31 Mart 2009 Salı

Bir Seçimdi, Geldi Geçti


Oy kullanamadık. Ha fırsat olsa, sandığa koşarak mı gidecektik? Hayır ama bu kez olsun "Çaldı ama iş de yaptı be kardeşim" yerine, "İş yapmadı ama çalmadı" denebilecek birine oy vermek için gitmek istedim. Olmadı. Olsa da farketmeyecekmiş zaten. Sonuç kayıp oldu, Kemal Kılıçdaroğlu adına.

Bizim memleketimizde partilerin teorik ideolojisi ile pratik ideolojisi arasında dağlar kadar fark var. Böyle olması da gayet normal. Bir asırdan fazla zamandır başka bir kıtadaki müttefiğin kucağına kısmen bırakılan istihbarat servisleri (artık o dakikadan sonra senelerdir neyin istihbaratını tutuyorsak) ve akabinde diğer "kısmenden öte" devlet kurumları ile, herhangi bir iktidarın, ister sağdan olsun ister soldan, kendi kendini idare eden bir muktedir güç olmasını beklemek yanlış olur. Ancak fena halde idealist birisi çıkacak da, kitleleri peşine takacak da, gidişatı gören ve işine gelmediğini düşünen çağın hakim kuvvetlerinin türlü komplolarından kurtulacak da, kendine bir kadro oluşturacak da, müttefikler bulacak da, falan da fişmekan da. Bu işler bir kaç asırda bir oluyor genellikle. Biz de bu deja vu halini ve sıramızı savalı bir devrim kadar oldu maalesef...

Yukarıdaki sebeplerden ötürü "Oy" müessesesine bu kadar anlam yüklemek mantıksız geliyor bana. Ama bu yerel seçimlerin farklı bir yanı da yok değildi, yazının ilk paragrafında sarf ettiğim cümlelerden mütevellit. Yaşımız genç olsa da hizmete dair önemli kıstasları ve belediye yolsuzluklarını bu kadar öne çıkartan bir "seçim öncesi süreç" anımsamıyorum.

Biraz çağın iletişim imkanlarının "en ücra belgeleri" bile gözlerden uzak kalmamasını sağlaması, biraz bu belgelere hassasiyetle yaklaşan insanların bulunması derken, ciddi bir tartışma dönemi yaşandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, hem Kadir Topbaş'ı, hem de Melih Gökçek'i yerden yere vurdu. Hatta Melih Gökçek'i yerin dibine soktu. Evrakla dövdü. Hadi iyimser olalım, "kendi yolsuzluklarını" demeyelim ama yolsuzluklara dair "kendi görmezliklerini, bilmezliklerini" aşikar kıldı. Milletin parasının nerelere gittiğini gösterdi. Kaldı ki o para kodamanların falan değil, memleketin eski ve yeni başkentinin halkının paralarıydı. Ama ne oldu? Hem Kadir Topbaş hem de Melih Gökçek, yeniden seçildiler...

Mevzu Kılıçdaroğlu'nun kazanması falan değil. Ben CHP'yi rejimin bekçisi, devrimin yılmaz savunucusu olarak falan görüyor değilim. Her parti ne ise, CHP de odur neticede. Yozluktan payını almadığını söylemek yanlış olur. İçinde aydın unsurlar vardır, o kadar. Ama bütün bunlar bir yana, şunca olaydan sonra bile, bu kadar aydınlatmadan ve "milletin sömürüsüyle birilerinin boş yere semirdiği" anlaşıldıktan sonra bile "semirenler ya da onlara göz yumanlar"a "Devam edin" deniyorsa, kimse ağlamasın "Zor durumdayız" diye.

Madem öyle eve giren hırsızların günahı ne? Onlar belediye gibi makbuz kesemedikleri için mi hapise tıkılıyor?

Uzatmayalım. Bir öneriyle bitirelim.

Belediyeler, zabıta gibi bir ekip kursun. Bu ekip, ayın muhtelif günlerinde, belli adreslere gidip olur olmaz para tahsil etsin. Karşılığında da makbuz kessin. Misal zart vergisi, zurt kesintisi... Vatandaş sorarsa, "Bu nedir?" diye, cevap hazır:
"Bundan sonra vergi için sizi yormayacağız. Biz eve gelip alacağız. Zaten para da bizde kalmıyor. Başka kişi ve kurumlara yediriyoruz. Seçimi kazanınca millet hizmetten memnun diye, kolaylaştırmak istedik. Fena mı ettik? Bundan sonra böyle. Söğüş Online."

Yüz Karası


Benim okuma merakım, Bostancı'daki evde, ahşap dolabın içerisinde duran Zagor Tenay ciltleri ile başladı. Babamın biriktirdiği Teks Viller ciltleri siyah, Kaptan Swing'ler koyu lacivert, Zagor'lar ise bordo renk ciltliydi. Belki de dikkat çekici renginden, ilk önce ona çekildim. Bütün o ciltlerin nasıl elimde olmayıp da başka diyarlara yelken açtığını düşündükçe yanarım ya, neyse, konumuz bu değil.

Bu kuçük ve kalın ciltlerin yanında, büyük ve nispeten ince olanlar da vardı. Gırgır... Rahmetli Oğuz Aral'ın efsanesi...

Bugün yaşı kırkı geçmiş kime sorsanız, gözlerini uzaklara bir saniyeliğine bile olsa daldıran Gırgır... Her ne kadar biz, Utanmaz Adam ve En Kahraman Rıdvan delisi olsak da; başka bir şey daha vardı Gırgır'da. Çocuk yaşta adını koyamadığımız, sonradan "Toplumsal Muhalefetin Akil Sesi" olarak değerlendireceğimiz şey. "Güldürürken düşündürmek" denen tuhaf olgu değil. "Düşünürken gülmek" belki de doğrusu.

Zira memleketinin ekonomisini ve sosyal durumlarını (en azından kendisi ve sevdikleri için) düşünmeyen insan olamaz. İşte bunu düşünenlere, gerçekleri en anlaşılır şekilde, diplomatça değil, bodoslama anlatan bir geleneğin çocuklarıdır mizah dergileri. Bu kimya ile sahiplenildiler. "1980 sonrası iyiden iyiye apolitik gençlik" söylemine / haklı tespitine karşı ayakta duran genç kitlelerin başında genç çizerler geldi. Haftalık mizah dergileri ekseriyetle bu çizgide oldular. Hiç bir şey yapmadılarsa (ki çok şey yaptılar) benim gibi, "dergiler eline geçmediğinde" kendinden geçercesine üzülen ve elindeki ciltleri yüzüncü kez okuyan bir kitle onlar sayesinde gelişti. Bu bile, ilgili insanların liyakatinden ve yaşam süreçlerinden bağımsız, çok büyük marifettir.

"Toplumsal Muhalefetin Akil Sesi" demiştik. Mao'nun bir sözü vardır:
"Politics is war without bloodshed while war is politics with bloodshed"

İçinde mecazen dahi olsa kan barındıran bir şeyin, safiyane temiz olmasını bekleyemezsiniz. Temiz olmayan şeyi, temiz olduğunu telkin etmenin en basit tanımı ise dezenformasyondur.

Bunu politikacılar yapınca yadırganmaz. Çünkü politika, bir nevi yalan sanatıdır.

Bunu politikacıların eteğinde dömek zorunda kalabilen meslek gruplarından insanlar yapınca yadırganmaz. Çünkü çok para, çok dürüstlüğü kolay kolay kaldırmaz.

Ama çocukluğumuzdan bu yana, "Yanlış varsa yanlış olduğunu önce onlar söyler" dediğimiz bir meslekten; eliyle, koluyla, beyniyle tırmana tırmana değil de diliyle yalaya yalaya mevki edinmiş bir insan çıktığını görünce çok üzülüyor insan. Partilerden, ideolojilerden bağımsız bir şey bu. Tornistan az görülmüş şey değil çünkü.

Kalemi yazmaya devam etsin diye ucunu değil, siyasal iktidarın papucunu yalamak daha kolay demek ki...

Sizincity'de "Yüz Karası" nasıl yazılıyor, Salih Memecan?

Demirspor Külliyatı - 2 (by Barad-Dur)


Barad-Dur'un İstanbul Amatör Küme'de Demirspor macerası tam gaz devam ediyor. Bu hafta da Tuzla'dan bildiriyor...
-----------------------------------------------
Tuzla’daydım Cumartesi. İkinci sıradaki Tuzla Şifaspor liderlik maçına çıktık. İlk yarıdaki maçı Demirspor 3-1 kazanmıştı. Buradan alacağımız bir galibiyet çok büyük avantaj sağlayacaktı.

12.30 gibi çıktım yola. İlk defa gidiyordum, Tuzla Belediye Sahası’na. Bostancı’dan bindim, sora sora bulacaktım artık. Otobüs şoförü dünyadan bihaberdi. Adres sorma sebebiyle muhabbete başladığım 35-40 yaşlarında bir abinin, zamanında deplasman yapan bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu öğrendiğimde gözlerimde bir ışıldama belirdi hemen… Ve koyu bir muhabbet… Bir stad yolu tarifi, bir anı… Bir stad yolu tarifi, bir anı… Derken iniyorum Tuzla’da neresi olduğu belirsiz bir yerde. Rayların üzerinden geçmek suretiyle E-5’in yanına çıkıyorum. Karşıdan gelen iki arkadaşa stadı soruyorum ve aşağıdaki muhabbet dönüyor 1-1,5 dakika kadar:

Ben: Hocam Tuzla Belediye Sahası
Yardımsever Vatandaşlar: Belediye mi Belediye Sahası mı?
B: Stada gidicem.
YV: Hemen şu karşısı
B: Eyvallah çok sağol.
YV: Bi de kompleks var. Orası Tuzla’nın içinde.
B: Yok stada gidicem ben sağol.
YV: Ama Belediye’yi diyosan bu tarafta.
B: Yok abi stada gidicem ben. Saol. (Artık geri geri adım atarak)
YV: Kompleks Tuzla’nın içinde bak karıştırma.
B: Saol.
YV: Bak bi. Belediye mi Belediye Stadı mı? Karıştırma.
B: Çok saolun (Sırtını dönerek…Olay mahalinden uzaklaşarak)

Olacak O Kadar’da, kaza geçiren birini kurtarmak isterken olayı abartıp sağlam adamı öldürdükleri skeçler vardı. Bu adres tarifi de öyle oldu resmen. "Yeter ulan" deyip dönmeyi düşündüm bi ara.
Neyse stada ulaştım. Giriş beleş. Daha doğrusu soran eden yok. Genç maçı var. Bitmesini bekliyorum. Genç maçının bitmesiyle Tuzla Şifa maçı için 50-60 kişi tribünlere geliyor. Büyük çoğunluğu çocuk yaşta. Ardında Tuzla Şifa takımı “HEP BİRLİKTE ELELE, HEDEF 1. AMATÖR’E” pankartıyla sahaya çıkıyor.

Demirspor’da geçen hafta gördüğü kırmızı kart nedeniyle cezalı olan Cumhur tribünde. Kalede Şükrü’nün yerine Zafer var. Orta sahada Cumhur’un yerine Orhan oynuyor. Geçen hafta defansın solunda oynayan “Bayrak Adam” Ahmet bu hafta biraz daha hücuma dönük oynuyor.

Demirspor oyuna hızlı başladı. 8. dakikada Gökhan sağ çaprazdan götürdüğü topa çok iyi vurdu ve 1-0 öne geçirdi takımını. İkinciye karşı deplasmanda bulunan bu gol altın değerinde. Bu dakikadan sonra Tuzla Şifa biraz daha topa hakim gibiydi. Ama herhangi bir gol pozisyonları yoktu. 19. dakikada 7 numaraları, kaleci Zafer’le karşı karşıya kalma fırsatı yakaladı,ancak topu ayağından açınca tehlike doğmadı. 2 dakika sonra yine 7 numaranın cılız bir şutu üstten auta çıktı.

22. dakikada yaşanan bir karambolde Demirspor’un şutu direkten döndü. Zannedersem en son şutu çeken Gökhan’dı.

Bu dakikadan sonra Tuzla Şifa biraz daha yüklenmeye başladı. 28. dakikada 9 numaraları (tribünden öğrendiğimize göre ismi Yunus’muş) kaleciyle karşı karşıya kaldı. Kaleciyi de geçmesine rağmen topu dışarı vurdu. Ancak pozisyon öncesi hakemin, Demirspor lehine net bir elle oynamayı da görmediğini ekleyelim. İlk yarının Tuzla Şifa’da Yunus sarı kart görüyor.

İlk yarı oynanırken iki Tuzla Şifa seyircisi tel örgülere kadar inip Demirspor kulübesinin arkasında davul çalıyorlar. Kendilerini uyaran Federasyon temsilcisine başka bir taraftar; “Ya bu hakemleri nerden buluyosunuz ya, taraf tutuyo resmen. Konuşma lan ananı .s.kerim” tarzı bir serzenişte bulunuyor. Federasyon temsilcisi cevap verme gafletinde bulununca da küfür eden seyircinin arkadaşı “Ne var lan dışarı gel. S.kerim belanı senin, gir şu kulübene” tarzı bir tehdit öne sürdü. Bu gerginliğin üzerine Tuzla Şifa’nın teknik heyeti seyirciyi yatıştırdı.

İlk yarının son düdüğü…

İkinci yarıyla birlikte Tuzla Şifa yüklenmeye başlıyor. İsa sakatlanıyor. Bir müddet bu şekilde oyuna devam ediyor. 68. dakikada yerini Ömer’e bırakıyor. Tuzla Şifa seyircisinde küfürler son hızla devam ediyor. 5 yaşında olup da bu kadar geniş bir küfür yelpazesine sahip çocuk görmemiştim hayatımda. Oyun sertleşiyor hakemin de müsadesiyle. Demirspor lehine bariz faulleri vermiyor. Tribündeki Cumhur da delleniyor. İtirazlardan 72. dakikada Ertuğrul, 75. dakikada Gökhan sarı kart görüyor.
81. dakikada sol kanatta Efe gereksiz bir faul yapıyor. Ortaya 11 numaarları kafayı vuruyor ve beraberliği yakalıyor Tuzla Şifa: 1-1

Tuzla Şifa golden sonra saldırmaya başlıyor. 86. dakikada ara topunda kaleciyle karşı karşıya kalan Yunus topu ağlara gönderiyor ve Tuzla Şifa öne geçiyor : 2-1

Bu golden sonra ortalık bir anda karıştı. Yan hakemin önce bayrağını kaldırması ancak daha sonra indirmesi üzerine Demirsporlular çıldırdı. Demirspor antrenörü sahaya girerek hakemin üzerine yürüdü. Tuzla Şifa taraftarlarında Demirspor oyuncularına karşı küfür doruklara ulaştı.

Maçın orta hakemi yan hakemleri yanına çağırıyor ve soyunma odasına doğru gidiyorlar. Ve bekleyiş… Hakemlerin odasının önünde Demirsporlu oyuncular beklerken bir anda karışıklı yaşanıyor. Demirsporlu İsa iki polis tarafından götürülüyor. Tuzla Şifalı seyircilerin hoşuna gidiyor durum bir an. Ancak araya girilip polisler ikna ediliyor.

Ve Demirsporlu oyuncular soyunma odasına hareketleniyor. Öğrendiğimize göre hakem kararını vermiş. Tuzla Şifa lehine hükmen 3-0. Ancak resmi karar mı bilmiyorum tabii. Bir değişiklik olursa buradan belirtirim yine.

Namağlup ünvanını ve liderliği Tuzla’da bıraktık orası kesin. 3. sıradaki Taşdelen, deplasmanda Feneryolu’nu 5-2 yenerek puanını Demirsporla eşitledi. Ancak averajla ikinci sıraya Demirspor yerleşti.

Haftaya oynanacak Feneryolu maçı, bu mağlubiyet sonrası çok daha önem kazandı.

Demirspor Külliyatı - 1 (by Barad-Dur)


Kardeşim Barad-Dur'dan memleket hikayeleri. Biz İstanbul tribünlerinden izinliyiz Kazakistan'da. O tam gaz devam...
---------------------------------------
Ümit Aktan’nın Kanal A’daki programı gibi olduk bu haftasonu. Cumartesi Bank Asya Birinci Lig maçı Kartalspor – Karşıyaka, Pazar 2. Amatör Küme Maçı Demirspor – Taşdelenspor maçındaydım. Gorky de 3. lig maçı Üsküdar Anadolu – Yalovaspor maçındaydı. Amatör ruha verdik kendimizi.

Haydarpaşa Demirspor’a çocukluktan gelen bir sempatim var. Nedir , neresidir Demirspor diyen olursa şöyle anlatayım. Demirspor, Kadıköy sahilden Kartal – Pendik minibüslerine binenler için yabancı değil aslında. Kadıköy’de kalkıştan bir iki dakika sonrası Demirspor kulüp binasının önünden geçer minibüsler. Kulüp binası dediysek de 50 metrekare, tek katlı bir binadan bahsediyorum. Hemen yanındaki kulübe ait halı sahada, ortaokul yıllarında birçok kez maç yapmıştık. Ordan kalan bir sempatisi var işte bu takımın. Demirsporlara sempatim var zaten. E Adanalara gidemeyeceğime göre.: ))

2.Amatör Küme 16. Grup mücadele ediyoruz. Lider konumdayız. Bu hafta Ümraniye takımı olan, 2. sıradaki Taşdelenspor’u konuk ettik. Maç genelde Demirspor’un üstünlüğüyle geçti. 20. ve 24. dakikalarda Cumhur’la net fırsatları kaçırdık. 28. dakikada yine Cumhur’un frikiği direğe çarparak auta çıktı.

Taşdelenspor daha çok beraberliği kabullenmiş gibi bir oyun ortaya koydu. Buffon çakması kalecileri, Gökhan Ünal’a benzer forvetleri ile ünlüler giçidi gibiydiler. Kaptanları sürekli hakemle oynadı. 33. dakikada ceza sahasında Taşdelenli bir oyuncu ceza sahasında yerde kaldı. Penaltı itirazları… Hakem oyunu devam ettirdi.

39. dakikada Cumhur’un frikiği az farkla auta çıktı.

42.dakikada Demirspor mükemmel bir pas trafiği yaptı. Bu paslaşma sonucu sağ çaprazda Kaptan Ertuğrul çok müsait bir pozisyonda topu ortaya çıkarmak yerine kaleye vurmayı tercih etti. Bir fırsatı daha değerlendiremedik.

İlk yarının sonlarına doğru, ceza sahasına yapılan bir ortaya Taşdelen kalecisi ile Yavuz aynı anda topa yükseldi. Kaleci bu mücadelede yerde kalınca hafif bir gerginlik yaşandı. Son dakika da Gökhan çok yakın mesafeden topu dışarı attı.

İkinci yarının başında Beylerbeyi’ndeki Üsküdar Anadolu maçından Gorky geldi.”Olum FD’ye telefonla gol haberi vermemiz lazım” dedi. Biz de gol olsun diye duacı olduk.

İkinci yarı da genelde Demirspor’un kontrolü altında geçti. Ta ki 70. dakikada Cumhur ikinci sarıdan atılana kadar. Fena fırça yedi hocadan. Bu dakikadan sonra Taşdelenspor biraz daha yüklenmeye başladı ve bir topları direkten döndü. Maçta gol sesi ne yazık ki çıkmadı. 0 - 0

Hakemin takdir haklarını genelde Taşdelenspor’un lehine kullanması tribünlerden baya küfür yemesine neden oldu. Defansta oynayan 4 numaralı Yavuz’u çok beğendim. Sanki profesyonel bir oyuncu gibiydi. Kendine güveni mükemmel. Högh’e benzeyen bir tarzı da yok değildi hani :) :)

Sol bekte oynayan 3 numaralı 93 doğumlu Ahmet de mükemmel bir top oynadı. Gerçekten amatör ruhla oynadığı o kadar belli ki. Yorulmadı, her yere koştu, rakiple kavga etti. Takımın bayrak adamıdır Ahmet kesinlikle : ))

8 numaralı Cemil de topa hakimiyeti ile kanadı iyi kullandı. Cumhur takımın beyni gibiydi. Zaman zaman iyi işler yaptı.

Maçın bombası sağlık ekibiydi sanırım.”Hacı” lakaplı dokturumuz aşağıda.Allah kimseye sakatlık vermesin o sahada.

30 Mart 2009 Pazartesi

Safran


Almaty dağlarına kısa bir yürüyüşe uzanmadan önce kendi çapımızda seçim meçim yazacaktık ama insanın fikrine ne düşeceği belli olmuyor. Öyle sevinçli bir haber geldi ki memleketten, sandık vs. gibi ucundan bucağından tatsız bir mevzuya el değmez artık. Yarın, öbürgün, bir ara yazarız. Bir tuhaf cümle oldu bu da. Sanki biz seçim yazmasak memleketin fikir hayatı yara alacak. Hadi oradan! Neyse...

Yıllar önce Kadıköy'ün sahafları henüz hakikaten sahafken gözümüzün değdiği "Za’ferân" isimli küçük bir kitapçıktan aklımızda kaldığına göre, Safranbolu'ya ismini de veren "Kemyâb bir nebât" olarak bilinir "Safran". Çok hoş çiçektir. Muazzam faydalı baharattır. Bir dirhemi ile, bin dirhemi sarıya boyama kudreti vardır. Şanı boldur. Fakat kelamının bile bizi mutlu etmesi son bir kaç yıla rastlar. Bu akşam da öyle bir akşam işte.

Velhasıl-ı kelam, safrana selam, temadi etmesine duaya devam...

LJ Phoenix'e

Fotoğrafta en sağda, Avrupa takımlarının rüyası, Wnba ve Seattle Storm tarihinin efsanelerinden, Avusturalyalı Lauren Jackson... Annesi ve babası Avusturalya milli takım oyuncusu. Kuvvetli bir orjini var ve kariyerine bakılacak olursa, o da bu orjinin hakkını vermiş...

Güncel soru:
Seattle'da mı kalacak, yoksa Phoenix'e mi gidecek?

Heyecanlı bir durum. Çünkü eğer Phoenix'e giderse, bizim Cappie'nin takımı iki sene önce kazandığı şampiyonluğa yüksek oranda tekrar aday olacak.

"It's always going to be a tough decision, but I don't know what I'm going to do. As long as I feel like I don't know, I can't make any decisions. I don't want to make the wrong. It's something I'm going to decide for myself. Honestly, I'm going to wait until the Russian season is over so I can sit down and go over the pros and cons. And I also want to be with my parents when I do that.'' demiş, ülkesinde katıldığı bir radyo programında. (Bizim ülkemizde bir bayan basketbolcunun herhangi bir radyo programına çıkması mümkün mü acaba?)

2001'de draftın ilk sırasından seçilip, aralıksız oynadığı ve 237 maçta; 19.4 sayı, 8.0 ribaunt, 1.6 asist, 1.2 top çalma ve 2.0 blok ortalamaları tutturduğu Seattle'dan ayrılıp, Phoenix'e gidecek olursa, şüphesiz Rusya'daki takım arkadaşı Diana Taurasi'nin bunda büyük payı olacak.

Kendi kararı bilinmez ama o diyarların Tarhan Erdem'inin yaptığı kamuoyu araştırması şimdilerde Phoenix'ten yana...

Phoenix 52% - 48% Seattle

29 Mart 2009 Pazar

Almaty Dogs


29 Mart da geldi, geçti. Memlekette saatler ileri alınırken, biz yerimizde saydık. Saat farkı da üçe inmiş oldu böylece. Günlerin uzayıp uzamamasının bizimle bir alakası yok, uyku durumları yüzünden ama tabiat erken uyanıyor tabii.

Ve "Pazar sabahı biraz yatakta kafa dinleriz" diye beklerken, kıyamet koptu sabahın köründe. Köpek bolluğuna alıştık gerçi. Yine de ne zamandır yavrumuz yoktu, o da oldu. Anneleri önde, kendileri arkada, bağıra zıplaya geçip gittiler.

Yukarıdaki resim bizimkilerin değil ama fazlası var, eksiği yok bizim tayfanın da... Bağıra çağıra yaz geliyor...

28 Mart 2009 Cumartesi

Yeşil


Yeşil hem de!
Ben bu rengi taşırım her zaman can köşemde.
Yeşilde ne arar da bulamaz insanoğlu?
Yeşil bu...
Varlık dolu, gök dolu, umman dolu.
Bir ucu gözlerinde, bir ucu engindedir.
Meyve veren ağaçlar bu çini rengindedir.
Bu çini rengindedir bahar, deniz, kır, orman
Bana Tanrım gözükür yeşil dediğim zaman.

Faruk Nafiz Çamlıbel

Altyapısız Üstyapı


Bir yazı önce “Bayan basketbolun temayüz etmesi için şu gerek, bu gerek” demiştik. “Bu hafta konumuza nostaljiyle devam ediyoruz” tornistanı yapmayalım, konunun üzerine gitmeye çalışalım. Yani kaldığımız yerden devam…

Neden bizim ülkemizde altyapı yok? Neden altyapıyı oluşturacak kitleyi, önce tribüne, sonra da sahanın içerisine çekemiyoruz? İşte, manzarası bu soruların cevabı olan küçük bir pencere, Uzak Asya’dan açılıyor önümüze.

Mukim bulunduğumuz yerin iki adım ötesinde bir üniversite stadyumu mevcut. Mesaiyi toparladıktan sonra, “Sağlıklı Yaşam İçin Yürüyüş Şenlikleri” kapsamında atletizm pistinde tur atarken (ki bu vakitler bizim için gecenin körüne tekabül ediyor) bile, bir sürü öğrenciye rastlıyoruz burada. Stadyumun tribünlerinde oturan, yürüyen, koşan, sahanın ortasında kültür fizik takılan bir sürü genç...

Bu manzaradan sonra Türkiye gibi; 12 Dev Adam, Potanın Perileri, Filenin Sultanları vb. üst yapı sloganlarının gırla gittiği ama altyapı anlamında “Sıfıra sıfır, elde var sıfır”ı düstur edinmiş bir ülkeyi düşünüp de meyus şekilde iç çekmemek mümkün değil. Altyapı maçlarını izlemeye, salonlara gelen öğrencilerden bile para alınan bir zihniyet karşısında bedbin olmayıp da ne halt edeceksin zaten!

Mesela bizim memlekette öğrenciler “Spor yapacağız” diye karanlık çöktükten sonra stadyuma girmeye kalksalar, önce “Hadi evladım. Bakın işinize” diye bir baştan savma ile karşılaşırlar. Biraz ısrarlı olmaları halinde ise “Anarşist” damgası yemeleri kaçınılmaz olur. Her ne kadar “spor yapmak isteyen birisinin, anarşist olarak nitelendirilmesi” Bakunin’i mezarında perendelere ve burgulara sevkedecek bir durumsa da “Yönetmelik Ülkeleri”nde bu vaziyet normaldir.

Yönetmelik Ülkesi ne demek?

Yönetmelik Ülkesi; her türlü faaliyete, “Bürokrasinin Isaura’sı” gibi davranılan ülkedir. Bunun en can alıcı örneklerinden birini, bugün spor organizasyonlarımızın hamisi konumunda olan Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün web sitesini açıp, sol taraftaki menüden “Mevzuat” bölümüne tıkladığınızda görebilirsiniz. Karşınızda açılan ekran, sayısı yüz küsuru bulan kanun ve yönetmelikler bütünüyle, adeta bir “Yüksek Lisans” vesilesidir.

Elbette, kuralsız müsabaka olmaz. Elbette kanun ve yönetmeliklerle müdafaa edilmemiş organizasyonlar suistimale açıktır ama “Spor” denen şey de bir ekonomi, bir devletler arası ilişkiler, bir cihet-i askeriye meselesi değildir. Dolayısıyla kitlelerin oyuna dahil edilmesi de yukarıdaki kurallar bütününün (en az talimatname tanzim etmek kadar önemli) bir görevidir.

Peki bu durum neden normal? Cevap oldukça basit... Memleketimiz okullarında, ekseriyetle ve üç aşağı beş yukarı, hala aynı beden eğitimi dersi yapılmıyor mu? Temeli bu olan anlayıştan ne gibi bir yenilik ve ilerleme bekleyebilirsiniz?

Dersimiz Terbiye-i Bedeniye. Şimdiii... Herkes buradaysa... Tek kol aralığı hizaya gel. Rahat. Hazır ol. Sola dön. Sağa dön. Geriye dön. Uygun adım marş. Yürüyüş bitti mi? Düz takla. Ters takla. Kasadan atla. Hadi bakalım topla serbest çalışma.

Anormal bir tuhaflık değil mi? Ama asıl anormallik başka yerde. Şurada...

Erkek basketbol, bayan basketbol, engelli basketbol, altyapı basketbol falan filan derken, bir sürü sitede basketbol yazılıp, çiziliyor. Son derece aydın beyinlerin; ilerici fikir fırtınalarına, isabetli eleştirilerine ve vurucu tespitlerine şahit oluyoruz. Teknik taktik, havalarda uçuşuyor. E spor bu, tekniksiz taktiksiz olmaz haliyle. Peki gerisi? İlaç için bir kaç tane gidişata değinen yazıdan fazlası yok. “Demek ki herkes memnun” diyeceğiz, e o da yok. Hem perhiz var, hem de paso lahana turşusu yani.

Altyapı ile, oyunun temeli ve amacı ile ilgili mücadeleyi bitirmeden yol alan organizasyonlar, eninde sonunda kolonları sağlam yapılmadan ve kaba inşaatı bitmeden, ince işlerine girişilen konutların akibetine uğrar. Açıkça söylemek gerekirse; basketbol üzerine bunca yazıp çizen insan ve site, “Kitlenin Basketbola Çekilmesi” ile ilgili çalışmalar yapmaktan ve bunu vitrininin bir köşesinde sabit tutmaktan imtina ediyorsa, onların özverisinden ya da isteğinden söz etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Yukarıda bir yerde “turşu” demiştik değil mi? Türk sinema tarihinin en başarılı filmlerinden birisidir, Neşeli Günler. Bu anlattıklarımızla filmin de yakın alakası var aslında. Şöyle ki; genellikle basketbol sütunlarında görülen yazılar da “Turşunun iyisi limonla mı yapılır, sirkeyle mi?” tartışması gibi uzun vadede geleceğe yönelik olmayan, gündelik şeyler. Tabii ki isteyen sirke ya da limon ile, güncele dokunsun. O da elzem... Ama “işleyişin yanlışlarına dair” suya sabuna bir yol yaklaşmadan yazmanın da filmdeki Ziya(*) gibi olmaktan pek bir farkı yok.

Hem, bir şey daha var. Hani o, haklarında “Gene geldi bu futbol seyircisi. Hayatım, ben 35 senedir küfür etmeyi bırak, duymamış insanım ama bunlar gelince çok fena oluyorum. Adeta terbiyem bozuluyor” şeklinde yorum yapılan “taraftar” namıyla maruf kitle var ya. İşte onların içinden bir kısım gönüllü bile, “Bayan basketbol sadece Daboviç’in insana tenasülü anımsatan uzuvlarıyla akla geliyor” şeklinde ağıt yakan kalem ve köşe sahibi insanların toplamından daha çok şey yapıyor bu spor için. Kader utansın!

(*) Ziya : Almanya'da arkadaşlarla aslan avına çıktık. Bir ses duydum. Arkama döndüm, onu gördüm. Bir de ne göreyim. Boyu on metre. On metre yoksa da beş metre var. İşte aslan kadar aslan. Çektim tüfeği, bastım. Tık. Tüfekte kurşun yok. Çıkardım çakıyı, açtım, atladım aslanın üstüne. Karnına böyle tak tak tak

Wasted Years (by Iron Maiden)


From the coast of gold, across the seven seas
I'm travellin' on, far and wide
But now it seems, I'm just a stranger to myself
And all the things I sometimes do, it isn't me but
someone else

I close my eyes, and think of home
Another city goes by in the night
Ain't it funny how it is, you never miss it 'til it's
gone away
And my heart is lying there and will be 'til my
dying day

So understand
Don't waste your time always searching for
those wasted years
Face up... make your stand
And realise you're living in the golden years

Too much time on my hands, I got you on my mind
Can't ease this pain, so easily
When you can't find the words to say it's hard to
make it through another day
And it makes me wanna cry and throw my
hands up to the sky

27 Mart 2009 Cuma

Seta Yağcıoğlu


1950'li yıllardan bir röportaj. Röportajı veren Seta Yağcıoğlu. Yapan ise efsane kaptan Ayten Salih. Üzerine fazla bir şey yazmaya gerek bırakmıyor aslında. O naiflik, o Fenerbahçelilik, hemen insanı sarıyor.

26 Mart 2009 Perşembe

Ah Obi Wan, Vah Obi Wan


Yanılmıyorsam Ocak'ta Sundance'de gösterime girmişti. Şubat veya Mart ayında da Avrupa sinemalarında oynayacaktı. Ufak ufak filme dair tartışmalar bizim kıtanın kıyılarına vardığına göre hadise başlamış. Malumunuz, Jim Carrey ve Ewan Mc Gregor bu filmde iki sevgiliyi canlandırıyorlar.

Ancak "Yapma Ewan" diyebiliyoruz ama o da olmaz. Yapılan, yapılacağı kadar yapılmış zaten. Yazık oldu Obi Wan Kenobi'ye... I sense a great disturbance in the force...

Jim Carrey
“I don’t think it’s a gay movie. From my perspective…. From the perspective of my character, it really is about the lengths we go to for acceptance and love. If you feel like you haven’t been accepted in life… you’ve been, in fact, rejected, you tend to be a little more extreme in your approach.”

Ewan McGregor
“When you’re an actor, you’re always looking for interesting stories and interesting people and the fact that these characters are gay is what makes it interesting.”

Tie Fighter Web Cam


Bir de web cam çıktı başımıza.

Güzel olmuş ama her ne olursa olsun;
Endüstriyel Star Wars'a Karşı Jedi Kültürü!

Buyrun

Lefter'e Vefa


İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yaz deftere


Rahmetli Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun İstanbul Destanı'ndan, taraftar tayfasının ezbere bildiği mısralar...

Klişe olacak ama...

Lefter'e "Bir Semt Adı"
Lefter'e "Boza" değil konu.

Grup CK, (yine, yeniden) muhteşem bir projeye imza atıyor. Bizi de bu güzelliğe imzaya çağırıyor. Lafı, uzatmadan, kendilerine bırakalım ve ilgili sayfaları arz edelim.
------------------------------------------------
Lefter Küçükandonyadis'e gösterilmesine inandığımız vefada her Fenerbahçe taraftarının payının bulunması, bizlere miras olarak bırakılan Fenerbahçelilik olgusunun bir getirisidir. Bu olgudan yola çıkarak Lefter heykeline katkıda bulunup vefa örneği göstermek isteyen taraftarlarımız olarak sizde kampanyamıza kendinizce katkıda bulunabilirsiniz.

Lefter'e Vefa

Destek Vermek İçin

25 Mart 2009 Çarşamba

Amiral Gemisi

Sıdıka kapsamındaki efsane karakter Yüksek Ninja Baturalp Dinçdarı ve öğretileri sayesinde yıllar önce tanıdığımız Atilla Atalay'ın ismini taşıyan bir blog olsa da ekip işi bir durum. Sahifenin en altında ekip listelenmiş. Zaten ana sayfadaki Oğuz Aral resmine saygı durmamak da olmaz.

Geç rastladık amiral gemisine. Aşağıda libidosu yüksek ortam mimarı dayısıyla ve bilumum sosyal çevre insanıyla haşır neşir Sıkılhan'dan bir kuple ve...
Blogların Amiral Gemisi

Çisil’i demiyorum salak, niye benim unutkanlık özelliğimle dalga geçiyosun. Noolmuş Çisil’in ayak parmak sayısını iki de bi söölüyosam. Belki, duyarlı bi insanım, kafam meşgul birisiyim. Kadınların beyni daha kıvrımlı bi kere, aynı anda birden fazla şeyi düşünüyollar. Oysa ayı beyni cascavlak bööle dümdüz bişe. Sadece oral seks düşünüyo…

Akıllı Ol, Çin!

Ajansların söylediğine göre Çin Hükümeti Youtube'a erişimi kapatmış. Gayet de pişkin bir açıklama yapmışlar.

Dışişleri Bakanlığı'nda yetkili Qin Gang(sta's Paradise) isimli vatandaş "China is not afraid of the Internet. We manage the Internet according to law ... to prevent the spread of harmful information." demiş.

En azından adamlar, "Boşuna kasmayın, biz kapadık" diyerek, kapattıklarını kabul ediyorlar. Bizim başvekilimiz "Ben giriyorum, siz de girin" diyerek halkı illegaliteye yönlendiriyordu.

Ajanslardaki haberlerin sonunda şöyle de bir pasaj var. Ülkemizi, şu aşağıdakilerin yanında görmek kim bilir nasıl bir gurur (!) vesilesi oluyordur bizim bürokratik çevrelere. Ne de olsa bunların alayı muasır medeniyet seviyesinde memleketler. Diğerleri çakmıyor bu işlerden!

YouTube, which allows users to upload and share videos, has been banned periodically in other countries as well. Bangladesh, Pakistan, Thailand and Turkey temporarily shut off access to the site after users uploaded content the countries' governments considered politically embarrassing.

İlk Basketbol Şampiyonluğu : 1991

Nisan 1991 tarihli "Fenerbahçe Spor Dergisi", kapağını ve 18 sayfasını Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı'nın Türkiye Şampiyonluğu'na ayırmış. İlk şampiyonluğu bir hatırlayalım istedim. Kapak resminde de göreceğiniz üzere içeride bir sürü tanıdık yüz var. Sayfalar aşağıda...

Allah uzun ömür versin, Paşalı Birol ağabeyimiz de sağ alttan karenin içerisinde...

Sayfa - 01
Sayfa - 02
Sayfa - 03
Sayfa - 04
Sayfa - 05
Sayfa - 06
Sayfa - 07
Sayfa - 08
Sayfa - 09
Sayfa - 10
Sayfa - 11
Sayfa - 12
Sayfa - 13
Sayfa - 14
Sayfa - 15
Sayfa - 16
Sayfa - 17
Sayfa - 18

Bip Bip Richie


Soldan sağa, Chris Griffin, Richie Tozier ve Seth Green.

Herhangi bir film için "Oooo defalarca seyrettim, repliklerini ezbere dökerim" vs. demek yeterli olmuyormuş demek.

Beverly Marsh'ın çocukluk hallerini canlandıranın Emily Perkins olduğunu bilmek, Smallville'de Clark'ın validesini görünce "Aha Annette O'Toole, yaşlı Beverly" diye coşmak, "bilirkişi haline gelmek" anlamına gelmiyormuş.

Yılların "Her dizide görünen" Seth Green'inin Richie Tozier'ı canlandırdığını öğrenip de şaşırınca, vaziyeti anlamış bulunuyoruz.

Kendisi ayrıca Family Guy'ın çakma Luke Skywalker'ı Chris Griffin'i de seslendiriyor.

Princess Leia : Aren't you a little fat to be a storm trooper?
Luke Skywalker : Well, stay here and rot, you stuck-up bitch.

Stanley


Gerçi resim Amerika'dan ama bizim burada da "cik cik vik vik" diye öten ve ne olduğunu bilmediğim arkadaşların durumu da farksız değildi iki hafta öncesine kadar.

Ne zaman şöyle bir kuş resmi görsem, Stephen King'in "It" isimli romanı gelir aklıma. Gerek kitapta, gerekse filmde, "It" geri döndüğünde banyonda intihar eden Stanley Uris'in; çocukken, özel merakı kuşları incelediği esnada kovalanışı, büyük adrenalin pompasıdır. Defaten okunsa doyulmayacak kitaptır "It". Ayrıca "Kara Kule" serisinde bile kendisine atıf yapıldığından, çok özel yeri vardır kalplerde.

Bip Bip Richie

24 Mart 2009 Salı

Koç Burcu Adam Değilmiş

Burçtu, yıldızdı, pek işimiz olan şeyler değil. Hatta senelerdir "Ne yazmışlar lan bakalım haftalık fala" makaraları dışında gazetelerin o sayfalarını da kurcalamadık ama bu aralar mesai saatlerinden arta kalan vakitlerde boş kalan bakkallar ile benzeşen durumlarda olduğumuzdan ve Hürriyet "Koç Burcuaaaa" diye bültenlerde gözümüze soktuğundan (ya da algıda seçicilikten) okuyoruz necip burcumuzun özelliklerini...

Uzun uzadıya yazmaya gerek yok. "Merkür'ün kafası Venüs'e bozulduğundan ve iki tek atıp Satürn'ün mekanını basmaya gittiğinden bu ay sizin için kötü geçecek" tarzı yazıların dışında, "şöyledir, böyledir" gibi yorumlar da var koç hakkında. Sürekli bok atılıyor bizim burca. Bir tane müspet özelliğini okumak nasip olmadı daha. Varsa da hemen peşine "Ama..." geliyor.

Koç burcunun nisa taifesine pek değmiyor gerçi bu durum. Yazılardan anlaşıldığı kadarıyla, onların menfi hususiyetleri daha az, erkeklere göre.

Hoş, eskiler "Medh-i mübalağa zemm-i zımnidir" demişler ama, herhalde tam tersi de geçerlidir bunun.

Cümle koç burcunun doğum aralığı kutlu olsun. "Her ne kadar" parantezinde astrolojik alem adam yerine koymasa ve kimi nazarda bir boka yaramasak da... Gelmişiz bir kere, ne yapalım!

Araba Tenisi

Sony Ericsson Open başlamadan önce Venus Williams ve Andy Murray bir gösteri yapmışlar. Ama kortta değil, arabaların üzerinde. Hadi Andy duruma uygun giyinmiş. Venüs'ün hali ne? Şu pozisyon bizde olsa, kırk gün, kırk gece beslenir gazeteler...

Online Figür


Yorumlarda kalmasın, buraya da alalım.

Adresimiz şu

World Of Warcraft evreninde yarattığımız karakterimizi, buradan figür haline getirip, sipariş edebiliyoruz. Gerçi Türkiye'ye gönderim yok ama Amerika kıtasındaki kardeşlerimiz sağolsun. Delirip, sipariş edersek, zarfa koyup gönderme ricamızı kırmazlar sanırım...

Her ne kadar helm gözükmüyor olsa da diğer aksesuarlar tamam? Ne dersin Doğa?

Toplan da Gel


Önce Joop Lensen geldi. Sonra apar topar gitti. Sonra Cemil Turan geldi. Şenol Çorlu ismi geçti. Muhtelif toplantılarda, kongrelerde "Altyapının Önemi"nden bahsedildi. Şu anda kim var, kim yok, "Biliyoruz" dersek yalan olur. Zira sadece prosedür icabı orada duran bir şeyden bahsettiğimizi biliyoruz. Bilhassa, bir kürek şampiyonasında "Altyapıdan bir şey olmaz" lafı duyduğumuzdan bu yana...

Maç öncesinden, maç öncesine Dereağzı tesislerine gittiğimizde yapılan PAF müsabakalarından öteye adım gitmeyen altyapı hadiselerine olan ilgi, bugünkü bir haberle canlanıverdi. Haber şurada.

Bizi ilgilendiren kısmı da burada:
Burak Dilmen Fenerbahçe kulübünün başta kendisini olmak üzere geçtiğimiz aylarda Galatasaray alt yapı hocalarına teklifte bulunduğunu ve bütün teknik heyete toplu halde çağrıda bulunduğunu söyledi.

Doğrudur, değildir, bilinmez ama doğru olma ihtimali, diğerinden çok daha fazla. Geçmiş icraatlara ve fikriyatın kendisine bakıldığında, çok da uzak durmuyor yönetim zihniyetine. Altyapı için, on milyonlarca mensubu olduğunu iddia eden bir camianın "Evladım" diyeceği birini bulamaması bir yana, ezeli rakibinin kadrosunu küllüm transfer etmeye çalışarak, "Bu yolda geçildiğini kabul etmek" de ayrıca acı değil mi?

Demek ki değil (!)

Rakı vs. Seçim


Resmi Gazete'de bir Yüksek Seçim Kurulu kararı açıklanmış.

"29 Mart 2009 Pazar günü yapılacak olan mahalli idareler seçimlerinin, sağlıklı ve düzenli bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak" amacını güden bu kararda şöyle de bir paragraf var.

Oy verme günü olan 29 Mart 2009 Pazar günü sabah saat 06.00’dan gece saat 24.00’e kadar; Her ne suretle olursa olsun alkollü içki satılmasının, içkili yerlerde umumi mahallerde her çeşit alkollü içki verilmesinin, içilmesinin yasak olduğuna,

Kaybeden adayın içip içip, rakip partinin teşkilatına saldıracağı mı öngörülüyor, yoksa kafayı bulan seçmenin "Bi oy daha atıcam lan ben!" diye sandık görevlileriyle niza çıkaracağı mı sanılıyor, bilinmez ama böyle saçma yasak mı olur lan?

Ayrıca vatandaşa mey yasak da, meydanlarda birbirine atar gider yapan partici babalara sarhoş kıvamında takılmak neden serbest?

Naci Barlas : Bölüm III


"Fenerbahçe Cumhuriyeti" ismini bulan Naci ağabey, anlatmaya devam ediyor.
----------------------------------------------------
Benim hatırladığım kadarıyla 1934 yılında Ateş Güneş diye bir kulüp kuruldu ve antrenmanlarını da bizim sahamızda yapmaya başladı. Sonraları da bizim başımıza bela olan bu kulüp önüne geleni yenmeye başladı. Yalnız bir gün Güneş’le yapılan bir maçta Güneş’i 5-0 yenmiştik. O maçtan sonra sesim kısıldığı için gene Fenerbahçe maçı yasağı konmuştu.

Bu yüzden Fenerbahçe’nin Kadıköy’de Galatasaray’ı 6-1 yendiği maçı görememiştim. Seneler sonra 6-0 yendiğimiz maç bana bir teselli oldu.

Biz o zaman maçlara kapıda Zeki Rıza’yı veya Büyük Fikret’i bekleyerek girerdik. Onlar gelince o esnada boynu bükük bekleyen 5-10 çocuğu da maça sokarlardı. Hayatımda hiç unutmadığım maç ilk defa 10 kuruş vererek gittiğim Beşiktaş maçıdır. Beşiktaş sahayı terk etti ve maç yarıda kaldı. Bizim 10 kuruşta boşa gitti. Sonraları tahta perdeden atlama modası başladı. Çünkü biraz daha büyümüştük. Öyle kapı önünde bedava girecek yaşı geçmiştik.

Fenerbahçe Spor Kulübü artık o kadar büyüyordu ki eğri büğrü tahta tribünler mütemadiyen yenileniyor ve futbol sahasının etrafına bir atletizm pisti yapılıyordu.

Bütün atletizmle ilgilenen kulüplerin atletleri bizim pistimizde antrenman yaparlardı. Bilhassa Galatasaray atletleri bizim pistte çalışırlar ve bizi geçseler de biz Türk atletizmi için buna müsaade ederdik. O tarihte İstanbul’da Bebek’teki Arnavutköy Amerikan Koleji’nin pistinden başka nizami pist yalnız Fenerbahçe kulübünde vardı.

Hatta atletizm Balkan Şampiyonası Fenerbahçe Stadı’nda yapılmıştır. Galatasaray kulübü’nün 100 metrecisi Semih ve şimdi isimlerini unuttuğum bir çok Galatasaraylı atlet bu pistte yetişmişlerdir.

Nihayet Fenerbahçe’de top oynama çağına gelmiştim. Eminönü’nde bir mağazadan top ayakkabısı satın aldım ve aile dostumuz olan Arif Sporel’in yardımı ile Fenerbahçe yıldız takımına alındım. Antrenörümüz o tarihte Fenerbahçe takımında sağ iç oynayan Esat Kaner’di. Haftada bir de Herr Schveng gelir ve antrenmanı durdurur bize çift kale yaptırırdı.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir gün gene Herr Schveng’in gelip çift kale yaptırdığı bir antrenmanda maçı durdurdu beni yanına çağırarak “Yok çocuğum top oynamak. Var sen dans yapmak” dedi. Ve beni takımdan çıkarıp soyunma odasına gönderdi. O zaman malzemeci Cemil efendiyi bularak soyunma odasını açtırdım. O zamanlarda antrenmanlarda formaları kulüp verirdi. Ben o formayı Cemil efendiye vermeyip aldım, eve getirdim.

Birkaç gün sonra mahalle arkadaşım olan Melih’le (Galatasaray Sultani’sinde okuyordu fakat Fenerbahçeli idi. Sonraları Fenerbahçe kulübünde tenis şampiyonu oldu) kulübe gittik. O tarihte kulüpte 2 adet tenis kortu vardı. Zaten Melih tenis meraklısı idi. Ben de bizim yıldızlar takımını seyretmedim. Tenis oynayanları seyrettim. O sırada Arif Sporel tenis oynuyordu. Beni gördü ve niçin burada olduğumu sordu. Ben de durumu söyledim. İsmi Lambo olan stad bakıcısına, şimdi ismini hatırlayamadığım, zannederim ismi Suat olan ağabeyimizi çağırdı ve kulübe kaydımın yapılmasını söyledi. Zaten yıldız takıma kaydolurken Resim ve Nüfus Kağıdı ve ikamet teskeresi vermiştik. Ben bu suretle 1938 senesinde Fenerbahçe Kulübü üyesi oldum.

Bunları şunun için söylüyorum. Bu anıları anlatan kimsenin nasıl ve ne zaman Fenerbahçeli olduğunu bilmenizi istediğim içindir. Düşünün 17 yaşında kulüp üyesi oluyorum ve 18 yaşında kongreye girme hakkı kazanıyorum ve 18 yaşında ilk defa kulüp başkanı ile bir salonda (salon dediğimiz yer en çok 40 kişi alan kulübün altındaki yerdi) arkalarda bir yerde Abdülhamit Şinasi ve ağabeyi Haldunla oturuyorduk.

Kongredeki bütün dikkatimle ve hayranlığımla Fenerbahçelileri seyrediyordum. Evde “Kongrede ne oldu” diye soranlara çok büyük adamlar geldi. Hepsi çok şık ve gravatlı idi. Fenerbahçe’yi konuştular ama ben onları seyretmek ne konuştuklarını anlamadım. Yalnız bir defasında Haldun elini kaldır diye dürttü. Sonra da bir defa daha ellerimizi kaldırılmasını istediler ( o zaman bu oylamanın adı iş’ari rey idi) sonunda Atatürk Mustafa Kemal Paşamızın da adı geçti ve kongre bitti. Dışarıda (sonra adı Saatçi Melih olarak bilinen) Melih ne oldu dedi. Ben de Şükrü Saracoğlu başkan oldu dedim.

23 Mart 2009 Pazartesi

Eskiden Hep Dutluktu...


Büyük Fenerbahçeli, büyük usta Hasan Pulur'un bugünkü yazısını okurken çeşmeler geldi aklıma.

Bizim Bostancı'da çok hayrat ve sebil hatırlamam. Belki bizim zamanımızda artık kalmadığından, belki de çocuk gözlerimiz onlara bakmadığından... Hoş, Sahrayıcedit'te hatırladığım da çok eskiden kalma öyle değildi bir ihtimal ama o çeşmedeki kuyrukları hala hatırlarım hayal meyal. Bostancı dışına az çıkmış çocukluğumuzun hatırında kalmış bir şekilde demek. Rahmetli dedemle mi gitmiştik? Öyle geliyor...

Şu, resimdeki duvar hangisidir, hatırlamıyorum. Arkadakilerin ne ağacı olduğunu da kestiremedim. Yapraklardan tanıyacak kadar iyi bilmiyorum demek... Bizi ilgilendirenler, yani sıra sıra dut ağaçları ve tek tük incir, arka bahçedeydi. Altına çarşaf serip dut yenen sürüyle ağaç, en son bizim kuşağa mı nasip oldu metropolde?

Lúthien Tinúviel


...In grief, Lúthien lay down and died as well, going to the Halls of Mandos, where the spirit of the dead await re-embodiment in Valinor (for Elves) and departure from the circles of the world entirely (for Men).

There she sang a song of woe before the throne of Mandos Lord of the Dead, of the tribulations and suffering of both Elves and Men, the greatest ever sung, so touching that Mandos was moved to pity for the only time. As a result he summoned Beren from the houses of the dead and Lúthien's spirit met his once again by the shores of the sea.

Luthien knew that this would be their final meeting, since Beren could not remain on the earth beyond his time and she was thus faced with the prospect of eternal widowhood. Mandos consulted with Manwë, King of Arda. Even Manwë could not change the fate of Men, and so he presented Lúthien with the only choice possible:

To live in the immortal land of Valinor, where she could forget all her grief and enjoy eternal happiness along with her people and the Gods (Valar) but without Beren, or to return to the land of Middle-earth together with Beren as a mortal herself, accepting the Doom of Men and sharing in whatever unknown fate awaits them outside the Circles of the World.

She chose this latter option. With this she accepted death as a mortal woman, and although it wasn't the fate of her race, she turned creation upside down for her love of Beren and relinquished everything for him and became a mortal woman.

Vataşivaaa


100. Yıl'da Dicle deplasmanı dönüşü, Bayan Voleybol Takımı'ni karşılamıştık Sabiha Gökçen'de. Keyifli bir gün olmuştu. Çiğdem'in "Sizinle bir fotoğraf çektirebilir miyim?" sorusu herkesi duygulandırmıştı. Bu fotoğraf da o günden.

Resimde o dönemin çalıştırıcısı Adnan Hoca (Kıstak) ve bizim Emrah var. Emrah normal çıkmış da, Adnan Hoca; "Japon çizgi filmi"nden çıkmış gibi gözükmüyor mu?

Troleybüs


Fenerbahçe, İnönü Stadı'nda Adana ile oynamış. Hakem Orhan Cebe çok kötü bir maç yönetmiş. Bir gazete de kendisini mahkemeye çıkartmış sütunlarında. Altta da rahmetli Altan Erbulak'tan bir karikatür.

(Topu göstererek)
Hakim : Bunun ne olduğunu söyle, seni affedeceğiz.
Orhan Cebe : Troleybüs.

Gelene 4, Gidene 5


Her ne kadar ezeli rakip Everton'a geçilen kıyakları hala unutmasak da bu çocuklar biliyor, kendilerini affettirmeyi. Son kurban Aston Villa oldu. Friedel yediği gollere dayanamayıp, kırmızı kart gordü.

Liverpool 5 - 0 Aston Villa

If high spirits could lift a side to the peak of the Premier League then it would be Liverpool's destiny to take the title. They have now scored a total of 13 goals in three matches against Real Madrid, Manchester United and Aston Villa. These, in theory, should have been gruelling fixtures. The opponents can be lambasted, but the current verve of Rafael Benítez's side must be appreciated. They are a point behind United, who have a game in hand, but Liverpool will be full of zeal now.

Geliyoruz!

22 Mart 2009 Pazar

Şanlı Kartalspor


Kartalspor, kendi sahasında Karşıyaka'yı tek golle geçerken, Barad-Dur kardeşim Kartal eski açık tribününde yerini alarak, bu güzel galibiyeti canlı izledi.

Yukarıda da kendisinin çektiği bir resim. Mehter takımı tribüne giriyor!

Maçın ve tribünlerin tafsilatı yakın zamanda Flying Dutchman'da...

İşsizlik Suçlusu=Kadınlar


Malum, hükümet kabinemizde yabancı oyuncu, pardon bakan var. O insan, yani İngiltere vatandaşı bakanımız sayın Mehmet Şimşek, şöyle buyurmuş:
"İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor"

Kraliçe duymasın lan. Çok alınır. Ne de olsa o da kadın.

"For Queen and country James"

Kaldığımız Yerden...


Gerçi 5 dakikada olmamış ama "64 dakikada Beşiktaş" bir maç.
Eczacıbaşı maçı sonrası, kaldığımız yerden devam.
Fenerbahçe 3 - 0 Beşiktaş
Elinize sağlık kızlar.
Bu takıma gereken özeni göstermeyip, müesseselere kupa hediye edenler utansın!

Dünya İşleri


Guardian'ın "Britain set to become most populous country in EU" başlıklı haberinde bir takım rakamlar mevcut. Olduğu gibi arz ediyoruz. Yalnız ne tavuk yeniyormuş arkadaş!
----------------------------------------------
The world by numbers

1 million Britain's population in Roman times

6 million Britain's population around the time of the English civil war

47 million Britain's population in 1945

52,000 The number of tonnes of carbon dioxide pumped into the atmosphere every minute

267 The average number of births every minute worldwide; the average number of deaths per minute is 118

78 million The planet's annual population increase, a number roughly equivalent to the population of Germany

1 million The number of chimpanzees in Africa in 1900. Today, thanks to habitat loss and hunting, numbers have dropped to around 15,000

38.4 The median age in the UK rose from 34.1 years in 1971 to 38.4 in 2003 and is projected to reach 43.3 in 2031. (The median is the age that separates the oldest half of the population from the youngest.)

10 billion The number of chickens eaten by man worldwide every year

500 million The number of ducks eaten every year

1.3 billion The population of China

1.2 billion India's population

500 million The population of the EU

74 million The number of barrels of oil pumped daily across the planet; 15 million tonnes of coal are dug every day

9 Between 2010 and 2050, nine countries will account for half of the world's projected population increase: India, Pakistan, Nigeria, Ethiopia, the United States, the Democratic Republic of Congo, China, Bangladesh, Tanzania

• Sources: World Clock; Poodwaddle; UN Population Division

21 Mart 2009 Cumartesi

Sabır Sabır Ya Sabır


Bursa'ya yenildik. Telekom'a yenildik. İşler baştan aşkın. Yapacak bir şey yok. Okuyacak kitap yok. Uyku yok. O yok, bu yok. Hepsinden öte, sevdiğim yok. Gülecek bir şey de yok haliyle...

Haberleri karıştırıyorum öylece. Bir de baktım "Pepe pepe valimiz, ne olacak halimiz" Muammer bey ajanslara beyanat vermiş.

Hani yarın miting var ya seçimler için. Neymiş, "İstanbul halkından sabır ve fedakarlık" istiyorlarmış. İstanbul halkı, sayenizde bu tip şehirsel konularda sabrede sabrede Jedi Knight kıvamına ulaştı. Master Yoda'nın Coruscant'ta ve Dagobah'da verdiği eğitimler yavan kaldı aldığınız önlemlere ayak uydurma çalışmalarının yanında. Vatandaşın birisi "Vali bey trafik çok fena" dese, sayın Vali'nin "You are reckless" diye fırça atmasından korkarım.

Aslında Muammer bey'in söylemek istediği belli. Ben izah edeyim.

"Vatandaşlarımızdan sabır ve fedakarlık istiyoruz. Lütfen bizi kendilerine "sabır ve fedakarlık nasıl gösterilir" konusunu öğretmek zorunda bırakmasınlar. Pazar günü çevik kuvvet mensupları öğretme konusunda daha bir hassas oluyorlar. Ne sizin canınız yansın, ne onlar yorulsun. E mi sayın İstanbul halkı?"

Bayrak Adamlar Kupa İle...

1968'deki beş kupalı sezondan bir hatıra...

En soldaki futbolcuyu tanıyamadım. lacivert reis bir el atarsa şıp diye söyler. Sana zahmet ağabey. Eksik kalıp, ayıp olmasın...

Diğer beşliye gelince, soldan sağa;
Levent Engineri
Yılmaz Şen
Ziya Şengül
Can Bartu
Yavuz Şimşek olmalı.

Reisin bilgilendirmesinden sonra : En soldaki futbolcumuz Mikro Mustafa

Bayrak


Dün UEFA Kupası'nın çeyrek final kuralarını çeken isim Can Bartu'ydu. Sinyor'u kelimelerle anlatmaya çalışmak nafile olur. Fenerbahçe tarihinde Can Bartu'nun büyüklüğü, ancak mahalle maçlarında koştururken kendisini Can diye takdim eden (yani Fenerbahçeli olmasına vesile olduğu) eskinin küçükleri, şimdinin büyükleriyle anlaşılır. Bu da epeyce bir insan eder...

Saha içerisindeki her şeyi bir kenara koyalım. Fenerbahçe son yıllarda böyle bir bayrak adam yaratamadıysa kabahat kimin, kimlerin? Toplum değerlerinin erozyona uğraması, maneviyat denen şeyin modası geçmiş kışlıklara, dolapların arkasında naftalinle birlikte yarenlik etmesi gibi şeyler, hep yuvarlak tespitler.

Milan'ın yarattığı Maldini efsanesine bir kilometre yaklaşamamak neden? Michael Jordan denince akla gelen onca şeyin arasında en büyük yeri Chicago'nun alması gibi, onunla çağdaş herhangi bir isim söylendiğinde Fenerbahçe'nin "Ama"lar eşliğinde hatırlanmasının sebebi nedir?

Bugün İslam Çupi'yi haklı ve yüksek bir mertebede tutan zihniyetin, kulübün resmi görüşüne ve arkasında durduğu insanlara "eleştiri getiren herkesi" ve geçmiş hizmetini silmesi sonucu bugün "Bayrak Adam" rütbesinde insan kalmaması sürpriz değil. Çünkü istavrit hafızası böyle bir şey. Zamanında İslam Çupi'nin de "Teknik direktörleri yerdiği, futbolcuları yerin dibine soktuğu, yönetimleri kalemiyle dövdüğü" unutulur. Bir mit yaratılır. Günün gerçekliği, beşerin zaafları ve meziyetleri ise resmi görüşün ve yarattığı mitle takipçilerinin altında ezilir.

Fenerbahçe bir asırı aşkın zaman halkın takımı oldu. Bir o kadar daha bu mirası afiyetle yiyebiliriz. Ama halkın takımı olmanın bir bedeli ve bu bedeli öderken esas olan şeyin "Hoşgörü göstermek" olduğunu unutan zihniyet görev başında bulunduğu müddetçe, "Halkın Takımı" sıfatının sandığımız kadar uzun ömürlü olmayacağını görmek için kılavuza ya da dürbüne gerek yok.

Temcit pilavı bir emsal olacak ama Can Bartu gibi insanları, sırf eleştirdiği için silen zihniyet, Emre Belözoğlu gibi birine sahip çıkmakta tek bir an olsun tereddüt göstermiyorsa "Biz neden bayrak adam yaratamıyoruz?" diye sormanın alemi yok. Tıpkı yıllar sonra "Biz neden halkın takımı değiliz"i sormanın alemi olmayacağı gibi.

Sancağı düşmana vererek, dalgalanmasını sağlayamazsınız. Halkı kendinizden iterek, kendinizi halktan soyutlayarak "Halkın Takımı" kalamazsınız.

Şekip, Siz Söyleyiniz...


Yine bir deplasman, yine puan kaybı, yine öne geçmek, yine dayanamamak. Mukadderat oldu bize...

Vatan gazetesinde Bursa maçı sonrası bir haber.

Aragones'i kastederek "Bu adam ne yapıyor Şekip?" diye sormus Aziz Yıldırım, Şekip Mosturoğlu'na.

Aragones ne yapıyor, Şekip?
Federasyon ne yapıyor, Şekip?
Hakemler ne yapıyor, Şekip?
Rakipler ne yapıyor, Şekip?
Futbolcular ne yapıyor, Şekip?
Taraftar ne yapıyor, Şekip?

Hepsi iyi hoş ama bir de ilaç için "Biz ne yapıyoruz, Şekip?" diye sorulsa hoş olmaz mı?

Çok yalnızım be Şekip...

Another Sun (by Thalion)


Sometimes I find myself alone and
Looking to the stars
Recalling that deep belief
Inside our eyes

Some times we have to face the world
Alone and without help
With hope I can feel stronger
But it could suddenly change

Fears are real
I can't control the emotions
If I loose my dreams
I won't see more ways

Searching for another sun
A new source of life
I just wanna run
Free for flying
To the stars
Oh! Another sun

20 Mart 2009 Cuma

Güneşi Gördüm


Mevzu sinema ama içerik başlıktan bağımsız, bir kere onu söylemiş bulunayım. Sinema üzerine muhabbetinde bulunduğum son film o olduğu için adını yazdım yalnızca.

Bugün Cem'le laflarken sinemadan açıldı mevzu. Yüksek prodüksiyonlar, bağımsız filmler, şudur, budur; işin sanat boyutu bir ara silindi, gitti benim kafadan. Günlerden Cuma. Akşam da olmuş. "Türkiye'de tam sinema vakti" olduğu düşmesin de akla, ne düşsün?

Sinema mühim mevzu.

Mesela "Aşk nedir?" sorusuna "Koltuklar aleminden beyaz perdeye birlikte dalmaktır" cevabı vermek caiz midir, NYG ustad'a bir danışmak lazım ama yanında "âfitâbcemâl" varken film izlemek ve tempodan yorulan ya da dimdik durmaktan sızlayan başın omuza yaslanması, içten içe "Seviyorum ulan!" dedirtiyorsa insana "Evet, budur" demek de yanlış olmaz herhalde.

İdealtepe'de bir sinema vardı. Adam akıllı sahile inmeyeli uzun zaman oldu, hep transit geçtik son zamanlarda. O yüzden hala yerinde midir, bilmiyorum. Yazın yukarı taşınır, açıkhava sineması haline gelirdi. En son Zeki Alasya-Metin Akpınar-Şükran Güngör ve Eşref Kolçak'ın oynadığı "Güle Güle"yi izlemiştim orada. Neyse...

Yıllardan çok önce, günlerden Pazar, mevsim sonbahar... Pazar bir yana, İstanbul'a ve bilhassa deniz kenarlarına sonbaharda kasvet çökünce altından kalkılmaz bir yük olur, ortalığın hali. Lodos insana küfrediyormuş gibi eser ama dört duvar daha da bir basar insanın kemiklerine. Uykun falan da yoksa hiç çekilmez evin içi. Kendini dar atarsın dışarı.

"Dışarı çıkıyorum" diye mesaj geldi. Vize zamanı ama olsun, durduğumuz kabahat. Küçükyalı sahil yolundan istikamet sinema, sessiz sedasız...

Bir tane doğru düzgün film yok iyi mi? "Olsun, girelim birine" dedi.

Steven Seagal ve DMX'in isimlerini hatırlıyorum sadece afişe dair. Girdik. Evde bunalıp, dışarı kaçmış bir kaç kişi daha salonda.

Ucuz bir polisiye işte. İzlesen izlenmez, uyusan uyunmaz derken.... Uyudu.

"Koltuklar aleminden beyaz perdeye birlikte dalmak ya da beyaz perde kendi hayatına devam ederken, yarı karanlıkta omzunda uyuyan o güzel, senin yüzünden uyanmasın diye kalakalmaktır aşk"

Naçizane...

Seçim Meçim


Dün geceki uykusuzluk etkinliği olarak "Oturayım da bir seçim programı izleyeyim bari" dedim. Geçmiş kampanya süreçlerini özetleyen bir programdı. Yıllar geçtikçe seviyenin artmasını beklemiyor insan ama nüktedanlıktan, ağzı bozukluğa depar atan yıllar yaşanmış geride kalan zamanda.

Yakında meydanlarda adaylar birbirleri hakkında "Onun babası mahalle esnafıydı. Ayıp mı? Değil. Ama ya hangi esnafın olduğunun bilinmemesi? Annesi yollunun bayrak taşıyanıydı onun bayraak" denirse ve cevap olarak da "Kişi karşısındakini kendi gibi bilirmiş. Ablasının gençliğinde hangi sahil yollarında kimlerle neler yaptığı fasiküllere sığmaz. Hizipçinin, grupçunun piriydi o. Anladınız siz onu" gibi cümleler gelirse şaşmamak lazım demek ki.

Ayrıca bu kadar tantana nedendir, onu da anlamış değilim. Seçim adı altında mütemadiyen "Bundan sonraki bir kaç sene zarfında; genel olarak memleketin ve özelde ise yerel idarelerin anasını kim bellesin?" diye karar veriliyor, o kadar.

Gelememek


Sadece bu mevzu ve üzerine dönen "Geliyoruz" muhabbeti için değil diyeceklerimiz. Genel sporcu ve kulüp hezeyanlarının tersine döndüğü daha kaç kez kanıtlanmalı ki sporun içerisindeki insanlar ağız ishali olmaktan bir nebze olsun kurtarabilsinler kendilerini.

Sevgili PVH bir derlemesini yapmış burada. Alemi var mıydı? Yok. Bundan sonra aynı kavşağa girmenin alemi olacak mı? O da yok. Madem öyle?

Grup Vitamin'in biz çocukken çıkan o mana yoksunu albümünde bir parça vardı. "Madem öyle, işte böyle. Macunludur penceresi. Cam camadır the teacher" diye devam eden. Bu anlamsızlıktaki spor insanlarına bir "Bu da size ders olsun" gecesi daha yaşandı dün.

"Bu dersi taraftarlar da alacak" diye bir şey yok. Taraftar işini yapar, taraf olur. Rakibi kazanırsa üzülür, kaybederse sevinir, bağıra bağıra "Yapacağım kesin" dediği şeyi yapamazsa da dalga geçer.

Yönetici yönetmesine baksın, rakibiyle uğraşmasın.
Futbolcu oyununa baksın, rakibiyle uğraşmasın.
Hasılı herkes efendi olsun.
Başka ihsan istemez.
Tribün işini bilir.

19 Mart 2009 Perşembe

Mevsimini...


Üç gün önce "Nihayet bahar geliyor inceden" diyorduk. Güllük gülistanlık bir havaya tören adımı marştı iklim. Dün gece bir fırtına. Bu sabah da yukarıdaki resime ve bileğe kadar kar.

Almaty noluyo? Götün başın oynuyo!

Golden Axe


Bostancı’da, Emin Ali Paşa Caddesi’nden Minibüs Yolu’na çıkan sokakların birinde, sağ koldaydı bizim atari salonu. Üç makine vardı içeride. Bir tanesinde Street Fighter 1, diğerinde Double Dragon 2, sonuncusunda ise Golden Axe bulunurdu.

Street Fighter hepimizin malumu. Ryu ana karakterdi. Ken yancıydı. Tek jetonla oyun bitirene abi çekilirdi. Gerçi yaş 9-10 zaten, herkes abi bize... Double Dragon 2 de tuhaf bir oyundu. Oyunun başlangıcında kadının biri makineli tüfekle öldürülür, kahramanımız da bu olayın akabininde, içerisinde Skorsky benzeri bir helikopter olan garajdan çıkıp, önüne geleni sopalardı. Neyse, bizim mevzumuz Golden Axe...

Hikayemiz şu. Death Adder nam, anası belli, babası elli bir psikopat, memleketin kralını ve prensesini kaçırarak şatosuna hapseder. Durumu, öylesine yolda yürürken (Death Adder’ın tayfası tarafından darp edilen ve ölmeden önce “Onları kurtarın. Kanımı yerde komayın” şeklinde vasiyet eden) Alex’ten öğrenen esas adamlarımız maceraya başlar.

Oyunda seçebileceğimiz üç karakter vardır.
Birincisi mavi don ve aynı renk çizmelerle dolaşan, kılıç kuşanmış Ax Battler “The Barbarian”
İkincisi boyundan bağlı kırmızı beyaz bikiniyle arzı endam eden, yine kılıçlı Tyris Flare “The Amazon”
Üçüncüsü ise “Kıyafet yeşil, saçlar ve balta sarı” şekilde, Şekerspor gibi gezen, baltalı Gilius Thunderhead “The Dwarf”

Bunlardan Ax’ın anası, Gilius’un kardeşi, Tyris’in ise hem anası hem babası Death Adder tarafından öldürüldüğü için zaten hınç doludurlar.

Klasik üç tuşlu arcade dizilimi burada da geçerliydi.
Buton 1 – Eldeki alet edevatla sopa
Buton 2 – Zıplama
Buton 3 – Büyü

Death Adder’ın adamlarına üç vurup bir sayarken çeşitli varyasyonlar denemek mümkündü. Sadece birinci tuşa iki kez üst üste basınca yapılan hareketler “Bir ters, bir düz” şeklinde olur, üçüncü hamlenin sonunda ise değişik şekiller (silahın sapını düşmanın kafasına ekleştirmek, fırlatıp atmak gibi) ortaya çıkardı. Joysticki iki kez ileri itip birinci tuşa basınca omuz, tekme, boynuz çakılırdı. Birinci ve ikinci tuşlara aynı anda basılınca ise varyetenin kralı (Commodore 64’de Barbarian oynamış ve kelle koparmış herkesin hatırlayacağı hareket) dönerdi. Ama kavganın en karizmatik hamlesi “Joystick iki kez ileri-Buton 2-Buton 1” sırasıyla yapılırdı. Rakibin beynine çivileme inilen bu hamleyi hedefe tutturmak zordu ama koyunca bayıltırdı.

Kullanılan büyüler o dönemde FRP ile tanışmamış olan bir kuşağa heves aşılamıştır. Gerçi Dwarf’ın yıldırımları ve Ax’ın alevli volkanlı görselleri öyle ahım şahım şeyler degildi ama Tyris’in full büyüsünde bir ejderha çıkıp, ortalığın anasını bellerken, ataricideki diğer oyunları oynayanlar da duraksar ve herkes hayran hayran ekrana bakardı. Bu büyüyü zor mekanları beklemeden, olur olmaz kullananlar ağır şekilde kınanırdı. Çünkü, ne kadar usta olunursa olunsun, oyun içerisindeki bazı vatandaşları sadece yumruk ve tekmeyle dövmek mümkün olmadığından büyüler çok mühim unsurlardı. Ayrıca mabadına neft yağı sürülmüş gibi, bir saniye yerinde durmayan ve “Eherehe mehekeke” diye ortada dolaşan cücelerden büyüleri toplama süreci de zahmetliydi.

Oyun içerisinde bir takım binek hayvanları ortaya çıkardı. Bunlardan neyi simgelediğini hala anlayamadığım birincisi fazla bir şeye yaramazdı ama yere doğru ateş üfleyen mavi ejderimsi ile aynı modelin ateş topu sallayan kırmızısı rakiplere karşı çok faydalı olurlardı.

Hedefimize, yani Death Adder’ın şatosuna giderken kullandığımız yollarda oldukca enteresandı. Turtle Village (ki hareket eden bir kaplumbağanın sırtıydı) ve Fiend’s Path (Bu da sürekli tüy döken bir kartaldı) isimli mekanlarda yolculuk ederken bir yandan da gittikçe zorlaşan düşmanlarla kapışırdık.

Gerizekalı karşı taraf askerlerinin dışında, nispeten akıllı baltalı hanım kızlar ve bizim her hareketimizi yapabilen iskeletler vardı. Tabii bir de bölüm sonu adamları. Bu arkadaşlar, bir sonraki bölüm sonunda, bu kez yeni adamın yaveri olarak karşımıza çıkarlardı ki bu da başlı başına oyunu tek kişi olarak bitirmeyi zorlaştıran bir durumdu.

Son bölümde Death Adder’la karşılaşma ve onu alt etme süreci, yıllar süren atari oyunculuğu kariyerimizde karşılaştığımız en zor ve uzun süreçtir. Eldeki büyüler son seviyede olsa bile, onları kullandıktan sonra dakikalarca kapışılırdı. Bazı idealist arkadaşların yukarıda bahsettiğim “Joystick iki kez ileri-Buton 2-Buton 1” hareketini Death Adder’a oturtturmak için nice jetonlar harcadığını anımsarım.

Death Adder ölünce, oyunun mutlu sonu gelir ve kral ile prenses ayaklarından asıldıkları tavandan inerek, kerevete çıkarlardı. Sonrasında ekranın değişerek, atari salonunda Golden Axe oynayan gençlerin kadraja girmesi ve oyundaki karakterlerin bir bir ekrandan çıkarak, çocukları önüne katıp şehrin sokaklarına karışmasını gösteren son ekran ise hoş bir anı olarak hatırımızda kalmış, ılerleyen yıllarda Tumblepop’lara, Samurai Shodown’lara, Mortal Kombat’lara doğru yol alınmıştır.

Haram=Türkiye Kupası


Final kaybetmekten, Eczacıbaşı'na final kaybetmekten bir hal oldu Bayan Voleybol Takımı. Maç için uzun uzadıya bir şeyler yazmaya gerek yok. Affına mahcuben, sevgili Burak Şakarcan'ın cümlelerini taşıyacağım buraya. Daha iyi anlatılamaz zira.

İçim ağladı. Böyle kaybetmemeliydik.

Setlerde 2-0 öndeyiz. Üçüncü set 7-5 öndeyken 7-0'lık seri ve 7-12 geri düştük.
Tekrar 4 sayı aldık, 11-12 oldu. Bu sefer de 5-0'lık seriyle 11-17 geriye düştük. Al ver, al ver, 18-24 oldu. 5-0'lık seri yaptık, 23-24 oldu ama alamadık.

Dördüncü sette sadece 16 sayı vermemiz gerekiyordu ama o da olmayınca tamamen koptuk ve maçı da verdik.

Şu takıma sadece bir tane üst düzey oyuncu yeter de artar bile. He iki üç tane alırsak, bu taraftar ve inançla Avrupa'da bile eseriz. Ama benim istediğim zor anlarda her topu vereceğimiz çok sağlam bir smaçör.

Yine de teşekkürler kızlar..


Gelelim işin diğer kısmına. Kangren mevzumuz maç saatine. Kupa Finali oynatıyorsun ama maç saat 17:00'de. Kim gelecek o maça? Bütün alem sabahçı da bizim mi haberimiz yok. Okuldan kaçıp, işten kaytarıp, maça gelmeyi zorlamak neden? Ondan sonra voleybol kitleselleşmiyor. Bu şekilde imkanı mı var?

Hadi bu işin Federasyon ayağı. Bizim için esas acı olan, koskoca Fenerbahçe'nin bu saatleri "Taraftarım gelecek kardeşim" diyerek, değiştirmeye muktedir olamayışıdır. Yazıklar olsun!

Ela


Bir yeğenimiz daha geldi dünyaya. O da kız oldu. Eser-i muhabbetlerin sayısına bir ekledik.

Acıbadem Hastanesi'nin ilgili sayfasına bırakılan yazılara yıllar sonra bakacak olursa şu şekilde iki yazı görecek Ela.

Aramıza hoşgeldin Tunusbağlı Ela. Umarım hayat boyu mutlu, sağlıklı bir yaşam sürersin. En kısa zamanda babana bahis yolunda yardımcı olacağını umuyorum. Öpüyorum gıdından. Hasta Siempre Eda.
(Barad-Dur)

Şükrü Saracoğlu "Kız çocuğu eser-i muhabbettir" demiş. Hoşgeldin Ela. Vesileyle güzel anne Burcu ablaya ve alemin en şık abilerinden Erkan abiye saygılar. Ela "The Rising Sun Over Acıbadem" Bozkurt.
(Canarino)

"Baba bu abiler manyak mı?" diye sorar mı?

18 Mart 2009 Çarşamba

Ama


Cenazelerde "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sorulduğunda "İyi bilirdik" ve "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sorulduğunda "Helal olsun" denir ya, ne otomatik cevaptır. "İşe yaramazın biriydi ama şimdi beyan edilmez ki orta yere. Zaten ölmüş gitmiş adam." diye mi düşünülür?

Ne münasebet mi? Birbirimizi kandırmayalım. Vardır böyle vaziyetler...

Yaşarken farklı mı?

"İyi adam, hoş adam ama..." ile başlayıp "Boşluğa aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?" noktasında yergilerle dolu "ilişki son tahlilleri"

"Ama" bağlacı ekseriyetle yemiyor mu zaten kendinden önce gelen cümleleri? "İyisin ama..." mesela?

Fakatlar, amalar, lakinler kantarı kendine ağır tartıyorsa, affetmeyeceksin.

"İyi bilirdik" demeyeceksin. "Yaşarken düz durmasın, kabirde ters dönsün" diye içinden bir an geçiyorsa ağzından diğeri çıkmayacak yani.

Kelamın "Allah belanı versin"e bir yol uğramışsa "Esen kal"a yatıya gitmeyeceksin.

Hasılı tutmayın beni. Daha çok bekleyeceğim. Firak orada dururken, visal senin neyine ulan? Önce adam ol sen, adam!

"Ne yaptın da ne anlatıyorsun lan akşam akşam Barış?" diyorsanız; Hiç bir şey yapmamışım. İşte onu anlatıyorum.

Güzel yazmış, merhum Ümit Yaşar. Onu gerçekten iyi bilirdik biz.

"Neden?" diyorum, "Nasıl?" diyorlar
"Gönül" diyorum, "Akıl" diyorlar
Bir meyhanedeyim körkütük sarhoş
"Şarap!" diyorum "Ayıl!" diyorlar.