Fenerbahçe taraftarına her ziyaretinde organize taarruz eden Trabzon seyircisiydi.

Bu kez, Selanik'teki maçta yapmadık pislik bırakmayan PAOK ihya edildi.

Kim bilir, belki de ilk maçtaki "Pankartları alıp, ters açma" icraatından sonra "İlahi çocuklara. Yıllardır benim isteyip de yapamadığım şeyi yaptılar. Borçlu kalmayalım" diyen taaa üstteki birileri (!) organize etmiştir bu işi.

Ayrıca adamlar memleketlerine dönerken, yukarıdaki gibi bir paket hazırlanıp, hepsine verilmiş deniyor. Yakışan budur!

Makara bir yana...

En kibar tabirle Fenerbahçe taraftarından alınan paralar, PAOK taraftarına dağıtıldı. Turun ilk ayağına ve bu maça bakıldığında yağmurlu havada su almaması gereken bir kitleye yalakalık yapılacak diye Fenerbahçelilerin ve tribünün onuruyla oynandı.

Diyalogmuş, yöneticiler tribün için ellerinden geleni yapıyorlarmış, şuymuş, buymuş, hepsi hikaye... Kimse kusura bakmasın. Yapılanın niteliğini "hakkıyla ve eksiksiz" tasvir edemedikten sonra, kimse tribünün bağımsızlığından ve buna bağlı reflekslerinden söz edemez.

Bağımsız kalmak için kimi zaman ters köşede duranı ötekileştirmek gerekir. Her sorun diplomasiyle çözülemez.

Fenerbahçe'de Sevda ve Hamaset ile Kamuflaj

Hiçbir şeyden çekmedi Fenerbahçe, sevgiden çektiği kadar. Hatta bahtsızlığından bile bu kadar müteessir değildi. İşine gelmediği zamanlarda anmazdı ama kurumsallığın adını, iptidai de sayılmazdı. Yazık oldu Fenerbahçe'ye...

Fazla hamasetten çekilir de fazla sevda acı çektirir mi bir kitleye? Çektiriyor işte.

Rahmetli İslam Çupi'nin "Fenerbahçe büyüklüğü"ne dair sarf ettiği o edebi sözlerin bir uyuşturucu gibi kullanılmaya başlanması, kısa bir geçmişin işi. Fakat bu kullanım ve olan biten hadiseler öyle travmatik bir durum yarattı ki her nehre düşen boğulmamak için timsaha sarılır gibi, malum söz öbeğine sarılıyor.

Ha, bir de "Yenilgilerinde seni daha çok seviyorum" teranesi var...

Normal şartlar altında bu safiyane hissin adına "terane" demek yanlış olurdu ama durum fena, çünkü hamaset teknik işlere kadar geldi.

Bir inşaat yaptığınızı düşünün. Kalitesiz malzeme kullanımı, kötü işçilik vb. herhangi bir sebepten istediğiniz sonuç ortaya çıkmıyor. "Bu durum daha iyi bir inşaatın habercisi" der misiniz? Sanmam.

Oysa Fenerbahçe ne zaman yenilse ortada bir "Bu mağlubiyet, şampiyonluğun habercisi" lafı dolaşıyor. Sanki kulüpteki herkes kendiliğinden müthiş bir bilinç düzeyine erişmiş de o yenilgiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi... Ama nerde? Öyle bir belde, kimbilir hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?

Ortada büyük dertler var. Kulübün sürekli ulaşmaya çalıştığı kurumsal yapının, aslında tek elden yönetilen bir tuhaflıklar silsilesi olması. Futbol takımındaki hesapsız hareketler. Çok övülen ve övünülen süreçlerin, sezon sonlarında hüsran olarak geri dönmesi. Taraftar ve kulüp arasında iletişimsizlik. vs. vs.

Bütün bunlar olanca sertliği ve çözüm beklentisiyle olduğu yerde dururken, "Ben Fenerbahçe'yi çok seviyorum" diye ortalarda gezinmek tuhaf geliyor bana. Kimse, kimseye "Sevmiyorsun" demiyor. Kimse, kimseye "Sevme" de demiyor.

Böylesi ya tavşan necaseti olmak ya da "Cuma'ya gittim. Gelicem" diye dükkan camına kağıt yapıştırıp, ibadetinin reklamını yapmak gibi bir şey.

Halbuki Fenerbahçe için herkesin ya biraz kokması ya da hafif bulaşması gerek.

Japon Taharet Musluğu



Japonca bilmediğimiz için mesele nedir, neden böyle bir şeye gereksinim duyulmuş anlayabilmiş değiliz ama olsun. Buyurun.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Naci Ağabey

"Fenerbahçe Cumhuriyeti" diye bir söz varsa, çoğunu ona borçluyuz.

"Fenerbahçe Cumhuriyeti" diye bir kitap varsa, çoğunu yine ona borçluyuz.

Fenerbahçe'yi kuran değil ama Fenerbahçe'yi Fenerbahçe yapan insanlardan bir tanesi Naci Barlas.

Anılarını paylaştığımız bu sayfalardan milyonlarcasını bir araya getirsek kendisine teşekkür borcumuzu ödeyemeyiz.

Mutat rahatsızlığı dolayısıyla hastaneye kaldırılmış geçenlerde. Kendisini ziyarete gelenlere; "Burada öyle bir aksi doktora rastladık ki, bizi yaşatmak için dünyaya gelmiş. Beni zorla yaşatmaya çalışıyor. Ben de bir kanaat oluştu, yaşamak ölmekten daha kolaymış. Ölmek daha zor" demiş.

Aman sen zora yanaşma Naci ağabey... Gündoğan'da bir akşam sohbetine geleceğiz geçen yaz olduğu gibi. Özlenmeyecek insan değilsin ki...

Basketbol İnsanlarına İkinci Soru

Dünya şampiyonası öncesinde Anıtkabir'i ziyarete gitmiş bulunan yukarıdaki sporculardan hangisi, mesleki anlamda zeki, çevik ya da ahlaklı sayılamaz?

Bonus sualimiz de şu:

Şike yapmış bir futbolcunun ya da doping cezası almış bir basketbolcunun, hiçbir şey olmamış gibi Milli Takım forması giymesi normal midir?

Efendim?

Kahretsin!



Şarkılarda "Fuck" yani "Kahretsin" kelimesini duyunca "ehe ehe" diyen bir neslin azası olarak yukarıdaki şarkıyı da tebessümle izliyoruz.

24 Ağustos 2010 Salı

Tribünde Üzüm Zamanı

Birileri "Tribüne dair düzenleme" dediği zaman, bana bir şeyler oluyor. Kendimi tutamıyorum. Gülmeye başlıyorum.

Şimdi de tribüne alkolmetre konacağı söyleniyor. Girerken üfleyecekmiş insanlar.

Fena da olmaz aslında. Otokontrolü bir şekilde sağlamak gerek ama...

Biliyoruz ki sadece biletle girilen yerlerde ya da kombinelerin bir kaç milyarın altında olduğu kısımlarda uygulanacak bu. Bir sürü sıkıntı da çıkacak uygulama sırasında fakat o ayrı mesele.

Esas problem, bu işin yapılabilirse yine "diş geçene" yapılacak olması.

Mesela Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı'ndaki locaların akıbeti ne olacak? Orada "haddinden fazla" içenlere, kim, ne diyecek? "İçmeyin artık" diye arkadaş tavsiyesi mi yapılacak, yoksa kaba kuvvet mi kullanılacak? Uygulanmasına karar veren yönetim insanlarının kaba etine kaçar o kuvvet sanki. Şahit olmuşluğum var, oradan biliyorum...

Tribün, düzenleme, kanun falan demişken; yahu birader, kimse sormayacak mı bu bedava bilet işlerini "yönetim kurulu" denen adamlara ya da başındaki başkanlara? Varsa yoksa taraftara dikmişsiniz gözünüzü.

Bindirilmiş kıta hesabı stadyuma doldurulan dernekler, elden verilen biletler gırla gidiyor, tık yok. "Bunca yüklemeye, günün birinde, 1967'nin Kayseri-Sivas maçı gibi bir şey çıkacak ortaya, o zaman göreceksiniz" diyeceğiz. O da olmayacak. En fazla ölenlerin "bir kaç kendini bilmez" olduğu söylenir o kadar.

Hadi, kaldığımız yerden devrime devam!

Gelir Yaz Ayları, Gevşer Kafa Yayları

Atlar, koşmadıkları zaman düzenli olarak piste çıkıp, "yarış galobu" olarak adlandırılan çalışmalarını yaparlar. Bu da onun gibi bir şey herhalde. Tamı tamına bir ay geride bıraktığımız Temmuz ayında, çalışmaya başlıyor takım PAOK maçı için. Hissikablelvuku...

Resmi sitenin tuttuğumuz yeri elimizde kalmasa, "Aman canım, ne olacak" diye geçilebilecek bir şey ama olmuyor, olamıyor.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Asansörde Taciz



Cinsel bir mevzu değil. Vatandaşın teki hırsızlık etmeye kalkıp, beli kuşaklı bir hanım kızımıza sarıyor. Sonrası cennetten çıkma...

Kolpa mıdır, bilemedim ama herifin topuklayıp, kızın da peşinden fırladığı son kısım güzelmiş.

Burası uzak doğu, çükertirler adamı..

Bu Tribünün Sanatkarları : Tolga Ağabey & Pınar Abla

Bu hayatta her şey olabilirsiniz.

Sanatçı da olabilirsiniz.

Fakat mevzu, yaptığı işe kendini adamış bir sanatçı olmaksa, işte bu hiç de kolay değil.

Hele yapılan iş kazanç olarak bir şey getirmeyip, aksine sürekli götürüyorsa, yani âbâd olan sadece gönüller ise, bunu sürekli kılmak da bir o kadar zor.

Pankart dediğinin söyleyeceği bir şey olacak. Sahaya, protokole, diğer tribünlere bir şey anlatacak. Demirlerden aşağı salındığı zaman, birilerini ürkütecek. Bir ruhu olacak.

Caferağa Spor Salonu'nun kırık tahta tribünlerinde oturan 3-5 kişiye nazır alt yapı maçlarından bugüne, şevk kıran onca şeye rağmen, hiç eksilmeyen bir özveriyle Fenerbahçe maçlarında salonlara asılan "sanat eseri" pankartlar var.

Sahipleri hep aynı:
Tolga ağabey & Pınar abla

Yukarıda da "Özgürlük" temalı son çalışmalarını görüyorsunuz.

Ben, şahsım adına "Elinize sağlık"tan başka bir şey söyleyemiyorum. Paşalı Birol'dan sonra Fenerbahçe tribününde bir gelenek devam ediyor. Darısı diğer nesillerin başına!

20 Ağustos 2010 Cuma

İstanbul - Selanik

Video anlatıyor her şeyi.

Bu Ülkede "Bayan"a "Kadın" Denemez. Çünkü...

İdare-i maslahat her yeri sarmış.

Star gazetesinde bir haber.

Basketbol Federasyonu Ligler Direktörü Ahmet Araşan'a "Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi" olayını sormuşlar.

"Federasyonun kadın kelimesini kullanma yönünde bir kararının olmadığını" söylemiş ve eklemiş, “Bazı yönetim kurulu üyelerimiz bu sözü kullanmaya başladı ancak tam anlamıyla karar verilmiş değil. Bu biraz da tepkiyi ölçmek içindi."

Kişileri bir yana koyalım; ama kurum zihniyetinde "Ben bilmem, beyim bilir"cilik olduğunu gösteriyor bu beyanat.

Tepki ölçmek ne demek ayrıca? Doğruluğunda mutabık kalınan şeyler, ortaya çıkan tepkiye göre mi değişecek? "Bugün tepki gösteren yoksa kalsın. Yarın çıkarsa eskisine döneriz" mantığı çok meşhur bir hikayeyi hatırlatıyor; hani "Genelgeyle devrim olamaz" diye biten. Ne çaba sarf edeceksin, ne yaptığın işe inanacaksın ama sonunda başarı bekleyeceksin. Yağma Hasan'ın böreği...

Yapılan işler, kurumun mantığına işleyecek önce. Ama hangi kurum değil mi? Ortada "-sallığından" bahsedilecek bir kurum mu var? Bizim memlekette çoğunun icraatı, kelimenin diğer anlamı, yani kömür isi...

Yapmadığı takdirde sahneden silineceği için, çağın getirdiklerini "mecburen" uygulayan insanların, içini sardığı kocaman bir organizasyon var ortada. Sadece bir konuda başarılı oldukları söylenebilir. ULEB ve FIBA ile girilen ilişkilerin yanında, hasbelkader görev alan bir avuç idealistin çabası, bürokratlardan daha beter durumda olduklarını kamufle etmeye yarayabilir ama ilerlemeye yetmez.

Dışarıdan bakıldığı zaman, sürekli gülbank çeken ama hiçbir zaman hücuma kalkamayan bir ordu, Türkiye Basketbol Federasyonu.

Ve başında onun, bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim...

Ninja vs. Nigga



Hepsi güzel ama 1:03'deki ninja kardeş bana bir dönem Show Tv'nin öğlen sıcağında verdiği filmleri anımsatarak nostalji yaşattı, saniyeliğine... Bir toprağın altına giren, bir dalların üstünde uçup duran ninjalara haplanmış gibi bakardık. Arada da sevişme olurdu. Apansız. Nasıl yayınlanmış lan onlar o zaman.

Star Wars Tick Tock



Kesha'nın "Tick Tock" isimli şarkısının bir coverı.

Muhteşem bir klip olmuş. Özellikle Chewbacca çok orijinal.

Lunapark Eğlencesi (!)




Bunun aynından Bostancı Lunaparkında gördüm sanki ben.

Kadının değil tabii. O aranıyormuş gibi duruyor. Ne yapsa olacakmış aslında. Tövbe!

Dikkat! Yarı yarıya ahlaka mugayir bir videodur.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Selanik Seferi


Selanik denince benim aklıma futbol takımları gelmez, "Manastır'ın ortasında, var bir havuz" ile beraber, Manastır gelir.

Daha uzak sayılmayan bir tarihte imparatorluk kapılarının Batı ellerine açıldığı iki yer.

Ne yalan söyleyeyim, Fenerbahçe futbol takımı ve onu yönetenler, 2006 ve 2010 hezimetlerinden sonra, gamsız ve umursamaz halleriyle benden çok uzaklara düştü.

Bu sezona ve sonrasına dair ne bir heyecan ne de bir tutku var içimde. Biz "fazla romantik" tiplerin, artık geri gelmeyecek senelere ve onları götürenlere sitemi deyip, bırakalım.

PAOK maçı ise öyle değil pek.

Heyecanlıyım. Çünkü sosyal ve tarihsel rekabete dair bir maç olacak. "Futbol sadece bir oyun" falan filanı bir tarafa koyalım. Bu coğrafya özelinde öyle hissizlikler sadece hikaye kalır.

Heyecanlıyım. Çünkü İstanbul'dan giden tanıdıklarımız olacak maçta. Aldığımız haberlere göre güle güle gidiyorlar, güle güle de dönsünler.

Tribünden yana şüphemiz zaten yok, umuyorum sahadakiler de onları mahcup etmez.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Potada Peri Öyle Olunmaz, Böyle Olunur!


Neden Cumhurbaşkanı, kendi adına düzenlenen kupayı vermek için Kadın Basketbol maçına gelmiyor?

Bilmem.

Peki neden kadın basketbolcular, o "siyasileri spora ilgi duyduğu için" çok örnek gösterilen Amerika Birleşik Devletleri'nde meslekdaşlarının yaptığı işleri yapmıyorlar?

Ya da niçin Türkiye Basketbol Federasyonu'ndaki ilgili şahıslar, bu tip projelerin önünde veya arkasında yer almıyor?

Bunlar da kesin olarak bilinmez ama üç soruya da üşengeçlik ve umursamazlık neticesinde bağlanabiliriz.

Wnba sitesinde, yeni sayılacak bir haber var.

Önümüzdeki sezon Galatasaray formasıyla ülkemizde oynayacak olan Sylvia Fowles bir ödül almış.

"WNBA Cares Community Assist Award" adındaki bu sosyal sorumluluk ödülü, "WNBA Cares" nam devasa yapının küçük bir mükafatı.

Çevre problemlerinden tutun da eğitime kadar aklınıza gelebilecek bir çok konuda idol haline gelmiş WNBA oyuncularının çabasıyla bir şeyler yapılmaya çalışılıyor.

Bizim ülkemizde böyle şeyler olmaz. Olmamasının tek müsebbibi de siyasiler değil.

Dura dura bürokrat haline gelmiş Federasyonları kim engelliyor?

CV'lerinde kaldırılmadık kupa, katılınmamış organizasyon bulunmayan anlı şanlı büyük takım oyuncularının kolundan çeken mi var?

Eski sporcu - idareci kontenjanından, protokol tribününe kurulan muhterem zevât-ı kiramın eteğine, paçasına mı yapışıyorlar "Yapmayın" diye?

Yoo. Hiçbirisi değil. Sadece kimsenin umurunda değil.

Fikstür çekilsin.

Maçlar oynansın.

Belki takımlardan biri geçmiş dönemde kıçını açıkta poz vermiş bir oyuncu transfer eder ya da bir maçın içinde olay falan çıkar da medyada yer bulunur.

Sezon sonunda da kupa kazanan takım oyuncuları ellerinde basketbol topları ve üzerlerinde trendy kıyafetlerle gazetelerin hafta sonu ekinde boy gösterdi mi?

Bizim memlekette kadın basketbolundan anlanan şey budur.

Efendim memleketin aydınlık yüzüymüş de, potanın perileriymiş... Hiç aydınlık görmesek, yutturacaklar. Hiç peri görmedik ama duyduğumuza göre Tinker Bell bu benzetmeden haberdar olunca canına kıymış; "En azından benim arada sırada kendimden başkasına da bir faydam oluyordu. Revayı hak mıdır unvanı böyle bölüşmek?" diye.

Bizimkisi "aydınlık" ise, bu aşağıdaki ne? Bu aşağıdakiler "peri" olmuyorsa, bizimkiler neden oluyor?

Efendim?

Orko Gibi Senin Ben...

Şu fotoğrafa bakıyorum, yine en sempatiği İskeletor gibi geliyor. İyi tayfasının kılık kıyafete gel. Hepsi birbirinden eksantrik. Hele Orko'ya bak, tipini...

Dünya çizgi film tarihin en efsane isimli karakteri de en sol köşede yerini almış bu arada.
"Hayvan Adam"

O kadar izledik, bu sıcakta oturup uzun uzun yazacak hal de yok. Eskileri yad edelim diye koyduk işte. Bir de Thunder Cats vardı bak. O orijinal bir şeydi.

Bugünlük 1990'lar tadının sonu...

17 Ağustos 2010 Salı

Yeniden... 17 Ağustos 1999

Bir doğal afet haberinin ardından en çok takıldığım tabir "kayıp" kelimesiydi ve "Bir insan nereye kaybolabilir ki böyle bir durumda? Neden 'öldü' demiyorlar?" diye düşünüyordum. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, yakınına da şöyle bir uğruyor. O zaman anlıyor insan, neden "Kayıp" dendiğini. Aynı 17 Ağustos 1999'daki gibi...

Biz Küçükyalı'da, mağara denilen o eski Bizans kalıntısının üzerinde "Ne olduğunu anlamayan ve nihai faturayı kestiremeyen" gözlerle tan yerinin ağarmasını izlerken (normal zamanlarda trafik söz konusu olduğunda "Oralara gitmek karşıya gitmekten daha kolay. Bir saat ya sürer ya sürmez, otobandan bir vurdursan" diye ulaşımın kolaylığını vurguladığımız) Gölcük ve havalisinde binlerce insan ölmüştü, ölüyordu.

Sabah "İşe gideyim ben artık" diye çiğ düşmüş topraktan kalkıp, "Delirdin mi evladım?" sesleri arasında ve hala o toprağın üzerindeki bir battaniyeye kafasını dayamış olan, daha dün gecenin körüne kadar okey oynadığımız ortağımın huzursuzca uyuyan yüzüne uzun uzun baktıktan sonra yukarı doğru yürümeye başlamıştım. İşe gidecektim ve delirmemiştim. Sadece gece 3 küsurda, sallanmayı hiç hissetmeden gürültüye uyanmış, ne olduğunu anlamadan dışarı çıkmıştım. Yüksek sayıda kayıp olduğunu düşünmüyordum bile. Karayolları'na doğru çıkarken, bir poğaça almak için durakladığım mahalle pastanesinde duymasam, kestiremeyecektim bir süre daha.

"Onbinlerce..." dedi pastanedeki adam.
"Onbinlerce?" diye sorarcasına tekrarladım.
"Onbinlerce..." dedi tekrar. Anladım.
Arkamdan "Onbinlerce?" diye bir ses duydum.
"Evet, onbinlerce..." dedi yine adam. Arkamdaki de anlamış olacak ki "Offf" dedi.

Sonrası zaten bulutlu... Daha önce hiç karşılaşmamışlık, ne hissedeceğini bilememek, yazın tüm neşesinin yerini alan haklı bir histeri. 17 Ağustos 1999 ve sonrasının özeti.

Habertürk'de bir habere rastladım bugün. Depremde kendilerine ve cesetlerine ulaşılamayan bazı çocukların ebeveynleri, "Kayıp" addetikleri evlatlarına dair besledikleri umutların sebebini anlatmışlar. Haberin tamamını tek seferde okumak kolay değil. Bir annenin şu cümleleri her şeyi özetliyor:
"Şimdiki halini gözümde canlandıramıyorum bile. Sadece eski hali rüyalarıma giriyor. Her kapı çaldığında kalbim sıkışıyor."

Son kelam... Altı üstü on sene geçti üzerinden. Benim bile o günlerde yaşadıklarım ve sevdiklerim için endişelerim dün gibi aklımdayken, ateşin düştüğü yeri tahayyül etmek ne kadar zor, acı... Kaybı olmayanlar ya da sadece malına gelenler için, depremde yakınlarını kaybeden insanların hislerinin milyonda birini bile yaşamak mümkün değil. Peki hatırlıyor muyuz? Tek tek değil, genele baktığımızda; bireyler olarak, kurumlar olarak, bu işin neresindeyiz? Umursamaya, "Aman yahu, geçmiş gitmiş" demeye bulunan en kibar (!) kılıf, "mütevekkil olmak" ama bu tarz davranışların onunla alakası yok. Bu resmen nankörlük, alenen terbiyesizlik.

Bugün haber bültenlerinde "Schindler'in Listesi" filminden müziklerin arka fonluğunda 15-20 dakika dönecek haberlerin ve vicdanlı üç beş tane insanın ön ayak olarak hazırlayacağı programların dışında neler olacak acaba televizyonlarda? Mesela eğlence programları olacak mı? Yüzlerce bebeğin de öldüğü bir afet için "Oralarda insanlar artık çığrından çıkmıştı. Allah cezalandırdı hepsini" diyecek kadar orospu çocuğu olabilenlerden tiksinirken, onların yanına toplumsal sorumluluk sahibi olduğunu iddia eden ama bu sorumluluğun gereğini yerine getireceğine "Ölen öldü, olan oldu. Biz eğlenmemize bakalım" diyecek kadar ruhsuzlaşabilen yazılı-görsel medya leşkerlerini ve (her ne kadar uzak olsa da) onların Deniz Feneri aşığı devlet denetcilerini ve zihniyetlerini de eklemek gerek.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Resmi Sitenin İngilizce Şovları

Fenerbahçe resmi sitesinde reklamlı Niang coşkusu devam ediyor.

Her ne kadar göze tuhaf gözükse de o kadar fazla "Yok ne olacağıdı?" lafı dolaşıyor ki biz bile artık kanıksadık durumu. Hatta "Ayda 34.99 noktası"nın her haberde belirtilmesi gerek bence.

Hazır resmi site, yine yeniden gündemdeyken, dev (!) bir hizmet gerçekleştirelim diyorum.

Aşağıda, Fenerbahce.Org sitesinin İngilizce sayfalarına bağlantılar var. Siz bir tıklayın... Emin olun, hasta olacaksınız. Artık hastalığı geçirirken haberlerin olmayan güncelliğine, sürekliliğine, düzenliliğine kızar mısınız, eğlenir misiniz, orasını bilemiyorum. Paşa gönlünüze kalmış!

Hemen kendi blog yazıma eleştiri de yapayım:

"E kardeşim, Türkiye'de hangi kulübün sitesi daha iyi ki?"

Peki o zaman, hiçbiri daha iyi değil diye, biz de ipimizi kuşağımızdan çıkarıp, sala sala gezelim.

Buyurun.





Fenerbahçe Kaptanlığı Manevi Bir Değer Değildir


Fenerbahçe 4-0 kazansa da kıyameti eksik olmuyor.

Alex oyundan çıkarken, kaptanlık pazubandını Semih'e veriyor. O da götürüp Emre'ye takdim ediyor.

Eee?

Semih'in yaptığı ayıp, tamam da; bunun üzerinden neyi konuşuyoruz ki biz?

Fenerbahçe kaptanlığı artık Galip'lerin, Zeki Rıza'ların, Fikret'lerin işi olmaktan çoktan çıktı.

Semih'i eleştirmeye eleştirelim ama kaptanlığı çiftlik kahyalığı ile bir tutanları da unutmayalım. Koşar adım buralara gelinirken "Yahu bir dakika!" diyenlere "Devrimin önünde duramazsınız" sayhaları saydırılıyordu malum.

Neyse, olmuşla ölmüşe çare yok. Şimdi benim hayalimde kaptanı Kerem Gönlüm olan bir basketbol takımı var. Haydi!

Tribünler ya Bağımsızdır ya da Tutsak


Bu yazıyı, Fenerbahçe tribünlerinde alınan "Faaliyetleri Dondurma" kararından sonra yazmıştım. Şimdilerde "Bilgilendirme" ile yeni bir sürece girilirken, meşhur "tarihe not düşme etkinlikleri" kapsamında buraya da koyayım. Bakalım zaman ne gösterecek?

----------------------------------------

Fenerbahçe’de tribün gruplarının birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme.

Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak, bu gruplar yazdıkları detaylı bildiriler sayesinde müthiş bir adım atıp, sorunları tek tek ortaya döktüler. Hal böyle olunca, kimsenin dikkatini çekmeyen ya da kırk yılda bir hatırlanan problemler, şiddetle tartışılır duruma geldi. Kısacası elif çekildi, artık sıra noktalarda.

Görünen köyün üç önemli durak noktası var.
1. Kanun Koyucu - Uygulayıcı
2. Kulüpler
3. Taraftarlar

Birinciden başlayalım.

Yasalar ve uygulamalar söz konusu olduğunda, zaten nev’i şahsına münhasır olan hallerin daha da garipleştiği bir ülkede yaşıyoruz. Yasama, bir kanun çıkarıyor. Yürütme, o kanunu işletmeye başlıyor. Yargı ise, sanki sadece onlar "hani bana, hani bana" demiş gibi, kanun içinde adı geçenlerin "en savunmasızını" gözüne kestiriyor. Gerisi, aynı 5149'da olduğu gibi eski tas, eski hamam, hayatına devam ediyor. Yani gücünün yettiğine müeyyide, yetmediğine sümen altı yapan bir organizasyon var.

Hiç araştırıldı mı acaba; bugüne kadar "Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun" kapsamında tecziye edilmiş kaç medya mensubu, kaç kulüp yöneticisi, kaç mülki-idari amir var? Ya da kanunda bunların hangisine dair detaylı maddeler mevcut? Peki ya bunun karşılığında kaç taraftar mevzubahis yasadan etkileniyor? Kabaca bir hesap yapılsa, taraftar sayısı geri kalanın toplamından bayağı fazla çıkar herhalde. Spor dünyası denen âlemin tek dinamiği taraftar olduğu için mi işler böyle yürüyor? Elbette değil. O zaman?

Daha birinci maddede “esas kabahatli”nin yasalar ve uygulanma şekli olduğu ortaya çıktı değil mi? Hayır, değil… Keyfi şekilde yürürlüğe konan ve olmadık şahısların bile ceza almasına sebep olan, bu “kimi tutarsak” geleneğini (!) tribündeki insanlar elbette kınamalı. Ama “Tek sorun bu” demek, çekilen sıkıntıların özünü ıskalamak olur. Kim ne derse desin ve yöntemleri ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’de kolluk kuvvetlerinin ezberine aldığı “asayişi berkemal kılma” tarzı budur. Sadece “tribün özelinde” değil; emniyet ve yasa mekanizması için, örgütlenmiş ve organize olmuş kalabalıklar karşısında uygulanacak olan, Casablanca filminde Captain Renault’un dediği “Olağan şüphelileri toplayın” mantığıdır. Mağdurlar ve bizler, istediğimiz kadar “zaman zaman çığırından çıkan” bu yapıyı eleştirelim. Asıl çözüm başlangıcı, bu zihniyetin stadyumdan içeriye girmemesini sağlamak olmalı. Bunu da ne kendiliğinden “yerleşik kurumlar” yapar, ne de taraftar tek başına sağlayabilir.

İşte tam da burada ikinci maddeye, yani icra makamına geçebiliriz.

Yönetim kurulu tarafından, stadyumu doldurmaya veyahut kurumsal ürünleri satın almaya çağırılan taraftara yönelik olarak “Biz bir aileyiz” temasının işlenmesi hiç de tuhaf değil. Tuhaf olan, bunun sağlamasının yapılacağı yerde, yani tribünde, tam tersi bir davranışla karşılaşılması. Tribüne dair endişelerini belirten hiç kimse “Arada sırada kendimizden geçebiliriz. Bunun karşılığında ceza almayalım. Kulüp bizi bu tip durumlardan kurtarsın” demiyor. Ortada bir suç varsa, herkes cezasına razı. Ama “üzerinde falanca grubun aksesuarı var” cümlesi kanıt olarak sunulup gözaltı-sorgu-yargı üçgeninde gezdirilen insanların vebali de ortada duruyor.

Stadyumlar sadece parası verilen kartlarla girilen, büfelerinden yiyecek-içecek alınan, mağazalarından giyim kuşam edinilen yerler olamaz. Kaldı ki öyle bile olsa, yaşanan vahim olaylardaki insan mağduriyetinin en azından bir “kombine kartın çalışmaması”, “satılan yiyeceğin bozuk çıkması” ya da “alınan formanın defolu olması” kadar önemi olmalı. Dillerden düşmeyen kurumsallığın sözlük anlamı “sorumluluk almamak” olmasa gerek. Oysa her çıkan olaydan sonra “Birkaç kendini bilmez” kolaylığına kaçıp, olan biteni emniyet güçlerine devrederek kendini mesuliyetten kurtaran yönetimlerin, başta güvenlik olmak üzere, stadyumlarda her türlü konuda yüksek sorumluluk sahibi olması gerekirken, senelerdir bir tek olayda bile caydırıcı ceza almadıkları gerçeği gün gibi önümüzde. “Hak mahrumiyeti” gibi kerameti kendinden menkul bir yaptırımın caydırıcılığı da (!) ortada duruyor. Tribün gruplarının paylaştığı bildiriler, sadece bu baştan aşağı haksızlık silsilesine dikkat çektiği için bile çok mühim birer hamle oldu.

Sonuç olarak, öncelikle kulüp yönetimlerinin gönüllülük esasıyla yapılan işlerde “sicil amirliği” olmadığı gerçeğini hatırlayarak taraftara, “holding çalışanı” gözüyle bakmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Böylelikle yöneticiler tarafından araya girmesi teşvik edilen devlet aygıtı da tribünleri, kendine ve mevzuata “tam bağlı bürokrat yatağı” olarak görmeyecektir. Bu şekilde, tribünlerde otokontrol mekanizmasına yer açıldığında kanun hükümlerinin uygulanması daha kolay ve izanlı olur. Taraftar da bu noktadan sonra “stadyum içinde elzem sayıda kulüp özel güvenliğinden başka bir emniyet unsuru karşısında kalmamak” konusunda direnmeli.

Tribünün ruhunu savunmanın ve özgür bireyler olmanın yolu, kendi yaşam alanında verilecek kapitülasyonlara razı olmamaktan ve yasalara karşı gelmeyen icraatlarda tam bağımsızlığı sağlamaktan geçiyor.

13 Ağustos 2010 Cuma

Bütün Atlar Aynı Hızla Yardırıyordu. Birinciliği Mirhat'a Verdiler.

Yaz aylarının maçsız ve amaçsız boşluğunda, klasik bir Kadıköy yürüyüşü.

Pendik-Kadıköy hattı dönüş yerinde, Paşabahçe köşesinde in.

Kitabevi-sahaf gezintisinden sonra öğle yemeğine doğru yollan.

Havuzun hizasında, sağ kolda kalan KFC'nin sokağından gir.

Dümdüz ileride, erotik filmler oynatan sinemayı da geçip, sola dön.

Tam köşede 1 milyona bol köfte kültü.

Dershaneye giderken favori mekanımız. Ve tabii menümüz köfte-piyaz.

Bu köftecinin hemen çaprazında "1 Numaralı Ganyan Bayii" vardı. Kocaman, iki katlı, 5 makineli bir bayii idi. Şimdi çiçekçi olmuş.

Tarih, 27 Haziran 1998.

Karnı tok, sırtı pek her yarışseverin yapacağı üzere içeri girdim. Usta yarışçının bülteni Arşiv'i ve de tekaüt atçının göz bebeği İstanbul Puanlı'yı aldım. Az miktarda altılı ve bol bol bahis kuponunu da bülten arası yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla masalardan birisine çökecektim ki tükenmez kalemimin olmadığını fark ettim...

Aç parantez; Yarış oynayan birine "Kaleminizi verir misiniz?" demekle "Annenizin, dünyanın en eski mesleğini icra ettiğini düşünüyorum" demek arasında herhangi bir fark yoktur. En azından, kalem isteğine mukabil bakışlar onu anlatır. Kapa parantezi...

Ezberime göre yakınlarda kırtasiye yoktu ama yapacak bir şey de yoktu. Caferağa Spor Salonu'nun oradaki kırtasiyeye kadar gidip, bir kalem aldım.

Ganyana geri döndüğümde insanların "Allah rahmet eylesin. Gencecik çocuktu" falan demelerinden, yokluğumda kimin vefat haberinin ulaştığını tahmin etmeye çalışırken, daha muhtemeller yayınlanmaya başlamadığı için normal yayında olan televizyondan Kerim Tekin'in trafik kazasında öldüğü haberinin yayınlandığını gördüm. Haber tekrar yayınlandı, insanlar tekrar taziye bildirdiler vs. vs. Sonra her şey normal seyrinde ilerlemeye başladı. Ta ki diğer bir ölüm haberi daha gelinceye kadar...

"25 Nisan 1993 dogumlu, Kanatlı 3'den olma, Cansever'den doğma, Al Arap aygırı Mirhat'ın vefat ettiği" bildirildi TJK'dan.

Bu haberin gelmesinin ardından yaşananları bugün bile şaşkınlıkla anımsıyorum ve hakkıyla tasvir etmem mümkün değil ama deneyelim.

Ganyan bayii bir anda dalgalandı. Dışarı koşan iki üç kişiyi çok net hatırlıyorum. Sanki işgale uğramışız da haber yetiştirilecek yerler varmış gibi, hepsi birer Manastırlı Hamdi edasıyla fırladılar. İçeride bağırış çağırışlar hasıl oldu, "Olmaz, olamaz" sesleri geliyordu. Yarış sonuçlarının yazıldığı beyaz tahtanın üzerine karalanan "Mirhat Öldü. Camiamızın Başı Sağ Olsun" yazısı bir yana, birinin gözleri dolu dolu halde, tükenmez kalemle duvara yazdığı "Mirhat Ölmez, Vatan Bölünmez"e öylece bakakalmıştım. Gören, orada bunları yapan herkesi Mirhat'ın kazancına ortak sanırdı. Ben üzüntünün böylesine samimi olanına az rastladım.

Yıllar geçti. 12 sene olmuş. At merakım hoş bir sada olarak geride kaldı sayılır ama ezber bozulmuyor haliyle. Ne zaman, o günlerin atçılarını görsem ve ne zaman konusu açılsa "Nur içinde yatsın. Büyük attı" diyene rastlanır. Sadece Mirhat da değil, vefat eden diğerlerine de bu vefa gösterilir, ama o biraz farklıdır.

Mirhat, katıldığı 29 yarışta, sadece 2 ikincilik, 1 altıncılık almasına karşın, 26 yarışta birinci olmuştu. Ekstra bir şey vaadetmeyen orijini ve çoğunlukla vasat jokeylerle koşmasına rağmen, rahat rahat kazandığı yarışlar, hakkında "Yarım Kan" dedikodusunun çıkmasına neden olmuştu.

Hayatının ilk koşusunda geçtiği atların hiçbiri, sonradan kendi çaplarında bile başarılı olmamışlardı. O zamanlar Arap atı koşuları, şimdiki gibi yaşa göre değil, gruba göre yapılırdı. Belirli şartlar üzerinden "A Grubu, B Grubu, C Grubu" yarışları vardı. Bizim gibi orijin manyakları belki de o yüzden bakmadılar Mirhat'ın yüzüne, en başlarda.

"Kanatlı 3 neymiş lan? Yarım kan olsa ne olur o? Yarışı değil, anca benimkinin yarımını alır meh meh meh meh" şeklinde çirkinleşenlere inat, uzak ara aldığı ilk yarışından sonra, yirmi gün içerisinde üç yarış daha kazandı. Daha üçüncü koşusunda, handikap puanı üç haneli rakamlara ulaşmış, ganyanı 1.05'e düşmüştü. Halis Karataş'ın olduğu yarışta hiçbir kuponda tek atılamayacak jokey Aykut Arıcı, Mirhat'ın sefasını sürüyordu.

Yaklaşık bir aylık bir aradan sonra, bu kez Ali Kılıç idaresinde "Grup 1 Açık" koşuda start aldı Mirhat. İlk jokeyi Aykut, Çiğdemcan'daydı. Yarışın diğer ilgi çeken ismi de kantarmasına dokunulduğu zaman gücenip, duraklayan ve jokeyine adeta "Ben kendi kendime koşuyorum kardeşim. Sana ne yahu?" diyen Sıh Taha idi. Bu güzel hayvan, onca sene nasıl oldu da koştu, yarış kazandı, hala aklım almaz. Bir ittirilince dururdu yahu! Neyse... Akın Özdeniz de idare edince, biz Mirhat'ın yanına karalamakta sakınca görmememiştik kendisini. Ne var ki Mirhat onları da sallamadı. Yarış nispeten kısa ara bitmişti ama paşa paşa gelmişti şampiyon.

Oysa "Açık da koydu ya. Artık sırtı yere gelmez" denen Mirhat, İstanbul sezonunun son startında, yarış yaşamının en kötü koşusunu sergileyecekti. Yukarıda bahsi geçen, anarşist safkan Sıh Taha, gelecekte bir bayram günü ilk ayakta 26 lira ganyanla yarış kazanıp ahaliyi şoka sokacak Sebina, her pistin ve mesafenin atı ruh hastası Börühan ve ara sıra adı gibi deli koşan Deli Mavi'nin 3 saniye arkasında altıncı bitirdi yarışı Mirhat.

Bu yarıştan bir ay kadar sonra, Ali Kılıç Adana'da, Mirhat'ın üzerinde, geleceğin kum şampiyonu Beyefendi'yle beraber Sıh Taha'yı da geçip intikamını aldı ama "Müşterek Bahis Harici" olduğu koşu boyunca ganyan bayiilerinde bir önceki koşusuyla hatırlandığı için, yeteneğinin "küfredilerek" sorgulanmasını engelleyemedi elbette. "Ulan benim ilkokul 3'e giden çocuk binse getirirdi o hayvanı. Senin ben yedi sülaleni" sesleri eşliğinde...

Bir jokey için en talihsiz zaman, sürdirek atı finişe birinci sokamadığı zamandır. Aradan yıllar da geçse, yatmış kuponların laneti jokeyi kovalar. Süleyman Akdı ve Halis Karataş dışındaki bütün jokeyler için bu geçerlidir. Bu ikisine gelseler de gelmeseler de küfür eksik olmadığı için tasnif dışıdırlar. Bir de fakirim Ahmet Atçı'nın kulağı çok çınlatılırdı. "Lan sepeeeeeet, bari bu sefer getir atı. Bak tek başına koşuyorsun. Moralin düzelsin diye başka at kaydetmemişler yarışa. Düşme lan sakın" şeklinde. 50 yaşında adamlar bunu söyleyen...

Bunu anlatmışken Sadettin Boyraz'ı anmadan geçmek olmaz. 2000 yılının Gazi Koşusu olduğu gün, ilk ayakta favori Sunday Surprise'ı getiremeyip, yarışı Fuat Çakar'ın Nasıl'a kaptırdığında hemen hemen bütün hipodrom yuhalamıştı kendisini. Üstüne üstlük ikinci ayakta 4 lira ganyanla Nurayfer'i, Gazi'de de 10 küsurla Sheer Honor'ı patlatınca öfke daha da kabarmıştı. Helal olsun ama... Üçlü ganyandan iyi para indirmiştik o gün. Caprice tek, Çukurova tek, Sihirli Yüzük iki atta. 50 misli. O gün bugündür de üçlü koyduğumuz yok. Neyse... Dönelim Mirhat'a...

1997'de Adana'da, ikisi Kazım Yıldız ikisi de Tekin Kolcuoğlu ile olmak üzere, dört yarış daha koştu şampiyon. Bu arada "Sülo'nun binişi, Kazım'ın itişi" meseliyle şöhret yapmış Kazım baba, Mirhat'a binip de yarış kazanamayan tek jokey oldu. Kendisinden 3 yaş büyük Kartalbey'in arkasında ikinci olduktan sonra, bir dahaki koşuda bu kez 5 yaş büyük Timurhan'a geçildi Mirhat.

Tabii Sıh Taha'nın, Kartalbey'in ve Timurhan'ın jokeyi olan Selim Kaya'nın da hakkını vermek lazım. Üç kez geçilen Mirhat'ı üçünde de geçen Selim'dir.

Tekin Kolcuoğlu ise, kantarmasına aldığı Mirhat'la, tam on sekiz yarış üst üste birincilik kutladı. Adana dönüşünden sonra koştuğu iki İstanbul yarışında, yeni kayıpları akılda olduğu için ganyanı 1.25 keserken, bilhassa Caş ve Bozdağ gibi müstakbel şampiyonlara uzak salladığı Niğbolu koşusundan sonra 1.05'in üstüne çıkmadı.

1997 senesi boyunca geçmedik at, kazanmadık mesafe bırakmayan Mirhat 1998'e de aynı hızla girdi. Adana'nın ağaları Beyefendi ve Kartalbey'e resmi geçit yaparak kazandığı kum yarışından sonra, "Doyamadım koymalara" deyip, aynısını dört kez daha tekrarladı.

1998 Haziran'ı geldiği zaman, yıllardır beklenen gerçekleşmiş, Halis Karataş ve Mirhat'ın yolları kesişmişti. Zaten yarışlarını rahat kazanan Mirhat'ın, bu tercihle beraber İngiliz atı derecesinde koşması beklenmiyordu tabii ama, kimse de Halis'ten başkasını onun jokeyliğine yakıştıramıyordu. Şampiyon, ancak şampiyonla koşmalıydı.

Bursa'da start aldığı ilk ve tek yarışta, Vali Kupası'nda kendisinden çok zayıf olan gruba, ve onların en iyisi olan kumun şampiyonu Arslaneray'a 2 saniyeden fazla fark atarak birinci oldu. Hemen iki gün sonra ise İstanbul'da, yine Halis Karataş ile start aldı. Boş koşuda, yıllardır kapıştığı Bozdağ'ın önünde bir kez daha fotofinişi önde geçti.

Bu onun son yarışı oldu. 20 gün sonra ölüm haberi geldi. Mirhat'ın ölüm sebebine "Bağırsak Düğümlenmesi" demişlerdi ki atlar için çok yaygın bir vefat nedenidir.Ancak aradan zaman geçtikçe tevatürler artmaya başladı. Birini anlatayım. Ölmeden bir kaç gün önce, tan vakti galobunu yaparken, beraber idman yaptığı vasat bir ata geçilince, üzüntüden hastalanmış ve bir kaç gün sonra kahrından ölmüş.

"İterek Bozdağ geliyor, Sergen saldırıyor, Beyefendi de veriyor. İki boy kadar Mirhat önde. Potayı da Mirhat buluyor" seslerini az duymadık. Nur içinde yatsın.

Tesislere Baskın Var!


"Fenerbahçe Yönetimi - Emniyet Güçleri" işbirliği ile Fenerbahçe taraftarına reva görülenler ortada...

Biz birazcık geçmişe dönelim.

Tarih 10 Nisan 2007. Fenerbahçe resmi sitesi bir haber yayınlıyor. Başlığı "Çirkin Saldırı"

40 kişilik bir grup geliyor. Fenerbahçe tesislerini basıyor ve gidiyor.

Merak işte.. Acaba ne yapıyor şimdi bu 40 kişi? Tespit edilebildiler mi? İsimleri açık seçik yazılanlar hakkında kanuni takibat yapılabildi mi? Yapıldıysa neden ibret-i alem için açıklanmadı? Hani bizim, bizzat Fenerbahçeli olanlar bunun onda birini yapsa paldır küldür içeri alınıyor da ondan bu soru.. Veyahut yapılmadıysa neden yapılmadı? Hani bizde, Fenerbahçe'de protesto yasak da, rakip takım taraftarının ve sporcusunun gelip tesis basması serbest mi?

Sosyal tesislerde başka takım taraftarlarının gelip, havuz kenarında Fenerbahçe'ye sürekli laf attıklarını da duyuyoruz bu aralar. Gözünü sevdiğim kurumsallığı. Biz senin gözünü sevdik de sen niye gözünü bizim... Neyse!

12 Ağustos 2010 Perşembe

Duvar

14 Ağustos 1961

Batı Almanya tarafındaki iki kızkardeş, Doğu'da kalan büyüklerle görüşürken.

Independent'ta yayınlanan resimlerde, en çarpıcı olanı bu gibi geldi bana.

Devamı da şurada.

O Şişe Ananın...



Bombeli atmış bir de sallayan... Helal olsun, güzel bileği varmış.

Yıllar önce Kartalspor'un sezon açılışında FC Hatta ile oynadığı maç geldi aklıma. Kapalı tribünde meşaleler yanınca ben de elimdeki pet şişeyi fırlatmıştım.

Anons, hakemlerin orta sahada toplanması falan derken...

Açılış maçı lan bu!

Yalnız Hatta takımının bir kaleci çalıştırma yöntemi vardı. Zarar ziyan... İstop oynuyorlardı. Hem kaleci antrenörü, hem malzemeci, hem de kameraman olan topluca ağabey havaya dikiyor. Kaleci de yakalıyor. Gören de kendi liglerinde Tsubasa ve tayfası oynuyor sanırdı. Hani o üç dakikalık topa kafa vurma sahneleri...

Ya Bugüne Kadar Verdikleriniz?

Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber.

Robinho transferi için zikredilen para çok fazlaymış. Kulübün geleceğini riske edebilirmişiz. Onu bırakın, takım içi dengeleri de bozabilirmiş. Derdimiz günü kurtarmak değilmiş ki. Öncelik kulübün menfaati ve yarınlarıymış.

Haberi okurken gözlerim yaşardı. Boğazıma bir yumru saplandı. Oruçlu olmasam bardak bardak su içecektim. Yolu yok, çekeceğiz bu kahramanca hüznü bir 45 dakika daha. Aşk olsun size. Matemlere gark ettiniz bizi!

Ama... Cehaletime verin, bir soru soracağım.

26 milyonu bir seferde verince sıkıntı oluyor da "verim alınamayan yabancı futbolcu" veya "kovulan hocaya tazminat" şeklinde peyderpey verince problem yaratmıyor mu?

Memleketin anlı şanlı iş adamları ve Türkiye'nin en bir kurumsallıktan anlayan yöneticileri olarak, bu cahil cühela kullarınızın sorusuna, ayrıntılı bir cevap verebilirseniz bizi çok memnun edersiniz. Tabii Hakan Bilal Kutlualp yeni bir açıklama yapar da sizi tüm işlerinizden alıkoyarsa o başka...

Açıklama bekleyen milyonlarca taraftar bir yana, Hakan Bilal bir yana ne de olsa...

En Son Taraftar Duyar


Neydi o dizi? "En Son Babalar Duyar" mı? Hani ev ahalisi türlü türlü herzeyi sıraya diziyor da evin babası hepsini sonradan öğrenip, kendini bir krizden diğerine atıyor..

Fenerbahçe'nin ondan farkı var mı?

Hakan Bilal Kutlualp, yalan söylüyor.
Aziz Yıldırım, olayları saptırıyor.
Atilla Kıyat, yanlış konuşuyor.
Mahmut Uslu, ne dediğini bilmiyor.
Sadettin Saran, yalancıdır.
Murat Özaydınlı, konuşmasın.

Bunlar yönetici beyanatları... Ne oluyor yahu? Ne yaşadınız siz bunca sene o yönetim kurulu odasında?

Her çıktığınız toplantıdan sonra, divan kurullarına, kongrelere "Biz bir aileyiz" mesajı verirken, bütün yalanlamaları (ki resmi sitenin % 55'i yalanlama herhalde) yönetim kurulu adına yapıp "Münir Özkul'lu, Adile Naşit'li ve her halükarda mutlu aile" pozları atarken şimdi ne oldu?

Hepsi bir yana, size çok ciddi bir soru, sayın eski ve yeni, muhalif ve muktedir yöneticiler:

Turşunun iyisi limonla mı yapılır, sirkeyle mi?

- Yalnız şunu unutma.. Bu turşu işini, ben senden daha iyi bilirim.
- Hahayır.. Ben senden daha iyi bilirim.
- N'olur inat etme. Deli etme insanı. Ben bilirim!
- Ben bilirim! Ben!
- Yahu sen daha turşu suyunun iyisi nasıl olur, onu bilmiyorsun be!
- Sirkeyle olur!
- Nah sana! Limonla olur.
- Sirkesiz bir halta benzemeeeeeez!
- Limooooooooon!
- Sirkeeeeeeeeee!

Hadi onlar sonunda cümbür cemaat eriyordu muradına.

Ya siz? El birliğiyle ettiniz Fenerbahçe'nin içine!

TKBL mi? Kadınlar Nerede Lan?

Türkiye Basketbol Federasyonu internet sitesinde TKBL'nin fikstür çekimine dair bir haber var.

Sayfada yer alan, toplam 18 resimde yazıyla iki kadın sayabilmek mümkün oldu.

Böyle prosedür işlerin neden kapalı devre yapılmadığını, yok illa açık olacaksa da niçin daha fazla renklendirilmediğini merak ederim hep.

İdare-i maslahat, bu camianın her yerine bulaşmış. Kendileri çalıyor. Kendileri eğleniyor. Bir değişiklik olsun, bir renk gelsin, damarlarda bir kan dolaşsın. Yok.

Öyle olunca da şu yukarıdaki manzara kimsenin tuhafına gitmiyor tabii. Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi fikstürü çekiliyor ama ortada kadın namına bir iki kişi var.

Aklıma "Arabesk" filminin bir sahnesi geldi. Hani Müjde Ar, kamyoncudan ve manavlardan kurtulup, bir kahvehaneye geliyordu da içerideki tayfa kapı açılınca bir anda sessizliğe bürünüyordu. Ortamın ondan farkı yok. Bir tek o aşina olduğumuz figüran eksik. Hani herkes sus pus olmuşken o şairane tepkiyi veren... Boş koltuklardan birine onu oturtun. Hiç yabancılık çekmeden tekrar eder repliğini:

"Karı"

Basketbol İnsanlarına Bir Soru?

Adına Milli Takım dediğimiz, milletin bağrından çıkmış güzide sporcular topluluğunun içerisinde, doping suçu sabit bir insan bulunmasını içinize sindirebiliyor musunuz?

Biliyoruz, % 90 oranında bir kısmınız, "suçun cezasını incelteceğiz" derken şekilden şekile girdiniz. "Çok efendi çocuk" dediniz, "Çok şeker maşallah. Aynı lolipop" dediniz, "Yazık kız çocuğa" dediniz.. Dediniz de dediniz. Federasyon başkanının imalarına rağmen, mevzuyu el birliğiyle kapadınız.

Ama hakikaten merak ediyorum... Sizler, sosyal hayatınızda da işlenen kabahatlere karşı bu kadar yüksek gönüllü müsünüz?

Gerçi memlekette demokrasi var... Çoğunluk esastır. Kerem Gönlüm, zekidir. Kerem Gönlüm, çeviktir. Ha, spor ahlakı dopingi de kapsamaktadır ama memleketin her spor tesisinde 4.400 yere asılı bulunan, Atatürk'ün bu sözlerinde üçte iki oranı yakalıyor mu? Yakalıyor.

Yaşasın demokrasi!

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Taraftara Reva Olan : Sopa ve Saman

Alıntı üçlemesini bitirelim.

Merhum İsmail Cem'in, Mayıs 1975 baskısı "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi" kitabından "Batı'nın Niteliği : Maddiyatçılık" başlıklı bölümü arz ediyoruz.

Mühim olan, içerikteki ideolojik isimlerin fikrine katılıp katılmamak, hatta kapılıp kapılmamak değil.

Bir yapının, Batı değerlerine bürünürken, insan faktörüne nasıl yaklaştığını anlatan küçük cümleler göreceğiz. Buna, spor kulübü jargonuyla söyleyecek olursak, "kurumsallaşırken" de diyebiliriz.

Fenerbahçe yönetimi kitlesine ne gözle nasıl bakıyor? Bu bakışın uygulamaya dönüşü Batı normlarına uygun bir başarı sağlıyor mu, yoksa alaturka bir "kavram kargaşası" mı var? Yoksa hiç bir şey yok mu?

----------------------------------

Batı medeniyetinin ve kültürünün ilk temeli "maddiyatçılık"tır. Maddi tatmin'dir. Madde'nin önemidir. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse'un ortak eserlerinde belirttikleri üzere, Batı düşüncesiyle insanı "yakın, maddi ve burjuva bir mutluluğa inanır". Avrupa'nın yükseliş dönemindeki hakim dünya görüşü olan aydınlık ekolüne göre (D. Alembert, Diderot, Voltaire, vb.) insan çabası ancak kendisine maddeten yararlı olacak hedeflere yönelmelidir. "Kullanışlı olmayan her şey boştur"

Madde ve maddi zenginlik Batı medeniyetinin değişmez amacıdır. Bütün değer ölçüleri bu amacın yanında ikinci derecede kalır. Marx'ın deyişiyle, "Burjuvazi, iktidarı ele aldığı her yerde, feodal, pederşahî, duygusal ilişki olarak ne varsa hepsini yıkmıştır. Feodal insanı doğal üstleriyle birleştiren bütün çapraşık ve değişik bağları hiç acımadan koparmış ve insanla insan arasında soğuk çıkar bağından, nakden ödeme gereğinden başka bir şey bırakmamıştır"

Madde'nin en büyük değer ölçüsü olduğu Batı düşüncesinin ve ekonomik düzenin motoru, itici gücü, tabiatıyla, "kazanma hırsı"dır. Bu hırs Avrupa ülkelerindeki faaliyetin olduğu kadar, kıta dışı yayılmasının da itici gücüdür. Avrupa'nın zenginleşmesinde başrolü oynayan sömürgecilik, sistem ve kişilerdeki kazanma hırsının doğrultusunda gelişmiştir.

Batı medeniyetinin güçlendiği oranda, kazanma hırsı ve onun amaca varmak için her vasıtayı mubah gören anlayışı, eski insancıl mazeretlerden, örtülerden sıyrılmakta, apaçık ortaya çıkmaktadır:
"16. yüzyılın İspanyol sömürgecilerinde (her şeye rağmen) yerlilerin yaşayışını düzeltme gibi bir çaba mevcuttur. 17. yüzyılda Richelieu ve Colbert gibi Fransızlar, yerlileri Fransızlaştırmayı düşünmüştür. 18. Yüzyılda ise burjuva anlayışı hâkimdir ve kazanma hırsının yanında bütün diğer düşünceler silinmiştir”

Denizaşırı ülkelere giden Avrupalıların ve onları gönderen devletlerin tek hırsı para kazanmak, daha çok kazanmaktır.

18. yüzyıl Batısının öncü düşünürleri Montesqieu ve Voltaire’e, Ansiklopedistlere göre ekonomik sömürüyü gerçekleştiren denizaşırı kolonileri kurmak olumlu bir harekettir. Bu amaca hizmet eden kölecilik sistemi ahlaka aykırı değildir.

Kapitalist düzende, üretim ve servet insanın tek amacı olmaktadır. Bu düzende insan değeri sıfıra inmekte, her şey “madde” için, “maddi yarar” için olmaktadır. Bütün toplum bu amacı gerçekleştirmeye yönelmiş bir sistem uyarınca şekillenmektedir; madde bütün insani değerlerden öne alınmaktadır. Diderot’un ünlü “Ansiklopedi”sine göre, “aydınlığın (bilgi, uygarlık anlamında) ilerlemesi sınırlanmıştır. Kenar mahallelere asla ulaşamaz: Çünkü oradaki insanların hepsi aptaldır."

Aynı çağın ve düzenin dünya görüşünü yansıtan Voltaire ise şöyle diyor:
“Saçma ve barbar olan halkın hak ettiği bir boyunduruk, bir sopa ve samandır”

Batı’ya kendi düşünce ve çıkarının damgasını vuran hakim sınıfın “maddeci” dünya görüşü, garip yahut tabii bir tecelliyle, “en büyük savunucularını 1800’lerin Mason’ları arasından bulacaktır”. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse, burjuvaziyle Masonluğun güçlenmesi arasında paralelliğe işaret ederek, 1717-1780 arasında Masonluğun bütün dünyaya yayıldığını; Montesqieu, Helvetius, B. Franklin, Voltaire gibi burjuvazinin ve maddiyatçı dünya görüşünün savunucularının Mason olduğunu yazıyor. Masonluk değişik ülkelerin rahat burjuvalarını, serbest meslek sahiplerinin, düşünürlerini, hatta ilerici asil ve krallarını aynı safta toplayarak gelişen burjuvazinin uluslar arası dayanışma örgütünü, rasyonel düşünce forumunu meydana getirmektedir.

Özetlersek, Batı felsefesinin ve düzeninin temeli maddi çıkara, maddi değerlerin önceliğine dayanmaktadır. Bu düzende amaç daha çok kazanmaktır; düzenin uygulandığı toplumların itici gücü kazanma hırsıdır. İnsanın, basit bir üretim aracı olmaktan öte değeri yoktur.

Batı toplumları bu temel niteliği üç beş filozofun, siyaset adamının düşüncesi sonucunda alınmamıştır. Nitelik, Avrupa’nın tarihinden, temeldeki uygarlıklardan, burjuva sınıfının gelişmesinden, Avrupa’ya özgü sosyal ve ekonomik şartlardan doğuyor. Kişilerin tek tek zenginleşip servetleriyle emeği ve üretim araçlarını bir araya getirmelerine dayanan; özel sermayenin güçlenmesini şart alan bir kalkınma modeli, tabiatiyle, ancak maddi değerlerin önde olduğu bir ortamda gelişebilir, ancak böyle bir ortam yaratır. Bünyesinde, alışkanlıklarında, insanında madde’nin aşırı önem taşımadığı bir toplumun çerçevesinde ise Batı kültürünün ve ekonomik düzenin oluşması beklenemez.

Taraftar Gelmesin. Elitistler Gelecek!

Aşağıdaki uzunca metin, Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabından alınma... Birinci Dünya Savaşı'nda, Osmanlı ordusunun Doğu cephesinde yaptığı bölük komutanlığı sırasında, emrindeki askerleri anlattığı bir kaç sayfayı naklediyoruz.

Sonuna kadar okuyanlar, gözlerini kapatıp, şimdinin kurumsal (?) Fenerbahçe'sini düşünsünler. O zamanki insan dağarcığının şimdikinden farkı bir yana, kitle faktörüne ve onun eğitimine dair tespitlerin geçerliliğine çok şaşıracaksınız.

Ha deyince lisanslı ürün, ha deyince kombine alan ama buna rağmen "Yıkılmanın bir numaralı sorumlusu" olarak lanse edilip, eli kalem tutanlar tarafından sayfalarda dövülen Fenerbahçe taraftarının ve ona sadece para-pul lazım olduğu zaman giden yönetici zihniyetin geçmişteki bir yankısını duyacaksınız.

Liderinin gözünün içine baktığı, hatta ona taptığı yıllardan bugüne hiçbir zaman kaale alınmayan ama buna rağmen kendisinden sağduyu beklenen kocaman bir kitlenin aidiyet sınavını bugünün penceresinden görerek okuyacaksınız.

Daha fazla edebiyata gerek yok. "Bundan önce sizi şöyle de alabiliriz" diyerek, sözü yazara bırakalım.

---------------------------------

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük, o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerinden de tanımak imkanını buldum. İlk işim, talim saatlarından başka bir de ders saatları ayırmak oldu. O sıralarda savaş biraz tavsamıştı. Bölüklerin mevcudu, arkadan gelen yeni kuralarla artırılıyordu. Bugün ordunun bilgi yapısında, Birinci Dünya Harbindeki Osmanlı ordusuna bakarak çok şeyler değişmiştir. Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:

- Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?

Hep birden:

- Elhamdü-l-illâh Müslümanız,

diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz" dedi. Kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:

- İslamız,

diyenler de çıktı ama;

- Peygamberimiz kimdir?

deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:

- Peygamberimiz Enver Paşadır! dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:

- Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?

deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

Peygamberimiz sağdır diyenlere:

- O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur,

diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de:

- Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?

denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı.

Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Sonra:

- Köyünde cami olanlar ayağa kalksın,

dedim. Gerçi köylerinde cami olan bir kaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda adet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur'an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu.

İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

- Biz hangi milletteniz?

deyince her kafadan bir ses çıktı:

- Biz Türk değil miyiz?

deyince de hemen:

- Estağfurullah!..

diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türktük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu "Biz Türk değil miyiz?" diye sorunca "estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu her halde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu'da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleriydiler. Demek ki korku hala yaşıyordu...

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş, vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum. Askerlerin bir kısmı, kendi isimlerini değil de başka adları taşıyorlardı. Künyelerinde yazılı yerler, asıl doğdukları veya kayıtlı oldukları yerler değildi. Bu kayıtları düzeltmeye ve onları temize çıkartmaya uğraşırken, bunu istemeyen, hatta işi büsbütün karıştıranlar da oldu... Böyle bir toplum, bu harbi elbette ki ruhen isteyerek benimsemiş olamazdı.

İşe yeniden, baştan başlamak lazım geldi. Önce isimlerinden başlayarak, bölüğün, taburun, alayın, onbaşının, çavuşun, subayın isimlerini öğretmeye giriştik. Sonra vatana, millete, dine doğru ilerledikçe garip birtakım ruh direnişleri ile karşılaşmaya başladığımı hissettim. Anlaşılıyordu ki bu direnişleri derin ve esaslıdır. Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve mutaassıp zannetmiş, fakat cahil bulmuştum. Ama ne de olsa bunlar cahil fakat Müslümandır diyordum. Halbuki biraz sonra anlaşıldı ki, hepsinin nüfus kağıtlarına ve künyelerine geçirilen bu "İslam" kaydına bakmayarak, bu kalabalığın içinde bir sıra birbirini tutmaz dinler, yahut din tortuları, mezhepler, inancalar, tarikatlar, canlı olarak yaşamaktadır. Bunların hepsinin ruhlarına köksüz inancalar, vehim, şüphe ve geçmişin tortuları hakimdir. Hatta bir aralık inandım ki bölükte hiç olmazsa, aslını bilmeden de olsa kendini "İslam" sayanlar, çoğunlukta bile değildiler.

Alevîler, Yezidîler, Kızılbaşlar ve daha akla ve tasnife gelmeyen ve hepsi de geçmişim bilinmeyen köklerinden gelip, mensubunu karmakarışık bir insanca çamuru içinde yaşatan bir sürü itikat döküntüleri, bu insanları parça parça birbirlerinden ayırmaktadır.. Bu görüş ve kanılara varınca, bölüğün daha ilk adımda dinini, milletini ve vatanını bilmemesi şeklinde meydana vurduğu sert gerçek güçlükle de olsa, bir takım tarihi ve etnik sebeplerle az çok izah edilebilir bir hal almaya başladı.

Tam o sıralarda yayınlanan bir kitaptan bu konular için çok faydalandım. Bu kitapta Anadolu'da yerleşen bütün dinlere ve rejimlere karşı, daha eski din ve itikatların, çeşitli maskeler altında yaşattığı direnişler çok açık olarak anlatılıyordu. Bu din ve inanca kalıntıları, bilhassa İslam akidelerine karşı dayatıyorlardı. Bu dayatışta, Hristiyanlıktan önceki itikat kalıntılarından başlayarak, Hristiyan unsurlarının, İran itizallerinin ve akla gelmez daha bin bir ruh döküntüsünün tesiri canlı bir şekilde yaşıyordu.

Bu mukavemetlerin tarihi bazen, Batinîlerde olduğu gibi aktif bir mücadele şeklinde yürümüştü. Bazen de Alevîlerde, Yezidîlerde olduğu gibi pasif bir mukavemet şeklinde yürümüştü.

Yolsuzluk, mektepsizlik, adaletsizlik, idaresizlik, toprak ağalarıyle şeyhlerin her tarafta el ele verişi de devlet otoritesinin ancak vergi, veya asker almak için köyü hatırlayışı, bu direnişleri kolayca besliyordu.

Bu sonuçlara varınca, elindeki silahın sağlamlığına güvenemeyen bir şövalye gibi, harbin neticesine ve memleketin geleceğine olan güvenini, zaman zaman duman bürüdüğü oluyordu. Harbi ruhen benimsemeyen ve nerede ve niçin harp ettiğini bilmeyen, hatta kendi varlığının cahili olan askerlerimle uğraşırken, onlara acımakla, onları yadırgamak arasında bazı ruh çatışmaları duyardım:


- Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken, gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil... Hatta ilk iş, belki de Turan'dan önce Türkiye'yi kurmak ve kazanmak?..

Fakat düşüncenin seli bu kayaya çarpınca, karşımda gene bizim bölüğü görüyordum. Maddesi, niteliği ve iç yapısı bilinmeyen bölüğü... Yani o zamanki Anadolu'nun, o zamanki Anadolu toplumunun gerçek bir parçasını?.. O vakit:

- Pekiyi ama, diyordum, bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Evet, kendi maddi ve manevi sefaletlerinden? Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camii, muallimi, imamı var mı? Hastalıklarıyle mi savaştık? Eşkıyaya, toprak ağasına, şeyhe, mütegallibeye karşı onu koruduk mu? Dinin hükümlerini, milletin adını, vatanın sınırlarını öğrettik de öğrenmediler mi? Verdiği vergileri, aldığımız askerleri ne yaptığımızı söyledik mi? Padişahın adını nereden bilsin? Başkentin adını nereden bilsin? Hatta bütün bunlara rağmen onun bugün gene burada olmasına şükretmeli? Yoksa bu at bir gün başını kaldırır ve bizi üstünden atabilir!..

Hem biz onu ayıplarken, acaba biz dinimizi biliyor muyuz? Milletimizin adı bize malum mu? Türk müyüz yoksa Osmanlı mı? Vatanımız nerede başlıyor, nerede bitiyor? Anadolu'dan daha büyük olan ve şimdi her sınırında şu beğenmediğimiz Anadolu çocukları çarpışan o Arap çölleri acaba vatanımız mı, yoksa değil mi? Bu suallere biz hangimiz cevap verebiliriz? Vatanımız Türkiye mi, yoksa hayalimizde yaşattığımız Turan mı? Bunun cevabı nedir?

Şu beğenmediğimiz insan varlığının iç aleminde bin bir çeşit hurafenin, bin bir çeşit inançların kalıntıları yaşıyor, doğru. Fakat biz acaba neye inanıyoruz? Hem onun zararı yalnız kendine. Halbuki biz kendimizle beraber onları da birden batırabiliriz! Harbi ruhen benimsemediyse suçu ne? Harbi açan, harbi isteyen o mu? Ona anlattık mı?.. Hatta bu harbi açanlar, bu maceraya girerlerken bize sordular mı?

Yargılarım, düşüncelerim bu noktalara varınca, artık daha ilerileri düşünmekten korkardım. Hemen cebimden düdüğümü çıkarır, üflerdim. Bölüğümü içtima yerine toplardım. Koşarak, kakışarak gelirler, iki sıraya dizilirlerdi. Ökçelerini birbirine vurarak, çarıklarının burunlarını açarak ayaklarını bitiştirirlerdi. Kollarını yanlarına yapıştırırlardı. Başlarını kaldırır beklerlerdi... Bir emir verilsin diye...

O zaman gözlerimi her birinin üstünde, her birinin yüzünde ayrı ayrı gezdirirdim. Bu insanlar, şimdi bana daha yakın, bu yüzler bana daha manalı, daha mülayim görünürlerdi. Her birinde beğenilecek vasıflar, işaretler sezerdim. Saflar adeta birtakım yeni manalar alırdı. Bu tek olunmuş insan kuvveti birtakım değerler, birtakım istidatlar, birtakım gizli kudretler taşıdığını ilan eder gibi olurdu...

- Hayır, derdim, bunlar günahsız, bunlar değerli varlıklardır. Bunlar daha aydın bir yarının yapıcılarıdırlar. Asıl suçlu biziz. Onlar bizi affetmelidirler...