4 Ekim 2012 Perşembe

Yeniçeri, Paşa, Padişah... Yediniz Fenerbahçe'yi. Afiyet Olsun!



"Allah bir daha kötü gün göstermesin ki bir daha buraya yazmak gerekmesin" demiştik ama olmadı. Benim artık Fenerbahçe'ye dair söyleyecek bir sözüm kalmadı. Bu kalmamazlık, kötü gün şeklinde vücut buldu. Yazık oldu. Neyse, haydi sadede...

Alphonse de Lamartine, üç ciltlik Osmanlı Tarihi'nin "Aşiretten Devlete" isimli birinci cildinde, Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşunu şöyle anlatır.

"Orhan Bey'in etrafında derhal İslâmiyete yeni geçmiş gençlerden bir avuç asker toplandı. Orhan Bey bunları, Osmanlıların savaş ruhu olan dine adamak istiyordu. Ulu dervişlerden, Hacı Bektaş adlı birisi, Amasya'dan pek uzakta olmayan Sulca kasabasında yaşıyordu. Orhan Bey yeni askerlerini bizzat alarak, dervişin yanına götürdü ve ondan dinin bu yeni çocuklarına sancak, ad ve hayır vermesini rica etti. Bu derviş, kurulan yeni teşkilâtın, îmansızları hatalarından koparacağını ve Muhammed'in Tanrısı'na bir milyon yeni mümin kazandıracağını anlayınca, yerinden doğruldu; yeni milisin genç askerlerinden birine yaklaşarak, onun şahsında bütün birliği takdis etmek üzere, elini genç askerin başına koydu. Bu sırada, dervişin kaftanının yeni, omuzunun üzerinden kayarak askerin ensesi üzerine düştü.

Derviş Orhan Bey'e dönerek, 'Bugün kurulan bu milisin yüzü gün gibi ak ve aydınlık, kolu ağır, kılıcı keskin, oku delici olacaktır. Giderken muzaffer, dönüşünde galip olacaktır. Haydi, yolunuz açık olsun!' dedi."


Aynı Yeniçeri, Necip Fazıl'ın Gençliğe Hitabe'de bahsederken "aşk, vecd, fetih ve hakimiyet ile süslenen" dediği ilk iki buçuk asırdan sonra, yine Necip Fazıl'ın anlatımıyla devletin gördüğü en büyük rezillikleri yaşatacak ve sonunda ocak "efendisi" Sultan Genç Osman'ın bile canına kıyacaktır:

"... rezilce lisan tecavüzlerinden sonra "Altuncuoğlu" isimli, yeniçerilik tereddisinin âbide çapında sembolü bir alçak, Halife ve Padişahının kaba etini çimdikliyor ve şöyle diyor:
- Osman, ne de güzel götün var!
Ve o anda başına inecek namuslu kılıçlar altında gebertileceğine, kahkahalarla karşılık görüyor."

Bu coğrafyanın ve insanların hayatı tarih boyunca her süreçte üç zümrenin elinden geçmiş.

1) Zorba askerler.
2) Zorbabaşı vezirler.
3) Zorbalara isteyerek ya da istemeden boyun eğen padişahlar.

Hiç mi güzel günler olmamış?

Olmaz olur mu? Ama az sürmüş ama çok; asker askerliğini, vüzera vezirliğini, sultan sultanlığını yaptığında mülk mutluymuş.

Yeniçeri bir keresinde isyan edip kelle istediğinde ve aldığında, Ahmet Paşa'nın adının başına bir de "Hezârpare" yani "bin parça" getirdi. Sebep? Paşanın cesedini meydanda ağaca bağlayıp, mafsal ağrılarına iyi geliyor diye, parçalara bölerek halka sattılar. Sepetine "yek pare" Ahmet Paşa alan uzadı, gitti. Say ki Alex'in "mecazen" yaptığı da budur.

Hafız Paşa, IV. Murat'la helalleşip kapıda bekleşen yeniçerilere tokatla giriştikten bir kaç saniye sonra katledilirken, Kösem ile ittifakı sayesinde içinden sırıtan Topal Recep Paşa'nın "Gel beri Topal zorbabaşı" cümlesiyle biten hayatı boyunca yaptıklarını, Aykut Kocaman'a "say ki" diyerek bağlamak, en hafif tabirle "ayıp" olur. 3 Temmuz'un Hafız Paşa'sı,sonranın bu kadar çap eksikliğini kendine yakıştırıyor mu, diye sormak ise haktır.

Ve padişah... Mülkün sahibinin yeryüzündeki gölgesi... Onun için uzun uzun kronoloji yazmak gerek. Şimdi ben bunu söyleyince paslaşmışız sanılacak ama değil.

Dün akşam yazıyı taslak olarak kaydedip, devamını yazmayı bugüne bırakmıştım. Az evvel Barış Gerçeker'den bir mail geldi, yeni yazısını yollamış kardeşim. Okudum.
"Hah" dedim. Ancak bu kadar güzel yazılır. Sayın ki bana izin vermiş, bu yazıya ben devam edeceğime, ondan alıntı yapmışım. Çünkü evet, ancak bu kadar güzel yazılır.

Kronoloji - Barış Gerçeker

Son bir söz de ben ekleyeyim kardeşimin müsaadesiyle. Dünya durdukça el altında bulunası kitaplardan "Kâbusname"de, Keykavus "Padişah olmak hali nicedir, onu beyan eder"ken şöyle diyor ve doğru diyor vesselâm.

"Ahde hilâf etme, yani bir nesneye ahdetsen, ahdini sıma ki ahde hilâf etmek kamu halk ayıptır, hâssa ki padişah ola. Zira halk eğer ahde hilâf etse, vefa etmese, âcîzliğine delildir. Padişah neden âcîzdir ki, ahde hilâf ede, vesselâm."

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Aziz Yıldırım, Vicdanın ve Hürriyetin Ta Kendisidir




Bir yıl önce, 3 Temmuz'dan evvel iki masa vardı.

İkisinin de üzerinde birer adisyon.

Birisini Aziz Yıldırım yazıyordu, diğerini Fenerbahçe tribünü. Birinden, diğerine. Hesaplar kabarıktı. Tam bir yıl öncesine kadar...

Bir kişinin, özellikle de bir yöneticinin veya kitlenin, yanı başından derhal uzaklaştırması gereken iki tür grup vardır.

1. "Her şeyi kötü yapıyorsun. Tek bir doğrun bile yok" diyenler,

2. "Her şeyin mükemmel. Sen kusursuzsun" diyenler.

Bir yıl öncesine kadar, tribüncünün masasındaki hesabı "izansız ve fikrî takipten yoksun" eleştiriler doldururken, Aziz Yıldırım'ın yanından ayrılmayan dalkavuk garsonlar ise "Tribüncüye vur ki yedi cihanda nâmın yürüsün" diye hesap şişiriyordu.

İki grup da hem kendilerine, hem birbirlerine, hem de Fenerbahçe'ye ettiler. Aziz Yıldırım da bir kere olsun, "Nereye gidiyoruz? Bunlar da Fenerbahçeli" demedi. Vurdu, gücü yettiğince.

Meydanı kollayan sırtlanlar tek duruyordu. Fırsattan istifade "Ulan zaten bunlar birbirlerine girmişler, girecekler. Bir de biz müdahil olalım. Güç desen He-man'de değil bizde. Bir üflemeye, bilemedin, bir sallamaya yıkarız" dediler, bir yıl önce.

Alphonse de Lamartine, "Cihan Hakimiyeti" isimli kitabının ikinci cildinde Bayezid ile Cem Sultan arasındaki taht kavgasını anlatırken şöyle der:

Türklerde öyle bir aile anlayışı vardır ki duygularını ve tercihlerini bir yana bırakabilirler. Onlara göre meşru olma ilâhî, tercihlerin oynaklığı insanî olaylardır.

Fenerbahçe'ye saldıran sırtlanlar, bu sözlerin doğruluğunu ve Aziz Yıldırım'ın meşru olduğunu unuttular. Bu tek hata onlara yetti.

Aziz Yıldırım "% 99'u müslüman" denen bir ülkeye % 99'un unuttuğu bir hadisi hatırlattı:

Hakimlerin iki bölüğü cehennemdedir, bir bölüğü cennette. Gerçeği bilen ve ona göre hükmeden cennettedir; gerçeği bildiği halde bile bile zulmedenle bilgisiz hüküm verene gelince bunların ikisi de cehennemdedir.

Aziz Yıldırım sadece şahıs olarak değil; daha büyük ağırlıkla davasıyla ve arkasında duran "kimyasal silahın bile yıkamadığı" Fenerbahçe taraftarı ile Türkiye'de vicdan ve hürriyet kelimelerinin güncel sözlük anlamıdır.

Geleceğe dair çok ümitvar değilim. Ama olmak istiyorum. "Osmanlı'nın sadece yasağı üç gün sürmez. Neşesi de uzun ömürlü değildir. Yâra gideyim derken yardan uçmak Osmanlının zagonudur" sözünün doğruluğunu bir kez daha yaşamak istemiyorum.

Bu durumda, 3 Temmuz'a değil ama öncesine "Bu bir demdi, geldi, geçti" demek yakışacak Fenerbahçe'ye.

Araya mahpusluk girmişken... Hayat tüm hızıyla, öldürmek için Fenerbahçe'nin üzerine gelmişken... Bu tarihten sonra, gömlek ceplerinden adisyonlar tekrar çıkar mı? Bilinmez.

Herkesin sustuğu çağda konuşan Aziz Yıldırım'a "Sezar'ın hakkı da Aziz Yıldırım'a" denir mi? Sezilmez.

Mahpuslar, arkalarında kale gibi dimdik duranların kıymetini bir ömür bilirler mi? Kestirilmez.

Fenerbahçe tribünü "eleştiri" kelimesinin arkasını Ağrı Dağı gibi doldursun, yeter.

Aziz Yıldırım, kendi gibi olmayanlara "Serseri" diyen, reklam peşinde koşarken kendinden geçen kifayetsiz muhterisleri def etsin, yeter.

Fenerbahçe, halkın takımı olarak, halk ile beraber, halk için yürür. Düşmanlarını ezer, geçer.

3 Temmuz'a gelince... Ne diyordu Keykâvus, Kabusnâme'de oğluna "komutanlık" konusunda öğüt verirken:

Mesela savaş deminde iki çeri karşı be karşı dururken şöyle düşe ki ol sen durduğun yer yaramaz olsa, yani durmağa kolay değildir, bir adım gerinde eyice durmaya kolay yer vardır, zinhar sakın ki adımını geriye atmayasın ki sen bir adım geri gidicek çeri halkı yüz adım geri gider. Bakisin bundan kıyas et.

Meali:

Savaş sırasında iki ordu karşı karşıya dururken oldu ya; senin bulunduğun yer güvenli olmaktan çıkarsa, orada durmak güç hale gelirse, bir adım arkada daha rahat bir yer görsen bile zinhar sakın ki bir adımını geriye atma. Sen bir adım geri gidersen, ordu yüz adım geri gider. Gerisini sen anla.

Ben 3 Temmuz dendiğinde her zaman bunu hatırlayacağım işte...

Vesileyle blogu, dükkanı da açmış bulunduk. Değer verdiği bir şeyin başına iş geldiğinden şüphelenip, onu koruduğu yeri kolaçan etmeye gelen bendeniz, dükkanı "inşallah ebediyen" kapatıp, huzurdan çekiliyorum. Allah bir daha kötü gün göstermesin ki bir daha buraya yazmak gerekmesin.

Son söz:
İşkence gören insanlar karşınızda dururken, sırtınızdan formayı, aklınızdan ideolojiyi çıkartmazsanız, insan sayılmazsınız.

Eyvallah.

24 Mart 2011 Perşembe

Bir Fenerbahçelinin Fikri Faaliyetten İstifası


Fenerbahçe'de Semih Bayülken'e ve gruplara kızılırken en çok kullanılan argümanlardan bir tanesi "Fenerbahçeli olmayanların kulübe üye olmasını sağlayarak, oy manipülasyonu yapmaları" idi.

Yıllar geçti.

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Aziz Yıldırım, grup tekfurlarının duvarlarla çevrili şehrine girip, surlara "$ ve €" işaretli bayrağı dikerek, develerin tellal, pirelerin berber olduğu grupçuluk çağını sona erdirdi ve hep beraber anlı şanlı "kurumsallık" çağına geçtik.

Lisanslı ürün almayanların sahte Fenerbahçeli sayıldığı, haftada bir kez Fenerium'dan alışveriş yapmayanların hor görüldüğü, "Taraftar Kart" denen plastiğin bir nevi "Sevda ölçer" halini aldığı günler yaşadık.

Bilet fiyatları, öğrencileri ve halkın dörtte üçünü oluşturan alt gelirli insanları Fenerbahçe'den uzağa itti.

Turist Ömer'in görüldüğü takdirde yaka paça dışarı atılacağı bir stadyum sahibi olduk.

Kaymakam Cafer'in kapı şekli geçmişte kaldı.

Hababam Sınıfı'nın yerini zengin çocukları aldı.

Hepsinin şahikası, Galatasaraylı insanların kulüpte cirit atmaya başlamasıydı.

Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, kurum yöneticileri ve idari personel, Galatasaraylılardan seçildi.

İçeriden bilgi ve görüntü sızdırmaların bu insanlar kaynaklı olduğu öğrenildikten sonra bile zihniyet değişmedi.

Şahikalar üstünde meydan okuyan bir avuç er vardı. Fakat "yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler" konusunda da sıkıntı vardı.

Olmadı. Bilet fiyatları, halktan uzaklaşma ve diğer konularda fikir ve eylem olarak çarpışan bir kaç avuç insanın gücü düzeni sarsmayı başardı ama değiştirmeye yetmedi.

Ve nihayet bugün Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber...

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde Ferudun Niğdelioğlu imzası ile yayınlanan bir haberde Fenerium Genel Müdürü Sayın Aydın Kirman’ın kulübümüze üyelik başvurusunun Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım’ın itirazı sonucu reddedildiği iddia edilmektedir. Habere göre Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım Sayın Kirman’ın Galatasaraylı olduğu gerekçesi ile başvurusunu kabul etmemiştir. Söz konusu iddia baştan aşağı uydurma bir senaryodur.


Sayın Kirman’ın kulüp üyeliği için yaptığı başvuru 07.02.2011 tarihli yönetim kurulu kararı ile onaylanmıştır. Ancak o tarihten bugüne üyeliğin başlaması için yerine getirilmesi gereken prosedürler Sayın Kirman tarafından tamamlanmadığı için üyeliği resmiyet kazanmamıştır. Hal böyle iken Hürriyet Gazetesi’nde yazanların tamamının yalan yanlış bir senaryo olduğunun bilinmesi gerektiğini önemle duyururuz.

Şu açıklamayı yapan, içine sindirebilen, hoş görebilen, "Fenerbahçe'de Galatasaraylı üye olabilir yahu. Ne olacak ki" diyebilen herkesle ayrı Fenerbahçelerin insanıyız.

Bir branşta değil, dokuz branşta, birer şampiyonluk değil, isterse biner şampiyonluk olsun, ben bu düşünce tarzını kabul etmedim, etmeyeceğim.

Bu zihniyete omuz vermedim, vermeyeceğim.

Büyük bir çoğunluğun, "Fenerbahçe Sevgisi" adı altında ses çıkarmadığı onlarca çakallık ve haksızlık ortada dururken; en aşağılık muamelede, en hain zorlamada bile yönetimin istediklerini paşa paşa yapıp, bunu "Fedakarlık" olarak lanse etmek yerine, dik duruş sahibi olmayı ya da illa ki dış etkenler yüzünden bel doğrulamıyorsa çekip gitmeyi düşünmemek...

Hayır, bu fedakarlık değil. Büsbütün kendini kandırmak.

Bu yüzden artık fazladan fikir mücadelesine gerek yok. Söylenebilecek her şey söylendi.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız "umursamazların" olduğu bir Fenerbahçe'de, hayatını ve kalbini maneviyat duvarına yaslamış bizim gibi "istemezlerin" yeri yok.

O açıklamada yer bulan anlayışa müsamahakar bakan veya gerekli mücadeleyi yapamadığı halde ortalarda gezen herkes, işlenen günaha ortaktır.

Başkasını bilemem fakat ben ahir zaman ümmetinin bir ferdi olarak, uhrevi olsun, beşeri olsun, bünyede yeterince günah biriktirdiğimi sanıyorum. Daha fazlasına gerek yok.

Gün gelir, devran dönerse başka yerlerde, başka zamanlarda Fenerbahçe üzerine fikir tartışılır. Lakin hal yukarıdaki gibi olunca, zaman zaman kendi özelimizin de yer aldığı, fakat genelde Fenerbahçelilik temelinde yazıların paylaşıldığı bu blogun bir manası kalmıyor.  Vitrin, yani eski yazılar olduğu gibi duracak ama dükkanı kapatıyorum.

En sona da bu yazıyı koyalım arşivden. Biz gücümüz yettiğince bağırdık ama cephe düştü. Eyvallah!

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

1 Mart 2011 Salı

Heves, Sansür, İşkence


Hayatımızın tek gailesi internet değil. İnsanın bunu anlamadığı dönemler bazen çekiç gibi oluyor. Sağlık, iş karmaşası, kırgınlıklar, özlemler... Bunca şey arasında "Orası kapandı. Burası kapandı. YouTube kapandı. Blogger kapandı. vs. vs." haberleri hiç de önemli değil aslında. Hayata dair heves bir kere Kızılırmak suyuna kapılıp gittikten sonra, eksiğin geri gelmesi dışında hiçbir şey kurtarmıyor bünyeyi ve zihni.

Aşağıda, bitiriş tarihini arka kapağa "8 Şubat 2011, Salı, 01:20" olarak not alıp, altına "Gülün Hiç Solmasın" yazarak asıl sahibine okuması için vermeye hazırladığım güzel bir kitaptan; Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" kitabından bir bölüm var. Mete Ertekin'in sorguda, işkencede yaşadıkları.

"Sansür" kavramından "İşkence" olgusuna varana kadar, ara yolda upuzun bir koridor olduğunu bilmiyor değilim. Ama öyle ya da böyle, kıyıcı bir alışkanlığın iki ucudur bunlar.

"Bir sağdan astık, bir soldan" şeklindeki adalet anlayışının ya da "Üç sizden, üç bizden" diyen hak dağıtıcılığın insafsızlığı sansür yarası ile başlar. İşkence de o yaranın kabuğunu kopartır. Kanatır.

Uzun lafın kısası. Zaten heves yok. Ve aynı blogger sitesine olduğu / olacağı gibi, falanca hukuk mahkemesinin karar alıp, filanca internet sitesini fişmekan sebep dolayısıyla kapatmasından yıldım. Yılmayanlara selam olsun! Kolay gelsin.

------------------------------------------

Ankara Emniyet Sarayı. İkinci Şube.

Hıdır'ın pencereden aşağıya fırlatılıp atıldığı oda.

Masanın üzerinde bir alet. Manyetoya benziyor. Kollu. Manyetodan çıkıp duvardaki prize giden bir kablo. Bir kablo da kutudan çıkıp bana geliyor. Kordonun yanımda duran iki ucu da sıyrılıp hazırlanmış. Uçlardan birini ayağımın küçük parmağıma, öbürünü de kamışıma sarıyorlar.

Öbür uzaktaki ucu prize soktuklarını görüyorum.

Yerde de çarmıha benzer tahta bir alet var. Çivilenmiş üç santim kadar eninde deri kemerler var üzerinde.

Odada ayrıca falaka ve cop da var. Sopalar, zincirler falan.

"Soyun!"

Soyunmayınca üzerine yüklenip zorla soyuyorlar. Yere, çarmıhın üzerine yatırıp deri kemerlerle kollarından bacaklarından sıkıca bağlıyorlar. Kolları bilekten ve dirsekten, ayakları da bileklerden bağlıyorlar. Kıpırdaman olanaksız. Tekmeler iniyor. İki uçlu kabloyu da getirip sarıyorlar; birini kamışına, birini ayak parmağına. Biri manyetonun kolunu çeviriyor. İki kere falan çeviriyor. "Tırtt" diye bir ses. Uçların bağlı olduğu yerlerinde titreşimler halinde bir gerilim. Anlatılmaz bir acı.

Manyetoyu çevirdikçe ibre yükseliyor, görüyorsun, voltaj artıyor.

"Konuş. Bu daha hiçbir şey değil. En hafifi bu. Yoksa seni hadım ederiz."

İşkenceden sonra tam on beş gün, hem kan geldi kamışımdan, hem de müthiş bir yanma oldu dışarı çıkarken.

Manyetoyu çevirdiklerinde, akım verdiklerinde, kamış çok küçülüyor, mosmor oluyor.

Akımı yükseltiyorlar.

Dayanılır gibi değil. Gerilip kaskatı oluyorsun. Oraların kopacak gibi oluyor. Bütün beden kasılıyor. Ter içindesin. Ve tekmeler. Davranıp kalkmak istiyorsun. Ama nasıl kalkacaksın. Kıskıvrak bağlısın. Tekmeler iniyor.

Elektrik akımıyla bütün bedenin kasılınca, altındaki tahta çarmıh sırtını alabildiğine acıtıyor.

Akımı daha da artırıyorlar. Bir ara dayanamadım,
"Durun," dedim.

Durdular.

Başka bir alet getirdiler. Metal bir kutu. Ondan da iki tel çıkıyor. Manyetodan çıkan iki kordon gibi. Tıpkı. O iki teli de aynı yerlerime bağladılar. Işığı söndürdüler. "Konuşacağın zaman bağır, geliriz" dediler. Çıkıp gittiler.

Karanlık kötü. Aydınlıkta yine de uğraşacak bir şeyler buluyorsun.

Bir ara iki kadın polis kapıda durup alay ettiler benimle:

"Ay, bu muymuş kahraman?" dediler.

Sustum.

İçeride başka biri var mıydı, bilmiyorum. Karanlıktı.

Bu yeni aletin titreşimi, manyetodan daha çok. Manyetodan daha titreşimli. "Zızzz" diye bir ses çıkarıyor. Mil sokuyorlarmış gibi bir acıyı yaşıyorsun kamışında. Yürek atışları anormal: "Plöp! Plöp!" diye çırpınan yüreğinin sesini duyuyorsun.

Bayılma durumuna geçerken, "Ölüyorum" diye düşündüm.

Aradan ne kadar geçti, bilmiyorum. Ayıldım.

Odanın ışığı yanıktı. Başımda insanlar. İğne falan yapılmış; haberim yok.

"Bu ana kadar çok vermeyin" falan gibi sözler.

Kendime gelince kalktım.

"Göstereceğim" dedim.

Birlikte arabayla 15-20 ev dolaştık. Arkamda bir sürü polis. Babayiğit ekip arkamda.

Oyaladığımı anladılar.

"Dönünce gösteririz" dediler.

Döndüğümde savcı gelmişti. Kurtuldum sandım. Yanılmışım.

Yine başladılar. Hem de ilk aletle, manyetoyla başladılar. 60 volta kadar çıktılar. Çok uzun sürüyor. Alıştım. Müthiş bir ter, anlatılmaz bir susayış.

Akım altmış volta çıkınca tel uçlarına su döküyorlar. Suyun yayıldığı yerde, sancı dayanılmaz oluyor, oradaki bütün kıllar dikilip ayağa kalkıyor. Suyun yayıldığı yere akım da yayılıyor.

Baktılar durum kötü. Akımı kestiler.

Büyük bir şişe getirdiler. İçinde sidik gibi bir şey var. Ucu keçeli bir sopayı o suya batırıp ayağımın altına değdirdiler. Sanki kızgın demir sürüyorlar. Sonradan ayağımın alt derileri soyuldu, bir iki gün sonra. Ne olduğunu anlayamadım.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Günahkâr Gönüller

Geçenlerde çok sevdiğim bir ağabeyimle, çok heyecanlı ve hayırlı bir mevzu öncesinde, peşrev bâbında memleketin gidişi ve gelecek hakkında sohbet ederken, "Bu tabii bencilce bir düşünce" diye karşılanan bir söz ettim.

Dedim ki "Detaylar bir yana, benim 'en öncelikli' temennim,  sevdiklerimin ve ailemin, yani eşimin yaşadığı sürecin savaşsız, kazasız, belasız geçmesi. Bizden sonrası tufan olsun demek istemiyorum. Sadece bizim zamanımız da tufan olmasın bir zahmet"

Temenni ile olacak iş değil tabii ki.. Size de çıkabilir cinsinden, şer kabilinden bir piyango bu.

Bencil de değilim aslında ama korkuyorum. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, "öyle olmalarına" alıştığımız kaleler tek tek düşerken, bari biricik sevdiklerimiz, bu dünyanın savaşlarıyla ve çivisi çıkmışlıklarıyla uğraşmasın temennisi bu.

Aşağıdaki hikaye Engin Ardıç'ın 1990 tarihli, Daktilo Konçertoları kitabından, "Günahkâr Gönüller" hikayesinden bir bölüm... İtalyan gazeteci - yazar Curzio Malaparte'nin savaşa dair bir anısını aktarıyor...

-------------------

Kadın olmaktan utanıyorum kimi zaman, diyor Louise, soylu bir Alman kızı bu, bir prenses!


Neden, diyor Malaparte, galiba bir akşamüstüdür. Berlin'de bir kahvede laflıyorlar, bakın, diyor, size Sorocalı kızların öyküsünü anlatayım da dinleyin...


Besarabya'da, Dniester ırmağı üzerinde küçük bir kasabadır burası, Alman ordusu, müttefiki Rumen, Macar birlikleriyle arada çeşit olsun diye bir de İtalyan alayı sanırım, Yüzbaşı Malaparte de nefret ettiği savaşın içinde, nefret ettiği insanların arasında, ne tuhaf, yeni girmişler kasabaya.


Bunlar, küçük Yahudi kızları. Ormanlara, buğday tarlalarına kaçıp saklanmışlar. On sekiz - yirmi yaşlarında kızlar. Çoğu Alman askerleri tarafından vurulup öldürülmüş, sağ kalanları kasabaya geri getiriliyorlar. Çok zaman geçmiş, kızların üstleri başları yırtık pırtık, saçları keçeye kesmiş, elleri ayakları egzamalı, gözleri yaralı kediler gibi...


Günün birinde... İkinci Alman Ordusu'nun sağlık servisi, buğday başakları arasında yakalanan kızları Soroca Askeri Kerhanesi'ne sevkediyor.


Buraya ancak Alman askerleri girebiliyor. Ordu komutanı General Von Schobert (Schubert değil, Schobert) gelip kerhaneyi bizzat teftiş edecektir açılıştan önce. Kızlar, kıpkırmızı gözleri, bitik, anlamsız gülümsemeleriyle Alaman paşasını selamlıyorlar.


SS Sonderführer Schenk, bir akşam kafayı da çekmişler, şnaps içiyorlar ve tatlı Rumen şarabı, Malaparte'ye kalk ulan diyor, kerhaneye gidelim. Yahudi kızı düzmeye.


Temiz aile kızıymış hepsi, Schenk öyle diyor, uzun kırmızı ipekliden sabahlıklar, geniş kollu yeşil gecelikler giymiyorlarmış, hemen her Doğu genelevinde rastlanacağı gibi; hanım hanımcık oturuyorlarmış.


Malaparte, itliğine diyor ki, yahu Schenk, Alman Genelkurmayı bu kerhaneden yüzde kaç komisyon alıyor?


Gözümün önüne başka bir resim üşüşüyor, bir kızcağız, boynunda yafta, iki yanında iki SA neferi bu kez, yaftada:


Ich bin am Ort der grösste Schwein, und lass mich nur mit Juden ein (Ben buraların en büyük domuzuyum, çünkü yalnız Yahudilerle yatıp kalkarım)


Bir Alman kızı bu. Sevgilisi Yahudi'ymiş. "Teşhir ediyorlar" Münih mi? Savaştan önce, 1933, 34 falan olmalı.


Schenk, her ortalama Alman ve hele her SS gibi dangalak olduğundan, Malaparte'nin ağır aşağılamasını çakamıyor, beş fenik bile komisyon almaz, diyor, çünkü kızlar bedava. Kerhane parasızdır.


Hem yalnızca on beş günlüğüne "çalışıyorlarmış" kızlar orada, işleri bitince, on beş gün sonra gönderileceklermiş. Belki evlerine, yoksa hastaneye mi "sevkedilecekler"? Ne bileyim be, diyor Schenk, hem, çok mu önemli bu?


Malaparte üzerine üzerine gidiyor, yahu Schenk, diyor, şu kızların yerine o geneleve Rus esirlerini koysanıza!..


Schenk bu daha da ağır hakareti de yutuyor. Tabii yutacak. Schenk tepine tepine gülmeye koyuluyor. Meğerse işgal altındaki Ukrayna'nın Blazy kasabasında, bir SS komutanı, eşcinsel SS nefeleri için bir "oğlan kerhanesi" açmışmış.


Bir gece, Malaparte eve kendi başına gidiyor... Üç kız var içeride. İtalyan üniformasını görünce azıcık yürekleri ferahlar gibi oluyor kızcağızların, biri hep Venedik'i görmek istermiş, adı Suzanne, ikincisinin adı Loubia, ah diyor, ben de seninle gelmeyi çok isterdim ama, gelemem ki, nişanlıyım ben, savaş biter bitmez evleneceğiz...


Kızlar "çalışmaya" başlayalı on üç gün olmuş, iki günleri daha kalmışmış, topu topu iki güncükleri, ondan sonra ayrılacaklar... Suzanne çok iyi Fransızca konuşuyor, Loubia piyano çalarmış, birinin babası doktor, ötekininki avukat, üçüncü kızın adı Marica, başı ağrıyormuş, yüzbaşının niyetinin "o tür" olmadığını anlayınca odasına çıkıp yatmak için izin isteyip kalkıyor. Öbür kızlar Malaparte'ye cıgara tutuyorlar, şarap çıkarıyorlar.


Çok geç olmuştur. Malaparte de izin isteyip kalkıyor. Kapıda, Suzanne'nin elini tutup dudaklarına götürüyor. Kızın gözlerinin kıyısında iki küçük damlacık beliriyor.


İki gün sonra kızları götürüp kurşuna diziyorlar. Her on beş günde bir genelev boşaltılacak, kızlar idam edilecek, yerlerine yeni vardiya gelecek, on beş gün için, sonra onlar da "değiştirilecekler". Komutanlığın emriymiş.


Kızlar bunu biliyor muydu, diye soruyor Malaparte.


Evet, biliyorlarmış. Soroca'da herkes biliyormuş bunu. Herkes...

Engin Ardıç - Daktilo Konçertoları - 1990

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kandil, Sevgili ve Leylâ


Güzel gün, özel gün, mübarek gün. Hepsi bir arada. İsteyen birini tutar, isteyen hepsini...

En az birinin hakkını vereni şanslı sayarım.

Bu hayatta sevgiliye yar değil, yâr olmak lazım.

Görülünce, insanda "uçurumdan atlama" dürtüsü değil, "boyuna sarılma" isteği uyandırmak lazım.

Bunları yapabilen duasını da edip, güzel güzel uykuya dalsın. Yapamayan da kendini ilk bulduğu yüksekten aşağı sallandırsın. Zira ikincisi olunca nefes almak bile zarar...

Her halükarda Safahat'tan bir Mehmet Akif gider bu akşama. Özele de mübareğe de...

Cemâ'atler kölendir: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

12 Şubat 2011 Cumartesi

İleri Demokrasi Anayasası



Benim için Anayasa budur. Tarihi de 1 Nisan 1949. Aziz Nesin, Markopaşa dergisinde yayınlamış.

Bu memlekette "demokrasi" diye bir şey olduğuna inananlara, "Şimdi yok ama falanca parti gelirse olur" diyenlere ve "Ordu bir el koysa, güllük gülistanlık olur"culara gelsin.

Eşek öldükten, ters döndükten ve tenasül uzvu güneş gördükten sonra demokrasi gelecektir. Umudunuzu yitirmeyin!

------------------------

Hukuk-u Merkep Beyannamesi

1- Eşekler eşit ve hür doğarlar. Sıpayken büyüye büyüye eşek olur, eşit olmıyarak ve köle olarak ölürler. İçtimai farklar yalnız saman ve ahır meselelerinde tesis edilebilir. Yani bütün eşekler görünüşte eşit, aslında çeşit çeşittirler.

2- Her eşek topluluğunun hedefi, tecavüzden masun olarak, tabii haklarının korunmasıdır. Bu haklar şunlardır: Anırmak, çifte atmak, zarta ve konforlu bir ahır. Eşekler ve ahırları taaruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövmekte serbesttirler.

3- Hakimiyet yalnız marsuvan eşeğindedir.

4- Hürriyet, kendisine zarar vermeden ve yorulmadan Marsuvan eşeğinden diğer uyuz eşekleri istediği ve dilediği gibi çiftelemesi demektir. Binaenaleyh, Marsuvan eşeğinin kullanabileceği haklar, aynı saman ve aynı ahırdan faydalanmaları ve ağızlarının suyu akan bütün uyuz eşeklerin de bu haktan faydalanamamaları için bir hudutla kayıtlıdır. Bu hudut, ancak saman torbası, kötek ve yularla tayin edilir.

5- Yular ve ip yalnız uyuz eşeklerin çifte atmasına ve ısırmasına engel olmak içindir.

6- Yular, Marsuvan eşeğinin iradesinin ifadesidir. Bütün uyuz eşekler, onun şekil almasına bizzat yardım etmek hakkına sahiptirler. Yular her eşek için müsavidir. Marsuvan eşeğinin gözünde bütün eşekler eşit olduğu için, her eşek yalnız anırtı, cayırtı ve zartadan başka hiçbir şeyde temayüz edememek şartıyla, her rütbe, nişan ve hatta zerdust palan ve ahıra alınmak hakkına sahiptir.

7- Hiçbir uyuz eşek, Marsuvanın haberi olmadan zorla ahıra kapatılamaz. Keyfi anırtılar ve hariçten gazel okumak istiyenler cezalandırılır. Bunda eşek inadı gösterenler, eşek sudan gelene kadar ıslatılır.

8- Belli olan cezalardan başkalarıyla eşekler cezalandırılamaz. Köstekle uslanmıyan inatçı eşekler, nalları dikmeye mecbur edilir.

9- Anırmak, çifte atmak ve zarta eşeklerin en değerli haklarındandır. Binaenaleyh her eşek, anırmak, çifte atmak ve zartasında serbesttir. Şu kadar ki, Marsuvan eşeğini rahatsız edenler mesul tutulur ve eşek cennetine gönderilir.

10- Uyuz eşeklerin yük taşımak ve sırtlarının hiçbir zaman boş kalmamaları için ölmemeleri ve yoncaların bitmesini beklemeleri lazımdır.

11- Eşekler ömrü billah hoşaftan anlamıyacaklar, suyunu bile içmeden tanelerini Marsuvan'a bırakacaklardır.

12- Sıpalar büyüye büyüye eşek oldukları gibi, Marsuvan eşekleri de deve kervanlarına kılavuzluk ederler.

13- Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere kayıtsız şartsız itaate mecburdurlar. Kurttan korkmayan ölmüş eşeklerin vay haline.

11 Şubat 2011 Cuma

Street Fighter : Neydiler, Ne Oldular


CollegeHumor'dan güzel bir çalışma.

Piyasaya çıkalı çok olmuş ama ben yeni rastladım.

Zamanında bu oyuna kafayı takıp da, bu seriyi izlemeyen kalmasın.

10 yıl sonra ekip yeniden toplanıyor. Aşk, macera, gerilim, sevgi, ihanet, 32 kısım tekmili birden.

Okullara Manyeto ve Filistin Askısı Konsun

Bir süredir konuşulan "Çocuk Polisler" meselesini, Hürriyet gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz da yazmış.

İkinci Abdülhamid'e, kurduğu muhbir teşkilatı yüzünden "haklı olarak" söylenmedik laf bırakmayan muasır medeniyet rejimimizin bir takım bürokratları "Huylu huyundan vazgeçmez" diyerek, bu noktaya kadar gelmişler.

Bence işin standart muhbirlikle kalmaması gerek.

İntibak eğitimi kapsamında kitle olaylarının karşısında polisin nasıl davranması gerektiği de öğretilmeli çocuklara. Bunun içinde mevzu çıkması beklenmemeli. Her okulda, kantin önünde yaşanan kalabalık, test alanı olarak kullanılabilir.

Öncelikle çocuklara, teneffüs esnasında kantine geldiklerinde dağılmaları söylenir. Tabii onlar bu uyarıyı dikkate almayacaklardır. İşte o zaman polis olarak görevlendirilen çocuklar, amirin (ki o da müdür muavini olur herhalde) talimatıyla "emniyet ne verdiyse" arkadaşlarına girişirler. Neticede ağaç yaşken eğilir. Asayiş için sopa atan da yiyen de şereflidir.

Başlıktaki öneriyi de bir düşünsün Iğdır Valiliği... Bir de, fazla yaramazlık yapan öğrenciler için bir Sansaryan Han hazırlandı mı, tamamdır bu iş!

Caretta Carettalar Senden Değerli Hasan


Türk sporunun batıya açılan penceresi Galatasaray'ın münevver oyuncusu, UEFA Kupası'nın ve Dünya Üçüncülüğü'nün katıksız kahramanlarından, mazeretli asabi Hasan Şaş, "Halka hizmet Hakka hizmettir" düsturundan hareketle, memleketinde belediye başkanı olmaya karar vermiş. İlk seçimlerde şansını deneyecekmiş. Kutlu olsun!

Kendisinin yapmayı düşündüğü ilk icraat çok manidar. Demiş ki :
"Belediye başkanı olacağım. Başkan olduğum ilk gün de Karataş'ı Adana'nın merkez ilçesi yapacağım. Mevcut sorunlar Karataş'ın boyutunu çok aşmış durumda. Karataş'ta 60 km sahil var. Bu Türkiye'nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Ama kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer."

Bütün işsizliği fakirim Caretta Caretta kaplumbağalarına bağlayarak diğer dinamiklere bulaşmaya petka bulamadığını anlatmaya çalışan bu derin sporcumuza halk olarak bir teşekkür borçluyuz. İmkanı olan herkes, yerel seçimlerde gidip kendisine oy atarak bu borcu ödemeli.

İşin vahimi, kendisine belediye başkanı olmasını öneren de Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu imiş. Az daha konuşsa, "Gel bize rektör ol lan" da diyebilirmiş. Cumhuriyet gençliği bazı yerlerde bu kafada rektörlere emanet demek.

Son olarak bunca gazın ardından kendini tutamayan Hasan, bir de "Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı üç yıl içerisinde Süper Lig'e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım." buyurmuş. Mourinho senden teknik adamlık öğrensin!

Ama Hasan be... Sana bir şey diyeyim mi ben? O Caretta Caretta'lar var ya. Senden daha sevimliler. Hadi onu geçtim, kesin insanlığa senden daha faydalıdırlar. Onu da bir kenara bırak, bir dile gelseler, kesin senden daha insan olurlar. Nasıl olacak, bilmiyorum...

8 Şubat 2011 Salı

Beyoğlu, Çocuk ve Sıcak


Yeni Harman dergisinden, Beliz Kudat imzalı bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun...

Belki sarsar, belki gram etki etmez. Ne hissedeceğinizi ben söyleyemem elbette.

Mesela benim aklıma Beyoğlu'nda bir gece vakti, gerçekliğiyle bizi olduğu yere çakan kocaman bir fotoğrafı getirdi.

Hava buz gibi soğuk, fotoğraf ürperticiydi.

Elim sıcaktı, eli sayesinde. Ben hayatta en çok o sıcaklığı sevdim.


5 Şubat 2011 Cumartesi

Acaba Yok. Hakikaten A.C.A.B.


Bir mücadeleye kurban vermenin videosu aşağıdaki.

Egemenler karşısında yumruğunu bir haksızlığa kaldırdığın zaman, eğer işbirlikçiliğe de yatkın değilsen, parmaklar kana bulanıyor maalesef.

30. saniyede zirve yapan "katıksız" vahşetin üzerine fazla edebiyat yapmanın lüzumu yok.

Sadece bizdeki bazı "hak arama" mücadeleleri geldi de aklıma, ister istemez, acı zehir gülümsedim.

Hıncal Uluç Adında Bir Yamyam


Aşağıdaki kısımda dinleyebileceğiniz şiirde ne diyor Müşfik Kenter, Orhan Veli'den okurken;
"Ölünce kirlerimizden temizlenir, Ölünce biz de iyi adam oluruz"

Emri hak vâki olduğunda gözleri görmeyenlerin badem gözlü olması da bizim atasözümüz.

Ama...

Bu dünyada kimse, "ölü ya da diri" diğer bir insan hakkında böyle fetva vermemeli. Hele bu "kimse" uçan sözler değil, kalan yazılar yazıyorsa, aşağılıkça kalem sallamamalı.

Emrettiği dine inanıp inanmamak herkesin kendi bileceği iş ama bu konuya dair en güzel tanım, Kur'an-ı Kerim'de...

"... Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?"

Velhasıl, size afiyet olsun Hıncal Beyciğim! Bir porsiyon daha?


29 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Artık Tribüncü Değilim


Bu his içimde ne zamandır var, emin değilim. Galiba 2007'den, Fenerbahçe'nin 100. Yılı'ndan beri...

"Fenerbahçe Taraftarı" denen kitlenin orta ölçekte bir kısmı, amatör branşlarda sürekliliği sağladığından ve bunların içinde yer alan "gözümüzde büyüttüğümüz" bazı tribün ağa babaları, yöneticilerle içli dışlı olmaya başladığından bu yana, bağlarım zayıflıyordu.

Omurgasızlığın cirit attığı beldelerde, bizim gibi hürriyetini kan diye damarlarda gezdirenlerin ikameti çok zor. Ben de o yüzden terk ediyorum artık meskeni.

"Tasmasız ve Bağımsız Tribüncülük" zagonunca mücadele etmek için cephede kalanlara sabır ve kolaylık dilemeden önce, "Buraya nereden geldik" kabilinden, bir iki şey karalayayım.

Zirveye çıkan yolun başlangıcını, Fenerbahçe - Eczacıbaşı maçı için gittiğimiz Ankara'da; yanımızda olan büyük (!) bir ağabeyimiz, Hakan Dinçay'a rastlayıp "Bir cep telefonunuzu alayım" dediği zaman gördüm.

Hani olur ya, ne konuşulduğunun farkında olmadığınız, daldığınız vakitler... Çevrede gördüğünüz bir şeye takılıp, "Ne oluyor lan?" dersiniz. Diyaloğa şahit olan Erkut kardeşimin, mide bulantısı aksettiren yüzünü görüp de o tarafa bakınca anlamıştım, yöneticiye yanlayan bir taraftar kişi ile karşı karşıya olduğumuzu. Şaşırdım. Biz "kimseye müdana yok" diye bilirdik.

Geçenlerde yapılan ve Sporda Şiddet Yasası'nın tartışıldığı panele başkanlık eden, anlı şanlı bir avukat yine yukarıdaki zamanlarda, Fenerbahçe - Vakıfbank voleybol altyapı maçında, sahadaki 14 yaşındaki çocuklara "Yediden yetmişe hepiniz hırsızsınız" diye bağırınca da şaşırmıştım. Öyle ki sporcuların velileri isyan edince üzerine yürüyen "kerameti kendinden bile menkul olmayan" tiplerden iğrenmek sonradan aklıma gelmişti ki onlar da tribünlerin büyüklerindendi (!)

Takip eden senelerde, tribüne yöneltilen onlarca ağır ithama sessiz kalınmasına, "önlem" adı altında can yakmalara karşı bir şey yapmadan "cefa" diyerek çakılı kalınmasına, pahalı bilet fiyatlarına açıktan isyan edilmemesine, ona, buna, şuna, bir sürü şeye şaşırarak bugünlere kadar geldim.

Ama en büyük şaşkınlığı şu son birkaç aylık süreçte yaşadım.

Fenerbahçe'nin tribün grupları faaliyetlerine son verdiklerinde, aşağıdaki satırları yazmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, "Bu grupların birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme. Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak..." diye başlayan cümlelerden, bu kadar kısa zamanda pişman olacağımı aklıma bile getirmemiştim.

Aslında Barış Gerçeker'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Geri Vites" başlıklı yazısı, olan biteni güzelce özetlemiş. Buradan okuyabilirsiniz.

Ama fazladan bir şey var. Hani Barış'ın, yazısını yayınlayan organ yüzünden frenlemek zorunda kaldığı ya da belki çoktan törpülenen bir his. Bende de son bir kez parlayıp, artık yanmamacasına sönen şey. Bir şeylerin farklı olduğuna inanıp, kötü gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde yakan, yıkan, deviren acı.

Diplomasi güzel şey... Çam devirmeden, diyalogla anlaşmaya çalışmak, kutlu şey... Ama yaşananlar?

Şimdi sorsak, birileri diyecek ki:
"Tribünün gerçekleri..."
Doğrudur. Demek ki biz bilmiyormuşuz.

Ya da çıkıp diyecekler ki:
"Sevdamızın büyüklüğü..."
Doğrudur. Demek ki biz sevmiyormuşuz.

Engin kardeşim Facebook'da sormuş; "Ne çabuk unuttu herkes bu tribüne yapılanları. Salonlarda bile serseri durumuna soktular bizi. Yazık! "Başarılar önemli değil, bizim için önemli olan Fenerbahçe'nin değerleridir" diyenler neredeler şimdi?" diye.

Ben cevap vereyim. Her zaman oldukları yerdeler... Masa başında...

Bilgi de, görgü de, sevgi de tekel olmuş. Yöneticilerin plastik kartlara ve lisanslı ürünlere indirgediği taraftarlığın tribündeki bayiileri piyasayı sarmış. Sadece onlar yaşıyorlar, biliyorlar, seviyorlar. Bizim dünyadan haberimiz yok.

Fazla edebiyat yapmadan, bir alıntıyla kapatalım bu defteri... Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabı şöyle bitiyordu:

"Epiktetos haklı:
"- Allahın bize verdiği en büyün nimet, malik olduğumuz halde, malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir."
Ve gene onun dediği gibi:
"- Huzurun bir pahası var"
Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum."

Tribün hayatın ta kendisidir. Hayatta sömürülmeyi içine sindirebilenler, buyursunlar, tribünde de "Müstemleke Valisi" olsunlar. Bize uymaz...

Yüreğim masayı değil, cepheyi tercih edenlerle birlikte çarpacak ama ben artık tribüncü değilim. Güzel bir geçmişti. Geride kaldı...

20 Ocak 2011 Perşembe

En İyi Blog Ödülü Papazın Çayırı'na


Fenerbahçe'nin "gördüğümüz" yılları, "duyduğumuz ve okuduğumuz yıllar" gibi olmadı ama yine de insanın içine bir kez bu ateş düşünce, sırt dönüp gitmek olmuyor. Hele içine tribün tozunu oksijen niyetine çekip, tezahürat olarak salmaya ve omzunu bir kardeşine, ağabeyine yaslamaya alışmışsan, hiç olmuyor.

Kurumsallık karşısında bezginliğin her geçen gün arttığı, "Endüstriyel bakışa karşı ne yapsak olmayacak" fikrinin iyice bünyelere yerleştiği bu zamanlarda, kısacası mütekait büyüklerimizden duyduğumuz "Siz de bizim yaşımıza gelince anlarsınız" vakitlerine çeyrek kala, naçizane satırlar karaladığımız bu mesken, 1907 ÜNİFEB tarafından "2010 Yılının En İyi Blogları" ödülüne aday gösterilmiş.

Boş yere "Abdurrahman Çelebi" sıfatı taşıyan bir sürü insanın fink attığı Türkiye spor medyasında düzenli bir şekilde yer almasını canı gönülden istediğim adaşım Barış Gerçeker ve tanıdığım herkesin "Basketbol Alimi" diye hakkını verdiği kardeşim İlker Üçer de aday.

Ben, kendi namıma beni adaylığa layık gördükleri için çok teşekkür ederim. Ancak...

Hür düşünceyi, özgür insan olmayı, boynunda tasmayla gezmemeyi ve alınacak tek bir nefes için bile birilerinden icazet beklememeyi mükemmel analizler eşliğinde savunmaktan bıkmayan Erkan (PVH) kardeşim nezdinde, oyumu Papazın Çayırı'na verdiğimi de belirtmek isterim.

Dünyanın kurtulacağı yok. Velev ki kurtulacak olsun, bu "güzellik" sayesinde falan olmayacak. Haklı olduğuna inandığında, haksızın karşısına dimdik dikilebilenler taşıyacak bayrağı.

Geçen sene, "Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı" başlığında şunu yazmıştım:

"Biz en siktiriboktan maçtan sonra bile iskeleye, minibüs duraklarına, Haydarpaşa'ya akan dalgaya kendimizi bırakır, öyle giderdik. "Fener... Fener..." diye haykırmaktan başımız dönerdi de, bir an duralardık. Sonra yine devam... Dükkan vitrininde olsun, trafik işaretinde olsun, sarı lacivertten başka renk görünce aklımız giderdi. Ergen kafamızla saydırır, dururduk o "gayri" renklere. Şimdi Altıyol'da Beşiktaş bayrağı görünce içi burulmadan oradan geçen bir nesil yetişti."

Muhterem Fenerbahçeliler!

Fenerbahçe tribünleri için bir zamanların zafer marşlarından geriye kalan şarkının sözleri:
"Ömrümüzün son demi, sonbaharıdır artık. Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık."

Bunu tekrar tersine çevirecek olanlar ise, ne muktedirlerin yalakaları ne de çevre edinmek için "gayri"lerin büyüklerine dalkavukluk yapanlar...

Yukarıda bahsettiğim yazı şöyle bitiyordu:


Fenerbahçe'nin "Halkın Takımı" olma özelliğini elinden almaya çalışarak, maneviyatımıza tekme tokat girişenlere, aynı Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'u dövenlere bağıran Tarık Akan gibi bağıracağız, gücümüz yettiğince.
"Ne vuruyorsun lan ...... ......?"

Sancak, tuğ, paye, rütbe, ödül... Hepsi "Papazın Çayırı" gibi savaşanlara yakışır. Yerini bulmayan hak kalmasın.