18 Aralık 2010 Cumartesi

Taurasi Olayı ve Atatürk'ün Babası Ali Rıza Bey


Aslında başlık "Taurasi Olayı ve İletişim Çağında Kurumsal Fenerbahçe'nin Resmi Tarihi" olacaktı ama biraz kısaltayım dedim. Nasılsa aynı kapıya çıkıyor...

Konuya girelim.

Diana Taurasi... Türkiye'de kadın basketbol tarihinin gördüğü en büyük transfer. Fenerbahçe'nin yaptığı bu hamle, düzenli bir otoyol açar da Türkiye bu tip isimleri parkelerde görmeye devam eder mi; şimdiden söylemek zor ama Diana'nın lige bambaşka bir hava ve ilgi getirdiği aşikar.

İşte bu Taurasi, Fenerbahçe'nin sok iki resmi maçında forma giymedi. Hadi birincisi bir lig maçıydı. Fenerbahçe'nin kadrosu, bu ligin % 90'ını Diana olmadan da götürebileceği için yadırgamadık. Kadroda olmadığını görüp de meraklananlara "Dinlendirildi" dediler, "Eyvallah" dedik. Fakat deplasmanda oynanan Euroleague maçında da aynı durum tekrarlanınca bünyeleri bir telaş aldı.

Takımın hocası Ratgeber'in "Bu konu hakkında fazla konuşmak istemiyorum" minvalinde bir açıklamasının Macar haber ajanslarına düştüğü de görüldükten sonra ortalık komplo teorilerine boğuldu. "Takım arkadaşıyla kavga etmiş" diyen de oldu, "hocasıyla kapışmış" diyen de..

Miş'li geçmiş zamanın bilinmezliğinin hakkını veren bu cümlelerin ardından, stadyumda biten ayrık otun ya da tesislerdeki yeşilliklerin büyümesi için serpilen kimyasal bokun bile yalanlamasını yapan resmi siteden hiç ses çıkmadı.

Bunun yanı sıra, maçtaki yokluğa dair haberleri Macaristan kaynaklarından öğrenen Fenerbahçeliler, Diana Taurasi'nin ve Penny Taylor'ın izinli olarak Amerika'ya gittiğinden de FIBA'nın sitesini okuyarak haberdar oldular.

Geçmişteki vaziyetleri bilen herkes, bu işlerin altında başka krizlerin olduğunu tahmin ediyor ama neylersin, kanıt yok, belge yok, evrak yok. Gerçi cümlenin sonuna "a pezevenk" ekleyip, bu işlerin belgesi mi olur demek de mümkün ama.. Neyse artık..

Gelelim Ali Rıza Bey'e.

Çok merak ediyorum; acaba "Resmi Tarih" tabiri ilk kez nerede, kim tarafından kullanıldı?

"Abi bir tarih yapalım. Adını 'Resmi' koyalım. Olan biteni oraya olduğu gibi yazalım. Olduğu gibi derken, her şeyi aynen yazmayalım ama... Bazı önemli şeyleri, işimize gelmeyen hadiseleri falan kendimize yontalım. Bilmediğimize de 'Bilmiyoruz' demeyelim. Gerçeğe en uygun gibi gözükeni kafadan atalım. He mi?"

Böyle mi başladı?

Yoksa "Lan bu yaşadıklarımızı böyle yazarsak bizi ne yapmazlar? Bir yolunu bulun. Hah.. Resmi tarih yazın. Bunu benimsetin" şeklinde ihtiyaca binaen spontane mi gelişti?

Her nasıl olduysa oldu, ama sonunda "Resmi Tarih = Bir Yerlerde Mutlaka Yalan Dolan Tarih" formülü çıktı ortaya.

Atatürk'ün babası, Ali Rıza Bey'in okul kitaplarında olan resmini bilirsiniz. Bakın onun hakkında Falih Rıfkı Atay ne diyor:

"Şark'da büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uydurmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendisinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık'ta Selânik'te kurulmuş Asâkir-i Milliye Taburu'ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi, ama inanmış mıdır? Sanmıyorum. Hatta bir gün alaylıca bir dille:
- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir."

Yalancı "birey" olunca mumu yatsıya kadar yanıyor, "devletler"in mumu ise arşivler açılıp, gizli belgeler ortaya saçılıncaya kadar. Ya da bu olaydaki gibi, dönemlerin şahitleri konuşuncaya... Onlarca arşiv açıldı, onlarca yalan saçıldı. Bir o kadar da insan konuştu, ortalık karıştı. Resmi tarih anlayışı, her ülkede arşivlerin ve şahısların ağırlığı altında ezildi.

Küçük birer devlet olan kurumların, "kurumsal iletişim" denen şeye büyük önem atfetmesi de bu durumun bir eseri. Bir tarih yazılırken, yol üzerinde ne kadar az iş kazası geçirilirse, gelecekten geçmişe bakılırken o kadar fazla övünç kaynağı gözükür. Kitleyi kuruma bağlayan ve ilgisini devamlı canlı tutan "iletişim" de bu sürecin anahtarı olur.

Peki bunların Fenerbahçe ile, Diana Taurasi ile ne alakası var?

Fenerbahçe'de yaşanan her şey, çoğunluk tarafından resmi tebliğler üzerinden değerlendiriliyor.

"FBTV ne dedi?"
"Resmi sitede ne yazıyor?"
"Resmi dergide neler var"

Ekseriya insanların aklında sadece bunlar var. Halbuki akıl diye de bir şey mevcut. Terazinin bir kefesine aklı, diğerine eldeki doneleri koyup, bir yargıya varmak mümkün iken, gözünü sadece resmi kanallara dikmenin meali "göz göre göre" kandırılmak.

Bugünlerde ortaya çıktığı söylenen Diana Taurasi krizinin sebepleri ister basit bir sakatlık olsun, ister komplike vaziyetler; bunları mantık çerçevesinde yönetemedikten ve peşinizdeki kitleyi hakkıyla bilgilendirmedikten sonra ne yapsanız boş. Bir de bakmışsınız, aradan uzun bir zaman geçmiş. Falanca bir ülkede, falanca bir ajansa bir hatıra düşmüş. Sarsılmışsınız.

Misal, olmaz ya, velev ki oldu; Taurasi çıktı dedi ki "Fenerbahçe'de özel hayatıma müdahale ediliyor. Adına idari personel denen kimileri, sosyal yaşantımda içimden geldiği gibi davranmamı engelliyor"

Ne yapacaksınız o vakit?

"Bugün yarın" şimdiki zaman kullanmadı da, "yarın öbür gün" geçmiş zaman kullanıp anlattı diyelim; Dünya'nın bir numaralı basketbolcusuna reva görülerek ortaya çıkan rezil durumu nasıl temizleyeceksiniz? Bombacı Mülayim'in dediği gibi... Mesela yani!

Ha unutmadan, bir kaç yıl sonra açılacak arşivlerden ve "koltuk mabadın altından gittikten sonra" anlatılacak hatıralardan neler çıkacak, onu da Allah bilir.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

evet çok dogru söylüyorsunuz bende iki, üç haftadır taurasi yle ilgili bilgi arıyorum ama hiç bir yerde yok.(resmi)yerlerde bile maçları seyrediyorum ne spiker nede yorumcu taurasiden bahsetmiyor ama şunuda çok iyi bildigim içim rahat biz yıldızları elimizde tutmayı idare etmeyi beceremiyoruz tıpkı diyer dallarda oldugu gibi!