Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2010 Pazartesi

İsmail Şenol, Teşekkür, Tekzip ve Devam


İsmail Şenol, kendisinden yola çıkıp genel algıya dair yazdığım "Akatlar" yazısına twitter aracılığıyla cevap vermiş. Hassasiyeti için teşekkür ve yazıya dair tekzip borcum ortaya çıktı. Bir de cevaba cevap hakkı...

"Selam, yazını tavsiye etti arkadaşlar, okudum. Eline sağlık. Ancak yanlış bir anlaşılma var, benim orada bahsettiğim şey, salon içinde her BJK basketinden sonra hoparlörlerden kartal sesi gelmesiydi. Hatta ben ıslık sandım önce, meğer kartalmış. Diğer konuları da Amerikalı takipçilere anlatmanın gereği olmadığını ve ilgiyi yönlendirebileceğimizi düşünüyorum. Sevgiler." diyor İsmail Şenol.

Anlaşılan, orada bir taraftar övgüsünden ziyade, bir durum tespiti olmuş ve ben de onun üzerinden "alakasız gözüken" uzak yerlere yelken açmışım. Ama anlatmak istediğim tam da buydu aslında.

Belki Fenerbahçelilik, belki bundan kaynaklanan Beşiktaş'ı sevmemezlik, belki de (ya bunlara ek, ya da tek başına bir etken olarak) çok sevdiğim tribün ortamlarının "bu derece" kirlenmesinden duyduğum tiksinti yüzünden ön yargılıyım ama 140 karakterlik bir yazıdaki detaysızlık, tek başına fikri deviriyor. Benim gibi ecnebi olmayan ama bir taraftan da İsmail Şenol'u takip ederek maçın yorumlarını okuyan insanlar arasında "İşte yine Beşiktaş taraftarı övülüyor" intibaı uyanıyor.

Yazının geri kalanı bir önceki gibi şekilleneceği için devam etmeye gerek yok. 

Sadece neticeyi bağlamadan önce, ilk yazıda eksik kalan bir noktayı yazayım. Bir tribün insanı olarak, tribünün belli dinamiklerine ve hatta küfüre bile "bir yere kadar" kesinlikle itirazım yok. O yerin neresi olduğu da baş ucu demirbaşımız olan, Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında bihakkın yer alıyor. Bundan ötesini Fenerbahçe tribünleri yapıyorsa, onlar; falanca tribünler yapıyorsa onların karşısındayız.

Velhasıl-ı kelam, İsmail Şenol'un spora dair bir şeyi sırf popülizm maksadıyla övmeyeceğine elbette aklımız eriyor. Aynı Murat Kosova'da ve Kaan Kural'da olduğu gibi... Belki bu insanlar "Bize ne kardeşim? İşinize nasıl geliyorsa" noktasında da durabilirler. Diyecek bir şey yok... Ama Ömer Onan gibi bir oyuncuya, sırf "iyi oynadığı" için küfür kıyamet giydirilebilen, kadın basketbolculara yanan sigara atmanın adetten sayıldığı bir salona dair, yanlışlıkla da olsa en ufak bir "övgü algısı" yaratmak da bu isimlere hiç yakışmıyor.

İsmail Şenol, Algı Kaymaları ve Boku Çıkan Küfüre Saygı Duruşu


Bundan üç sene önce... Akatlar'da yine bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçı... Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisi yayında. Tam da Beşiktaş taraftarı olanca sürekliliğiyle Fenerbahçe'nin gelmiş, geçmiş, eşik, beşik, ana, avrat, yedi sülale kavramlarına sinkafı basarken ikili devreye giriyor:
"Beşiktaş tribünleri coştu. Evet, muhteşem bir tezahürat var"

Hoppala Hasan dayı, maslahatım seyirdi...

Çok geçmeden Abdi İpekçi'de bu ikiliyi ayrı ayrı gördüğümüzde, vaziyeti sorup, sitem ediyoruz. Hassasiyetimizde haklı olduğumuzu, o an maçı anlatırken, heyecanla bağırılanların içeriğinden çok, yüksek sese odaklandıklarını ve ne söylendiğini duymadıklarını söylüyorlar. Makul insanlar, makul açıklama. Hiç değilse bir daha olmaz. Ya da "böyle kendimizi avutuyoruz" diyoruz. İkincisi oluyor.

Bu sefer Murat Kosova ile Kaan Kural değil, İsmail Şenol... Yakını bilinmez ama uzaktan bakınca 10 numara gazeteci, 10 numara basketbol insanı, 10 numara spor aşığı gibi duruyor kendisi. Memlekette aranıp da kolay bulunamayan şeyler...

Dün maç oynanırken twitter'dan yazıyordu kendisi. Biz de takip ediyorduk ki şöyle bir cümle geldi.

"In the arena, you're going to hear the voice of eagle after the Besiktas baskets. That's because the team is nicknamed Black Eagles."

Kazakistan'da yakından kartal görmüşlüğüm, hatta koluma kondurmuşluğum var. Devasa bir şeydi, sesini de esirgememişti sağ olsun ama ağzından "sik"e benzer bir kelime çıktığını hatırlamıyorum hayvanın. Şakası bir yana, artık ülkedeki tribün hallerini "bir kaç kendini bilmez"den kurtarıp, özneleri cümle içinde kullanabilmek gerek. Eğer "akil" diye bildiğimiz insanlar bile son yılların en pis derbi ortamlarının yaratıldığı bir salonda ikamet edenler için şu cümleleri kuruyorlarsa, ortada kartal kadar devasa bir yanlış var demektir.

İsmail Şenol ya da benzeri "elit" spor insanlarının bu topa girmesi "kendilerince" uygun olmayabilir. Saygı duyulur, hak verilir. Ama madem eleştirisi yapılmayacak, övgüsü de yapılmasın.

Fenerbahçe yapıyorsa Fenerbahçe. Galatasaray yapıyorsa Galatasaray. Beşiktaş yapıyorsa Beşiktaş... Hatanın adı koyulsun...

Beşiktaş tribünlerine dair kamuoyunda yaratılan bir "mes que un tribün grubu" algısı var. Bu algı, tribünlerde sosyal yönü ağırlıklı, düşünce yapısı kuvvetli, hür iradeye dayalı ve yaratıcı insanların bir araya geldiğini öngörüyor. Kadınlı erkekli, bir sürü gazeteci, yazar, televizyon insanı, sanatçı da "Ayyyyy çok şeker"den "kartal sesleri yankılanıyor"a kadar uzanan bir skalada beğenisini belirtiyor.

İşte bu topluluğun bir gün rakip takım (bilhassa Fenerbahçe) formasıyla Akatlar'da sahaya çıkmayı tecrübe etmesi gerek.. Erkekse alnının ortasına, kadınsa yeni yapılmış fönlü saçların arasına balgamı yemeleri ne kadar sürer, önce onu görürler, sonra da ne kadar isterlerse o kadar överler.

14 Kasım 2010 Pazar

Barış Kuyucu, Kendisine Kuyu Arıyor


Kendisi Gaziantepliymiş. Çocukluğu Kamil Ocak'ta geçmiş. Lisanslı sporcuymuş. Falan filan.

Şimdi de CNN Türk kanalında spor müdürlüğü yapıyormuş. Yapsın. Gözümüz, kulağımız kendisinde değil.

De...

Fenerbahçe'ye bok atmasın bunları yaparken..

3-0'dan gelip, 4-3 biten 2001 sezonundaki Gaziantep maçının satılmış olduğunu iddia etti twitter'da. Zaten ismini seven bir insan değilim, bu herif yüzünden daha da bir sinir oldum "Barış" kelimesine.

Koca "müdür" konumuna gelmiş adamsın, elindeki belgeleri açıklasana madem, kim, neyi, kaça satmış, herkes öğrensin. 1989 da Galatasaray da maç satmış olabilir mi sana göre? Yoksa herkesi kendin gibi mi belledin? Olur ya, atasözü var; kişi kendinden bilir işi.

Aziz Yıldırım bu camiayı sündürmeye, taraftarlarını tepkisiz meşe ağaçlarına döndürmeye çalışıyor olabilir. Mesela stadyumda sana karşı bir protesto olsa, sen de araya hatırlı tanıdıklar soksan inan olsun, aleyhine bağıranları toplatabilirler ama...

Bu Fenerbahçe'nin taraftarı arasında delisi tutkunu her ne hikmetse bitmez Barış. Bence sen çıkıp bir özür falan dile Barış. Ha özür işi, bir şey yapacak adamı yine durdurmaz ama hiç değilse biraz insaflı olurlar Barış.

Aslında sen iyi insandın Barış. Yazık oldu sana.

2 Kasım 2010 Salı

Şehitler : Kim Kime, Dum Duma! (by Halit Çapın)



Oralarda: yine her gün, her gece ölmektesiniz değil mi oğlum, oğullarım? Biz İstanbul'da kendi havalarımızdayız... Büyük çoğunluğumuz umursamazız, bir başka büyük çoğunluğumuz kendi dertleriyle haşır neşir...

Siz ölmüşsünüz kime ne? Buralarda bir oturuşta develeri, filleri, milyarları, trilyonları yutan pezevenklerde keyifler tayyib... İstanbul canibinde, sizler eğer büyük bir katliama kurban gitmezseniz; yani otuzunuz, kırkınız, elliniz birden ölmezseniz, hiç kıymeti harbiyeniz yok...

Gazetelerde tek sütun haber bile olamazsınız..

Tansu Hanım'ın fularları kadar bile bahse değildir göçüşleriniz. Sizler sadece "Kanları yerde kalmayacak, intikamları alınacak" masallarının kahramanlarısınız bu benim şehrimde; İstanbul'da.

"Allah verdi, Allah aldı. Vatan millet sağolsun, mekânınız cennettir" palavralarının yiğitlerisiniz sizler...

Er, çavuş, teğmen, yüzbaşısınız... Öğretmensiniz... Küçümencik bebelersiniz... Polisler, hemşirelersiniz...

Ölmektesiniz...

Biz bu İstanbul'da iyiyiz... Siz ölmektesiniz, biz düzelmekteyiz..

Nutuk söyleyenlerden değil, vatan için ölenlerdensiniz di mi?

Siz orada kırılırken, burada Fedon nam meyhanede tabak kırıyor insanlar... Ve onlar bizim insanlarımız... Ama o kaosta yakınları, hele oğulları, oğulcukları olmayanlar.

Sahi uğradı mı oraya, Maykıl'lar, Madonna'lar...

Burada yaşıtlarınız onlarla yatıp, onlarla kalkıyorlar...

Siz yavaş yavaş bastırmaya başlayan soğukla, kurşunla...

Yırtınıyorlar, üstlerini başlarını parçalıyorlar, Maykıl ile Madonna elleriyle oralarını buralarını kurcalarken... Ağlıyorlar hüngür hüngür... Siz ölürken ağlıyor musunuz?

Siz oralarda dövüşürken vatan için, buralarda yiyen yiyene...

Vatan, millet tamam da, bazı soyguncu pezevenkler için akıttığınız kanları helal etmeyin ne olur...

Dosyalar açılıyor son günlerde... Yolsuzluk dosyaları... Cart kaba kâğıttan beyaz sayfalar hakeza...

Neden açılmıyor bazı şeyler? Kimilerinin çocukları nerelerde yapıyorlar askerliklerini? Ya da yapıyorlar mı?

Nereden mi geldi aklıma, abur cubur şeylerden bahsetmek varken böyle bir konuya girmek... Analar ve babalar, sadece açlıktan, yokluktan ağlamıyorlar şimdi... En kıymetlilerinin, oğullarının, oğulcuklarının ölümleridir gündemde olan... Onlar kuru ekmeklerini gözyaşlarına banıp yiyorlar. Ama kim kime, dum duma...

Vatan için, bu toprak için dövüşmek... Sonuna kadar dövüşmek, görevlerin en büyüğü... Oysa neden sadece bazıları?

En büyük gazetelerde bile yarım sütun bir haberdi geçen gün okuduğum: "Bingöl'ün Solhan İlçesi'ne bağlı Asmakaya Köyü Jandarma Karakolu'nu akşam saat 19:00 sıralarında basan teröristler bir teğmenle, iki eri şehit etti..."

İsimleri filan hiç yok onların... Öyle, hepsi hepsi, yarım sütun bir habercik...

Kalktım kitaplığımı altüst ettim.

Erich Maria Remarque'nin "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" isimli destansı kitabını arıyordum. Buldum.

Kitap şöyle başlıyor:

"Cepheden dokuz kilometre gerideyiz. Bizi dün değiştirdiler. Şimdi karnımız kurufasulye, sığır eti dolu. Tok ve memnunuz. Hepimizin aş kapılarında akşam yemeği de hazırdı. Üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var. Kekâ..."

Ve kitap şöyle bite:

"Ekim ayında vurulup öldü. Vurulduğu gün bütün cephe sessiz sakindi gayet... Öyle ki, resmi yazışmalar, batı cephesinde kayda değer bir olay olmadığı cümlesiyle yetindiler...


Yüzü koyun düşmüştü...


Toprakta uyur gibi yatıyordu.


Tersine çevirdikleri vakit, fazla acı çekmeden ölmüş olduğunu gördüler...


Yüzünde öyle sakin bir ifade vardı ki, kaderine memnundu âdeta"

Ehh işte bazı pezevenkler yaşıyor: Çalkalayaraktan, kıvıraraktan.

Bazı yiğitler yitip gidiyor: Sessiz, sedasız...

Kim kime, dum duma!..

Halit Çapın - 13 Ekim 1993
(Ben Sana Küskünüm İstanbul - s. 55)

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kenan Onuk

Klasik cümle; zaman çabuk geçiyor.

Üç gün önce, Kenan Onuk olmadan yaşadığımız beş yılı geride bırakmışız.

Suyu çıkarılan "80'lerde çocuk olmak" listelerinde gözüm hep onu arar, durur.

Kenan Onuk bizim kuşaklar için başka bir insandı. Hayatın bambaşka zamanlarında, bambaşka bir hayattı. Hangi sporu sevdiysek, hangi sporda neye bağlandıysak, onun bir payı vardı.

Tadı damağımızda kalmış çok az 90 dakika yaşadık. O da bir tanesiydi işte. Nur içinde yatsın.

20 Nisan 2010 Salı

Gerilim Baronu

Senelerce kıta komutanlığı, askeri savcılık, DGM Cumhuriyet Savcılığı yapacaksınız; günün birinde Fenerbahçe-Beşiktaş maçından sonra uzatılan mikrofona, fantastik kuntastik film unsuru gibi "Gerilim baronu" deyip, duracaksınız. Olacak iş mi?

İş mi, değil mi bilmem ama büyük kurnazlık... "Hukuk adamı" kimliğiyle hangi ithamın suç teşkil edip, hangisinin kanun nazarında ete süte dokunmayacağını iyi bilen Engin Baltacı'nın söyledikleri mühimdir. Her maç sonrası, yenilen takımın (özellikle bu takım Beşiktaş ise) söylediği klişe cümlelerden ibarettir ama yine de mühimdir.

Fenerbahçe Başkanı ya da yöneticileri iki kelime ettiğinde "Acaba şunu mu demek istediniz? Yoksa bundan mı dem vurdunuz?" diye ısrar ede ede, söylenmemişleri bile ortaya çıkartmaya (!) çalışan Türk medyası, "Beşiktaş yarım büyüktür. Çapı İstanbul'un iki büyük takımından tekinin yarı çapı kadar bile değildir" demeden, üzerine gitmeli bu demecin ama nerede? Tirajın nereden akacağını biliyorlar tabii.

Koskoca yönetici adam, resmen çıkmış, "Altılıda bu ayak kurulmuş" der gibi, "Bu lig kurulmuş" diyor. Peşine de ekliyor, "Ben kimseyi hedef göstermiyorum" diye. "Kuranlar kim?" diye soruluyor. "Bunu söyleyemem" diyor. Bu arada, Futbol Federasyonu zerre alınmıyor. Herhalde "Tenis, Eskrim ve Dağcılık Federasyonlarını" ilgilendiren bir husus olduğu için (!)

"Gerilim baronu olsa olsa böyle bir şeydir" diyerek Engin Baltacı'ya bir kıyak geçelim. Buyursun, gelsin, yukarıdaki resmi bizden alsın ya da Akaretler'e gönderiverelim. Siyah-beyaz da giyinmiş. Bir takım madalyalar falan var üzerinde. Kupasız geçen sezonda, mansiyon niyetine. Yönetim kurulunda birbirlerine verirler.

8 Nisan 2010 Perşembe

Milliyet Özür Diledi!

Milliyet, internet sitesinde, Fenerbahçe camiasından özür diledi.

Yukarıdaki açıklama nedeniyle, bu akşam Eczacıbaşı maçından önce yapılacak protesto etkinliğini durduruyoruz.

Milliyet kurumsal kimliği, bu açıklamayla "olması gerekeni" yapmıştır.

Son günlerde yaşanan olaylar bir kez daha ispat etmiştir:
Fenerbahçe taraftarı küstahlığa izin vermez.

24 Mart 2010 Çarşamba

Acımadıki, Acımadıki...

Başka bir haber için resmi sitenin arşivini kurcalıyordum, şu habere rastladım. İçeriği falan mühim değil ama merak eden için şurada haber.

Biz mi gerizekalıyız, yoksa bu "kurumsal iletişimin gelmiş geçmiş insanları" mı çok zeki, ben anlamıyorum. Resmen yalanlama haberi yapmak hoşlarına gidiyor. Şu coşkuya bakar mısınız? "Ha ha ha salaklar başkanımız görüşmedi ki, görüşmedi ki ha ha" dermiş gibi.

Üç sene geçmiş üzerinden. Bir şeyler değişmiş olmalı. Evet, evet, olmalı...

12 Mart 2010 Cuma

Fenerbahçe Kaptanlığı

İslam Çupi ismi bugün çoğu insan için yalnızca bir tek cümleden ibaret. Acaba eski yazılarını anımsayan kaç kişi var? "Kitaplarını alıp okuyan var mı?" sorusu abesle iştigal olur zaten. Kaç kişi kitap okuyor ki?

Hep merak ederim; "İslam Çupi şimdilerde yaşasa ve eğilmeyen kalemini şimdinin 'resmi Fenerbahçe ideolojisine' de eğmese ne olurdu?" diye. Resmi site kınama yayınlar, forumlardaki taraftarlar da "Sen kimsin İslan Çupi?" topikleri açardı herhalde. Acaba QTM diyen de çıkar mıydı, utanmadan?

Yukarıda 1990'da yazılmış bir yazısı var rahmetlininin. Konusunun bir yerinde "Fenerbahçe Kaptanlığı" geçiyor. Taradım, koydum, vaktiniz varsa, tıklayıp, okuyun bir.

Bizim gibiler okuyup, üzerine bir büyük devirsin diye yazmış İslam baba.

Ha unutmadan... Fikret Kırcan hala hayatta. Allah ikisine de uzun ömür versin, bizim taraftarlardan sadece Paşalı Birol hatırlıyor onu. Sürekli gidip, görüyor falan. Diğerleri mi? İşimiz başımızdan aşkın. Yeni efsane (!) Emre Belözoğlu'nun peşindeyiz!

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kaptan Haddock'un Piposu...

Size değil, sizin ne haltlar yiyeceğinizi bile bile kurulmanız ve icraatınızın saçmalaması sırasında size destek verenlerin münasip bir boşluğuna doğru gelsin (!) değerli RTÜK zevatı. İyice delirdiniz lan!

İlgili habere dair muhteşem Selahattin Duman yazısı da burada.

9 Şubat 2010 Salı

Hıncal Uluç Haklı!

Hıncal Uluç bir yazı yazmış bugün. Yine saydırıyor. Ve bu sefer haklı da. Vallahi haklı, billahi haklı.

E iyi ama kardeşim, bu Emre denen vatandaşın halleri yeni mi aklınıza geldi? Kendisi olanca ahlakıyla ve sportmenliğiyle Fatih Terim'in, Bülent Korkmaz'ın, Hasan Şaş'ın vs.nin rahle-i tedrisinden geçerken neredeydiniz? Gün gelir, Cüneyt Gökçer için yazdıklarına pişman olduğunuz gibi, Emre hakkındaki bu yargılara da Fenerbahçe'deyken vardığınız gibi pişman olur musunuz? "Sarı Kırmızı Kaşkol-2" çıksa da öğrensek.

Hem kimseler merak buyurmasın, bu camianın başkanı "profesyonel olmak adına" Fenerbahçe'ye bütün küfür edenleri alıp, kaptan bile yapar ama hala bir midemiz var, şükürler olsun. Hiç değilse annesinin karnından sarı kart işareti yaparak çıkmış, provakatör küfürbazları "heykeli dikilecek bayrak adam" diye tac ve taht sahibi yapmıyoruz. Öyle değil mi Haşo?

26 Ocak 2010 Salı

Seda Sayan vs. Darth Vader

Hadi muasır medeniyet seviyesini geçtim. Bari gündüz kuşağında ekrana çıkanlar biraz "akil insan" seviyesine gelseydi şu memlekette.

Malum, anketlere göre "Türkiye'nin En Güvenilen Ünlüsü"
Seda Sayan

Yine anketlerin söylediğine bakılırsa "Amerika'nın En Güvenilen Ünlüsü"
James Earl Jones

Düşündüm de Seda Sayan'dan çok iyi Emperor olurmuş aslında! Nihat Doğan da kırmızılar içinde Royal Guard olurdu, önünde 1071 yazısıyla...

Ha bir de Seda Sayan demişken, şu aşağıdaki şaheseri paylaşmadan geçemeyeceğim. Allahım biz ne günah işledik de sanatçı namıyla şunları başımıza gönderdin...



- Ohhhh
- İyisin, yaşıyorsun

Bu ne lan!

23 Ocak 2010 Cumartesi

Uydur Uydur, Yaz

Her mevzuda işine gelen yorumu götünden uydurmayı marifet sanan necip Türk basınının ilgisine ve bilgisine arz olunur.

Avusturalya Açık Tenis Turnuvası'ndan taraftar görüntüleri veren "Telegraph" yukarıdaki fotoğrafın altına ne yazmış, okuyalım hep birlikte...

"Over-enthusiastic Chilean fans caused a security breach by letting off a smoke flare during a game between Fernando Gonzalez and Turkey's Marsel Ilhan..."

Ve masumiyet...

21 Ocak 2010 Perşembe

İyi Kalpli Müptela Deniz Seki

Malum olduğu üzere, Deniz Seki'nin uyuşturucu ile ilgili hapis süreci "Deniz olarak girdim, okyanus olarak çıktım" şeklindeki özlü söz ile kapanmıştı..

Tabii "Usta mal çok sağlammış. Beton gibi oldu kafam" vb. keyif kelamları evde kapalı kapılar ardında, mağdur felsefesi ise kamuoyuna karşı yapılacak, bunda tuhaf bir şey yok. Ne de olsa hafıza-ı beşer, her daim şaşar, Türkiye de ara sıra olur olmaz insanlarla gurur duyar (!)

Neyse efendim, yine malum, aynı camianın dejenerasyonuna baka baka kararan ya da kararmaya eskiden beri teşne olan bir diğer üzüm, pardon isim ise Yiğit Karaahmet olmuştu geçenlerde. Zehri içeriye tıktığı burnundan tuttukları gibi mapus damına koyuverdiler onu da. Arkasından gözyaşı döken falan yokmuş, anlaşıldığı kadarıyla. Bugün gazeteci, yazar, sanatçı namlarıyla maruf, alemin çok yönlülerinden Ayşe Özyılmazel, buna değinmiş. Kendince haklı gerekçelerini de sıralamış ardından. Pek ala, pek güzel, pek anlaşılır olmuş. Lakin bir cümle var ki şöyle:
"Bir kere Deniz Seki gibi iyi kalpli, güzel ruhlu bir insanla Yiğit'i kıyaslamasak iyi ederiz"

Belki de ben yazıyı neticemden anlıyorumdur ama hala daha bir Deniz Seki'yi sevimli gösterme çabasıdır gidiyor alemlerde. "Biz de çekip, yakalanırsak onun haline düşeriz maazallah. Komşuya derken bize olmasın" hali midir? Tanış olmaktan mütevellit "Yazıktır, kıyamam" vaziyeti midir? Allah bilir.

Fakat bu mütefekkir insanlara sorulması gereken bir soru var.

Normal şartlar altında, normal bir vatandaşın, uyuşturucu kullanırken ya da satarken yakalanıp, hüküm giymesinin ardından hayatı kararırken; adına "sanatçı" denen ve bu sıfatı hak edip, etmediğini sabaha kadar tartışabileceğimiz insanların, aynı süreci reklama çevirip, bundan maksimum fayda sağlamasına verilen olağanüstü desteği hangi vicdan ile değerlendireceğiz?

Uyuşturucu karşıtı kampanyalarda görev almayı bırakın, uyuşturucu ile ilgili soruları bile "Duymamış olayım" diye geçiştiren ve "Ah canıııım, o günleri hatırlamak istemiyor tabii" diye bu hareketi anlayışla karşılanan insanlar mı kamu oyuna mal olmuş sanatçı havası atacaklar? Olmayacak iş değil ya, yarın bir gün "Uyuşturucu kullandı ama pek iyi kalplidir, pek temiz ruhludur Deniz. Devlet sanatçısı olsun mu?" bile dense şaşırmam.

Uyuşturucu aşağılık bir suçun cezası her zaman bellidir. Bu ceza kanun koyucu tarafından uygulanır ama destekçiler de takibini yapar. Başta medya olmak üzere, toplumun her dinamiği bu lanet şeyi özendirmekten kaçınmalıdır. Hapisteki diğer suçluların eksiği, medyada tanıdıkları olmaması mıdır?

Gerçi ne konuşuyoruz? Kendi içindeki en değerli isimlerden birini öldürmüş katilin götüne muhabir ve kameraman ordusu takan bir medyadan her şey beklenir.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Herif-i Naşerif

Olaydan iki gün sonra, 3 Şubat 1979'da böyle duyuruyor Milliyet, Abdi İpekçi cinayeti ile ilgili gelişmeleri.

On gün sonra 31 yıl geçmiş olacak, daha biz doğmadan işlenmiş olan cinayetin üzerinden ve elde kalan sadece beş yıldızlı otellerde misafir edilip, ağırlığınca para önerilecek projeler için önünde temennaya dizilmiş insanların bulunduğu bir katil.

Evet, devlet kin tutmaz. Peki ama böylesine bir şeye çanak tutar mı?

Şüphesiz "devlet" tanımı içerisinde bir sürü dinamiği barındırıyor. Bunların belli hassasiyetlerinin üzerinden aşmak siyasi iktidarın işi olmayabilir ama hiç değilse çeşitli mevzularda gösterilen hararetli tepkilerden bir kısmı da bu hususta sergilensin. Gerçi "Halam kaytan bıyık bıraksa..." dermiş gibi olacak ama; iktidarı, muhalefeti bir olup, "Ne yapıyorsunuz lan siz, manyak mısınız? Katil bu kadar kutsanır mı?" desin.

İşin bir de medya ayağı var. Duyduğuma göre habertürk, Ağca haberlerini büyütmeden verme kararı almış. Güzel bir düşünce ama genele dair sorunu ortadan kaldırmıyor maalesef. Abdi İpekçi'nin bir sembol olarak nelerin önünde durduğunu seneler içerisinde defalarca dile getirmiş insanların, şimdi onun katilinin peşinde para saçmak için dolaşması kadar alçaltıcı bir şey var mı? Satmasın ulan gazete. Seyredilmesin televizyon. Ne olacak? Aç mezarı yok ya, ölmezsiniz. Ama yok. İlla ki tiraja karşı domalacaklar... Orana vurulduğunda "bir avuç" kalan idealist ve düzgün ismi ayrı yere koyup, medyayı bir tenekeye doldursalar, vurduğun yerden "tınnnn" değil "şerefsizzz" diye ses gelir.

Bu minvalde "Herif-i Naşerif of The Decade" yarışmasına daha ilk seneden damgasını vurmuştur Türk medyası. Helal olsun!

30 Aralık 2009 Çarşamba

Sporu Ne Kurtaracak?

İnsanların görünce hafif şaşırdığı, pek azının önemsediği, çoğunluğun ise "Ehe ehe.. Ne komik lan" diye karşıladığı ve ertesi gün unuttuğu bir şey oldu geçenlerde. Erzurumsporlu oyuncuların protestosu. Haberi burada.

Uzun süredir hemen hemen hiç televizyon seyretmiyorum. Boş kalan vakitlerin çoğu internette okuyarak geçiyor.. Buna rağmen ilaç için bir iki yazı ve bir kaç tane satır dışında hiç bir şeye rastlamadım bu konuya dair. Halbuki olay mühim. Parantez açıp söylemek gerek; Can Kozanoğlu'nun yazısı zaten söyleyecek fazla bir şey bırakmamış. Müthiş basınımızın usta kalemleri ajans haberlerini kopyala-yapıştır yapacaklarına bu yazıyı alsalar ya...

Takımın adı Erzurumspor olmuş, başka bir şey olmuş, ehemmiyet orada değil. Bu ülke yüzme şampiyonası için, en büyük basketbol salonunu apar havuza çevirme gibi bir rezalete imza attı yakın zamanda. Hangi branş olduğu da önemli değil; federasyonlar ve kurulları ciddi birer denetlemeye tabi tutulsalar, kim bilir ne herzeler çıkacak ortaya. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ndeki sümenlerin altı kurcalansa neler çıkar, yine kim bilir.

Oysa bütün bunlardan rahatsız olmadan ve hiçbirisine değinmeden spor yazıp, çizen insanlar var bu ülkede. Bunca pisliğin içinde ya "alışmış kudurmuştan beterdir" oynuyorlar ya da o pislikle besleniyorlar, diye düşünüyor insan.

Ondan sonra "Eskiler-Yeniler" tartışması çıkıyor alev alev. Evet, yeni spor yazarları hata yapıyor olabilir. Belki zaman zaman had aştıkları bile oluyordur. Ama Allah aşkına eskiler de "O futbolu bilmiyor", "Beriki neden oynamıyor", "Federasyon neden falancaya kıyak geçiyor" yazmaktan başka ne yaptıklarını bir açıklasınlar. Yeni nesillere ne miras bıraktıklarını sorgulasınlar.

"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey" var ya hani. Mikro düşünelim biz, Dünya'da gözümüz olmasın. Mesela sporu ne kurtarır? Adamlık mı? Boku yedik o zaman, kurtulmaz bizim sporumuz. Sporcusu, emeklisi, yöneticisi, çalıştıranı, yazanı, çizeni, yorumlayanı; adam kıtlığında kıran var çünkü.

30 Ekim 2009 Cuma

Deniz Seki Jedi Olmuş

Deniz Seki, Ayşe Arman'ı aramış. Off the record içini dökmüş. Kader kurbanı sanatçı (!) olarak, meramını kelimelere dökerken, ne kadar pür-i pak olduğunu ispata çalışıyor kendisi. Yapsın tabii. Fakat bir yandan da bu kadar iyi edebiyat yapamayan "eski" suçlular geliyor akla. Hani bir zamanlar Deniz Seki'nin "Tu kaka" dedikleri. Nereden, nereye?

Demeçlerden bir demet şöyle:
“İnanır mısın, ben orada içimi yıkadım. Hemen kirletmek istemiyorum!”
“Kara kaplı defter soruyorsun bana, herkesi affettim ben. Hiç öyle çetele tutmadım. Kimseyle bir derdim yok.”

Darth Vader olsa, ne derdi?
"The force is with you young Deniz Seki. But you're not Jedi yet"

28 Ekim 2009 Çarşamba

Selahattin Duman'dan Fenerbahçe'ye Açık Mektup

Bir gün önceki yazısının linki de şurada. Güzel analizler :)
-----------------------------------------------------
Son Kadıköy faciasından sonra işimi gücümü bırakıp bu mektubu yazmak zorunda kaldım.. Yakın çevrem mağdur, boynu bükük Galatasaraylı arkadaşlarımla dolu olduğundan başka çarem yoktu.. Ayrıca ahalinin huzuru açısından bu işi yapmaya mecburdum.. Lütfen gereğini yapın..

Sayın Başkan, Muhterem Yönetim Kurulu Üyeleri..

Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki maçlar, futbol rekabeti olmaktan çıktı, önceden plânlanan ağır bir eziyete dönüştü..

Manen işlenmiş “taammüden cinayetten” farksız bir eylem oldu..

Fenerbahçe maçları yaklaştığı zaman benim sevgili arkadaşlarımın havası değişiyor..

Önce umutlanıyorlar.. “Bu kez Kadıköy’de boynumuz bükülmeyecek..” diye konuşuyorlar ama bunlara kendileri de inanmıyor..

Maç günü yaklaştıkça psikolojileri bozuluyor..

İnfazına birkaç saat kalmış idam mahkûmunun psikozunu her biri ayrı ayrı yaşıyor..

Kendi aralarında cepten mesajlarla birbirlerine moral vermeye çalışıyorlar ama kulak asmayın..

Sonucu herkesten iyi bildikleri için söylediklerine kendileri de inanmıyor..
***
Örneğin gazeteci yazar Hasan Cemal, maça daha bir ay varken bana “Kadıköy’de ne olur?” diye sordu..

Ben de ne olacağını açık açık söyleyip moralini bozmak istemediğimden “Ebe’ne sor, sana daha detaylı anlatır..” deyip konuyu kaynatmaya çalıştım..

Garsona döndüğüm sırada omuzuma arkadan yumruk attı.. Hâlâ adale ağrısı çekiyorum..

Aynı şeyi Mehmet Ali Birand da Uğur Dündar’a sormuş.. Tabii Uğur Bey müeddep biri olduğundan ters konuşmamış..

Sadece “Maça gitmeseniz sizin için daha iyi olur..” demiş..

O günden beri Mehmet Ali Birand bizim Uğur Dündar’ı gördüğü yerde el kol hareketi çekiyor, uygunsuz benzetmeler yapıyor..

HUZUR KALMADI

Mehmet Ali Birand reyting savaşlarında “Kadıköy mağduru Cimbom’dan” farksız olduğu için dışardan bakanlar onun bu sebepten agresifleştiğini zannediyorlar..

Ama işin aslı bozulan psikolojilerde..

Ben örneği yakın çevremden verdim ama gerçek memleketin umumi manzarasına uygun..

Evinin erkeği Galatasaraylı olup da “huzuru bozulmayan” bir tek aile yok memlekette..

Siz Galatasaray’ı sürekli yenerek memleketimizde aile içi şiddeti körüklüyorsunuz.. Yüz binlerce ilkokul çağındaki sabi, bu sebepten dayak yiyor..

Boşanmaları inceleyin.. Fener-Galatasaray derbisinden sonra patlama yaptığını hayretle göreceksiniz..

Ayıptır, yazıktır, günahtır..

Bu mektubu bu yüzden yazıyorum.. Artık bu işe bir son verin.. Haklı olarak “Gelsinler, yensinler.. Elerini kollarını mı bağlıyoruz?” diyeceksiniz ama elinizi vicdanınıza koyun..

Bu arkadaşların gelip de Fener’i orada yenecek dermanları yok.. Psikolojileri darmadağın.. Eziklikleri anlatılacak gibi değil..

Üstelik Galatasaraylı futbolcuların her birini tanıyorum.. Gururlu çocuklardır..

Ölürler de maçtan önce sizinkilere “Biraz gevşek oynayın.. Bari maç berabere bitsin..” demezler..

Bir deseler kendileri de rahatlayacak ama yapmazlar.. Sahada kırmızı kart görene kadar debelenmeleri bu yüzden..

Bu çocuklar meraklısı olduğundan kırmızı kart görmüyor.. Hakemi bilerek kışkırtıyorlar ki kartı görüp. sahadan kaçsınlar..
***
Futbolculardan Servet kardeşimizin kendini türküye, uzun havaya vurması bu yüzdendir.. Fener maçları yüzünden adı “Türkü Baba”ya çıktı..

Tesadüf değil bu..

Dün bir arkadaşım Florya’dan telefonla aradı..

Servet mağlubiyetin ağır etkisiyle öyle yanık uzun havalar söylüyormuş ki telefonla arayan arkadaşım “Dinleyenin yüreği dayanmaz.. Bu nasıl bir acıdır hey Allahım!” diye tarif ediyor..

Sayın Başkan..

Bakın, bunlar için “gururlu çocuklardır..” demiştim, lütfen bana inanın..

Sizinkilerin “Saracoğlu’nda onları ille de güzeleştireceğiz..” merakınız yüzünden bunların biri ikisi kendine kıyarsa mesul olursunuz..

Adını vermeyeceğim bir futbolcu arkadaş çevresindekilere durmadan “Tarım ilacı nerede satılıyor? Şişesi kaçaymış?” sorular soruyormuş.. Durumun vahametini anlayın diye şey ettim..

SİZE YAKIŞMAZ..

Ayrıca Galatasaray’ın genç kaptanı Arda Bey için “Gelsin Fenerli olsun, cebine para koyalım..” diye haber gönderiyorsunuz..

Sonra da çocuğun ruh halini berbat ediyorsunuz..

Bu arada sizin takımdan Bilika Bey ile Kazım Kazım Bey’i de çok ayıpladım..

Galatasaray kaptanının ense köküne herkesin gözü önünde şaplak vurmamalıydılar..

Yarın Arda Bey ola ki sizin takıma geldiğinde taşıdığı “eziklik virüsünü” de beraberinde getirecek.. Sizin futbolculara da bulaştıracak..

Bulaştırmasa bile bu ezik haliyle onun etinden, gücünden, derisinden nasıl sebepleneceksiniz?

Hem çok mu önemli Galatasaray’ı her sene yenmek? Temsil Konya’ya, Antep’e, Manisa’ya sahanızda yeniliyorsunuz, mesele çıkmıyor..

İş Galatasaray’a gelince Toros Canavarı kesiliyorsunuz..

Çok ayıplıyorum.. Fener’e bu yakışmaz..

Onlar da bir kere yensin sizi.. Çok heves ediyorlar.. Ne var yani yenilseniz? Bir yeriniz mi şişecek?
***
Gerçi çevremde ne kadar Galatasaraylı varsa hepsine aynı şeyi söyledim..

“Kadıköy’e gitmeyin.. Gitmeyin ki sevinçleri kursaklarında kalsın..” dedim.. Ne olur ki? En fazla hükmen mağlup olursunuz..

Böylece gol göremedikleri için keyifleri kaçar..

Laf da anlamıyorlar.. İlle de top oynayacaklar.. O zaman futbol şart mı bari “yakan top” oynayın..

Verdiğim akıllara kulak asan çıkmadı..

Bir keresinde “Güreş teklif edin..” bile dedim.. Servet ile Alex güreşsin mesela, Galatasaray’ın da bir şansı olsun..

Bu da kafalarına girmedi..

Sayın Başkan, sayın yöneticiler..

Çevremdekilerin çoğu böyle düşünüyor ama dilendirmeye yüzleri tutmuyor.. Araya girmem bu sebeptendir..

Sizlerden ricam Kadıköy’de yapılacak ilk maçta bir kereliğine bunlara yenilin.. Onların da karıları, çocukları, yakınları sevinsin..

Çok mu zor bunu yapmak?

Unutmayın.. Bu dünyada yaptığınız iyilikler yarın öbür tarafa sizlerle birlikte gidecektir..

“Ne verirsen elinle.. O da gelir seninle..”

21 Ekim 2009 Çarşamba

Değil mi Haşmet?


Hıncal Uluç kaç yaşında? Oldukça yaşlı.

Hıncal Uluç kaç senedir yazıyor? Çok uzun zamandır.

Allah uzun ömür versin; uzun uzun yazsın. Çünkü düzenli ve huzurlu yaşantı tekdüze oluyor bir süre sonra. Arada sırada sinirlenmek lazım. Sağ olsun, kendisi bu lüzumun giderilmesinde, bize çok yardımcı olan bir yazar.

Futbolun dışında yazdıklarına dair diyecek fazla bir şeyim yok. Belki katılacak onlarca şey bile buluruz, arasak. Ama iş futbola gelince, orası başka...

Çok uzatamayacağım, yazmaya takatim yok ama görünce dayanamadım.

Fenerbahçe'nin Gaziantep'e kaybetmesi üzerine aşağıdakileri söylemiş kendisi.

"Ben hayatımda bu kadar kötü bir Gaziantep gördüğümü hatırlamıyorum. Mahalle takımı gibiydi. Pardon, mahalleli gibiydi, takımı değil! Ortada takım yoktu. Futbolun ilk icat edildiği yıllarda, kale de yokmuş, takımların formaları da yokmuş, oyuncu sayısı da yokmuş. Öyle anlatır futbol tarihi sayfaları. O zaman araba yok tabii sokaklar boş. Bin 800'lü yıllar. Sokaktan geçen, canı isteyen bir tarafa doğru vururmuş topa, herkes kendi başına. Böyle bir Gaziantep vardı. Bu kadar takım oyunundan uzaktılar. Bu takıma Fenerbahçe yenilebiliyor"

Şunu okumaya başlayan, daha ilk cümleden Hıncal Uluç'un hayatını Gaziantepspor'a adadığını falan zanneder. Halbuki değil... Tamam, mübalağa bir söz sanatıdır ama bir yazar sezonun muhtelif haftalarında bir sürü takım için aynı cümleleri kuruyorsa o iş sanat olmaktan çıkar, işkembe-i kübraya girer. O bunu sürekli yapıyor.

Rahmetli Kenan Onuk, izin vermedi yaptıkları programda. Ne zaman ki ekranların futbol konusundaki emme basma tulumbası Haşmet Babaoğlu ile yalnız kaldılar, Michael Jordan & Scottie Pippen gibi oldular iyice. Arada bir cılız "Orada Hıncal abi'ye katılmıyorum. Hepimizin gözden kaçırdığı bir nokta var. Gerçi bir yandan bakınca haklılık payı da yok değil." serzenişi; o kadar.

Memlekete gelince, vakit olduğunda dalacağım arşivlere. Bir sezon seçeceğim öylesine. O zaman diliminde kaç kez "İnanamadım" yazmış, kaç defa "Falanca takımı bu kadar kötü görmedim" demiş, kim için "Futbolu bilmiyor" diye fikir belirtmiş, bir bir sayıp, alt alta yazacağım.

Büyük ihtimalle sonuç "Gelmiş geçmiş kimsenin bir bok bilmediği, kendisinin ise her bokun en iyisini bildiği" doğrultusunda olacak. Biz de monoton hayatın etkilerinden bir kez daha sıyrılıvereceğiz.

20 Ekim 2009 Salı

Rıdvan

Televizyondaki halini görünce de aynı duygular geçiyor ama formayla, meşin topla görünce bir tuhaf oluyor insanın içi. Kahramanımız o, boru değil.

Yorumlarına katılmak, katılmamak başka mesele.

Bir tayfa var ya hani Türk düşünsel (!) hayatında; "Fenerbahçeli olunca çamurdan oluyor" mantığıyla hareket eden ve gördüğü her sarı laciverte bok atmaya çalışan. İşte onlara hitaben. Belki biraz sert olacak ama...

Seni çekemeyen bütün ibnelerin anasını sikiym.

Ne diyeyim. İçimden geldi.