31 Ağustos 2008 Pazar

’Bakar Kör’e Teleskop Hikáye (Yilmaz Ozdil)

Ilhan Berk dedik, oysaki bugunku yazisinda bu vb. hususlarda yazilabilecek herseyi yazmis Yilmaz Ozdil.

Dedigi gibi;

Kayan Yildizlar, simdi "Yildiz" muamelesi yapilan sabah sekerleri, magazin gulleri. Yalan...

Batan Gunes, gidenler... Yedi Karanfil'in melodisinde gecen simalar. Ve arkalarindan gidenler... Lakin bizim gunesin aksine, dogmuyor onlar yeniden.
------------------------------------
Yıldız kaydı...
Dilek tut hemen.
Aman kimseye söyleme ha!
Dileğin olmaz sonra.
*
Yıldız mıldız kaymaz halbuki.
Göktaşı o.
Atmosfere girerken, yanar.
Yalandan iz bırakır ardında...
Gecenin geçici karanlığında.
*
Bilmiyordun belki...
O yüzden tutmaz dileklerin!
*
Çünkü, yıldız dediğin...
Yeryüzünde kayar aslında.
Sahici izler bırakarak...
Yüreğimizde, hafızamızda.
*
Bak, Orhan Günşiray gitti mesela.
Göz açıp kapayana kadar...
Suna Pekuysal da.
*
Sen tırışkadan dizileri seyredip, yıldız sandığın, yanmasıyla sönmesi bir olan göktaşlarına dilek tutarken, farkında değilsin, uzay gibi boşluklar oluşuyor hayatımızda...
*
Ayhan Işık, Sadri Alışık, Vahi Öz, Necdet Tosun, Cevat Kurtuluş, Danyal Topatan, Erol Taş, Önder Somer, Belgin Doruk, Kadir Savun, Hulusi Kentmen, Aliye Rona, Nubar Terziyan, Adile Naşit, Sami Hazinses, Neriman Köksal, Mürüvvet Sim, Bilal İnci, hangi birini sayayım ki? Gitti mi, gelmiyor yerine yenisi...
*
Siyah-beyazdılar ama...
Rengárenktiler esasında.
*
Onun için Ediz Hun’u, Filiz Akın’ı her gördüğümde dilek tutarım ben, Türkán Şoray’ı, Hülya Koçyiğit’i, Cüneyt Arkın’ı her gördüğümde... Göksel Arsoy’u, Ekrem Bora’yı, Fatma Girik’i, İzzet Günay’ı gördüğümde, gözlerimi kaparım, mırıldanırım... Allah onlara uzuuun, sağlıklı ömür versin; bizi göktaşlarıyla baş başa bırakmasınlar diye.

Ilhan Berk de Gitti

Gozumuzun, kulagimizin, kalbimizin oldugu, binlerce kilometre uzaktan dualar yagdirdigimiz Bodrum'dan, ama baska birinden haber dustu gazetelere.

1918 dogumluydu Ilhan Berk. 90 yasinda gitti bu dunyadan. Cumhuriyeti cocukken goren kusagin insanlarindan kalanlar azaliyor. 1920'ler, 1930'lar gidecek sonra... Ve boyle sanatcilar gidince, hayat damarlari kopuyor, memleketin.

Ustadi bir siirinden bilirdim ben. Nur icinde yatsin.

ÂŞIKANE

Geceye hey dedim. Bir bulut beyaz aydınlık,
geçiyor ve ben görüyorum. Belki yalnızlık.

Kâğıt gibi bir kadın sana bakıp gülüyor.
Demek sen daha güzelsin gökyüzünden artık.

Sokakları bembeyaz evleri geçiyorum.
Bir koşu bir rüzgârı alıyorum. Karanlık...

Bir kenttesin ve var ta ne zamanlardan beri,
O zamandan trenler evler geçiyor. Kapanık...

Aşkın ki hiç durup dinlenmek nedir bilmiyor.
Aşkın ki anlatılamaz ihtiyar ve yıkık.

Nice nice yaşamalara açılmışsındır.
Nice yaşamalar ki kalmıştır yarım buruk.

İşte Adakale Sokağı'ndayım ve birden,
Benim işte dünya kadar güzel ağzın artık.

Durup bir yıkık aşk dedim İlhan Berk, bir yıkık aşk
Şimdi o şiirlerde senden kalan ancak.

Jeep Taksi

Boyle taksi olur mu? Bizde olmaz. Olacagi varsa da bir 25-30 sene daha zor olur.

Ama Kazakistan'da var. Sadece bu vb. degil. Almaty'de her araba potansiyel taksi.

Beyoglu'da Nevizade'den ciktiniz. Istiklal Caddesi boyunca yuruyup, meydana geldiniz. "Artik hava da sogudu, yurunmez. Bir otostop yapayim da evime / otelime gideyim" der misiniz? Demezsiniz ama burada yayansaniz mecbursunuz. Cunku Havaalani vb. mekanlarda nispi bir taksi bollugu var ama yuzolcumunde kilometrekare basina duzen insan sayisi kitligina kiran girmis bir ulkede oldugumuz icin normal seyahatlerde taksi bulmak imkansiz.

Biniyorsunuz bir arabaya. Mesafeye gore veriyorsunuz bilmem kac Tenge. Devam et.

Hasili herkes KOBI burada...

Bu, Boyle Yarim Kalmayacak

Sevgili agabeyimiz Hermes'in elinden, 2008 Antu Odul Torenleri'nde, ikinci sene ust uste "En Iyi Bayan Voleybolcu" odulunu aldi; yeni Telekomlu, eski ama daimi Fenerbahceli, buyuk Kaptan Ozlem Ozcelik.

Forma yakisiyor. Odul de oyle... Giderken soyle demistik...
---------------------------
Biz Fenerbahce taraftariyiz. Dedik ya, vefakarizdir. Boyle cok sevdiklerimize hep erken veda etsek de unutmayiz. Bu takim gunun birinde bir kupa aldiginda, olur da salonu sereflendirmis olursan, seni cagirip kupayi kendilerine getirmeni isteyecek taraftarlar da olacaktir elbet. Goruyorsun, bizden kurtulus yok, Buyuk Kaptan…
---------------------------

Boyle bir cevap vermisti o da...
---------------------------
Buyuk Fenerbahcemin buyuk taraftarlari. Size cok tesekkur ederim. Yazdiklarinizi okudum ve cok duygulandim. Sizlerden ayrilmak cok zor geliyor bana ama inanin yapacak birseyim yok.

Sizleri oyle cok sevdim ve benimsedim ki kimse bunu anlayamaz. Ama sunu bilin; gonullerimiz her zaman beraber Bir gun tekrar beraber olmak dilegiyle Her zaman kalbimde olacaksiniz.

Özlem ÖZÇELİK
---------------------------

Bilmukabele Kaptan...

30 Ağustos 2008 Cumartesi

The Logical Song (by Supertramp)

When I was young, it seemed that life was so wonderful,
A miracle, oh it was beautiful, magical.
And all the birds in the trees, well they'd be singing so happily,
Joyfully, playfully watching me.
But then they send me away to teach me how to be sensible,
Logical, responsible, practical.
And they showed me a world where I could be so dependable,
Clinical, intellectual, cynical.

There are times when all the worlds asleep,
The questions run too deep
For such a simple man.
Won't you please, please tell me what we've learned
I know it sounds absurd
But please tell me who I am.

Now watch what you say or they'll be calling you a radical,
Liberal, fanatical, criminal.
Won't you sign up your name, we'd like to feel you're
Acceptable, respectable, presentable, a vegetable!

At night, when all the worlds asleep,
The questions run so deep
For such a simple man.
Wont you please, please tell me what we've learned
I know it sounds absurd
But please tell me who I am.

76 Sene Once Bugun : 30 Agustos 1922

Kazakistan'in da "Anayasa Bayrami' imis 30 Agustos. Zaten Cumhuriyet Bayramlari da bizimkinden 4 gun once. Tesadufler...

Ve sabah kalkip da ofise geldiginde yaz melteminde nazli nazli dalgalanan ay yildiz gorunce... Oyle iste...

Sakarya Marsi

Hürmet sana ey şan dolu sancağım
Baştan başa arza hakim ol şahım
Türk Ordusu, Türk Ordusu sayende
Sakarya'da kurtuldu şan otağım

Dünyalara bedeldir mah cemalim
Allahına emanettir Kemal'im

O sevimli yüzün asla solmasın
Hiçbir vakit kalbin yasla dolmasın
Ey mert asker durma yürü ileri!
Vatanımda tek bir düşman kalmasın

Dünyalara bedeldir mah cemalin
Allahıma emanettir Kemal'im

Gazetecilik Etigi (!)

Lise Son yillarimiz Milli Egitim fikriyatinin "Meslek Lisesi Mezunlari'nin ne isi var kardesim, baska ihtisas alanlarinda. O kadar meslegi bosuna mi okuttuk?" kararinin tam uzerine oturdugundan ve bundan mutevellit rahatlikla girebilecegimiz "Basin-Yayin" yerine, "Bilgisayar Programciligi"na mecburi yol aldigimizdan, gazetecilik hadisesi uktedir bizde.

Lakin (baska memleketlerde, vaziyet ayni midir bilmiyorum ama) bizde "Spor Gazeteciligi" ile sahikasini yapan edepsizlik ve "At yalani, s.keyim inanani" anlayisi beni cok soguttu bir zamanlar yanip tutustugum hadiseden.

Ornek sahikadan degil...

Izmir'den Taylan Yildirim isimli muhabir vatandas bir haber yapiyor, Hurriyet Gazetesi de internet sayfasindan haberi veriyor. Haberin basligi : "Eski nişanlıdan çıplak şantaj". Konu klasik. Birlikteyken ciplak goruntuler cekiliyor. Ayrilinca internete veriliyor.

Eyvallah, haber degeri olsun. Teknolojinin onca yararliligina ragmen ne ser islere gebe oldugunu, insan oglunun cig sut emdigini falan anlatsin. Ibret olsun. Hepsine amenna.

Ama sen tutar da internete dusmus bir video hakkinda haberin icerisinde, yok kizin okudugu okul, yok "Google'a sunu yazin cikiyor" mealinda bunca detay verirsen "Lan oglum bak yaziyorum, kesin izleyin ha" demis oluyorsun insanlara. Zaten meraklisi bin bes yuz bu islerin. Tamam, vatandas da uyanik olsaymis, bu kamile guvenmeseymis vs. ama senin de yedigin halt degil yani Taylan.

Sadece sen de boyle degilsin. Bu "Siz gazeteciler..."in alayiniz olmasa da bolugunuz boyle. Spor gazetelerinde yalanin bini yarim para. Nereden tutsan elinde kalir durumlar.

Sonra neymis, basin etigi...

Basin "etigi" denen sey bizim memlekette, yukaridaki resimden bakan arkadasin uzerine uzandigi gazetelerin uzerine "ettigi" kadar bile degerli degil.

Degil mi Taylan ve ustalari?

Segwayli Polis Timi

Yukaridaki resmin muadilini, yani Amerika Baskani uzerinden yere ucunca daha bir meshur olan Segway isimli cihazin uzerinde devriye atan Turk polisini canli olarak Caddebostan Sahil'de ve Bagdat Caddesi'nde gorebilecekmisiz bundan sonra. Bu sekil bir Polis Timi kurulmus Kadikoy'de. Ankara'da atli, Istanbul'da Segway'li polis. Vatana millete hayirli olsun. Lakin Segway Kazasi haberleri ne zaman baslayacak bakalim.

Bir Vefa Abidesiydi O Gün

Ve aslında yüreklerimizde bir efsane daha doğdu...

Yarasız, acısız büyüklük olmuyor...

Aydın Hoca, kendi isteği ile hiç bir ayak oyunu yokken istifa etseydi o zaman unutulup gidecekti..

Şimdi efsane oldu...Tamamlanmayan aşklar unutulmaz...Hep güzel yarınlar düşünülür..Hep güzel geleceğin kaybolmasının acısı yaşanır..

Böyle güzel bir aşk içinde, veda eden, ettirilende bu kadar büyük, bu kadar erdemli, bu kadar ona buna çamur atmadan, hakkı iken AVAZ AVAZ BAĞIRMADAN giderse hançer olur saplanır..

Hala çok üzgünüm...

Sebep olanlar gün yüzü görmesin...
--------------------------------------
Boyle yazmisti Cihan (Kadikoylu1907) abi Aydin Ors'un gonderilisi sonrasinda...

Uzaklarda olunca insan, daha cok kafaya takiyor. Takildigi zaman da daha cok kelime geliyor eline, diline. Yazilacak var, yazilamayacak var muhakkak muhtelif mevzularda. Yazildigi kadari...

Blogun her yerinde "Vefa" yazip, bir de son yazinin basligini "Vefa" diye atinca aklima geldi, 17 Haziran 2007. Bir yil geceli cok olmus.

Fenerbahce'nin az sayida taraftari, Aydin Ors'un kulupten adeta kovulmasini, medeni bir bicimde elestirdi, yaptigi yuruyusle o gun.

Asagida da o gun icin yazdigimiz bildiri var. Yaniliyor muyuz? Biz ne dersek diyelim. Tarih gorecek, gosterecek...
--------------------------------------

Fenerbahçe Amatör Şubelerinin sayın Aziz Yıldırım zamanında yapmış olduğu atılım ortada. Bunun hakkında kimsenin menfi yönde edecek kelamı olduğunu sanmıyoruz. Ayrıca bizim için kazanılan başarılardan da öte şeyler var. Bunlara örnek olarak; sezon başında gayri nizami formalarla mücadele eden altyapı takımlarımıza dair Fenerbahçe’nin ilgili makamlarına yaptığımız bütün sözlü ve yazılı başvurular adeta hasıraltı edilirken, sayın başkanımıza yaptığımız başvuru neticesinde kısa zamanda sorunun çözülmesini gösterebiliriz. Dolayısıyla, önceden de defaten belirttiğimiz üzere başkanımız Aziz Yıldırım’a güveniyoruz.

Lakin son günlerde tavan yapan, yıllardır bir yara şeklinde temayüz eden ve süreçleri içerisinde başkanımızın yer aldığına inanmak dahi istemediğimiz bir takım hadiseler neticesinde, Fenerbahçe’nin zarar gördüğü kanısını taşıyoruz. “Amatör Şubeler”in bir üyesi olan basketbol şubesinde uzun zamandır yaşananlar, son süreçte taraftarlar için dayanılmaz acılara yol açmaktadır.

Bu konuya geçmeden önce “Fenerbahçe Taraftarının Amatör Branşlara Bakışı”nı özetlemek istiyoruz:

Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı, 1998 sonrasında büyük bir atılım yaparak üst üste kupa şampiyonlukları elde etmiş ve Avrupa’da adından sıklıkla söz ettirir bir konuma gelmiştir. Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı, istikrarlı bir süreç neticesinde bugünkü haline ulaşmıştır. Erkek ve Bayan Voleybol takımları, uzun sayılamayacak bir süre önce idareten maçlara çıkarken, artık şampiyonluk kovalamaktadırlar. Bunlar hepimizin malumu olan, belki de yazılmasına gerek bile olmayan konulardır.

“Amatör Şubeler” konusunun taraftar ayağı ise maalesef bu kadar iç açıcı değil. Fenerbahçe Taraftarı olarak adlandırılan ve sayısı on milyonlarla ifade edilen topluluk, ekseriyetle Fenerbahçe’nin sadece bir Futbol takımı olduğunu düşünmektedir. Bu araştırılmış değil ama gözle görülmüş bir gerçektir. Bayan Basketbol Takımının oynadığı Caferağa Spor Salonu, Erkek Basketbol Takımının oynadığı Abdi İpekçi Spor Salonu, Bayan / Erkek Voleybol Takımlarının oynadığı Burhan Felek Spor Salonu ile İstanbul’un ve Türkiye’nin muhtelif salonlarında bu takımları izleyen / izlemeye çalışan insanların sayısı, yeni yapılacağı söylenen salonun sayısını (ortalama olarak) geçmez. “Fenerbahçe Taraftarı” teoride, tabiri caizse “Mangalda kül bırakmaz” bir yapıya bürünmüş, pratikte ise maalesef “Spor Kulübü” değil “Futbol Kulübü Taraftarı” olmayı seçmiştir. Sayıları pek de fazla olmayan, çok çeşitli taraftar gruplarına mensup olan ama herhangi bir grup adı altında toplanmamış bir kısım Fenerbahçe taraftarı, yukarıda adı geçen takımlarla birlikte “Yüzme ve Kürek” müsabakalarını da büyük bir bağlılık ve şevkle takip etmektedir. Fenerbahçe Taraftarından, rakipler arasında bile sitayişle bahsedilmesinin sac ayaklarından biri olan bu nispeten az sayıdaki insanın arzusu, salonların dolmasıdır. Yıllardır bunun uğraşı verilmektedir.

Bu kısa sayılmayacak özetten sonra belirtmek isteriz ki; “Güven ve Destek” kelimelerinin anlamını iyice yitirerek “Bila kayd-ü şart” emaresini başına aldığı şu zamanlarda bize (ve toplum kurallarına) göre “hata” olarak değerlendirilmesi gereken bir takım icraatlar için (Bkz. Aydın Örs olayı) büyük bir kesim tepkisini dile getirirken, hatırı sayılır sayıda insanın da hem “İcraat olan yerde hata olması normal. Çalışılmasaydı hata olmazdı” demesi hem de bu hataları sahiplenmesi acıdır. Hatalar boyun eğmek değil, düzeltilmek için vardır. Düzeltilemeyecek hata ise telafi edilmelidir. Hatasız kul olmayacağı gibi, hatasız kurum da yoktur. Rahmetli İsmet Paşa’nın meşhur sözünde vücut bulan “Ben de hata yaparım ama aynı hatayı iki kez yapmam” düsturu kişilerin de kurumların da hafızasında yer almalıdır.

Sadede gelecek olursak; Spor Kulübü ve buna bağlı şubelerin yönetimine, doğrudan müdahil olarak karışmak taraftarın işi değildir. Bunun yanında, gönül bağıyla bağlı olduğumuz Fenerbahçe’yi rakiplerinden ayırdığını düşündüğümüz bir takım değerlerin (dürüst, saygılı, vefalı ve koruyucu olmak gibi) göz göre göre çiğnenmesine de sessiz kalmamız olası değil. Bu esaslara istinaden, şimdi soruyoruz:

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Forty Murat kimin tavuğuna kışt dediği için bu kulüple bağları koparıldı, açıklayabilir misiniz? Fenerbahçe’nin çıkarları mı, birilerinin isteği mi buna neden oldu?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Arzu Özyiğit’in Fenerbahçe’den hangi Bizans oyunlarıyla gönderildiğini açıklar mısınız?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Serap Yücesir’in sezon öncesi neredeyse bütün idmanlara sorunsuz çıkmasına rağmen, gözden çıkarılmasının asıl sebebi nedir? “Teknik anlamda beğenmemek”den başka bir sorun yoksa, ilerde de örneğini göreceğimiz üzere uydurma bir görev icat edip (Didem Akın da varken) “Önerdik istemedi” denmesinin nedeni nedir? Ayrıldıktan sonra arkasından “Çok para istedi. O yüzden anlaşamadık” denmesinin amacı nedir?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Nilay Yiğit’in kulüpten ayrılma sürecinde ortalığı yalanlarla dolduran kimlerdir? Kim, kimin talimatıyla bu oyuncu için “Galatasaray’la görüşüyor” dedikodusu yaymıştır? Kim “Galatasaray’da oynaması onun için daha iyi olur” diyerek görüşme isteklerini geri çevirmiştir? “Ben seni arayacağım” diyip, 20 gün geçmesine rağmen “Telefonu duymadım” gibi bahanelere sığınarak, oyuncu göndermeyi bile yalanların gölgesi altında yapmanın manası nedir?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Hakan Artış’ın Fenerbahçe ile ilişiğinin kesilmesi esnasında yaşananlar nelerdir? O gönderildiğinde açılan yere kim, hangi şartlar karşılığında gelmiştir?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği İbrahim Kutluay’ın Fenerbahçe’den ayrılma süreci nasıl şekillenmiştir? İbrahim’in ardından çıkartılan ve hala açıklığa kavuşturulmadığı için bir takım kişilerce ısıtılıp, öne sürülen dedikoduların kaynağı nedir? Bu dedikodulara o zaman müdahil olan insanlar, neden hala açıklama yapmamaktadırlar?

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Ömer Onan Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra arkasından onca atılıp tutulmasının sebebi nedir? Detaylar neden insanların onuruyla oynanacak hale gelene dek saptırılmıştır? Neden ısrarlı bir hedef gösterme süreci yaşanmıştır?

Futbolda Haluk Ulusoy ve şürekası için “Birilerinin her dediğini yapıyorlar. Fenerbahçe’ye zarar vermeye çalışıyorlar” diyip, icraatları farklı olmayan Turgay Demirel ile bir sürü çıkar ilişkisinin içinde yer almanın diyetleri nelerdir? Bu ilişkiler neticesinde kim, Fenerbahçe’de görev almıştır, kimler görev alacaktır?

Komisyoncu olduğu cümle alem tarafından bilinen bir Halil Üner, son geldiğinde, Fenerbahçe’de kimler vasıtasıyla çalışmaya başlamıştır? Halil Üner dönemi icraatlarının sonunda gönderilen oyuncuların arkasından söylenenler hala savunulmakta mıdır?

Pür Galatasaraylı olduğu bilinen Didem Akın göreve nasıl getirilmiştir? Bu görevlendirme ne sebeple sona ermiştir? Görevinden alınmasına dair hiçbir açıklama yapılmayarak, neden bu insan hakkında asılsız ve çirkin dedikodular çıkmasına izin verilmiştir?

Galatasaray’da spor yapmış, Beşiktaş’ta görev almış ve Beşiktaş’taki görevine “Komisyon aldığı için Süleyman Seba tarafından son verildiği” söylenen Remzi Dilli kimin ricası, kimin teşvikiyle, hangi Fenerbahçeli gönderilerek, hangi şartlarla göreve getirilmiştir? Euroleague Yarı Final’e kalma maçında, İspanyol oyuncular masa hakemlerini ablukaya almışken, bizim oyuncularımızı sakinleştirmesinin amacı nedir? Akatlar’da oynanan Beşiktaş maçında, protokolden kızlarımıza edilen küfürlere karşılık olarak, küfür edenlere dönüp kusura bakmayın demiş midir? Yine aynı maçta, takımımızın attığı baskete sevinen takım mensuplarını, taraftarı tahrik etmeyin diyerek engellemiş midir? Aydın Örs’ün arkasından çevirilen dolaplarda rol aldığı doğru mudur?

Galatasaray ile oynanan bir TBL maçında, salonda hiçbir Fenerbahçeli ilgili olmamasının nedeninin Federasyon Başkanının “Gerginlik çıkmasın” endişesi olduğu doğru mudur? Akatlar’da çıkan onca olaya karşı, kızlarımız için ekstra bir güvenlik önlemi alınmamasının ve kuralların tatbik edilmemesine karşı suskunluğun sebepleri nelerdir? Amatör şubelerden ilgili olan sayın yöneticinin kendi memleketinde bayan basketbol takımı oyuncuları, Türk Bayan Basketbol Tarihinin en ağır tacizleriyle karşı karşıya kalırken buna ses çıkarılmamasının sebepleri nedir?

Bu vakte kadar kronolojik gitmedik, ama bu madde sona kalmalıydı.

Gönülden Fenerbahçeli olduğunu herkesin bildiği Aydın Örs’e reva görülen muamele ne zamandan beri düşünülmektedir? Fenerbahçe’den birilerinin sürekli olarak Tanjeviç ile bağlantıda olduğu doğru mudur? Bir süre önce Tanjeviç ile anlaşıldığı ama bunun, aklına böyle bir şey getirmediği için yeni sezonu heyecanla bekleyen Aydın hocaya söylenmediği doğru mudur? Arkasından çevrilen onca oyunun amacı nedir? Olmayan bir mevki uydurulup, hesapta büyük bir onur verilen (!) Aydın hocaya (Remzi Dilli ve Nedim Karakaş da varken) “Tek yetkili olacaksın” denip, koç bile seçmemesine izin vermenin bu adam gibi adama “İstifa et” demek olacağını değerlendirememek midir yöneticilik? Çok zarif bir istifa ve teşekkür yazısı yazan o çok saygıdeğer hocanın arkasından iki gün tek kelime teşekkür etmeden geçirmek ve zorla ettiğiniz teşekkürün içerisinde bile “O daha önce de istifa etti ama biz engelledik” kabalığını yapmak mıdır Fenerbahçelilik?

Bütün bu sorulara cevap bekliyor değiliz. Bu saatten sonra verilecek cevapların da bir önemi yok. Olsa olsa güldüren cevaplar olur. O da keyiften değil, acıdan. Fenerbahçe, Fenerbahçelilerindir. Fenerbahçe, Fenerbahçeliler ile bugünlere gelmiştir. Değişen şartlar, endüstriyel dünyanın gerekleri, bir takım değişikliklere yol açabilir ama yalana, dolana, saygısızlığa ve korumakla yükümlü olunan değerlerin parçalanmasına sebep olarak günümüz gerçeklerini göstermek de samimiyetsizlikten öte bir şey değildir.

Fenerbahçe Spor Kulübü Taraftarları olarak; bugüne kadar ısrarla sürdürdüğümüz "Fenerbahçe Spor Kulübü Değerlerine Destek"ten asla vazgeçmeyeceğiz. “Ulaşım/vakit/ekonomik/ailevi/sağlık problemi olmadığı halde, sırf mabadının keyfi yerine gelsin diye”; Fenerbahçe’nin futbol dışı branşlarını çok önemsediğini söyleyen ama izlemeye bile tenezzül etmeyip, sadece adı geçtiğinde fikir beyan etme zahmetine girenlere (!) rağmen biz hep oralarda olacağız.

“Fenerbahçe Değerleri” bizim için her şeyin üzerindedir.

29 Ağustos 2008 Cuma

Vefa Kapısı

Umit Ozat, Karlsruhe ile oynadiklari macta, oyun surerken agir bir travma gecirmis. Kalp krizi oldugu da soyleniyor, baska bir sey oldugu da. Detaylara henuz vakif olamadik. Haberi ogrendigimiz gazete sitesinde yazmiyordu zira, olan biten esnasinda Daum'un gozyaslarini tutamadigi vb. ayrintilar disinda...

Bir umit diye Fenerbahce'mizin resmi sitesine girdik ama orada da yok. CNN'de bile var, kaptanligini yaptigi Fenerbahce resmi sitesinde yok haber ve bir gecmis olsun notu.

Kaptanlik surecinde, oyunu itibariyle degil ama kaptanlik vasiflariyla ilgili cok elestirdik Umit Ozat'i. Su satirlari yazdik mesela:
-------------------------------
Taraftarın stadda veya ekranda, kaçan her pozisyona, saha içinde olan biten her türlü pisliğe yüreği burkulurken, bir şeyler yapamamanın acısı insanların içine çökerken, bu oyuncunun Kaptan olarak eli belinde dolaşmasını, herşeye mabadini dönüp gitmesini, varlığını sadece oflayıp poflayarak göstermesini anlayamıyorum.

Her gün gazetelerde boy boy tefrikalar çıkıyor bizim futbolcuların ağzından. "Küfür etmesin bize taraftar" diye. Evet, sonuna kadar da haklılar. Ancak başlarındaki adam artık çığırdan çıkmış, maçın durduğu bütün anlarda eli belinde sahaya bakıyor. Arkadaşlarına faul yapılıyor,paşam bakıyor, rakipler her türlü şeyi geciktirerek yapıyor, paşam bakıyor.

Elin adamina ( B.Korkmaz ) kızıyoruz ama adam kaptanlıksa kaptanlık yapıyordu. Birilerinin bu adama, kaptanlığın ne manaya geldiğini anlatması gerekiyor. Artık ben şundan şüpheleniyorum:
"S.kerim ya bana mı kaldı?" hissiyatı mı besliyor bu adam?

"Gençlerbirliği'nde oynarken antremana gs eşofmanıyla çıkar"mış.
"23 yıldır alamamışlar kupayı, biz mi alacağız" demiş.

Doğrudur, değildir, bu mühim değil. Sahadaki her türlü haliyle daha fazlasını hissettiğini doğruluyor adeta. Ve oyununa da yansıyor bütün bunlar. Umurunda bile değil gibi.

Bu takımda, ben bile genç yaşıma rağmen ne kazmalar gördüm. Katlanılır. Bu da "tuzu biberi olsun kadronun" denir. Ama Ümit'in sahada sergilediği vaziyet baska. O zaman herkes dönsün mabadını, yürüsün, gitsin. Kapatalım kulübü.
-------------------------------
Cok sertmis. Hala da arkasindayiz bunlarin.

Ama o baska, bu bambaska... Bir can neticede. Sahada emek verirken yigilip kalan, olumun elinden kil payi kurtulan, bir esi, colugu cocugu olan bir insan. "Oktay Derelioglu'nun Jubilesi'ne bile mansetten yer veren resmi sitemizin bunu es gecmesi anlasilir gibi degil" diyecegim ama nesi anlasilir degil?

Giden her branstaki her oyuncusunun ardindan, istisnasiz "Para icin satti bizi" imasi yapan ve Aydin Ors gibi bir insana gidecegi anlasildiktan sonra resmi site (veyahut herhangi bir resmi iletisim organi) araciligiyla tesekkuru zul goren bir zihniyetten bahsediyoruz. Gordukleri buyuk tepkiden sonra, gonulsuzce gibi gorunen ve hic bir sekilde nezaket ile bagdastirilamayacak sozleri barindiran bir aciklama yaparak tesekkur mu, beddua mi ettikleri belli olmayan bir zihniyet. Bir "Gecmis olsun"u refleks olarak yayinlayamayan bir anlayis...

Ve boyle boyle... Uzaklastigimiz ve hatta uzaklastigimizi temcit pilavi gibi tekrar ettigimiz icin artik kendi kendimize bile yabancilasan bir seyler var.

Kapi kolu kirildigi icin artik acilamayacak ve kirilarak gecilmesi de mumkun olmayan bir kapi var.

Mevlana'nin, Mesnevi'sinde "Gel" dedigi kapi:
Şeytan gibi hasetçi değilsen dâva kapısını bırak da vefa kapısına gel!

1'i Yenen 188

1968'de oynanmaya baslanan Amerika Acik Tenis Turnuvasi'nin bu seneki bayanlar ayagi, daha once gerceklesmemis bir surpriz yapti.

1 numarali seribasi Ana Ivanovic, daha ikinci turda, Dunya siralamasinda 188 numarada yer alan Fransiz tenisci Julie Coin'e yenildi. Coin, Avusturalya, Fransa ve Ingiltere'deki Acik Tenis Turnuvalarina katilmayi bile hak edememisken, Amerika'da geldi ve 1 numarayi alt ust etti. Amerika Acik tarihinde ilk kez 1 numarali oyuncu bu kadar erken veda ediyor turnuvaya.

Mactan sonra Ana;
"Eger 1 numara gibi oynayip oynamadigimi soruyorsaniz, cevabim hayir. Cok zor bir mac oldu" demis. Malumun ilanina gerek var mi Ana? Basini one eg ve git...

Beri yandan, macin sonunda ciglik cigliga kalan ve sevincten seyirci cenahina mac hatirasi olarak bir top gonderen Coin ise "Kazanacaginizi tahmin ediyor muydunuz?" sorusuna delikanli gibi "Hayir" diye cevap vermis. "Ne zaman inandiniz?" diye eklemisler. "Mac bittiginde..." demis. Bizde olsa "Cok calistik. Ivanovic buyuk tenisci. Ama biz de inandik. Buradan camiaya bir mesaj vermek istiyorum. Yeter ki bize inansinlar. Desteklerini esirgemesinler" olurdu demec. Biraz futbola atfen bir mesaj oldu ama memleketimizdeki sporcu zihniyetinin kurulu saat mantigi bu vb. soylevler cercevesinde isler, malum.

Coin, bundan sonraki turda eski 1 numara ve kendi vatandasi olan Mauresmo ile oynayacak. Sonrasi Allah kerim.

Eli degmisken, bir de 2 numara Jankovic'i supurse ne guzel olurdu, tenis tarihi ve Flying Dutchman'in tilt olmasi acisindan ama maalesef turnuvanin eslesme haritasinda uzak kanatlarda bulunuyorlar. O mevzuda umudumuz ilk asama itibariyle Bartoli ya da Davenport'ta. Geregini yaparlar diye umuyoruz. Zira eline kupa yakismiyor o Jankovic'in...

28 Ağustos 2008 Perşembe

Turkiye'de Voleybol 2009

Turkiye Voleybol Ligleri kuralari da cekilmis, haberimiz yok. Statu durumlarini indiremedik ama gecen yildan farkli oldugunu sanmiyorum.

Son senenin cifte kupali sampiyonu Erkek Voleybol Takimimiz ve iki senedir kil payi ikinci Bayan Voleybolcularimiz 11-12 Ekim itibariyle sezonu aciyorlar.

Ilk hafta maclari soyle:
Bayanlar
Fenerbahce - Dicle Universitesi
Gazi Universitesi - Eregli Belediye
Iller Bankasi - Karsiyaka DYO
Turk Telekom - Vakifbank Gunes Sigorta
Eczacibasi Zentiva - Galatasaray
Nilufer Belediye - Besiktas

Erkekler
Bozkurt Belediye - Fenerbahce
Mef Okullari - Belediye Plevne
Istanbul Buyuksehir Belediye - Ziraat Bankasi
Galatasaray - Arkasspor
Polis Akademisi - SGK
Maliye Milli Piyango - Halk Bankasi

11-12 Ekim 2008 haftasinda baslayacak olan liglerin ilk devresi 20-21 Aralik'ta sona erecekmis. Yaklasik bir aylik aradan sonra 10-11 Ocak'ta baslayacak ikinci devre maclarinin 21-22 Mart 2009'da sona ermesinden 1 hafta sonra ise Play-Off sureci baslayacakmis. Bu sene lig erken bitecek gibi gozukuyor.

Son paragrafa, voleybolun ve belki Turkiye'de sporun icler acisi bir haline bakarak girelim. Toplam 24 takimin icerisinde "Spor Kulubu" olanlari topladigimizda maalesef bir elin parmaklarini gecmiyor. Belediye, Okul, Muessese, Banka dolu bir lig. ITU, Kolej gibi okul takimlarinin temayuz ettigi bir ulkede bu egitim yuvasi cabalarina bir nebze saygiyla yaklasmak (en azindan denemek) gerekir ama acilen kurumlari kulup kurmaya degil, spor kuluplerine sponsor olmaya tesvik eden bir yapi olusturulmali. Yaziktir yahu. Kocaman iki ligde, toplasan 5 tane etmeyecek spor kulubu. Sonra Olimpiyatlarda neden boyleyiz? Nasil olalim?

Barad-Dur's Flawless Victory

2009 Sampiyonlar Ligi Kurasi yukaridaki gibi sekillenince, ogle saatlerinde yaptigimiz asagidaki kucuk musabaka da Barad-Dur'un galibiyetiyle sonuclandi.

Genel Klasman ise soyle:
2 Puan : Barad-Dur
1 Puan : Canarino & Van Basten

Mortal Kombat isimli, bir donem ergen gencligini Kompi basinda esir kilmis kanli oyuna atifla Flawless Victory buysa, Fatality de Cumartesi aksami Belediye macindan once abilerin Barad-Dur'a acacagi mukellef cilingir sofrasi olur artik.

Pilavdan donenin kasigi kirilsin.

Evcil Hayvan Beslemis. Ne Var?

Bu satirlarin yazari, ucundan bucagindan yilan severdir. "Bir yilanim olmali. Evet, evet, mutlaka olmali" hissiyatini cocukluk yillarinda birakmis olsa da "Iyyyy yilan mi? Igrenc hayvan" diyenlere de "Daha neler" der. Amma ve lakin... "Ne olmus mudahil bulundugumuz Asya alemlerinde" diye gezerken rastladigimiz su asagidakine de "Oha" dememek mumkun degil.

Nobukazu Kashiwagi nam 41 yasinda bir Japon insani, evinde bir yilan tarafindan parmagindan isirildigini soyleyerek ambulans cagirmis. Bu hadise Temmuz ayi ortalarinda oluyor ve vatandas haftalarca hastanede kaliyor. Iyilesince de "Gel sen canim boyle asayis subeden yana" diye arkadasi aliyorlar. Sebep de su:
"Evde izinsiz zehirli yilan beslemek"

Nedir? Bir beslersin, iki beslersin, uc beslersin, hadi bilemedin bes beslersin. Bes de benden koy, on besle. 51 tane yilan beslenir mi? Boylari iki metreye yaklasan ve alayi "Cobra" ile "Mamba" cinsi olan 51 tane yilani dairede nereye soktuysa artik. Iyi yine sadece parmagindan isirmislar. Mazallah o kadar yilan yer darligindan bunalip ve kaygan yapilarindan mutevellit baska yerlere de duhul edebilirlerdi.

Bul Karayi...

Partizan'i eleyip 2009 Sampiyonlar ligine kaldiktan sonra, birbirinden degerli agabey ve kardeslerle kendi capimizda bir tahmin-temenni yuruttuk. En isabetli tahmin sahibine (ya da sahiplerine) mukellef bir sofra donatacagiz. Ne zaman? Belki yarin...

Tabii grup sekli "Manchester – Roma – Fenerbahce – Fiorentina" seklinde tecelli ederse ne yapariz onu bilmiyorum. Oyle olursa bir daha tahminde bulunmayalim biz.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Doguzbindoguzyuzdogsanbir

Hangi takimdan olursa olsun, "Biz su kadar milyonuz" vb. beyanlarin tespitlerin deger verilecek seyler olduguna inanmiyorum. Genel teamuller cercevesinde bir takim taraftarlik istatistikleri sunulabilir elbet ama bunlar da asagi yukari futbolla ilgilenen herkesin hakim olabilecegi ince detaylardir.

Besiktas Jimnastik Kulubu'nden, resmi sitelerinde capraz vaziyette duran iki aciklama var asagida.

Yaklasik rakam ve 20 milyon...

Bir de yaklasik nasil oluyor? Yukarida resmi bulunan kult yapimda, cuvaldaki altinlari sayan Himmet agabey gibi, sayarken unutup bir daha baslandi da en sonunda bikip "Asagi yukari bu kadardir lan" mi dendi mesela?
-----------------------
2008-2009 sezonu Kombine Kart satışlarımız sponsorlar hariç yaklaşık 10 bindir. Taraftarlarımıza Kombine Kart satışlarına gösterdikleri ilgi ve verdikleri destek nedeniyle teşekkür ederiz.
-----------------------
Bundan sonra oynayacağımız karşılaşmalarda başta güvenlik güçleri olmak üzere stadyumlardaki tüm görevlilerin Türk sporunun selameti açısından son derece tedbirli ve dikkatli olmasını beklediğimizi, yaşanacak muhtemel olaylara 20 milyonluk Beşiktaş Camiası olarak çok daha büyük ve sert tepki vereceğimizi kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla sunarız.

Birak Artik Tsubasa!

Oglen arasinda dinlenmeye odaya gittigimde Tsubasa'ya rastladim televizyonda. Biraktigimizda kucuk cocuktu. Gormeyeli buyumus, degisik vaziyetlere yelken acmis. Degisik vaziyet derken; hala 24 saatlerinin 23'unu yesil sahada geciriyor, o ve saz arkadaslari ama yillarca sabahtan aksama kadar Fulya Yokusu gibi sahada kosa kosa beyne kan gitmemeye baslayinca isler iyice tuhaflasmis.

Kalecilerin (bilhassa Wakabayashi) serce parmaklariyla ve yerlerinden milim kipirdamadan top kurtardigi, topa vurmak icin kalkan ayaklarin ense kokune kadar uzandigi, bazen toplarin elips sekline kosuldugu cizgi filmimizde, izledigim kisa sureden bir takim diyaloglar ve nidalar soyle...

Tsubasa tek basina top suruyor. Arkadan arkadasi bagiriyor:
“Tsubasa guc gosterisini birak”

Tsubasa gayet basit bir topuk pasi veriyor. Rakip takim oyunculari:
“Aman Tanrim, Bu nasil bir geri pasti boyle”

Tsubasa’ya topu sisiriyorlar. Kenarda seyircilerin tepkisi:
“Donerek gelen bir pas. Inanamiyorum”

Tsubasa topu alacak, aklindan soyle geciriyor:
“Topun bana gelmesini beklememeliyim. Sicrayip topa hakim olmak en iyi secenek”

Kullum delirdiniz mi?

Cikin lan sahadan. Bosaltin lan tribunleri.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Türk Nedir? (Mustafa Kemal Atatürk)

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahna oldu. Bu sahna 7 bin senelik, en aşağı bir Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyle yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o Tabiat çocuğu Tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

Hafıza-i Müessese Nisyan ile Malüldür

Soldan Saga : Didem Akin, Arzu Ozyigit, Forty Murat ve Serap Yucesir.

Arzu ve Serap Kaptanlar ile Forty Murat, catir catir ayri birakildilar camialarindan. Dogurunu, yanlisini tartisacak degiliz, zira kazanilan onca sampiyonluga ragmen bayrak adam cikarmakta zorlaniyorsak eger ve bayrak adamlik da bugun en ihtyac duyulan seylerden biriyse "Spor" olgusunun icerisinde, bu catirtilarin bizden goturdugu cok sey var, bariz olarak.

Resimdeki dorduncu isim, Didem Akin, Galatasaray menseili bir oyuncu. Galatasarayli oldugu da soylenir. Bizim gibi delilere sorsaniz "Yok mu kardesim, onun yaptigi isi yapacak bir Fenerbahceli"dir ekseri hissiyat ama bizim degil oyuncularin kendilerini nasil hissettigi muhim birazda.

Bu yonden ele alindiginda, Didem Akin'in iki sene once ani bir sekilde ve onu rencide edici ayrilis sureci takima sekte vurmustu. Gecmis icraatina bakildiginda, her ne kadar "Ah be abi! Yok mu bir Fenerbahceli?" hissi daim olsa da bugun yeniden goreve geldiginde faydali olacagi kesin, Didem Akin'in.

Sevincliyiz.

Ama sormadan da edemiyoruz, "Neydi kardesim bu kizin gunahi?" diye. Velev ki buyuk gunahti neden geri aliyorsunuz? Is ki onemsizdi neden gonderdiniz? Ha sanki cevap alacak miyiz? Yonetimimize yonelik "Kurumsallik da nasil kurumsallik" konulu sorular artik "Arabin Yalellisini" gecti ama cevap yok.

"Arkadasim, bekleme yapmayalim"

Fingolfin vs. Morgoth

Hikaye diyor ki:

Wherever Morgoth attacked, Fingolfin would evade, avoiding Morgoth's weapon Grond as it would crack the ground. Eventually, however, Fingolfin grew weary and stumbled on a crater. Then Morgoth pinned Fingolfin with his foot, and killed him, but not before the king, with his last act of defiance, hewed at Morgoth's foot. Morgoth, from thence forward, always walked with a limp. An enraged Morgoth sought to desecrate the body of the valiant king but Thorondor, Lord of Eagles flew down and raked Morgoth's eyes, and carried Fingolfin's body away to be placed on a cliff overlooking Gondolin. Later Turgon built a cairn over the remains of his father.

24 Ağustos 2008 Pazar

Highway To Hell (by AC-DC)

Living easy, living free
Season ticket on a one-way ride
Asking nothing, leave me be
Taking everything in my stride
Dont need reason, dont need rhyme
Aint nothing I would rather do
Going down, party time
My friends are gonna be there too

Im on the highway to hell

No stop signs, speed limit
Nobodys gonna slow me down
Like a wheel, gonna spin it
Nobodys gonna mess me round
Hey satan, payed my dues
Playing in a rocking band
Hey momma, look at me
Im on my way to the promised land

Im on the highway to hell
(dont stop me)

And Im going down, all the way down
Im on the highway to hell

Biz Onu Biliyoruz da...

Ibrahim'in Galatasaray'a gidebilecegi yonunde haberler cikti. Izleye izleye asina oldugumuz Tom & Jerry filmlerine benziyor bu haberler ama bir farkla; hos bir tad birakmadigi gibi artik tebessum de ettirmiyor "Hasss... lan" esliginde. Direk "Sizin yaptiginiz haberin taa..." diye baslatiyor.

Ibrahim de cikan haberlere tepki gostermis. "Profesyonelim ama o kadar da degil" diyerek. Seni bilen, biliyor Ibo. Gerek bile yoktu.

Galatasaray'a gitmeyecegini biz biliyoruz da acaba Fenerbahce'yi yonetenler "kurumsallik" diye diye kulubun ezeli rakip menseili insan toplama yatagina" dondugunu biliyorlar mi?

Fenerbahce'nin gecmisten bugune degerlerine aluvyon muamelesi yapip da Remzi Dilli gibi buyuk (!) adamlari (?) is basina getirmis olanlar bozayi biliyorlar mi? Klise atifla yolu "Vefa"ya cikan bozayi yani...

Simdi "bozayi" dedik diye birini ima ettigimiz sanilmasin. Oyle olsa "Boz Ayi" derdim. "Dil"in kemigi yok...

As Sinemasi'nda Pearl Harbor

Kadikoy muhabbeti yaparken laf dondu dolasti sinemalara geldi. Zaten "Gir Bahariye'den, cik Moda'dan, don bir daha Rihtim yonune. Hala hosuna giden ya da en azindan 'Hic yoktan buna girilir lan' dedigin bir film yoksa ve bunu her Kadikoy'e indiginde diyorsan bir daha gorusmeyelim" dedirten bir zincirdir Kadikoy Sinema Zinciri.

Simdilerde Fittness Center olan As Sinemasi'nda izledigim son filmdi Pearl Harbor. Kocaman girisinden asagida filmi beklerken Samurai Shodown bitirmeye calistigimiz, atari salonlarinin o kendine has kokusundan misir patlagina yumusak virajla gectiginiz sicak bir salon.

Eski ve cok salonlu hemen her sinema gibi, filme girmeyi beklediginiz ve o esnada yan salonlardan gelen ama anlam veremediginiz efekt gurultulerini dinleyerek vakit gecirdiginiz 4-5 metrekarelik bekleme mekanlari vardi. Giseden ineli bir iki hafta olmus ama hala is yapsa da ilgi azalan filmler degil de "reklami iyi" ya da "hakikaten iyi" filmler oynadiginda o bekleme ortamlari Halk Ekmek Kuyrugu gibi olurdu. Sinemadan cikis sessizligi arkasi, sinemaya giris heyecani...

Enteresan film olmustu Pearl Harbor. Nasil enteresan? Filmin en heyecan verici sahnesi olan bombardiman sahnesini kesip araya girmislerdi mesela. Agizlar acik dusen bombalari seyrederken isiklar yaniverince sinema ahalisi "Sakadir, saka" dercesine beklemede kaldi bir iki saniye.

Bir de, bir kac sira onumuze oturan iki sevgilinin her nasilsa ayri koltuklardan bilet alip, film boyunca kivranmalarina ragmen bir turlu biraraya gelememelerinin de 3 saatlik filmin bir yerinden sonra daha izlenesi bir sey oldugunu, filmi beraber izledigimiz sari incim hatirlar mi bilmiyorum ama ben unutamiyorum. Insan nasil iki kisi geldigi sinemada farkli koltuktan bilet alir ve girer de seyreder yahu?

Ben Affleck, Josh Hartnett ve Kate Beckinsale arasinda, bizde olsa sonu cinayetle bitmesi muhtemel bir iliskinin dondugu, yan rolleri ise Cuba Gooding Jr., Jon Voight, Alec Baldwin ve Jennifer Garner'in (lacivert reis'e saygilar) renklendirdigi orta karar bir filmdi Pearl Harbor.

Lakin icinde Pearl olan herseye bir baska bakan bendenizin unutamayacagi; Kadikoy ve sinema dendiginde akla gelecek ilk filmlerdendi Pearl Harbor.

Kadikoy'de eskiden var olan ama simdi yitip giden guzel seylerin hepsine saygiyla...

Iste Olimpiyat Ruhu!!

Kubali Tekvandocu Angel Voladia Matos, Olimpiyat Oyunlari'nda, kendisini diskalifiye eden hakemin agzini kirmis. Kazak sporcu Arman Chilmanov ile yaptigi mac esnasinda kendisine ters giden (Angel'in kocu Leudis Gonzalez'in yalancisiyiz) ve neticede "Yaylan" ceken Isvecli Chakir Chelbat'in kafaya nizami tekmeyi indirivermis.

Zaman zaman tribundeki ugultulardan kulagimiza calinan ve hakemin yedi sulalesini fantazi unsuru yapan digerleri dusunuldugunde gorece naif bir sitem olan "Var ya, bu hakemi islak odunla doveceksin" serzenisini, "Ulan madem elimde altin bilezigim var. Odun aramakla vakit harcamayayim. Sporumla doveyim" seklinde pratige dokmus, Angel. Omur boyu men de almis ama olacak o kadar.

Arkada Beijing 2008 yazisi ve onde hakemi doven bir sporcu. "Olimpiyat Ruhu" denen sey bu degil de nedir? Angel'i Turk tabiyetine gecirip mebus yapsak ya. Zaten hadiseye acik olan oturumlara daha bir renk gelir.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Kairat Ultras

Geldik geleli, santiyeden bile cok az disari ciktik ama gitmeyi istedigimiz yerlerden biri de stadyum muhakkak. 16 takimli Kazakiztan Ligi'nde, maclar ekseriyetle cumartesileri oynaniyor. Pazar oynananlarda da bizim calisma gunumuze denk geldiginden oturu avdet edemedik bir turlu.

Almaty'de en cok soz edilen takim, Kairat. Su anda ligde sekizinciler. Bir Ultras gurubu varmis. 1987'de kurulan South Cross isimli bir grup. Sitelerinde boyle de bir resimleri var. Kalabalik gostersin diye yakindan cekilmis resim, anlasilan.

Bati Avrupa'da kadar yuzolcumu olup da sadece 16 milyon nufusu olan Kazakistan icin bu futbol seyircisi yogunlugu normal bana kalirsa. Bir sehirinden digerine ucakla 5 saatte gidilen yerde deplasman yapilir mi acaba? Ya da yapilirsa nasil olur?

Figur Nedir?

Budur.

Turkiye'de Action Figure olayi (en azindan benim hatirlayabildigim kadariyla) Star Wars ile basladi. Fason yapimlara da uzanan o surecte SW karakterlerinin vitrin susledigi evler gormuslugumuz vardir.

- O ne sekerim?
- O mu? Bizim oglanin Darth Vader'i. Luke ve Leia'nin babasi. Cok gunah isledi ama tovbe etti olmeden. Nur icinde yatsin.
- ....

"A long time ago in a galaxy far, far away..." durumlari ilerledikce figur olayi da boyut atladi. Gerci figur satan dukkanlara (ki yeni yeni cesitlendi bu dukkanlar) girdigimizde ve sadece SW icin degil, her film, her anime icin yapilan figurlerin icerisine dustugumuzde aklimizi kaybediyoruz bakmaktan... "Lan oglum suna bak" nidalari havada ucusuyor.

Figur meraki pahali bir merak ama deger. Evin bir kosesini LOTR, doger kosesini SW donatip, araya bir kac Alien, anime atarak muazzam bir kose / oda olusturulabilir.

Gerci ben "biz"i biliyorsam, imkanlar musait olur da figur isine sararsak oyle koseyle odayla yetinmeyiz. Evin orasindan burasindan figur sarkar.

PS : Resimdeki figur, Star Wars : Episode II'deki meshur "Yoda vs. Dooku" sahnesinden. CineFigure.Com sitesinde 400 YTL. Ama dedik ya, deger...

Powerful you have become, Dooku. The dark side I sense in you.

Brezilya:3 - A.B.D.:1

"Eee ne yapalim?" denecek bir baslik. Hele Phelps "8 altin alirim, rekoru parcalarim" derken, Bolt "100-200 demem kirarim ulan" diye bagirirken ve baska Jamaikalilar "Biz de..." diye cabalayip, ara ara basarirken "Bayan Voleybol Finali" vaka-i adiyeden sayilir.

Lakin tribun mesaisinin buyuk bir kismini voleybola adamis bir toplulugun mensubu olarak, finale bir baktigimizda fazlasiyla tanidik isim goruyoruz. Bilhassa tarumar olmus Amerika Birlesik Devletleri takiminda ve bir de hakem koltugunda, merdiveninde, file altinda, her neyindeyse iste...

Macin bas hakemi Italyan Massimo Menghini iken, yardimci hakem bizim Pasa (E) Umit Sokullu... 9 Nisan 1955 dogumlu hocamiz, son iki yildir bizim takimlara karsi takindigi "1 Nisan Sakasi" tadinda tavirlari ve kararlariyla cok tartisilir haldeydi. Hele bir mactan sonra, cafe onunde laflayan bizdenize, disariya cikarken "Ben sizi ictimada gorecegim ertesi sabah" bakislari vardi ki unutmak mumkun degil. Bilhassa gecen sene kongre uyemiz, diger bir voleybol hakemi (ya da voleybol ceza hakimi) Kadir Ilbeyli ile beraber "Bakalim hangimiz catlatacagiz bunlarin sabir tasini" oyunu oynamislardi.

Macin "Takimlar" kismina donecek olursak, Brezilya tarafinda asina isime rastlamamakla birlikte (Halbuki sayin ve sabik hocamiz Adnan Kistak iki ayini Copa Cabana plajlarinda gecirmis, akabinde biz bir kesif beklerken Turkiye'de de oynamis bir Brezilyaliyi, Dos Santos'u alip gelmisti) Amerika'da iki tanidik isim carpiyor goze.

Nicole Davis ve Kimberly Glass.

Nicole Davis 100. Yil'da ikinci olan kadroda oynadi, Kimberly ise 101. Yil'da ikinci olan kadroda. Ancak verimlilige vurdugumuz zaman Nicole'un cok daha yararli oldugu soylenebilirdi. Buna ragmen Kimberly'nin Milli Takim'da degisilmez olmasi da nasil bir firsati degerlendiremedigimize dair cok belirgin bir kanit gibi.

Nicole'un 100. Yil sonunda ayrilmasinin yarasi, Galatasaray'dan alinan Ayca Naz ile iyilestirilmeye calisildi ama Ayca maalesef o yaraya "Tuz" oldu. Yedegi olarak dusunulen Filiz de yetersiz kalinca, arada Azerbeycanli Korotenko takima dahil edildi ama uyum sureci vs derken verilen puanlarin telafisi, ikinci yarida tek mac bile kaybetmemek olarak tecelli etse de Eczaci'nin arkasinda biten ve saha avantajini kaptiran bir final serisi ruyanin sonu oldu.

Olan oldu, gecen gecti. Hala uzulmekle beraber, Olimpiyat Finali yazisini konuyla ilgili bitirelim hic degilse.

Brezilya, bizim kizlarin da oynadigi Amerika'yi 1.5 saat gibi kisa bir surede (iki seti de 25-15 ve 25-13 gibi rusva edivi skorlarla kazanip) parca pincik etmis. Smaclardaki fark (53-46) abartilacak bir sey degil beli ama bloklarda 16-5 gibi bariz bir ayrisma var. Brezilya'ya tebrikler. Ne de olsa, Turk halkinin gonlunde her daim yatar Brazil. Futbol, Karnaval vs. derken...

21 Ağustos 2008 Perşembe

Cozumsuzlugun Kodu : 2T

Bir konuyu anlatirken olaylardan bahsetmek icin, olan bitenin en azindan kiyisinda kosesinde yer almak gerekir muhakkak. Tahminden oteye gitmeyen yorumlara itinali yaklasmak gerek, bu da dogru. Ama bu isabetli tavirlarin disinda, bir diger revacta tutum var ki bence herseyden tehlikelisi bu:
Icra Makami'nin her dediginin dogru, en ufak karsit gorusun ise yalan sayilmasi.

Ben Turkiye'de basinda "Resmi" ibaresi bulunan hic bir teblige (Misal, "Deprem oldu, su kadar vefat) % 100 inanmam, inamamam. Cunku burokrasi, "Resmi Teblig" denen olguyu, bir bilgilendirme olmaktan cikarip, ayri bir dile cevirmistir. Konulara hakim olmayanlarin oylece bakacagi, ne anlayabilecegi ne de konusabilecegi bir dil... Nufus Mudurluklerimizde kaydi bulunan herkes de bunu icten ice bilen ve hatta yasaminin bir yerinde mutlaka bir sekilde bu burokrasi duvarina olanca hiziyla carpmis insanlar oldugu icin diger haber kaynaklari onemlidir bizim memleketimizde. Eskinin fisilti gazetelerinin yerini simdilerde tiraj kaygilarinin ucu acik ve ucuk yontemleriyle cagdas (!) gazetelerin yaninda, "eli torba degil ki buzesin" kabilinden bilgili-bilgisiz herkesin yazip cizebildigi internet forumlari aldi.

Buralarda yasanan ve "Siz-Biz" ayriminin kenarlarini keskinlestirerek, dokunanin elini kan revan icinde birakmaktan baska ise yaramayan "Tartisma Adabsiz"ligina, surekli dezenformasyon eklenince, "olmasi kesin" olan neyse o oldu. Cozumsuzlugun icine baliklama dalindi.

Bu genel ozetten sonra, ozele ve sadede gelecek olursak ortaya cikan tablo kabaca sudur:

1. Tribun adina; eski zamanlarindaki aliskanliklariyla degerlerinden vazgecmeyen ve bunu dayatan bir topluluk.
2. Yonetim adina; her turlu dinamige kendi istedigi dislilerin hareket kabiliyeti saglamasini isteyen bir icra makami.

Ilkinin hakli nedenleri vardi. Yenilenme ile birlikte stad atmosferinde eskiden beri sure gelen rakibi bogucu havanin dagilmaya basladigini ve bu ambiansin mirasyediligini yapan yeni durumun bir kac sene sonra, moda benzetmeyle "Cehennem" havasindan iyice uzaklasarak sonup gidecegi dusunuluyordu. Zaten yavas yavas kendisine agirlikla yer edinmeye baslayan bir kitle bu gunlerin gelecegini davulla zurnayla ilan ediyordu.

Ikincisinin de hakli nedenleri vardi. Bir yenileme yapilmisti. Modernizasyon o kadar ust seviyedeydi ki ilk defa Turkiye'de bir stadyum bu kadar kazanc saglayacakti ait oldugu kulube. Sirf bunun yuzu suyu hurmetine bazi seylerden taviz verilebilirdi. Bu da stadin ambiansiydi. Hem ayrica, ilkinin sitemle baktigi yeni kitle belki doyumsuzdu, sabirsizdi ama getirisi cok yuksekti. "Evvela kar, sonra yar"di.

Velhasil, tesbihte hata olmaz, bir devrim yasaniyordu ve devrimler mulakatla, teatiyle olmazdi ama ortada cozulmeyecek bir sorun da yoktu. Sorunlarin cozumu icin olmasi gereken basitti.

Konunun tam da burasinda devreye giren (daha dogrusu girmesi gereken) yonetici kimligi kendini "taraf" konumuna sokacagina ortaya bir "Yenilenme Manifestosu" atmaliydi. En basit ve belirleyici ilkesi;
"Madem siz 'Tribunculer' olarak, yeni gelmeye baslayan ve adina musteri dediginiz bu profilden hoslanmiyorsunuz, alin size alternatif. Sizi izole ediyoruz. Bu tribun sizindir" cumlesi olan bir yapilanma, stada gelen insanlar arasinda bir ayrisma ortaya cikarmayacagi gibi, isleme konma asamasindaki ufak tefek aksakliklar disinda baska bir sorun da yaratmazdi.

Ancak boyle olmadi.

Burada tribune biraz ara verip Aziz Yildirim'li doneme bakalim.

Aziz Yildirim, kuluple ilgili, bilhassa yonetsel sorunlari bir bir cozmustur. Ancak bunlar salt Aziz Yildirim'in degil, biraz da surecin basarisidir. Muhittin Bulgurlu-Semih Bayulken ittifakinin dagilmaya basladigi, bu ekibin ya da ekip unsurlarinin kongre hakimiyetlerini kaybettigi 1980'lerin sonlarindan itibaren baslayan surece son sert darbeyi vuran Aziz Yildirim'dir. Buna ragmen ilk basta gruplardan faydalanmistir. Dereagzi'nin girisinde, basketbol antrenman salonunun arkasindaki parka "Semih Bayulken Parki" adi verilmesinin nedeni bilinmiyor mu mesela? Bu faydalanma durumunu elestirdigim sanilmasin, yerel diplomasi ya da iktidara yurumek boyle bir sey, Dunya'nin her yerinde...

1986'da "Fenerbahceliler Dernegi" ile baslayarak bir kac sene icinde tavan yapan derneklesme modasi (ve belki de aslinda Semih Bayulken gibi usta bir kongre komitacisinin olmamasi) orgutlenme mekanizmasini "Grup" yapisindan cikarip, "Dernek" potasina soktu. Gruplarin yaptigi islerin (matbuat, bilet, organizasyon) ve organizasyonlarin daha fazlasini yasal-tuzel kisilikleri sayesinde dernekler yapti. Ancak nuve ayni oldugu icin, vizyonlari gruplarinkinden daha farkli / ilerici olmadi. Sonunda butun bu yapilanlarin kat kat gelir getirenini, basarili isadami yapisi ve 1990'larda baslayan "Fenerbahce Yoneticiligi Tecrubeleri" sayesinde, rahatlikla yapabilecegini goren Aziz Yildirim, kurdugu ekiplerle herseyin kulup idaresi eliyle yapilmasini sagladi ve yuksek bir kar yapisi ortaya cikardi.

Bu, isin idari boyutu. Biraz da sportif boyutuna bakalim.
Futbolu bir kenara koyacak olursak, 1998'den sonra; daha onceleri rakibi karsisinda surekli ezilir bir takim olmasina ragmen, Bayan Basketbol Takimi, seri sampiyonluklar almaya basladi. Erkek Basketbol Takimi icin devamli surette arayislara girildi. Voleybol Takimlari, (altini ciziyorum) bilerek cikmadiklari Birinci Lig'e yeniden kavustular ve bir kac sene zarfinda sampiyonluklarda en azindan final oynamaya basladilar. Yuzme Subesi kuruldu ve seri sampiyonluklar aldi. Atletizm, Boks, Kurek, Masa Tenisi ve Yelken Subeleri ehil isimlere teslim edildi. Butun tesis ve calisma imkanlari ust seviyeye cikarildi.

Yazinin baslarinda "Resmi Teblig"lerden bahsetmistik. Bu, hemen yukaridaki "idari ve sportif" bir kac paragraf da "Resmi Tarih"in yazacaklari. Peki memleketimizde "Resmi Tarih" tam anlamiyla inanilacak bir sey mi? Sadece Devletler ya da Milletler Tarihi degil, spor kuluplerinin de resmi tarihlerinde bahsedilmeyen ya da dezenformasyona ugramis seyler vardir ve bunlar genellikle musabaka disi, kaydedilemeyen olaylarin / durumlarin tutanaklaridir.

Bu noktada tribune geri donecek olursak; Aziz Yildirim, branslarda yaptigi gibi, dinamiklere uygun yapiyi bozmadan ehiller araciligiyla gozetmesi ("yonetmesi" degil) gereken bir yer olan tribunde, eser sahibinin kendisi olacagi bir "Muhendislik Harikasi" yaratmaya kalkti. Kitleleri yonlendirmek cok zordur. Hele ki bu kitleler sizinle gobek bagi olmayanlardan mutesekkilse. Oncelikle sunu belirtmek gerekir ki; kendine "Tribuncu" diyen kitlenin icerisinde boyle bir bag ile icra makamina bagli olmayanlarin sayisi, olanlardan cok daha fazla. Aziz Yildirim, bu kitleyi yonetmeyi / yonlendirmeyi denedi. Basaramadi. Bunun uzerine alternatif kitlelere yoneldi. Zaten kendisinin agzinin icine bakan, her dedigine kanun / kanit muamelesi yapan kitlenin kadrolasmasini ve kendisinin tepki verdigi her seyin ardindan bir artci gibi gelmelerini temin etti. Sadece hedefi gostermesi yetecekti. Boyle de oldu. Peki, bu yanlis miydi? Hayir, bilakis dogruydu. Cunku taraftar gibi amator bir sevda pesinden kosan yiginlar kanalize ("kontrol" degil) edilebildikleri zaman cok olumlu isler yapabilirler. Burada yanlis olan sey, insanlarin "Istenen-Istenmeyen" diye ayrilmasiydi. Bunu yaparak ve bu alandaki icraatini tamamiyla sertlige dayandirarak, kendini "Tribuncu" diye tanimlayan, belli dusturlar ve gelenekleri yasatma cabasinda olan insanlara cok sert tepkiler koydu Aziz Yildirim.

Evvelce bir sey yazmistim. Buraya ekleyebilirim sanirim.

Hayatin her aninda‚ her yerinde oncelikler var. Iste o onceliklerden biri de Aziz Yildirim´in karsisindaydi. Bir yol ayrimi vardi. Bir taraf secilecekti.

Birincisi kisilerin / kurullarin emir komuta zincirine bagli olmayan; sadece belirli ahlaki kurallar ve tum yasal duzenlemelerin kisitlamalariyla kendisini baglayan‚ bunun disinda ise tribunun gerektirdigini dusundugu her turlu organizasyonu kimseden (kisiler ve kurullar da dahil) icazet ve/veya yardim almadan yapmak isteyenler olacakti. Bunlar yasama alanlarinda ceza getirecek haller disinda tam bagimsizlik istiyorlardi. Otokontrol mekanizmasi kendileriydi. Gerekirse cezayi da kendileri oderlerdi.

Ikincisi gozunu resmi tebliglerden baska hicbir seye cevirmeyen‚ bundan baska herseye sorgulamadan tepki koyan (dolayisiyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bagli)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kurallari ve cekinme ihtimali olan yasal duzenlemelerle kendisini baglayan‚ bunun disinda tribunun butunlugu ve asgari musterekleriyle ilgilenmeyen bir profildi.

Ikisinin de kontrol edilemedigi anlar olacakti suphesiz ama tartiya kondugu zaman; musteri gibi davranarak‚ hakki zannetigi seyi yani galibiyeti gormediginde ara sira alabildigine cirkinlesecek olan ikinci profil‚ her zaman icin birincisinden daha evlaydi Aziz Yildirim´in gozunde.

Cunku "musteri zihniyeti"‚ detayli propaganda ve yonlendirme ile kanalize edilebilirdi.

Kendisine "tribuncu" diyen insanlar ise bir anda‚ Fenerbahce´nin aleyhine calistigina inandiklari bir insan / bir kurum hakkinda pankart acabilirlerdi‚ acmislardi. Icra Makaminin kararina aykiri da olsa‚ "Deger" dedikleri‚ tribun ve kulup teamullerine dair‚ cekinmeden fikir belirtebilirlerdi‚ belirtmislerdi. Icazet istemezlerdi‚ gobekten bagli olmadiklari icin kontrol edilemezlerdi.

Aziz Yildirim, bu "istemedigi" kitlenin, daha dogrusu zihniyetin kolayca ortadan kaldirilamayacagini gorunce, baska bir sey denedi. Yipratma.

Almanlarin Ikinci Dunya Savasi'ndaki taktigi "Big Lie" imis. Bir suredir ortada maruz kalinanin adi nedir, bilemiyorum ama Aziz Yildirim'in tribunde hosuna gitmeyen insanlarla ilgili yaptigi ile buyuk parallelikler iceren ilkeleri var bu "Big Lie"in?

1. Hiç bir zaman kitlenin olayı unutmamasını sağla.
Kendi kitlesine, makul taraftarin "sadece" kendileri oldugu mesajini vermekten cekinmedi hic bir zaman. Kendilerinin tersi olan her yapinin yokolmasi gerektigini soyledi. Bu ugurda stada "In-Out" tanimi yapan pankartlar bile asildi.

2. Hiç bir zaman hata veya yanlışı kabul etme.
Aziz Yildirim'in "Bu konuda hata yaptim" dedigini duyamazsiniz. Liderlik titri tasiyan bir insanin bunu uluorta yapmasi beklenemez belki. Ama isin ilginc yani su ki; kendisinin "Her sekilde arkasinda" oldugunu soyleyen insanlar da onun en ufak bir hatasini kabul etmiyorlar. "Hatasiz Kul Olmaz" sarkisindan tutun, Ismet Pasa'nin "Ben de hata yaptim ama ayni hatayi iki kez yapmadim" itirafina kadar her yerde vucut bulmus kacinilmaz bir gercegi inkar etme gudusu olustu. Hem de cok agir bir sekilde...

3. Hiç bir zaman düşman tarafında da iyiler olabileceğini söyleme.
Tribunde istemedikleri kisilerin makul olarak degerlendirilebilecek tek bir hareketi bile oldugunu kabul etmeyen bir resmi gorus var yonetim katinda. Her turlu diyalog cabasinin, surekli red edilmesi ve diyalogun sadece istendigi zaman, o da monolog seklinde kurulmasi bunun en buyuk kaniti.

4. Hiç bir zaman başka seçeneklerin olabileceğini kabul etme.
Bu da bir onceki maddedeki "Diyalogsuzluk" kapisina cikan bir husus.

5. Düşmana konsantre ol, kötü giden her şeyden onu sorumlu tut.
Tribunde olan biteni, takimlarin kotu gidisiyle iliskilendirmek gibi bir adet olustu. Mac icerisindeki en ufak gerginlikte, sahadaki hakemlerin ve guvenlik guclerinin bile uyariya gerek duymadigi anlarda tribune mudahaleler geldi. "Bakin bunlar hep dert yaratiyor. Siz bunlarin yaptigini yapmazsaniz, makul ve makbul olursunuz" mesaji verildi.

6. Bunları yeterince yaparsan, insanlar eninde sonunda inanır.
Insanlar inandi.

Bunca yazidan cikmasi gereken sonuc su aslinda:

Kimse hatasiz degil. Ne Baskan, ne tribunler...

Aziz Yildirim, Fenerbahce'yi belki de herseyden cok seviyor. Bu tutkunun hem kendisine, hem de Fenerbahce'ye zarar getirdigi zamanlar oldugunu defalarca, kendisi soyledi. Aziz Yildirim'in, yaptiklarini kendisi icin degil, Fenerbahce icin yaptigina dair belki de en buyuk kanitlardan birini ben kendi gozlerimle gordum. Stadin icerisini gezen 70'li yaslarinda bir vatandas, gezisi bittikten sonra sans eseri Aziz Yildirim'i gordugunde, "Hersey mukemmel ama bir tek sey eksik" demisti. Baskanin gulerek sordugu "Nedir o?" sorusuna "Sizin heykeliniz de olmali" diye cevap aldiginda Aziz Yildirim'in sinirden degisen yuzu ve adami adeta iterek "Git isine be adam. Biz bunlari Fenerbahce icin yaptik" demesi aklimdan cikmaz.

Ama bu vb. ornekler, her ne kadar pur-i pak bir tutkunun kaniti olsa da "Yanlisa, 'Yanlis' denmesine" engel olmamali. Zira Aziz Yildirim, gidecegi yolu gozune kestirdiginde, yontemde de karar kilan ve "Durmak yok" diyen bir adam. Bildigi her konuda basarili oldugu da kesin. Bilmediklerini de ehillerine birakiyor ekseriyetle. Ama tribunler bilmedigi bir konuydu ve ehillere birakmadi.

Fenerbahce bir gelenekse, tribunler bu gelenegin en koklu rituellerindendir. Bu kadar karmasik bir yapinin bir gunde Aziz Yildirim'in istedigi kivama gelmesi mumkun olmazdi ve; baslangicini ve sahikasini meshur Bursaspor maciyla yapan "Madem benimle olmuyor, o zaman size, dilinizden anlayan insanlar gonderecegim" hareketiyle bir dinamit patladi.

2007 Sezonu'nda Fenerbahce-Galatasaray Bayan Voleybol Maci... Misafir (?) olarak sonradan gelen 50-60 kisi. Mac boyu gerginlik. Disari cikip cikip, giren insanlar. Emniyet yetkililerinin, salona gide gele asina olduklari yuzlere yaklasip "Bunlar bir seyler yapacaklar. Aman cocuklar siz mudahil olmayin. Bir sey de yapamiyoruz simdilik. Misafirlermis" sozleri.

2007 Sezonu'nda Fenerbahce-Besiktas Bayan Basketbol Maci... Polise rica-minnet iceri aldirilan misafirler (?). Oyle misafirler ki yaslari 12-17 arasinda degisen altyapi oyuncularina cok agir sarkintilik edip, hemen hepsini aglatiyorlar. Altyapi oyuncularindan birisi gidip polise "Abi neden bir sey yapmiyorsunuz?" diye sordugunda aldigi cevap "Onlar Misafir". Oyle misafirler ki mac sonunda, pankart toplayacagiz bahanesiyle sahaya inip, sevinen oyuncularin geride biraktigi esyalari pankartin arasina sararak goturmeye calisiyorlar. Ve bunlar sikayet edildiginde misafirleri, misafir edenlerden alinan cevap ne olsa begenirsiniz? "Onlar iyi cocuklar"

2008 Sezonu'nda Fenerbahce-Halk Bankasi Erkek Voleybol Maci... Saha icinde bir misafir (?). Ana avrat sulale sovuyor Halk Bankalilara. Sonra zorlukla tribune geri gonderiliyor. Misafir edenler karsiliyor ve diyorlar ki "Sen karisma. Bize soyle"

2008 Sezonu'nda Fenerbahce-Galatasaray Bayan Voleybol Maci... Tribunde bir misafir (?). Galatasarayli Bayan Oyunculara durmadan ve dayandigi demirin altindaki insanlari yikarcasina tukurukle yedi ced sulale kufurler ediyor. Misafir edenler "Yapma artik. Gel yerine otur" diyorlar. Oturuyor misafir.

O zaman sormak geliyor insanin icinden... Mesela taa Gaziantep'e kadar giden insanlar, bu yukaridakilerden hicbirini yapmadiklari halde neden kovularak gonderildiler gerisin geri? Bu sayilanlardan hicbirini yapmayanlar neden polis tarafindan alindi salonlarda? Neden tehdit edildiler? Neden hedef gosterildiler? Nedendi bu cifte standart? Herkes mi o istenmeyen grubun mensubuydu? Bir macta "S.ktirin gidin" diye salondan adeta kovulan aileler de mi tribuncuydu? Kurunun yaninda yasi da cayir cayir yakmak hep cozum muydu? Pire var diye yorgana gaz dokup yakmak?

Bunlari yazanlara, anlatanlara "Uyduruyorsunuz" deniyor. Iyi seyler, intibalar oldugu zaman "Oluyor bunlar" ama en ufak elestiride "Iftira bunlar". Ortasi yok mu bunun? Var. Ama "2T"yi prensip edinmis toplumlarda kolay degil ortasini bulmak. "Tebaa" olmak ve "Temenna" aliskanligi, gozleri karartiyor genellikle. Mesela "Elestiri gereklidir" cumlesi gorunuste dustur edinilmistir ama bu teoriyi pratiklestirdiginizde Padisah'dan once "Bostancibasi" diye haykiranlari gorursunuz karsinizda. Aziz Yildirim'in belki de en buyuk sanssizligi kocaman bir tebaasi olmasidir. Karsisinda kendini temennaya zorunlu addedenlerin olmasidir. Oysa ki Fenerbahce kendine ithaf ettigi hakli Cumhuriyet sifatinin icerisinde, baska ve eski bir cagda kalan "Tebaa"liga ihtiyac duymaz. Fenerbahceli kimseye "Temenna" etmez. Aslinda kabahat Aziz Yildirim'da degil. Ona "Sen hatasizsin" diyenlerde...

Bugun Fenerbahce Tribunleri ve Baskani arasindaki gerginlik gecici bir sureligine giderilmis gibi gozukse ve bunun surekliligi umulsa da bir risk her zaman var. Ve bu risk, Aziz Yildirim ihtiyac duydugu seyin monolog hakimiyetindeki bir "Ayak Divani" degil, diyalog esasli bir "Meclis" oldugunu dusunmeye baslayana kadar devam edecek.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Ayril da Gel, Johnny!

Flying Dutchman'in blogunda eski bir yazımızla start aldik. Allah utandirmasin. Imtiyaz sahibi, yazilar yayinlandiktan sonra kaynak belirtmek sartiyla yazilari istedigimiz yere koyma izni verdi bize. Sagol, Imtiyaz Sahibi...

Gelelim yaziya.

Bu değerli kardeşimiz 1990 doğumludur.

Annesi Melody Girl son derece basit bir kısraktır. Melody In Love gibi vasat bir yarış atının yanında, Solo Guitar gibi iyi bir ahırda ortanın üzerinde uzun çim yarısları çıkarabilecek, açık olmasa da kısa vade atı olabilecek bir yavru da doğurmuştur ama sadece o kadar. Johnny Guitar'ın babası Gold Guard ise oldukça değerli bir aygırdır. Agapia, Asos, Blow Up, Der Aliye, Der Saadet, Islambol, Last Guard, Penky Henky gibi kısa mesafeleri muazzam koşan yavruları vardır. Nitekim bunlardan Islambol, 1200 metrenin kralı olmuş bir safkandır.

Gold Guard’dan olma, Melody Girl’den dogma, Johny Guitar 42 yarışta;
22 birincilik, 11 ikincilik, 5 üçüncülük yaptı., 4 kez de tabela dışı kaldı. 2 yaşlılığında hiç koşmadı. İlk koşusu ve haliyle tanışıklığımız, 3 yaşlılığına rastlar.

Şubat 1993, İzmir koşusu. Dayımla ganyandayız. "Ne olur bu yarış" dedi dayım arkadaşına. İstanbul Puanlı var elimde (Bilen bilir, en karizma bültendi bir zamanlar. Sonralarda Güncel tahtını baya salladı ama altılıyı sülale boyu bilenler bu bülteni kullanmışlardır). Bir baktım Ertül, Johny Guitar'a biniyor. Tutturdum dayıma "Tek atalım" diye. Ertül karizma jokey. Ayyaş bi taraftan da, "önemli koşular öncesi anlaşmalı at sahibi içmesin diye bunu çiftlik evine kapatıyor" söylentileri var. Yarışın sonlarına doğru rahmetli Güntekin Alpay "En dış kulvardan da..." diye başlarsa bilin ki yaristaysa Ertül geliyor. Neyse, dayımın arkadaşlarının "Yavrum Gold Guard yavruları kum koşmaz"larına aldırmadan tek attırdım dayıma. Küt, beşinci oldu Johny. Küfür kıyamet tabi bana.

Bu ilk yarış sonrası "Takip ediyorum oglum ben bu atı" bahanesi doğdu bize. Arada sirada usta isi olmakla birlikte, genellikle parası fazla olmayan altılıcının züğürt tesellisidir, "Takip etmek kavramı". Meali sudur: "Tersoyum. Fazla at yazamıyorum. Geçende tek attığım, iyi koşan atı yine tek atıcam. Hem muhtemeli fazla olduğu için (ya da grup daha ağır olduğu için, duruma göre değişir) pek kimse de oynamaz. Gelirse tevziyi kaldırırım. Velev ki gelmedi, ikiliyi de başka ata çeker, kontra koyarım. O gelmezse ötekinden indiririm parayı". Biz de çocuk harçlığıyla, "Takip" bahanesiyle ve yine üzerinde Ertül'ü görüp, ikinci yarışa da tek attık. Bu sefer 1400 kumda 3. oldu Johny.

Üçüncü yarış artık iş inada bindi. Bülteni elime bir aldım, Recep Manav jokey. Bu Manav öyle bir adam ki 46 kilo ata binmeyince getiremiyor. At 46 kilo olacak, ganyanı 20 lira olacak anca öyle. Bir Recep, bir de Ramazan Altunbaş. İçimden "Ulan Recep bari bu sefer bir ise yara" dedim. Yalan oldu. Nerdeyse 10 boy geriden 6. oldu Johny.İzmir sezonu bitti. 1 Nisan 1993'de İstanbul'da kayıtlı gördüm Johny'yi. Yine üzerine Ertül atlamış. "Lan 1 nisan şakası hesabına bir cakiyor mu yarışı?" dedim. Yine tek attım. Yarım boyla ikinci oldu bu kez.

“Bu sefer de gelmezse Johny'ye bir Guitar'a iki” dediğim yarışı, 1600 çimde 1.37 yapıp Ertül'le koydu Johnny. “Ertül Forever” Aradan 15 gün geçmeden bir yarışa daha koştular. Bu kez Engin Yalçın vardı üzerinde. Engin de çok sevdiğim jokeylerdendir. İzmir'de bir sezon boyunca Çapicino, Black Pearl ve Bilgin ile az parasını yemedim. Neyse...Bir uyuzluk vardır altılıda, bir önceki yarista gelen ati yazmak gelmez artik icinden. Bin türlü de bahane bulursun. Neden? Çünkü at artık favori olmuştur. Bulmak pek karizma yapmaz. Herkesin yazdığını yazmış olursun sadece. İşte o yüzden bende yoktu Johny. "Gelmez bu abi" diyip, kaşları kaldırıp baska yorum yapmadan bültene eğilince benden 40 yaş büyük adamlar "Ne duydun lan" diye yanıma geliyolardı. Ne duycam ulan, artistlik yapıyorum işte. Ama öyle denmez tabi, saydırıyodum abilere. "Abicim ben bunu ilk yarışından beri tek yazıyorum. Galobu çok iyi bi kere. Sıkmışlar hayvanı. vs. vs. vs." Bir sürü adama yazdırmadım boyle diye diye. Altıncı oldu JG. Dualar tarafıma...

Geri kalan 3 yaşlılığında, ne kadar uyuz olduğum jokey varsa bindi Johnny'ye. Ziya Mutlu, Cemal Kurt, Kadir Altınöz, Yemen Tunç…Uzatmayalım. 1994 Agustos’daki Başbakanlık Kosusu’ndan sonra Johnny bir ve pir kazanmaya başladı, 1 yıl içinde açıklar da dahil olmak uzere üst üste 9 yarış vurdu. Sülo’nun bindigi Johnny o yarışta muthis akılcı kosmus, Volcano, Abbas ve Carte Kitt’i rahat ekarte etmisti. At sahibine kupayı, Suleyman Akdı’ya plaketi veren donemin Başbakanı Tansu Çiller’in hareketleri hala gözümün önünde. Bir hipodrom gerçeğini daha kavramıştım orada. İsterse imparator gelsin, pistlerin İmparatoru S.Akdı’yı geçemez karizmada. Tansu Çiller’in peşinden görünen Sülo’ya halkın sevgisi muazzamdı.

Günün birinde bizim Rıdvan'ın (Dilmen) Moon Light'ının da koştuğu bir yarışta, sabah kahvaltısında bültene bakarken "Geçilecek lan bugün Johnny" dedim arkadaşa, hiss-i kablel vuku kabilinden. Gittik ganyana, Moon Shine tek kupon yaptık. Ganyan mudavimi bir balıkçı amca vardı. Hamsi kokulariyla "Aklınız varsa Bimba Star'ı yazın" dedi. “Senin var da bizim yok mu amca” dedik, yazıyorduk ama öğrenci adamız. Kupon iki misline çıkacak. Yazamadık. Çıtır bir ikili yaptık. Moon Shine-Bimba Star. Şimdi olsa, birini o ikiliyi yaparken ve Moon Shine’ı tek atarken görsem, döverim. Ulan o nasıl ikili? Biri neyse de diğeri düpedüz eşşek.

Bimba Star yarışı kazandı. Moon Shine'ın ismini bir startta atlar sayılırken, bir de 1600 metrenin oralarda "Grubun iki üç boy kadar gerisinde..." dendiğinde duydum.O yarıştan sonra Johny Guitar'ı yine hep tek attık. Zaten o da ikisi 96'da biri 97'de üç yarış koşup bıraktı. Gerçi haberi gelmedi ama öldüyse nur içinde yatsın.

Unutulmaz Gazi’lerden, insanlara sinirden kuponlarını yedirmiş “Tinay-AsJet El Ele Hep Beraber Tevziye” yarışıyla devam edeceğiz yazılara.

Halit Deringor

Halit Deringor....

Fenerbahce tarihinin ve Turkiye'de profesyonellik oncesi futbolun en onemli sac ayaklarindan birisi. Yillar once "Fenerbahce Cumhuriyeti ve Cumhurbaskanlari" isimli kitabiyla ismini ogrendigim ve sonrasinda Cumhuriyet gazetesindeki yazilarini okuyarak hayranligimin kat be kat arttigi bir isim.

Fenerbahce Muzesi'ndeki mesai zamanlarim esnasinda, hasbelkader tanisikligimiz beni cok mutlu etmistir. Zaman zaman el yazisiyla yazdigi ve gazeteye gonderecegi yazilari, bilgisayara gecmek gibi incecik ve seref duydugum bir tesrik-i mesaimiz de oldu o surecte.

Kongreye ve Divan Kurulu'na bir veda konusmasi yapaacgini soyluyordu, ben buraya gelmeden once. Sanirim son Divan'da yapmis bu konusmayi. Ayakli bir tarihin hitabet sahnesinden cekilis tutanagini duygulanarak okudum.

"Artik cok seyreklestik" dedigi bir kusagin son temsilcilerinden birisi olan ve "Sporcularin Amator Forma Aski" konusunda mukemmel bir tez konusu olabilecek Halit agabeyimin elini opmeden once, buradan bir selam gondereyim.

www.halitderingor.net sitesine gonderdigim mesaj ve Halit agabeyin Divan Kurulu'ndaki veda konusmasinin metni var asagida. Torunu hazirliyor sitesini. Mesajim eline ulasmazsa, gittigimde sahsen soylerim artik.
---------------------------------------
Halit agabey, Kazakistan'dan Divan Kurulu'na yaptiginiz veda konusmasini duygulanarak okudum.

"Keske o yillarda yasasaydim" dedigim bir kusaga mensup hem de en has Fenerbahceliden daha has bir sari lacivert mensubunu, yani sizi tanimakla eristigim serefi kelimelerle izah etmem mumkun degil. 28 yillik hayatimin en mesut anlari arasina girecek olan, Fenerbahce muzesinde sizinle gecirdigim anlari omrum boyunca unutmayacagimi da bilmenizi isterim.

Ellerinizden operim.

Saygilarimla,
Baris EYMEN
---------------------------------------
1937 Fenerbahçe’ye giriyorum. Ortaokul son sınıftayım. Öğrenci olduğum için lisansım çıkmıyor. Çıksaydı şaşalı Fenerbahçe B takımında yer alacaktım.

1941-1942 Lise son sınıfta bitirme imtihanlarına giriyorum. O zamanlar dünyanın en büyük takımı olan Hitler’in oluşturduğu Almira Takımına karşı oynuyorum hem de eski Fenerbahçe stadı’nda. 2-1 kazanıyoruz, galibiyet golünü de ben atıyorum.

Aynı yıl Yunanistan ile milli maç yapacağız. Ben de Fenerbahçe’de Milli Takım’a seçilen 3 kişiden biri oldum ama 2.Dünya savaşı yıllarındayız. Hitler silindir gibi dünyayı eziyor. Hudutlarımıza gelmiş dayanmış. Maç erteleniyor, önemli bir fırsatı da kaçırıyorum.

1948 yılı…Yine Yunan Milli Maçı. Bu defa Atina’da ilk defa Milli oluyorum. Sonrası, 1952’ye kadar bütün milli takımlarda oynuyorum.

12 Yıl Fenerbahçe’de top koşturdum. Başarılarımı anlatmak istemiyorum. Onu tarihe bırakıyorum. Burada bahsetmeyeceğim. 1951-1952 yıllarında artık kafam ayaklarıma iyi kumanda demiyor. Fenerbahçe’de formamı çiviye asıp, futbolu bırakıp Anadolu’ya gidiyorum.

Antrenörlüğe başlıyorum. Önce görevle gittiğim Samsun Fener’i çalıştırıyorum. Sonra da Bursa’ya getiriliyorum. Hem Bursa Liginde hem de Türkiye Liginde şampiyon oluyorlar. Sonuçta iş, Yönetim Kurulu içinde Halk Partisi-Demokrat Parti çekişmesi haline geliyor, ben de Demokrat Partili bir yönetici ile hiç de istenilmeyen durumlara girip 1960 İhtilali’nden sonra Bursa’yı bırakıyorum.

Aynı sene İstanbul’a geliyorum.1963-1964 yılları arasında Fenerbahçe’ye Umumi Kaptan (Teknik Direktör) oluyorum. Göreve geldiğimde Beşiktaş’tan 4 puan gerideydik. Sonuçta Fenerbahçe de şampiyon oldu. Ama ben bundan sonra bir ilki gerçekleştirdim. Şampiyonluktan 15 gün sonra istifamı verdim. Neden? Çünkü bu ülkede ne antrenörlük ne de yöneticilik yapılmayacağını anladım.

Bir daha da böyle işlere burnumu sokmadım. Ne teknik açıdan ne de yönetsel açıdan. Hem de burada ismini açıklayamayacağım bazı başkanları seçmede baş rolü oynadığım halde..O yıllardan bu yana Fenerbahçe’nin ne iç ne de dış seyahatlerine gittim ve ne de şimdiye dek tribün bileti aldım. Üye aidatımı şu ana dek hiç kimse ödemedi. Bazı başkanların, İstanbul’da müzikhollerde, büyük restoranlarda mameze, 3 gün 3 gece verdikleri şölenlere gitmedim. Ne kandil ne ramazan ne de bayram ziyafetlerinde olmadım. Havuz başı şölenlerine de katılmadım. Özetle, Fenerbahçe’den bu güne kadar tek kuruş almadım. Hatta burs paramı, zor duruma düştüğünde Fenerbahçe’ye verdim. Bin defa helal olsun. Beni bu günkü Halit Deringör yaptı.

Bu ilkeli yaşam içinde ne sosyalistliğimiz ne komünistliğimiz ne de doğu gurupçusu olduğumuz kalmadı. Söylemedikleri tek şey şeriatçılık oldu. Bu suçlamalar, durmadı gitti. Fenerbahçe’de de devam etti. Kurulu düzenin adamları bize hor bakmaya başladılar. Üç kez Haysiyet Divanına verildim. Bir defasında, arkadaşım Memduh Eren ile 2 yıl hak mahrumiyeti aldım. Ama bunlar bizim üzüldüğümüz değil, onurlandığımız günlerdi. Hiç misyonumu değiştirmedim.

Dönüp arkama baktığımda, her olayda başı çekmişim. Hep kazandım. Kazanamadığım tek şey para oldu.Küçük hesaplar kovalamadım. Türk Futbolunda yadsınamayacak mesafe kat ettim. Kamu sektöründe en büyük müesseselerin müdürlüğünü yaptım ve Türkiye Cumhuriyeti Senatosunda bir sayfa övülen tek kamu görevlisi oldum. Cumhuriyet Gazetesinde 45 yıldır yazıyorum. 1999 yılı en iyi köşe yazarı ünvanını aldım. 40-50 yıldır hep mikrofondayım. İyi ve kötü fikirlerim oldu. Doğrudur veya yanlıştır. Hep inandığım fikirleri açıkladım. Hiç kiralık katil olmadım. Amacım, insanları incitmek veya onlara hakaret etmek olmadı. Arkadaşlarımın tercümanı oldum. Zaman zaman sadet dışına da çıkmış olabilirim. Ama bunları kendim için değil Fenerbahçeliler için yaptım. Yıllardır, beni sukunetle dinleyen ve saygı gösteren Fenerbahçeli arkadaşlarıma, özellikle en ağır eleştirilerimde bana tepki göstermeyen Aziz Yıldırım ve onun yönetim kuruluna saygılarımı sunarım.

İnsan ölmek için doğar, yaşamak Tanrı’nın verdiği bir ödüldür. Umut da vermiştir insana Tanrı. Umut uzayan zaman içinde beklentidir. Böyle düşünürsek, yaşlılık umudun ta kendisidir. Yani bizler artık başka bir şey umut etmiyoruz. Sadece bu günkü teknoloji ile eski resimlerimizi ve anılarımızı renklendiriyoruz o kadar…Ama henüz otokritiğim var. İnsanlar için çok önemlidir bu özellik. Hayvanlarda yoktur. Ne var ki, böyle usul ülkemizde pek yoktur. Artık mikrofona çıkmayacağım ve çıkmamam gerektiğini düşünüyorum. Hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Fenerbahçe bir Cumhuriyettir ve ebediyen hiç düşmeyecek. Sarı Lacivert bayrak hiç elimden düşmeyecek.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, Yaşasın Fenerbahçe.

17 Ağustos 2008 Pazar

Scissor Man (by Primus)

Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Putting end to evil doers games
Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Maybe you are in his book of names
Maybe you are in his book of names

So be kind and helpful to your mother
Just think twice before you try and steal
When he cuts with sticky silver snippers
You may find the wounds will never heal

All self made bad boys
If you refuse to believe he exist
You won't be frightened when you find out
You're on his list
You're on his list
You're on his list

Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Putting end to evil doers games
Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Maybe you are in his book of names
Maybe you are in his book of names

So be good and never poison people
Just think twice before the deed is done
When you wake up guilty in the morning
You may find important pieces gone

All self made bad boys
If you refuse to believe he exist
You won't be frightened when you find out
You're on his list
You're on his list
You're on his list

Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Putting end to evil doers games
Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Maybe you are in his book of names
Maybe you are in his book of names

All self made bad boys
If you refuse to believe he exist
You won't be frightened when you find out
You're on his list
You're on his list
You're on his list

Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Putting end to evil doers games
Snipping, snipping, snipping goes the scissor man
Maybe you are in his book of names
Maybe you are in his book of names

Snipping, snipping, snipping
Snipping, snipping, snipping
Snip, snip, snip, snip, snip!

Snip, snip, snip, snip, snip!

Snip, snip, snip, snip, snip!

The World is Not Enough

Saskinbakkal'da bir sinema.

Biri James Bond delisi, digeri hic alakasi olmayan ve olmasini da istemeyen, iki kisi.

Kac sene olmus... Sinema donusu kavga ettigimizi, Kucukyali'ya kadar neredeyse hic konusmadigimizi bile hatirliyorum. Adetimdir, yuzum duser, sesim kesilir. Izdirap olurum. Ne yapayim? Seviyorum. Boyle olmayi degil. Onu...

Filme gelecek olursak; bence Roger Moore'u burun farkiyla ucunculukte birakip ikinci siraya yerlesen (Tabii ki Sean Baba'nin yanina yaklasilmaz) Pierce Brosnan'a, Sophie Marceau ve Denise Richards eslik ediyir.

Filmin ismine atfen var olan diyaloglarin en basarili orneklerinden birisi var bu filmde.

Kulagi (Stockholm Sendromu'na tutularak asik oldugu) kendisini kaciran manyak tarafindan isirilarak kopartilmis olan kizimiz Elektra King (S.M.), James'i iptidai ama bir o kadar da sosyetik ve etkili bir iskence cihazinin terleten muamelesine tabi tutmaktadir. Daha once yatak havalisinde yasadiklarinin tadinin damaginda kalmasinin da etkisiyle James'e bir teklifte bulunur. Ancak yasamini once "Queen & Country"ye sonra da Dunya barisina adamis olan James bu oneriyi reddeder. Soyle ki:

Elektra King: I could have given you the world.
James Bond: The world is not enough.

"From Russia With Love" ile birlikte Istanbul agirlikli Bond filmlerinden birisi oldu "The World Is Not Enough". Nukleer Denizalti'nin patlatilacagi Marmara Denizi, Bogaz manzarasi derken MI6'in reisinin Kiz Kulesi'nde zindana kapatilmasini da goruyoruz. Kendisine Nev'den "Muhurlu Kaderim" sarkisini gonderiyoruz.

Filme getirebilecegim tek elestiri, James ve Christmas (D.R.) ortaligi duzeltip denizden ciktiklarinda motordan el sallayan Turklerin, kurtarmak maksadiyla denize atlamamasi ya da "Napiyosunuz lan denizin ortasinda? Akinti buradan alir, bogazdan cikarir sizi musaf carpsin" dememesi olabilir.

Fate / Stay Night

Gecen sezon, "Bayan basketbol maclarinda pankart yapilabilir mi?" diyerek sari lacivert anime bir desen ararken karsimiza cikti Saber. Sezon sonunda telase bitince "Ulan soyle bir anime gormustuk degil mi?" diye saldirdik ama tayin Almaty'ye cikinca download yarida kaldi.

Gecende "Cizgi alemde ne var, ne yok?" diye kenter yaparken gordum yukaridaki resmi de. Cizim fevkaladenin fevkinde, tema karanlik, mesaj hos.

"Even heroines fall sometimes. There comes a time when the strongest must fall"

Yuru be...

Wrath of The Lich King

World Of Warcraft'in yeni expansion paketinin cikmasina bir kac aydan az zaman kaldi. Paket hakkinda haberler yagmaya devam ediyor. Basit bir oyuncu olarak (su aralar Kazakistan'da ara vermek zorunda kalsak da) insani heyecanlandiran bir paket oldugunu soyleyebilirim.

Kardesim Cem Bengisu sayesinde, oyunun bir reklam kesitine, daha dogrusu resmine denk geldim. Yukaridaki resim... Benzerlige de o dikkatimi cekti.

Su resim ve genel olarak oyundaki icerik iyi, hos, ve zaten "Orc, Elf, Dwarf" gibi kavramlar rahmetli Tolkien'in eserlerinden cukka ama "Hic degilse araya nuanslar atilsaydi" demeden de duramiyor insan, ozgunluk adina.

Lich King = Witch King olmus.

Sakincali mi bu formul? Hayir. Oyunun guzelliginden bir sey goturur mu? Yok. Ama LOTR uclemesine "Kitabin icine etmis onun bunun cocugu" seklinde yaklasan ve herseyde sadakat ile ozgunluk arayan biz maneviyat manyaklarina "Ulan be..." dedirtiyor bunlar. Dedik ya, manyagiz...

16 Ağustos 2008 Cumartesi

9.69

Atletizm uzmanliginin 400 metre (engelli) yanindan gecmem. Oturup yuzlerce yaris seyretmisligim de yoktur. Ben Johnson-Carl Lewis falan derken baslayan ince merak, simdi ne zaman "Atletizm" dense aklima gelen ve buruklastiran Kenan Onuk kaybini dusundurur bana bir suredir. Hasili (memleketin uzun suredir cikarttigi onde gelen atletizm unsurlari da S.A.-Y.K. ikilisi olunca) benim adim Canar, aklima gelen bunlar.

Lakin...

Elvan Olimpiyat Oyunlari'nda gumusu aldiktan sonra, yaban ellerde bu kucucuk kizla gururlanirken ve "Yatmadan once biraz televizyon" derken, finale dogru bir 100 metre yarisina denk geldim. Adamin biri yuruyormus gibi kazandi. Goruntunun pesinden yapilan yorumlar da "Istese rekor kirardi" gibi olunca, "Haa demek ki dogru izlemisiz" dedim.

Mesainin bitip, ambarin kapandigi su dakikalarda ogreniyorum ki; "Istese kirardi" denen dunya rekorunu, 9.69'luk dereceyle finalde kirmis Usain Bolt. Yukarida sizin de gordugunuz final resminde, ikinci gelen arkadasin "Seni yenicem Istanbul" seklinin ve ucuncunun "Ne zaman bitiyo lan bu yaris" bakislarinin yaninda, Bolt yarisi kazanmasi garantilenince fotofinise donup poz veren jokey kivaminda rahat.

Usain, onumuzdeki hafta 200 metre finalini de kazanirsa, 1988'den ve Carl Lewis'ten bu yana tek olimpiyatta her ikisini de kazanan ilk sporcu olacak.

Yaristan sonra Asafa Powell, Bolt hakkinda "Usain was spectacular. He was definitely untouchable tonight. He could have gone a lot faster if he had run straight through the line." demis. Benden cok yasayacaksin Asafa, lafi agzimdan aldin.

15 Ağustos 2008 Cuma

Ucan Hollandali'ya Gidiyoruz.

Rik Smits'i ziyarete gidiyor falan degiliz oncelikle...

Sonrasinda...

"Kucukken babamin bana aldigi ilk forma vliegendenederlander formasiydi. O yuzden bu bloga cok buyuk sempatim var. Profesyonel hayat bizi farkli bloglara suruklese de attigim bu imza sonrasinda icim rahat. Artik yeni blogum icin ter dokecegim."

Mesela, acik ismi lazim degil, E.B. gibi bir adam olsaydik bu cumlelerle anlatirdik transferimizi. Ama seffafiz, kurumsaliz, endustriyeliz...

Sembolik bir ucret karsiliginda, bizi vliegendenederlander formasina baglayan anlasmaya imza attik. Borsaya bildirmeden, buraya yazalim alacagimizi:
9 South Park Sezonu pesin, diger 3 sezon mac basina.
Anladi o, onu...

Kadrodaki diger buyuk isimlerin yaninda Barad-Dur gibi, son yillarda beraber tezahurat kosturdugumuz bir isim de goze carpiyor. Basarili olmamamiz icin hic bir sebep yok.

Firat kardesimizin blogunda yazilara basliyoruz onumuzdeki Persembe. Ilk yazimizda hipodromlarin ozlenen istikrardaki safkanlarindan biri olan Johny Guitar'dan bahsedecegiz.

Gazamiz mubarek olsun.

12 Ağustos 2008 Salı

Mama said...

Sene 1993. Kucukyali'ya yeni tasinmisiz. Bostanci-Suadiye arasinda kalan ve muhtarliklarca paylasilmasi her zaman polemik konusu olmus, 7 gun / 24 saat hareket merkezi bir bolgeden, sayfiye kare, sakinler sakini bir mekana gelmisiz.

Commodore 64'um, paket oyunlarim, Aztech joystickim ve Teks Viller ciltlerimden baska arkadasim yok. 1 ay, asosyalligin dibine vurup "Oglum gunese ciksana biraz" diyen anneme, vampirmisim gibi bakarak yorumsuz gecen zamanin sonunda, arka bahceye bakan pencerede cocuklarin Alman Pota oynadigini gormemle, pencereden dikize baslamam bir oldu.

Boyle bir husus nasil duyulur, onu da bilmiyorum ama bu top oynayan sahislarin "Yeni tasinan cocukta basketbol topu varmis, cagiralim" iradesi ile ben de indim bir sure sonra. Zemin bombeli, top surmek falan imkansiz. Ancak durdugumuz yerden serbest atis.

Cocuklugun "Ehelehoeyy" diye saga sola kosturmaktan ve agactan duserek kafa goz yarmaktan arta kalan zamanlarinda; 10'lu yas hanelerimize uygun muhabbetlerin muzige dusen kismi klasik artistliklerdi. Misal hic unutmuyorum, ismi lazim degil biri, "Ben en son Michael Jackson'in Bad albumunu dinledim" demisti. Ulan sempanze. Album cikali olmus 6 sene. Onca zamandir inzivada miydin?

Ben bu kadar artist degildim. Mesela o albumu ciktigi gibi aldirmistim (Sevsinler) ama uc sarkidan baska bir sey dinlemedigimden, sara sara kasetin hasati cikmisti. Susuyordum.

O zamanlar da Kucukyali Merkez'de, postaneye dogru yururken direk karsida bir gazete bayii vardi. Mizah Dergilerimizi oradan alirdik. Bostanci'dan kalan Blue Jean aliskanligi da bir sure devam etti burada. Hatta bir suru cikartma yapistirdigim not defterlerim hala duruyor. Anti parantez; Samantha Fox cikartmalarinin fazla olmasinin nedeni, Blue Jeanin cikartma politikasiydi. Benimle alakasi yok...

Boyle boyle, merkeze dergi almaya inis cikislarimizda, zevkler-renkler muadil bir arkadasim sayesinde Rock Kazani ile tanistim. Cok okumadim, sadece alinirken refakatim vardi ama o muzige de ince ince sarar olduk. Sonra sardigimiz iplik kalinlasti. Albumler, yayinlar girla. Her seferde Akmar'a ugra Canar. Bir yogunluga ara verdik, hatta baska bir ara ip koptu. Sonra rock muzik sevdamiza geri donduk falan fismekan.

O gunlerden akilda kalan bir hatira. Cocuklugumun her anisini tepeden uzerime firlatiyor. Kronik'ten Lie... Guzel sarki be...

-----------------------
Mama said. this music is not good for my health
She said. I'm in trouble deep
She said. the more I play I get weaker
She didn't want her dear son be a guitar player
She didn't know her crazy son cant live without power

You gonna die
I want that's why
Fly, then I'll just fly

Cry, stupid cry
Bye. I say Goodbye
-----------------------

Bir yazi sonu "Sahi..."si daha. Aptulika ne oldu sahi?

Son Bayraklar

"Toplumun Degerleri"ni bayraklara benzetecek olursak; sancak tutanlarin birer birer yasam surelerine yenik dusmesi yuzunden, bu bayraklari hizla kaybederken toplumun ta kendisi olan Fenerbahce'de "Bayrak Adamlik" muessesesinin layikiyla yasamasi dusunulemez elbette.

Sabirsizlik almis yurumus. Yeri geldiginde kisacik bir ataletin, adaleti yaratacagini veya koruyacagini bilmemek yuzunden camia disina itilen degerleri listelemeye kalksak, icimiz burkuldugundan yarim kaldigimiz zamanlari yasiyoruz, uzunca suredir.

Yapabilecek bir sey var mi? Yok... Cunku "Eskiye ozlem" nidalari ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karsiliginda alinan cevap sadece "Muasir bir seviyeye cikmak gerekliligi". Uzerinde hemfikir olunan bu konunun "Sembol Isim" yaratilmasina nasil engel olabildigini sordugunuzda ise mantikli bir cevap alamiyorsunuz. Halbuki degerlere sahip cikmak, ne kurumsallasmanin ne de saglikli bir spor kulubu yapisina kavusmanin onunde engel teskil eder. Umariz bir gun anlasilir. Neyse...

Isaac Hayes'den sonra, internetten baska bir kotu haber geldi. Serkan Acar'a kanser teshisi konmus.

Uzun uzun anlatmaya gerek yok kendisini. Kadıkoylu1907 abi'nin tek cumleyle ozetleyebildigi gibi "Guzel adamdir" ve belki son "Bayrak Adamlar" kusagindandir. Fenerbahce icin hizmetlerinin, emeklerinin hakki odenmez. Tum camia, bir an once sihhatine kavusmasini bekliyor. Insallah...

Kucucuk de bir ani. Gecen sezon, Burhan Felek'de yuzme yarislarindayiz. Bir onceki sene, yana yakila "Taraftarimiz nerede?" diyen ve gittigimizde mutesekkir olduklarini defalarca belirten sporcu velilerinden bir kismi bu kez burun kivirdiklari gibi, yapilan her seye bir kulp takip engellemeye calisiyorlar. Tezahurat, pankart vs. vs. Yarislarin kazanilmasi garanti olunca, bizim yuzumuzden ortalik daha fazla gerilmesin diyerek cikmaya basliyoruz. Tek sira halinde, yoneticilerin yanindan gecerken, salona yeni gelmis olan Serkan Acar gulerek, cikan taraftarlari tek tek selamliyor.

Iste boyle bir sey...

Rise, Isaac Hayes...

Flying Dutchman'dan Gamli Baykus'luk bir hareketle sabah saatlerinde ogrendik. Isaac Hayes; 1942 dogumlu Soul Muzik efsanesi. Iki gun once vefat etmis. Kendi gitti, giderken bizim Chef'i de yaninda goturdu. Bir sure oncesine kadar South Park okulunun capkin siyahi ascisi olarak temayuz ediyor, "Guys"in mentorunu seslendiriyordu Hayes.

Gerci bir anlasmazlik (Mensubu oldugu Scientology'ye dizideki "Trapped In The Closet bolumunde giydirilmisti) yuzunden Hayes ayrilinca, dizide de oldurulmustu Chef ama hem "Black Moses" ve Shaft ile unutulmayacak muzik efsanesi Hayes'e, hem de karsi cins konusundaki derin birikimi ve coskulu tarzi yuzunden Chef'e saygimiz buyuktur. Nur icinde yatsinlar...

Muzikten degil de daha iyi Bildigimiz yerden ahkam keselim.

Stan, Kyle, Cartman ve Kenny, kafalarina takilan konulari danismak icin Chef'e giderlerdi.

Hey, Chef.
How's it going?
Bad.
Why bad?

diyalogu ile mevzuya girilir ancak konu ne olursa olsun, sadede gelmeden once ekseriyetle kadinlarla ilgili hard bir sarki soylerdi.

Kendisi cins, ebeveynleri kendinden cins biriydi Chef. Babasi, Loch Ness Canavari'nin gittigi her yerde onu takip edip "tree-fiddy", yani 3.50 dolar borc istedigini anlatirdi.

Oldugu ve Star Wars:Episode III'deki gibi bir rituel esliginde Darth Chef'e donustugu sahneyle tamamlanan "Return of Chef" bolumu son dizisi oldu. Sarkilari kaldi yadigar. Bunlardan bazilarinin basliklari ve giris cumleleri var asagida. Daha ne olsun?

I'm gonna make love to you woman, gonna lay you down by the fire.
Ohh Kathie Lee, how I'd love to lay you down.
Mmmm baby every time that we kiss... Hot Lava!
You've got to hold your football like you hold your lover.
Tonight is right for love... Love Gravy.
I'm gonna make love even when I'm dead.
With my love deep inside you, where no man has ever been.
A non-offensive, non-denominational holiday song.
No, baby, there's no substitute (no substitute) for you.
When a man loves a woman and a woman loves a man.
You're gonna need some cream for your ass.
You and me, and her... and you and you! Simultaneous lovin'!
Say everybody have you seen my balls, they're big and salty and brown.
Stinky Britches was something I wrote several years ago.
Chef's song about the love bug.
Chef's song about the menstrual cycle.
Little Chef's song about drugs.
Chef's song about prostitutes.

10 Ağustos 2008 Pazar

Wolves, Lower (by R.E.M.)

Suspicion yourself, suspicion yourself, don't get caught.
Suspicion yourself, suspicion yourself, let us out.
Wilder lower wolves. Here's a house to put wolves out the door.
In a corner garden, wilder lower wolves.
House in order. House in order. House in order. House in order.
Down there they're rounding a posse to ride.

Almaty'de Ideal Kadro

Ideal ve tehlikeli kadro. Almaty'de, Orient'de, raki seansinda.

Eger yanlis bilmiyorsam Orient, bizim "Sark" ile es anlamli. Gunesin Dogdugu Yer'e atifla...

Soldan saga, oturanlar : Cuneyt Dinc - Fatih Elbeyoglu - Canarino.

Mekanin adi "Dogu" ama Yeni Raki buranin batisindan. Muessese guzel. Rakisiydi, mezesiydi, ara-sira hop sicagiydi derken bir Cilingir'e gitmeyeli cok olmus. Ha usta miydi Cilingir? Simdi "Mekana guzel diyip, pesinden bok atma" denebilir ama "Cilingir Ciragi" diyelim biz. Raki biraz da Istanbul prosedurudur, abilerden gordugumuz uzere. Meze tepsisi, buz kalibi derken... O sebepten (ehven-i ser kabilinden kotu olmasa da) alacagi not 6, 10 uzerinden. Iyi halden bir puan daha. Muhabbetten de bir kanaat, etti sana 8. Bol keseden verdik iste. Baban da mi gurmeydi be Canar?

"Muhabbetten bir kanaat" dedik. Zira kadro, guzel kadro. Cemal Sureyya'nin "Sicak Nal"inda yazdigi;
"Yakup Cemil'in
kurşuna dizilmeden hemen önce
üst üste içtiği
ömründeki ilk üç sigara" misali, bizim de Almaty'de ilk resmi soframiz olunca, resmin gectigi geceye burada olup olabilecek en iyi gecemizdir denebilir.

Kadikoy ve havalisinin ahalisinin masasi. Cuneyt Dinc, Suadiye. Canarino, Bostanci. Fatih Elbeyoglu, Goztepe.

Agir Fenerbahceli Cuneyt abi. Eski Caddeli. Eski topcu.

1993'den beri yurtdisinda Fatih abi. Memleket Uzak Asya olmus neredeyse. P.Kd.Alb.(E) gibi durduguna bakmamak lazim. Yas daha 39.

Fatih abiye, dem arifesinde;
"Aylardan beri hic bir sey icmedik.
Damagimiz kurudu bizim.
Fatih abi, bize raki ismarlasana.
Parasini alirsin sonra" dedik. Bizi mahcup etti. Bir dahakine, ister iftar sofrasi, ister cilingir. Fatih reis, kendimizi keseriz...

Hasili, iki saatte 6 duble sek raki bunyeye iyi geldi. Yolda uyudu Canar. Odaya geldi, ayakkabiyi cikardi, oylece yigildi yataga Canar. Once aklina gelen sarkiyi mirildandi, sonra da dalip gitti Canar.

Şirler bile pence-i kahrımda olurken lerzan.
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.

Final Fight

Flying Dutchman kardesimizin blogunda 10 adet uzerinden serisi yapilan oyunlarin hatirimizda kalan detaylarina biz de buradan vakif olalim dedik. Zira bu satirlarin yazari; Wizard Of Wor, Golden Axe, Double Dragon ve Street Fighter 1 ile baslayan atari salonlari macerasini yillarca sabah 9-aksam 5 seklinde bir mesaiden hallice surdurdugunden ve arada sirada gizli sakli kalmis, “PS’e yenildim ama yikilmadim ayaktayim” diye fisildayan salonlari gordugunde, yasindan basindan, dokulmeye baslayan sacindan ve sakalindan utanmadan girip, neredeyse cocugu yasta veletleri yenerek, artistlik yapmaktan vazgecmedigi icin kulliyat genistir zihninde.

Final Fight, nam-i diger Haggar, Commodore 64’de (sefil de olsa o bizim bilgisayarimizdir lan) versiyonu cikmis ender atari salonu oyunlarindan oldugu icin, bizde etkisi buyuktur. Koca makinenin milyonda biri performans veremeyecek olmasina ragmen “Aslinda surasi fena olmamis be abi” seklindeki “C64’un atari salonu oyunuyla imtihani” ve bok surdurmeme cabalarimiz beyhudeydi tabii.

Haggar, 6 bolumden olusan P&G oyunudur. Ingilizce degil, “Patakla ve Git” ya da Xcopy ile diskete ve/veya kasete oyun kopyalanmasina sahit olmus kusagin deyimiyle “Ilerlemeli Oyun”

Cody adinda yagiz bir delikanli, Guy namiyla maruf kiyafetinden oturu Japon kirmasi / ozentisi diyebilecegimiz bir diger genc ve kalibiyla oyuna kisa adini vermesini hakli cikaran Haggar Baba, sokak ceteleriyle cenk ederlerken Haggar’in kizi kaciriliyor ve oyun da boylece basliyor.

Oyun icerisinde bize yardimci olacak arac gerecler, olur olmaz serpistirilmis (ve bazen uzerimize firlatilan) cop kovalarindan, varillerden, ficilardan, lastik istiflerinden ya da telefon kulubelerinden cikiyor. Oyunun en enteresan yani da buralardan cikan seyler zaten. Benim animsayabildigim kadariyla yiyecek olarak; hamburger, ananas, pirzola, uzum, muz, tavuk, biftek, portakal, curry ve pizza cikiyordu.

Bu yemek cesitliligini gorunce, insan “Kuru kuruya gider mi lan bunca sey” diye icecekleri de merak ediyor tabii ama bira ve gazozdan baska bir sey yok menude. Bir de enerji veren pecete var. O nasil oluyor anlamis degilim.

Yardimci arac gerecler sadece nevaleden ibaret degil tabii. Silahlar da var. Mesela boru, bicak ya da samuray kilici hizmetinizde.

En kiyak malzemeler en sona kaldi. Ileri bolumlerde kirdiginiz dalgalarin icinden, nakit para olarak Yen (Amerika’da ne ise yarayacaksa), degerli tas olarak ise yakut, zumrut. elmas, inci kolye ve kulce altin cikiyor. Bu ziynet esyalarini goren arkadaslarimizin aklini yitirip, “Haggar’in kizini kacirdilar da bana mi kacirdilar kardesim? Bozdururum bunlari, hipodromda kurulur locaya. Bi padok bi bahis, gunumu gun ederim” diye mi dusunmesi bekleniyor, bilinmez… Unutmadan bir de bazen, radyoya rastliyoruz kirilan varil vs.lerin icinde. Kapisirken cikan abur cuburu yerken bir yandan da ajans haberlerini dinlemek icin olabilir.

Oyunu bitirmek icin alti adet bolgeyi ve bunlarin patronlarini tarumar etmemiz gerekiyor. Bunlar sirasiyla Damnd adinda bir ayi, Sodom diye bir samuraysi, Edi E. isimli pehlivan kivaminda dejenere bir polis (bu polisin karsisina cikinca cignedigi sakizi cikarip, atiyor. Bunu enerji versin diye alanlar var. Ulan jeton kaybederim, o sakizi almam), Rolento nam bir komando, Abigail diye bogadan bozma bir guresci ve nihayetinde sandalyeli tekerlekte elinde zipkinla gezen ve sopayi yiyince plazasinin camindan ucup giden mafya babasi Belger. Kanimca iclerinde en delikanlisi Rolento. Zira digerleri gibi, yenilmeye doymayan pehlivan havasinda, sopanin kralini yedikten sonra “Ulan bir ayaga kalkarsam gostericem sana” havalarinda dogrulmaya calismiyor, direk el bombalariyla yasamina son veriyor. Zaten bu tavri da sirket tarafindan odullendiriliyor ilerleyen yillarda. Street Fighter serilerinden birinde secilebilir karakter olarak kendisini goruyoruz.

Oyunun iki de bonus bolumu var. Bir tanesinde, benzincide sokak cetesi elemanlarindan birinin arabasini dagitmaya calisiyoruz. Ekranin ortasinda bir boru var. “Ister bununla giris, istersen serbest stil takil” mesaji verilmis. Arabanin vurulabilecek uc noktasi var. Bu noktalarin hepsini basariyla, parcaladiginizda “Perfect” makamina erisiyorsunuz. Bitiremezseniz, babayi alip gidiyorsunuz. Eger Perfect’I gorurseniz, sizin pesinizden gelen araba sahibi “Oh, my God” diye agliyor ve dolu tanesi gibi goz yasi dokuyor. Galiba arabanin manevi degeri var. Ancak benim anlamadigim husus su ki Perfect mertebesinden bir gidim dusuk is yaparsaniz, herif aglamiyor. “Bu araba duzelir lan. Oto Sanayii’de adam ederler bunu” diye mi dusunuyor acaba?

Ikinci bonus bolumu ise, benim bunca yillik atari kariyerimde gordugum en sinir bozucu bolum. Doner camlari kirmaya calisiyoruz. Ancak oyle bir noktadan vurmamiz gerekiyor ki, en kucuk sasmada camlar donerliklerinin hakkini verip, kafamiza kafamiza cakiliyorlar. Bugune kadar bu oyunu 100 kere oynadiysam en fazla 10 kez orayi Perfect ile gecebilmisimdir. Zaten bir sure sonra, orada hic bir yeri ellememeye ve “Devlet mali lan” diye dusunmeye basladim.

Oyunun finalinde, Haggar’in kizi kurtulur.Babasina sarilir. “Annen gibi seni de kaybetmekten tirstim” falan der Haggar. Velhasil duygusal anlar yasanir. Baba kizi yalniz birakmaya karar veren Cody ile Guy, geldikleri yoldan yuruyerek gitmeye baslarlar. Babasina “Bir saniye babacik. Benim Cody gidiyor. Halbuki benim ona veresim var opucuk” diyerek askinin pesinden kosar. Yolda yakalayinca, Cody diye bogurur. Platonik asik Guy buna cok bozulur, havada taklayi atip, akabinde bir comboyla kendisinden en az on santim uzun Cody’nin aklini alir ve gider. Kiz, sopayi yemis adama bir “Gecmis olsun”u bile cok gorup, “Beni birakip nerelere gidersin” diye Cody’yi bunaltir. Cody’de “Seytan sokaklarda elini kolunu sallayarak dolasirken, ben nasil uckurumu dusunurum, selvi boylum al yazmalim” diyerek kizi refuze eder. Burada tek muallakta kalan nokta bu refuze durumdan sonra, kizin Guy’a yol alip almayacagidir. Burasi bilinmez ve oyun biter…

Yillar sonra “Haggar II cikmis lan” dediler ama biz goremedik. Boyle bir durum varsa ve Turkiye’de boyle bir oyun endam ederse, biz de bir yerinden duruma mudahil oluruz artik.

Su yukaridaki resmin aciklamasiyla yaziyi bitirelim diyecegim ama ne gibi bir aciklama yapilir ki bu resme? Bir delilik ani.

Haggar, 200 kiloluk bir Cinli’yi boynundan tutup, beraber havaya zipladiktan sonra ters cevirip bacaklarinin arasina almis ve yere carpmak uzere. Bir diger sisman (belli ki Haggar havadayken altindan gecmis) amacsizca, ekranin diger tarafina bodoslama gidiyor. Kocaman adam ve Haggar uzerine dustugu icin kendinden gecmis uc tane adam suursuzca, havadan yere inmekteler. Onde ve arkada ayakta duran adamlar, “Bir inse de iki uc yumruk indirsek” derdindeler. Bicakci El Gado yerden dogru kaymaya baslamis. Mini sortlu, askili t-shirtlu, pembe sacli ve kelepceli bir kizimiz da fanteziden cikip “Adrenalin var” diye ortama dalmis gibi saga sola sicriyor. Ustelik bunlarin hepsi 5 metrekarelik alanda oluyor.

Soyle bir bakiyorum da. Manyak misiniz lan siz? Nerede bu devlet?