24 Mart 2011 Perşembe

Bir Fenerbahçelinin Fikri Faaliyetten İstifası


Fenerbahçe'de Semih Bayülken'e ve gruplara kızılırken en çok kullanılan argümanlardan bir tanesi "Fenerbahçeli olmayanların kulübe üye olmasını sağlayarak, oy manipülasyonu yapmaları" idi.

Yıllar geçti.

Günlerden bir gün, Fatih Sultan Aziz Yıldırım, grup tekfurlarının duvarlarla çevrili şehrine girip, surlara "$ ve €" işaretli bayrağı dikerek, develerin tellal, pirelerin berber olduğu grupçuluk çağını sona erdirdi ve hep beraber anlı şanlı "kurumsallık" çağına geçtik.

Lisanslı ürün almayanların sahte Fenerbahçeli sayıldığı, haftada bir kez Fenerium'dan alışveriş yapmayanların hor görüldüğü, "Taraftar Kart" denen plastiğin bir nevi "Sevda ölçer" halini aldığı günler yaşadık.

Bilet fiyatları, öğrencileri ve halkın dörtte üçünü oluşturan alt gelirli insanları Fenerbahçe'den uzağa itti.

Turist Ömer'in görüldüğü takdirde yaka paça dışarı atılacağı bir stadyum sahibi olduk.

Kaymakam Cafer'in kapı şekli geçmişte kaldı.

Hababam Sınıfı'nın yerini zengin çocukları aldı.

Hepsinin şahikası, Galatasaraylı insanların kulüpte cirit atmaya başlamasıydı.

Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, kurum yöneticileri ve idari personel, Galatasaraylılardan seçildi.

İçeriden bilgi ve görüntü sızdırmaların bu insanlar kaynaklı olduğu öğrenildikten sonra bile zihniyet değişmedi.

Şahikalar üstünde meydan okuyan bir avuç er vardı. Fakat "yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler" konusunda da sıkıntı vardı.

Olmadı. Bilet fiyatları, halktan uzaklaşma ve diğer konularda fikir ve eylem olarak çarpışan bir kaç avuç insanın gücü düzeni sarsmayı başardı ama değiştirmeye yetmedi.

Ve nihayet bugün Fenerbahçe resmi sitesinde bir haber...

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde Ferudun Niğdelioğlu imzası ile yayınlanan bir haberde Fenerium Genel Müdürü Sayın Aydın Kirman’ın kulübümüze üyelik başvurusunun Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım’ın itirazı sonucu reddedildiği iddia edilmektedir. Habere göre Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım Sayın Kirman’ın Galatasaraylı olduğu gerekçesi ile başvurusunu kabul etmemiştir. Söz konusu iddia baştan aşağı uydurma bir senaryodur.


Sayın Kirman’ın kulüp üyeliği için yaptığı başvuru 07.02.2011 tarihli yönetim kurulu kararı ile onaylanmıştır. Ancak o tarihten bugüne üyeliğin başlaması için yerine getirilmesi gereken prosedürler Sayın Kirman tarafından tamamlanmadığı için üyeliği resmiyet kazanmamıştır. Hal böyle iken Hürriyet Gazetesi’nde yazanların tamamının yalan yanlış bir senaryo olduğunun bilinmesi gerektiğini önemle duyururuz.

Şu açıklamayı yapan, içine sindirebilen, hoş görebilen, "Fenerbahçe'de Galatasaraylı üye olabilir yahu. Ne olacak ki" diyebilen herkesle ayrı Fenerbahçelerin insanıyız.

Bir branşta değil, dokuz branşta, birer şampiyonluk değil, isterse biner şampiyonluk olsun, ben bu düşünce tarzını kabul etmedim, etmeyeceğim.

Bu zihniyete omuz vermedim, vermeyeceğim.

Büyük bir çoğunluğun, "Fenerbahçe Sevgisi" adı altında ses çıkarmadığı onlarca çakallık ve haksızlık ortada dururken; en aşağılık muamelede, en hain zorlamada bile yönetimin istediklerini paşa paşa yapıp, bunu "Fedakarlık" olarak lanse etmek yerine, dik duruş sahibi olmayı ya da illa ki dış etkenler yüzünden bel doğrulamıyorsa çekip gitmeyi düşünmemek...

Hayır, bu fedakarlık değil. Büsbütün kendini kandırmak.

Bu yüzden artık fazladan fikir mücadelesine gerek yok. Söylenebilecek her şey söylendi.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız "umursamazların" olduğu bir Fenerbahçe'de, hayatını ve kalbini maneviyat duvarına yaslamış bizim gibi "istemezlerin" yeri yok.

O açıklamada yer bulan anlayışa müsamahakar bakan veya gerekli mücadeleyi yapamadığı halde ortalarda gezen herkes, işlenen günaha ortaktır.

Başkasını bilemem fakat ben ahir zaman ümmetinin bir ferdi olarak, uhrevi olsun, beşeri olsun, bünyede yeterince günah biriktirdiğimi sanıyorum. Daha fazlasına gerek yok.

Gün gelir, devran dönerse başka yerlerde, başka zamanlarda Fenerbahçe üzerine fikir tartışılır. Lakin hal yukarıdaki gibi olunca, zaman zaman kendi özelimizin de yer aldığı, fakat genelde Fenerbahçelilik temelinde yazıların paylaşıldığı bu blogun bir manası kalmıyor.  Vitrin, yani eski yazılar olduğu gibi duracak ama dükkanı kapatıyorum.

En sona da bu yazıyı koyalım arşivden. Biz gücümüz yettiğince bağırdık ama cephe düştü. Eyvallah!

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

1 Mart 2011 Salı

Heves, Sansür, İşkence


Hayatımızın tek gailesi internet değil. İnsanın bunu anlamadığı dönemler bazen çekiç gibi oluyor. Sağlık, iş karmaşası, kırgınlıklar, özlemler... Bunca şey arasında "Orası kapandı. Burası kapandı. YouTube kapandı. Blogger kapandı. vs. vs." haberleri hiç de önemli değil aslında. Hayata dair heves bir kere Kızılırmak suyuna kapılıp gittikten sonra, eksiğin geri gelmesi dışında hiçbir şey kurtarmıyor bünyeyi ve zihni.

Aşağıda, bitiriş tarihini arka kapağa "8 Şubat 2011, Salı, 01:20" olarak not alıp, altına "Gülün Hiç Solmasın" yazarak asıl sahibine okuması için vermeye hazırladığım güzel bir kitaptan; Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" kitabından bir bölüm var. Mete Ertekin'in sorguda, işkencede yaşadıkları.

"Sansür" kavramından "İşkence" olgusuna varana kadar, ara yolda upuzun bir koridor olduğunu bilmiyor değilim. Ama öyle ya da böyle, kıyıcı bir alışkanlığın iki ucudur bunlar.

"Bir sağdan astık, bir soldan" şeklindeki adalet anlayışının ya da "Üç sizden, üç bizden" diyen hak dağıtıcılığın insafsızlığı sansür yarası ile başlar. İşkence de o yaranın kabuğunu kopartır. Kanatır.

Uzun lafın kısası. Zaten heves yok. Ve aynı blogger sitesine olduğu / olacağı gibi, falanca hukuk mahkemesinin karar alıp, filanca internet sitesini fişmekan sebep dolayısıyla kapatmasından yıldım. Yılmayanlara selam olsun! Kolay gelsin.

------------------------------------------

Ankara Emniyet Sarayı. İkinci Şube.

Hıdır'ın pencereden aşağıya fırlatılıp atıldığı oda.

Masanın üzerinde bir alet. Manyetoya benziyor. Kollu. Manyetodan çıkıp duvardaki prize giden bir kablo. Bir kablo da kutudan çıkıp bana geliyor. Kordonun yanımda duran iki ucu da sıyrılıp hazırlanmış. Uçlardan birini ayağımın küçük parmağıma, öbürünü de kamışıma sarıyorlar.

Öbür uzaktaki ucu prize soktuklarını görüyorum.

Yerde de çarmıha benzer tahta bir alet var. Çivilenmiş üç santim kadar eninde deri kemerler var üzerinde.

Odada ayrıca falaka ve cop da var. Sopalar, zincirler falan.

"Soyun!"

Soyunmayınca üzerine yüklenip zorla soyuyorlar. Yere, çarmıhın üzerine yatırıp deri kemerlerle kollarından bacaklarından sıkıca bağlıyorlar. Kolları bilekten ve dirsekten, ayakları da bileklerden bağlıyorlar. Kıpırdaman olanaksız. Tekmeler iniyor. İki uçlu kabloyu da getirip sarıyorlar; birini kamışına, birini ayak parmağına. Biri manyetonun kolunu çeviriyor. İki kere falan çeviriyor. "Tırtt" diye bir ses. Uçların bağlı olduğu yerlerinde titreşimler halinde bir gerilim. Anlatılmaz bir acı.

Manyetoyu çevirdikçe ibre yükseliyor, görüyorsun, voltaj artıyor.

"Konuş. Bu daha hiçbir şey değil. En hafifi bu. Yoksa seni hadım ederiz."

İşkenceden sonra tam on beş gün, hem kan geldi kamışımdan, hem de müthiş bir yanma oldu dışarı çıkarken.

Manyetoyu çevirdiklerinde, akım verdiklerinde, kamış çok küçülüyor, mosmor oluyor.

Akımı yükseltiyorlar.

Dayanılır gibi değil. Gerilip kaskatı oluyorsun. Oraların kopacak gibi oluyor. Bütün beden kasılıyor. Ter içindesin. Ve tekmeler. Davranıp kalkmak istiyorsun. Ama nasıl kalkacaksın. Kıskıvrak bağlısın. Tekmeler iniyor.

Elektrik akımıyla bütün bedenin kasılınca, altındaki tahta çarmıh sırtını alabildiğine acıtıyor.

Akımı daha da artırıyorlar. Bir ara dayanamadım,
"Durun," dedim.

Durdular.

Başka bir alet getirdiler. Metal bir kutu. Ondan da iki tel çıkıyor. Manyetodan çıkan iki kordon gibi. Tıpkı. O iki teli de aynı yerlerime bağladılar. Işığı söndürdüler. "Konuşacağın zaman bağır, geliriz" dediler. Çıkıp gittiler.

Karanlık kötü. Aydınlıkta yine de uğraşacak bir şeyler buluyorsun.

Bir ara iki kadın polis kapıda durup alay ettiler benimle:

"Ay, bu muymuş kahraman?" dediler.

Sustum.

İçeride başka biri var mıydı, bilmiyorum. Karanlıktı.

Bu yeni aletin titreşimi, manyetodan daha çok. Manyetodan daha titreşimli. "Zızzz" diye bir ses çıkarıyor. Mil sokuyorlarmış gibi bir acıyı yaşıyorsun kamışında. Yürek atışları anormal: "Plöp! Plöp!" diye çırpınan yüreğinin sesini duyuyorsun.

Bayılma durumuna geçerken, "Ölüyorum" diye düşündüm.

Aradan ne kadar geçti, bilmiyorum. Ayıldım.

Odanın ışığı yanıktı. Başımda insanlar. İğne falan yapılmış; haberim yok.

"Bu ana kadar çok vermeyin" falan gibi sözler.

Kendime gelince kalktım.

"Göstereceğim" dedim.

Birlikte arabayla 15-20 ev dolaştık. Arkamda bir sürü polis. Babayiğit ekip arkamda.

Oyaladığımı anladılar.

"Dönünce gösteririz" dediler.

Döndüğümde savcı gelmişti. Kurtuldum sandım. Yanılmışım.

Yine başladılar. Hem de ilk aletle, manyetoyla başladılar. 60 volta kadar çıktılar. Çok uzun sürüyor. Alıştım. Müthiş bir ter, anlatılmaz bir susayış.

Akım altmış volta çıkınca tel uçlarına su döküyorlar. Suyun yayıldığı yerde, sancı dayanılmaz oluyor, oradaki bütün kıllar dikilip ayağa kalkıyor. Suyun yayıldığı yere akım da yayılıyor.

Baktılar durum kötü. Akımı kestiler.

Büyük bir şişe getirdiler. İçinde sidik gibi bir şey var. Ucu keçeli bir sopayı o suya batırıp ayağımın altına değdirdiler. Sanki kızgın demir sürüyorlar. Sonradan ayağımın alt derileri soyuldu, bir iki gün sonra. Ne olduğunu anlayamadım.