Bayan Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayan Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2011 Salı

Bir Penny Taylor Ağlıyor


İsteyen, istediği yerinden, istediği kadar kıvırsın.

Durum ortada.

Fenerbahçe Kadın Basketbol Branşı, bir çiftlik halinde. Ağası da kahyası da marabaları da işten anlamıyor. Ne olup, bittiği hakkında en ufak fikirleri yokken bir işlerin altına girdiler, çıkamadılar.

Yukarıdaki fotoğrafa ve geçmişe iyi bakın. Yarın ne olacağı belli olmaz. Kötüsü olmasa da iyisinin her zaman tantuna gelebileceğini bilin.

Maho Ağa'nın artıkları ve sarı iltihap bünyeden atılmadıkça, Fenerbahçe'de kadın basketboluna huzur gelmez.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Bayan Kadın El Ele, Hep Beraber Baskete


Bu sene bol bol "kadın" mı demeli yoksa "bayan" mı, tartışması yaşadık spor dallarında. Hâlâ bir kafa karışıklığı mevcut.

Bizim tarafımız tabii ki belli, köksüz, uçsuz bucaksız, sonradan uydurma "bayan" kelimesi ne kadar az kullanılırsa o kadar iyi. Dili kurtarmanın yolu böyle küçük şeylerden geçer. Geçmişten, eski kelimelerden utanmanın lüzumu yok.

Neyse...

Yukarıdaki haber 29 Eylül 1955 tarihli Milliyet gazetesinden. Görüldüğü üzere, ikisi bir arada bir çözüm sunmuşlar.

Bir Angel McCoughtry Geldi


Diana Taurasi ile ilgili yaşanan süreç olmasa, bayram havasında kutlanacak bir transferdi bu. Şimdiyse biraz buruk bir sevinç var. Ama ne olursa olsun, Angel McCoughtry'nin özel bir oyuncu olduğu gerçeği, insanın yüzünü güldürüyor.

Daha Fenerbahçe formasını giyerken attığı ilk baskette tribüne dönüp "Haydi" minvalinde hareketler yapması veya top kaybı yaptığı bir pozisyondan sonra, tribünden kendisine bakan insanlarla resmen göz teması kurup "Oldu bir kere" dermiş gibi başını sallaması alışmadığımız şeylerdi. Anlaşılan Caferağa Spor Salonu, Angel ile daha ilginç günlere de gebe.

Roi'dan olma, Sharon'dan doğma, Baltimore nüfusuna kayıtlı Angel, 10 Eylül 1986 doğumlu. Üç çocuklu bir ailenin en büyük evladı.


Biz, sporcunun kitap okuyanına bile alışkın bir millet değiliz ama Angel okumakla kalmadığı gibi, bir de kitap yazıyor. Adının "The Angel Who Wanted to B-more" olmasını planladığı kitabın amacı "Çocukları teşvik etmek"miş.

Tahsilini iletişim üzerine yapan Angel, "Toplumun bizlere oranla daha az şanslı kesimleriyle bir araya gelmeyi ve onlara yardım etmeyi seviyorum. Biraz boş zamanım olduğu zaman çocukların kaldığı hastaneleri ziyaret ediyorum. Ayrıca şiddet gören kadınlara ve çocuklara dair sosyal bir programa yardımcı oluyorum" diyor.

Bu iki anekdotun üzerine biz, kerameti kendinden menkul bir kısım yerli topçumuza "Siz, değil memleketin aydınlık yüzü, bu kadınların tırnağına sürdüğü oje olamazsınız" diyebilir miyiz? Ben bir sakınca görmüyorum.

Çocuklar demişken, McCoughtry'nin çocukluğuna gidelim, oradan başlayalım.


Ailenin babası Roi, Balitmore'da bir kilisenin papazı... Muhit biraz sıkıntılı olduğundan ve yoğun biçimde vaaza gidecek kadar sıkı çalıştığı için evin reisi genellikle Sharon annemiz olmuş.

Roi baba her ne kadar eski bir basketbolcu olsa da Angel'ı basketbol oynaması için ikna eden, yerel lige kaydını yaptıran ve hatta ilk günden sonra eve "Oynamayacağım basketbol falan" diye dönen ufaklığa cesaret verip, Amerika'ya kazandıran da valide McCoughtry.

"Ben sakin ve soğukkanlı bir insanım. Bu yüzden Angel'ın da öyle olacağını sandım ama tam aksi... Ona ne zaman 'Hadi şunu yapalım' desem, hep tersini yaptı. Şimdilerde anlıyorum ki müthiş bir enerjisi varmış ve bunu bir yere yönlendirmesi gerekiyormuş. Basketbol onun için mükemmel bir seçimdi" diyor, bu hiperaktivite yüzünden zamanında sık sık ağlamaklı olan Sharon.

Enerjisinin Angel'a fazla geldiği kesin. Zira okuldan döndükten sonra, Northwood havalisinde yer alan basketbol alanlarında erkek rakiplerle basket maçı yapmaktan, eve girmek bilmediğini şu sözlerinden anlıyoruz:

"Babamın bana 'Hava kararmadan önce evde ol' demesinden nefret ediyordum. Sokakta yaptığımız maçlar o saatlerde daha güzel oluyordu ama ben eve dönmek zorundaydım. Bu yüzden hep başımı derde soktum çünkü hiçbir zaman babamı dinlemedim"

Kızın koyverip, babanın dizginlemeye çalıştığı bu coşku, Angel 16 yaşındayken öyle bir hal almış ki babasının kilisesinde basketbol oynayan koca koca adamların arasında top koşturmak için adamcağıza musallat olmuş. İyi ki de olmuş.


Angel'ın basketbol macerasının zirveye çıktığı ilk yer, Baltimore'daki St. Francis Lisesi... Dört senenin sonunda; 14 sayı, 10.5 ribaund, 3 asist ve 5 blok ortalamasına sahip bir performans sergilemiş.

Aslında oradaki tek marifeti bu değil. Otuza yakın okulun katıldığı "Interscholastic Athletic Association of Maryland" organizasyonunda 100 metre, 200 metre ve uzun atlamada altın madalya kazanmış.

İnsaflı davranmış. Bunların hemen peşinden yarıştığı yüksek atlamada üçüncü kalmasa, herhalde "Tamam kardeşim. Daha da yapmıyoruz yarış marış" deyip, dükkanı kapatırlardı Maryland'de.

Gerçi yıllar sonra gelip, Belediye Başkanı'ndan şehrin anahtarını bir törenle teslim almış ama olacak o kadar. Neticede semtin medar-ı iftiharıdır.

Neyse efendim...

Nasıl ki bir dönem Türkiye'de her gelin kızın rüyası Singer dikiş makinesi ise, Amerika'da da hemen her sportif hanım kızın rüyası NCAA'dir malumunuz.

Dolayısıyla Angel'ın da hedefi buydu ama önünde okullarla, notlarla ve derecelerle ilgili bir problem varmış.  Roi dayı, radikal bir karar alıp, bu problemin çözümünün Patterson adında gözden ırak bir hazırlık okulundan geçtiğine karar verince, Angel'a gurbet yolları gözükmüş.

North Carolina'da, yaratanın bile ancak kırk yılda bir hatırladığı bir yerde, kendisi için doğrudan taşra sayılabilecek bir mekana ve hayata balıklama dalmış. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, o günleri hatırladığında "Bundan daha beter bir şey olamazdı" diyor Angel. "Televizyon yok. Paso duvarları dikiz. Aynı mapushane gibiydi. Sürekli evi arayıp, buradan nefret ediyorum, diyordum" şeklinde ekleyerek...

Tabii "şerrin" olduğu yerde, "hayır" da yedekte bekliyor ve her başarılı insanda olduğu gibi, Angel'da da 60. dakikada oyuna giriyor.


"Ona oyunda herhangi bir şeyi yapamayacağını söyleyin. Yapabileceğini size kanıtlayacaktır. Günün birinde, şutunun zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyledim. Bir süre sonra okulu aradığımda, hocası bana her gün antrenmandan sonra kalıp, 500 şut attığını söyledi" cümlelerinin sahibi, Louisville'in yardımcı hocası Tim Eatman, Patterson'a onu izlemeye ilk geldiğinde, irtibatı koparmamaya karar vermiş. Her fırsatta ziyaret edip, aklını çelmeye çalışmış.

Hocanın ilk transfer teklifinde Angel'ın aklına gelen "Louisville mi? Ne Louisville'i? Louisville nerede la haritada?" tarzı düşünceler olmuş ama kader ağlarını örerken karışmak olmuyor işte.

O sıralar Maryland'e gitmek, Angel için daha kolay bir seçim gibi gözükmüş ama oraya Marissa Coleman'ın gitme ihtimali ve ikisinin aynı mevkide oynaması yüzünden "İşim yok, bir de takımda yer için mi kapışacağım" diye düşünerek, seçimini direk oynayabileceği Louisville'den yana kullanmış.

Kolejdeki ilk sene biraz sıkıntılı geçmiş. Her ne kadar 9.2 sayı ile, ortalamada üçüncü sırayı alsa da hocası Tom Collen ile arası inceden limoniymiş.

Pek de "inceden" değil aslında...

Toplantılara geç kalmak desen onda. Antrenman sırasında uyumak desen onda. Hakemlerle tartışmak desen onda. Serbest atış çizgisinde neredeyse takım sonuncusu... Adeta bir "Kadırgalı Eşref" olmuş. Resmen hocasının tasavvufa kabiliyetini denemiş.

"Yavrucum sen böyle yapıyorsun ama masanın gözünde tek yön bilet var Baltimore'a. Haberin olsun" uyarısı bile para etmemiş. "Ben de meraklıydım sanki buralara" cevabı gecikmemiş Angel'ın. Hatta maçlardan bir maç, "Bu gece uzaktan tek bir şut bile atmadım" serzenişine karşılık, Collen de "Şut atmanı istemiyorum. Çünkü atamıyorsun. Sen sadece ribaund al" diye celallenmiş. Gidere gider haller...


Gel gelelim ikinci sene ile birlikte her şey değişmiş, asr-ı saadet başlamış.

Kolejdeki ilk sezonunda 29 maçın hiçbirinde ilk beşte başlamayan Angel, bu kez 35 maçta da hava atışı yapılırken sahadaymış.  Sayı ortalamasını 21.5'e çıkartırken, diğer kategorilerde de kendini bulmuş.
% 47 olan şut yüzdesini % 51'e,
% 30 olan üç sayılık atış yüzdesini % 37'ye,
% 55 olan serbest atış yüzdesini ise % 72'ye yükseltmiş.

Esas değişim ise, selef Collen'in yerine halef Tom Walz gelince gerçekleşmiş. "Gel bakalım evladım" diyerek, Angel'ı video oynatıcının başına oturtan kulağı kesik hoca, "Bak, sen maçta istediğini yapamayan takım arkadaşlarına bu şekilde davranıyorsun. Hiç yakışık alıyor mu? Sen söyle allasen" diyerek, surat astığı, el kol yaptığı, sağa sola "Hadi lan oradan" çektiği maç görüntülerini izletmiş.

"Ben senelerdir insanlara böyle 'Bilmiyorsanız oynamayın bu boku arkadaş' diye mi davranıyorum?" şeklinde titreyip, kendine gelen Angel "Resmen şoka uğradım. Bundan sonra pozitif olacağım" diye önce kendine, sonra hocasına, sonra yine kendine söz vermiş ve bu sözü tutmuş.

Kolejdeki son sezonunda 34 galibiyet, 5 mağlubiyet ile mükemmel bir yılı da geride bıraktıktan sonra, 2009 yılında WNBA draftında 1 numarada, Atlanta tarafından seçilmiş.


Maryland'e gitmeme sebebi olan Marissa Coleman'ın da iki numaradan alındığı seçimlerden sonra, yıl sonunda hangisini alan takımın memnun kaldığını tartışmaya gerek yok. Çünkü Angel, 2009 yılının çaylağı ödülünü kazandı.

Coco Miller ve Kelly Miller gibi eski dostların yanında, Yelena Leuchanka ve Iziane Castro Marques gibi Türkiye'de yakından bilinen isimlerin de oynadığı Atlanta'yı sırtına alıp, götürdü. Ve "Erken kalkan yol alır" kabilinden, hiç beklemeksizin Avrupa'ya yelken açması, onu Fenerbahçe'ye kadar getirdi.

Bundan sonrasını ve aldığı sürüyle ödülün ismini, cismini, çok yakın geçmişin internet sayfalarından bulabilirsiniz. İsteyen Wnba'in ve Fiba'nın sayfalarından ya da Wikipedia'dan açıp, bakar.


Son cümleler...

Bazen insan oyunculardan "Rakip çok zorluydu. Bundan sonra her maç final. Taraftarımıza çok teşekkür ediyoruz" cümlelerinden farklı bir şeyler duymak istiyor değil mi?

Ve bazen insan, "Ben bu işi yuttum, bitirdim artık. Türkiye'de de şeklimi yaptım. Hayat bana güzel"den farklı bir sporcu tavrı hissetmek istiyor değil mi?


O zaman Angel'a bakmak gerek... Onun gibi "Benche her geldiğimde, neden kenara alındığımı ve nerede hata yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Ve sahaya çıktığımda bunu bir daha yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum." diyenleri görmek gerek.


Fenerbahçe'ye hoş geldin Angel.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Diana Taurasi'ye Gelsin...

Taurasi, Modafinil, Daum, Kokain, Etik Metik



Size sürekli yalan söyleyen insanları ne yapıyorsunuz? Hayatınızda tutuyor musunuz?

Çok seviyorsanız, tedavisine uğraşıyorsunuzdur.

Ya da gözden çıkarılabilecek insanlar ise? Selametle...

Neyse... Şimdi beşeri vaziyetleri tartışmak değil işimiz.

Bir iki tane gazete kupürü koyalım dedim. Ucundan azıcık, geçmişten haberler...

24 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber mesela.

"Takımın başına Alman teknik direktör Daum'u getirecekleri yönünde çıkartılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını anlatan Yıldırım, ‘‘Daum, kokainden suçlanıyor. Bizim memlekete gelse içeri atarlar. Daum, değil F.Bahçe'nin başına Türkiye'ye bile gelemez’’ diye konuştu."

Bu olmadı mı? O zaman yukarıdaki resme bakın.

Olay "Şunu dedi, bunu yaptı, onu aldı, bunu sattı" olayı değil... Koskoca Fenerbahçe yönetiminin hemen her işi, "Bir ok attım kebap oldu"ya dönüşüyorsa, oturup düşünecek bir şeyler olmalı. Israrla söylüyorum; bugün ortaya çıkan manzara hiçbir şekilde Aziz Yıldırım'ın kabahati değil. Eğer ortada bir suçlu varsa bu, sırf makamından ötürü Aziz Yıldırım'ı pohpohlamaktan bıkmayanlardır.

Hadi dün, dünde kaldı. Ama bugün, Diana Taurasi olayında yazılan, çizilen, konuşulan, yapılan onca şeyin içerisinde iki yüz elli gram halden anlarlık, biraz da karışık empati ve diplomasi bilmeyen kadroları "hemen" kulüpten uzaklaştırmalı Aziz Yıldırım. "Dün dündür, bugün bugündür" kafasıyla sadece kitlenin fitilini ateşlersiniz. Yaşadığınız memleketin tarihi de mi ders vermiyor size?

7 Ocak 2011 Cuma

Diana Taurasi'nin Taburesine Tekme Atanlar


Belki ilk başta kendisi ama "sadece" kendisi değil.

Öncelikle "Doping ve Fenerbahçe'nin Başına Gelenler" başlığı altında, yakın geçmişe bir dönelim.

"Efes Pilsen'in doping hadisesiyle, Aziz Yıldırım az mı uğraştı?" diyenler var. Güldürmeyin insanı.

Tuncay Özilhan, elinde Mehmet Durupınar'a yazdırttıkları "Türkiye Basketbol Tarihi" kitabıyla kürsüye çıkıp "Bunu biz yazdık. Fenerbahçe haddini bilsin" dediğinde sus pus olan, üstüne bir de sponsorluk anlaşması yenileyen kimdi? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı?

Demek ki Fenerbahçe'nin elinden "doping marifetiyle" şampiyonluk çalan bir camia ile reklam anlaşması yapılabiliyormuş. Yarın bir gün Galatasaray, sağa sola reklam verebilecek duruma gelse, utanmadan onlarla da anlaşabilirmişiz, bu mantık gölgesinde?

Hem, ne oldu arkadaş Galatasaray'ın Cemal - Tufan "Transformers"ından mütevellit puan durumları? İnce ince bu ceza kıyılırken ve Sermet Erkin'ce yok edilirken kim çıktı konuştu? Taraftardan başka kimseye dokundu mu bu işler?

"Bekleyin, görün" diyen kapı kulları var... 12 senedir hangi beklemenin sonunda gördük? 2006 ve 2010 yıllarında camia temelinden sarsılmışken ve delikanlı gibi taraftarının karşısına çıkmadan fellik fellik saklanan bir yöneticiler topluluğunun kriz yönetme konusundaki başarısızlığı ortadayken hâlâ daha "Bekleyin" demek büyük öngörü ya da "dil" istiyor herhalde.

"Taurasi sürecini iyi yöneten" yönetime dikiz.

Sakat yalanları.
İzin masalları.
Sızdırma ile doping haberleri.
Federasyona kükreme.
"Oyuncumuzun arkasındayız" mesajları.
Sonuç kesinleşince sözleşme feshi.

Haa, sen kulüp olarak Kerem Gönlüm'e dünyayı dar etmişsindir de ben anlarım. Derim ki "Hem milletin gırtlağına çöküyor, hem de kendisine gelince tavizsiz davranıyor" ama nerede? El âleme şapır şupur, bize yarabbi şükür.

İnsanların sunduğu çeşitli dayanak noktalarına yanıt olarak, "Bekleyelim, görelim" demek, körü körüne biat etmektir. Ve önemli olan şu soruya cevap verilip, verilemediğidir

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?"

Ben ip ucunu vereyim, siz gerisini getirin... Dağa kaçtı...

Gelelim diğer mevzulara...

"Fenerbahçe yönetimi elinden geleni yapıyor Galatasaraylı Federasyonlara karşı" lafları var tedavülde.

Duyan da Galatasaraylı Federasyonları göreve Selami Şahin getirdi sanacak. 12 yıldır görevde olan "güçlü ve kurumsal" (!) Fenerbahçe yönetimi kendi adaylarını koyamıyor. Gidiyor, Galatasaraylıları destekliyor. Yetmiyor, onların her dediğine boyun eğiyor. Sonra kaçınılmaz olan zuhur edip, gelişmeler içine kaçmaya başlayınca bir veryansın. E kulislerde "Biz seçtirdik" diye gezmeyi biliyorsunuz, o nasıl olacak? Zamanında, her fırsatta Fenerbahçe'ye Allah - Kitap küfreden Haluk Ulusoy'a "Bir Gün Herkes Fenerbahçeli Olacak" şapkasını taktırıp, tesislerde poz verdiren de Aziz Yıldırım değil, Rıza Silahlıpoda imiş zaten.

Kulübe çağ atlatacak projeler... Projeler biraz durulsun da az huzur gelsin onların yerine camiaya, olmaz mı? Huzur var, diyecek olanın alnı karışlanmaya hazır bekliyor.

Ligde her sene şampiyonluk... Hangi lig o? Hilafsız her lig mi? O liglere elimizden çalınan 2006 - 2010 futbol ve Efes'in dopingli şampiyonluğu dahil mi?

Avrupa Şampiyonluğu'na oynayan takım... Maddi imkanlar "dedikleri kadar" yüksekse elbette kuracaklar. Asli görevleri lütuf gibi göstermek neden? Hem biz kurumsallaşmamış mıydık? Kişi hakimiyetinden, grup tahakkümünden kurtulmamış mıydık? Ne oldu şimdi?

Yönetimin yanlışları var mı? Var. Bunları "Ama şu doğrular da var..." cümlesinin arkasına sığınarak söylemenin, "En iyi olma iddiasındaki bir yönetimin 'zaten ve lütfen' yapması gerekenleri lüzumsuzca yüceltmek" olduğunu kestirebilen insanlar olarak bunları elbette eleştireceğiz. Tebaa kafasıyla yaşayıp, hayatı temenna ederek geçirmekten kat kat iyidir bu. Yönetici görünce kendini kaybetmekten ya da yönetici kelamını Allah kelamı saymaktan kat kat evladır.

"Yönetimin bu süreçte hatası ne olmuş" diye tekrar tekrar sormak ise, sarmalı başa sarmak demektir. Yönetimin en büyük hatası, getirdiği dünya yıldızlarına, kifayetsiz muhterisleri jandarma yapması ya da yapılmasına göz yummasıdır. Fenerbahçe taraftarının % 90'ı bir yönetici gördüğü zaman, onun "masum" olduğunu sanıyor. İsterse hiç tanımasın, bilmesin, "Yönetim Kurulu'nda adı geçen insan" görmek, onun "ideal insan - yönetici" olduğunu anlamakla (!) eş anlamlı. Aynı şekilde bu insanların atadığı kişiler için de durum bu. Ne kafa ama!

Çok basit bir soru:
Semih Özsoy ve Didem Akın, Diana Taurasi ve Penny Taylor özelinde, kadın basketbol şubesi için nasıl bir yararlılık göstermişlerdir?

Böyle bir artı varsa açıklanması gerek. Yoksa, neden hala görevdeler? Yönetim sevdalıları bu işleri çok iyi biliyorlar ya, görüşlerini alalım. Ama lütfen cevabın içeriğinde "Düzce Topuk Yaylası" olmasın. Lütfen...

"Yönetim Taurasi sakat diye bir açıklama yapmadı, sadece Ratgeber'e sorulduğunda biraz rahatsız dedi, bu da forumlarda geçti, taurasi gizli kalmasını rica etmişti sonuçta ne diyeceklerdi ki" şeklinde bir yönetim avukatlığımız var.

"Merd-i kıptî şecaatin arz ederken, sirkatin söyler" sözüne ne kadar da uygun. Taurasi rica etmiş de öyle olmuş da böyle olmuş... Sen doping yaptığı için kovduğun sporcunun ricasını yerine getireceksin ama 1 aya yakın süredir kıvranıp duran taraftarından iki gram bilgiyi sakınacaksın. Bu mu yönetim anlayışı? Ondan sonra bunu savunanlara "Siz tebaa olmuşsunuz" deyince kızıyorlar.

Bin tane şey yazmışız. Argüman sunmuşuz. Şu şöyle, bu böyle demişiz. Sorular sormuşuz ama hiçbirisine cevap yok. Olamaz da. Anca "Siz yönetime sallıyorsunuz"... Tamam, biz sallıyoruz diyelim. Yalan olan bir tane şeyi söylesenize o zaman. "Şu olmadı" desenize? Hani?

Neymiş, Taurasi'nin özel hayatına karışıldığı yalanmış da ispat gerekirmiş. Taurasi, Beyoğlu 13. Noter'ine gidip evrak mı düzenletecekti? İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Biz sanal ortamda "Ann Wauters lezbiyense, nasıl hamile kalmış. Saçmalamayın yahu" deyip, gerçeği öğrenince "Aaaa"lara bürünenleri de gördük. Böyleleri de zamanı gelince öğrenir.

Bizim bir kısım taraftar hakikaten çok kurnaz. Kurumsallık sayesinde kafalarında kırk tilki geziyor ama İsmet Paşa'nınkiler gibi değil, bunlarda kuyruklar birbirine dolaşık.

İlk zamanlarda "Taurasi meselesinde başka sıkıntılar var" denirken, "Sakat" kelimesi en büyük dayanaklardan biriydi tebaa kafasındaki taraftarlarda. "Hoca sakat dedi ki ehe ehe salaklar işte" diye ortada gezinen tipler vardı. Aynı tipler, çekilmiş bir fotoğrafı "İşte Fenerbahçe'de Saadet Günleri" cümlesiyle ispat namına sunuyorlardı. Şimdi "Sakat" kelimesi tu kaka oldu. Bir algı sadece beyanat verilerek oluşturulmaz. Sessizlik de bir kitle iletişim yöntemidir. Kelime etmezsin ki kitle diğer resmi kaynakların gayri resmi söylediklerine inansın. Ama mesele değil. Bilmeyene öğretmek lazım. Tabii her zaman "Armut piş, ağzıma düş" olmaz. Arada yazılan çizilene cevap da alabilmek lazım ama nerede o bilgi.

Sahi yine aklıma geldi.

"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?" diye bir soru vardı. Onun cevabı ne oldu?

Uzun lafın kısası...

1. Bu yönetimin sadece kendi evlatlarına dişi geçer.

2. Bu dünyada "Kim Kriz Anlarını İyi Yönetir" sorusunun son cevabı "Mevcut Fenerbahçe Yönetimi"dir. Aksini iddia eden, Alice'in koluna girsin, beyaz tavşanı birlikte kovalasın.

Kulüpçüyüz, taraftarız ama boynumuza tasma geçirmek isteyenlerin de karşısındayız. Bu ister yönetici olsun, ister yöneticinin dümen suyundaki taraftar grupları. İnsanlığın gereği bağımsızlık ve doğru bildiğini söyleyip, tartışmaktır.

24 Aralık 2010 Cuma

Didem Akın Üçlemesi Ep.3 : Mahmut Uslu Artıklarının Sonu


Diana Taurasi'ye dair yazılardan birinde şunları demiştik:

"Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez. Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde."

İşte bunlardan birisi de Didem Akın.

Fenerbahçe'ye gelişi. Nasıl geldi?
Fenerbahçe'den bir kez gidişi. Neden gitti?
Fenerbahçe'ye tekrar gelişi. Neden geldi?

Yanıtı (bilinmesine rağmen) bir de resmi ağızlardan beklenen ama alınamayacak sorular.

Türkiye'de bu işlerin "nidüğünü" ve "nasılını" pek az insan bilir. Onların da "yarısından biraz eksiği" korkudan, diğer "yarısından biraz eksiği" işine gelmediğinden konuşmaz. Meydan bizim ve "hür iradeyi" bize öğreten büyüklerimizin sorularıyla dolar taşar. Ta ki birisi seneler sonra çıkıp "Şöyle şöyle olmuştu" diyene kadar. O zaman da bir kaç "Vay anasını" nidası duyulur ve zaman aşımından hoppaa.

Şimdi bu "hoppa"nın önünde büyük bir engel var.

Türkiye'nin görüp görebileceği en önemli isimlerden bir tanesi, Diana Taurasi, zor bir süreçten geçiyor. Fenerbahçe'de bu transferin ardından esen bayram havası, kadın basketbol şubesinin olanca beceriksizliği yüzünden yerini kafa karışıklığına bıraktı. Taurasi büyük olasılıkla ceza alacak. Almayacak olsa bile, bir "idareci zaafiyeti"nin süreci buraya sürüklediği gerçeği, ortada duruyor. Bedel ödeyen sadece Taurasi ve hayal kırıklığına uğrayan taraftarlar olmamalı.

Mahmut Uslu'nun ve onun getirdiği "içten pazarlıklı" yönetim anlayışının kılıç artıkları bu kulüpten ebediyen temizlenmeli. Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'ye en büyük hizmetlerinden bir tanesi bu olacaktır.

Didem Akın Üçlemesi Ep.2 : Rastgele, Balık Var mı?


"Yukarıdaki fotoğraf" kalıbıyla gitmeye devam...

Bu kare, Fenerbahçe - Galatasaray genç kız basketbol maçında çekilmiş. Şu yazıda konu etmiştik.  Ve demiştik ki:

"Diana Taurasi ve Penny Taylor maça gelmişler. A takımının hocası Ratgeber de yanlarında. Muhtemelen değil, kesinlikle birlikte çalıştıkları tesislerde böyle bir maçın varlığını kızlardan ve genç takım müsabakalarını takip eden Ratgeber'den öğrenip, Caferağa'da izlemeye karar vermişler. Ortada bir yönetici organizasyonu falan yok. Tamamen biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı olan iki Dünya yıldızının ve Macar hocalarının fikri. Kadraja giren diğer personel, "Bunların gittiğine biz gitmezsek ayıp olur" kontenjanından orada."

Didem Akın'ın görev tanımında "Fenerbahçe Bayan Basketbol A Takım Menajeri" yazıyor. Bunun açılımı nedir, bilinmez ama herhalde iç tüzükte engelleyici bir hüküm var; zira kendisinin daha önce bir altyapı maçına gittiği nadiren görülmüş. "Hiç görülmemiş" demiyorum çünkü Allah'ı var şimdi; A takım maçlarından sonra altyapı müsabakası varsa, lütfedip bir 5 - 6 dakika kalıyor. Zaten bu resimde de skorborda doğru "Ne işim var lan burada benim? Bitse de gitsem" bakışı canlı yakalanmış, görüyorsunuz.

A Takım Menajeri olunca, altyapıdaki kızların moral motivasyonundan sorumlu olunmuyor herhalde. Zaten bu Wnba oyuncuları / idarecileri falan da hep geri zekalı insanlar. Bok varmış gibi her fırsatta genç oyuncularla ilgileniyorlar falan.

"İyi de altyapı çok mühim hadise. Gün gelecek oradan oyuncular çıkacak, A takımda oynayacaklar. Öz kaynak düzeni işleyecek. Bu kızlarla A takım menajeri de ara sıra ilgilenmezse Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı kovalayacak bu işleri" mi dediniz? Çok anarşik cümleler bunlar. Didem Akın'ın çocuklara Fenerbahçelilik aşılayacak zamanı mı var? İşleri başından aşkın. Hoş, meşgul (!) olmasa bile, kendi bilmediği şeyi nasıl aşılayacak o da ayrı ya.

Makara bir yana... A Takım Menajeri ne iş yapar? En basitinden oyuncuların kendi aralarında ve dışarıya karşı olan ilişkilerinin yardımcısıdır. Bir kuple de halkla ilişkiler sorumlusu. Kendisinin ilk mevzudaki başarısı (!) iki senedir yaşanan Haydar Kemal Ateş ve Diana Taurasi olaylarından malum. "Ya ikincisinde durum ne" diye soracak olursanız, "Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim" derim.

Didem Akın, "Başkan istedi" gölgesinin altına saklanıp, kendi beceriksizliklerini ve üşengeçliklerini yalanların altına süpürenlerden birisi. Fenerbahçe'de bunlardan bir sürü var. Kendileri gibi herkesin Aziz Yıldırım'dan çok korkacağını ve ona yaklaşmaya cesaret edemeyeceğini sanıyorlar. Daha önce bu satırlarda defalarca anlattık ama fazla hatıra göz çıkarmaz.

Bundan bir kaç yıl önce, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımları arasında lig finali oynanırken, "Neden Avrupa yakasındaki maç saatlerinin bizim tarafa oranla daha uygun olduğunu" sormuş, cevap olarak "Başkan öyle istiyor" cümlesini işitmiştik. Hemen akabinde maçta rastladığımız Aziz Yıldırım'a "Böyle böyle diyorlar" dediğimizde, "Ne münasebet. Benim hiç alakam yok" demişti. Bu enstantane, tarihe "Didem Akın Yalanları - Varan 1" olarak geçti.

Devam filminin, "Didem Akın Yalanları - Varan 2"nin çekilmesi uzun sürmedi... Daha bu senenin başında, yine Beşiktaş ile oynanan bir hazırlık maçında yukarıdaki olaya paralel olarak yaşadıklarımıza şuradaki yazıdan ulaşmak mümkün.

Kaldı ki bunlar en basit şeyler. Haberlerin revaçta kalıbı "daha neler neler" var da yazmaya çizmeye gerek yok.

Şener Şen'in "Aşk Olsun" filminde bir "at tarafından kaçırılma" sahnesi vardır. Beygirin üzerinde "Ne halt edeceğiz" diye düşünerek turlarken derenin içinde, oltasıyla balığa çıkmış, sakin sakin duran bir vatandaşa rastlar. Kendisi telaşlı, balıkçı gamsızdır.

Aklıma o görüntü geliyor, yayıncı kuruluş kamerasından, farklı bir açıdan... Dereağzı'ndaki tesisin camından oltayı sallamış biri. Ezbere bildiği işler dışında etliye sütlüye karışmadan, kokmadan, bulaşmadan geçen günler.

O vakit soralım kendisine:
Rastgele Didem Akın. Balık Var mı?

Didem Akın Üçlemesi Ep.1 : Sarı Kırmızı Bir Hayat


"Biz Fenerbahçeli değiliz ki..."

Hem zamanında bu cümleyi sarf edip, hem de senelerce Fenerbahçe'de "idari" bir görev alabilmek ne tuhaf şey.

Türkiye'de Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, Didem Akın'a Fenerbahçe'de görev teklif etmek daha da tuhaf ama en garibi bu cümleyi duyduktan sonra "Görüşme burada bitmiştir" diyememek. Koskoca Fenerbahçe, "İşinize gelirse" restine boyun eğiyor. Ve sonrasında, Didem Akın Fenerbahçe'de...

Yukarıdaki fotoğraf, Sarayın Sultanları'ndan... En sol üstte 32'de 32 göstererek gülen Didem Akın, Fenerbahçe'ye zamanında çok çektiren, bu satırların yazarını da 106-103'lük bir maçta üzüntüden bitiren Galatasaray kadrosunun değişmezlerindendi.

Ne zaman ki Fenerbahçe kadın basketbola yatırım yapmaya başladı, "Bastır parayı canının istediğini al" hareketi kapsamında Fenerbahçe'ye geldi. "Biz Fenerbahçeli değiliz " diyerek...

Tabii ki bu işin psikolojik boyutu... Kimisi diyebilir ki:
"Bize ne hangi takımı tuttuğundan. İşini yapıyor mu, ona bakarız biz"

Ne iş yaptığını ikinci bölümde irdelemeye çalışacağız ama gerçekten önemsiz mi "sportif bir şube başındaki" bir kulüp personelinin hangi takımı tuttuğu? Teşbihte hata olmaz, sahada oynanan oyun bir savaştır. Siz hangi savaşta düşman ordusu komutanlarından birinin karşı tarafın karargahına, elini kolunu sallayarak girdiğini gördünüz? Madem öyle, yöneticiler de başkan da Galatasaray'dan olabilir. Olamaz mı? E hayatı sarı kırmızı, evindeki resim çerçeveleri bile sarı kırmızı Didem olmuş ya!

21 Aralık 2010 Salı

Taurasi'nin Olmadığı Bir All Star


Türkiye Kadın Basketbolu'nda bir All Star organizasyonu düzenleniyor ve Diana Taurasi ismi yok.

Hani şampiyon olan takımın bir sonraki turnuvaya direk katılması gibi bir durum yoksa ve Taurasi gerçekten bu organizasyonda yer almayacaksa...

Hiç lafı uzatmaya gerek yok.

Sokayım öyle All Star'a.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Diana Taurasi, Fenerbahçe'deki Küçük Adamlara Karşı


Diana Taurasi'nin üst üste iki maçta sahaya çıkmamasından sonra yaşananlar, Fenerbahçe'de durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Bu vahamet, Diana'nın geri dönüp dönmemesi değil. Ondan çok daha önemli (ve hastalıklı) bir noktayı işaret ediyor.

Bir çok Fenerbahçelinin gözü, bir yerden sonra, kulübün resmi iletişim araçlarının dediğinden başkasını görmüyor. Buna "Ne kadar donanımlı ve akil bir insan" dediğimiz, bazı hakiki spor adamları / kadınları da dahil. Hal böyle olunca, yöneticilerin icraatları hiçbir menfi değerlendirmeye tabi tutulamıyor ve birileri sürekli "hatasız kul" haline getiriliyor. Orhan Baba'nın dediği gibi... Olmaz...

Konuya dair kulübün "açık açık söylenmeyen ve satır aralarından zorla sökülen" açıklamasından başka bir şey duyanlar hemen "iftira" refleksini yapıştırıyor.

Oysa ortada bir iftira falan yok. Gerçekler söylenemeyeceği için önceden yapılmayan bir açıklama, insanların merakı üzerine ortaya sürülen klişeler, krizi giderme çabası ve kitabına uygun bir izin uygulaması var.

Öncelikle "Gittin, bu gidiş bence ölümden de beterdi. Gönlüm 'geri dönmez o giden sevgili' derdi" durumu olmadığını herkesin bilmesi lazım. Çünkü bu işler, alavere dalavere güneşi doğup da ortalık aydınlanana kadar sürer. Atılan taklaları, öteki berikine, beriki kuyruğuna atar. İş, "Çocuklar bir hatadır yapmışlar. Bundan sonra her şey düzelir. Siz moralinizi bozmayın, işinize bakın"a bağlanır. Verilen taahhütler, sporcunun kendini takıma iadesiyle sonuçlanır.

İşte Fenerbahçeliler için asıl mesele bundan sonra başlıyor.

Diana Taurasi geri gelmiş, gelmemiş "asıl" mesele bu değil. Elbette bu büyük bir sorundur ama ondan önemlisi, Fenerbahçe'nin içinde bazı insanların küçük kafalı olmasıdır. Sporculara, Fenerbahçe'de sürdürdükleri yaşantıları sırasında "Stasi" usullerinin reva görülmesidir.

İlk yılının ardından Penny Taylor'ın takımda kalması için bizzat irade koyan ve Diana Taurasi'nin muhakkak alınması talimatı veren Aziz Yıldırım'ın, aralarındaki ilişkiden haberdar olmaması mümkün değil. Nitekim o da "Bize ne? Kime ne?" şeklinde düşünmüş olacak ki ikisi de Fenerbahçe'deler.

Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez.

Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde.

Maç saatleri gibi basit konularda bile taraftara utanmadan sıkılmadan yalan söyleyebilen "sarı kırmızı aşığı" menajerler, halka açık hazırlık maçlarında Fenerbahçe'yi taraftarından kaçıran "hık deyicinin pık deyicisi" korkuluk idareciler, Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımı'nı ilk kez şampiyon yapan hoca için "O kimdi yahu?" diyecek kadar bilgisiz "Mahmut Uslu artığı" yöneticiler... Bunlar küçük insanlar... Diana Taurasi'nin ağırlığını kaldıramayacak kadar küçükler... Yıllardır önünden geçtikleri halde bir kez olsun uğramadıkları altyapı maçlarına, geleli bir yıl olmasına rağmen 40 yıllık Fenerbahçeli gibi giden yabancı sporcuların iyi niyetinden nasibine bir tutam bile düşmemiş bunların... İcraatları da hesapları da, kendileri gibi küçük... Geçmişte yerli oyunculardan yolları ayıracaklarımıza türlü konularda takla atan da bunlar, Diana Taurasi'ye askerdeki alt devre muamelesi yapıp, ıstırap olmaya çalışanlar da...

Bir kısım Fenerbahçe taraftarının, ortaya çıkan her gayri resmi duruma Türk filmi gözyaşı dökmek yerine, bir miktar olayların içine girmesi gerek. Aksi halde ileri ki senelerde ortaya çıkacak olanlara "Aaaaaa" demekten de, küçük adamların küçük hesaplarından da kurtulamazlar.

19 Aralık 2010 Pazar

Diana Taurasi Gerçeği ve Sarı Çıyanlar


Çok değil, bundan 1.5 sene önce WNBA'in namlı oyuncularından Katie Smith Fenerbahçe'de forma giyerken, hakkında en çok tantana çıkaran haber, gelişi ya da sergilediği oyun değil de, o dönem Mersin'de oynayan sevgilisi Lindsey Harding ile bir maçta karşı karşıya gelecek olmasıydı.

Körün tuttuğuyla cima etmesini anımsatan şekilde, doğru yanlış her habere tepki gösteren Fenerbahçe resmi sitesi, normal zamanlarda kadın basketbolun yüzüne bile bakmayanların "oooo anlayalım" diye başına üşüştüğü bu haberin müstehzi üslubuna ve yarattığı iğrenç algıya sesini bile çıkarmadı. Bizim de bu sayfalarda medya açısından yaklaştığımız konu sonradan kapandı. Katie Smith gitti.

Sonda söyleyeceğimizi başa yazalım, çünkü bu bir sır falan değil. Amerika'da bunu bilmeyen yok ama kimse coşup, dalgalanmıyor.

Çünkü kimseyi ilgilendirmiyor.

Çünkü taraflar dışında kimseye, "Allah mesut etsin" demekten başka laf düşmediğini biliyorlar.

Çünkü bu mevzuya müdahil olacak üçüncü şahısların "bok yemenin daniskası" ile iştigal edeceğinin farkındalar.

Çünkü sporcuların, yaptıkları sporda gösterdikleri performans ve profesyonellik anlayışlarıyla değerlendirilmesi gerektiğinin bilincindeler.

Bizde ise aşağıdaki cümleyi okuyunca "Yalaaaaaaaan. Yalan söylüyorsunnnn" diye kendini paralayacak sürüyle insan var.

Diana Taurasi ve Penny Taylor, birlikteler... ("Ehe ehe Penny evli ki bir kere" diyecek olan arkadaşlar yazının geri kalanını okumasın)

Evet, bu kimseyi ilgilendirmez.
Evet, bu konuda kimseye laf düşmez.
Evet, bu konuda menfi yorum yapmak, bok yemenin daniskasıdır.
Çünkü sporcu denen şey mesleğindeki başarı ile değerlendirilir.

Diana ya da Penny, ya da Katie Smith veyahut da 100. yılda voleybol takımımızda başarıyla oynayan ve hâlâ aradığımız Nicole Davis'i ele alalım. Bunlardan herhangi birisinin yöneticilerin namus bekçiliğini yaptığını düşünebiliyor musunuz?

Mesela "Abi evli barklı adamsın. Hiç yakışık alıyor mu bu saatte eve gitmeler falan. Yengeye de yazık valla. Çok üzülüyor. Şuradan bir çiçek yaptır da eve giderken, gönlünü alıver. Hassas kadın işte, karını ben anlatmayayım sana. He benim abime" dediklerini düşünebiliyor musunuz? Saçma değil mi? Tersi daha da saçma..

Eğer ki elli ayrı yerden ortaya yayılan söylentiler doğruysa.

Türkiye'ye gelen yabancı oyuncuların "Şiş kebap, rakı, Ayasofya, künefe, Kanlıca yoğurdu, İstanbul Boğazı, çok sevdi ben" çemberi içinde erimesini mi bekliyorsunuz? Bu çağda, bu İstanbul, bu insanlara bunca farklı şeyi vaadederken münzevi hayatı sürmelerini mi bekliyorsunuz? "Yok yahu, ne münasebet. Tabii ki gezip, tozacaklar" diyorsanız, cinsel tercihleri mi batıyor?

Elli ayrı yerden, elli ayrı birbirini tanımayan insan yalan söylemiyorsa...

Eğer gerçekten böyle ise... Size ne arkadaş? Size ne? Anlaşılmadıysa bir daha sorayım. Size ne? Söylenenler o ki bu insanları rahat bırakmıyormuşsunuz. Ya peşlerine adam takıyormuşsunuz ya da sizin adamlarınız, sizin bilginiz olmadan peşlerine takılıyorlarmış. Size ne yahu? Oldu olacak evlerini ahlak zabıtasına bastırın "İşletiyorlar" diye. Serkomiser Ziver ve Hurşit'e de haber salmayı unutmayın.

Bu konu açıldığı zaman "Onlar sözleşmelerinde olan izni kullanıyorlar bir kere. Sorun falan yok, tamam mıaa?" diyenler var. Sanki problem olduğunu öne sürenler "Dağıtım iznine gittiler" diyor. Sorun, gitmeden önceki süreç, yani iki haftadır yaşananlar. Oynamayan, hatta oynanan maça gitmeyen ama hakkında açıklama yapılmayan önemli bir oyuncu var ortada.

Kimileri de "Bu konuda konuşmak istemiyorum" diyen ve ağzından, haklı olarak, kerpetenle laf çekilen hoca için, "Kendisine salonda / facebook'da sorduk. Bir problem yokmuş" diyor. Hoca da sizi bekliyordu; "Gelseler de Macar basınına bile açıklamadığım şeyleri bir bir döksem. Arada bizim kayınbiraderi de çekiştiririz. Kesmezse Turanlar'a çöküp, bir 35'lik deviririz" diyormuş yakın çevresine.

Velhasıl-ı kelam...

Eğer sorunun bu yukarıdaki gibi olduğunu söyleyen bir sürü camiaya yakın insanın her biri ruh hastası değilse ve konuşulanlar doğruysa...

Dua edin de Diana ikna olsun ve geri gelsin. Yoksa Koskorcuk ağabeyin dediği gibi, "Bu Vebalin Altından Kalkamazsınız" .

Vebal de yılan gibidir hani; sinsi, kaygan ve her türlü deliğe girmeye müsait. En çok da sarı çıyanları altına almayı severmiş. Allah muhafaza, altında kalmakla bitmez çekeceğiniz.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Taurasi Olayı ve Atatürk'ün Babası Ali Rıza Bey


Aslında başlık "Taurasi Olayı ve İletişim Çağında Kurumsal Fenerbahçe'nin Resmi Tarihi" olacaktı ama biraz kısaltayım dedim. Nasılsa aynı kapıya çıkıyor...

Konuya girelim.

Diana Taurasi... Türkiye'de kadın basketbol tarihinin gördüğü en büyük transfer. Fenerbahçe'nin yaptığı bu hamle, düzenli bir otoyol açar da Türkiye bu tip isimleri parkelerde görmeye devam eder mi; şimdiden söylemek zor ama Diana'nın lige bambaşka bir hava ve ilgi getirdiği aşikar.

İşte bu Taurasi, Fenerbahçe'nin sok iki resmi maçında forma giymedi. Hadi birincisi bir lig maçıydı. Fenerbahçe'nin kadrosu, bu ligin % 90'ını Diana olmadan da götürebileceği için yadırgamadık. Kadroda olmadığını görüp de meraklananlara "Dinlendirildi" dediler, "Eyvallah" dedik. Fakat deplasmanda oynanan Euroleague maçında da aynı durum tekrarlanınca bünyeleri bir telaş aldı.

Takımın hocası Ratgeber'in "Bu konu hakkında fazla konuşmak istemiyorum" minvalinde bir açıklamasının Macar haber ajanslarına düştüğü de görüldükten sonra ortalık komplo teorilerine boğuldu. "Takım arkadaşıyla kavga etmiş" diyen de oldu, "hocasıyla kapışmış" diyen de..

Miş'li geçmiş zamanın bilinmezliğinin hakkını veren bu cümlelerin ardından, stadyumda biten ayrık otun ya da tesislerdeki yeşilliklerin büyümesi için serpilen kimyasal bokun bile yalanlamasını yapan resmi siteden hiç ses çıkmadı.

Bunun yanı sıra, maçtaki yokluğa dair haberleri Macaristan kaynaklarından öğrenen Fenerbahçeliler, Diana Taurasi'nin ve Penny Taylor'ın izinli olarak Amerika'ya gittiğinden de FIBA'nın sitesini okuyarak haberdar oldular.

Geçmişteki vaziyetleri bilen herkes, bu işlerin altında başka krizlerin olduğunu tahmin ediyor ama neylersin, kanıt yok, belge yok, evrak yok. Gerçi cümlenin sonuna "a pezevenk" ekleyip, bu işlerin belgesi mi olur demek de mümkün ama.. Neyse artık..

Gelelim Ali Rıza Bey'e.

Çok merak ediyorum; acaba "Resmi Tarih" tabiri ilk kez nerede, kim tarafından kullanıldı?

"Abi bir tarih yapalım. Adını 'Resmi' koyalım. Olan biteni oraya olduğu gibi yazalım. Olduğu gibi derken, her şeyi aynen yazmayalım ama... Bazı önemli şeyleri, işimize gelmeyen hadiseleri falan kendimize yontalım. Bilmediğimize de 'Bilmiyoruz' demeyelim. Gerçeğe en uygun gibi gözükeni kafadan atalım. He mi?"

Böyle mi başladı?

Yoksa "Lan bu yaşadıklarımızı böyle yazarsak bizi ne yapmazlar? Bir yolunu bulun. Hah.. Resmi tarih yazın. Bunu benimsetin" şeklinde ihtiyaca binaen spontane mi gelişti?

Her nasıl olduysa oldu, ama sonunda "Resmi Tarih = Bir Yerlerde Mutlaka Yalan Dolan Tarih" formülü çıktı ortaya.

Atatürk'ün babası, Ali Rıza Bey'in okul kitaplarında olan resmini bilirsiniz. Bakın onun hakkında Falih Rıfkı Atay ne diyor:

"Şark'da büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uydurmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendisinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık'ta Selânik'te kurulmuş Asâkir-i Milliye Taburu'ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi, ama inanmış mıdır? Sanmıyorum. Hatta bir gün alaylıca bir dille:
- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir."

Yalancı "birey" olunca mumu yatsıya kadar yanıyor, "devletler"in mumu ise arşivler açılıp, gizli belgeler ortaya saçılıncaya kadar. Ya da bu olaydaki gibi, dönemlerin şahitleri konuşuncaya... Onlarca arşiv açıldı, onlarca yalan saçıldı. Bir o kadar da insan konuştu, ortalık karıştı. Resmi tarih anlayışı, her ülkede arşivlerin ve şahısların ağırlığı altında ezildi.

Küçük birer devlet olan kurumların, "kurumsal iletişim" denen şeye büyük önem atfetmesi de bu durumun bir eseri. Bir tarih yazılırken, yol üzerinde ne kadar az iş kazası geçirilirse, gelecekten geçmişe bakılırken o kadar fazla övünç kaynağı gözükür. Kitleyi kuruma bağlayan ve ilgisini devamlı canlı tutan "iletişim" de bu sürecin anahtarı olur.

Peki bunların Fenerbahçe ile, Diana Taurasi ile ne alakası var?

Fenerbahçe'de yaşanan her şey, çoğunluk tarafından resmi tebliğler üzerinden değerlendiriliyor.

"FBTV ne dedi?"
"Resmi sitede ne yazıyor?"
"Resmi dergide neler var"

Ekseriya insanların aklında sadece bunlar var. Halbuki akıl diye de bir şey mevcut. Terazinin bir kefesine aklı, diğerine eldeki doneleri koyup, bir yargıya varmak mümkün iken, gözünü sadece resmi kanallara dikmenin meali "göz göre göre" kandırılmak.

Bugünlerde ortaya çıktığı söylenen Diana Taurasi krizinin sebepleri ister basit bir sakatlık olsun, ister komplike vaziyetler; bunları mantık çerçevesinde yönetemedikten ve peşinizdeki kitleyi hakkıyla bilgilendirmedikten sonra ne yapsanız boş. Bir de bakmışsınız, aradan uzun bir zaman geçmiş. Falanca bir ülkede, falanca bir ajansa bir hatıra düşmüş. Sarsılmışsınız.

Misal, olmaz ya, velev ki oldu; Taurasi çıktı dedi ki "Fenerbahçe'de özel hayatıma müdahale ediliyor. Adına idari personel denen kimileri, sosyal yaşantımda içimden geldiği gibi davranmamı engelliyor"

Ne yapacaksınız o vakit?

"Bugün yarın" şimdiki zaman kullanmadı da, "yarın öbür gün" geçmiş zaman kullanıp anlattı diyelim; Dünya'nın bir numaralı basketbolcusuna reva görülerek ortaya çıkan rezil durumu nasıl temizleyeceksiniz? Bombacı Mülayim'in dediği gibi... Mesela yani!

Ha unutmadan, bir kaç yıl sonra açılacak arşivlerden ve "koltuk mabadın altından gittikten sonra" anlatılacak hatıralardan neler çıkacak, onu da Allah bilir.

10 Aralık 2010 Cuma

Sen Nasıl Düştün Buraya Taurasi Bacım?


Fenerbahçe resmi sitesi, Fenerbahçe resmi dergisinde yapılan Diana Taurasi röportajını yayınlamış.

Merak edenler, merak edilecek bir şey olmasa da, buradan bakabilir.

Şimdi deseniz ki "Elinizde Diana Taurasi gibi bir Dünya yıldızı var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?", diyecekler ki "E röportaj yaptık ya"


Röportaja bak, hizaya gel.

Gamova'da da aynı şey yaşanmıştı. Hatta kızcağız "O sorulara ne yanıt vereyim, bilemedim. Çok klişeydi" demişti.

Buradan bir kez daha rica ediyorum. Siz lütfen röportaj falan yapmayın. En iyisi el âlemin yaptığı eski röportajları yayınlayın ya da bir tane yapın; nasıl ki hep aynı soruları soruyorsunuz, aynı cevapları da isimleri ve mekanları değiştirerek yazın.

Bir şey daha var...

Siteden sonradan kaldırılan bir soru. Okuyun, ne algısı uyandırıyor, siz söyleyin. Ayıptır yahu!

7 Aralık 2010 Salı

Salon Sizi Çağırmıyor. Sizden Gelecek Hayır...


Dün akşam Fenerbahçe - Galatasaray maçı vardı Caferağa'da.... Altyapıdaki gençlerin maçıydı...

Diana Taurasi ve Penny Taylor maça gelmişler. A takımının hocası Ratgeber de yanlarında. Muhtemelen değil, kesinlikle birlikte çalıştıkları tesislerde böyle bir maçın varlığını kızlardan ve genç takım müsabakalarını takip eden Ratgeber'den öğrenip, Caferağa'da izlemeye karar vermişler.

Ortada bir yönetici organizasyonu falan yok. Tamamen biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı olan iki Dünya yıldızının ve Macar hocalarının fikri. Kadraja giren diğer personel, "Bunların gittiğine biz gitmezsek ayıp olur" kontenjanından orada.

Mevzu üzerine koskorcuk ağabey bir yazı yazdı:
Salon Sizi Çağırıyor

Eklenecek bir şey yok. Son paragraflarda sorduğu soruların hepsine gelecek yanıtların menfi olduğunu elbette kendisi de biliyor. Çağrısının yanıt bulmayacağını bildiği gibi... Benim muhalefetim sadece başlığa.

Yok... Salon onları falan çağırmıyor.

Türkiye'nin en iyi uzunu, yerine kimseler bulunmayacak Nevriye olsun; memlekette eline kimsenin su dökemeyeceği oyun kurucu Birsel olsun; milli takımın değişmezi Esmeral olsun... Bu yaşa, bu zamana kadar, bu kızların "tek bir maçına bile" gelmemişse, bu saatten sonra da salon onları çağırmıyor.

"Ne işimiz var burada?" bakışı ile sahada "Kenarda bizi falanca izliyor" diye heyecan yapacak gencecik çocukların hevesini kursağına pamukla tıkacak bu sporcular yerine, Diana ve Penny gibilerin kırk yılda bir gelmesi daha iyi.

Bir sporcu istediği kadar bulunmaz hint kumaşı olsun. İsterse ardışık şampiyonlukların mimarı olsun. Oynadığı ülkenin ve takımın basketboluna tek katkısı "üçü bir yerde" facebook sayfası oluyorsa onların efsane olmasından bahsedilemez.

Penny Taylor, Fenerbahçe'ye transfer olduğunda yazdığımız yazıdan bir bölümle bitirelim:

"Taylor'ın lise yılları, Victoria'daki Upwey'de geçmiş. Tabii o arada Belgrave South Red Devils basamağını atlamayalım. Avusturalya'nın imrenilecek basketbol yapılanması içerisinde yer alan bu küçük organizasyonda geçirdiği günleri unutmamış olacak ki her sene bir ziyaret gerçekleştiriyormuş Knox'a... Ian Firth adındaki kulüp yetkilisinin Penny hakkında söylediklerini de "imrenilecek" parantezine almak mümkün. Küçük yaştaki çocuklar için bir kahraman olan Penny'nin ağır grip halindeyken bile ziyaretini aksatmadığını söylerken, "Çocuklar bunu bildikleri halde ona sarılmakta bir an bile tereddüt etmediler. Onu bir idol olarak görüyorlar" diye eklemiş."



2 Aralık 2010 Perşembe

Taurasi Sete Hevesli



Maçtan sonra "İnşallah bir çeken olmuştur da Youtube'a gelir" dediğimiz sahne, teşrif etmiş.

Ben de sevgili Beercholic'in blogunda rastladım.

Kanıksamış olmaktan mıdır, bıkkınlıktan mıdır bilinmez; yerli oyuncularda şu coşkunun yarısını görememek tuhaf şey.

Penny de dünden hazırmış bu arada. Diana "E hadi.." gibisinden şöyle bir dokununca, "Ha, omuz omuza mı yapıyoruz" dercesine katıldı. Oğlan bizim, kız bizim! Çatlasın birileri!

25 Kasım 2010 Perşembe

Dünya'nın En İyisi, Avrupa'nın En İyisi, Türkiye'nin En İyisi


Dünya'nın en iyisinin kim olduğu malum... Şurada hayat hikayesi yazıyor.

Avrupa'nın en iyisine bakalım.

2000 ve 2002 sezonlarında iki denemeden sonra, soluğu EuroCup'ta alan Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımı, aralık vermeden 2007'den beri FIBA'nın Euroleague organizasyonunda yer alıyor.

Beşinci sezona giren süreç zarfında bugüne kadar 64 maç yapılmış. Bu karşılaşmaları ülkelere göre ayırdığımızda karşımıza çıkan tablo şu:


Fenerbahçe'nin üstün olmadığı tek ülke Rusya ve görüldüğü gibi, aradaki fark oldukça büyük.

Bu ülke takımlarına karşı kazanılan iki galibiyetin birincisi yine UMMC Ekaterinburg'a karşıydı ama bu sonuncu kadar manalı değildi. UMMC'nin 6 sayı farkla ve hiç öne geçemeden kaybettiği müsabaka, aynı zamanda Fenerbahçe'nin Rusya'da kazandığı ilk galibiyet oldu.

Gerçi "Boğazın karşı yakası" deyince sanki iki hisara kurulmuş, öyle maç yapan takımlar akla geliyor ama bu tabiri kullanmadan geçmeyelim...

Rekabetin Avrupa'daki yansımasına denge getirmek için, seviyesi olduğundan yüksek gösterilmeye çalışılan diğer yakadaki güzide rakibimiz, deplasmanda oynadığı maçlarda 26-27-28 olarak, ardışık şekilde fark yemeye devam ederken, Fenerbahçe'nin gidip "Avrupa'nın En İyisi" denilen takımın anasını laciverte boyaması (Bkz. Karamürselli Deli Hamdi) o ünvanı, en azından bir süreliğine kendisinin almasına yeterlidir.

Ve gelelim Türkiye'nin en iyisine.


Migros günlerinden beri "Fener'e... Fener'e..." deyip durduğumuz Birsel Vardarlı'nın Türkiye'de bir eşi benzeri olduğunu düşünen varsa, Münir Özkul'un dediği gibi "Turrrrrup sıkmak lazım" onun fikrine... Ne Nilay, ne Esmeral, ne Işıl, ne de diğer zikredilen isimler, onun özelliklerine sahip değiller. Türkiye gerçek bir spor ülkesi olsa, iki değil on takım şampiyonluk için mücadele etse, Birsel Fenerbahçe'de değil bir başka takımda oynasa, şüphesiz takımını sırtına alıp götüren o olurdu. Forma rengine göre değişecek bir şey değil yetenek ve sporculuk meziyeti...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Yılın Fotoğrafı'nda Penny Taylor


Şu adreste "WNBA'de Yılın Fotoğrafı" oylanıyor.

Penny Taylor'ın fotoğrafı oldukça gerilerde kalmış ama yüklenirsek seçtirebiliriz.

Günlük olarak oy kullanılabiliyor.

Herkesin bilgisine, boş vakti olanların ilgisine...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Sen Yapma Bari FIBA!


Türkiye Basketbol Federasyonu'nun "neremdoğrukizm" kapsamında, oyuncuların kimliklerinde yazan isimleri komple kullanıp, kafa karıştırdığı malum. Ara sıra tümden yanlış yazmıyor da değiller ayrıca. Bizim Matoviç'e, "Maloviç" demişler örneğin. Neyse... Başkanı Turgay Demirel olanın...

Geçen gün FIBA sitesini kurcalıyorum. Orada da şöyle bir şeye rastladım. Turgay Demirel'in başkanlığına hazırlık var herhalde. Prints, A4 mü, yoksa A3 mü sayın FIBA editörleri?



.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Türkiye Kadın Basketbolu Ne Zaman Kurtulur?


Suratı iptidai bir ağır ceza mahkemesi binasının istinat duvarı gibi gezen, sosyalliği sıfırın altında yıldız oyuncular,  yaptıkları işin ve giydikleri formanın bir takım sorumlulukları olduğunu idrak ettiği zaman.

Sporculukla taraftarlığı birlikte kaynattığı tencereyi ateşte unutup, ilkinin dibini yakan oyuncular "bileğimi kesseler" ve "kefen" laflarını dillerine pelesenk edeceklerine, işlerine öncelik verdikleri zaman.

Altyapıda forma giyen basketbolcular, ülkeye gelen Amerikalıların uçuk kaçık hallerine ağzı açık ayran budalası gibi bakarak "ehe ehe" diye gülmeyi bırakıp, "Bunlar nasıl hem böyle eğlenceli, hem de bu kadar başarılı olmuşlar?" diye kendilerine sordukları zaman.

Uzun lafa gerek yok...

Yıllardır çeyrek tane bile Pokey Chatman çıkaramadıysa bu ülke ve yıllardır "Kadın Basketbol" denince "yönetici" olarak "sadece" Jülide Sonat geliyorsa akla; bu sporda kurtuluştan söz edilemez. Kim bilir kaç sene daha bir kaç kulüp, bir kaç belediye, bir kaç da okul takımı oynar ligde. Ondan sonra da günün birinde, hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Not : İşbu yazı, wnba.com sitesindeki Pokey Chatman'a dair haberin okunması sonucunda, gaza gelerek yazılmıştır.