10 Kasım 2009 Salı

10 Kasım

Ey vatan, gözyaşların aksın.

Hem O'na, hem de vatanından başka sevgili bilmeyen o nesle.

09 Kasım 2009 Pazartesi

Fenerbahçe Taraftarı Ölmüş

Ağlayanı da yok.

Efes Pilsen'in ne idüğü belirsiz bebeleri Fenerbahçe hocasına "Sen bizim her şeyimizsin" diye bağıracak, salondan çıkan taraftara "Hişt hişt nereye?" yapacak, yetmeyecek Galatasaray formaları açılacak, ama kanaat önderleri (!) ardına bile bakmadan eve gidecek. Üstüne üstlük taraftardan çıkma yöneticiler de o esnalarda gülümseyen poz verecekler. Öldürseler, inanmazdım; gördüm inandım.

Bir şeye daha inandım ki bizler el ele verip, ölmüşüz.

Kadıköy'de, eski As Sineması'nın oradan Moda'ya doğru çıkarken, renkleri soluk, kocaman bir Fenerbahçe bayrağı asılırdı eskiden. O'nunla beraber, çıkarken yukarıya, her denk geldiğimde bayrağa, şapkamı çıkartır selam verirdim, diğer bayraklara yaptığım gibi. Gülerdi, "Deli" derdi ama saygı duyardı, anlardı. Hiç alakası yoktu oysa, sporla, Fenerbahçe ile, taraftarlıkla... Şimdi rakip takım bayraklarının Kadıköy'de dalgalanmasını umursamadan geçen, kendi bayrağına edilen hakaretleri sineye çekebilen bir nesil yetişti. Yetiştiren de Sarı Çizmeli Mehmet Ağa değil; sen, ben, bizim oğlan, hepimiz.

Bugün Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı'nın başına gelenler, futbol takımına olsa, ortalık yer yerinden oynar mıydı, oynamaz mıydı? Bu sorunun cevabı "Evet" ise ne yapacağız? Hani çubuklu formayı koysak 1000 kişi giderdi. Hani Fenerbahçe'ye uzanan eller lavabosuna sokulurdu. Geçmiş, güzel ve hayali cihan değer zamanlarda mı kaldı bunlar? Paragrafın ilk cümlesindeki soruyu bilmem ama bunun cevabı "Evet"

Dün akşam Fenerbahçe, Efes Pilsen ile oynarken orada olan ve hırsından, sinirinden bombok olan bir avuç insan vardı. Gidemeyip, ekran başında, internet başında çıldıran bir avuç daha. Bir avuç da benden koyalım. Gerisi neredeydi? Facebook? Msn? Doğru ya, vatan bile facebook'dan kurtarılıyor artık, Fenerbahçe kurtarılmış çok mu? Bizler örgütlü toplum ve etkisini neremizden anlıyoruz acaba?

Bundan 10, bilemedik 15 sene sonra Kadıköy'de hiç alışmadığımız manzaralar göreceğiz. Bakalım bahtı kara maderini kimler kurtaracak o zaman Fenerbahçe tribünlerinin. Geç gelmişiz Dünya'ya, geç...

Diana vs. Anna

1983 yapımı "V" yani "Visitors" yeni şekliyle tekrar ekranda...

Yukarıdaki resimde;
Solda, Dünya durdukça onu işgal edesi ablamız, Komutan Diana.
Sağda, İkinci V İşgal Orduları Kumandanı Anna.

İkinci bölüm 17 Kasım'da oynayacakmış.

İlk bölümden arta kalan, bir halk çocuğu, bir rahip, bir FBI ajanı, bir isyankar kertenkelenin temelini oluşturduğu "La Resistance" ile FBI ajanının oğlunu ve bir spikeri içerisine çeken V organizasyonu şeklinde... Durup dururken "Ahelehalooooy uzaylılar geldi laaa" şeklinde davranıp, çoşagelen bir halk da cabası.

Bakalım solucanlar, fareler falan ne zaman yenilmeye başlanacak...

Solomon'la Dostane Günler

Yukarıdaki resim Fenerbahçe'den kimsenin olmadığı gibi "dostane" bir şekilde ayrılan Willie Solomon'undur. Bkz. İlgili Açıklama

Hani oluyor ya sinema jeneriklerinde "One maaaan..." diye bir giriş, bizim basketbol şubesi de çok güzel jenerik olur.

Bir şubeeeee.
Bir kooooçççç.
Bir oyuncuuuuu.
Ne yaptıklarını kendileri bile bilmiyor.

Chiquitita (by ABBA)

Chiquitita, tell me what's wrong
You're enchained by your own sorrow
In your eyes there is no hope for tomorrow
How I hate to see you like this
There is no way you can deny it
I can see that you're oh so sad, so quiet

Chiquitita, tell me the truth
I'm a shoulder you can cry on
Your best friend, I'm the one you must rely on
You were always sure of yourself
Now I see you've broken a feather
I hope we can patch it up together

Chiquitita, you and I know
How the heartaches come and they go and the scars they're leaving
You'll be dancing once again and the pain will end
You will have no time for grieving
Chiquitita, you and I cry
But the sun is still in the sky and shining above you
Let me hear you sing once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita

So the walls came tumbling down
And your love's a blown out candle
All is gone and it seems too hard to handle
Chiquitita, tell me the truth
There is no way you can deny it
I see that you're oh so sad, so quiet

Chiquitita, you and I know
How the heartaches come and they go and the scars they're leaving
You'll be dancing once again and the pain will end
You will have no time for grieving
Chiquitita, you and I cry
But the sun is still in the sky and shining above you
Let me hear you sing once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita
Try once more like you did before
Sing a new song, chiquitita

07 Kasım 2009 Cumartesi

Fenerbahçe ile Savaşamazsınız

Spordan Sorumlu Devlet Bakanı, eski Trabzonspor başkanı çıkıp açıklama yapıyor:
"Biletlerin üzerinde isim ve kimlik numarası bulunmalı" diye.

Bu fişleme merakının baş uygulayıcısı ideolojinin birinci ve üçüncü harfi "fiş" kelimesiyle aynı. Kan mı çekiyor acaba?

Emniyet Müdürlüğü açıklama yapıyor:
"Kulüp başkanlarına kimse küfür edemez" diye.

Kimse çıkıp sormuyor; "Kulüp başkanları küfür edebilir mi? Küfür ettirebilir mi? Bindirilmiş kıtaları stadyuma sokabilir mi?"

Yalakalık, basından, "Yönetim neylerse güzel eyler" diyen taraftara kadar sirayet etmiş çünkü. Yeter ki sultanlar kızmasın.

Fenerbahçe Kulübü, neden her hafta bilet fiyatı duyuruyor? Salak mı?

Efes Pilsen, neden bilet fiyatlarını açıklamıyor? Çok mu akıllı?

Yoksa ikisi de değil, bu bir danışıklı dövüş mü?

Yazıklar olsun.

Efes Pilsen ahlaksız, haysiyetsiz, sportmenlikten zerre nasibini almamış bir camia görüntüsü çizerken ortalığı ayağa kaldırmaya yeltenip, gerisin geri susmak mıydı yapılacak şey?

"Ne kokalım, ne bulaşalım" mantığıyla mı hareket ediliyor biletler konusunda... Efes Pilsen ile Fenerbahçe'nin oynayacağı maçlar da mı "derbi" olarak nitelendirilip, taraftar gitmesi engellenecek yoksa? Efes Pilsen taraftarı (!) kimdir Fenerbahçeliler yanında?

Geçen sene Fenerbahçe Taraftarını torba sanıp, ağzını büzmeye çalışanların neresinin büzüldüğünü gördük. "Fenerle uğraşmayın" dedikçe üzerine geliyorsunuz; içeriden, dışarıdan, sağdan, soldan. Fakat patlarsa sadece kendini götürmez bu camia. Kendisi küllerden yeniden doğar ama onunla beraber gidenler ne olur, bilinmez.

06 Kasım 2009 Cuma

Kasım Yağmuru

Almaty'de yağmurlar başladı. Bu sene ne yaz aylarında yaz gördük, ne kış aylarında kış.. Derken, bu sabah erken, Haymana Ovası'nda bir garip kuş öterken "Lan N'oldu" dedirtti yağmur ve hala daha durmadı.

Bundan seneler önceki bir başka Kasım ve bir başka yağmur geliyor tabii insanın aklına. "Tebrikler :)" yazıyordu mesajının sonunda. Bir kaç dakika sonra, minibüsün içinde Acıbadem sapağının oradan Söğütlüçeşme'ye doğru dönerken, bir ışıklarını hafif gökyüzüne aksettiren stadyuma bakıyordum ve bir de ":)" yazan, O'nun mesajına.

Gece boyunca duyduğum sesler yankılanırken kulağımda, O'nun gülen yüzünün hayaline daldığımı ve "Hayat budur işte" gibilerinden bir şey dediğimi hatırlıyorum... Yüksek sesle söylemiş olmalıyım ki "Efendim" dedi önümde oturan amca. "Bir Küçükyalı uzatır mısınız?" dedim. "Tabii kardeşim" diye cevap verdi neşeyle, paraları elimden alırken. Boynunda sarısı dışarı sarkan bir kaşkol vardı.

Sene 2002, aylardan Kasım, günlerden 6. Başka bir yağmur yağmıştı.

05 Kasım 2009 Perşembe

Up Up Up!

Dizi sırasını savdık, bir de film yazalım.

Her yeni Pixar animasyonunu gördüğümde, canlı oyuncularla çekilen filmlere olan inancım yitip, gitmeye devam ediyor. Tabii ki abartılı bir düşünce bu; örneğin Şener Şen'i animasyon olarak izleme fikri doğrudan doğruya saçma ama Pixar da işini gerçekten abartılacak kadar muazzam yapıyor. IMDB'de "Spirited Away"i geçip, "Wall-E"nin arkasından ikinciliğe gelen "Up" da serinin son halkası oldu.

Up'ı izledikten sonra "İnsana hayallerinden kesinlikle vazgeçmemeyi salık veriyor. Salondan çıktığımda, ne kadar boş işlerle uğraşmakta olduğumu anlayıp, doğrudan hayallerime verdim kendimi" şeklinde gaz alıp veren kimseler kesin mevcuttur ama diğer bir tırt gibi gözükebilen yoruma girecek olursak, bu filmin hayallerden ziyade sevgiye dair olduğunu söyleyebiliriz. Yapmak istedikleri şeyi keyiflerinden veya tembellikten değil, hayat gailesi ve masraflar yüzünden erteliyor ikili. Ama yukarıdaki posta kutusu ve filmin baş rolündeki albüm, ulaşılabilecek en güzel hayalin "böyle bir eş" olduğunu anlatıyor.

Bir önceki paragraftaki melankoli yüklü hallerden de anlaşıldığı üzere, bir Disney yapımının alamet-i farikası olarak, klasik duygu selini bekleyenler yine yanılmaz. Ama bu sefer taklayı fena yerde attırıyorlar. Ortalarda bozulup, mutlu sonu görünce toparlamaya alışık bünye, daha kafadan Ellie'nin vefatıyla mutsuzluğa gark olunca, filmin sonuna kadar bütün sahneler "Kaderin böylesine yazıklar olsun" demekle geçiyor.

Velhasıl-ı kelam "İzledim, pişman oldum" denecek bir yapım değil. Gördüğünüz yerde çökün.

Seitokai No Ichizon

"Arka Sıradakiler", "Hayat Bilgisi" falan halt etmiş. Seitokai No Ichizon, diğer bir deyişle "Öğrenci Konseyi Günlükleri" son zamanlarda izlediğim bütün öğrenci dizilerine kendi sahasında beş atar.

Diğer bir çok japon elinden çıkma anime gibi, birbirinden manyak tipleri izlediğimiz bu şenlikli yapımda dört kız ve bir de erkek öğrenciden müteşekkil bir lise konseyi var.

Resimde en önde duran konsey başkanı Sakurano Kurimu, okulun en popüler kızı ve konseyin en büyüğü olmasına rağmen, en tıfıl gözükeni. Durduk yerde sinir krizi geçirip, Sugisaki'ye saldırması ve kendisini Aka-Chan (Küçük Kızıl) diye çağıran Chizuru tarafından sevgiye boğulması (!) en klasik hallerini teşkil ediyor.

Onun arkasındaki sekreter Akaba Chizuru, en uzun ve olgun modelli karakter... Bu olgunluk her zerreye ve dahi sahneye fazlasıyla sirayet etmiş durumda. Dolayısıyla anime geleneğinin olmazsa olmazını Chizuru teşkil ediyor. Anladınız siz onu.

Sol köşedeki Shiina Minatsu, konseyin yardımcı başkanı. Beyzbol oynayan, aksiyon filmlerine meraklı ve hafif straight karşıtı bir ikinci sınıf öğrencisi olarak temayüz ediyor. Aralıklarla kardeşine yazan Sugisaki'yi pataklıyor.

Minatsu'nun kardeşi, sağdaki Shiina Mafuyu, konseyin mali işlerine bakıyor. Henüz birinci sınıf öğrencisi. Kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmesiyle, inceden inceye manyak olduğunu hissettiriyor ama asıl saplantısı bilgisayar oyunları. Bir de roman yazıyor. Sugisaki'nin başrolde olduğu aşk romanında diğer tarafın da erkek olduğunu öğrenince "Konsey Psikopatı" rütbesini Mafuyu-Chan'a veriyoruz haliyle.

Sugisaki Ken, Chizuru'nun deyimiyle Ki-Kun, konseyin tek erkek üyesi. Sabahtan akşama kadar bizim "Hentai" diye bildiğimiz "Eroge" oyunlarını oynayan bu arkadaş "Seitokai" diye telaffuz edilen "Öğrenci Konseyi"nin kendi haremi olduğunu iddia ediyor.

Bir de yan karakterler var. Öğretmenler (ki şu ana kadar sadece bir tanesini gördük) ve okul gazetesinin editörü Tōdō Lilicia bunların başlıcaları.

Dizinin şu ana kadar beş bölümü yayınlandı. Eleştirmen cümlesi gibi olacak ama eğlenceli vakit geçirmeye bire bir. Tabii sakin kafayla izlemekte fayda var. Benim gibi mesaiden sonra hepsine birden yüklenip, Japonca diziyi İngilizce alt yazıyla hatmedince baş ağrısı kaçınılmaz oluyor.

Fenerbahçe vs. Adalet

1950'li yıllarda Türk futboluna yırtık dondan çıkar gibi giren Adalet müessesesi ile en çok gerilen kulüp Fenerbahçe olmuştu. Yukarıdaki haber 27 Ekim 1952 tarihli Milliyet gazetesinden "Adalet'in neden oyuna devamdan imtina ettiğini" okuyalım.

"Bu arada çok müessif bir hadise oldu. Yerde baygın bir vaziyette yatan Burhan'ın üzerine fırsattan istifade ederek basıp geçen Salahattin seyirciler tarafından ayva, şişe ve küfü yağmuruna tutuldu. Hakemin fena idaresi oyunun çığrından çıkmasına sebep oldu ve böylelikle de bu mühim maçın ilk devresi hadise çıkmadan 1-1 berabere sona erdi."

Mevzuun akabininde maç devam edecek diye beklenirken, Adalet oyuncuları sahaya çıkıyor, seyirciyi selamlıyor ve içeri giriyor.

Resim altı da şöyle:
"Adaletliler ikinci haftayımın başlamasına bir dakika kala sahaya çıkarak halkı böyle selamladılar. Yukardaki resimde Salahattin'in seyircilerin yuhasına mukabele edişi ile Adaletli futbolcuların ne kadar sinirli ve kızgın oldukları görülüyor."

04 Kasım 2009 Çarşamba

Safran. Yeniden.

Fotoğrafı Guardian'da gördüm. Hindistan'da, safran çiçeği toplayan bir kadını resmetmişler.

İnsan hayatına neler giriyor, neler çıkıyor...

Mesela bundan bir kaç sene evvel "Günün birinde 'Safran' için dualar edeceksin" deseler "Ne alaka lan?" diye sorardım kesin. Şimdi o çiçek, sadece mor ve güzel bir nebatı değil; başka bir şeyi de getiriyor akla. Duacı olduğum bir şey.

Madem öyle, bu vesileyle, durmak yok; duaya devam...

Efes Pilsen Hırsızdır, Anlayın Artık

Evet, kimler anlamıyorsa, lütfen anlasın artık.

Bu camiada bir kısım insan senelerce "Basketbol Efes Pilsen'le geldi Türkiye'ye" dedi. Kimse dönüp de kendi tarihine bakmadı, onlarca emek vereni mezarında ters döndürdü.

Bu camiada bir kısım insan senelerce "Efes Pilsen'in ne kadar ahlaksız olduğunu" anlayamadı. Adamlar "Fenerbahçe taraftarına kota koymuyoruz" dedikleri zaman, bir sürü Fenerbahçeli "Ne şeker camiaaaa" diye gezindi ortalarda. Çıkıp da "Siz kimsiniz lan zaten, Fenerbahçe taraftarına kota koyacaksınız. Efesli gibi gireriz, yine de ananızı belleriz" diyen adamlar "Tu kaka" edildi.

Anlayın artık... Tamam, basketbol güzel bir oyun ama "Fenerbahçe ve Basketbol" biraraya geldiği zaman o iş, "sadece" oyun olmaktan çıkıyor. Fenerbahçe, Türkiye'nin en ciddi gerçeklerinden bir tanesidir. Elalemin düne kadar elitizmiyle, aristokrat kimliğiyle övünen zümre takımının başkanı "Galatasaray Türkiye'dir" diye işkembe-i kübradan sallarken, Fenerbahçe taraftarı içerisinde insanların bazı şeylere gereken ciddiyeti gösteremiyor olmasına çok üzülüyorum.

Demin dediğimi tekrar ediyorum... Efes Pilsen hırsızdır, ahlaksızdır. Anladığı dil neyse, ondan konuşmak gerekir.

Fenerbahçe, tarihi boyunca kendisiyle uğraşanlara aman vermemiş bir camiadır. İşgal orduları kapatmaya uğraştı, olmadı. Siyasiler kapatmaya uğraştı, olmadı. Adalet kulübü canımıza ot tıkamaya uğraştı, olmadı. Şimdi de Efes Pilsen uğraşıyor. Evet, bu yukarıda sayılanlar gibi hayati mevzularda değil, sadece basketbolda uğraşıyor ama uğraşıyor. Elimizdekileri çalıyor.

Vaziyet buyken, bir maç basketbol konuşulmayıversin. Kaldı ki kimse "Konuşulmasın" da demiyor. Sadece bu maça diğer anlamlarda büyük önem atfediliyor. Aksini düşünenlere sormak gerek; "Siz evinize girip bir şeyler çalan hırsızla, mesleğinin inceliklerini mi tartışıyorsunuz ki bu maç için öyle bir tavır bekliyorsunuz?" diye.

Fenerbahçe bu ülkede yüz yıldan beri, yüz milyonlarca insanı mutlu etti. Bir gün Paşalı Birol'un muazzam müzesine yolunuz düşerse, Karacaahmet'te çekilmiş bir mezar taşı resmi göreceksiniz. 1950'lerde vefat etmiş, gencecik bir çocuğun bir Fenerbahçe arması ve şiirle yazılı mezar taşı. Bugün Fenerbahçe'nin tek bir bireyi bile, kulübüne el ve uzatanlara müsamahakar davranma lüksüne sahip değildir. Çünkü Fenerbahçelilik kuruluştan gelen, o kabirde yatan çocukta soluklanan ve bugüne devam eden bir bayrak yarışıdır. Naçizane bizler de o yarışta iki elimiz kanda, bir ayağımız çukurda bile olsa koşmaya azmetmiş insanlarız. Kim anlamıyorsa, anlasın...

Arkas Oldu mu?

Fenerbahçe koydu mu?

Böyle başlamakta sakınca yok. Neden? Çünkü bu müessese takımlarının had bilmezliği insanı kanser eder. Sen işletmesin yahu; Fenerbahçe, senin aşık atabileceğin bir yapı değil ki. Yöneticisiyle, oyuncusuyla, çalışanıyla (taraftarı değil, çalışanı) neden aklınızı kaybediyorsunuz maçlara çıkarken? O zincirin yuvarlak halkalarından Hüseyin Koç dünkü maçta kırmızı gördü örneğin. Ne gerek var?

Televizyon başında bizi krizden krize sokan maç, daha doğrusu 44-42 biten set, salondakileri kim bilir ne hale getirmiştir. Emek kelimesinin voleyboldaki karşılığı o settir kesinlikle. Son sayı geldi, bardaktaki votkayı diktim kafaya. "Yaşa Fenerbahçe" dedim.

Bilirkişi

Ben bu "Bilirkişi" gibi hukuki sıfatları duyduğum zaman, şöyle bir gerilirim. Mevzu bahis, sigorta işleriyle ilgili bir eksperlik olsa sıkıntı yok. Çünkü zaten ne bok yediğini bilir insan ve sadece "İşim olacak mı, olmayacak mı?" stresi sarar bünyeyi. Netice menfi de olsa "genellikle" yasal kesinlik arz eder. Ama ya diğer işler...

Şurada bir örnek var.

Bir kaç yıl önce, kapağı açık unutulan rögara düşerek ölen küçük kıza dair bilirkişi raporu açıklanmış; kızının elini sıkıca tutmayan ve bastığı yerleri kontrol etmeyen anne, üçüncü derecede kabahatli bulunmuş.

Er ya da geç, günün birinde hepimizin karşılaşmak zorunda kaldığı bu derin dondurucu tadındaki bürokratik alışkanlıklar, memleketimizin en büyük sıkıntısı aslında. İnsanı "insan" değil de "eşya" yerine koyan zihniyet değişmedikçe, açılsan ne olur, kapansan ne olur.

Böyle Levent Kırca skeci tadında bitirmek bir tuhaf oldu ama zaten yazılacak konu bile değil; gördüm, sinirim bozuldu, yazdım. Devam...

İbne Galatasaray

video

Başlık elçi... Zeval olmaz.

Ferhan Şensoy, Galatasaray Lisesi mezunu.
Eski gösterilerinden bir tanesinde, okul yıllarını anlatıyor.
Tiyatro kabiliyetinin ortaya çıktığı lise zamanlarını naklederken ilgimizi çeken bir hatıra.

Hikaye sonrası notunu da ekleyelim tabii...
... bu anlattığım "İbne De Gaulle" hikayesi de gerçek bir hikaye değil, bu bir fantazi.

Güzel fantaziymiş üstad...