Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

İleri Demokrasi Anayasası



Benim için Anayasa budur. Tarihi de 1 Nisan 1949. Aziz Nesin, Markopaşa dergisinde yayınlamış.

Bu memlekette "demokrasi" diye bir şey olduğuna inananlara, "Şimdi yok ama falanca parti gelirse olur" diyenlere ve "Ordu bir el koysa, güllük gülistanlık olur"culara gelsin.

Eşek öldükten, ters döndükten ve tenasül uzvu güneş gördükten sonra demokrasi gelecektir. Umudunuzu yitirmeyin!

------------------------

Hukuk-u Merkep Beyannamesi

1- Eşekler eşit ve hür doğarlar. Sıpayken büyüye büyüye eşek olur, eşit olmıyarak ve köle olarak ölürler. İçtimai farklar yalnız saman ve ahır meselelerinde tesis edilebilir. Yani bütün eşekler görünüşte eşit, aslında çeşit çeşittirler.

2- Her eşek topluluğunun hedefi, tecavüzden masun olarak, tabii haklarının korunmasıdır. Bu haklar şunlardır: Anırmak, çifte atmak, zarta ve konforlu bir ahır. Eşekler ve ahırları taaruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövmekte serbesttirler.

3- Hakimiyet yalnız marsuvan eşeğindedir.

4- Hürriyet, kendisine zarar vermeden ve yorulmadan Marsuvan eşeğinden diğer uyuz eşekleri istediği ve dilediği gibi çiftelemesi demektir. Binaenaleyh, Marsuvan eşeğinin kullanabileceği haklar, aynı saman ve aynı ahırdan faydalanmaları ve ağızlarının suyu akan bütün uyuz eşeklerin de bu haktan faydalanamamaları için bir hudutla kayıtlıdır. Bu hudut, ancak saman torbası, kötek ve yularla tayin edilir.

5- Yular ve ip yalnız uyuz eşeklerin çifte atmasına ve ısırmasına engel olmak içindir.

6- Yular, Marsuvan eşeğinin iradesinin ifadesidir. Bütün uyuz eşekler, onun şekil almasına bizzat yardım etmek hakkına sahiptirler. Yular her eşek için müsavidir. Marsuvan eşeğinin gözünde bütün eşekler eşit olduğu için, her eşek yalnız anırtı, cayırtı ve zartadan başka hiçbir şeyde temayüz edememek şartıyla, her rütbe, nişan ve hatta zerdust palan ve ahıra alınmak hakkına sahiptir.

7- Hiçbir uyuz eşek, Marsuvanın haberi olmadan zorla ahıra kapatılamaz. Keyfi anırtılar ve hariçten gazel okumak istiyenler cezalandırılır. Bunda eşek inadı gösterenler, eşek sudan gelene kadar ıslatılır.

8- Belli olan cezalardan başkalarıyla eşekler cezalandırılamaz. Köstekle uslanmıyan inatçı eşekler, nalları dikmeye mecbur edilir.

9- Anırmak, çifte atmak ve zarta eşeklerin en değerli haklarındandır. Binaenaleyh her eşek, anırmak, çifte atmak ve zartasında serbesttir. Şu kadar ki, Marsuvan eşeğini rahatsız edenler mesul tutulur ve eşek cennetine gönderilir.

10- Uyuz eşeklerin yük taşımak ve sırtlarının hiçbir zaman boş kalmamaları için ölmemeleri ve yoncaların bitmesini beklemeleri lazımdır.

11- Eşekler ömrü billah hoşaftan anlamıyacaklar, suyunu bile içmeden tanelerini Marsuvan'a bırakacaklardır.

12- Sıpalar büyüye büyüye eşek oldukları gibi, Marsuvan eşekleri de deve kervanlarına kılavuzluk ederler.

13- Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere kayıtsız şartsız itaate mecburdurlar. Kurttan korkmayan ölmüş eşeklerin vay haline.

11 Şubat 2011 Cuma

Okullara Manyeto ve Filistin Askısı Konsun

Bir süredir konuşulan "Çocuk Polisler" meselesini, Hürriyet gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz da yazmış.

İkinci Abdülhamid'e, kurduğu muhbir teşkilatı yüzünden "haklı olarak" söylenmedik laf bırakmayan muasır medeniyet rejimimizin bir takım bürokratları "Huylu huyundan vazgeçmez" diyerek, bu noktaya kadar gelmişler.

Bence işin standart muhbirlikle kalmaması gerek.

İntibak eğitimi kapsamında kitle olaylarının karşısında polisin nasıl davranması gerektiği de öğretilmeli çocuklara. Bunun içinde mevzu çıkması beklenmemeli. Her okulda, kantin önünde yaşanan kalabalık, test alanı olarak kullanılabilir.

Öncelikle çocuklara, teneffüs esnasında kantine geldiklerinde dağılmaları söylenir. Tabii onlar bu uyarıyı dikkate almayacaklardır. İşte o zaman polis olarak görevlendirilen çocuklar, amirin (ki o da müdür muavini olur herhalde) talimatıyla "emniyet ne verdiyse" arkadaşlarına girişirler. Neticede ağaç yaşken eğilir. Asayiş için sopa atan da yiyen de şereflidir.

Başlıktaki öneriyi de bir düşünsün Iğdır Valiliği... Bir de, fazla yaramazlık yapan öğrenciler için bir Sansaryan Han hazırlandı mı, tamamdır bu iş!

Caretta Carettalar Senden Değerli Hasan


Türk sporunun batıya açılan penceresi Galatasaray'ın münevver oyuncusu, UEFA Kupası'nın ve Dünya Üçüncülüğü'nün katıksız kahramanlarından, mazeretli asabi Hasan Şaş, "Halka hizmet Hakka hizmettir" düsturundan hareketle, memleketinde belediye başkanı olmaya karar vermiş. İlk seçimlerde şansını deneyecekmiş. Kutlu olsun!

Kendisinin yapmayı düşündüğü ilk icraat çok manidar. Demiş ki :
"Belediye başkanı olacağım. Başkan olduğum ilk gün de Karataş'ı Adana'nın merkez ilçesi yapacağım. Mevcut sorunlar Karataş'ın boyutunu çok aşmış durumda. Karataş'ta 60 km sahil var. Bu Türkiye'nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Ama kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer."

Bütün işsizliği fakirim Caretta Caretta kaplumbağalarına bağlayarak diğer dinamiklere bulaşmaya petka bulamadığını anlatmaya çalışan bu derin sporcumuza halk olarak bir teşekkür borçluyuz. İmkanı olan herkes, yerel seçimlerde gidip kendisine oy atarak bu borcu ödemeli.

İşin vahimi, kendisine belediye başkanı olmasını öneren de Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu imiş. Az daha konuşsa, "Gel bize rektör ol lan" da diyebilirmiş. Cumhuriyet gençliği bazı yerlerde bu kafada rektörlere emanet demek.

Son olarak bunca gazın ardından kendini tutamayan Hasan, bir de "Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı üç yıl içerisinde Süper Lig'e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım." buyurmuş. Mourinho senden teknik adamlık öğrensin!

Ama Hasan be... Sana bir şey diyeyim mi ben? O Caretta Caretta'lar var ya. Senden daha sevimliler. Hadi onu geçtim, kesin insanlığa senden daha faydalıdırlar. Onu da bir kenara bırak, bir dile gelseler, kesin senden daha insan olurlar. Nasıl olacak, bilmiyorum...

5 Şubat 2011 Cumartesi

Acaba Yok. Hakikaten A.C.A.B.


Bir mücadeleye kurban vermenin videosu aşağıdaki.

Egemenler karşısında yumruğunu bir haksızlığa kaldırdığın zaman, eğer işbirlikçiliğe de yatkın değilsen, parmaklar kana bulanıyor maalesef.

30. saniyede zirve yapan "katıksız" vahşetin üzerine fazla edebiyat yapmanın lüzumu yok.

Sadece bizdeki bazı "hak arama" mücadeleleri geldi de aklıma, ister istemez, acı zehir gülümsedim.

Hıncal Uluç Adında Bir Yamyam


Aşağıdaki kısımda dinleyebileceğiniz şiirde ne diyor Müşfik Kenter, Orhan Veli'den okurken;
"Ölünce kirlerimizden temizlenir, Ölünce biz de iyi adam oluruz"

Emri hak vâki olduğunda gözleri görmeyenlerin badem gözlü olması da bizim atasözümüz.

Ama...

Bu dünyada kimse, "ölü ya da diri" diğer bir insan hakkında böyle fetva vermemeli. Hele bu "kimse" uçan sözler değil, kalan yazılar yazıyorsa, aşağılıkça kalem sallamamalı.

Emrettiği dine inanıp inanmamak herkesin kendi bileceği iş ama bu konuya dair en güzel tanım, Kur'an-ı Kerim'de...

"... Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?"

Velhasıl, size afiyet olsun Hıncal Beyciğim! Bir porsiyon daha?


29 Aralık 2010 Çarşamba

İnsan Doğmak, Kadın Ölmek


Türkiye'de bundan kolayı yok.

Din yasak eder. Kanun yasak eder. Örf yasak eder. Muaşeret yasak eder. Ama yine de kısmetine pembe kimlik düşenler Türkiye'de daha kolay ölürler.

Kız kardeşiniz vardır. Ne yapsın kızcağız, gönül bu; hem Langa'da badem mütehassısı değildir a, gider hıyarın birine kapılır. Neyin ne olduğunu anlayana kadar zaman geçer. Sonunda o üzülür, siz onunla üzülürsünüz.

Kızınız olsa ha keza öyle. Ki kız babası dedin mi sevinci meydan savaşı kazanan komutana, üzüntüsü askerken kurşuna dizilmeye değil de asılmaya bedel.

Evli ve çocuksuz hallerde eş durumları korkutur. İşinde, gücünde, yolunda gidip gelirken kötü bir şeylere rast gelmesin diye bin bir kere bin bir dua edersiniz. Sakınılan göze batan küçücük çöpe bile kahrolursunuz.

Annenizin fotoğrafları genç kalırken kendisi yaşlanıyordur. Babadan korkup "Anne" diye ağlama yaşları geçen asırda kalmıştır ama sevgisi eskidikçe değerlenir. Hep tetikte yaşarsınız, "Aman" diye nezlesinden bile nem kaparak.

Ya da...

Birisinin kız kardeşi, kızı, karısı ya da annesi ölür. Emri hak ile yatağında değil de manyağın tekinin eliyle sokakta... Fotoğraftaki Ayşe Paşalı gibi.

Detaylar burada var. Arzu eden, midesi kasılmayan okusun.

Bu cinayetin ardından ne memleketin cinnet hallerinden konuşacağım ne de yerine Oz Büyücüsü'ndeki korkak korkuluğu koysan bir şey fark etmeyecek "Kadın ve Aileden Sorumlu ama Zihniyetten Sorunlu" vekil hanımefendiden. Benim aklıma takılan başka...

"Türkiye'nin düşman işgalinden kurtuluşunda ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma sürecinde kadının rolü" diye bir panel yapılsa, gitmeyen Nişantaşı ve Bağdat Caddesi hanımı kalmaz. Etiler ve diğer semtler de cabası. Birer küçük Türk bayrağı, bir gençten pop insanının Onuncu Yıl Marşı okuması, mini bir "Dünden Bugüne Türk Kadını" konsept defilesi, anlatılan bir kaç Atatürk hatırasında dökülen gözyaşı ve "Şahaneydi şekerim" akisleri... Sonrası? Ne sonrası? Daha ne olsun?

(Atatürk sevgisi de bambaşkadır bu hanımların. 10 Kasım'larda gözler Kızılırmak olur ama sorsan "Hadi Atatürk'ü başkasına öğretmeyi geçtik. Kendin okuyor musun bari hayatı, yaptıkları ve yapmaya çabaladıkları hakkında bir şeyler?" diye; çoğundan "Ay yok.. Mustafa'yı izledim. Veda'yı izledim. Dersimiz Atatürk'ü izledim. Yeni dizi çıkarsa onu da izlerim" cevabı gelmezse ne olayım. Başkasına faydalı olmayı zul gören ama gösteriş için edinilen rozet ve ezber ideolojisi... Neyse...)

O Türk kadınının yaşı küçük olanı köyde bir erkeğe baktı diye sandalyeye oturtulup, toprağa diri diri gömülmüş. Biraz daha büyüğü kasaba eşrafının aylarca tecavüzüne uğrayıp, çocuk yaşta hamile kalmış. Nihayet yetişkini şehrin göbeğinde güpegündüz bıçaklanarak öldürülmüş. Hiiiç... Hiçbiri merhume Ceyla Gölcüklü kadar üzmez; Eda Taşpınar'ın bikinisi kadar ilgilendirmez, bu hanım ablaları.

Aksi olsa, gazetelerde, dergilerde, sosyal medyada kendine yer tutmuş bu kadar kadın yazar mutlaka bir şekilde organize olup, dikilirdi bu olan bitenin karşısına. Köşelerine, bloglarına, bir tarafa minicik bir banner atarlardı mesela. Ya da her hafta bir kez "kadına şiddet" temalı yazarlardı. Nerede? Eşek suya gidecek de, sudan dönerken ölecek de, kıyıya vuracak da, ters dönecek de, maslahatı güneş görecek. Belki anca o zaman...

Fakat bu ablalara baksan, "Bu futbol taraftarları bir felaket güzelim. Geçende Bağdat Caddesi'nde fön çektiriyorum. Dışarıda bir kıyamet. İnanılır şey değil. Resmen terör. Şikayet etmek lazım bunları" lafları ağızlarından düşmez.

Durmak yok Türk kadını. At gözlüğüyle yola devam. Gidinin yarım porsiyon aydınları!

28 Aralık 2010 Salı

17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler


Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.

Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.

Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.

Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.

Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?

Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.

Bugüne gelecek olursak...

Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.

Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.

Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.

Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.

Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.

Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.

Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.

Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.

Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.

Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.

Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.

Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.

Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.

Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.

Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.

25 Aralık 2010 Cumartesi

İleri Demokrasilerde İçki İçenin Götüne Damga Vurulur


Haber ajanslara düşer düşmez yorum yapmak yanlış olabilir ama dayanamıyorum, zira haberin içerisinde "yanlış anlaşılabilecek" (!) bir durum olsa bile başımızdaki mebuslardan bir çoğunun yasakçı kafası malum olduğundan, bu hadisenin yaldır yaldır içlerinden geçtiğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

İnternetten içki satışını yasaklayan önerge, TBMM Plan Bütçe alt komisyonunda görüşülmüş. Görüşmeden sızan fantastik cümleler var.

İktidar partisinin üyelerine;
“İnternetten alkol satışının ne sakıncası var?” diye sorulmuş.

Cevap olarak;
“18 yaşından küçükleri koruyoruz” demişler.

Bu muhteremlere göre 0-18 yaş arası çocuklar internetten kredi kartıyla sipariş verip, eve alkol getireceklermiş. E güzel de bakkal var, çakkal var, şarküteri var, süpermarket var, hipermarket var, AVM'ler, var oğlu var. Hepsinde içki var. O nasıl olacak? 18 yaşından küçük her vatandaşın başına emniyet elemanı mı koyacaksınız?

Yine bu müstesna zevat, internete girerek içki satın alan insanların mahallenin tekel bayiinin 128 bit SSL korumalı web sitesini açıp 3 tane Tuborg Fıçı sipariş verdiğini sanıyor herhalde.

Anlaşılan kendileri dayanamayıp, devamlı götürüyorlar. Bu kafanın başka izahı yok çünkü.

Oldu olacak komisyonun başında kim varsa ismini değiştirsin de "Murat Dördüncü" yapsın. Tarihe de hoş bir atıf olur.

Not : Başlıkta gayet ciddiyim. Süreç içerisinde bu noktaya gelmektense bir an evvel tatbik etmeye başlamak en güzeli. Bir ara içki içenlerin doğrudan giderilmesi nasıl olur diye düşündüm, lakin şimdilerde "Kara Ali" gibisini bulmak zor. O mesleğin erbabı kalmadı. Bunun yerine gözlere mil çektirilebilir. Komisyon bunu bir düşünsün.

Yılbaşı Ağacı


Başka türlüsüyle işim olmaz.

İlgililere yeni yılları kutlu olsun efendim.

16 Aralık 2010 Perşembe

Sarı Lacivert Kravattan Utanmak



“Belki küfürden en çok çekmiş kulüp başkanı sizsiniz. Küfür nasıl kalkar?”

“Merak ediyorum, özel hayatınızda da agresif misiniz?”

“Elinizde sihirli değnek olsa ne yapardınız?”

"Issız adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?"

"Şimdi size kaybolan yıllarınızı verseler, hiçbir şey söylemeye hakkınız var mı?"

Son iki tanesi hariç yukarıdakiler, Meclis Spor Sorunlarını Araştırma Komisyonu'nda, milletvekillerinin Aziz Yıldırım'a yönelttiği sorular. Mareşal Fevzi Çakmak İlkokulu'na, birinci sınıf talebeleriyle sohbete gitse, yine aynı şeyler sorulurdu herhalde.

Türkiye gibi ülkelerde, bir iş "yapılmayacaksa" komisyona havale edilir. Bu konuda da bürokratik kafa, yeni bir yorum, yeni düşünüş getirmeden bildiğini okuyacağı için, uzmanlardan, profesyonellerden ve mevzunun tüm katmanlarından değil de bir kaç mebus liderliğinde, seçmece yöneticilerden fikir alarak kendi bildiğini okuyacak. Geçmiş olsun. Bunda şaşıracak bir şey yok.

Günün bombası başka.

Efendim, ajansların dediğine göre, "MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, “Kulüpler Birliği’ni temsil ediyorsunuz, buraya bile sarı-lacivert kravatla geliyorsunuz, bu da fanatizmdir” deyince Yıldırım, “Hediyeydi, çıkarayım o zaman” dedi ve toplantıyı kravatsız sürdürdü."

Kravat ve fanatizm... Vay anasını vay! Muhterem vekilimiz kravatın altında sustalı olduğunu mu düşündü, yoksa "Tegami Bachi" isimli animede ejderha Maka'nın kızı Niche karakterinin saçlarında olduğu gibi kravatın kendisinin keskin bir kılıca dönüşeceğini mi sandı bilinmez ama Fenerbahçe Kulübü başkanı, kulübünün renklerini taşıyan kravatı takmaktan hicap duymuş.

Muhtemelen bu konu sağda solda yazıldığı zaman, "Siz de Aziz Yıldırım'a nereden sallayacağınızı şaşırdınız" diyenler peydah olacaktır. İyi de biz kravatı mühim bir şey biliyorduk. Fenerbahçe'nin eski yöneticisi Hakan "The Yul Brynner" Kutlualp'in kravatı olay çıkartmıştı örneğin. Neyse... Öğrendiğimiz iyi oldu. Bundan sonra "fanatizm yapma" vesileleri arasına kravat da girdi. Polis takım elbiselileri toplamaya başlarsa şaşırmamak lazım. Tabii bu kural sadece Fenerbahçelilere işler, o da ayrı. Hatta bizzat Aziz Yıldırım'ın kendisi "Şu sarı - lacivert kravatlıyı alın" der, o apayrı.

15 Aralık 2010 Çarşamba

5 Silah Yetmez. Kurşuna Dizme Yasal Olsun.


Bence adam başı beş silaha izin verileceğine, birer silahı olan beş kişiye, gerekli evrakları topladıktan ve bizzat başvurularını yapıp, sağlık kontrolünden geçtikten sonra "Kurşuna Dizme" hakkı tanınsın. Böylece hiç değilse bireysel olayların önüne geçilir. Adam vuracağı olan, yasal yoldan işini görmüş olur.

Güzel ülkemizde mebus olanların bir kısmının, "Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler" şiirindeki gibi bir hal aldığını, ara sıra ortaya çıkan yasa tasarılarından anlıyoruz.

"Silah yaşı 18'e insin. Herkes beşer silah alsın. Başka?"

Siz hiç silahla öldürülmüş insan gördünüz mü? Kafasından vurulmuş? Bağırsakları dökülmüş? Bende nasip (!) varmış, alayını yakından gördüm. Hoş, artık zor da değil; internetten hepsini bir çırpıda bulmak mümkün. Bir an, bir manyağın, sırf olmadık bir sebepten kafası attığı için elindeki 5 silahtan biriyle sokağa çıkıp savurduğu kurşunların sevdiklerinize geldiğini düşünün. Ondan sonra da kendi silahınızın mekanizmalarını temizlerken o kadar gurur dolu olacak mısınız bakalım?

Silah vardır. Kullanılır da. Bunlarda yadırganacak bir şey yok... Sınırlar olmasın. Cümle âlem enternasyonalist olsun. Onunla da kalmasın, hayat bayram olsun. Hepimiz kol kola gezelim. Ağaçlar ormana dönsün. Bunlar güzel hayaller. Savaş varsa, ihtimali varsa, silah da olacak ama sivillerde değil.

Gerçi bunu, bu yasayı çıkarmaya çalışanların "insan" olduğunu varsayarak yazıyorum ama fena halde yanıldığımı da biliyorum. Ümit, bu iletişim çağında üç beş avuç da olsa ayaklanabilip vekillere "Ne ayaksınız gençler?" diyebilmek. Zira görülüyor ki iktidar muhalefet fark etmiyor; vekil olunca kafa hoppaaa...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Haydarpaşa'yı Kundaklamak...


Sakallı Nurettin Paşa, İzmir'i yakarken ne düşündüyse Haydarpaşa'yı yakanlar da aynısını düşündü:
"Yakın geçmişi. Yerine kendi geleceğimizi inşa edeceğiz"

"Milletvekilleri ve bürokratlar gecenin bir yarısı gelip, çatıya düzeneği yerleştirdiler; sabaha da yangın başladı" demiyor hiç kimse ama üzerinde belli parasal hesapların dört döndüğü anıtların her an çıra muamelesi görebilecek olması (sadece bu ülkenin değil) bu coğrafyanın bir geleneği...

Çünkü bu bir "medeniyet ve kültürün meselesidir"..

Tırnak içindeki cümle, Falih Rıfkı Atay'dan... Her Türk'ün başucu kitaplarından olması gerektiğine inandığımız için sık sık alıntı yaptığımız "Çankaya"dan bir pasaj olacak aşağıda. Türkiye'de şehircilik kelimesinden ne anlaşıldığını anlatan bu pasajın hala değişmediğini göreceksiniz.

------------------------------------------------

.. bir İstanbul milletvekili, garaj bahanesi ile aynı sokaklardan birinde dükkan "kaçırdı". Bir başka milletvekili kat "kaçırdı". Belediye göz yumdu. Ve tıpkı İstanbul'da spekülasyoncu ve arsa vurguncularının Prost'a oynadığı oyunu, Ankara'da yabancı şehircilere oynadılar. Yerli imar, Orta Anadolu'da, hiç şüphesiz bugüne kadar harcadığımızdan daha az masrafla elde edeceğimiz yeryüzünün en ileri şehri hayalini mahvetti.


Yerli imara yıllarca hâkim olanlardan biri, Ankara'ya on parasız gelmişti. Yüz binlerce lira kazandı ve parasını Amerika'ya aktardı. 1945'de New York'a gittiğim vakit, Ankara'daki ecnebi inşaatından çalan bir hırsız mühendisle onun şirket kurmuş olduğunu öğrenmiştim.


Mesele basit değil midir? Bir dönüm içinde bir kır evi disiplinine göre bir metre arsa fiyatının bir lirada karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik ve dört katlı apartman sistemi bu fiyatı on altı liraya, yirmi liraya çıkarır. Müsaadeyi verenler spekülasyonculara ortaktırlar. Onun için nerede arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız, hemen hırsızlığa hükmediniz.


Ankara'da milyonlar çalınmıştır. İstanbul'da milyonlar vurulmaktadır.


Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı.

Çünkü bu, Atatürk'ün devrimleri ile halletmeye çalıştığı medeniyet ve kültürün meselesidir.

Milli Eğitim Budur



Aslında insan olan, yukarıdaki metni Müşfik Kenter'in sesinden dinlemeden de etkilenir ama bizde gökten gelse "Bana ne yeaa" diyecek duyarlılıkta (!) Adem oğulları ile Havva kızları çoğunlukta olduğundan ötürü, bit osuruğu kuvvetinde kalıyor.

Buyurun, etkileyici bir ses tonuyla, okullarımızın hâl-i pür melali... Eyy Türk gençliği he mi? Görmediğiniz iyi oldu Paşam..

22 Kasım 2010 Pazartesi

İleri Demokraasi


Haklı, haksız, içerik doğru, yanlış, mesele bu değil.

Mesele bugün A partisinin, yarın B, öbür gün C partisinin iktidarında, Türkiye'de yukarıdaki görüntünün değişmeyecek olmasıdır. Türkiye'nin "demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti" olması, nasıl ki değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir gerçekse, bu da öyle.

Bir muktediri protesto ederseniz, böyle "Albunualalalizm" kurbanı olursunuz işte.

Sadece parti fırka işi de değil bu şekiller. Sıkıyorsa spor kulübü başkanlarını protesto edin. Onların elinde çevik kuvvet olmadığı için, zinde kuvvetler gelir, çöker başınıza.

O yüzden, şaşırıyorum partici olanlara. İktidarı muhalefeti fark etmiyor... Tamam biz de kulüpçüyüz şunun şurasında. Yani biliriz tuhaf tutkuların ne olduğunu, bazen gözün nasıl döndüğünü falan ama "Bunlar var ya çok değişik politikacılar be abi! Yani nasıl desem hani, memleketi var ya bir tek bunlar götürebilir feraha. Bireyleri sadece bunlar kavuşturabilir mutlak özgürlüğe" diye düşünmek için de beynin çamaşır suyu ile çitilenmiş olması gerekiyor.

Mevzu mu ne? 2008 yılında başvekili protesto eden 18 tane İTÜ öğrencisi hapis cezasına çarptırılmış. Önemli değil, ileri demokraasilerde olur böyle şeyler...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Hakkında Doğru Dürüst Bir Şey Bilmediğimiz Atatürk


Selahattin Duman'ın bugünkü yazısı 10 Kasım'lara dair hissiyatı mükemmel anlatıyor. Sondan bir önceki, başlığa taşıdığımız cümle ise genel vaziyeti...

Kerameti kendinden menkullerin yazdığı kuş tüyü yastık hafifliğinde "Şununla seviştim, bununla düzüştüm ehere mekeke" kitaplarını ya da "Aşk-Meşk-Mevlana" üçgeninden parsayı toplayıp, üzerine bir de "Best Of" rezaleti yaratan yazarları kısa süreliğine bir kenara bırakarak, Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya"sını ya da Lord Kinross'un "Atatürk"ünü okumak gerek... Şevket Süreyya Aydemir'den üç ciltlik "Tek Adam"ı da unutmadan.

Oturup "Nutuk" ezberlemek, "İngiliz Gizli Belgelerinde Atatürk" araştırmak ya da "1. Meclis Tutanakları" hatmetmekten bahsetmiyoruz. En azından şunlara "Tuğla gibi bunlar yeaaa" diye ağız bükmemek gerek...

-----------------------------------------------------

Atatürk’ün sağlığında kendi aklına getirmeyeceği bir ritüeli, dünyanın en saçma anma törenlerini biz yarattık.. Sonra o törenlerin, o sanal yasların esiri olduk.. Öyle ki herkes garabeti gördüğü halde yıllarca kimse “Nedir bu yahu?” diye sorma cesaretini gösteremedi.. Taaa ki devr-i Özal’a kadar..

Eski kasveti kalmadı 10 Kasım’ların..

Şimdi gazetenin tepesine konan bir anma yazısı ile güzel bir fotoğraf yetiyor.. Gazeteci hinliği ile son bir gayret daha..

Ya Atatürk’ün eski fotoğraflarından derme çatma bir albüm veya tek bir poster o gün için “hediye” niyetine veriliyor..
Olur ya! Hâlâ acısı taze duran birileri vardır, ellişer kuruşunu tiraj niyetine alıverelim ellerinden..
Bu promosyon sanatının sanal acının önüne geçmesi halidir.. Bereket kulak asan yok.. Alınıp incinen de..
Hadisli tembihattandır..

Ölenlerimizi hayırla yad edeceğiz.. İmamın “Nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunu varsayarak “İyi bilirdik..” diye çığrışacağız..

Hatta hayırla yad etmekten de ötesi var.. Gülerek, neş’eli zamanlarını anarak, eğlenerek anmak.. Daha güzeli yok..
Yalandan yas tutmanın çilesi bizim kuşağa denk geldi..
Çankaya’nın ikinci sahibi İsmet İnönü zamanında bu “sanal yas hali” pek uygulanmıyor, hatta hafif geçiriliyordu..
O yüzden de çocuk sesiyle dillendirdiğimiz “Atam! Sen kalk da ben yatam..” hamaseti o yıllarda yoktu..
Hatta yavaş yavaş, alttan alta Atatürk’ün ezici gölgesi cumhuriyetin günlük yaşamından siliniyordu.. O yılları yaşayanlar bir baktılar ki banknotların üzerinden Atatürk resimleri de kalkmış..

Yerine İsmet Paşa’nın resimleri konmuş..
Devlet dairelerine Atatürk yerine İnönü’nün posterleri asılmış..

Hesabını sormaya yürek ister..
Bugün nasıl “seyrek bıyıklı asabi şahsiyete” hiçbir muhabirin potkası sıkmayıp, aykırı bir soru soramıyorsa o yıllar da öyleydi..

“Kelebek bıyıklı, asık suratlı şahsiyet..” vardı başımızda.. Milli Şef olaraktan..
Soru sormak şurada dursun, yanına yaklaşılamazdı bile..

ONLARIN İŞİDİR

Derken iktidar el değiştirdi..
Türkiye’nin yeni patronları Demokratlar oldu, o sırada Anıtkabir’in de inşaatı bitti.. Atatürk’ün Etnoğrafya Müzesi içinde muhafaza edilen tahnit edilmiş naaşı Anıtkabir’e nakledilecekti..

Büyük bir devlet töreni hazırlandı.. İnceden inceye protokol hesapları yapıldı.. Kim nerede duracak? Kim hangi sırada yürüyecek?

Ahali bir de baktı ki Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı diye bilinen İsmet Paşa, hazırlanan protokolde arkalarda bir yere düşmüş.. Sanki onun ilk başvekili ve halefi değil de çeşnici başısı..

Anıtkabir’e bütün devlet erkânı, bürokrasi, ekabirle vakarla, devlet adamlarına yakışır ağır başlılıkla yürüdü..
Yürüyüş sırasında ardı ardına çalan ve Radyo’dan da naklen yayınlanan törenden dinlenen Chopin’in Cenaze Marşı ile yeniden ağlatıldı..

Ondan sonra estirilen rüzgâr bir türlü durmadı, hatta her yıl daha şiddetlendi ve 10 Kasım’lar zapt edilmez oldu..
“Atam! Sen kalk da ben yatam..”

O yıllarda sanal yasın gerçek acısını çekenler hep ilkokul birinci sınıf bebeleri olmuştur..

Ağırlaştırılmış yas halinin etkisi ile çarpılan bebelerin çoğu evlerine girer girmez analarına sarılıp “Atatürk öldü..” diye gerçekten ağlamıştır..

Çocuk algısı işte.. Sanki yeni ölmüş gibi algılıyor olayı..
Orta eğitimden itibaren olay komediye dönüştü.. Her yıl 10 Kasım’dan önce sıkı bir hazırlık yapılırdı..
Her sınıfın “inekleri”, hocalar tarafından iyi bilindiğinden görev onlara verilirdi..

Kimi Atatürk’ün hayatını anlatacak.. kimi savaşlarını.. kimi de anekdotlardan giderek benzersiz kişiliğini.. Hafızası kuvvetli olanların görevi de Ata için yazılmış ağıt-şiirleri okumaktı..

Hatta mümkünse okurken ağlamaktı..
Hele dinleyenlerden bir ikisi de ağlıyorsa.. O çocuk bir de genel yas töreni için bütün okulun karşısına hatta bütün şehrin önüne çıkarılırdı..

Halkın hissiyatını sınamak için..

***
Her ortaokulun, her lisenin “kadrolu itleri” vardır.. Amatör stand-up sanatçıları.. Seyyar komedyenleri.. Bunların işi eğitimin taaa Ankara’dan belirlenen müfredatı ile uygulama sırasında dalga geçmektir..

Çoğu potansiyel tuluatçı olduğundan, laf ağızlarının ucuna geldiğinde kendilerini tutamazlar.. Doğaçlama yaparlar.. Tokat da ense köklerine patlar..

Sen gel.. Vefatı üzerinden otuz yıl, kırk yıl geçmiş birinin arkasından daha cenaze kalkmamış gibi yapanları seyrederken sus..

Kolay değildir.. Kendini tutamayıp mutlaka bir şey yumurtlarsın.. Şaplağı da yersin..
Eski bir “10 Kasım törenleri Gazisi” olarak kendi yediklerimden biliyorum bunları..

ACAYİP KAŞLAR..

Atatürk ’ün vefatı ile günlük hayat arasındaki zaman makası açıldıkça iş daha da garipleşiyor daha da komikleşiyordu..

Atatürk’ün kendisi sağ olsa ellam kendi müdahale ederdi bu soytarılığa.. Belki de gülerdi..

O tek parti ve arkasından gelen yılların kültürü ile asık suratlı, sert bakışlı fotoğraflarını göre göre adamcağızı aksi, sert bir kişilik olarak belledik..

Bir de fotoğrafçı çıktı.. Onun portre fotoğraflarını rötuşlayıp kaşlarını İkinci Wilhelm‘in bıyıkları gibi sivriltti.. Anısına yaptığımız en büyük rezilliklerden biri de budur..

Kaşları yukarı burulmuş, tuhaf görünümlü bir Atatürk.. Gerçekle ilgisi olmayan itici bir imaj..

Şimdi yayınlanıyor da Atatürk’ün gülen, kahkaha atan fotoğraflarını görenler şaşırıyor..

Kraldan çok kralcılığımız rahmetliyi bile şaşırtmıştır.. Ahalinin ki çok mu?

***

Yeni öğrenim yılı için hazırlanan tarih kitaplarını karıştırırken ilk kez basılan Ali Rıza Bey fotoğrafını gördüğünde şaşırdığı gibi..

Çocukluk arkadaşına, Bozok’a seslenir.. “Salih bak!” der gülerek.. “Bizim peder buymuş..”

Hakkında doğru dürüst bir şey bilmediğimiz insanın arkasından “yalandan ağlama komedisi..” çok şükür gerilerde kaldı..

Bunun için rahmetli Özal’a da ayrıca bir minnet borcumuz var..

Ey Şehid oğlu Şehid!


İsteme kimselerden makber. Sana ağuşunu açmış, duruyor peygamber.

Peygamber durmasına duruyor da, diğerleri ne yapıyor?

Yukarıdaki fotoğraf, İkinci Dünya Savaşı'nda Minsk dolaylarında çarpışırken ölen Alman askerlerinin defin işleminden bir enstantane... 900 küsur askerin kalıntıları, yeniden gömülmek üzere küçük tabutlara yerleştiriliyor.

Bir "Yendik" diye böbürlendiğimiz Anzakların memleket sınırları dahilindeki mezarlarına, peşinden bir de bizimkilere bakınca hissedilen burukluğun, şu yukarıdaki fotoğraftan sonra da hissedilmemesi için ne sebep var?

Baştakilere kızmak da gelmiyor insanın içinden. Senden, benden, bizden birileri oralarda işte. Senin, benim, bizim duyarsızlığımızla aynı dereceden emekli olmuşlar.

Bugün bir fısıltı gazetesi haberi çıksa, "Şehitliklerin içindeki her mezarda bir altın varmış" diye, yağmalanır bile o mezarlar. Şehitlik böyle bir şey demek; yukarıda en yüksek mertebe, aşağıda "Senede Bir Gün" ya hatırlanmak, ya hatırlanmamak.. İşte bütün mesele bu...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Şili'de Halk Bugün Savaşırken...


Madende ölüm, bazı yerlerde kader değil demek.

Bazı ülkelerde "İnsandır. Ölür, ölür bitmez" denmiyor demek.

Bazen "Güzel ölüm" hikayesiyle kolaya kaçıp, insanları teselli etmek "sorumluluktan" sayılmıyor demek.

Ve bazen değil, sık sık, ne zaman bir konuyla ilgili küçümseyerek yapılan "Bizde olsa şöyle olurdu" yorumunu duyuyorum Türkiye'den, hemen aklıma yukarıdaki karikatür geliyor.

Şili halkına selam olsun.

Kediyi Sadece Merak Öldürmez


Durduk yere öldürmeyi emreden bir din var mı? Bilinmez. Her dinden haberdar değiliz.

Doğada insandan başka, durduk yere öldüren var mı? Bilinmez. Mahlukatın tümüne aşina değiliz.

Ne bilinir?

Düşenin kimseye zararı dokunmuyorsa, ona tekme atılmayacağı bilinir.

Zararsız birini tekme atarak öldürmemek gerektiği bilinir.

En azından bunlar insan olmanın gereğidir.

Bir kaç tane, iple sarkıtıldığı takdirde can acıtan uzvundan tavana asılması gereken vatandaşın, tekmeleyerek bir kediyi öldürmesinin videosu düşmüş internete. İçim kaldırmazdı, izlemedim. Bunlar yargılanmış, para cezası almışlar, falan filan.

Hukuk sisteminin yapabileceği fazla bir şey yoktur herhalde. Burada yargı dersi verecek halimiz de yok. Ama merak ediyorum, bu gibi canilikler için daha farklı bir sistem geliştirilemez mi diye... Hoş, tecavüzde bile "tutuksuz yargılamaya" karar verebilen bir sistemden, fazla bir şey beklememek lazım tabii.

Bu yukarıdaki bizim şantiyenin kedisi "baks"... Sadece onun değil, dışarıda bir hayvancağızın da lüzumsuz yere zarar gördüğüne şahit olsam, zarar veren arkadaşın zarar veren yerlerini eline verme azmine girerim. Milletin içinden bir avucu değil, çoğunluğu böyle olduğu vakit biraz daha mutlu oluruz.

5 Ekim 2010 Salı

Allah Allah Deyip Geçer, Genç Zekeriya


Muhtelif kaynaklarda haberi geçtiği üzere, Muğla Üniversitesi'nin rektörlük seçimlerinde aday olan Zekeriya Güney isimli 61 yaşındaki pek muhterem zat, "Herkesin içinde utanmadan sıkılmadan sarmaş dolaş öpüşen öğrencilere tahammül gösterilmeyecek" buyurmuş.

Tahammül göstermeyip de ne yapacak; mesela erkeklerin çükünü mü kesecek, yoksa kızlara firavun sünneti mi uygulayacak, orası aydınlanmamış.

Kafa karışıklığı, kendisini "çok çalışkan, Atatürk ve Türk milleti sevdalısı, hümanist ve milliyetçi-sosyalist bir dünya görüşüne sahip" diye tanımlamasından iyice anlaşılan bu öğretim abidesinin (!) rektör olacağı bir üniversiteden kime, ne hayır geleceği tartışılır.

Muğla'nın kapısın Zekeriya açtı.
Gençlerin cümlesi önünden kaçtı ooof offf.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Güle Güle Naci Ağabey

Naci ağabey'i kaybetmişiz. "Fenerbahçe Cumhuriyeti"nin kurucusunu ve en güzel insanlarından birisini kaybettik. Acı da yokluk da tarif edilemeyecek kadar büyük. Müthiş derecede üzgünüm.

El yazısıyla kaleme aldığı hatıralarını, bilgisayar ortamına geçirmem için bana vererek, beni inanılmaz mutlu etmişti. Blogda da büyük kısmını yayınlamıştım.

Geçen yaz, Bodrum'a yanına gittiğim zaman, yine uzun uzun konuşmuştuk. Sohbetini çok özleyeceğim. Seni çok özleyeceğim.

Hepsi olmasa da bir çok Fenerbahçeli, sana borçlarının her zaman farkında olacaklar. En azından, bizler yaşadıkça kimsenin seni ve büyük armağanını unutmamasına çalışacağız.

Anılarında "Hiç unutmam" diye başladığın bir yer vardı. Hani "o sene Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu gece derenin en meşhur gazinosu olan Hamdi’nin Gazinosu’nda balo tertip edilmişti. Biz de dışarıdan seyrediyorduk. Dere sandallarla dolmuştu. Kuşdili Çayırı insan almıyordu. Hatta annemler, halamlar, büyük annem herkes kutlama heyecanı ile sokaklara dökülmüştü. Gecenin biraz ilerlemiş olduğu bir zamanda o zaman hepimizin hayran olduğumuz Zeki Rıza ağabeyimiz “Haydi çocuklar gelin” diye bizi içeri aldı. Bunları yazarken şu anda hala ağlıyorum." diye devam ediyordu.

Şimdi biz de ağlıyoruz ağabey.. Nur içinde yat..