28 Ağustos 2009 Cuma

Nur Topu Gibi Avrupa Ligi

Ben mi futboldan hiç bir şey anlamıyorum, ön yargının dibine vurduk da o yüzden mi batıyor, yoksa hakikaten gördüğümüz kadar var mı bilmiyorum ama "Fenerbahçe Futbolunda Uğur Boral Gerçeği" diye bir araştırma yapılsa, altına tek bir olumlu şey yazmanın imkanı yokmuş gibi geliyor. Yarı uykulu seyrettiğim özetlerde bile çığırdan çıktım bu herifin yüzünden. Üç sene önce Kadıköy'deki Kayseri maçında yedirdiği gol hala kabuslarıma giriyor zaten. HafifTEN bir yol alsa da rahatlasak ufaktan.

Daum maçtan sonra "4-0 kazansak, 5-0 kazansak ne olurdu ki? Turu geçecektik. Yine geçtik" demiş. Şu olurdu Daum Baba, takımın sefere yürüyen mehteran temposunda değil de fetihe azmetmiş ordu şevkinde olduğunu görürdük.

Tamam, benim de Avrupa Ligi'nden öyle final, yarı final (hatta çeyrek final) beklentim yok. Gelmeyen kupanın "bir kulbundan tutmak" gibi bir rütbe yerine (kulp yoksa ne olacak) Türkiye Ligi Şampiyonluğu kat kat önemli ama nereden bulacaksın bir daha Sion gibi takımı? Tokatla işte. Penaltı çalınmasa maçı kaybedeceğiz yahu. Böyle insafsızlık olur mu? O tribünler ve fahiş fiyatlar yüzünden gelemeyen insanlar, senelerdir önüne geleni beş dakikada halledip "Sıradaki..." diyen bir Fenerbahçe'ye hasret. Ha "Futbolda nerede öyle takım?" diye soruluyorsa, bu istediğimiz zaten namağlup şampiyonluk ya da 20 maç üst üste kazanmak değil. Belki tam olarak da izah edemiyorum ama her Fenerbahçeli bu hissiyatı taşıyor içinde.

Bir de Kazım iyi topçu, hoş topçu ama "Bir türlü hizaya gelmeyen, sürekli piçlik peşinde lise talebesi halleri ne zaman geçecek?" diye sorulsa, saniye beklemem, "Geçmez" derim. Böylesi de isterse iki ayağında, on iki top koştursun, çekilmiyor işte. O sakil hareketleri yaptığı zaman şeytan diyor "Git, ense köküne indir şamarı"

Hayırlı torbalar, kuralar olsun.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Başımıza Taş Yağıyor

video

Tamam, "sonları" falan ama neticede hala Ağustos ayındayız.
Hesapta yaz ayları yani.
Ama kafamıza dolu yağıyor.
Ne Almaty'miş arkadaş. Ömrümü yedi!

Juju Döner mi?

Kim Clijters'den sonra Justine Henin de kortlara dönecek tenisçiler arasında mı? Belçika basınına göre öyle.

Belçika Tenis Federasyonu ve Justine Henin konuya yorum yapmıyor.

Henin'in eski hocası ve yakın arkadaşı Carlos Rodriguez "Öyle bir şey olsa, benim haberim olurdu" diyor.

Carlos Rodriguez'in eşi "Bir takım hazırlıklar var ama benim bunlar hakkında bir şey söylemeye iznim yok. Ben bilmem, beyim bilir" diye demeç veriyor.

Henin'in, 2009 sonunda Belçika'da ve Dubai'de bir kaç gösteri maçına çıkacağı kesin. Bunları yaparken formda olmak istediği için antrenman yaptığı da gerçek. Justine henüz 28 yaşında ve tenisi bıraktığını açıklarken "Şu anda 'Asla geri dönmeyeceğim' demiyorum. Çünkü 'Asla' kelimesini kullanmaktan nefret ediyorum" demişti. Dolayısıyla "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" fikri de bir yanda, bu hazırlıkların gerçek bir dönüşe yönlenip yönlenmeyeceği konusunda bir şey söylemek zor.

Ayrılma kararından sadece bir hafta öncesinde, "5 yıl sonrasına kadar tenis oynayabileceğini" söyleyen Henin, tenisi son derece ani bir kararla bıraktığında herkes çok şaşırmıştı. Bu acele gidişin pişmanlık yaratması mı, Clijters'in başarılı dönüşü mü, ortamı gözüne kestirmesi mi, sebep artık her neyse; raketini elek misali astığında, 7 grand slam ve 34 Wta turnuvasıyla, 19.500.000 dolar kazanıp, tüm zamanların en çok kazanan yedinci kadın tenisçisi olan ve listenin başına üç beş hafta çakılabilen kimi kolpadan birincilerin aksine (Bkz. Jelena Jankoviç) 117 hafta sıralamanın ilk sırasında kalan böyle bir oyuncunun geri dönme dedikoduları heyecan verici.

Justin geçenlerde, posteri bile yayınlanan yukarıdaki televizyon projesi için anlaşmış olmasına rağmen, yapımcısını arayıp "Unicef'in bir görevi için Kamboçya'ya gideceğim. Ancak gelecek hafta dönerim. Kusura bakmayın" demiş. Yapımcı da olayı "Mukadderat" diye karşılamış. "Ekranda yüzümüzü eskitmeyelim. Dönersem ancak korta dönerim" mealine geliyor olabilir mi? İnşallah.

Netice;
Conan gibi kadın tenisçilere karşı, Justine Henin kültürü.

Seninki Daha Renkli

10 vereyim.
15 olsun.
20'den aşağı olmaz.
25'e ne dersiniz?
30 son.

Bugünki Milliyet'te bir haber.

Geçen gün Barad-Dur'la mesajlaşırken de aynısını düşündük. Arda Turan, iyi futbolcudur, şöyledir, böyledir, öyledir değil mesele. Fenerbahçe Başkanı'nın ezeli rakibin bir sporcusuna reklama bu denli hevesli olduğunu ben şu 30 senelik ömrümde ilk defa gördüm. Görmez olaydım.

Sezon başında "5 dakikada Fenerbahçeli yapmak, 10 dakikada Galatasaraylı yapmak" vb. tuhaf muhabbetlerin peşinden olayın geldiği noktayı geçen Pazar öğlen sıcağında hafif uyuklarken duydum. Lig TV'de duayen konumundaki birisi, artık her kimse, "Arda Messi'den iyi oyuncu abi. Kimse bana tersini anlatmasın" diyordu. Uzun süreli oruç tutmak sağlığa çok zararlı. Halüsinasyon yapıyor insanda.

Cem Yılmaz, gösterisinde memleketteki ilk renkli televizyonları anlatırken, insanların "Benimki daha renkli, al amına koyım!" diyerek sonuna kadar açtıklarını söylüyordu hani. "Seninki daha renkli" diyeni ilk defa gördüm. Dedim ya, Allah bir daha göstermesin.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Zil, Şal ve Gül

Cam açık kalmış, sineklik de öyle. Yağmur olduğu gibi komodine inmiş ve boydan boya su içinde bırakmış üzerindeki kitabı. Baktım, en altlara kadar gitmiş. Ne cildi düzelir artık, ne sayfaları. Hep yağmuru yemişliği ile kalacak. İnce bir S çizecek bundan sonra tüm yaprakları.

Hafif bozkır ortasından geçen bir tren rayı var kapakta, ortasında ince belli bardakta çay, ismi de "Memleket Hikayeleri" kitabın. Memleket... Hikayeler...

Karton kapağın pürüzsüz yüzeyinden yağmuru silerken dışarı baktım, yine karardı gökyüzü. Eylül geldi, doğru ya. Yazın kendisi olmasa da resmi yaz ayları bitiyor işte. Bir şey kalmadı şunun şurasında Ağustos'un nihayetine. Ya sonra? Ne sonrası? Kaldığın yerden özlemeye devam. Yağmur da memleket de hikayeleri de içindekiler de, vuslata kadar uzak. Gerçi, memlekete vuslat elbet hasıl olur da "asıl vuslat" ne olacak, o da meçhul...

İçim karardı. Ofise geri döndüm. "Biraz müzik dinleyelim. Ne çıkarsa bahtımıza!" derken,
"Endülüs'te Raks"
Pekala, fasılı hızlıdan yavaşa yaparız madem.

Dinleye dinleye ezberlemişim artık. Bir dakikadan fazla peşrev var, biliyorum. O bitip, üstad Münir Nurettin başlamadan önce aklımdan geçiriyorum sözleri.

"Hep hüzünlü şarkılar eşliğinde mi bakacağım resimlere?" diyorum kendime sonra, "Öyle yüksek çözünürlük şart değil. Yeter ki dîdegânı göreyim. Zili duyayım, şalı ve gülü onda hayal edeyim"

Üstad Münir Nurettin "Zil" der demez, heyecanla beklediğim resim karşımda açılıyor. O, "omzunda şal ve saçında gül" ile karşımda, gülümsüyor. Bana değil, kameraya. Olacak iş mi? Sol yanım ağrıyor. Şarkı tüm neşesiyle devam ediyor. Ne var ki ben artık hüzzam makamındayım...

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı.
Şevk akşamında Endülüs üç def’a
kırmızı.

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden "ole"

Kadınlar Basketbol Oynayamaz

"White man can't jump" gibi bir şey değil bu.

"Transferler güzel ve çekici olunca gönderildi"
diye bir haber başlığı görünce gerisini okumak gelmedi içimden. "Kim bilir yine hangi geri kafalılıkla, ne halt edilmiştir?" diye düşündüm. Sağolsunlar, yanıltmadılar.

Kocaeli Büyükşehir (?) Belediyesi Kağıtspor büyük sevinç yaratarak Türkiye Bayanlar Basketbol 1. Ligi'ne çıktıktan sonra, ard arda yabancı oyuncularla anlaşmış ve kadrosunu güçlendirmişti. Zaten takım kıtlığına kıran girmiş bir ligde bu gelişme elbette sevindiriciydi.

Fakat aradan çok fazla bir zaman geçmeden öğreniyoruz ki Marita Payne, Brittany Jackson, Noteisha Womack ve Kristi Cirone isimli oyuncuların sözleşmeleri feshedilmiş. Gerekçe olarak da "ekonomik kriz ve masrafları kısmak gerekliliği" dile getirilmiş.

İlk bakışta gayet anlaşılabilir bir karar. Fakat mali kaygılardan ziyade, dile getirilen başka sebepler var ki onların üzerinde biraz durmak gerek. Gerçi, salt bu bahane ekseninde de sorulacak sorular olabilir. Örneğin;
Kriz yeni mi ortaya çıktı?
Halbuki teğet geçecekti. Kalın mı gördü?
"Bütçe planlaması" diye bir şey yapmamış mıydınız?
Yaptıysanız, bunlara her ay başında "iyi saatte olsunlar" mı geliyor?
vb.

Geçelim ve gelelim diğer " feshedilme nedeni" ihtimallerine... Öncelikli yorum o ki; kentte, "bayan basketboluna yatırılan paranın neden futbola aktarılmadığı gibi bir hava yaratıldığı" söyleniyormuş.

Bir ülkenin sadece sportif anlamda değil, her manada gelişip gelişmediğini anlamak için o ülkede hakim zihniyetlere bakmak gerek. Bundan bir asır önce, İkinci Meşrutiyet'ten sonra, herkes bir yenilik ararken ve bu arayış kendisini spor sahasında da gösterip, yeni yeni branşların memlekete girişi sağlanmaya çalışılırken, bu zamanda bu kafaya ne demek gerek? Adını beraber koyalım ve buna işin "hacet giderme" boyutu diyelim.

Sonra da gidere devredilmeyen haceti avuçlayıp "sıvama" işlemi çekilmesine bir bakalım. Neymiş? "Bayanların basketbol oynamasının bazı kesimler tarafından tepki gördüğü" ortaya çıkmış.

Hangi kesimler bunlar? El kadar çocukların oynadığı oyuncak bebeklerden tahriklenen sapık kesimler mi? Ama doğru ya, bu yontulmamış "kesimler" sadece oyuncak bebeklerden değil, onlarla oynayan çocuklardan da etkileniyor. "Alan razı, satan razı" diyip, 10'lu yaşlarının yarısındaki kız çocuklarını taciz eden ve bununla iftihar edenlere hak verenlerin de yaşadığı bir memleket değil mi bizimkisi? Mazallah, bayan basketbol takımı kurulursa ne olur? Akılları, fikirleri ve zikirleri; zekerleri doğrultusundan spor salonunu pusula ediniverir bu insanların (!) Zorla günaha sokmayın garibanları. Kapatın bayan basketbol takımını, gitsin. Hem zaten anlaşılan yabancı oyunculardan bir tanesi, zamanında bikinili boz vermiş bir dergiye. Vay kevaşe, vay! Aslında sadece onu getirip recm edeceksin ama uluslararası kamuoyu falan. Uğraş dur şimdi! Evet, evet, kapatın gitsin.

Sakin düşünülünce, bütün bunlarda şaşılacak hiç bir şey yok. Daha önce olan ve bundan sonra da olacak şeyler üzerine bu kadar yazıp çizmeye bile gerek yok. Ama konu sporla ilgili olunca ve Atatürk'ün "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözünün her sportif devlet kurumunun duvarında asılı bulunduğunu ve her spor insanımızın dudağında takılı olduğunu hatırlayınca, sorası geliyor insanın, "Neredesiniz, hanımlar, beyler?" diye.

Bizler, inisiyatifimize emanet edilmiş bir spor dalının icra makamı değiliz. Atanmış kurullar değiliz. Sporcu değiliz. İdareci değiliz. Teknik adam değiliz. Kalem efendisi değiliz. Sade vatandaşız ve buralardayız. Siz nesiniz? Sporun aydınlık insanlarısınız? E güzel de, neredesiniz?

Diyelim ki bütün bu haberler yalan ve söz konusu takımdan gönderilen yabancılar ile yollar, hakikaten de ekonomik kriz sebebiyle ayrıldı. Ardından gelen bu yok "futbol yatırımı için", yok "kadınların basketbol oynaması doğru olmadığı için" benzeri haberlere neden tepki göstermiyorsunuz? Neden bir Allah'ın kulu çıkıp da;
"Bu minvalde haberler yapılıyor. Bunu şiddetle kınıyoruz, çünkü bu çağda böyle bir kafa yapısının değil sporu, bir koyun sürüsünü bile yönetebileceğine inanmıyoruz. Değil gazetelerde böyle haberler çıkması, akıllara gelmesini bile ayıp telakki ediyoruz" demiyor. Yoksa haberler doğru mu? O daha vahim...

Haberler doğruysa ve buna "Ülkenin Aydınlık Yüzü" olduğu söylenen bayan basketbol camiasından tek bir kelime dahi tepki gelmiyorsa ne diyeceğiz? "Mum dibine ışık vermez" diyebilir miyiz örneğin? Ya da "Böyle başa böyle tarak"

Aslında gönderilen oyuncuların içinde yer alan ve tahsilini psikoloji alanında yapmış Marita Ann Payne'e sormak gerek; "Ne ayak bu durumlar?" diye. Olur ya, mektepli kız, özel tecrübeyle sabit alaylı işlerini bilmek zorunda değil; "Vallahi ben de anlamadım" falan derse, yardımcı oluruz. "Tavşan boku sendromu diye bir şey duydun mu sen? Ne kokar, ne bulaşır. İşte ondan çok fena muzdarip bizim memleket. Rahmetli Cem Karaca'yı bildin mi? Onun dediği gibi. Ülkenin 'Yarım porsiyon aydınlık' yüzü" deriz. Sonra da ekleriz; "Bu maçı unuttuk, önümüzdeki maçlara bakıyoruz. Puan veya puanlar alacağız. O futbol muydu lan? Pardon."

Yüzbaşı Sordu

- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98.956 tüfek
Ve Şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
Yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
Bütün âletleriyle
Ve vatan uğrunda,
Yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci ordular
Baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
Beygirinin yanında duran
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
Baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
Ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Nazım Hikmet

Spor Salonu Faslı

Caferağa, Caferağa olalı, böyle maç görmemişti. O gün onu da görmüş oldu.

Beyoğlu'nda gezersin,
Gözlerini süzersin,
...
Tamam, tamam anladık.
...

103 Gol

Galatasaray'ın bu sezon kurduğu kadro ve ilk haftalarda bulduğu 11 golle Türk Futbol Tarihi'nin en uyumlu ve golcü kadrosunu kurduğu, hemen her yerde dillendirilirken, kırılacağına kesin gözüyle bakılan "bir sezonda en fazla gol rekoruna" yani 1988-1989'a bir göz atalım. Kırılır, kırılmaz, belli olmaz. Sonrası ise hiç belli olmaz. Mesela Galatasaray bu sezon 103 golü geçer; misal 111 gol atar. Rekoru kırmakla kalmaz, 110 golü ilk geçen kulüp olur. Ama ondan sonra başka bir kulüp bu rakamı geçince ne olur? Mühim olan kıdem olur. Aynısı şampiyonlukta da olduğu gibi. Şu yazıda olduğu gibi...

1988-1989 sezonunda, 36 maçta; 29 galibiyet, 6 beraberlik ve 1 mağlubiyet aldık ve 93 puanla, ikinci Beşiktaş'ın 10 puan önünde şampiyon olduk.

İçeride, sadece Samsun'a karşı beraberlik alırken, oynadığımız diğer 17 maçı kazandık ve 58 gol atıp, 12 gol yedik.

Deplasmanda ise; iki tanesi 0-0 (Kahramanmaraş ve Trabzon), diğerleri de 1-1 olmak üzere (Malatya, Galatasaray ve Ankaragücü) 5 beraberlik ve 1 yenilgi (Beşiktaş, 2-0) görürken, 12 tanesini kazandığımız bu maçlarda 45 gol atıp, 15 gol yedik.

Ligin ilk yarısında 44 gol atıp, 14 gol yemişiz. İkinci yarıda ise 59 gol atıp, 13 gol görmüşüz kalede.

Ligi 9'ar maçlık dört çeyreğe bölecek olursak gol durumu şu:
1. Periyod : 18-4
2. Periyod : 26-10
3. Periyod : 28-5
4. Periyod : 31-8

Dört maçta hiç gol atamazken;
Altı maçta 1 gol,
Beş maçta 2 gol,
Sekiz maçta 3 gol,
Altı maçta 4 gol,
Dört maçta 5 gol,
İki maçta 6 gol ve
Bir maçta da 7 gol attık.

Golleri atan futbolcuların dökümü ise şöyle:
Aykut Kocaman (29), Rıdvan Dilmen (19), Hasan Vezir (15), Oğuz Çetin (10), Turhan Sofuoğlu (9), Şenol Ustaömeroğlu (6), Hakan Tecimer (5), Erdi Demir, Engin Parlar (2), İsmail Kartal, Orhan Kapucu, Serdar Şenkaya (1), Hükmen (3-Samsun maçı)

25 Ağustos 2009 Salı

Alışverişte Çakılmak

Bugün uzuun aradan sonra dışarıya çıktım. Ramazan ayında çabuk tükeniyor besin stokları. Biraz alışveriş yapmak gerekti. Meyvenin iyisinin mevsimi geldi Almaty'de.

Şantiyede geçen süreler boyunca kendime "Güvenlik sıkıntısı ve belaya 'zıt kutup' muamelesi yapan bendeki bünye olmasa, halk arasına bir iki saatlik tedbil-i kıyafet salvolarını daha çok yapardım" diye telkin ediyorum ama her çıkışta kazın ayağının öyle olmadığını da anlıyorum. Bambaşka sebepler de var.

Sebeplerin bir tanesi dil problemi... Latin alfabesine yüksek sadakatten ötürü; Kril alfabesine, ilk gördüğüm zamandan beri "Bu ne lan böyle!" çektiğim için, okumasını öğrenmek işime gelmiyor. Hal böyle olunca da "Okuyamadığım dili konuşup ne yapacağım? Ben, yazma ve okumada ana dile ve öncelikli yabancı dilime yükleneyim. Bari onlardan olmayayım" gibi ilkel bir düşünce içine girmek hiç zor olmuyor. Netice itibariyle, Türkiye'deki "Yabancı Dil Seviyeleri" içinde en yaygını olan "Ofiste derdimi anlatabileceğim kadar" derecesini seçip, Rusça okumaya ve konuşmaya o kadarlık mesai ayırıyorum. Haliyle bu da dışarıda beni idare etmeyecek bir miktara tekabül ediyor.

Sebeplerin bir tanesi lisan, ama birincisi değil. Birincisi özlem...

Asosyalliğin sınırlarında gezen ama İstanbul gibi bir metropolde doğup büyümüş adam için; kısıtlı sosyal zamanların geçtiği her mekana mana yüklemiş olmak ve bu zihin alışkanlıklarını nereye gidersen git yanında taşımak, mukadderattan öte bir vaziyet.

Sağda solda top oynayan çocukları görünce mahallenin veletleri sanmak, trafik ışıklarının aydınlattığı kavşakları semtin dörtyol ağzı olarak tahayyül etmek, yağmur sertçe yağarken altına saklanabileceğin bildik çıkıntıları aranmak... Ama sonunda bambaşka bir yerde olduğunu bilmek. Bu vb. durumların hepsi "Vay anasını!" dedirtiyor. Adamın midesine oturuyor. İşte bu, "alışkanlığa özlem" kısmı.

Uzuun aradan sonra dışarı çıkışın adresi alışveriş merkezi oldu bugün. Güzel bir manav da var içeride. Girdim, alışverişi yaptım, çıkıyordum ki yeni birer Benetton ve Bvlgari mağazasının açıldığını gördüm.

Erkek-Kadın ilişki klişelerinin içerisinde belki de ilk akla geleni (hani mesela "Aileler Yarışıyor" panosundaki seçeneklerin içerisinde en yüksek oy oranına sahip olanı) "Alışveriş seven kadın ve onu beklemekten bıkan erkek" olur. Klişedir ama doğrudur. Bu klasik tanımın içerisinden sıyrılıp, sevdiğini alışveriş yaparken izlemekten keyif alan adama "Manyak" diyen de çıkar, ona acıyan da. Ama bir de vatandaşa sormak lazım, ne hissettiğini. Misal? Tamam, bunu gidip de benim gibi serde zaten ince bir manyaklık olan adama sormamak lazım ama seviyorum ben kardeşim. İçeride gezerken "Sıkıldın mı? Yok. Sıkıldıysan otur şurada. Yok, yok." şeklindeki diyaloglar yaşayarak, mağazada yaver gibi dolaşmayı ve gösterilen elbiselere "Öbürkü daha iyiydi" dediğimde "Hadi oradan" demesini özlüyorum.

Aslında düşünüyorum da; iki tane ticari işletmeden bir tanesi, beni içerisindeki koltuğa oturtup, melül melül etrafa bakmaya çakıyorsa ve diğeri asılı olduğu bir kolyesinin yanındaki beni düşündürüyorsa, birlikte alışverişler de amenna ama ben "sadece" O'nu çok özlüyorum. İşte bu da sevgiliye özlem. Ve bu mideye falan oturmuyor, çünkü yutkundurmuyor, boğazda takılıyor.

Halef & Selef

Her ne kadar halef olanı sevmesem de "Halef-Selef" dendiği zaman aklıma ilk gelen bu görüntüdür.

Ulan be Graf, senelerce ne çektik senin şu kendinden emin ve muzaffer ufka bakışlarından. Sevdiğimiz tenisçileri bir bir harcadığın yetmedi, gittin bir de sempatikler sempatiği Andre Agassi ile evlenip, iyice soğuttun bizi alemden. Taraftar olacak tenisçi bırakmadın.

Martina Başkan da bir zaman önce sanata sarmış meğer. Buradan buyuralım.










Okul Yıkmak

Bu resim "Zeynep Mutlu Vakfı Kemer Okulları"nın resmi. Daha doğrusu bir zamanlar okul olan bir yıkıntının. Okulların başlamasına bir aydan az bir zaman kala, Belediye ekipleri tarafından yıkılmış bir okulumuz da oldu böylelikle. Acaba okulun içindekileri de itlaf etmeyi geçirmiş midir akıllarından Belediye yetkilileri? Şükür, içeride öğrenci yokmuş. Belli mi olur?

Radikal Gazetesi'ndeki haberde bir takım detaylar var. Bunlardan insanın içini en çok acıtanı "Baba, okulum nerede?" diye soran küçük çocuk. "İşin içerisine ajitasyon, duygu sömürüsü vb. etkenleri katmadan ciddi ciddi sorulması gereken sorular var" demeyi çok isterdim ama neresinden bakılırsa bakılsın, bu derece hain bir eylemin sonucuna üzülmemek elde değil. Olayın kendisi duygusuzluk, vicdansızlık.

Selahattin Duman köşesinde bir yazıyla durumu anlatmış. Akabinde okulun internet sitesindeki basın duyurusunu okuyunca her şey daha da bir anlam kazanıyor. Bir an için o okulun orada kanunsuz olduğunu varsayalım. Hatta daha da ileri gidip, içerisinde kanunsuz işler döndüğünü iddia edelim. Yıkmak mıydı çözüm? Bunca öğrenciyi ayazda bırakmak mıydı? Direk "Yıkın gitsin a.... k......! Okul mu s........ burada?" fikri mi hakim oldu?

Biz de ilkokul okuduk. Üstelik üzerinden çok da uzun bir zaman geçti. Fakat hala, ne zaman Bostancı-Suadiye arasında bir tren geçişi yapsam bir selam sarkıtırım Mehmet Karamancı'ya. Plastik topla ilk golümü attığım duvara, sınıfça dizilip poz verdiğimiz yüksek merdivenlere. Bırak bu çocukların kendilerine yeni okul bulmaları sorununu bir tarafa, acaba "Okul Yıkımı" denen şeyin bundan sonraki hayatlarını nasıl etkileyeceği düşünüldü mü?

Neticede, yıkımı yaptıran ve buna göz yuman adamlardan adaletin tecellisini beklemek eşşekliğine kapılmamam gerekir, biliyorum ama benim merak ettiğim başka bir şey daha var. Acaba bu rezaletin üzerine medyada ne kadar gidilecek? Yoksa İstanbul'un göbeğindeki Atatürk Kütüphanesi'nin aylarca kapalı kalmasında olduğu gibi, bu mevzuda da yalnızca Selahattin Duman'ın kaleminden çıkan yazıları mı okuyacağız?

Kazakistan'da çalışmaya başlayalı bir yıldan fazla zaman oldu. Gelip, gidenlerin, şöyle bir uğrayanların bile "Amaaan, bizim ülkemiz gibisi var mı?" diyeceği raddede geri bir memleket olarak düşünülüyor burası ama bizdeki eğitim vicdansızlığı burada bile yok. Okul yıkana, göz yumana, unutana ve vicdanı rahat edene yazıklar olsun. Bir de açılım yapacaklarmış. Güldürmeyin insanı!

Azgın Peri

- I like doing a doggy and then dragging style.
Oh my dear god, you were the whore.
- Those are the things I adore.

Nasıl peri lan bu? Bir Tinkerbell'e bak, bir buna. Gerçi Tinkerbell'i de Peter Pan'dan Peter Pan'a gördük. Arada ne haltlar karıştırıyordu, bilemeyiz.

Legenf Of Neil, Sezon 2, Bölüm 3.
Felicia Day performansı.


Serinin tamamı da burada.

Fazla Açılmayın !

Açılımın içine Fenerbahçe dahil olduğu zaman böyle oluyor demek. Cumhuriyet'in takımına reva görülen muamele bu demek. Deve kini olmasa bile, fil hafızası vardır Fenerbahçe'de. Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.

King Santillana ağabey'in bu yazısından başka söylenecek bir şey yok, bu maç için.

"Biz Fenerbahçe'yiz.. Ankara'dan başka Başkent bilmeyiz.."
(King Santillana)

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Pazartesi

Uzun süreden sonra ilk defa bu Pazartesi geçmek bilmedi.

Sanki izindeymişim de bugün geri gelmişim gibi bir sıkıntı, bir aheste geçiş.

Hayırdır inşallah. Ege'de, Marmara'da, bir yerlerde, bir tersliğe ya da sıkıntıya hissikablelvuku olmasın da; biz kendi sıkıntımıza katlanırız buralarda.

Ağrı kesiciye yüklenip, güm!

Adam Olacak Lisa

Lisa Leslie sezon sonunda basketbolu bırakacağı için, bu efsane oyuncu hakkında yazılıp çizilen veda arifesi yazıları çoğaldı.

WNBA başkanı Donna Orender'ın "Wnba'de, bölgesel liglerde ve hatta ülke çapındaki bütün genç liglerinde Lisa Leslie'ye minnet duymayan ya da onu ikon olarak görmeyen tek bir oyuncuya bile rastlayamazsınız" şeklindeki demeci ve Sue Bird'ün "İnsanlar ona baktığı zaman bayan basketbolu ve WNBA'i görüyor" demesi de gösteriyor ki, bizim usul ikoncanlıktan asıl ikonluğa ince (!) bir çizgi var, aşılması gereken.

Hamileliğini geçirdiği 2007 sezonu dışında, 12 sezon boyunca aralıksız oynayan ve milyon tane başarıya imza atan (Sekiz kez All-Star, üç kez normal sezonun en değerli oyuncusu, üç kez All Star'ın en değerli oyuncusu, iki kez finallerin en değerli oyuncusu, iki kez lig şampiyonu, iki kez ligin en iyi savunma oyuncusu, 6000 sayı barajını geçen ilk oyuncu, bir maçta smaç yapan ilk oyuncu, on yılın en iyi takımı üyesi ve dört tane olimpiyat madalyası sahibi) ve daha orta bire giderken 1.80 boyunda olan Leslie, henüz 7 yaşındayken evdeki kağıtlarda imza çalışmaları yapıp, ne yaptığını soranlara da "Benden imza isteyenlere hangisini vereceğimi kararlaştırıyorum" diyormuş. "Adam olacak çocuk bokundan belli olur" genel (ve tuhaf) kanısının yanına "imzasını" da ekleyebiliriz böylelikle.

Basketbolu bırakırken; Candace Parker, Sylvia Fowles ve Sue Bird gibi isimlerin oynuyor olması Lisa'yı çok memnun ediyormuş; "Onlar gibi oyuncular ligi daha ileriye taşıyacaklardır" diye konuşmuş. Doğrudur, belki her şey daha iyi olacaktır ama yıldız bir basketbolcunun gidişine de hüzünlenmemek elde değil.

Günün birinde tekrar Türkiye'ye yolun düşerse Caferağa'ya bir uğra da; sorsalar "Kariyerimin en tuhaf transit duraklarından birisiydi. Fena halde içki kokan bir sürü ayyaşın bana 'Go Home' diye bağırmasına, aradan yıllar geçmesine rağmen, hala anlam veremiyorum" cevabı vermen muhtemel o mekandan rakıya gidelim hep beraber. Gerçi Rusya'da rövanşı siz almıştınız ama nasıl koymuştuk Spartak'a Kadıköy'de? No offense!

Sessizlik Buraya Kadar!

"It is a great thing to know the season for speech and the season for silence" (Seneca)

Fenerbahçe, halkın takımıdır.

23 Ağustos 2009 Pazar

Erken Yaşta Yabancı Dil

Demet Kutluay, Ebru Şallı, Sema Şimşek ve Yüksel Ak'ın konuya dair fikirlerini içeren ve "Çocuklara erken yaşta İngilizce öğretmek görgüsüzlük" başlığıyla ilgi çeken habere girince, elimde olmadan gülümsedim.

İçerik ya da taraflar değil tebessümün sebebi. Aksine, tartışanlar kim olursa olsun, mühim bir konu bu. Gönül ister ki böyle medyatik isimlerin üzerinden akademisyenler de tartışmaya müdahil olsun ve aklı başında analizler izleyelim ama daha çok bekleriz. Medya bu işin eğitim, kültür boyutunu değil magazin boyutunu ele alacaktır. Devamı da gelmeyecektir.

Beni güldüren, "Çocukların çok küçük yaşta İngilizce öğrenmesini doğru bulmuyorum. Çünkü bu sefer ikilem yaşıyorlar. Önce ana dillerini iyi konuşmaları gerek!" şeklinde fikir belirten Ebru Şallı'nın devam cümlesi oldu. "Zaten artık çocuklar zeki" demiş. Teknolojinin gelişimi ile çevre etkilerin ve etkenlerin de boyut atladığı şu götürmez bir gerçek (ve öyle bir imada bulunmak istememiştir) ama ilk okuyuşta insan "Eskiden çocuk milleti gerizekalıydı. Şimdi ise öyle değiller" denmişcesine bir algıya kapılıyor.

Yıllar önce, İstanbul'daki Fransız okullarından bir tanesine servise gidiyordum. Öğretmenlerin hemen hepsiyle İngilizce ya da Türkçe anlaşıyoruz ama bilhassa yeni gelen bazıları var ki bildikleri halde İngilizce konuşmuyorlar. Türkçe de bilmiyorlar. E ben de Fransızca'dan bihaberim. Ne yapacağız? Ben onlara bakıyorum, onlar bana bakıyorlar. İnatları sonunda mecburen kırılıyor ve İngilizcede uzlaşıyoruz ama o vakte kadar geçen süre resmen işkence.

Yine böyle bir gün, anaokulu sınıflarından birisine girdim. İşimi yapmak için müsaade istedim ancak sormam gereken şeyler de var. İngilizceye nasıl ikna edeceğim diye kıvranıyorum. Konuya girdim ama kıvranmaya devam ediyorum, çünkü karşımdakinin inadı inat. O arada da sürekli ceketi çekiştiren bir şey var yanımda. Kafayı çevirip baktığımda, mecaz falan değil, el kadar bir kız çocuğu gördüm. "Efendim?" dedim. "Abi o konuşmaz İngilizce. Bizimle de konuşmuyor" dedi. Türkçe konuşan ve karşıdakinin kendileriyle de İngilizce konuşmadığını ifade eden bu kız çocuğuna (ki bebeğine bile desem olur, o dereceye yakın bir küçüklük) "Peki ne yapacağız?" diye sordum. "Ben halledeceğim şimdi. Sen bana söyle, ne diyeceksen, Fransızca anlatalım. Olmaz başka türlü" dedi. İnisiyatifi tamamen kendisine verdiğim bu küçük kız tercümanlık görevini gayet başarıyla yaptıktan ve ben sayesinde işlerimi hallettikten sonra sınıftan ayrılırken bana "Abi... Bir şey olursa buradayım ben. Çağır, geleyim" dedi. Bir an "Eyvallah reis" demeyi düşündüm ama sonra gülümseyerek "Peki..." diyip, ayrıldım.

Memleketin eğitim sistemi üzerinde ciddi bir takım düzenlemeler yapılması gerektiği kesin. Fakat bir üniforma değişikliği için bile kırk dereden su getiren yerleşmiş yapının (reformcu olduğunu iddia eden / samimi reformcu siyasi erkler iş başına gelse bile) kendini kolay teslim etmeyeceği açık. Yine de pratik bazında değilse bile, teoride bir takım uygulamaların üzerine tartışmak gerek. Yabancı dil de bunlardan bir tanesi. Çocukların iflahını kesecek kadar sert ya da anadillerini ikinci plana atacak kadar sürekli bir yabancı dil eğitimi doğru olmayabilir ama "bir lisan" daha öğrenerek kültürlerine ve görgülerine "bir insan" daha katmayı köhnemiş eğitim sisteminin insafsız zihniyetine bırakmamak lazım.

Selden Öte, Selden Ziyade

Oğuz Haksever'in resim altına, üstüne, her yerine mana katan sesi ile "O Anlar" programını izlerken fotoğraflardan ziyadesiyle etkilenmek ile düz yazı olarak okurken çok da tadına varamadığınız Orhan Veli şiirlerini Müşfik Kenter'den dinlemek arasındaki benzerliği kendi anlayışsızlığımızla açıklamak da mümkündür belki ama ses denen şey hakikaten çok mühim bu işlerde.

Bunun yanında; şiir olsun, fotoğraf olsun, bir başkasının sesine / yorumuna ihtiyaç olmaksızın adamı eşşekten düşmüşe çeviren şeylere rastlamak da var. Bu resim gibi...

17 Ağustos 1999 depreminin 10. yılını geride bırakan geçtiğimiz günlerde, Tayvan'ın üzerinden (yetkililerin söylediğine göre son 50 yılın en büyüğü) bir fırtına ve sel felaketi geçti. Bu felaket esnasında 14.000'den fazla insanın kurtulduğu ancak ölü sayısının yüzlerle ifade edildiği söyleniyor. Resmin meali de burada gizli.

İşte o "yüzlerle ifade edilen" ölüleri bulmak için Tayvan askerleri toprağı kokluyorlar. Ne elim mesai!

Avatar

Sinema aleminde etraf bir süre avatardan geçilmeyecek anlaşılan.

Anime olarak büyük sempatiyle yaklaştığımız ama M. Night Shyamalan tarafından beyaz perdede anasının belleneceğine kesin gözüyle baktığımız "Avatar : The Last Airbender" bir yanda dursun, yukarıdaki ikiliyi tekrardan bir araya getiren "Avatar" projesi daha bir ilgi çekici geliyor kulağa.

James Cameron "Alien" serisinin en hareketlisi olan ikinci filmde Teğmen Ripley'nin yönetmeni koltuğundaydı. Avatar, 1954 doğumlu Cameron'u ve ondan beş yaş büyük "abla" Weaver'ı tekrar biraraya getiriyor. "The Tale of Despereaux" ve "Wall-E" deki seslendirme performanslarını saymazsak, Weaver uzun zamandır (en azından bizim için) gözlerden uzaktı.

Filmin konusu ise şöyle:
"In the future, Jake, a paraplegic war veteran, is brought to another planet, Pandora, which is inhabited by the Na'vi, a humanoid race with their own language and culture. Those from Earth find themselves at odds with each other and the local culture."

Wagenhaus

"Kim lan bunlar?" demeyin. Bizim yaşımızdaki Fenerbahçelilerin ilk kabuslarından Andreas Wagenhaus'un yardımcı hoca olarak görev yaptığı FC Brewery Restaurant-Krumbach takımı, poster çekiminde.

1964 doğumluymuş bizim Andy. Yaş olmuş 45. Artık gereken olgunluğa erişmiştir. Bir gün eski yabancıları getirsek ya bir maçlığına. Hotiç, Wagenhaus, falan.

Bogard & Bergman

Rick: Last night we said a great many things. You said I was to do the thinking for both of us. Well, I've done a lot of it since then, and it all adds up to one thing: you're getting on that plane with Victor where you belong.

Ilsa: But, Richard, no, I... I...

Rick: Now, you've got to listen to me! You have any idea what you'd have to look forward to if you stayed here? Nine chances out of ten, we'd both wind up in a concentration camp. Isn't that true, Louie?

Captain Renault: I'm afraid Major Strasser would insist.

Ilsa: You're saying this only to make me go.

Rick: I'm saying it because it's true. Inside of us, we both know you belong with Victor. You're part of his work, the thing that keeps him going. If that plane leaves the ground and you're not with him, you'll regret it. Maybe not today. Maybe not tomorrow, but soon and for the rest of your life.

Ilsa: But what about us?

Rick: We'll always have Paris. We didn't have, we, we lost it until you came to Casablanca. We got it back last night.

Ilsa: When I said I would never leave you.

Rick: And you never will. But I've got a job to do, too. Where I'm going, you can't follow. What I've got to do, you can't be any part of. Ilsa, I'm no good at being noble, but it doesn't take much to see that the problems of three little people don't amount to a hill of beans in this crazy world. Someday you'll understand that. Now, now... Here's looking at you kid.

Blank

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ramazan ve Neylersin

Nerede o eski ramazanlar?

Yok, o kadar eskiden bahsetmiyorum. Daha bir kaç sene önceden, benim eski ramazanlarım nerede yani? Şu efkar zamanlarında kendi kendime diyalog gibi yazmaktan da hoşlanmıyorum ama neylersin?

"Neylersin" demişken, Zülfü Livaneli'nin şarkısı geldi aklıma. Paul ön adlı Fransız bir şairden bestelenmişti. "Karanlık bastırmış, sevişmezsin de neylersin?" diye biten bir şiirdi. Neyse...

Aslında "Nerede?" sorusunun cevabı basit. Türkiye'de o eski ramazanlar... Dışarıda ramazan geçirmek, yani dışarıda ayın 22'si gibi özel ve güzel günler geçirmek zor zanaat ama sonunda zanaatkar olmuyor insan. Sadece omuz ağrıyor, özlem yükünden. Ramazan'da da sahur mahmurluğu, imsak-iftar arası durgunluğu, iftar coşkusu, iftar sonrası ağırlığı; bunların hepsi aynı gibi duruyor ama değil. Çünkü insanlar aynı değil.

İftarda evdeki sofraya oturmak, iftarı dışarıda yapmaya aniden karar verince apar topar yer aramak, planlı gidince muhabbet eşliğinde erkenden oturup arada hurmaya ya da suya dalıp gitmek, daha eski zamanlarda bir yandan Maraton tribününden gözüken Söğütlüçeşme Camii'nin ışıklarını kesip, diğer yandan eldeki buz gibi olmuş sandviçi hazırolda tutmak ve Abdi İpekçi'de kan ter içinde beklerken "Açın, okunmuş" denmesinin ardından benzer bir sandviçe yüklenmenin sonrasında "Okunmamış lan! Günahı benim boynuma" sesleri. Hey gidi!

Velhasıl-ı kelam; "Hey gidi!" denecek yıl ve hatıra çok ama, "o eski" ramazanlardan bir tanesini seçecek olsam hangisini seçerim acaba, diye düşünüyorum da... Bak görüyor musun? Yine aklıma geldi aynı şarkı:
"Karanlık bastırmış, sevişmezsin de neylersin?"

Hah, en özlediğim ramazanı da hatırladım şimdi. Bu yukarıdaki şarkıda saklı.
Peki resim ne alaka?
Şarkıda saklı olan resimde de saklı bir yandan.

Hoşgeldin ya şehr-i ramazan.

Fenerbahçe'de Çelik Çomak

Sene 1916.

Fotoğraftakilerin hepsi de merhum şüphesiz.

Kalecinin hemen arkasında, kollarını göğsünün altında kavuşturan Galip Kulaksızoğlu. Sol yanındakiler, Sait Selahattin Cihanoğlu ve Şehit Arif. Ve bu maç özelinde daha önemli olan sağ yanındakiler ise Zeki Rıza Sporel ve Alaaddin Baydar.

Anadolu Kulübü'nden meşhur gazeteci Burhan Felek; Zeki Rıza ve Alaaddin isimki bu çocukları görünce takılmış bizimkilere; "Hayrola, buraya çelik çomak oynamaya mı geldiniz, Mustafa Bey?" diyerek.

Burhan Bey'in hitap ettiği Mustafa Bey, hemen Zeki Rıza'nın arkasında ayakta duran Elkatipzade Mustafa. Fenerbahçe'de bir çok branşın açılmasına bizzat ön ayak olan ve bütün bu branşlara altyapıdan oyuncu yetiştirmek gerektiğine inanan bir Fenerbahçe emekçisi. Fenerbahçe genç takımlarının kurucusu. Kısacası Fenerbahçe'de "Kimin heykeli dikilmeli?" sorusu sorulsa, adı ilk sıralarda geçmesi gerekenlerden. Zeki Rıza ile Alaaddin'i Fenerbahçe'ye kazandıran da o.

Çelik çomak oynamaya giden (!) Fenerbahçe, o gün Anadolu'yu 7-0 yendi. Dört golü Zeki Rıza, üç golü de Alaaddin attı. Çocuklar, çocuk oyunu oynamaya gelmişler ama futbol oynamışlardı.

Maç esnasında ve maçtan sonra Burhan Bey'in yüzünün ne hale geldiğini tasvir etmemiş hiç kimse. Fakat ben ne zaman adı verilen Spor Salonu'na gitsem ve ne zaman kendisinin büstünün önünden geçsem, o zamanlardan bir selam sarkıtıp, "Çelik çomak oynamaya geldik, Burhan Bey" demeyi adet edinmiştim. Buradan da bir selam duralım, değerli spor adamı ve Fenerbahçe mağduruna.

Ayrıca, sizinkiler güzel zamanlarmış, Burhan Bey. Sizlerin yanıbaşında durduğu için aramadığınız maneviyat, bizim zamanımızda en değerli taştan daha nadir bulunuyor.

Cae La Nieve (by Adamo)

Cae la nieve
y esta tarde no vendrás;
cae la nieve
y mi amor de luto está.
Es como un cortejo de lágrimas blancas
y el pájaro canta
las penas del alma.

Esta tarde no vendrá
y yo a desesperar,
mas cae la nieve
y no vienes a verme.

La,lala, lala, lala.(bis)

Esta incertidumbre,
el frío y la ausencia,
¡oh! Dios, ¡oh! silencio,
inmensa tristeza.

Esta tarde no vendrá
y yo a desesperar,
mas cae la nieve
y a mi lado no vienes.
La, lala, lala, lala.(bis)

22 Ağustos

Bugün için, 22 Ağustos için, benim payıma düşen şarkılar bunlar.

Naçizane fikrimce bu birincisi "Müzeyyen Senar & Sezen Aksu" düetinden dinlenirse, kalpte daha muteber olur.

Gülşen-i hüsnüne kimler varıyor?
Kim ayağın öperek yalvarıyor ah?
Bağrımı şane gibi, kim yarıyor?
Sevdiğim, zülfünü kimler tarıyor?

İkinci şarkı ise Zeki Müren'den.

Hep seni istedim yaradanımdan,
Ağaçların yağmur duası gibi.
Öylesine hasret kaldım yüzüne,
Sanki çok sevmenin cezası gibi.


"Doldur be meyhaneci..." diyeceğim ama meyhaneci de benim anasını satayım. Doldurayım o zaman.

21 Ağustos 2009 Cuma

Tren Sesleri

Bostancı'da dibinde sayılırdık ama Küçükyalı'da oturduğumuz iki ev de tren yoluna oldukça uzaktı. Buna rağmen, rüzgar zaman zaman trenlerin çıkardığı sesleri getirirdi yukarılara. "Çu-çuf çu-çuf" diye sürüp giden ve banliyöden eksprese değişen bu monotonluğa ek yeri düdük sesleri...

"Pencereye hiç bakmadan, dışarıdan geçen kayıkların karpuz yüklü olduğunu bilirim" demiş ya Orhan Veli, bir şiirinde. İşte aynı onun gibi, trenlerin çıkardığı sesleri tanırım ben de. Ama en çok ne zaman duyardım, anımsamıyorum. "Lodos zamanı" diyeceğim, ama değil. "Yazın" desem, kolay kolay hiç bir meltem taşımaz o kadar mesafeye, o kadar sesi.

"Anımsamıyorum" dedim ama yanlış oldu. "Anımsamak işime gelmiyor" olacak doğrusu. O seslerin yukarıya kadar geldiğini farketmeye başladığım ilk zamanlar, trenlerle iç içe olma günleri geçtikten hemen sonraydı çünkü. Zor günlerdi, sonrasında da hep zor oldu.

Doğrusu o ya, bir zamanlar aklım fikrim trendi. Askerdeyken bizim foruma yazdığım uzun mu uzun bir yazıda anlatmıştım hepsini. Sonra, bir sürü diğeriyle birlikte o yazı da sıfırlara birlere karıştı matrix aleminde. Bostancı'da oturduğumuz yerin karşısından geçen tren yolu, o yolun karşısındaki ilkokul, yanındaki ortaokul, trenle gidip geldiğimiz lise ve sevdiğim insanı taşıyan trenler. Ve sonra işte bir paragraf öncenin son cümlesi zor günler...

Trenler varken çok mu kolaydı?

Yalnızca bizim için varlarken, bir zorluğu yoktu. Çocukken tren yolunun ortasında, semender peşinde koşardık. Biraz daha büyüdük, bozuk paraları raylara koyup, trenin üstünden geçerek büyütmesini bekledik. Biraz daha büyüdük, kestirme diye rayların üzerinden gittik. Biraz daha büyüdük, istasyonlar boyunca raylardan yürüdük, keyif olsun diye. Nasıl keyifse...

Peki ya diğer zamanlar? Bir sene önce kendime hitaben yazmışım bu aşağıdakileri. Daha iyi anlatamam kendime, şimdi yazmaya kalksam.

Hangi senenin Şubatıydı o? Lapa lapa değil, üc kez lapa yağıyordu kar. Tren yollarını kar almaz halbuki kolay kolay. Aaah, evet 2000'di. Ve Topkapı'dan bindiğin arabanın radyosunda "Şiddetli kar yağışının trenle ulaşımı bile aksattığını" duyduğunda, 30 dakika kan ter içinde cep telefonunu aramıştın. Stresten kan boşalınca burnundan akıl etmiştin evi aramayı ancak. Nasıl da kilitleniyorsun bazen. O çok cici insan (Nur içinde yatsın) açmıştı telefonu, "Dışarıda kar topu oynuyor evladım, çağırayım mı?" demişti. "Hayır efendim, sadece merak etmiştim" diye cevap verdin. Evet efendim, "sadece" ölüyordu meraktan...

Meraktan sinir oynamalarımı mutat hale getirecek kadar düşündürüyordu beni trenler ama zor değil, bilakis, güzel zamanlardı. Sonunda vuslat olan her şey gibi güzel...

Geçenlerde Gürkut abi gönderdi bu aşağıdakini ve bir kaç tane daha başka tarifeyi... "Trenlerle ilgili bir şey yazarsan koyarsın" dedi gönderirken de. İçine doğmuş gibi. Trenlerle ilgili yazacaklarım bitmez benim. Bilhassa o yokluk öncesi bir kaç seneye sığan hatıraları istasyon istasyon anımsayacak kadar dolu dolu hatırlıyorum. 19. yüzyılın sonlarından ve yirminci yüzyılın başlarından tren tarifeleri. Diğerlerini de koyacağım ama en çok bu ilgimi çekmiş olmalı ki yanıma bunu almışım. Ne güzel tarife ama... Hoş, eski zamanların nesi kötü geliyor ki bize? Hepsi tamam da şu "Bifurcation" tutmuyor bir tek şimdiyle. O da Feneryolu istasyonu olsa gerek.

Hey gidi istasyonlar... İstasyonda sevdiğini beklemek, onu getiren tren, sen daha anca uzaktan görmüşken onu, harekete geçip giden trenin ardından gelen sıcaklık, belki bir düdük ama azalan ray sesleri arasında "Hoşgeldin" demek.

- Hoşgeldin. Nasıldı tren?
- Merhaba. İyi... Yeni mi geldin?
- Oldu biraz.
- Ne yaptın?
- Hiç... Sen gelmeden önce "sadece" ölüyordum, heyecandan.

WTA Özeti

Geceleri uyuyamadığım ve şantiyeye getirdiğim kitaplar da bitmeye yüz tuttuğu için "Ne yapsam da normal insanların uyku saati olarak geçirdiği mesai öncesi vakti değerlendirsem, ve tabii unutmadan, aynı zamanda gözlerimin canına okusam?" diye düşünürken aklıma WTA sıralaması geldi.

Böylelikle, gecenin köründe yapılabilecek diğer işlerin içerisinden, kurt adamlık veya vampirlik gibi normal insanlıkla alakası olmayan seçenekleri eleyerek "Sabaha karşı WTA akla gelmesi" şeklindeki başka bir "anormal bünye" işi olan duruma sarmış bulundum. Aşağıda okuyacaklarınız, bu cinnet anında yaşanan "Kopyala-Yapıştır-Excel'e Gömül" halinin ortaya çıkardığı sonuçlardır.

Arz ederim.

Geçenlerde Dinara Safina ve Serena Williams arasındaki "1 Numara" tartışmasına, kifayetsiz muhteris Jelena Jankoviç de müdahil olmuş ve ortalık hareketlenmişti. "WTA sıralamasında dikkate alınan unsurların tekrar değerlendirilesinin gerekip gerekmediği" hususundaki bu Gırgıriye tartışması yaşanıp, bitmişti. Fakat diğer iki tarafın rütbesi itibariyle "Sana ne oluyor lan?" denerek saçından tutulup konunun uzağına sürüklenmesi gereken
üçüncü şahıs Jankoviç, Rogers Cup'ta Safina'yı yenince "Yaa gördünüz mü işte?" şeklinde konuşmalar yeniden ortama düştü.

Bu tartışma daha çok sürer. Biz hengameden biraz uzaklaşıp, şu meşhur sıralama listesine bir göz atalım. Puanlamanın nasıl yapıldığına dair döküman burada. Bu esaslara göre birinci sıradan, bin iki yüzüncü sıraya kadar oluşmuş güncel liste (17 Ağustos 2009 tarihli) ise bu adreste. Son iki yüz sırayı görmemişim, o yüzden ilk bin oyuncuyu ele aldım.

Bin oyuncu içerisinde yetmiş iki milletin sporcusu var. Deyim gelişi değil, gerçekten yetmiş iki. Sporcu sayılarına göre bunları sıralayacak olursak, karşılaştığımız manzara şu:
Amerika Birleşik Devletleri (79), Rusya (77), İtalya (54), Japonya (51), Fransa (50), Almanya (42), İspanya (37), Çek Cumhuriyeti (36), Avusturalya, Romanya, Ukrayna (31), Çin (30), İngiltere (27), Slovakya (25), Arjantin (24), Kore (22), Brezilya, Hırvatistan (18), Hollanda, Polonya (17), Slovenya (15), Belçika, Hindistan, Sırbistan (13), Belarus, Kanada (12), Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, Tayland (11), İsviçre (10), Portekiz (9), Güney Afrika, Gürcistan, İsrail, İsveç, Kolombiya, Özbekistan, Taipei (8), Meksika (7), Endonezya (6), Letonya, Yeni Zelanda (5), Danimarka, Fas, Kazakistan, Peru, Şili, Türkiye, Yunanistan (4), Bosna Hersek, Estonya, Hong Kong, Lüksemburg, Venezuela (3), Finlandiya, Kırgızistan, Paraguay (2), Bolivya, Ermenistan, İrlanda, Karadağ, Litvanya, Makedonya, Malezya, Mauritius, Norveç, Tunus, Türkmenistan, Umman, Uruguay, Vietnam (1)

İş toplanan puanlara gelince bu sıralama oldukça değişiyor. Yani ortada, değil doğru, hafif yamuklukta bir orantı bile yok. Birinci Rusya'nın peşinden (50.578 puan) gelen Amerika Birleşik Devletleri (26.673) ve Fransa'nın (18.077) toplamı bile Rusları geride bırakmaya kafi gelmiyor.

Dördüncü sıradaki İtalya'nın ardından Sırbistan geliyor ki bunda Ana İvanoviç ve ismi lazım olmayan bir diğer oyuncunun katkısı, yüzde doksanın üzerinde.

Sporcu sayısında ilk onda yer bulamayan iki ülke, puanlamada Almanya, Çek Cumhuriyeti ve İspanya'nın arkasından, dokuzuncu ve onuncu durumdalar; Slovakya ile Beyaz Rusya. Slovakya'nın puanlarını üçte bir oranında sağlayan, 51. sıradaki Katarina Srebotnik. Beyaz Rusya ise sıralamada 9. olan Victoria Azarenka'nın sırtında.

Bokunu çıkartıp, oyuncuları tevellüt / tertip açısından özetlediğimiz zaman 1970-1994 arasında (1972 dışında) her seneden oyuncuyu görebiliyoruz.

Sıralamanın en yaşlıları 872. sırada Hollandalı Brenda Schultz-McCarthy ile bir ara tenisi bırakıp, sonra tekrar geri dönen 160. sıradaki Japon Kimiko Date.

Listenin en gençleri olarak, 1994 doğumlu, yani henüz 15 yaşında, on bir tenisçi var. Bunlardan en üst sırada kendine yer bulanı, 461. sırada, İngiliz Laura Robson.

Bin kişi arasında en fazla oyuncuyla temsil edilenler; 123 oyuncuyla, 1990 tertip. Sırasıyla takip edenler:
1991 - 119
1989 - 113
1988 - 91
1992 - 84
1986 - 79
1987 - 72
1985 - 55
1984 - 54
1983 - 47

Yeter... Ulan on tane saydık, hala bizim tevellüte gelmedik. Çok yaşlanmışız.

Bu tertiplerin arasında en başarılısı 1986. Sebebi de şüphesiz Safina. Hıncal Uluç'un çok sevdiği üzere "Maçta attığı golleri çıkar, geriye bir şey kalmıyor" kabilinden Safina'yı 1986'dan devre kaybı yaparsak taht 1989'un oluyor. Ama biz böyle yapacağımıza 18-30 yaş arası, jenerasyon liderlerini sıralayalım ve hikayeyi bitirelim. Bir anlık gazla yaptığımız bu ince araştırmanın da sonuna geldik. Darısı başka tuhaflıkların başına...

1979 - Amelie Mauresmo (16)
1980 - Venus Williams (3)
1981 - Serena Williams (2)
1982 - Flavia Penetta (10)
1983 - Virginie Razzano (18)
1984 - Vera Zvoraneva (7)
1985 - Jelena Jankovic (4)
1986 - Dinara Safina (1)
1987 - Ana Ivanovic (11)
1988 - Agnes Szavay (30)
1989 - Victoria Azarenka (9)
1990 - Caroline Wozniacki (8)
1991 - Anastasia Pavlyuchenkova (35)

Sith Warrior

Piyasaya çıkış tarihi için yapılan tahminler 2010 sonbaharını işaret etse de; "Maksat evren yaratmaksa kralını biz yaparız" diyen Star Wars Tayfası; gündemdeki MMORPG'ye dair ele avuca sığmaz fikirleri ve görüntüleri bir bir ifşa etmeye başladı. Eş zamanlı olarak, aklımızı almaya da tabii..

"Someone just failed a Sith warrior for the last time" resim altıyla verilen bu ekran görüntüsünün ve diğerlerinin yanında, oyunun açıklanan sınıflarından biri olan "Sith Warrior" için küçük bir "Soru-Cevap" röportajı da yayınlanmış.

Gerçi bu saatten sonra dark side'a geçecek halimiz yok ama Bioware firmasından James Ohlen'in aşağıdaki sözlerinin cazibesine kapılmamak da mümkün değil lan!
"Star Wars : The Old Republic will be the first game that allows players to live the fantasy of being someone like Darth Vader. Whether you like engaging in epic lightsaber duels, choking subordinates who fail to do your bidding, or hunting down and corrupting the best and brightest of the Jedi Order, Star Wars: The Old Republic will let you do it."

A l'impossible Sion

FC Sion'un resmi sitesi yazmış maçtan sonra;
A l'impossible, nul n'est tenu!

Fransızcam Müfettiş Clouseau İngilizcesi kıvamında bile değil ama "Babayı geçeriz biz bu turu" manasına geliyor herhalde.

Bir de "Kazim (85e, seconde réussite entâchée de hors-jeu ?)" yazıyor, soru işaretli falan ne diyorsunuz aslanım? Maça varsa siz de gelin Kadıköy'de yenin.

Bizim burada D-Smart olmadığından ben göremedim ama Barad-Dur mesaj attı da öğrenmiş bulunduk. Maçın 60. dakikasında FC Sion'da, Yoda girmiş oyuna. Arkadaşlarına "The dark side clouds everything" demiş midir acaba? Tövbe estağfurullah!

20 Ağustos 2009 Perşembe

Aşk Dediğin...

Örnek evlilik / yuva sahibi NYG'nin serisine naçizane bir ek, bendenizden...

Aşk dediğin; uzun kollu gömleğinin kollarını katlamaya yeltendiğin zamanların her defasında; bunu, senin için, O'nun yaptığı anları hatırlayıp, uzunca bir süre uzaklara dalmaktır.

Demek ki neymiş? Seven insana "Unut" denince, nisyan bile isyan ediyormuş. Seviyorum ulan!

Yeni Sezonda Fenerbahçe Basketbolu

Ben derginin yalancısıyım. Öyle yazıyor resim altında. Buradan buyrun.

Lefter Alışverişte

Sene 1957.
Fenerbahçe dergisinin ilk sayısının, ön ve arka kapakları.

TBL Zinciri 2010

Türkiye Basketbol Ligi fikstürünün bizim için en güzel yeri dördüncü ve beşinci haftalar olmuş. Tadından yenmez böyle takvim. Memleket sathında olur muyuz, bilinmez ama bilhassa ikinci yarının bu iki haftası, çok şey vaad ediyor. Allah, bu iki takıma karşı iki galibiyeti zincir yapıp, birbirine eklemeyi de nasip etsin.

Federasyon resmi olarak açıklamamış ama kulislerde gizliden gizliye konuşulanlara göre, bu sene Ayhan Şahenk'te oynanan maçlar için bir çay firması sponsor olmuş. Yüklü miktarda para yatıracaklarmış, lakin tek bir şart koşmuşlar. "Kerem Gönlüm içmesin. Her seferinde 'Bu çayda bir şeyler eksik' diyor. Üzülüyoruz firma olarak. Kurumsal gururumuz inciniyor" demişler. Federasyon'dan "Yapmaz Kerem öyle şey" açıklaması gelmiş ama firma "Nuh" diyormuş, gerisini getirmiyormuş. Talihsizlik işte...

Demokraasi Açılımı

If God had wanted us to vote, he would have given us candidates.
Jay Leno

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Dur Serdar Ortaç, Vur Popüler Kültür!

Sabahtan bu yana, bilgisayara ve excel hücrelerine ayrılmadan bakan gözlerime "Google, Serdar Ortaç'a Dava Açtı" şeklinde bir haber çarpınca "Ulan" dedim "Halusinasyon da başladı, iyi mi?"

Meğerse gerçekmiş, Serdar Ortaç Paşa'ya ait, bilmemnetube varmış da, Google "İsmi Youtube'u andırıyor" diye dava açmışmış, falan. Reklamın iyisi, kötüsü olmuyor tabii.

Kendisinin İbo Show'da sergilediği Billie Jean performansını, namını sürekli duymama rağmen "insan haklarına aykırı" bulduğum için izlememiştim. Fakat ne çare... Zaten hüzünlüyüm; memleketimden ve sevdiklerimden uzakta.. "Bir miktar daha bunalıma girsem ne çıkar?" diye düşünüp, bir an şeytana uyarak, Alkışlarla Yaşıyorum'dan buldum söz konusu performansı. İzlenimim odur ki; rahmetli Michael Jackson henüz medfûn edilmedi ama, hesap günü gelip de İsrafil sûru üflemeyi bitirdiğinde, kendine gelir gelmez çevresindekilere öncelikle Serdar Ortaç'ı soracaktır; "Taş yok mu, taş?" diye aranaraktan.

Bununla bitiyor mu? Hayır.. Meğer aynı programda başka figürleri de olmuş bu cengaver pop ikonunun. Kürtçe şarkı eşliğinde halay çekmeler vs. gibi... İzlemedim ama gülümsedim okuyunca ve "Bizim memlekette bitmeyecek mi bu moda kovalamaca işleri" diye geçirmedim aklımdan. Ne geçireceğim? Bitmez tabii. "Sonsuz Tüketim Çocuğu" yani popüler kültür böyle bir şey çünkü.

Bundan 10 sene önce Babıali'yi basan İttihatçıların hırsıyla sahneye çıkıp, 10. Yıl Marşı'nı coşkuyla söyleyen Serdar Ortaç geldi aklıma. O günden bir süre önce Askeri Mahkeme'nin vicahi tutuklama kararı ile Mamak Askeri Cezaevi'ne konan Serdar Ortaç vardı bir de. Yoksa ikisi aynı mıydı lan bunların? Gülmeyeceksin de ne halt edeceksin?

Güncelde olsun, gelecekte olsun, bütün önemli siyasal mevzularda, halkın Karamurat'ı sahiplenmesi gibi demokrasiyi ve insan haklarını sahiplenen yüzlerce isim ve fraksiyon ortaya çıkar. Bunların yasal temelde yer alan hiç birine "Ne yapıyorsunuz siz?" deme lüksü yoktur kimsenin. Muhalefetine, iktidarına, sağcısına, solcusuna, şuyuna, buyuna, hasılı kendisini toplumdan sorumlu hisseden unsurlara ve onların tartışmasına, yani fikre ve mütefekkire saygı esastır.

Öte yandan "Eski zaman futbolunun ıslanınca ağırlaşan topları gibi mevzuları seneler boyunca çamurlu sahada sürüp durdunuz, şimdi eşşek ölüsü gibi olmuş; gol olsun diye bana mı paslıyorsunuz? Yemezler be anam" diyerek kıçını dönenlere de saygı duymak durumundayız diyelim.

E peki sürekli olarak bu ikisinin arasında turlayan ve süreçler içerisinde durmaksızın siyasal / zihinsel duruşunu değiştirenlere (kısa keselim "götü başı ayrı oynayanlara") ne diyeceğiz? Resmi geçit gibi lan! Sırayla geçiyorlar.. Bir gün nasyonalist olup, ertesi gün "Dur şunun başına bir de 'Enter' koyayım" diyenler, "Ben muhafakar eşcinselim" diye selam çakanlar, her türlü kutsiyet duygusunu yüz kelimeyi aşmayan lugatlarıyla sömürmeye çalışanlar...

Bütün bu insanlar için "Kısa süre zarfında nasıl da bilinçlendiler?" diyerek ince bir takdir mi göstermemiz gerekiyor? Hani olur ya, belki de biz ön yargılıyız, ve belki bıraksak şunu diyecekler;
"İnanmazsınız, iki ayda çözdüm her şeyi. Bence, Dünya'yı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey. Vallahi bak!"

Ne kadar orjinal... "Ne diyeceğiz?" diye mi sormuşum yukarıda? Halt etmişim.
"Hasssiktirin lan" demek kafi bunlara. Yüksek sanatçı, erişilmez vatansever Serdar Ortaç ne demiş? Binlerce dansöz var. Hangi birisiyle uğraşacaksın?

Ve kapatmadan; rahmetli Kazım Karabekir Paşa'nın bir şiirinden, bir dörtlük. Merhum Uğur Mumcu, "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli yazı dizisinde (ve kitabında) yer vermiş.

Terakki eyleyen millet neme lazım diye yatmaz.
Arar, sorar, söyler, yazar, hakikat kaybolup batmaz.
Hakikat nuruna bir nur eklemek için büyük millet.
Birbiriyle yarış yapar, bunun adı: Büyük hizmet.

Lübnan'da Bir Wnba Oyuncusu

Bir dönem Galatasaray'da da forma giyen ama o zamanlarda, müzmin sayılabilecek sakatlığı yüzünden Türkiye macerası çok uzun süreli olmayan eski Sacramento ve San Antonio oyuncusu Chantelle Anderson, 3 aylığına Lübnan Milli Takımı'nda oynayacakmış. Tabii biz böyle yakın coğrafyalara dair bu ilginç durumları; basketbol matbuatımız olmadığından ve dahi bayan basketbola dair internet üzerindeki çalışmaların çoğu da "Daboviç ve mabadı" ekseninde ilerlediğinden ancak hasbelkader haber alabiliyoruz. Bu vaziyeti de Chantelle'in blogundan öğrenmiş bulunduk. Buradan buyrun.

"Thoughts from the Middle East" başlıklı yazısında Lübnan'a dair izlenimlerinin yanında, Beyrut'ta tanıştığı, aslen Irak vatandaşı olan, Suriye'de mühendislik okuyan ve Lübnan'a gezmeye gelen Abbas isimli bir gençle sohbetini de anlatmış. Ona "Amerika'da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu" anlatırken, az önce beraber çektirdikleri resmi facebook'a koymasını Abbas'tan istediğinde "uyandığını" söylüyor Chantelle. Çünkü Suriye'de facebook, youtube gibi paylaşım siteleri yasakmış. Gerisini kendisinden okuyalım.

"The conversation was pretty standard until he asked if I minded him posting a picture we had just taken on the internet. I asked if he was gonna put it on Facebook (several of my teammates have pages). He told me no, he didn’t have a Facebook page because the government didn’t allow them. Wait, what? I had never considered such a thing as not being allowed to have a Facebook page. But yes, in 2009, in Syria, sites like Facebook and You Tube are outlawed. And if they find you’re using a proxy to get around it (I didn’t know what that was but Abbas explained it’s a way to trick the system) they will cut off your internet connection. Ya, that was a wake-up call. We take so much more for granted than we realize. It made me think about how I might get shot for some of the things I write here on YB! My next thought was that preventing people from talking to each other, both locally and to those in other places (like America), is the best way to control their thinking. Isolation makes it difficult to aspire to better things and find ways to make them happen. And how much easier would it be to be yourself if you had the freedom to figure out who that was? Man, I never thought Facebook was a big deal. But for Abbas, and those like him, the overall issue is so much more than a social networking site."

Allaha şükür, bizim ülkemizde olay henüz facebook vb. bir sosyal iletişim sitesinin yasaklanmasın noktasına gelmedi. Fakat youtube'u yasaklayacak sınırı geride bıraktığımız da yadsınamaz. Bu demek oluyor ki aklıevvelin birisi gidip, falanca mahkemede facebook'a dava açacak kadar kafayı kırsa, o da mümkün. İşin Suriye'deki gibi proxyler aracılığıyla yasaklı sitelere girenlerin internetini kapatmaya varacağını sanmam ama "olmaz olmaz" dememek lazım. Yani bir nevi (Tamam, kendisi artık yok ama zihniyet dimdik ayakta) "Çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin, Zahid Akmaaaaan"

Hogwarts Keşleri

Harry Potter serisinin ilkinden sonuna kadar yüz metre öteden görüldüğünde "Senin ben ananı avradını..." denecek kadar sempatik (!) bir performans sergileyen Draco Malfoy'un filmdeki tayfasından Jamie Waylett, marijuana yetiştirirken yakalanmış ve kamu hizmetine çarptırılmıştı.

"Kendini rolüne kaptırmış çocuk. Yalnız büyücülükten, çiftçilik torbacılık karışımına kadar düşmüş" diye düşünürken, Slytherin çetesinin diğer elemanı Josh Herdman da "dalgaya dumana püf püf" şeklinde, marijuana ile samimi pozlarda yakalandı. Zaten bu "The Sun" denen tuhaflık abidesinden bir uçan kurtuluyor, bir de kaçan...

Neyse, genç çocuklar bunlar, olur böyle şeyler. "Lan madem ki fikşın aleminde kötü adamlarız. İyice dibine vuralım, karı satalım" demediklerine şükretmek lazım. Vesileyle, It'in kötü çocuğu Henry Bowers'a saygılar sunuyoruz. Öyle bir anda saç beyazlaması sadece Türk sinemasında olmaz. Pennywise, acımaz.

18 Ağustos 2009 Salı

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

Sivas maçının ardından, bilet fiyatlarına onca isyana rağmen tribünler tıklım tıklım dolunca "Bu fiyatlar müstahak" noktasına gelindi. Yalnız bir sıkıntı var bu bakış açısında.

Kabul edelim ki eskiden (ister insan sayısının azlığıyla açıklayalım, ister profilin farklılığıyla) daha bir "birleşince gür çıkan" ses sahibiydik Kadıköy'de. Şimdi, çoğunluğumuzun hemfikir olduğu üzere, bu yoğunluk azaldı.

Fakir fukara, garip gureba edebiyatı değil, gerçek... O zamanlar, yani ben ilk maça gittiğim vakitlerde, fiyatlar, var olan tedavül üzerinden bu kadar yüksek olsaydı, maça falan gidemezdim. Götür(e)mezdi babam. Sonraki yıllarda da gidemezdim lise arkadaşlarımla. Çünkü vermezlerdi bize o kadar parayı, harçlık niyetine.

"Halamın bıyıkları olsa" kabilinden, bugünleri o günlere götürsek; "Biletler pahalı, ve buna karşı çıkan yüksek sesler gelmiyor tribünden" desek ve benim gideceğim tribüne, bu yüzden gidemediğim bir maçta, bastırıp "çok" parayı, başka birileri girse maça. Bana "müstahak" olur muydu?

Şimdi bu "Olur muydu?" sorusunun ardından "Bunlar bizim de katıldığımız duygusal bir takım gerçekler ama maalesef çağın ekonomik koşulları..." falan demeden önce bir soluklanalım. Vallahi de billahi de, derin bir nefes aldıktan sonra, "Keşke vermeseydik, bak yine doldu tribünler" yorumu yaptığımız tepkimizin haklılığını bir kez daha anlayacağız. Aksi olursa, suratıma tükürün.

Aldık mı nefesi?
Hadi soruyu tekrar edeyim.
Bize / bizim gibilere "müstahak" olur muydu bu?

Olmamalı be abi.
Niye olmamalı peki?

Rahmetli dedem aynı maçı hem televizyondan, hem de radyodan dinlerken "ağzı açık ayran budalası" gibi bir ekrana, bir dedeme bakardım. Fener gol attığı zaman o 1337 tevellütlü ve sert tabiatlı mütekait piyade zabiti "Gool" diye ayağa kalkardı da; ben de artık taklitten midir, yoksa hakikaten bir b.klar çaktığımdan mı bilinmez etiket olup, zıplardım g.t kadar boyumla. Daha 6 yaşındaydım.

Aydınspor bizi o ilk yendiğinde, bileğimde sarkan sarı lacivert bir ip, Bostancı'da kaldırım kenarında oturmuş, köpek gibi ağlıyordum üzüntüden. Bitap düşüp, sert sert burnumu çektiğim bir ara "Kaç kaç bitti maç?" diye soran amcaya skoru söylediğim zaman, "Oh oh Fener fark atmış. Ne güzel" demişti de; o çocuklukla adam dalga geçiyor sanarak "Ne fark atması orospu çocuğu? Aydın yendi" diye çemkirip adamcağıza, yeniden ağlamaya başlamıştım. Daha 9 yaşındaydım.

Kendine "Taraftar" diyen, hepimizin var böyle hikayeleri. Büyüklerimizin bizden kat be kat fazla... Yalan mı? Yanlış mı?

Şimdi 6 yaşında, 9 yaşında veletler kafalarını bilgisayardan kaldırıp, 37 ekran televizyona bakacak da, bilmem hangi siktiriboktan kanalın sağ üst köşesinde maç skorunu görecek de kederlenecek. Maça öyle "içi içini parçalarcasına" merakla bakanı bile bulmak zor ya; bulsan da hangi keder, hangi hüzün? Bilmem hangi MMORPG'nin bilmem hangi levelini kovalamak ya da girip facebook'a "İzleyin, altınıza sıçacaksınız gülmekten" videolarını izlemek, veletlerin işi gücü.

Peki, onların suçu mu bu? Değil.

Diyeceğim o ki abiler, sırf "Kulübün kasasına üç kuruş fazla para girsin" diye; Fener yenilince bir araba sopa yemiş gibi, kaldırım taşlarının bokuna pisliğine sürüne sürüne ağlayacak kadar ömründen ömür giden çocukların neslini tükettiler. Eyvallah; çağdaş ekonomik koşullar, endüstriyelleşen futbol vs. yaptı bunu ama birileri de yardımcı oldu... Malum, bizim elimiz ne ekonomiye değer, ne de endüstriyelleşmeye. O yüzden bari gücümüz yettiğince, elimizin ulaştığınca, bir şeyler yapalım. Elimizden geleni ardımıza koymayalım. Asıl boş verirsek bize "müstahak" olur ki, bana kalırsa bu kadar delikanlı bünye bu sonucu kaldırmaz.

Eskiden, biz bir yandan "Şu kapılar açılsa da girsek" diye dertlenirken, bir yandan da "Saat 9'a kadar buradasınız" diye bağıra bağıra sandviç satmaya çalışan adama küfrederdik stad kuyruğunda. Şimdi görsem, boynuna sarılırım. Tamam, biz manyağız ama hiç mi güzel değildi o günler be abi?

Yine eskiden, maratonda sıcaktan geberirdik de, su satan vatandaş insanlara su yetiştiremediği zaman "Sucuuuu, ananı sikiyim sucuuuu" diye bağırılırdı kendisine. Tamam, ayıptı ama hiç mi özlemedik o günleri, anasını satayım?

Üç sene önce Eczacı maçına gidişimizi hatırlıyor musunuz? Kanyon'da buluşmuştuk; aşağıda otururken, buz pateni pistinde Fenerbahçe formasıyla kayan bir çocuğu görmüştük. İki "Fenerbahçeli'ye bak be" falan demiştik de çocuğun gözleri pırıldamıştı; heyecandan eli ayağına dolaşmıştı. Neden böyle 1000 tane çocuk olacakken, 100'de kalalım abi?

Biz en siktiriboktan maçtan sonra bile iskeleye, minibüs duraklarına, Haydarpaşa'ya akan dalgaya kendimizi bırakır, öyle giderdik. "Fener... Fener..." diye haykırmaktan başımız dönerdi de, bir an duralardık. Sonra yine devam... Dükkan vitrininde olsun, trafik işaretinde olsun, sarı lacivertten başka renk görünce aklımız giderdi. Ergen kafamızla saydırır, dururduk o "gayri" renklere. Şimdi Altıyol'da Beşiktaş bayrağı görünce içi burulmadan oradan geçen bir nesil yetişti.

Malum bizim çocukluğumuza tekabül eden 90'lar, ekseriyetle kaybetme yıllarımızdı. Gece dakikalarca yatakta döner dururduk, kaybettiğimiz maçlardan sonra. Sınıfın ve bittabii lisenin çoğu Fenerbahçeliydi ve cep telefonu falan yoktu o zamanlar. Yani "Okula gittiğimizde vakur duracağız" diye mesajlaşmazdık ama illa ki dimdik olurduk sabah içtimasında. Kimse de gelip "Gak, guk" edemezdi. Lavaboya giren elleri herkes bilirdi çünkü. Şimdi "Maçtan sonra ne yapıyoruz? Counter'a akalım mı?" diyen 10 küsur yaşında veletler, arkadaşlarının ağzında sakız Fenerbahçe'yi "Görücez olm haftaya" diye akıllarınca oyalıyorlar.

Hadi onlara müstahak olsun da, bize de mi müstahak bunları görmek be abi?

Uzadı, harbikeriz gidelim... Abi'li mabi'li, argolu, çok böyle eski İstanbul'un eski kulağı kesikliklerini özlermişcesine, bitirim özentisi bir yazı gibi duruyor değil mi? Kendiliğinden aktı yemin billah olsun. Meramımı anlatabilmişimdir diye umuyorum. Yani, kabul ediyorum; hayatın gerçekleri, maliyet hesapları falan mevzu bahis ama bizim de derdimiz bir tutam maneviyat be abi.

Milyon tane var ya, üç tanesini saysam, kafi gelir herhalde bir nebze.

Allah'ın dandik Sezercik filminde, Aydemir Akbaş'a, Sezercik'le beraber "Fenerbahçe Çok Yaşasın" dedirttiler, gururumuz kabardı. Hatırlamaz mısınız?

Kemal Sunal, "Mavi Boncuk"ta kuyrukta bilet yeri satıyordu da kazara maça girmek zorunda kaldı. Bilirsiniz ya... O "Allaaaah, hem de Fenerin maçı var" diye sevinirken, biz de onun arkasından stada giriyormuş gibi gülümsemedik mi, pişmiş kelle misali?

Aynı filmde Emel Sayın, Münir Özkul'a sarı lacivert bere örüp verdiği zaman ve Münir Özkul arkasındaki Fenerbahçe posterini gösterip, elini göğsüne vurduğunda hangimiz "Helal sana baba" diyip, tüylerimiz diken diken gözlerimizi doldurmadık.

Bu kez harbiden bitirelim... Velhasıl abicim... Yemişim, ekonomiyi de endüstriyi de. Hepimiz biliyoruz bunu. Fenerbahçe bu. Ve ben, kendi namıma ve inandığım / güvendiğim bütün ağabeylerim ve kardeşlerim namına da biliyorum ki; Fenerbahçe'nin "Halkın Takımı" olma özelliğini elinden almaya çalışarak, maneviyatımıza tekme tokat girişenlere, aynı Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'u dövenlere bağıran Tarık Akan gibi bağıracağız, gücümüz yettiğince.

"Ne vuruyorsun lan orospu çocuğu?"

Evlilik Yemini

Son yıllardaki bir takım örnekleri gördükten sonra; teknik, idari, sosyal bilimler vb. konularda olmadıkça, memleketimizde "seminer" denen şeyin bazen "Ne yapalım da en gereksizinden olsun?" diye düşünenlerce organize edildiğine inanmaya başlıyorum. Onlardan bir tanesine Küçükçekmece Belediyesi imza atmış örneğin.

"Nikahtan Önce Eğitim Semineri" adı altında bir projede, özel evlilik yeminleri ettiriliyormuş, habere göre. "Özel Yemin" nasıl oluyor acaba, diyerek baktığımız zaman bir sürü akla zarar cümle görüyoruz.

Tamam, "Toplumun en küçük birimi" olan çekirdek aileye taban oluşturan, geleceğin ebeveynlerini bilinçlendirmeye çalışmak, ne olursa olsun, güzel bir düşünce ama olaya da bu kadar sığ yaklaşmamak gerek. Okuyan insanlara "Bu semineri düzenleyen ve bu yemin metinlerini kaleme alan insan(lar) evlilikten ne anlıyor acaba?" diye sorduran ve hemen akabinde "Yok ulan bu kadar da olmaz. Ya kafa buluyorlar insanlarla ya da bizzat kendileri kafayı bulmuşlar. Narkotikten mal sızması var seminer ekibine herhalde" dedirten sözler şöyle.

Damat Sözleri:
Futbol maçlarını seni sıkacak kadar izlemeyeceğime,
Televizyon kumandasını arada bir sana vereceğime,
Fazla mesai bahanesiyle arkadaşlara uymayacağıma,
Kayınvalidemin ev ziyaretlerinden rahatsız olmayacağıma,
Özel gün ve haftalarımızı asla unutmayacağıma,
Arada sırada da olsa sana hediyeler alacağıma,
Seni daima koruyup kollayacağıma...

Gelin Sözleri:
Sürekli şikayet etmeyeceğime,
Kredi kartlarını çökertip seni üzmeyeceğime,
Sık sık ağlayarak annemin evine gitmeyeceğime,
Pahalı hediyeler istemeyeceğime,
Alışveriş konusunda seni yormayacağıma,
Her gün sana mükellef sofralar hazırlamaya çalışacağıma,
Seni anlamaya çalışacağıma,
Hayatım boyunca seni seveceğime...

Bunlara bakıp, ortaya bir tümevarım-tümdengelim karışık koyduğumuz zaman gözüken manzara çok fena. Demek ki memleketimizde standart "Evlenilen insan falsoları" dendiği zaman, bu kümenin içerisine, yukarıda sayılanların "en az" bir tanesi giriyor (!). Bir diğer deyişle, azımsanmayacak sayıda kadın-erkek karşılıklı olarak birbirine "Potansiyel Manyak" olarak bakıyor.

Merak ediyorum; bu seminere gidecek kadar "bilinçli" olduğunu iddia eden çiftlerden sadece bir tanesi bile, "Ne bu saçmalık?" diye sormamış mıdır? Bizim evleneceğimiz falan yok ama hasbelkader seminerin verildiği yerin yakınından geçsem, içeri dalıp konuşan-katılımcı diye ayırmadan hepsini sıra dayağına çekerdim. Zira kendine ve eşim diyeceği insana "en küçük" saygısı olan insan, makara kukara niyetine bile olsa bu yeminin tek cümlesini söylemez.

Erkeklerin vermesi gereken (!) sözler yine bir nebze ama işin kadın tarafı iyice rezalet.

Kadınları; sürekli dır dır eden, eşinin kredi kartı limitlerini gözü dönmüşçesine harcayan, mütemadiyen histeri krizleri geçirerek annesinin evine koşan, çoluğun çocuğun rızkını hediyelere harcatan, alışveriş manyağı insanlar olarak göstermek yetmemiş olacak ki; "mükellef sofralar" tanımı eşliğinde, "Kır kıçını otur. Senin neyine çalışmak" ve "Evde kocanın arkasında yelpaze yelleyip, ağzına da üzüm salkımlarını tut" gibi akıllara kapı açmışlar. "Seni anlamaya çalışacağım" ile ise fenafillah mertebesine erişilmiş. O ne lan öyle?

- Selma, hayatım, ne yapıyorsun?
- Seni anlamaya çalışıyorum, Necati. Peki sen bana hediye aldın mı? Söz vermiştin.
- Almam mı? Gel bakayım yamacıma.
(Küçükçekmece Belediyesi'nin Bay ve Bayan Evlilik Takdimi)

Bu örnek özelinde olmasa bile, genel olarak; insanların yaşamlarını birleştirme iradelerini, arzularını, tutkularını, içgüdülerini, önceliklerini, saygılarını, sevgilerini; yani erkeğe ve kadına dair her şeyi belli iptidai kalıpların içerisine sokup, bunun içerisinde yaşamaya mecbur etmeye çalışan benzeri hareketler her zaman oldu, her zaman olacak. Mühim olan, bireylerin buna karşı çıkabilmesi ve "Siz kim oluyorsunuz da hayatımın geri kalanını beraber geçireceğim insana dair bunları dayatıyorsunuz?" diyebilmesi.

Ama nerde? Bu sembolik "Özel Yemin" okunurken bile "Görüyor musun Necati? Görmem mi Selma?" diyaloglarını kıkırdamalar eşliğinde yaşayan insanlarla kaynıyor ortalık. Zaten yakında forward olarak herkes birbirine göndermeye başlar bunu. Yaşasın "Kitap Okumam ama Forward Mailleri Kaçırmıyorum" nesli!