13 Haziran 2008 Cuma

Taraftar, Diyalogdan Hic Kacmadi

Uzaklardayiz ama iki hissiyat da biz bildirelim, Istanbul'daki iki numarali yasam alanimizla ilgili.

Kulubumuz, resmi sitesinde diyor ki:
"Herkes gider‚ buyuk Fenerbahce taraftari kalir"

Peki‚ bu konudaki samimiyeti‚ ilac icin tek bir icraatla gosterebilir misiniz? Ben sanmiyorum. Zira samimiyet kapilari kapanali uzun zaman oldu. Ve bunu kapatan da taraftar degildi.

Su noktayi sabit kilmak gerek:
"Tribunler taraftarin yasam alanidir."

Burada belli dinamikler‚ hassasiyetler ve teamuller gelismistir‚ gelisecektir. Yonetim kanadi bunlari gozardi ederek ve diyalog cabalarini gormezden gelerek "Hurra" diye bu yasam aliskanliklarinin ve gereksinimlerinin icerisine dalarsa sorun cozmez‚ sorun yaratir.

Tribunde bulunan hic bir akil insan diyalogdan kacmiyor. Aksine surekli ileri adimlar atilmaya calisiliyor ama atilan adima karsi, kosar adim geri giden bir zihniyet yapisi var. Bunun detaylarini yazmaya‚ ismen telaffuz etmeye gerek yok ama gorup gorebileceginiz en eski‚ munferit ve zararsiz bireylere bile "Taraftar degil mi‚ alayi bir bunlarin" gozuyle bakilan bir anlayisi yasiyoruz yillardir. Onyargiyi delmenin zorlugu hepinizin malumu.

Tribun renktir. "Tribunde su olmasin‚ bu olmasin‚ o hic olmasin" demek dogru degil. Azami ahlaki olculerde ve camia degerlerine uygun herseyin tribunlerde yeri olduguna inaniyorum. Burada niyet onemli. Surekli Fenerbahce´nin pesinde kosan‚ tum mesaisini yaratici calismalar yapmaya harcayan‚ nerde bir bosluk bulursa bu emek ve ter urunlerini oraya asmaya calisan insanlarla‚ "Kamera nereyi cekiyor?" diyerek pankartini oralara asmaya calisanlari (Cok tuhaf degil mi? Ama oluyor) bir tutmak mumkun degil.

Hal boyleyken‚ genc arkadaslarin forumlarda yazdigi "Tribunler GFB ve KFY diye inleyecek" yazisindan cikarim yapip da konunun "Fenerbahce'den ustun bir sey yoktur. Densizler sizi" noktasina kadar gelmesini anlamakta hakikaten gucluk cekiyorum. Sanki ekseriyetle insanlar Fenerbahce disinda bir sey bagiracakmis izlenimi yaratmak dogru degil.

Oncelikle‚ hic kimse "musteri" diye tabir edilen‚ makbul ve asgari taraftarlik olcutlerinden uzak insanlarin‚ sadece "purolu‚ gobekli‚ zengin ve son donem" taraftarlar oldugunu soylemiyor.

Bu yonde tesbihler olabilir ama tribune giden herkes biliyor ki‚ savunulan taraftarlik kriterlerine sahip olan; purolu‚ zengin‚ son donem ve gobekli (bu sonuncusu benim bir yandan da) "sIkI taraftarlar" da var.

O halde‚ son tahlilde‚ internet ortami da dahil cesitli platformlarda aylardir bir sekilde izahat vermeye calisan ve artik hakaretlerden bikkinlik duyan onca tribuncunun dediklerini cope atip‚ bunlar uzerinden tartismaya calismak neden?

Esasinda bana kalirsa‚ internette tartismak neden? Ne fayda saglayacagina inaniliyor? Surada‚ senelerdir‚ bir cogumuzun yasi kadar vaktini tribunlerde harcamis insanlara bile "Sen kimin adamisin bakayim. Mamani kim veriyor?" mealinde seyler soylendi. Ne cozume kavusacak burada?

Defaten yazilmistir ama bir kez daha yazmanin bir sakincasi yok. O "Bunlar var ya bunlar. Ne kadar ser varsa‚ bunlarin basinin altindan cikiyor. Bir hayir isleri olsun‚ disimi kiracagim vallahi" muamelesi yapilan insanlardi‚ stadda yuh sesleri cikarken aksi yonde hareket eden ve bunu yuhalayanlara dayatan.

Elbette tribunun her yerinde yuhalamalar vardir. Hatta bu moral bozucu isyana katilan ve kendisini "surekli bagirdigi icin" sIkI taraftar addeden insanlar da vardir ama zaten isin tam da burasinda yine o "tribuncu" denenler cikiyor ortaya. "Yapmayin kardesim"den baslayip daha sert bir skalaya kayan sekilde mudahaleleri stadin dort bir yaninda vucuda getiren de bu insanlar.

Kisacasi‚ bir tribuncunun‚ bir sIkI taraftarin yapmasi gerekeni yapip‚ sadece kendisinin ve tanidiklarinin degil‚ arkadaslariyla beraber hakim olabildigi (burada hakim olmak tahakkum degil‚ gorus acisi anlamindadir) her alanin otokontrolunu saglamaya‚ misyonunu hatirlatmaya yonelik isleri yapan da bu insanlar.

Profil yaratma meselesine gelince; cok genis bir sureci iki satira sigdirmaya calisiyor insanlar. "Tribunde karisiklik cikti‚ Baskan da mudahale etti‚ ediyor". Bir kere tribundeki karisikliga boyle mudahale olmaz. Tecrit cozum degildir. O stada gelen insanlara hastalik tasiyormus gibi davranamazsiniz. Hele sizin istediginiz gibi davranmiyorlar diye turlu mueyyideler uygulamaya hic hakkiniz yok. Bir takim tasarruflar mutlaka vucut bulur ama bunlar tek tarafli olursa iste boyle sIkinti dogar.

Kendisine yasam alani yaratip‚ pankartini acmak isteyenlere cikarilan zorluklar kadar‚ oyuncusuna kufur edenlere yapilan bir tecziyeye rastladiniz mi hic? (Resmi soylem bu‚ gayri resmisi derindir sanirim) iki ihbar mektubu (gerci duzinelerce diyorlar ama ne kadar dogru acaba) yuzunden E Blok´a gidiliyor da neden oyuncularin kufurlere isyan ettigi Maraton Alt´a gidilmiyor? Ilan icin oradakilere‚ baskalarina davranildigi gibi davranilsa bir seyler duzelmez mi? En azindan surec baslamaz mi?

Sorun ne biliyor musunuz? Hayatin her aninda‚ her yerinde oncelikler var. Iste o onceliklerden biri de sayin Aziz Yildirim´in karsisindaydi bana kalirsa. Bir yol ayrimi vardi. Bir taraf secilecekti.

Birincisi kisilerin / kurullarin emir komuta zincirine bagli olmayan; sadece belirli ahlaki kurallar ve tum yasal duzenlemelerin kisitlamalariyla kendisini baglayan‚ bunun disinda ise tribunun gerektirdigini dusundugu her turlu organizasyonu kimseden (kisiler ve kurullar da dahil) icazet ve/veya yardim almadan yapmak isteyenler olacakti. Bunlar yasama alanlarinda ceza getirecek haller disinda tam bagimsizlik istiyorlardi. Otokontrol mekanizmasi kendileriydi. Gerekirse cezayi da kendileri oderlerdi.

Ikincisi gozunu resmi tebliglerden baska hicbir seye cevirmeyen‚ bundan baska herseye sorgulamadan tepki koyan (dolayisiyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bagli)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kurallari ve cekinme ihtimali olan yasal duzenlemelerle kendisini baglayan‚ bunun disinda tribunun butunlugu ve asgari musterekleriyle ilgilenmeyen bir profildi.

Ikisinin de kontrol edilemedigi anlar olacakti suphesiz ama tartiya kondugu zaman; musteri gibi davranarak‚ hakki zannetigi seyi yani galibiyeti gormediginde ara sira alabildigine cirkinlesecek olan ikinci profil‚ her zaman icin birincisinden daha evlaydi sayin Aziz Yildirim´in gozunde.

Cunku "musteri zihniyeti"‚ detayli propaganda ve yonlendirme ile kanalize edilebilirdi.

Kendisine "tribuncu" diyen insanlar ise bir anda‚ Fenerbahce´nin aleyhine calistigina inandiklari bir insan / bir kurum hakkinda pankart acabilirlerdi‚ acmislardi. Icra Makaminin kararina aykiri da olsa‚ "Deger" dedikleri‚ tribun ve kulup teamullerine dair‚ cekinmeden fikir belirtebilirlerdi‚ belirtmislerdi. Icazet istemezlerdi‚ gobekten bagli olmadiklari icin kontrol edilemezlerdi.

Fenerbahce Taraftari‚ kulubu yonetmek falan istemedi. Bu insanlarin arasinda biraz vakit gecirseniz (ben ne yazik ki o kadar uzaktayim ki. Oz agabeyim ve kardesim olsa bu kadar severim diyecegim bu kisilerle uzun sure gorusemeyecegim. Vesileyle bu sene icin sabir ve muvaffakiyet diliyorum onlara)‚ yonetime mudahil olma fikrinin yanindan bile gecmediklerini gorurdunuz.

Peki ne istedi bu insanlar? Hayatlarini adadiklari‚ candan sevdikleri kuluplerinin tribununde bir yasam alani istediler. Duyar gibi oluyorum "Hepsi mi bu kadar piril piril bu insanlarin?" diyenler olacaktir. Hadi sizin dediginiz olsun da hepsi olmasin. Bu dedigim gibi olanlara da yer acilmiyor. Aksine tecritler‚ zahmetler...

Dusunuyorum da bu insanlara cikartilan zorluklarin 10´da 1´i diger profile cikartilsa‚ sayin Aziz Yildirim´in "Evladir" dedikleri bu insanlar‚ neler yapardi?

12 Haziran 2008 Perşembe

Eyi Muz Eyi

Star Trek Original Series'da, USS Enterprise'in (arkasi gelmez dertlerinin) kaptani Kirk, kendisine ekseriyetle "Energize" ve "Gemi pert oluyor. Kurtar" gorevleri tevdi edilen iskoc lad Scotty, hemsiresinin asik oldugu Spock'la surekli Cicek Abbas-Sakir iliskisine sahip tabip McCoy ve ota boka Fascinating diyen yesil kanli mantik abidesi Spock'dan (gerci o Spakettin de Turist Omer'den cok cekmistir) olusan A takimi gittikleri yerlerde tuhaf sekilli masalarda, garip yemeklerle takilirlardi. Burada da durum biraz o yonde olunca, yani Kazak yemeklerine alisma sureci icersindeyken bir anda santiyede muz gorunce sasirdim. Fascinating dedim...

Her anlamda askerlige benzeyen su ikamette, yemek konusunda da 4 yil once Malatya'da yaptigim gibi yapiyorum ve yemiyorum. Bu da bana incelme olarak geri donuyor. Gerci Malatya'da son zamanlarda bu huyumdan vazgecip, disaridan yemek getirtmeye bile baslamistim tertiplere ve malum siklet sonucu yeniden tecelli etmisti ama burada ona gerek yok, zira raki var. Yesil Efe veya Yeni Raki'nin yaninda hazir buzlar (Buradan Cihan abi'ye sonsuz sukranlarimi sunuyorum. Rakiya su katmadan, sadece buz atarak icme yolunu gosterdigi icin. Cok daha guzel oluyor yahu) ve bir miktar tuzlu leblebiyle, geceler Orhan Baba'nin "Bir gun icki dolu vucudum musalla tasina konursa sen bilirsin meyhaneci, onu nasil sevdigimi" tadini yakalamis olarak geciyor. Santiye ortami oldugu icin cilkini cikarmadikca, kimse karismiyor da.

Bugun leblebinin yaninda muz da var. Hem madem ki masayi kuracak bir Madam Despina'miz, kirli beyaz musamba ortulerimiz ve asmanin altina cekecek bir sedirimiz olmamasina ragmen cilingiri inceden aciyoruz, biraz da beyaz peynir alayim diyorum magazin foreverdan (Burada bakkala magazin deniyor da). Yaninda bir ince Muzeyyen ablamiz nasil olsa bizi kirmaz; "Gülsen-i hüsnüne kimler varıyor? Kim ayağın öperek yalvarıyor? Ah, bağrımı şane gibi kim yarıyor? Sevdiğim, zülfünü kimler tarıyor?"u dokturuverir, Sezen’le duet seklinde. Biz de "Yine mi guzeliz, yine mi cicek" bitiririz geceyi. Gerci, biz kimiz anasini satayim? Benden baskasi mi var sanki? Keske olsa... Olmak istese...

O degil de, Orhan Baba… Guzel soyluyorsun ama kuruttun icimi yeminle:
Gecti artik degil mi, bizim nesemiz herseyimiz?
Hayat istirap felek kahpe degil mi?
Her yudumda damla damla artan kederimiz,
Gun gelir de meyhaneyi (santiyeyi) mezar yapar degil mi?

Niye meyhane mezar olsun. Evinde ic be Baba. Benim gibi…

Muzla baslamistik, muzla bitirelim. Ne guzel yazmis rahmetli Attila Ilhan.

Çarşıkapı'dan yola düşürdüm eyi muz eyi
Hemi Aksaray'ı aşırdım eyi muz eyi
Apartumanlar eh üstüme üstüme geliyler
Kimin kimesnenin muz alası yohtur
Güneş getmiş Marmara'nın denizini kalaylar
Üç kağıda indik mi işimiz köktür
Üçyüz yirmibeşe eyi muz eyi
Hastalara şifa eyi muz eyi

Muz ıscah delisi ne gonuştun akran
Ağacını dalını biz köycek tanıman
Eh bizim ahlatımız boldur ısıtmanın domuzu
Eh domalan bilirik yeralması bilirik
Nerden yiyecuh dersin portikeli muzu
Anam avradım olsun zerdali diye ölürük
Istanbul sokakları kesme taş kara katran
Dolan Reşadiyeli Silahşör Ahmet dolan

Ikindiyn şişli'deyik ya eyi muz eyi
Ya bittik ya bitirdik ya eyi muz eyi
Kilosu üç kağıttan üç kilo çektik madama
Aha gohulu bunnar Allah yapısı bunnar
Danası yiyecuhmuş eyledi dürdü besleme
Ezanlar dökülüşür kandiller oynar
Unkapanı'nda Kermo'nun hanı eyi muz eyi
Ah Silahşör Ahmet anayın dini eyi muz eyi

11 Haziran 2008 Çarşamba

Almaty'de Aksam Oldu

Yine akşam oluyor
Deniz durgun hava durgun
Isyanlar ümitlerle ben
Ve yalnızlığım yorgun

Yine tanıdık çehreler
Gülüşler aynı
Gözler solgun
Bir günü daha yaşanmış
Su geçip giden ömrün

Dilimde anlamsız bir dolu söz
Ne yaptığım belli ne istediğim
Bir günü daha yaşanmış ömrün
Bilmiyorum ki nedir beklediğim

Yine yüreğim daralıyor
Kelimeler düğüm düğüm
Bir günü daha yaşanmış
Su geçip giden ömrün

Söz: Sezen Aksu
Müzik: Hurşit Yenigün

10 Haziran 2008 Salı

Yesil Efe

3 gundur internet baglantimiz yok. Ambara gelen kablolar kesilmis. Giris-Cikis programini da kullanamadigimiz icin, isler dag gibi birikti. Ben de sanirim “Madem ki is yok, neden kendi basima is acmayayim’ diye dusunmus olacagim ki bunyenin alismadigi yemeklerden hafif zehirlendim. Doktor “Bir miktar da psikolojik” dedi. Zaten bu benim basima gelen saglik problemlerinden birinde de “Biraz psikolojik” demeseler disimi kiracagim. Gerci bu sefer de disimi kirinca “Bak, psikolojik demistik. Neticede manyaga bagladin” derler.

“Ulkenden ilk defa mi ayriliyorsun? O yuzden mi canin sIkkin?” diye sordu doktor. “Alakasi yok ama ihtisasiniz psikoloji olmadigi icin bu soruyu ictenlikle cevaplayarak, detayini anlatmiyorum. Gerci ihtisasiniz bu olsaydi da memleketten 4000 km. otede bir psikologa kendimi anlatmazdim sanirim” diyen artist-ukala karisimi bir hastayi ben sahsen evire cevire doverim ama adamcagiz yuzume guldu. Tahminen icinden sovmekle yetindi.

Malatya’da, Askeri Cezaevi’nde 1 ayda ulastigim halet-i ruhiyeye burada 10 gunde kosar adim kavustum. Ofisten disari cikar cikmaz basim agrimaya basliyor, migren gibi (Ulan hala ayni artistlik. Doktor degilsin sen. Migren gibi olunmaz, migren olunur. Degil demek ki). O yuzden ofis-yemekhane-oda ucgeninde gidip, geliyorum. Gece 22:00’a kadar calisma (19:00’dan sonrasi nafile namazi gibi gerci), 1’e kadar varsa internet, yoksa yanimda getirdigim muhtelif anime filmler ve belgeseller arasinda gezinti, yarim saat kadar Kazakistan daglarina bakarak oturus, yarim saat sehre bakarak oturus, 2-3 saat kadar kitap okuma seansi, 05:00’de uykuya dalis, 07:00’de cep telefonunun kalk borusu, 08:00’de ofis… Yakalayin yesil isigi, hesapli parlak bulasigi reklami monotonlugunda bir durum yani.

Malatya’da iki saat uyudugum gunlerde (yani hemen hemen butun usta birligim boyunca), mahkumlarin alis ve cikis muayenesi icin getirilip goturulmesine ara ara istirak ederken, kendim hakkinda birseyler danistigim tabip komutanim, uykusuzlugum icin “En kotusu, az uyumana ragmen gun icinde uykusuzluk hissetmemektir. Demek ki surekli uyaran, mesgul ederek dinc tutan fakat hasir alti ettigin bir seyler var. Nihayetinde patlar” demisti. “Bomba gibi mi eheheha’ diye suratimda adeta bir Chelsea smilela, aklimca espri yapmam (insanin espri anlayisi da zaman zaman bulundugu ortama uyum sagliyor. Sukur ki kalici olmuyor) ile komutanimin dediginin cikmasi arasinda gecen o bir aylik kisacik surenin sonunda, kibarca hanyayi Konyayi, kabaca ise ebemin orekesini gormustum.

Bu gunler, bu durumlar tanidik geliyor bana o yuzden. Lakin burada hersey planli programli. Yapilacak isler de oyle. Hersey gunluk bir cercevede. Askerde artik kafamin ici dolmaya basladiginda kalkip haftalik (hatta abartip aylik) nobet cizelgeleri hazirladigim oluyordu. -20 derecede devriyeye cikip sakaklarima kadar heryeri usutuyordum. Olmadi eski mahkumlarim dosyalarini duzenliyordum. Yani kendime angarya cikarabiliyordum. Burada ise kitaplar bittikten ve manzaraya bakarak oturmaktan sIkIldiktan sonra bosluklari nasil dolduracagima dair en ufak bir fikrim yok. Milletin islerine de sarayim diyorum ama Malatya’daki vaziyetim aklima geliyor. Orada asiri calismaktan hastalandigimda ve ayakkabi numaram gibi 43 derece atesim ciktiginda uc boyutlu gozlukle dunyaya bakiyor gibiydim, kirmizi ve yesil. Yattigim yerde ben sayiklarken “Bu herif oluyor” dediklerini hayal meyal hatirliyorum. Katir dozu igneleri yedikten sonra kisa surede kendime gelmistim ve 3 gunluk yatak istirahatini de “Yatarsam aynisi olur komutanim” seklinde (Goruldugu gibi tibbi konularda ukalalik baki) bir ikna seansindan sonra yazihanemde gecirmistim ama iki yil icinde iki kez “Gidici” mertebesine yaklasabilmis olmak (“Az salaklik degil” aslinda) hususundaki ilk sefer “O kadar kotu dediler, tas gibi ciktim arkadas” havasi, o sefer yerini “Ulan az kaldi gidiyoduk galiba”ya birakti. Dolayisiyla bir kez daha Malatya tipi bir sey yasamak istedigimi soyleyemem.

Peki onlem aliyor muyum, yani “… …… rahvan gitsin” diyebilip, kafaya takmadan yapabiliyor muyum? Hayir. “Tesbihte hata olmaz”a siginip, edebi gorunse de benim disimda hemen herkesce bir sey anlam ifade etmemekle itham edilebilecek bir benzetme yapayim; kuslar ucamadan yerde yurumeyi kafalarina takmazlar mi?

Ambarda durumlar oldukca iyi. 48 yasinda, Kazak bir arsiv sorumlumuz var. Adi Bazarhan. Edebiyat ogretmeniymis. Bana Rusca ogretmeye oldukca hevesli. Simdiden iyi sabahlar, iyi gunler ve iyi aksamlar demeyi ogrettigi icin mutlu. Ogretmen refleksi iste… Yalniz ara sira ucup kulliyen Rusca konusuyor. Sonunda bana da “Anladin mi?’ diyor. En sonunda bir sefer yine boyle cosup “Anladin mi” diyince, ben de ayni sekilde mukabele edip “Vur pence-i alideki semsir askina. Gulbank-i asmani tutan pir askina. El lesker-i mufettihul ebvab. Vur, vur bugun. Feth-i mubin-i zamin o tebsir askina. Dussun celengi Rumun. Egilsun ser-i frenk. Vur Turk’u gonderen yedi takdir askina. Son savletinle vur ki vur ki acilsin bu surlar. Fecr-i hucum icindeki tekbir askina” seklindeki Yahya Kemal siirini soyleyip, “Anladin mi?” diye sordum. “Yok” dedi. “Yaa Bazarel Pasa. Ugrasma benimle katliam cikar” dedim. Atasozu zannedip not almaya calisti. Sevimli, saka gibi adam valla.

Atasozu meraki var bir de. Gelip gidip bir atasozumuzu soyluyor; “Kedi uzanamadigi cigere mundar dermis’ vs. vs. Bana “Sen de biliyor musun?” dedi. Bilmez miyim dedim ve ufaktan basitlerle basladim. Bir kac gun gecsin, aklini alacagim yine. O simdi “Hizli kosan atin boku seyrek duser”i, icinde bok kelimesi var diye cok orjinal ve marjinal saniyor. Ben onu asil “Halayik, kapiyi s..ildikten sonra kapatirmis”, “G.. kismetten cikince s.. Bagdat’tan gelirmis” ve “Essek olecek, ters donecek, s..i gunes gorecek” gibi atasozlerimizden sonra gorecegim.

Kazakca ile Rusca arasindaki fark oldukca buyuk. Kril alfabesi ise ortak temel. Kazakca kelimeler bizimkilere cok yakin. Biz gun diyoruz, onlar kun mesela. Bu lisan mevzularina insan ister istemez uzuluyor. Ne dilimize taban olusturan bu temeli anlayabiliyoruz ne de daha ancak 80 yil oncede kalan kendi eski yazimizi.

Burada oldukca fazla Turk nufus var ama ulke cok buyuk oldugu icin belli bir yerlesim birimine gidip yerinde incelemek cok zor. Bu anlamdaki en yakin toplu yerlesim 4 saat uzaklikta Ahiska Turklerinin.

Santiye disina cikislarda belli sikintilar yasanmis daha onceki surecte. Enka calisanlarinin Tengiz’de basina gelen 100 yilin dayagi olayinin burada yasanmasi zor cunku duydugum kadariyla oradaki Turk isciler karsi cinse yaklasim hususlarinda sirazeden cikmislar ve dayaga gel demisler. Tabii kavgada yumruk sayilmadigi icin kurunun yaninda da yas da cayir cayir yanmis. Gozlemleyebildigim kadariyla, sahadaki vasifsiz iscilerin tavirlari katlanilir gibi degil. Izole ortamda calismama ragmen sadece bos vakitte sahayi gezerken sahit oldugum bir iki hareket “Bunlarla beraber calisana Allah kolaylik versin” dedirtti. Uzumun uzume bakarak renk degistirmesi kabilinden yerel isciler de bizimkilerin saka anlayisine adapte olmuslar. Saga sola “eholeaheoyy” seklinde seslenen Kazaklar var.

Ne diyorduk? Disari cikislar… Staff olarak bizim cikislarimizda bir problem olmasi olanaksiz gibi duruyor, zira arabalarla semt merkezine kadar gidilip geliniyor ve araba olmasa bile bizim memlekette 50 lira tutacak taksi ucreti burada benzin fiyatlarinin ucuzlugundan oturu sadece 10 lira tutuyor. Orient diye bir lokanta varmis burada. Her turlu Turk yemegi ve ickisi mevcutmus. Pasaportu alir almaz gidip bir buyuk Yesil Efe acacagim. Tek basima icecegim. Moda Melek’deymis gibi… Asagidaki sarki caliyormus gibi…


Mihrabım diyerek sana yüz vurdum.
Gönlünün dalında bir yuva kurdum.
Yıllardan beridir yalvarıp durdum.
Sevgilim demeyi öğretemedim.

Gönlünde sevgime yer vermedin de.
Yaban güllerini hep derledin de.
Ellerin ismini ezberledin de.
Bir benim adımı öğretemedim.

Sonunda hicranı öğrettin bana.
Ben sana sevmeyi öğretemedim.

Beste: Avni Anıl - Güfte: Turgut Yarkent - Makam: Nihavend

5 Haziran 2008 Perşembe

Simdi Bize Kaybolan Degerleri Verseler...

Son 5 senede kaybolan Fenerbahce degerleri…

Kaybolan degerler derken son 5 senenin ozellikle parantez icine alinmasi dogru olmayabilir. Zira Fenerbahce 1950’lerin ikinci yarisindan sonra, bilhassa gruplasmalarin hemen akabininde bir takim manevi hususlarda mirasindan yemeye basladi. Kurucu kadrolarin ve kurulus sonrasina yakinen sahit olmus insanlarin terk-i diyar etme surecinin artik sonuna gelindigi 1975 sonrasinda ise yonetici kadrolarin da sayesinde Fenerbahce hic yasamadigi tuhafliklar / sertlikler yasadi.

-Antrenor kovalayan, futbolcu doven, antrenman basan, bedava billet alan- profilin degil, bu tavirlarin tamamen disinda olan, bazen sert ama her zaman duzgunce sahiplenen bir anlayisin savunuldugunu anlamak bu kadar guc olmamali. Elbette kimse yukaridaki ornekleri yasamak istemiyor ama dunyanin her tarafinda oldugu gibi burada da basarilar taltif, basarisizliklar tecziye edilmeli.

Tribuncu denen ve bir takim seylerin (Mesela takim karsilamalar, her ne olursa olsun icra makaminin kararinin kabullenilmesi gerektigini soylemeler vb) siradanlastirilmamasi gerektigini dusunen insanlarin amaci Fenerbahce’ye kotuluk yapmak degil, bilakis bu cok basit taltif-tecziye yonteminin uygulanmasinin dinamiklerinden birisi olmak. Sporcu-Yonetici-Taraftar arasindaki iliski ancak bu sekilde saglikli bir duzleme oturabilir.

-Gruplarin parasi ile “adam” olan guruh- sozunun farkli ele alinmasi gerek. Fenerbahce icerisinde –Gruplar- konusunda en masum dinamik taraftar olmustur her zaman. Suphesiz esen ruzgara kendisini kaptirip, o yonde savrulan taraftarlar olmustur ama zaten Fenerbahce’de -Grupculuk Oncesi-Grupculuk Sonrasi- sureci ve idari insanlari, ayni Osmanli Imparatorlugu-Turkiye Cumhuriyeti sureci ve insanlari gibidir. Nasil ki Cumhuriyet’in ilk kadrolari daha once Osmanli’da gorev almislarsa Fenerbahce’de de grupcular gorev almistir, almaktadir. Olay bu insanlari hedefe yoneltebilmektir. Olmustur, olmamistir, sekte vardir, yoktur. Bunlar ayri meseleler. Ama baskanlari getirip goturen yeniceri zihniyeti taraftarin degil, bilakis yonetim katlarinin eseriydi.

Semih Bayulken’in uzun seneler boyunca, kongrede baskan sectirdigi aday icin hemen kongrenin ertesi gununde muhalefet yapmaya basladigini tarihe az cok hakim herkes biliyor. Iletisim kanallarinin bugune nazaran 1000’de 1 oldugu bir surecte bu anlayisla en cok mucadele eden insanlarin, kulup icerisindeki bir kac idealist eski uye ve sporcu ile alelade taraftarlar oldugunu unutmamak gerekir. Grup olaylari bugun ortada yoksa bu tasfiye sureci icra makamiyla birlikte, taraftarin da eseri.

Bilmedigim konularda ahkam mi kesiyorum, bilmiyorum ama bu kulupte tuhaf muamelelere maruz kalan sadece Lefter degildir. Bir cok eski ve degerli oyuncumuz hic hatirlanmadan bu dunyadan gocup gittiler. Bir Bulent Buyukyuksel’i cok yakin zamanda ugurladik. Melih Ilgaz, Resat Dermanver, Murat Alyuz ve daha bir cok insani kaybettik. Fikret Kircan ne yapiyor, bilen var mi? Ya Halit Deringor. Hadi biraz daha yenilere gelelim. Puskas Ergun… Bir Emre’yi savunmakta ya da yermekte gosterdigimiz cabayi bu insanlar icin gosterdik mi, gosteriyor muyuz?

Cogunluk adina bir sey soylemek zor ama vefa vb duygular sadece -deger bilen- yonetim-e atfedilebilecek seyler degil. –Her guzel seyi yonetim yapar, kotuleri taraftar- diye bir yaklasimin zarari acik ve net. Bugun Pasali Birol abi, zaman zaman cok agir rahatsizliklar gecirdigi halde, binbir emekle yaptigi ve hala genisletmeye calistigi listesiyle mezarlik mezarlik gezip eski Fenerbahcelilerin kabirleriyle ilgilenmese ne kulubun resmi sitesinde yayinlanan o anma yildonumleri olur ne de baska bir sey. Bunu biliyor muyuz?

Bir camia degerlerini boyle boyle yaratir. Elbette ki ne taraftar amatorlugu ne de kurulus yillarindaki insanlarin adanmisligini bekliyoruz ama musaade edin de bir tarafta bu kendini feda etmisligin yanina Emre Belozoglu’nu koyup –Oldu mu simdi- diye sitem edebilelim.

Tarih boyunca oynanan Bizans oyunlari esnasinda da bu kulubun degerleri vardi. Semih Bayulken’in ve Muhittin Bulgurlu’nun her icraatinda birileri karsilarina dikildi. Ama dedim ya kolay degil. Efsane diye bakilan, Turk futbolunda ve sporunda agzindan cikacak iki kelime icin saatlerce beklemeye gik cikmayacak isimler bile Grupculuk ruzgarinda savruldular. Zeki Riza Sporel, olanlardan midesi bulandigi icin kulubune ugramaz oldu. Bu gibi durumlar icin taraftara –Neredeydiniz- demek, en basit tabirle haksizliktir.

Ben kendi kendimize bir efsane yarattigimiza inanmiyorum. Yillarca kulubun Ankara Temsilciligini yapmis olan ve Fenerbahce Cumhuriyeti sozunu bulan Naci Barlas’la yapma firsati buldugumuz sohbetlerde –Fenerbahce Degerleri- denen seylerin ne oldugunu bire bir dinlemis olduk. Fenerbahce sadece son senelerde yok. Bir camianin degerleri icin 10 senenin eseri derseniz, kurucular dahil gelmis gecmis butun emek verenleri mezarlarinda ters dondurursunuz.

Mulki-idari-askeri-siyasal ve hatta sanatsal anlamda eski bir cok isim Fenerbahce dendigi zaman gozlerinin dolmasini bir suru anektodla izah edebilirler size. Iste onlarin hepsi Fenerbahce degerleridir. Tribunden kendini soyutlamak demek gelecegin onemli insanlarindan kendini soyutlamak demektir. Galatasaray’in yillarca yaptigi hatadir. Bu yuzden lerde, direklerarasi Cimbombom tabiriyle dalga gecilen bir Galatasaray vardi. Fenerbahce halk takimidir.

Hatirlayalim, Tanju’yu Fenerbahce’ye alan kimdi? Daha o zamandan neyin ne olacagi belliymis aslinda. Yukarida da yazdim: Saygi duyulmasi gereken bir karar olabilir. Ama benimsememe ve sitem etme hakkimiz da mahfuz.

Bir onceki paragraftan devam ederek bitireyim. Ne demistik?
Mulki-idari-askeri-siyasal ve hatta sanatsal anlamda eski bir cok isim Fenerbahce dendigi zaman gozlerinin dolmasini bir suru anektodla izah edebilirler size. Iste onlarin hepsi Fenerbahce degerleridir. Fenerbahce’ye kufur etmek demek butun bu degerlere kufur etmek demektir.

Fenerbahce eli ayagi gozu kulagi olan bir canli degil. Fenerbahce 101 yasinda bir deger. Bugun yolda hic tanimadiginiz, kendi halinde yuruyen yasli bir adama 20 yasinda birisinin kufur ettigini ve terbiyesizlik yaptigini gorseniz ne yaparsiniz? Bu hakaretlere maruz kalan insan caninizdan cok sevdiginiz biri olsa ne dusunursunuz? -Genctir yapar- diyip gecistirir misiniz?

Ben hakikaten baska gezegende yasiyorum demek. Dunden bu yana her yerde okuduklarim cok uzuyor beni. Kendi kucuk, vizyonsuz, ilkel dunyamda takilmam gerek sanirim. Fenerbahce beni de benim gibi dusunen herkesi de asmis.

4 Haziran 2008 Çarşamba

Aliskanlik, Yari Tabiattir

Askerde yedigimiz halti tekrar edip de yazdiklarimizi kaybetmeyelim diye blog ortamina sarildik. Uzaktan bakip da bir kac gunluk yazilari okuyunca, ilk gun yazdigim gibi "Ne trip yapti herif yahu" deniyordur kesin ama ne yapalim, bizde boyle. Sevdigim seyleri boyle tutkudan geberir gibi sevmekten daha iyi becerebildigim baska bir sey yok sanirim. O yuzden kaleme kagida (daha dogrusu klavyeye) saldirinca ortaya boyle dramatize durumlar cikiyor. Zira; olsa bile bu cusseyi ucurabilir mi bilmem ama kirilacak bir kanadimiz yok. Birini cok seviyoruz diye kimsenin adimizi asiye cikaracagini da sanmiyorum. Bilenin duyanin umurunda olur mu o da mechul ama boyledir bizim sevdamiz.

Aslinda en guzel tarifi Firat yapmis forumda, burada yapacagim isi yazdigim yazinin uzerine. Soyle ki:
Baris: Isin içerigi kabaca su. MR dedikleri Material Requisition (yani malzeme istegi) santiye birimlerinden bana geliyor. Ben bunlara fiyat aliyorum. Geri bildirim yapiyorum. Fiyat onaylaniyor. Bana geliyor ve PO dedikleri Purchase Order (yani ödeme talimati) veriyorum. Malzeme geldiginde NS dedikleri (New Shipment) olayi gönderip olayi kapatiyorum.

Firat: Şu bölümü yazan adamın aynı zamanda Burak Sezgin'e saldırmak için 2 saniyede 19 sıra atlayan adamla aynı kişi olduğunu bilmek ne acı :) :) :)

Aslinda biraz abartiyor Firat. Sadece bir iki sira atladik.NTV’de denk gelip, cekti.

Neyse...

Sabah ezani duyunce ictimaya kalkar gibi kalkmaya alIsIk olan bu bunye, burada da santiye gurultulerden mutevellit durumu fixe baglamis durumda. Turkiye'de milletin yeni uykuya daldigi bir saatte ben uyaniyorum. Buradan cikan sonuc da su ki; uyumuyorum. Gerci herhangi bir yorgunluk hissediyor da degilim. Ayrani fazla kacirmadikca gun icerisinde gayet rahat ediyorum. Kayisi ve ayranin (Ne alakaysa. Yogurtlu donemine denk geldik demek Malatya’nin) sebil oldugu donemdi Malatya'da gorev yaptigim yaz aylari. Cezaevi bahcesindeki bir suru agactan aldigimiz kayisilardan sonra buz gibi kaynak suyu ve ayrani icince bol oksijenli bunyeye bilindik (tembel bagirsaga fizyoterapist etkisi) tepkileri verdirmese de yan etki olarak uykuyu getiriyordu bu ac gozluluk. Teskereye yakin gidip "gozlerini dinlendirebiliyorsun" askeriyede, girmenin yasak (?) oldugu kogusta orada ama burada yemiyor. O yuzden birakacagim bu ayrani...

Kaldigim yerin hemen disinda bir cardak var. Son hiz kitap okumaya basladim. 13-14 yaslarindayken Stephen King'e sarmistim. Neredeyse 2 gunde bir kitap bitiriyordum. Simdi sabah ezani saati kalkinca, mesai baslayana kadar 3 saat okuyorum. Ogle tatilinde 1 saat. Gece yatmadan once 2 saat derken iyice kendimi kaybettim. Stephen King'den, pederin 12 Eylul yasaklisi kitaplarina gectik. Bu sabah Dogan Avcioglu'nun Milli Kurtulus Tarihi'ni okurken sayfalarin arasindan bir Can Yucel yazisi dustu. Kitap ayraci niyetine ben de gazete kupurlerini koyardim eskiden. Yalniz benimkiler spor sayfalariydi hep (80 sonrasi apolitik kusak). Ingiltere Ligi Sonuclari ya da bir basket macinin skor tablosu. Mitch Smith su kadar sayi, Altar bu kadar vs. vs.

Neyse, Can Baba demistik. Boyle hassas zamanlarda (agir siklet adamin hassas zamani mi olur demeyin; oluyor ilk paragrafta arz ettigim uzere) hep ustume gelir bunlar. Mesela bir arkadasima "Aylardir gormedim O'nun yuzunu. Cok ozledim" derim. On metre ilerden Sezen Aksu calmaya baslar. Ayni bunun gibi.

"Ulan icimiz karardi" denebilecek bir yazi (hatta blog) oluyor belki ama sahip olmadigim bir halet-i ruhiyeyi de yazamam ya. 9 senenin verdigi herseyi unutup da "Hayatim ne kadar da gulluk gulistanlik ahahahaaa" nidalariyla gezecek halim yok. Ben bunu soyledigimde genellikle karsilastigim ilk cevap "Alismissin sen. Aliskanliklar gecer" oluyor. Devekusu Kabare'nin Geceler isimli oyununda rahmetli Selim Nasit'ten duymustum "Aliskanlik yari tabiattir" lafini. Sevda da diger yarisidir. Hangisi yenerse artik. Bende kazanan belli. Kusura bakma Can Baba. Belki dogru demissin ama benim elimden gelen bir sey yok. Hakikaten o olmasa da yasarim belki sirf gitmeyi o sectigi ve istedigi icin ama "Cok sevmeyeceksin mesela" diyorsun ya, onu yapamam iste. Yapmam da yapamam da…

Nur icinde yat...

"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni‚
Senin o´nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen‚ çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince‚ çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı‚ masanı‚ telefonunu‚ kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa‚ kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen‚
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin‚
Güneşi‚ ayı‚ yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı‚ senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan‚ renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya‚ yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden‚
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi‚
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Can YUCEL