10 Kasım 2010 Çarşamba

Hakkında Doğru Dürüst Bir Şey Bilmediğimiz Atatürk


Selahattin Duman'ın bugünkü yazısı 10 Kasım'lara dair hissiyatı mükemmel anlatıyor. Sondan bir önceki, başlığa taşıdığımız cümle ise genel vaziyeti...

Kerameti kendinden menkullerin yazdığı kuş tüyü yastık hafifliğinde "Şununla seviştim, bununla düzüştüm ehere mekeke" kitaplarını ya da "Aşk-Meşk-Mevlana" üçgeninden parsayı toplayıp, üzerine bir de "Best Of" rezaleti yaratan yazarları kısa süreliğine bir kenara bırakarak, Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya"sını ya da Lord Kinross'un "Atatürk"ünü okumak gerek... Şevket Süreyya Aydemir'den üç ciltlik "Tek Adam"ı da unutmadan.

Oturup "Nutuk" ezberlemek, "İngiliz Gizli Belgelerinde Atatürk" araştırmak ya da "1. Meclis Tutanakları" hatmetmekten bahsetmiyoruz. En azından şunlara "Tuğla gibi bunlar yeaaa" diye ağız bükmemek gerek...

-----------------------------------------------------

Atatürk’ün sağlığında kendi aklına getirmeyeceği bir ritüeli, dünyanın en saçma anma törenlerini biz yarattık.. Sonra o törenlerin, o sanal yasların esiri olduk.. Öyle ki herkes garabeti gördüğü halde yıllarca kimse “Nedir bu yahu?” diye sorma cesaretini gösteremedi.. Taaa ki devr-i Özal’a kadar..

Eski kasveti kalmadı 10 Kasım’ların..

Şimdi gazetenin tepesine konan bir anma yazısı ile güzel bir fotoğraf yetiyor.. Gazeteci hinliği ile son bir gayret daha..

Ya Atatürk’ün eski fotoğraflarından derme çatma bir albüm veya tek bir poster o gün için “hediye” niyetine veriliyor..
Olur ya! Hâlâ acısı taze duran birileri vardır, ellişer kuruşunu tiraj niyetine alıverelim ellerinden..
Bu promosyon sanatının sanal acının önüne geçmesi halidir.. Bereket kulak asan yok.. Alınıp incinen de..
Hadisli tembihattandır..

Ölenlerimizi hayırla yad edeceğiz.. İmamın “Nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunu varsayarak “İyi bilirdik..” diye çığrışacağız..

Hatta hayırla yad etmekten de ötesi var.. Gülerek, neş’eli zamanlarını anarak, eğlenerek anmak.. Daha güzeli yok..
Yalandan yas tutmanın çilesi bizim kuşağa denk geldi..
Çankaya’nın ikinci sahibi İsmet İnönü zamanında bu “sanal yas hali” pek uygulanmıyor, hatta hafif geçiriliyordu..
O yüzden de çocuk sesiyle dillendirdiğimiz “Atam! Sen kalk da ben yatam..” hamaseti o yıllarda yoktu..
Hatta yavaş yavaş, alttan alta Atatürk’ün ezici gölgesi cumhuriyetin günlük yaşamından siliniyordu.. O yılları yaşayanlar bir baktılar ki banknotların üzerinden Atatürk resimleri de kalkmış..

Yerine İsmet Paşa’nın resimleri konmuş..
Devlet dairelerine Atatürk yerine İnönü’nün posterleri asılmış..

Hesabını sormaya yürek ister..
Bugün nasıl “seyrek bıyıklı asabi şahsiyete” hiçbir muhabirin potkası sıkmayıp, aykırı bir soru soramıyorsa o yıllar da öyleydi..

“Kelebek bıyıklı, asık suratlı şahsiyet..” vardı başımızda.. Milli Şef olaraktan..
Soru sormak şurada dursun, yanına yaklaşılamazdı bile..

ONLARIN İŞİDİR

Derken iktidar el değiştirdi..
Türkiye’nin yeni patronları Demokratlar oldu, o sırada Anıtkabir’in de inşaatı bitti.. Atatürk’ün Etnoğrafya Müzesi içinde muhafaza edilen tahnit edilmiş naaşı Anıtkabir’e nakledilecekti..

Büyük bir devlet töreni hazırlandı.. İnceden inceye protokol hesapları yapıldı.. Kim nerede duracak? Kim hangi sırada yürüyecek?

Ahali bir de baktı ki Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı diye bilinen İsmet Paşa, hazırlanan protokolde arkalarda bir yere düşmüş.. Sanki onun ilk başvekili ve halefi değil de çeşnici başısı..

Anıtkabir’e bütün devlet erkânı, bürokrasi, ekabirle vakarla, devlet adamlarına yakışır ağır başlılıkla yürüdü..
Yürüyüş sırasında ardı ardına çalan ve Radyo’dan da naklen yayınlanan törenden dinlenen Chopin’in Cenaze Marşı ile yeniden ağlatıldı..

Ondan sonra estirilen rüzgâr bir türlü durmadı, hatta her yıl daha şiddetlendi ve 10 Kasım’lar zapt edilmez oldu..
“Atam! Sen kalk da ben yatam..”

O yıllarda sanal yasın gerçek acısını çekenler hep ilkokul birinci sınıf bebeleri olmuştur..

Ağırlaştırılmış yas halinin etkisi ile çarpılan bebelerin çoğu evlerine girer girmez analarına sarılıp “Atatürk öldü..” diye gerçekten ağlamıştır..

Çocuk algısı işte.. Sanki yeni ölmüş gibi algılıyor olayı..
Orta eğitimden itibaren olay komediye dönüştü.. Her yıl 10 Kasım’dan önce sıkı bir hazırlık yapılırdı..
Her sınıfın “inekleri”, hocalar tarafından iyi bilindiğinden görev onlara verilirdi..

Kimi Atatürk’ün hayatını anlatacak.. kimi savaşlarını.. kimi de anekdotlardan giderek benzersiz kişiliğini.. Hafızası kuvvetli olanların görevi de Ata için yazılmış ağıt-şiirleri okumaktı..

Hatta mümkünse okurken ağlamaktı..
Hele dinleyenlerden bir ikisi de ağlıyorsa.. O çocuk bir de genel yas töreni için bütün okulun karşısına hatta bütün şehrin önüne çıkarılırdı..

Halkın hissiyatını sınamak için..

***
Her ortaokulun, her lisenin “kadrolu itleri” vardır.. Amatör stand-up sanatçıları.. Seyyar komedyenleri.. Bunların işi eğitimin taaa Ankara’dan belirlenen müfredatı ile uygulama sırasında dalga geçmektir..

Çoğu potansiyel tuluatçı olduğundan, laf ağızlarının ucuna geldiğinde kendilerini tutamazlar.. Doğaçlama yaparlar.. Tokat da ense köklerine patlar..

Sen gel.. Vefatı üzerinden otuz yıl, kırk yıl geçmiş birinin arkasından daha cenaze kalkmamış gibi yapanları seyrederken sus..

Kolay değildir.. Kendini tutamayıp mutlaka bir şey yumurtlarsın.. Şaplağı da yersin..
Eski bir “10 Kasım törenleri Gazisi” olarak kendi yediklerimden biliyorum bunları..

ACAYİP KAŞLAR..

Atatürk ’ün vefatı ile günlük hayat arasındaki zaman makası açıldıkça iş daha da garipleşiyor daha da komikleşiyordu..

Atatürk’ün kendisi sağ olsa ellam kendi müdahale ederdi bu soytarılığa.. Belki de gülerdi..

O tek parti ve arkasından gelen yılların kültürü ile asık suratlı, sert bakışlı fotoğraflarını göre göre adamcağızı aksi, sert bir kişilik olarak belledik..

Bir de fotoğrafçı çıktı.. Onun portre fotoğraflarını rötuşlayıp kaşlarını İkinci Wilhelm‘in bıyıkları gibi sivriltti.. Anısına yaptığımız en büyük rezilliklerden biri de budur..

Kaşları yukarı burulmuş, tuhaf görünümlü bir Atatürk.. Gerçekle ilgisi olmayan itici bir imaj..

Şimdi yayınlanıyor da Atatürk’ün gülen, kahkaha atan fotoğraflarını görenler şaşırıyor..

Kraldan çok kralcılığımız rahmetliyi bile şaşırtmıştır.. Ahalinin ki çok mu?

***

Yeni öğrenim yılı için hazırlanan tarih kitaplarını karıştırırken ilk kez basılan Ali Rıza Bey fotoğrafını gördüğünde şaşırdığı gibi..

Çocukluk arkadaşına, Bozok’a seslenir.. “Salih bak!” der gülerek.. “Bizim peder buymuş..”

Hakkında doğru dürüst bir şey bilmediğimiz insanın arkasından “yalandan ağlama komedisi..” çok şükür gerilerde kaldı..

Bunun için rahmetli Özal’a da ayrıca bir minnet borcumuz var..

Hiç yorum yok: