29 Aralık 2010 Çarşamba

İnsan Doğmak, Kadın Ölmek


Türkiye'de bundan kolayı yok.

Din yasak eder. Kanun yasak eder. Örf yasak eder. Muaşeret yasak eder. Ama yine de kısmetine pembe kimlik düşenler Türkiye'de daha kolay ölürler.

Kız kardeşiniz vardır. Ne yapsın kızcağız, gönül bu; hem Langa'da badem mütehassısı değildir a, gider hıyarın birine kapılır. Neyin ne olduğunu anlayana kadar zaman geçer. Sonunda o üzülür, siz onunla üzülürsünüz.

Kızınız olsa ha keza öyle. Ki kız babası dedin mi sevinci meydan savaşı kazanan komutana, üzüntüsü askerken kurşuna dizilmeye değil de asılmaya bedel.

Evli ve çocuksuz hallerde eş durumları korkutur. İşinde, gücünde, yolunda gidip gelirken kötü bir şeylere rast gelmesin diye bin bir kere bin bir dua edersiniz. Sakınılan göze batan küçücük çöpe bile kahrolursunuz.

Annenizin fotoğrafları genç kalırken kendisi yaşlanıyordur. Babadan korkup "Anne" diye ağlama yaşları geçen asırda kalmıştır ama sevgisi eskidikçe değerlenir. Hep tetikte yaşarsınız, "Aman" diye nezlesinden bile nem kaparak.

Ya da...

Birisinin kız kardeşi, kızı, karısı ya da annesi ölür. Emri hak ile yatağında değil de manyağın tekinin eliyle sokakta... Fotoğraftaki Ayşe Paşalı gibi.

Detaylar burada var. Arzu eden, midesi kasılmayan okusun.

Bu cinayetin ardından ne memleketin cinnet hallerinden konuşacağım ne de yerine Oz Büyücüsü'ndeki korkak korkuluğu koysan bir şey fark etmeyecek "Kadın ve Aileden Sorumlu ama Zihniyetten Sorunlu" vekil hanımefendiden. Benim aklıma takılan başka...

"Türkiye'nin düşman işgalinden kurtuluşunda ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma sürecinde kadının rolü" diye bir panel yapılsa, gitmeyen Nişantaşı ve Bağdat Caddesi hanımı kalmaz. Etiler ve diğer semtler de cabası. Birer küçük Türk bayrağı, bir gençten pop insanının Onuncu Yıl Marşı okuması, mini bir "Dünden Bugüne Türk Kadını" konsept defilesi, anlatılan bir kaç Atatürk hatırasında dökülen gözyaşı ve "Şahaneydi şekerim" akisleri... Sonrası? Ne sonrası? Daha ne olsun?

(Atatürk sevgisi de bambaşkadır bu hanımların. 10 Kasım'larda gözler Kızılırmak olur ama sorsan "Hadi Atatürk'ü başkasına öğretmeyi geçtik. Kendin okuyor musun bari hayatı, yaptıkları ve yapmaya çabaladıkları hakkında bir şeyler?" diye; çoğundan "Ay yok.. Mustafa'yı izledim. Veda'yı izledim. Dersimiz Atatürk'ü izledim. Yeni dizi çıkarsa onu da izlerim" cevabı gelmezse ne olayım. Başkasına faydalı olmayı zul gören ama gösteriş için edinilen rozet ve ezber ideolojisi... Neyse...)

O Türk kadınının yaşı küçük olanı köyde bir erkeğe baktı diye sandalyeye oturtulup, toprağa diri diri gömülmüş. Biraz daha büyüğü kasaba eşrafının aylarca tecavüzüne uğrayıp, çocuk yaşta hamile kalmış. Nihayet yetişkini şehrin göbeğinde güpegündüz bıçaklanarak öldürülmüş. Hiiiç... Hiçbiri merhume Ceyla Gölcüklü kadar üzmez; Eda Taşpınar'ın bikinisi kadar ilgilendirmez, bu hanım ablaları.

Aksi olsa, gazetelerde, dergilerde, sosyal medyada kendine yer tutmuş bu kadar kadın yazar mutlaka bir şekilde organize olup, dikilirdi bu olan bitenin karşısına. Köşelerine, bloglarına, bir tarafa minicik bir banner atarlardı mesela. Ya da her hafta bir kez "kadına şiddet" temalı yazarlardı. Nerede? Eşek suya gidecek de, sudan dönerken ölecek de, kıyıya vuracak da, ters dönecek de, maslahatı güneş görecek. Belki anca o zaman...

Fakat bu ablalara baksan, "Bu futbol taraftarları bir felaket güzelim. Geçende Bağdat Caddesi'nde fön çektiriyorum. Dışarıda bir kıyamet. İnanılır şey değil. Resmen terör. Şikayet etmek lazım bunları" lafları ağızlarından düşmez.

Durmak yok Türk kadını. At gözlüğüyle yola devam. Gidinin yarım porsiyon aydınları!

28 Aralık 2010 Salı

Barış Size Minnettar


Yurt dışında çalışmak zor.

Yurt dışında "yalnız" çalışmak daha zor.

Sadece bizim memleketin insanında mı böyle bilmiyorum ama ofise kapanıldığı zaman bir gıybet fırtınasıdır, bir klişe yağmasıdır alıp gidiyor. Ara sıra mesai coşkusu, iş olmadığı zamanlarda sosyal ağların klavye tıkırtısı, gün sonuna yakın da temcit pilavı gibi aynı muhabbetler. Sanki Moskova trafiği her gün konuşunca açılacak ya da şantiye yemekleri her gün "kötü" olduğunu söyleyince Hogwarts'taymışız gibi değişecek sanıyorlar. Günde iki yüz kelime kullanabilen adamların iç buran devr-i daimiyle baş başasın. Çıldırmaya bire bir.

Bunları "ne zor şartlarda çalışıyorum ve ne işler beceriyorum" demeye getirmek için yazmıyorum. Ne gurbetlerde, ne çalışanlar var; bizimkisi yanlarında devede kulak tüyü bile kalmaz.

Bu cümleler iki güzel insana, iki kocaman teşekkür için peşrev.

Moskova'ya geldiğimden beri, kalabalık içinde yalnızlıktan ötürü, zaten hafif havadar olan kafayı iyice rüzgara kaptırmadıysam bu iki kardeşim sayesindedir.

Onlar da yurtlarından dışarıda çalışıyorlar. Yukarıda bahsettiğim "benden zor şartlar" onlar için geçerli. Allah'ın günü antrenman, bazen ardışık günlerde maçlar, uzun tren yolculukları, -40 derecede deplasmanlar...

Şimdi, bir süreliğine buralardan ayrılıp memlekete doğru uzanırken "minnetimi" kendilerine bizzat iletmek isterdim ama yoklar, taa Rusya'nın bilmem neresinde maçtalar. Hiç değilse buradan iki kelime edeyim.

Gençler... Mükemmel birer ev sahibisiniz. Mükemmel birer insansınız. Mükemmel bir çiftsiniz. Bu sonuncuya "Maşallah" deyip, tahtaya vuralım da Allah nazardan saklasın. Rusya'da geçirdiğim günlerden bana kalan en güzel şey misafirperverliğiniz oldu. Hiç geri ödeyemeyeceğim bir borç verdiniz bana. Ama elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Bizim memlekette bir yerden sonra dibine kadar geyiğe varmış bir laf vardır, "Vatan size minnettar" diye. Ben gayet ciddiyim; Barış size minnettar.

Not : Yalnız insan Wii'de ilk defa karşılaştığı insana bir oyun, bir maç verir şevklensin diye. Buldunuz acemiyi; masa tenisi, tenis, eskrim, basketbol derken dur durak bilmeden, acımadan yendiniz. Çalışıp, geleceğim. Yenilsem de ezilmeyeceğim. Ezilir gibi olursam, olay çıkarım maçı yarıda bırakacağım.

17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler


Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.

Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.

Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.

Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.

Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?

Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.

Bugüne gelecek olursak...

Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.

Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.

Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.

Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.

Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.

Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.

Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.

Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.

Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.

Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.

Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.

Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.

Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.

Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.

Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.

26 Aralık 2010 Pazar

Ölümüne Kankalar


Toopuk Anadolu'nun sen yüce bir yaylasısın...

Aziz Yıldırım - Mehmet Ağar - Sinan Engin. Allah muhabbetlerini arttırsın. Belki de kurumsallığın gereği budur.

Her şey bir yana da ben en çok Hasan Ali Atasoy ve türevleri için üzülüyorum.

"Devrim" falan deyip ortalığı ayağa kaldırırken ortaya sundukları "tu kaka" insanlar arasında bu yukarıdaki isimler de vardı. Şimdi "büyük devrimci"nin (!) yanında görüldüklerinde "Ne yaptık biz?" diyorlar mıdır? Sanmam.

"Devrimin selameti için gerekirse devrimcinin de karşısına dikiliriz" şarkıları vardı. Onu terennüm ediyorlardır.

Hakkımız Yeniyor ama Susuyoruz


Ben demiyorum. Haşa!

Aziz Yıldırım diyor.

"Gerekirse Kulüpler Birliği rozetini kenara bırakır konuşuruz. Sporda kaos olmasın diye elimizden geldiğince, hakkımız yendiği halde konuşmuyoruz." buyurmuş kendisi.

Merak ediyordunuz, Fenerbahçe kulübünün haklarını neden kimse savunmuyor diye. İşte şimdi öğrendiniz. Dağılabilirsiniz.

Evet, dağılın lütfen.

Güle güle özgür insan.
Hayırlı yolculuklar anam.
Yürü lan!

25 Aralık 2010 Cumartesi

İleri Demokrasilerde İçki İçenin Götüne Damga Vurulur


Haber ajanslara düşer düşmez yorum yapmak yanlış olabilir ama dayanamıyorum, zira haberin içerisinde "yanlış anlaşılabilecek" (!) bir durum olsa bile başımızdaki mebuslardan bir çoğunun yasakçı kafası malum olduğundan, bu hadisenin yaldır yaldır içlerinden geçtiğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

İnternetten içki satışını yasaklayan önerge, TBMM Plan Bütçe alt komisyonunda görüşülmüş. Görüşmeden sızan fantastik cümleler var.

İktidar partisinin üyelerine;
“İnternetten alkol satışının ne sakıncası var?” diye sorulmuş.

Cevap olarak;
“18 yaşından küçükleri koruyoruz” demişler.

Bu muhteremlere göre 0-18 yaş arası çocuklar internetten kredi kartıyla sipariş verip, eve alkol getireceklermiş. E güzel de bakkal var, çakkal var, şarküteri var, süpermarket var, hipermarket var, AVM'ler, var oğlu var. Hepsinde içki var. O nasıl olacak? 18 yaşından küçük her vatandaşın başına emniyet elemanı mı koyacaksınız?

Yine bu müstesna zevat, internete girerek içki satın alan insanların mahallenin tekel bayiinin 128 bit SSL korumalı web sitesini açıp 3 tane Tuborg Fıçı sipariş verdiğini sanıyor herhalde.

Anlaşılan kendileri dayanamayıp, devamlı götürüyorlar. Bu kafanın başka izahı yok çünkü.

Oldu olacak komisyonun başında kim varsa ismini değiştirsin de "Murat Dördüncü" yapsın. Tarihe de hoş bir atıf olur.

Not : Başlıkta gayet ciddiyim. Süreç içerisinde bu noktaya gelmektense bir an evvel tatbik etmeye başlamak en güzeli. Bir ara içki içenlerin doğrudan giderilmesi nasıl olur diye düşündüm, lakin şimdilerde "Kara Ali" gibisini bulmak zor. O mesleğin erbabı kalmadı. Bunun yerine gözlere mil çektirilebilir. Komisyon bunu bir düşünsün.

Dünden Bugüne Steffi Graf


Önceleri, çocukluk kahramanlarımızdan Martina Navratilova'yı harcadığı için, sonrasında da hem bunun kini, hem de mazlumun yanındaki hallerimiz yüzünden kariyeri boyunca kanımızın ısınmadığı Steffi Graf'ın halleri... Bugünkünü biliyoruz. İşte yukarıda. Biz dünkülere bakalım. Onlar ise aşağıda. Buyurun efendim,












Yılbaşı Ağacı


Başka türlüsüyle işim olmaz.

İlgililere yeni yılları kutlu olsun efendim.

24 Aralık 2010 Cuma

Aziz Yıldırım : Fenerbahçe'nin Atatürk'ü


Kendisinin bile duymaktan hoşlanmadığı böyle bir şeyi, utanmadan, sıkılmadan söyleyebilenler var, Fenerbahçe camiasında. Şu aşağıdaki metni (varsa adı geçenlere dair siyasi ön yargılarınızdan sıyrılarak) bir okuyun; en ufak bir benzerlik görebiliyorsanız, gelin, hep beraber tartışalım.

-----------------------------

Birinci Dünya Harbi'nden sonraki sivil diktatörler iktidara geçince üniforma giymişler ve bir daha arkalarından bu üniformayı çıkarmamışlardır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile beraber zaferden sonra üniformalarını çıkardılar ve bir iki askeri manevra müstesna, bir daha giymediler.

Mustafa Kemal, yeni düzenin devletini ve toplumunu kurmak, yeni düzene aykırı bütün müesseseleri ve gelenekleri yıkmak, yerlerine yenilerini koymak davasında samimi, açık ve tereddütsüzdü. Birçok Türkçüler kendisi ile beraber idiler. Ancak bunlar bir şahsî ve keyfî otorite değil, Mustafa Kemal'in liderlik itibar ve nüfuzunu da içine alan bir meclis ve kanunlar otoritesi istiyorlardı.

Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun tadillerinde Cumhurreisine veto ve fesih hakları verilmek meselesi tartışıldığı zaman, devrimin otoriter idaresini zarurî bulan ileri fikir arkadaşları dahi kendisine karşı koymuşlardır. Bunlar arasında Saracoğlu Şükrü ve rahmetli Mahmut Esat Bozkurt vardı. Mustafa Kemal, Meclis görüşmeleri sırasında, en çok kürsü nüfuzu kazanan bu iki genci bir akşam çağırdı, sabahlara kadar kendileri ile tartıştı ve sonunda bu yeni haklarla şahsi otoritesini kuvvetlendirmek iddiasından vazgeçti.

Bütün nimetlerin ve mahrumiyetlerin kaynağı olan bir zamane hâkimi bunu yapmaz. Mustafa Kemal emir kulları ile fikir yoldaşlarını birbirinden ayırmasını ve hangilerini nerede kullanacağını bilmeseydi, Atatürk olur mu idi?

Çankaya - Falih Rıfkı Atay

Mahmut, Görüyor musun Neler Oluyor?

İyi oku he mi?

Ha benim Mahmut'uma...

Bir de "Bu işler hemen değişmez. Sanki dedikleriniz olunca bir anda her şey farklı mı olacak sanıyorsunuz?" diyenler vardı.

Hanimiş de hanimiş...

Didem Akın Üçlemesi Ep.3 : Mahmut Uslu Artıklarının Sonu


Diana Taurasi'ye dair yazılardan birinde şunları demiştik:

"Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez. Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde."

İşte bunlardan birisi de Didem Akın.

Fenerbahçe'ye gelişi. Nasıl geldi?
Fenerbahçe'den bir kez gidişi. Neden gitti?
Fenerbahçe'ye tekrar gelişi. Neden geldi?

Yanıtı (bilinmesine rağmen) bir de resmi ağızlardan beklenen ama alınamayacak sorular.

Türkiye'de bu işlerin "nidüğünü" ve "nasılını" pek az insan bilir. Onların da "yarısından biraz eksiği" korkudan, diğer "yarısından biraz eksiği" işine gelmediğinden konuşmaz. Meydan bizim ve "hür iradeyi" bize öğreten büyüklerimizin sorularıyla dolar taşar. Ta ki birisi seneler sonra çıkıp "Şöyle şöyle olmuştu" diyene kadar. O zaman da bir kaç "Vay anasını" nidası duyulur ve zaman aşımından hoppaa.

Şimdi bu "hoppa"nın önünde büyük bir engel var.

Türkiye'nin görüp görebileceği en önemli isimlerden bir tanesi, Diana Taurasi, zor bir süreçten geçiyor. Fenerbahçe'de bu transferin ardından esen bayram havası, kadın basketbol şubesinin olanca beceriksizliği yüzünden yerini kafa karışıklığına bıraktı. Taurasi büyük olasılıkla ceza alacak. Almayacak olsa bile, bir "idareci zaafiyeti"nin süreci buraya sürüklediği gerçeği, ortada duruyor. Bedel ödeyen sadece Taurasi ve hayal kırıklığına uğrayan taraftarlar olmamalı.

Mahmut Uslu'nun ve onun getirdiği "içten pazarlıklı" yönetim anlayışının kılıç artıkları bu kulüpten ebediyen temizlenmeli. Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'ye en büyük hizmetlerinden bir tanesi bu olacaktır.

Didem Akın Üçlemesi Ep.2 : Rastgele, Balık Var mı?


"Yukarıdaki fotoğraf" kalıbıyla gitmeye devam...

Bu kare, Fenerbahçe - Galatasaray genç kız basketbol maçında çekilmiş. Şu yazıda konu etmiştik.  Ve demiştik ki:

"Diana Taurasi ve Penny Taylor maça gelmişler. A takımının hocası Ratgeber de yanlarında. Muhtemelen değil, kesinlikle birlikte çalıştıkları tesislerde böyle bir maçın varlığını kızlardan ve genç takım müsabakalarını takip eden Ratgeber'den öğrenip, Caferağa'da izlemeye karar vermişler. Ortada bir yönetici organizasyonu falan yok. Tamamen biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı olan iki Dünya yıldızının ve Macar hocalarının fikri. Kadraja giren diğer personel, "Bunların gittiğine biz gitmezsek ayıp olur" kontenjanından orada."

Didem Akın'ın görev tanımında "Fenerbahçe Bayan Basketbol A Takım Menajeri" yazıyor. Bunun açılımı nedir, bilinmez ama herhalde iç tüzükte engelleyici bir hüküm var; zira kendisinin daha önce bir altyapı maçına gittiği nadiren görülmüş. "Hiç görülmemiş" demiyorum çünkü Allah'ı var şimdi; A takım maçlarından sonra altyapı müsabakası varsa, lütfedip bir 5 - 6 dakika kalıyor. Zaten bu resimde de skorborda doğru "Ne işim var lan burada benim? Bitse de gitsem" bakışı canlı yakalanmış, görüyorsunuz.

A Takım Menajeri olunca, altyapıdaki kızların moral motivasyonundan sorumlu olunmuyor herhalde. Zaten bu Wnba oyuncuları / idarecileri falan da hep geri zekalı insanlar. Bok varmış gibi her fırsatta genç oyuncularla ilgileniyorlar falan.

"İyi de altyapı çok mühim hadise. Gün gelecek oradan oyuncular çıkacak, A takımda oynayacaklar. Öz kaynak düzeni işleyecek. Bu kızlarla A takım menajeri de ara sıra ilgilenmezse Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı kovalayacak bu işleri" mi dediniz? Çok anarşik cümleler bunlar. Didem Akın'ın çocuklara Fenerbahçelilik aşılayacak zamanı mı var? İşleri başından aşkın. Hoş, meşgul (!) olmasa bile, kendi bilmediği şeyi nasıl aşılayacak o da ayrı ya.

Makara bir yana... A Takım Menajeri ne iş yapar? En basitinden oyuncuların kendi aralarında ve dışarıya karşı olan ilişkilerinin yardımcısıdır. Bir kuple de halkla ilişkiler sorumlusu. Kendisinin ilk mevzudaki başarısı (!) iki senedir yaşanan Haydar Kemal Ateş ve Diana Taurasi olaylarından malum. "Ya ikincisinde durum ne" diye soracak olursanız, "Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim" derim.

Didem Akın, "Başkan istedi" gölgesinin altına saklanıp, kendi beceriksizliklerini ve üşengeçliklerini yalanların altına süpürenlerden birisi. Fenerbahçe'de bunlardan bir sürü var. Kendileri gibi herkesin Aziz Yıldırım'dan çok korkacağını ve ona yaklaşmaya cesaret edemeyeceğini sanıyorlar. Daha önce bu satırlarda defalarca anlattık ama fazla hatıra göz çıkarmaz.

Bundan bir kaç yıl önce, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımları arasında lig finali oynanırken, "Neden Avrupa yakasındaki maç saatlerinin bizim tarafa oranla daha uygun olduğunu" sormuş, cevap olarak "Başkan öyle istiyor" cümlesini işitmiştik. Hemen akabinde maçta rastladığımız Aziz Yıldırım'a "Böyle böyle diyorlar" dediğimizde, "Ne münasebet. Benim hiç alakam yok" demişti. Bu enstantane, tarihe "Didem Akın Yalanları - Varan 1" olarak geçti.

Devam filminin, "Didem Akın Yalanları - Varan 2"nin çekilmesi uzun sürmedi... Daha bu senenin başında, yine Beşiktaş ile oynanan bir hazırlık maçında yukarıdaki olaya paralel olarak yaşadıklarımıza şuradaki yazıdan ulaşmak mümkün.

Kaldı ki bunlar en basit şeyler. Haberlerin revaçta kalıbı "daha neler neler" var da yazmaya çizmeye gerek yok.

Şener Şen'in "Aşk Olsun" filminde bir "at tarafından kaçırılma" sahnesi vardır. Beygirin üzerinde "Ne halt edeceğiz" diye düşünerek turlarken derenin içinde, oltasıyla balığa çıkmış, sakin sakin duran bir vatandaşa rastlar. Kendisi telaşlı, balıkçı gamsızdır.

Aklıma o görüntü geliyor, yayıncı kuruluş kamerasından, farklı bir açıdan... Dereağzı'ndaki tesisin camından oltayı sallamış biri. Ezbere bildiği işler dışında etliye sütlüye karışmadan, kokmadan, bulaşmadan geçen günler.

O vakit soralım kendisine:
Rastgele Didem Akın. Balık Var mı?

Didem Akın Üçlemesi Ep.1 : Sarı Kırmızı Bir Hayat


"Biz Fenerbahçeli değiliz ki..."

Hem zamanında bu cümleyi sarf edip, hem de senelerce Fenerbahçe'de "idari" bir görev alabilmek ne tuhaf şey.

Türkiye'de Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, Didem Akın'a Fenerbahçe'de görev teklif etmek daha da tuhaf ama en garibi bu cümleyi duyduktan sonra "Görüşme burada bitmiştir" diyememek. Koskoca Fenerbahçe, "İşinize gelirse" restine boyun eğiyor. Ve sonrasında, Didem Akın Fenerbahçe'de...

Yukarıdaki fotoğraf, Sarayın Sultanları'ndan... En sol üstte 32'de 32 göstererek gülen Didem Akın, Fenerbahçe'ye zamanında çok çektiren, bu satırların yazarını da 106-103'lük bir maçta üzüntüden bitiren Galatasaray kadrosunun değişmezlerindendi.

Ne zaman ki Fenerbahçe kadın basketbola yatırım yapmaya başladı, "Bastır parayı canının istediğini al" hareketi kapsamında Fenerbahçe'ye geldi. "Biz Fenerbahçeli değiliz " diyerek...

Tabii ki bu işin psikolojik boyutu... Kimisi diyebilir ki:
"Bize ne hangi takımı tuttuğundan. İşini yapıyor mu, ona bakarız biz"

Ne iş yaptığını ikinci bölümde irdelemeye çalışacağız ama gerçekten önemsiz mi "sportif bir şube başındaki" bir kulüp personelinin hangi takımı tuttuğu? Teşbihte hata olmaz, sahada oynanan oyun bir savaştır. Siz hangi savaşta düşman ordusu komutanlarından birinin karşı tarafın karargahına, elini kolunu sallayarak girdiğini gördünüz? Madem öyle, yöneticiler de başkan da Galatasaray'dan olabilir. Olamaz mı? E hayatı sarı kırmızı, evindeki resim çerçeveleri bile sarı kırmızı Didem olmuş ya!

23 Aralık 2010 Perşembe

Sarı Melekler Gümrüğe Takıldı


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde "Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap "Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk" demiş.

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

21 Aralık 2010 Salı

Çarşı'nın Aşığı Fenerbahçe.Org


Böylesine mutlu bir günü zehir etmeye kimsenin gücü yetmez ama deniyorlar işte.

Futbol takımının "Ulan ne yapsak da taraftarı kahrından kıvrandırsak" diye düşünmesine hepimiz alışığız.

Gerçi aynı şekilde resmi sitemizin de saçma sapan hallerine aşinayız ama bu nedir arkadaş?

Efendim, tüm Türkiye bu şampiyonluğa sevinmiş de, gün birlik beraberlik günüymüş de falan fistan. Geçiniz! Fenerbahçe resmi sitesinde Çarşı ambleminin, bayrağının, bilmem nesinin ne işi var?

O amblemin arkasından tribünlere geçip oturanlar yıllardır basketbol - voleybol demeden kadın - erkek takımlarımıza her türlü pisliği yaptılar. Oyuncularımızın kafasına gelen yanan sigaranın, balgamın, bilumum yabancı maddenin haddi hesabı olmadığı gibi, ne anaları kaldı, ne bacıları, ne ölüleri, ne dirileri.

Birazdan kaldıracaklardır o fotoğrafı ama buradan emeği geçenlerin nasibine, Beşiktaşlıların bizim oyuncularımıza yaptıklarının aynısından düşmesini diliyorum.

İsterseniz götürün evinize asın. İsterseniz alın kıçınıza sokun ama Fenerbahçe'nin resmi sitesine, Dünya Şampiyonluğu mutluluğuna bu rezilliği karıştırmayın.

Dünya Fenerbahçe Oldu


Söylenecek bir şey yok. Beste aşağıda. Güfteyi de siz zaten biliyorsunuz...

Şampiyon Fenerbahçem, ne istersen iste benden.


Taurasi'nin Olmadığı Bir All Star


Türkiye Kadın Basketbolu'nda bir All Star organizasyonu düzenleniyor ve Diana Taurasi ismi yok.

Hani şampiyon olan takımın bir sonraki turnuvaya direk katılması gibi bir durum yoksa ve Taurasi gerçekten bu organizasyonda yer almayacaksa...

Hiç lafı uzatmaya gerek yok.

Sokayım öyle All Star'a.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Zabtiye Rûhuyla Hükûmet Sürenin... (Mehmet Akif Ersoy)


Doğum günün kutlu olsun, Mehmet Akif...

-------------------------------------------

Bana anlat bakayım şimdi : Şu bîçâre ocak,
Zorbalar saltanatından ne zaman kurtulacak?

Hiç bu mantıkla, a dîvâne, hükûmet mi yürür?
Bir cemâ’at ki erenler işi yumrukla görür,

Kafa bitmiş demek artık, çekiver kuyruğunu!
Kuvvetin hakkı mıdır enselemek bulduğunu?

Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun;
Birinin pençesi ister yalınız: Kaanûnun.

Ver bütün kudreti kaanûna ki vahdet yürüsün...
Yoksa millet değil ancak dağınık bir sürüsün...

Memleket zâten ayol baksana: Allak bullak,
Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.

Ya kuzum, zabtiye rûhuyla hükûmet sürenin,
Yeri altındadır, üstünde değildir kürenin!

Katar'da Final ve Bayrak Kadın Eda Erdem


Bu takıma finaller çok yakışıyor.

Katar'da da bu yakışan elbiseyi üstlerine giydiler. Darısı kupanın başına...

Fenerbahçe her alanda "bayrak" sporcu sıkıntısı çekiyor.

Genç yaşında kadroya katılan Eda Erdem, camianın bu eksiğini giderecek en önemli oyunculardan birisidir.

Onları yalnız bırakmayın. Onlardan desteğinizi esirgemeyin. Eda'nın gelecekte kaptan olarak sancağı taşımasına yardım edin.

Diana Taurasi, Fenerbahçe'deki Küçük Adamlara Karşı


Diana Taurasi'nin üst üste iki maçta sahaya çıkmamasından sonra yaşananlar, Fenerbahçe'de durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Bu vahamet, Diana'nın geri dönüp dönmemesi değil. Ondan çok daha önemli (ve hastalıklı) bir noktayı işaret ediyor.

Bir çok Fenerbahçelinin gözü, bir yerden sonra, kulübün resmi iletişim araçlarının dediğinden başkasını görmüyor. Buna "Ne kadar donanımlı ve akil bir insan" dediğimiz, bazı hakiki spor adamları / kadınları da dahil. Hal böyle olunca, yöneticilerin icraatları hiçbir menfi değerlendirmeye tabi tutulamıyor ve birileri sürekli "hatasız kul" haline getiriliyor. Orhan Baba'nın dediği gibi... Olmaz...

Konuya dair kulübün "açık açık söylenmeyen ve satır aralarından zorla sökülen" açıklamasından başka bir şey duyanlar hemen "iftira" refleksini yapıştırıyor.

Oysa ortada bir iftira falan yok. Gerçekler söylenemeyeceği için önceden yapılmayan bir açıklama, insanların merakı üzerine ortaya sürülen klişeler, krizi giderme çabası ve kitabına uygun bir izin uygulaması var.

Öncelikle "Gittin, bu gidiş bence ölümden de beterdi. Gönlüm 'geri dönmez o giden sevgili' derdi" durumu olmadığını herkesin bilmesi lazım. Çünkü bu işler, alavere dalavere güneşi doğup da ortalık aydınlanana kadar sürer. Atılan taklaları, öteki berikine, beriki kuyruğuna atar. İş, "Çocuklar bir hatadır yapmışlar. Bundan sonra her şey düzelir. Siz moralinizi bozmayın, işinize bakın"a bağlanır. Verilen taahhütler, sporcunun kendini takıma iadesiyle sonuçlanır.

İşte Fenerbahçeliler için asıl mesele bundan sonra başlıyor.

Diana Taurasi geri gelmiş, gelmemiş "asıl" mesele bu değil. Elbette bu büyük bir sorundur ama ondan önemlisi, Fenerbahçe'nin içinde bazı insanların küçük kafalı olmasıdır. Sporculara, Fenerbahçe'de sürdürdükleri yaşantıları sırasında "Stasi" usullerinin reva görülmesidir.

İlk yılının ardından Penny Taylor'ın takımda kalması için bizzat irade koyan ve Diana Taurasi'nin muhakkak alınması talimatı veren Aziz Yıldırım'ın, aralarındaki ilişkiden haberdar olmaması mümkün değil. Nitekim o da "Bize ne? Kime ne?" şeklinde düşünmüş olacak ki ikisi de Fenerbahçe'deler.

Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez.

Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde.

Maç saatleri gibi basit konularda bile taraftara utanmadan sıkılmadan yalan söyleyebilen "sarı kırmızı aşığı" menajerler, halka açık hazırlık maçlarında Fenerbahçe'yi taraftarından kaçıran "hık deyicinin pık deyicisi" korkuluk idareciler, Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımı'nı ilk kez şampiyon yapan hoca için "O kimdi yahu?" diyecek kadar bilgisiz "Mahmut Uslu artığı" yöneticiler... Bunlar küçük insanlar... Diana Taurasi'nin ağırlığını kaldıramayacak kadar küçükler... Yıllardır önünden geçtikleri halde bir kez olsun uğramadıkları altyapı maçlarına, geleli bir yıl olmasına rağmen 40 yıllık Fenerbahçeli gibi giden yabancı sporcuların iyi niyetinden nasibine bir tutam bile düşmemiş bunların... İcraatları da hesapları da, kendileri gibi küçük... Geçmişte yerli oyunculardan yolları ayıracaklarımıza türlü konularda takla atan da bunlar, Diana Taurasi'ye askerdeki alt devre muamelesi yapıp, ıstırap olmaya çalışanlar da...

Bir kısım Fenerbahçe taraftarının, ortaya çıkan her gayri resmi duruma Türk filmi gözyaşı dökmek yerine, bir miktar olayların içine girmesi gerek. Aksi halde ileri ki senelerde ortaya çıkacak olanlara "Aaaaaa" demekten de, küçük adamların küçük hesaplarından da kurtulamazlar.

Aslında Tek Suçlu Fenerbahçe Taraftarı


Gecenin sabaha karşı vaktinde bir kardeşimin facebook sayfasında gördüm bu fotoğrafı. Öylece kaldım.

Kim bilir kaç yaşındasın şimdi. Yaşıyorsan izliyorsundur, görüyorsundur. Senden fazla yok artık bizim tribünlerde.

Biletler pahalı, her maça gelemezsin.

Elindeki bayrak lisanslı ürün değilse tribün zabıtaları hesap sorar sana.

"İndirsene o bayrağı çocuk. Sahayı göremiyorum" diyen bile çıkar.

Biz "Yeni nesli kaybediyoruz" dedikçe "kurumsallık" cevabı verenler iyi baksın bu fotoğrafa. Farkında değilsiniz çoğunuz; iki tane tesis, üç tane hisse senedi için halkın sevgisini, camianın nüvesini, varoluş ruhunu satıyor şimdilerde Fenerbahçe'yi yürütenler.

Ve bizler, o tüccarlara karşı isyanın bayrağını böyle dimdik tutamadığımız için suçluyuz. Tabureye tekme atma zamanı geldi de geçiyor...

19 Aralık 2010 Pazar

Diana Taurasi Gerçeği ve Sarı Çıyanlar


Çok değil, bundan 1.5 sene önce WNBA'in namlı oyuncularından Katie Smith Fenerbahçe'de forma giyerken, hakkında en çok tantana çıkaran haber, gelişi ya da sergilediği oyun değil de, o dönem Mersin'de oynayan sevgilisi Lindsey Harding ile bir maçta karşı karşıya gelecek olmasıydı.

Körün tuttuğuyla cima etmesini anımsatan şekilde, doğru yanlış her habere tepki gösteren Fenerbahçe resmi sitesi, normal zamanlarda kadın basketbolun yüzüne bile bakmayanların "oooo anlayalım" diye başına üşüştüğü bu haberin müstehzi üslubuna ve yarattığı iğrenç algıya sesini bile çıkarmadı. Bizim de bu sayfalarda medya açısından yaklaştığımız konu sonradan kapandı. Katie Smith gitti.

Sonda söyleyeceğimizi başa yazalım, çünkü bu bir sır falan değil. Amerika'da bunu bilmeyen yok ama kimse coşup, dalgalanmıyor.

Çünkü kimseyi ilgilendirmiyor.

Çünkü taraflar dışında kimseye, "Allah mesut etsin" demekten başka laf düşmediğini biliyorlar.

Çünkü bu mevzuya müdahil olacak üçüncü şahısların "bok yemenin daniskası" ile iştigal edeceğinin farkındalar.

Çünkü sporcuların, yaptıkları sporda gösterdikleri performans ve profesyonellik anlayışlarıyla değerlendirilmesi gerektiğinin bilincindeler.

Bizde ise aşağıdaki cümleyi okuyunca "Yalaaaaaaaan. Yalan söylüyorsunnnn" diye kendini paralayacak sürüyle insan var.

Diana Taurasi ve Penny Taylor, birlikteler... ("Ehe ehe Penny evli ki bir kere" diyecek olan arkadaşlar yazının geri kalanını okumasın)

Evet, bu kimseyi ilgilendirmez.
Evet, bu konuda kimseye laf düşmez.
Evet, bu konuda menfi yorum yapmak, bok yemenin daniskasıdır.
Çünkü sporcu denen şey mesleğindeki başarı ile değerlendirilir.

Diana ya da Penny, ya da Katie Smith veyahut da 100. yılda voleybol takımımızda başarıyla oynayan ve hâlâ aradığımız Nicole Davis'i ele alalım. Bunlardan herhangi birisinin yöneticilerin namus bekçiliğini yaptığını düşünebiliyor musunuz?

Mesela "Abi evli barklı adamsın. Hiç yakışık alıyor mu bu saatte eve gitmeler falan. Yengeye de yazık valla. Çok üzülüyor. Şuradan bir çiçek yaptır da eve giderken, gönlünü alıver. Hassas kadın işte, karını ben anlatmayayım sana. He benim abime" dediklerini düşünebiliyor musunuz? Saçma değil mi? Tersi daha da saçma..

Eğer ki elli ayrı yerden ortaya yayılan söylentiler doğruysa.

Türkiye'ye gelen yabancı oyuncuların "Şiş kebap, rakı, Ayasofya, künefe, Kanlıca yoğurdu, İstanbul Boğazı, çok sevdi ben" çemberi içinde erimesini mi bekliyorsunuz? Bu çağda, bu İstanbul, bu insanlara bunca farklı şeyi vaadederken münzevi hayatı sürmelerini mi bekliyorsunuz? "Yok yahu, ne münasebet. Tabii ki gezip, tozacaklar" diyorsanız, cinsel tercihleri mi batıyor?

Elli ayrı yerden, elli ayrı birbirini tanımayan insan yalan söylemiyorsa...

Eğer gerçekten böyle ise... Size ne arkadaş? Size ne? Anlaşılmadıysa bir daha sorayım. Size ne? Söylenenler o ki bu insanları rahat bırakmıyormuşsunuz. Ya peşlerine adam takıyormuşsunuz ya da sizin adamlarınız, sizin bilginiz olmadan peşlerine takılıyorlarmış. Size ne yahu? Oldu olacak evlerini ahlak zabıtasına bastırın "İşletiyorlar" diye. Serkomiser Ziver ve Hurşit'e de haber salmayı unutmayın.

Bu konu açıldığı zaman "Onlar sözleşmelerinde olan izni kullanıyorlar bir kere. Sorun falan yok, tamam mıaa?" diyenler var. Sanki problem olduğunu öne sürenler "Dağıtım iznine gittiler" diyor. Sorun, gitmeden önceki süreç, yani iki haftadır yaşananlar. Oynamayan, hatta oynanan maça gitmeyen ama hakkında açıklama yapılmayan önemli bir oyuncu var ortada.

Kimileri de "Bu konuda konuşmak istemiyorum" diyen ve ağzından, haklı olarak, kerpetenle laf çekilen hoca için, "Kendisine salonda / facebook'da sorduk. Bir problem yokmuş" diyor. Hoca da sizi bekliyordu; "Gelseler de Macar basınına bile açıklamadığım şeyleri bir bir döksem. Arada bizim kayınbiraderi de çekiştiririz. Kesmezse Turanlar'a çöküp, bir 35'lik deviririz" diyormuş yakın çevresine.

Velhasıl-ı kelam...

Eğer sorunun bu yukarıdaki gibi olduğunu söyleyen bir sürü camiaya yakın insanın her biri ruh hastası değilse ve konuşulanlar doğruysa...

Dua edin de Diana ikna olsun ve geri gelsin. Yoksa Koskorcuk ağabeyin dediği gibi, "Bu Vebalin Altından Kalkamazsınız" .

Vebal de yılan gibidir hani; sinsi, kaygan ve her türlü deliğe girmeye müsait. En çok da sarı çıyanları altına almayı severmiş. Allah muhafaza, altında kalmakla bitmez çekeceğiniz.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Akşam Lefter İçin...


Hepiniz toplansanız, bir ayak tırnağı zor edersiniz ya, üzerinizde Fenerbahçe forması var neticede.

Sizin için vaka-ı adiyeden el âleme puan dağıtmak, gariban sevindirmek, taraftar üzmek ama bu akşam başka.

Bu akşam Lefter için oynayın.

Oynayın ulan! Allahsızlık etmeyin!

Taurasi Olayı ve Atatürk'ün Babası Ali Rıza Bey


Aslında başlık "Taurasi Olayı ve İletişim Çağında Kurumsal Fenerbahçe'nin Resmi Tarihi" olacaktı ama biraz kısaltayım dedim. Nasılsa aynı kapıya çıkıyor...

Konuya girelim.

Diana Taurasi... Türkiye'de kadın basketbol tarihinin gördüğü en büyük transfer. Fenerbahçe'nin yaptığı bu hamle, düzenli bir otoyol açar da Türkiye bu tip isimleri parkelerde görmeye devam eder mi; şimdiden söylemek zor ama Diana'nın lige bambaşka bir hava ve ilgi getirdiği aşikar.

İşte bu Taurasi, Fenerbahçe'nin sok iki resmi maçında forma giymedi. Hadi birincisi bir lig maçıydı. Fenerbahçe'nin kadrosu, bu ligin % 90'ını Diana olmadan da götürebileceği için yadırgamadık. Kadroda olmadığını görüp de meraklananlara "Dinlendirildi" dediler, "Eyvallah" dedik. Fakat deplasmanda oynanan Euroleague maçında da aynı durum tekrarlanınca bünyeleri bir telaş aldı.

Takımın hocası Ratgeber'in "Bu konu hakkında fazla konuşmak istemiyorum" minvalinde bir açıklamasının Macar haber ajanslarına düştüğü de görüldükten sonra ortalık komplo teorilerine boğuldu. "Takım arkadaşıyla kavga etmiş" diyen de oldu, "hocasıyla kapışmış" diyen de..

Miş'li geçmiş zamanın bilinmezliğinin hakkını veren bu cümlelerin ardından, stadyumda biten ayrık otun ya da tesislerdeki yeşilliklerin büyümesi için serpilen kimyasal bokun bile yalanlamasını yapan resmi siteden hiç ses çıkmadı.

Bunun yanı sıra, maçtaki yokluğa dair haberleri Macaristan kaynaklarından öğrenen Fenerbahçeliler, Diana Taurasi'nin ve Penny Taylor'ın izinli olarak Amerika'ya gittiğinden de FIBA'nın sitesini okuyarak haberdar oldular.

Geçmişteki vaziyetleri bilen herkes, bu işlerin altında başka krizlerin olduğunu tahmin ediyor ama neylersin, kanıt yok, belge yok, evrak yok. Gerçi cümlenin sonuna "a pezevenk" ekleyip, bu işlerin belgesi mi olur demek de mümkün ama.. Neyse artık..

Gelelim Ali Rıza Bey'e.

Çok merak ediyorum; acaba "Resmi Tarih" tabiri ilk kez nerede, kim tarafından kullanıldı?

"Abi bir tarih yapalım. Adını 'Resmi' koyalım. Olan biteni oraya olduğu gibi yazalım. Olduğu gibi derken, her şeyi aynen yazmayalım ama... Bazı önemli şeyleri, işimize gelmeyen hadiseleri falan kendimize yontalım. Bilmediğimize de 'Bilmiyoruz' demeyelim. Gerçeğe en uygun gibi gözükeni kafadan atalım. He mi?"

Böyle mi başladı?

Yoksa "Lan bu yaşadıklarımızı böyle yazarsak bizi ne yapmazlar? Bir yolunu bulun. Hah.. Resmi tarih yazın. Bunu benimsetin" şeklinde ihtiyaca binaen spontane mi gelişti?

Her nasıl olduysa oldu, ama sonunda "Resmi Tarih = Bir Yerlerde Mutlaka Yalan Dolan Tarih" formülü çıktı ortaya.

Atatürk'ün babası, Ali Rıza Bey'in okul kitaplarında olan resmini bilirsiniz. Bakın onun hakkında Falih Rıfkı Atay ne diyor:

"Şark'da büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uydurmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendisinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık'ta Selânik'te kurulmuş Asâkir-i Milliye Taburu'ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi, ama inanmış mıdır? Sanmıyorum. Hatta bir gün alaylıca bir dille:
- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir."

Yalancı "birey" olunca mumu yatsıya kadar yanıyor, "devletler"in mumu ise arşivler açılıp, gizli belgeler ortaya saçılıncaya kadar. Ya da bu olaydaki gibi, dönemlerin şahitleri konuşuncaya... Onlarca arşiv açıldı, onlarca yalan saçıldı. Bir o kadar da insan konuştu, ortalık karıştı. Resmi tarih anlayışı, her ülkede arşivlerin ve şahısların ağırlığı altında ezildi.

Küçük birer devlet olan kurumların, "kurumsal iletişim" denen şeye büyük önem atfetmesi de bu durumun bir eseri. Bir tarih yazılırken, yol üzerinde ne kadar az iş kazası geçirilirse, gelecekten geçmişe bakılırken o kadar fazla övünç kaynağı gözükür. Kitleyi kuruma bağlayan ve ilgisini devamlı canlı tutan "iletişim" de bu sürecin anahtarı olur.

Peki bunların Fenerbahçe ile, Diana Taurasi ile ne alakası var?

Fenerbahçe'de yaşanan her şey, çoğunluk tarafından resmi tebliğler üzerinden değerlendiriliyor.

"FBTV ne dedi?"
"Resmi sitede ne yazıyor?"
"Resmi dergide neler var"

Ekseriya insanların aklında sadece bunlar var. Halbuki akıl diye de bir şey mevcut. Terazinin bir kefesine aklı, diğerine eldeki doneleri koyup, bir yargıya varmak mümkün iken, gözünü sadece resmi kanallara dikmenin meali "göz göre göre" kandırılmak.

Bugünlerde ortaya çıktığı söylenen Diana Taurasi krizinin sebepleri ister basit bir sakatlık olsun, ister komplike vaziyetler; bunları mantık çerçevesinde yönetemedikten ve peşinizdeki kitleyi hakkıyla bilgilendirmedikten sonra ne yapsanız boş. Bir de bakmışsınız, aradan uzun bir zaman geçmiş. Falanca bir ülkede, falanca bir ajansa bir hatıra düşmüş. Sarsılmışsınız.

Misal, olmaz ya, velev ki oldu; Taurasi çıktı dedi ki "Fenerbahçe'de özel hayatıma müdahale ediliyor. Adına idari personel denen kimileri, sosyal yaşantımda içimden geldiği gibi davranmamı engelliyor"

Ne yapacaksınız o vakit?

"Bugün yarın" şimdiki zaman kullanmadı da, "yarın öbür gün" geçmiş zaman kullanıp anlattı diyelim; Dünya'nın bir numaralı basketbolcusuna reva görülerek ortaya çıkan rezil durumu nasıl temizleyeceksiniz? Bombacı Mülayim'in dediği gibi... Mesela yani!

Ha unutmadan, bir kaç yıl sonra açılacak arşivlerden ve "koltuk mabadın altından gittikten sonra" anlatılacak hatıralardan neler çıkacak, onu da Allah bilir.

17 Aralık 2010 Cuma

Fenerbahçe'nin Monşer Tribünleri İyi Baksın



Ağzım açık, yer yer gözlerim dolarak izledim.

Tribüncüğü yönetimlerle diyalog sürdürüp tribünün ruhunu oluşturan şeylerden taviz vermek olarak değerlendirenlere ve taraftarı holding çalışanı olarak gören yöneticilere inat, hep bağımsızlık, tam tribün!

16 Aralık 2010 Perşembe

Çatıda Deli Var



Rusya'dan bir bungee jumping görüntüsü.

Yalnız burada ekipmanlar bir miktar iptidai olduğu gibi, alan da fazla müsait değil.

Yine de arkadaşların azmini takdir etmiyor değilim.

Af edersiniz; beni şey etseler, bırakın atlamayı, oraya çıkmam bile.

Fenerbahçe, Brezilya'ya Karşı... Valla Lan!

Aslında resmi sitenin yakın zamandaki halleri oldukça ilgi çekici.

Bilhassa amatör branşlara ve altyapılara dair bilgi akışının geçmişe nazaran hızlanması çok güzel.

Ama eski alışkanlıklar da çabuk bırakılmıyor tabii. Arada illa ki arıza çıkacak ki ne kadar kurumsal (!) olduğumuz hatırlansın bizlerce.

Yukarıdaki resim Katar'da bir turnuva için bulunan kadın voleybol takımımızın, rakibiyle aynı salon içinde çalışmasını gösteriyor.

Fenerbahçe, Brezilya ile mi oynuyor, yoksa Brezilya'dan bir takım ile mi, karar sizin? diyeceğim ama Fenerbahçe resmi sitesi kararı çoktan vermiş. Herhalde soğuk vurduğu için votkayı seri şekilde çeken birileri var photoshop başında.

Sarı Lacivert Kravattan Utanmak



“Belki küfürden en çok çekmiş kulüp başkanı sizsiniz. Küfür nasıl kalkar?”

“Merak ediyorum, özel hayatınızda da agresif misiniz?”

“Elinizde sihirli değnek olsa ne yapardınız?”

"Issız adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?"

"Şimdi size kaybolan yıllarınızı verseler, hiçbir şey söylemeye hakkınız var mı?"

Son iki tanesi hariç yukarıdakiler, Meclis Spor Sorunlarını Araştırma Komisyonu'nda, milletvekillerinin Aziz Yıldırım'a yönelttiği sorular. Mareşal Fevzi Çakmak İlkokulu'na, birinci sınıf talebeleriyle sohbete gitse, yine aynı şeyler sorulurdu herhalde.

Türkiye gibi ülkelerde, bir iş "yapılmayacaksa" komisyona havale edilir. Bu konuda da bürokratik kafa, yeni bir yorum, yeni düşünüş getirmeden bildiğini okuyacağı için, uzmanlardan, profesyonellerden ve mevzunun tüm katmanlarından değil de bir kaç mebus liderliğinde, seçmece yöneticilerden fikir alarak kendi bildiğini okuyacak. Geçmiş olsun. Bunda şaşıracak bir şey yok.

Günün bombası başka.

Efendim, ajansların dediğine göre, "MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, “Kulüpler Birliği’ni temsil ediyorsunuz, buraya bile sarı-lacivert kravatla geliyorsunuz, bu da fanatizmdir” deyince Yıldırım, “Hediyeydi, çıkarayım o zaman” dedi ve toplantıyı kravatsız sürdürdü."

Kravat ve fanatizm... Vay anasını vay! Muhterem vekilimiz kravatın altında sustalı olduğunu mu düşündü, yoksa "Tegami Bachi" isimli animede ejderha Maka'nın kızı Niche karakterinin saçlarında olduğu gibi kravatın kendisinin keskin bir kılıca dönüşeceğini mi sandı bilinmez ama Fenerbahçe Kulübü başkanı, kulübünün renklerini taşıyan kravatı takmaktan hicap duymuş.

Muhtemelen bu konu sağda solda yazıldığı zaman, "Siz de Aziz Yıldırım'a nereden sallayacağınızı şaşırdınız" diyenler peydah olacaktır. İyi de biz kravatı mühim bir şey biliyorduk. Fenerbahçe'nin eski yöneticisi Hakan "The Yul Brynner" Kutlualp'in kravatı olay çıkartmıştı örneğin. Neyse... Öğrendiğimiz iyi oldu. Bundan sonra "fanatizm yapma" vesileleri arasına kravat da girdi. Polis takım elbiselileri toplamaya başlarsa şaşırmamak lazım. Tabii bu kural sadece Fenerbahçelilere işler, o da ayrı. Hatta bizzat Aziz Yıldırım'ın kendisi "Şu sarı - lacivert kravatlıyı alın" der, o apayrı.

15 Aralık 2010 Çarşamba

5 Silah Yetmez. Kurşuna Dizme Yasal Olsun.


Bence adam başı beş silaha izin verileceğine, birer silahı olan beş kişiye, gerekli evrakları topladıktan ve bizzat başvurularını yapıp, sağlık kontrolünden geçtikten sonra "Kurşuna Dizme" hakkı tanınsın. Böylece hiç değilse bireysel olayların önüne geçilir. Adam vuracağı olan, yasal yoldan işini görmüş olur.

Güzel ülkemizde mebus olanların bir kısmının, "Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler" şiirindeki gibi bir hal aldığını, ara sıra ortaya çıkan yasa tasarılarından anlıyoruz.

"Silah yaşı 18'e insin. Herkes beşer silah alsın. Başka?"

Siz hiç silahla öldürülmüş insan gördünüz mü? Kafasından vurulmuş? Bağırsakları dökülmüş? Bende nasip (!) varmış, alayını yakından gördüm. Hoş, artık zor da değil; internetten hepsini bir çırpıda bulmak mümkün. Bir an, bir manyağın, sırf olmadık bir sebepten kafası attığı için elindeki 5 silahtan biriyle sokağa çıkıp savurduğu kurşunların sevdiklerinize geldiğini düşünün. Ondan sonra da kendi silahınızın mekanizmalarını temizlerken o kadar gurur dolu olacak mısınız bakalım?

Silah vardır. Kullanılır da. Bunlarda yadırganacak bir şey yok... Sınırlar olmasın. Cümle âlem enternasyonalist olsun. Onunla da kalmasın, hayat bayram olsun. Hepimiz kol kola gezelim. Ağaçlar ormana dönsün. Bunlar güzel hayaller. Savaş varsa, ihtimali varsa, silah da olacak ama sivillerde değil.

Gerçi bunu, bu yasayı çıkarmaya çalışanların "insan" olduğunu varsayarak yazıyorum ama fena halde yanıldığımı da biliyorum. Ümit, bu iletişim çağında üç beş avuç da olsa ayaklanabilip vekillere "Ne ayaksınız gençler?" diyebilmek. Zira görülüyor ki iktidar muhalefet fark etmiyor; vekil olunca kafa hoppaaa...

Şampiyon Fenerbahçe ve Şimdi Uzaklardasın



Zeki Müren'in "Kırık Plak" filmi.

Sesini kaybeden Zeki Müren, meyhaneden içeri girer.

Nubar Terziyan da demlenen akşamcılar arasındadır.

Zeki arkalarda bir masaya çöker ve "Bir 49'luk" söyleyip, mezeyi "Ne istersen" diye geçiştirir.

"Havayı değiştir" denen Nubar dayı, plağa "Şimdi Uzaklardasın"ı koyar.

Zeki önce garsona "Sustur, Allah aşkına sustur" der. Garson sallamaz. Yerinden kalkar, plağa yapışır. Belgin Doruk'lu hayallere dalar.

"Bunun Fenerbahçe ile ne alakası var?" derseniz, "Videonun 51. saniyesi" derim, susarım. Bu şarkının üzerine bir söz söylenmiyor zaten.

Çift Döner Bıçaklı Şansal Büyüka


Görüntüler burada.

Galatasaray, Neuchatel Xamax'ı yenmiş; ama maç sonucu, sahaya atılan bir yabancı madde yüzünden iptal edilmiş.

Şansal Büyüka ve Milliyet spor servisinin müthiş zoruna giden bu durum, yukarıda Mustafa Denizli'nin "ehe ehe" diye gülerek karşıladığı manşetle sonuçlanmış. Şansal Büyüka da gelen bütün tepkilere rağmen bu yaptığıyla gurur duyuyormuş.

Sahaya lazer tutan, koltuk kıran herkesi yakın çekim gösterip, kolluk kuvvetlerine hedef gösteren Lig TV'de "Allah Belanı Versin" cümlesi kahkahalar eşliğinde izleniyor.

Keşke o dönem Türkiye'ye gelen UEFA görevlilerinden birisi bıçaklansaymış da, icraatı yapan "Milliyet'i okudum, çok hırslandım" deseymiş. Ya da şimdilerde aynısı olsun. Bakalım neler yaşanıyor. Belki zihniyetin ağa babası Şansal Bey de fikir belirtir.

Sporda Şiddet yasası kesinlikle çıkmalı ama kapsamı medyayı da içerisine almalı. Hem de büyük cezalarla... Gaza gelip, tribünden sahaya yabancı madde atanları ayıklayarak çözüme ulaşamazsınız. Elinde kompresörle hava basanları avlamak lazım.

Fenerbahçe, Küçük Emrah'lara Karşı


Ankaragücü ligdeki son 7 maçını kazanamamıştı.

Ankaragücü'nün son kazandığı maç, kupadaki Fenerbahçe maçıydı.

Ankara, Fenerbahçe'nin kalesiydi.

Kim sorsa, yukarıdaki sebeplerden, "Fenerbahçe kazanır" diyordum.

Önce deplasman takımı bilet fiyatları sayesinde lağım patladı, kale yıkıldı.

Sonra "Hırs yaparlar" diye bıkmadan usanmadan aldandığımız futbolcuların taklasına "yine" geldik, "yine" yenildik. Tespih sallaya sallaya bizi ikinci kez yenen Ümit Özat'ın hocalığını yaptığı Ankaragücü camiasının bir süredir Küçük Emrah filmlerinden farkı yoktu halbuki. "Dert çok hemdert yok, düşman kavi, talih zebun" diye ortalarda gezen Ankaragücü'nün tribünleri, Türkiye'nin en kurumsal kulübünün futbol takımına karşı gönül rahatlığıyla "Üç.. Üç.." diye bağırdılar. Film onlar için mutlu sonla bitti, biz kötü adammışız gibi üzüldük.

Aykut Kocaman'ı, çocukluğumun ve görene "deli" dedirtecek büyük küçük Fenerbahçe sevinçlerinin hatırına, inadına sevmeye çalışıyorum. Bir yere, bir şeyleri değiştiremeyeceğini bile bile, bir şeyleri değiştirmeyi kafaya takarak gelmenin ağırlığını yaşadığı da açık. Ama "futbolun ve Fenerbahçe'nin bu kadar içinde" bir Aykut'un birilerine kalkan olmayı kabullenmesini, kalesi, atı, fili, şahı yerinde dururken, piyon başına vezir olmaya koşmasını anlamıyorum. Anlıyorum ama anlamazlıktan geliyorum. Anlarsam, bildiğim ve sevdiğim Fenerbahçe'nin bir parçasından daha olacağım. Korkuyorum.

Emre, Fenerbahçe'ye Başkan Olsana...


Ne de olsa monarşi var. Tahtın babadan (manevi de olsa) oğula geçmesine, kimsenin diyecek bir şeyi olmaz. Hem ayrıca Ankaragücü'ne karşı yaptığı çıkışla "Eğer başkan sensen, gel kulübünün hakkını savun. Yok, eğer başkan bensem, emrediyorum, gel kulübünün başında dur" tavrı sergileyip, yüksek yöneticilik yeteneğini gözler önüne serdi. Kongrede bir kısım üyenin, Türkiye'de her "kongre" adındaki şeyde olduğu gibi, işaretle oy kullandığı düşünülecek olursa teknik açıdan da imkansız değil. Hadi, hadi, oldu bu iş...

Fenerbahçe tarihine hiç mi edepsiz futbolcu gelmedi? Kabaca bir sayımla bile, özellikle son dönemlerde, fazlaca vardır herhalde. Fakat bu sayısal istatistik gerçek olarak karşımıza dikilse bile, edepsizliği hoş görmemizi sağlamıyor. Çünkü bu bir mide meselesidir. Safrayı atmamakta inat etmek, onu sevmek demektir.

Muhatabı olmayan yöneticilerle yaşadığı polemiklerin, hırslı bir futbolcunun saha dışındaki hezeyanları olarak değerlendirilebileceğini biliyor Emre. O "adanmışlık pozu" kalkanının arkasında durmanın kendisini bir sürü şeyden koruyacağını da öyle. Sahada çizdiği bütün bu çirkin portrenin, futbolu bıraktığında yayıncı kuruluşla ya da başka bir spor kanalıyla anlaştığı zaman koyu renk takımları çekerek kamera karşısında geçtiğinde unutulacağından da emin. Böyle birini kim durdurabilir? Hakemi de iter, yedek kulübesine de söver, takım arkadaşına da saldırır. Nasılsa gün gelecek "Tamam, Fenerbahçe'ye transferini kabullenemedim, kendisini de sevmiyorum ama futbolu başka. Her türlü oynar" şeklindeki olumsuz (!) fikir de ortadan kalkacak. Kala kala yenetekli futbolcu, cici yorumcu Emre figürü kalacak.

"Tamam, iktidara gelmesini kabullenemedim, nasyonel sosyalizmi de sevmiyorum ama yöneticiliği başka. Her türlü başımızda kalsın" diyenler var mıydı acaba?

2010 - 2011 Anime Takvimi


Dev gibi, değil gibi hizmet. 2010 - 2011 kışında çıkacak olan animeleri takvim poster haline getirmişler. Büyüt, döktür, evinin duvarına as, "arigato gozaimasu" de.

The Assasination of Yogi Bear



Sinemalara kendisi animasyon olarak gelir ayak, oldukça gerçekçi bir alternatif Ayı Yogi hikayesi de burada. Duygulanmamak elde değil.

14 Aralık 2010 Salı

Baba

İşler yoğun. Kafa da mücbir vaziyetlerden allak bullak... Oturup "Yazacağım" dediğim şey çok ama hal yok, uzun lafın kısası.

Can Dündar kaybetmiş, kaybını yazmış. Kendisiyle beraber, benim gibi, bizim gibi babayla sürekli karışıp duranlara yazmış. Belki her okuyanda Cemal Süreya etkisi yaratmıyor ama gereği de yok zaten. Herkesin acısı ve sevgisi kendisini yakıyor.

Buradan buyurun

Yine uzun lafın kısası... Keşke böyle olmasa... Keşke "uydum hazır olan imâma" derken anlayacağına daha erken dank etse oğulların kafasına babaların demek istedikleri ama keşke ile de hayat geçmiyor işte. Geçerse bizimkisi gibi geçiyor. Fark etmiyorsun, delip de geçiyor. Kendi kendinin sebebi olmak budur...

10 Aralık 2010 Cuma

Varta II

Bunu bir kez daha koymuştum buralara.
Vakti gelmiş yine.


Feleğin uğradımsa vartasına,
Sıçayım ağzının ta ortasına,
Bunu yazsın cihan da hartasına,
Kıta'at ü bihârını sikeyim

(Neyzen Tevfik)

Sen Nasıl Düştün Buraya Taurasi Bacım?


Fenerbahçe resmi sitesi, Fenerbahçe resmi dergisinde yapılan Diana Taurasi röportajını yayınlamış.

Merak edenler, merak edilecek bir şey olmasa da, buradan bakabilir.

Şimdi deseniz ki "Elinizde Diana Taurasi gibi bir Dünya yıldızı var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?", diyecekler ki "E röportaj yaptık ya"


Röportaja bak, hizaya gel.

Gamova'da da aynı şey yaşanmıştı. Hatta kızcağız "O sorulara ne yanıt vereyim, bilemedim. Çok klişeydi" demişti.

Buradan bir kez daha rica ediyorum. Siz lütfen röportaj falan yapmayın. En iyisi el âlemin yaptığı eski röportajları yayınlayın ya da bir tane yapın; nasıl ki hep aynı soruları soruyorsunuz, aynı cevapları da isimleri ve mekanları değiştirerek yazın.

Bir şey daha var...

Siteden sonradan kaldırılan bir soru. Okuyun, ne algısı uyandırıyor, siz söyleyin. Ayıptır yahu!

Sarı Meleklerin Moskova Deplasmanı


Dinamo Moskova - Fenerbahçe maçının özeti bu yukarıdaki sahneydi. Biz vurduk, onlar blokladı. Maç sonunda onlar sevindi, biz yıkıldık.

Şimdilik "Canları sağ olsun" cümlesini zikredebiliriz. Ortalığı vaveylaya vermeye de gerek yok. Neticede bu takım, öyle ya da böyle Türkiye Ligi'nin en büyük şampiyonluk adayıdır. Avrupa'da ise kimyasal kaynaşma süreci geride kaldığı zaman 21 sayı fark yemiş olma saçmalığını bizlere unutturacak, bir daha böylesine ezilmekten kendini sıyıracaktır.

Tabii bu durum, insanların aksayan yönleri ve oyuncuları "yüksek sesle" eleştirmesine de engel olmamalı. Neyse... Kısa bir Dinamo deplasmanı hikayemizi anlatalım.


Dinamo Moskova'nın Avrupa Kupası maçlarını oynadığı salon olan Druzhba, şehir merkezindeki büyük bir spor kompleksi alanının hemen yanında yer alıyor. Kocaman otoparklar, biri büyük, diğeri küçük, iki stadyum, muhtelif spor salonları, halı sahalar ve tenis kortlarıyla dolu Luzhniki alanı Türkiye'de hep hayalini kurduğumuz "sabah gir, gece çık" organize spor bölgesini olanca yoğunlukla özletiyor.

Moskova metrosunun kırmızı hattındaki- "Vorob’evy Gory" istasyonunda inildiğinde salona ulaşmak 10 dakika sürüyor. Tabii ben bunu ilk maça gidişimde yaklaşık 1.5 saat kompleks içinde dolaşarak, acı biçimde öğrenmiş bulunuyordum. Rusça bilmeden Mecnun gibi dolaşırken, en sonunda el kadar bir ufaklıkla İngilizce konuşabilmiş, "Siz ters yöne gelmişsiniz. Dümdüz karşıya gideceksiniz" cümlesiyle kendime gelmiştim. Cahillik çok kötü şey...


Vorob’evy Gory, 300 metreye yakın istasyon uzunluğu ile Moskova'nın en uzun metro durağı. Üstünden geçen köprünün altına inşası bitirilip, hizmete açıldığında tarih 1959'muş. 1983 senesinde aşınma yüzünden yolcu trafiğine kapatılmış; yeniden açılması ise 2002'yi bulmuş. Dış duvar niyetine bir şey yok, komple cam var. Bizim metrolarda hafif sakil duran sanat sergileri, burada yadırganmayacak güzellikte duruyor.

İstasyon - Salon arası mesafe 10 dakika demiştim ama maç günü 20'yi bulduk. O yöne giden ahali olarak, yolda zombiler gibi yavaş yavaş yürümemizin sebebi yoğun buzlanmaydı. Rusya Olimpiyat Komitesi'nin binasını geçip, köşeyi döndüğüm zaman karşılaştığım manzara lacivert bir denizdi. Ben "Acaba Moskova'da yaşayan kaç tane Fenerbahçeli maça gelir?" diye düşünürken, karşıma çıkan ilk kalabalık, maça girmek için dışarıda içtima düzeninde bekleyen balya balya FSB personeli oldu. Salon girişine doğru onların arasından yürüdüm.


Druzhba, 3500 kişilik güzel ve sıcak bir salon... File arkası tribünlerinden bir tanesini büyük bir Dinamo Moskova bayrağı kaplıyor. Bayrağın sağında solunda kalan küçük boşluklara oturanlar da var ama asıl kalabalık yan tribünlerde. Yukarıdaki resimde karşı yakada gözüken tribünün turuncu koltuklu bölümüne üniformalılar oturuyor. Tam karşılarındaki protokole ise ağa babaları, takım elbiseler ve kollarındaki hatun kişilerle yerleşiyorlar. Üst kısımlarda, bölük pörçük oturan ve yine parça parça tezahürat yapan küçük gruplarla beraber diğer halk tayfası oturuyor. Bayrak olmayan diğer file arkası çocukların ve nispeten sessiz sakin oturanların yeri.


Geçen de yazdığım gibi, ortalama 2000 kişiye oynamasına rağmen tek düze sloganlar dışında fazla bir şey üretmeyen bir taraftarı var Dinamo'nun. Skorbord altlarındaki, 5 sıralık ve 57 kişilik köşe kısımların tekini bile doldurabilecek herhangi bir ateşli taraftar kitlesi salonu tezahürat anlamında yıkabilir. Anonsları yapan vatandaş ve oyunun (savunma hücum dahil) devamlı içindeki orkestra ise tam tersine çok başarılı. Yine de ufak bir deli tayfası yok değil. Üniformalıların sol üstünde konuşlanmış küçük bir grup maç boyunca susmadan kendini paralıyor.

Salona girdiğimde takımlar ısınmaya başlamıştı. Önce yan tribüne oturdum ama bir kaç tane formalı vatandaş görünce onların yanına, file arkasına geçtim. Moskova'da çalışan Türklermiş. Herhangi bir organizasyon olmadan tanış halleriyle gelmişler. Bilmem ne kadar Türk'ün bir şekilde yaşadığı Moskova'da Fenerbahçe öksüzdü anlayacağınız. Gerçi bu öksüzlük sadece taraftar anlamında değildi...

Bir soru:
"Bugün Fenerbahçe futbol takımının Moskova'da hazırlık maçı olsa, kaç yönetici kafileye katılır?"
Cevap kapısı 3-5'den açılır herhalde.

Diğer bir soru:
"Peki, Fenerbahçe kadın voleybol takımının Moskova'daki şampiyonlar ligi maçında kaç yönetici vardı?"
Cevap 0 (yazıyla sıfır)

Sadece (resmi sitemizin deyişiyle) "Acıbadem Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı" olan Mehmet Ali Aydınlar tribündeydi, o kadar... Bu devasa ayıbın sebeplerini hemen herkes biliyordur aslında ama neyse... Fazlaca üzerinde durmaya değmez. Bu tip tuhaflıkların tez zamanda son bulmasını dileyelim biz.


Maça gelince...

Al Pacino başkan ne demiş?
"Vanity is definitely my favorite sin"
Sürecin özeti benim için budur.

Fenerbahçe'ye en yakışmayan şey "Buna koyarız. Şuna dayarız. Ona sokarız" halleri... Herhangi bir oyuncu özelinde değil, belki takımın tümünde de değil ama camianın genelinde şemal buydu, şekil aksi oldu. Dinamo Moskova bizi fena halde terse yatırdı. Birinci ve üçüncü setlerde oyun 21'e ulaştığında Fenerbahçe'nin 14 olması katlanılır şey değildi. Bloklarda bu kadar ezilmek ve düşülen çaresiz haller de cabası.

Mehmet Ali Aydınlar, maç bitiminde bir hışım kalktı, gitti. Bu işleri biraz biliyorsam, maç sonunda takımın genelindeki yüzü gülen hallere bozulmuştur. Galibiyette nasıl ki sevinci dibine kadar yaşıyorsan, mağlubiyette de bunun hakkını vermek gerek ama maşallah yukarıdan görebildiğimiz kadarıyla durum pek de öyle değildi.

Maçtan sonra sağda solda konuşulanların anlayabildiğim kısmına kulak kabarttığımda, söylenenlerin en dikkat çekeni, Fenerbahçe takımına Nihan gibi bir liberonun az geldiğiydi. Kısıtlı voleybol bilgimle gördüğümü sandığım şey doğruymuş demek, diye düşündüm. İstatistiklerin "excellent" demesi bir tarafa, bilhassa ilk iki sette olmayacak işler hep liberomuzun üzerinden yürüdü. Nicole Davis sonrası, Ayça Naz İhtiyaroğlu ile şok geçiren libero mevkiinin, Valeriya Korotenko'nun peşinden Nihan Ataman Güneyligil'e kalması çok yazık. Naz'ı hala kenarda görmek de öyle.

Ze Roberto, yargıları yargılanacak bir hoca değil. Hatta Adnan Kıstak, Üzeyir Özdurak ve Jan De Brandt sonrası büyük bir lütuf ve zirve noktası. Seçimler konusunda söylenebilecek tek şey, Naz'ın Fenerbahçe'de oynatılması zorunluluğudur. Türkiye tarihinin en pahalı transferi ve Milli Takım'ın bir numaralı pasörü dururken yabancı haklarından bir tanesinin pasöre kullanılıp, liberonun yerli kontenjanından harcanması inşallah bizi paralamaz.