Erkek Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erkek Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2010 Pazar

Gittik, Koyduk, Geldik



Veni, vidi, vici gibi karizmatik olmadı ama ne yapalım, idare edeceğiz.

Saat 04:15 itibariyle İstanbul'a vasıl olduk.

Ankara'da çok güzel bir hava, çok keyifli bir maç öncesi şehir turu ve mükemmel bir maç izledik.

Detaylarını biraz olsun bünyeyi topladıktan sonra karalayacağım.

Gelir gelmez maçın tekrarını izledim. Maç esnasında da ağabeylerimiz, kardeşlerimiz arayıp söylemişlerdi, Aylin abla'nın bizden bahsettiğini. Sağ olsun, kendisi ve değerli eşi gibi Fenerbahçeli büyüklerimizin nazarında muteber bir topluluk olmak çok kıymetli bir his, hepimiz için.

Şampiyonluk Kupası, bunca emek sonrasında, eller üzerinde kalkarken o salonda olmak büyük bir şerefti.

Müesseselere inat, her zaman, her yerde, sadece Fenerbahçe!

16 Nisan 2010 Cuma

Peşindeyiz Fenerbahçe!

Seri başlamadan önce "Ankara'dan 2-1 geride dönmeye razı mısınız?" diye sorulacak olsa, bir sürü insan "Evet" derdi herhalde. "Son iki İstanbul'da söke söke alınır" fikrindeydik.

Ama bu takım bambaşka.

Ta haftalar önce, "Finalde Ziraat gelecek" diyen Turgay ağabey'in dediği oldu, finalde Ankara takımı çıktı.

"Ankara takımı çıkar da durmak olur mu? Derken, bir sabah erken, Ataşehir terminalde bir garip kuş öterken, basar gideriz" diye sözleşmiştik. Onu da yapıyoruz.

Yarın sabah Ankara'dayız. Akşamına dönüp, ertesi günkü Beşiktaş maçına yetişeceğiz. Ve inşallah kupayla döneceğiz.

15 Nisan 2010 Perşembe

Taraftarın Rakiple İmtihanı

Halide Edip Adıvar, nur içinde yatsın; o olmasaymış, yazı-çizilere başlık bulmakta zorlandığımız zamanlarda, yukarıdaki kalıba sahip olmayacakmışız herhalde. Bu arada "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabının, sansürsüz, İngilizce yayınından elinde olan ya da nereden edinebileceğimizi bilen varsa, ücreti mukabili talibim, onu da belirteyim...

Bugün FBTV'de yayınlanan ve kız voleybolcuların katıldığı "Gündem" programında, Aylin abla taraftar hakkında "tanımlayıcı" bir kaç cümle etti. "Taraftar denen kitlenin sadece takımını desteklemekle değil, aynı zamanda rakibin oyununu bozmakla da mükellef olduğunu" söylerken, gayet net bir tanım yaptı.

Bizim memlekette "tribündeki adama", tuhaf bir gözle bakılır. Menfi zamanlarda "Bir avuç kendini bilmez" olarak genellenen insanlar, müspet bir şeyler söyleneceği zaman da genellemeye tabi tutulurlar. Oysa aynı olan sadece zarftır. Mazruf ise camiadan camiaya, hatta topluluktan topluluğa değişir.

Çok uzun zaman önce aralarına katıldığım ve halen içerisinde büyük bir şeref duyarak bulunduğum "taraftar ailesi" olarak, spor salonlarında mesai verirken, Aylin abla'nın da tanımladığı "akil" çerçevede hareket etmeye, daima özen gösterdik. Bu durumun, çok nadiren de olsa, kontrolden çıktığı anlar elbette olmuştur ama otokontrol mekanizması hiç bir zaman saniyelik tepkilerin haricinde aşırılıklara izin vermedi. Ve zaten böyle böyle, gerek basında, gerekse rakip oyuncular gözünde "muteber bir kitle" olmayı başardık.

Tribünde senelerdir eksik olmayan bir tartışma mevzuu, "Rakip Takım Oyuncularına Nasıl Davranılacağı"dır. Sahadan tribüne sergilenen tavırlara bakıldığı zaman, cinsiyet farkının etkili olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Arçelik salonunda oynanan bir voleybol maçında, Fenerbahçe'nin erkek sporcularına salça olan Galatasaraylıların, yaşadıkları ince hırpalanma sonrasında forumlarda yazarken "Kucağımda bebek olmasına rağmen sporcular bana vurdu" yalanı hala gülümseten bir hatıradır.

Erkek sporcuların yapısı, testosteron sebebiyle midir bilinmez, agresifliğe daha yatkın oluyor. Basketbol altyapı oyuncuları bile tribüne dönüp, hareket çekebiliyorlar. Cenk Akyol gibilerin bu alışkanlığı A takıma taşımaları da cabası. Her ne kadar maç içinde çektiği şekillerden sonra, Caferağa büfesinin önünde karşısına çıktığımızda eli koluna dolaşarak "Abi... Ben valla... Abi... Ben de Fenerliyim abi... Ben küfrettiniz sandım abi..." diye sayıklamışsa da mühim olan sahadaki davranışları.

Kadın sporcularda karşımıza çıkan çok da sert bir örnek yok aslında. Tabiatları gereği Amerikalı basketbolcular bir miktar "fazla agresif" olabiliyorlar. Zaman zaman yaptıklarıyla Cappie Pondexter buna örnek sayılabilir. Genellikle "sahada" tutmaya çalıştığı sertliğini, canına tak demesi sebebiyle, haklı olarak tribüne taşımışlığı da mevcut. Işıl Alben gibi "Kesseler var ya, benim kanım..." sporcular ile Nilay Yiğit tarzı "Hangi takıma giderse, onun hastası" olanlar bu konuya pek dahil değiller. Memleket şartları, insanları popülist hareketlere itiyor olabilir. Doğası gereği beşer, her şeyin cılkını çıkartmaya meyyaldir.

Bu konuda esas mühim olan ve bizi ilgilendiren şey, taraftar davranışları.

Sahadakinin hassasiyetleri, giydiği formaya göre değişebilir ama Fenerbahçe taraftarı sahaya yöneldiği zaman tutarlı olmalı. Falanca, beriki, bilmem kim... Bireysel tutarlılıktan bahsetmiyorum. Tribünden sahaya inen gür ses, maçtan maça, seneden seneye değişmemeli.

Şimdinin voleybol yazarı (!) geçmişin tribün sevdalısı (?) bir genç vatandaş var örneğin. Bundan seneler önce, Caferağa'da bir maçta, sol taraftan kopup gelerek Galatasaraylı Esra'ya "Ana, avrat, yedi sülale" küfretmiş olan bu vatandaş, yazdığı yazılarla kocaman bir çelişki abidesi dikiyor.

Yine yıllar önce, hala ortalarda olan anlı şanlı bir derneğin itibarlı başkanı, Burhan Felek'te oynanan bir alt yapı maçında, 12-13 yaşındaki Vakıfbanklı kızlara "Hırsız Vakıfbank. 7'den 70'e hepiniz hırsızsınız" diye bağırıyordu. Tepki gösteren aileler haklı olarak "Biz de Fenerbahçeliyiz ama kızımız Vakıfbank'ta oynuyor. Bu ne densizlik?" dediklerinde, centilmenlerin önde gideni bu şahsın yanındakiler ailenin üzerine yürümüşlerdi.

Geçenlerde Eczacıbaşı "ısrarla" Fenerbahçe tribününe çağrılırken ve harici / dahili çevreler bu hareketi "Aman da Fenerbahçe taraftarı ne kadar tatlı" şeklinde algılarken, aynı Eczacıbaşı'nın hemen hemen aynı insanlar tarafından, Caferağa'daki bir kupa seremonisinde küfürlere tabi tutulduğunu da unutmuş değiliz.

Taraftar aynı, takımlar aynı, oyuncular aynı. Değişen ne? Pek tabii ki kafa. Bazı kafalar, bazı aralar, gidip geliyor.

Sahadaki sporcunun oyunu, ahlaki ölçülerin dışına çıkmadan bozulmalı. Bunu yaparken küfür kullanamazsınız. Beşiktaş taraftarının yaptığı gibi, tüküremezsiniz. Sahaya bir şey atamazsınız. Aşağılayıcı kelimeler sarf edemezsiniz. Bunları yaparsanız, sadece taraftarlıktan değil, insanlıktan da çıkarsınız.

Maç sırasında ince ince makara yapmak, hatalardan sonra sinir bozan şeyler söylemek, maçtan sonra da tribüne falan çağırmadan bireysel alkışlarla yollamak yeterli. Maç içinde çığırdan çıkan insanlara dair yine belli ölçüler içerisinde gerginlik yaratıyor olmak da anlaşılır. Ama ötesi?

Misal...

Neslihan önceki maçta bir hareket yapmış. Tribünde bununla uğraşmışsın. Maç bitmiş. Kupa alınmış. Seremoni var. Hala "Neslihan papucu yarım, çık dışarıya oynayalım" diye bağırıyorsun. İş değil ya, hadi bunu da anladık diyelim. Neticede tepkide tutarlılıktır çeyrek nebze. Peki o zaman, neden iki dakika sonra "Neslihan Fener'e!" diye bağırılıyor. Ha bir de "Neslihan'a kırmızı hiç yakışmıyor!" var. Neresinden tutacağımızı bilemedik. Efendim Eczacı alkışlanmış, çünkü hak etmiş. Neslihan'a böyle davranılmış, çünkü o da bunu hak etmiş. Geçiniz. Hak edene, hak ettiği gibi davranmak değil bu. O kisvede bambaşka bir şey. Adını yazmayayım, ayıp olmasın.

Kestirsinler mi? Ağda mı Yaptırsınlar?


"İşin başlıktaki mübalağa kısmı bir yana" diyemiyorum maalesef; çünkü oyuncular mutlaka aklından geçiriyordur bunu.

Bir iki gün önce kızların maçına dolup taşan salonun, kendilerini yalın yapıncak karşılamasına akıl sır erdirmeye çalışırken bunu da düşünüyorlardır.

Lamı cimi yok, ayıbın cüssesi büyük.

Kızların maçını doldurup, erkekleri şampiyonluk maçında yalnız bırakan ve Ziraat Bankası çalışanlarının sayıca Fenerbahçe taraftarından fazla olmasında emeği geçen herkese helal olsun (!) Çocuklar da yerini biliyor böylelikle. "Biz Fenerbahçe değil miyiz?" diyorlar.

Senelerce her yerde maç saatlerinin savaşını verdik. Hatta bu Federasyon ilk seçildiğinde, başkanını Burhan Felek cafesinde, elimde fikstürde görüp, "Bunlar nasıl maç saatleri Allah aşkına?" diye sormuştum. "Hepsi düzelecek, bizim icraatımız böyle olmayacak" demişti. Olmadı, yapmadılar.

Lakin...

Nüfusu 20.000.000'a yaklaşmış İstanbul'da... Türkiye'nin en büyüğü dediğimiz Fenerbahçe... Final oynuyor.

Benim tribünde günlerdir birlikte olduğum insanlar da işsiz güçsüz değil. Onlar da okuyor.

Maçlar saat 20:00'yi çok geçtiğinde anca bitiyor.

O saate gelebilecek öğrenci yok mu? O saate gelebilecek işten çıkmış insan yok mu?

Doğru, Federasyon alçaklaşıyor. Doğru, iyi niyetli değiller. Ama biz de kendimizi kandırmayalım.

Fenerbahçe taraftarının ve tribün gruplarının %99.9'u bu takımı sallamıyor. Ayıp ediyor.

Şu aşağıdaki satırlar, çok değerli bir ağabeyimizin bizim özel foruma karaladığı cümleler... Buraya koyarken iznini almadım ama olayı baştan aşağı tarif eden budur. Özeleştirisi, eleştirisi, her şeyi içinde, 32 kısım tekmili birden. "Haksızsınız" diyebilen varsa, beri gelsin!

"Ne başında, ne kıçında var, ne formanın göğsünde, ne de şortunun arkasında, ne isminin başında, ne de sonunda...

% 100 FENERBAHÇE

Reklamsız, sponsorsuz, inanılmaz bir dar kadro ve oynadığı ligin bütçe maliyet anlamında 5. takımı.

Sezon başında İraklis zaferiyle Balkan Kupası gelince umutlanmıştık. Diğer takımların çok geniş kadroları ve bütçelerine rağmen ilk haftadan itibaren Ziraat Bankasıyla final oynayacağımıza inanmıştım. Tabii ki çocuklarda inanmış ve başardılar.

Gerçekten inanılır gibi değil, diğer bütün grupları ve gençleri bir tarafa bırakıyorum. Bu formun nezdinde bizi biraraya getiren "Amatör Branş Gönüllüleri" olarak bile final maçında 3-4 kişi toplanıyoruz.

Oyuncularında yöneticilere söylediği gibi, bu tribünlerin dolması için ya önlerini kestirecekler, ya da full ağda yapıp maça çıkacaklar..."

25 Mart 2010 Perşembe

Fenerbahçe Taraftarı Hayvan mı?

Nicedir yazacağım ama "Bir düzelme olur mu?" ümidiyle bekliyordum. Lakin dün Eczacıbaşı salonunda oynanan maçtan sonra gördüm ki beklenti falan hikaye.

Salonda "taraftar" sıfatlı Fenerbahçeli neredeyse yok. On beş, bilemediniz yirmi kişi, file arkası tek tribünde dağınık bir şekilde oturuyorlar. Ön sıra kolluk kuvvetlerince zaptedilmiş durumda. Fakat bu güvenlik (!) tedbiri yeterli gelmiyor ki arkadan ihtiyat kolordusu şeklinde on zaptiye daha gelip, koltuklara kuruluyor.

Artık saha emin ellerde! Fenerbahçe taraftarı ile saha arasında "kale hendeği" gibi bir polis kordonu var! Plevne müdafaası, bunun yanında devede kulak!

Fakat o da ne? İkinci set başladığında polisler kalkıyor. Biz "Herhalde önlemin manasızlığını kavramış olacaklar" şeklinde iyi niyetle düşünürken, üçüncü sette geri geliyorlar. Bu durumda iki seçenek var.

Ya emniyet teşkilatının içerisinde Fenerbahçe kız voleybol takımına karşı yüksek bir sempati besleniyor ya da Fenerbahçe takımı hücum ederken, arkadaki Fenerbahçe taraftarlarından korunmaya çalışılıyor? Hangisi? Tabii ki ikincisi.

Fenerbahçe taraftarına alenen hayvan muamelesi yapılıyor. "Çoluk, çocuk, genç, yaşlı oturuyorlar ama bunların sağı solu belli olmaz. Hiç değilse yüzümüzü gösterelim ki ters bir şey olmasın" fikriyle insanlara "olağan şüpheli" muamelesi yapılıyor.

Ama kabahat kimin? Federasyonun mu? Hayır. Emniyetin mi? Hayır? Beraber bulalım, kimin olduğunu...

TVF 50. Yıl Spor Salonu'na gidip, herhangi bir voleybol maçı izlemeye kalktığınız zaman en ön sıraya oturabilirsiniz.

Aynı salona Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu bir maçta giderseniz, en ön sıradan "yasak" marifetiyle uzaklaştırılırsınız.

Neden mi?

Efendim, yetkili ağızların söylediğine göre Voleybol Federasyonu kulüplere demiş ki "Her kulüp, ev sahibi olduğu maçlarda, salonun güvenliğinden sorumludur"

Bunun üzerine, durumdan vazife çıkaran bir takım "Fenerbahçe insanları" da demişler ki "Biz muhtemel olayları önlesek önlesek ön sıraları boşaltarak önleriz"

Tabii bunu diyen ulu mütefekkirlerin aklından "Ön sıralara insan almıyoruz ama yapacağı bir şey olan bunu ikinci sıradan da yapar. Ayrıca Leyla'nın Mecnun'a baktığı gibi maç boyunca tribünden sahaya bakan özel güvenlik görevlileriyle neyin tedbirini aldığımızı zannediyoruz?" düşünceleri geçmiyor.

Sayısı yüze yakın koltuğun bu saçma ve işe yaramaz önlem yüzünden boş kalmasını ve takımın en ön koltukta oturarak "adabıyla rakibe baskı" yapacak taraftar desteğinden mahrum kalmasını, bir kenara koyalım.

Oluşan çirkin görüntüden hiç mi rahatsızlık duymuyorsunuz?

Bir takım reflekte yelekli insanlar, yediden yetmişe Fenerbahçelilerin önünde set çekmiş, bekliyorlar. Neden? Fenerbahçe taraftarı hayvan mı? Güvenlik görevlileri "Hayvanatın ehli sorumlusu" mu?

Hadi diyelim ki bağıran, hoplayan, zıplayan taraftarın önüne güvenlik koydunuz. Bunun da anlaşılır yanı yok ya, bizden olsun bu seferlik, amenna. Peki ailelerin önünde neden güvenlik var?

Elinde fotoğraf makinesiyle, bir heves sahadaki ağabeylerinin, ablalarının resmini çeken 13-14 yaşında çocukları "Git buradan" diyerek itekleyen ve bebeklerin bile anneleriyle ön koltukta oturmasına laf eden bir güvenlik zihniyetini neremize, ne yapmamız isteniyor?

Kabahat Federasyon'un da değil, emniyetin de, güvenliğin de. Kabahatin yarısı talimatı bu şekil "örfi idare havasında veren" icranın ilgili organında, diğer yarısı taraftarda.

Vahdettin'in "Bu millet koyun gibidir, onlara bir çoban lazım" lafını sarf ettiğini okudukça yarı haklı olarak ayaklanan bünyeler neden "yarı haksız" olduklarını düşünüyorlar mı acaba?

Düşünüyor olsalar, bu "Sen koyunsun. Adab-ı muaşeret falan bilmezsin. Yiyip, içip, ortalığa necasetini salma diye başında duruyoruz" havalarına bir itiraz çıkardı.

Yok...

Arada sırada gelip çocuklara bile saran özel güvenlik paşalarına itiraz eden bir iki adem dışında ne başka yerlerden "Ayıptır" sesi yükseliyor, ne de "Hazreti Protokol" kısmından "Bu nasıl görüntü?" sorusu çıkıyor.

Halbuki bu memlekette ayıba "ayıp" denir. Bilmem, son cümle tanıdık geldi mi?

6 Mart 2010 Cumartesi

Kim Ev Sahibi?

Maç saat 18:00'a alınıyor, ama idareden ses yok. Pek güzel...

Bu adamların geleceği belli. Zira içlerinde kalan bir Akatlar mevzuu var, ama idareden önlem yok. Pek ala...

Adamlar salona giriyor, üstlerinden başlarından malzemeler çıkıyor, sürekli küfür ediyorlar, ama idareden vaziyet yok. Pek şahane...

Eee?

Orası malum baba tekkesi mi, Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu voleybol maçı mı? Birincisiyse, hakikaten pek güzel, ala ve şahane. Ama ikincisiyse?

Zaten maçı erkek takımı pek sallamıyor. Öyle ki dibe vurmuş Beşiktaş'a sonuçta 3-2 kaybediyoruz. Ama nasıl? Adamların sahayı ve salonu kendilerinin gibi kullanmasıyla. Helal olsun!

Biz de maç içerisinde sinirlendik ama hakeme diyecek fazla bir şey yok aslında. Adam maçı bitirmekle mükellef. Lakin işin sonunda senin üç ihtarına karşılık, Beşiktaş'ın iki ihtarı varsa, bir durup düşünmek lazım "Bizim idarecilerin yaptığı nedir?" diye.

Sen idareciysen, ve bilhassa "maçı saat 18:00'e aldırarak kendi taraftarına ufak bir çizik attıysan" bir sezon boyunca kendi salonlarına toplanmadığı kadar kalabalık gelmiş rakip taraftarı sindirmenin yollarını bulmak zorundasın. Rakip oraya küfür etmeye, itlik yapmaya geldiyse, burnundan getireceksin. "İpimle kuşağım sabit, penisimle testisim de birbirine denk. O zaman sıkıntı yok" diyerek, idarecilik yapılmaz. Belki yapılır ama mayası "insan" olan bir spor kulübünün idareciliği yapılmaz. Kaldı ki sen, rakip takımın taraftarı oturduğu yerin en ön koltuklarında zıplarken, kendi taraftarının ailelerine bile en ön koltukları güvenlikleri kullanarak yasaklayacak kadar gözü kapanmış bir şekildesin. Hey gidi, kime ne anlatıyoruz!

Ha tabii şu da ayrı... İdareci olarak derseniz ki:
"Kardeşim, hadi biz bunları yaptık. Peki tribün ne yaptı? Kanaat önderleri toplantıda değil miydi? Ona ne diyeceksin?"

Çok bir şey diyemem. "Neremiz doğru ki..." der, susarım. Çok sevdiğim insanlar, fikrine çok saygı duyduğum kişiler vardı o toplantıda. Fikir tartışmasını da yaptık bir miktar, yapacağız da... Ama teessürümü ortadan kaldıracak hiç bir şey yok. Lamı cimi de yok. Biz o tribünü Beşiktaş'a teslim ettik dün akşam. Yazık oldu vesselam.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Arkas Oldu mu?

Fenerbahçe koydu mu?

Böyle başlamakta sakınca yok. Neden? Çünkü bu müessese takımlarının had bilmezliği insanı kanser eder. Sen işletmesin yahu; Fenerbahçe, senin aşık atabileceğin bir yapı değil ki. Yöneticisiyle, oyuncusuyla, çalışanıyla (taraftarı değil, çalışanı) neden aklınızı kaybediyorsunuz maçlara çıkarken? O zincirin yuvarlak halkalarından Hüseyin Koç dünkü maçta kırmızı gördü örneğin. Ne gerek var?

Televizyon başında bizi krizden krize sokan maç, daha doğrusu 44-42 biten set, salondakileri kim bilir ne hale getirmiştir. Emek kelimesinin voleyboldaki karşılığı o settir kesinlikle. Son sayı geldi, bardaktaki votkayı diktim kafaya. "Yaşa Fenerbahçe" dedim.

12 Ekim 2009 Pazartesi

....... ....... Az Kaldı

"Yukarıdaki boşluğa aşağıdakilerden hangisinin gelmesi uygundur?" diye bir soru vardı sınavlarda değil mi? Lan sen mantıklı insansın, sana a uygun; benim o ara kafam bozuk ya da kıyak, bana da b uygun nedir yani? Böyle soru mu olur? Neyse efendim...

Başlıktaki boşlukları dolduracak olursak bir sürü kelime bulup, manalı sonuçlar elde edebiliriz ama sanıyorum en uygunu Cumartesi öğleden sonra Burhan Felek Spor Salonu'nda yaşanan skor durumunun bir emsalini, kısa süre sonra Saracoğlu'nda görmektir.

Memleket sporunu idare edenler, zaten az sayıda insanın izlediği branşları yangından mal kaçırır gibi halktan kaçırdığı için, bu sene de voleybol maçlarına uzağız ama şu haberlerin tadına doyum olmuyor. Darısı haftaya kızların başına. Şöyle evire çevire...

Az kaldı az. Azar azar, her hafta...

24 Nisan 2009 Cuma

İkincilik ve 2009 Raporu

Basketbolda oyun kurucun kadar konuşuyorsan, voleybolda da pasörün kadar konuşuyorsun, eyvallah. Ama birinci pasörünle oynadığın final maçını 3-0 kazanıp, ikinci pasörünle oynadığın diğer üç final maçını 3-0 kaybediyorsan ve adın Fenerbahçe ise, kimse kusura bakmasın ama ortada yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir.

Sezon boyunca gidişat, sadece puan tablosuna bakanlara "Bu takım herhalde finali göremeyecek" dedirtse de geçen seneki halet-i ruhiyenin geri dönmesi halinde, rakipleri ezerek finali hatta şampiyonluğu göğüsleyebileceğimizi hissettiriyordu bize. Düşündüğümüz gibi oldu. Sezon içindeki gerginlikler, yerini hırsa ve dizginlenemez bir şevke bırakınca, önce Halk Bankası, sonra da Arkas unufak oldular. Ama Belediye karşısına çıkıldığında işler istediğimiz gibi gitmedi.

Burada mevzu sadece Aslan'ın sakatlanması değil. Fenerbahçe Voleybol Takımları yıllardır aynı sıkıntıyı çekiyor. Kadro kurulurken "Eldekinin tutulamaması ve / veya transferde atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra bir takım hamleler yapılması" adeta gelenek oldu. Voleybol transferlerinin diğer branşlara görece erken ilerlenen ve sonuçlanan süreçler olduğu, üzerinde mutabık kalınan bir durum. Ancak bu yolda bir türlü nihai ve uzun vadeli bir verim alabilmek mümkün olmadı.

Sonuçta "Darısı gelecek senenin başına" demekten başka çare yok. Ama bu şampiyonluk çok önemliydi. Müessese zinciri, bir daha toparlanamayacak şekilde kırılabilir ve zincirin parçaları da müzeye kalkabilirdi. Gemileri karadan yürütmeye gerek yoktu. Kimyası biraz daha özenle oluşturulmuş bir takım, bu kupayı ve Türkiye Kupası'nı rahatça kaldırırdı.

Ve işte bu senenin özeti...


17 Nisan 2009 Cuma

Sıradaki Müessese?

3-0 yendik İstanbul Büyükşehir'i.
Önce banka, sonra nakliyeci, şimdi de belediye.
Müesseseleri zincir yaptık, birbirine ekliyoruz.
Sonra ne yaptığımızı söyleyemem, ayıp...
Şampiyonluğa az kaldı.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Arkas'a Böyle III

İkinci sene.
Fenerbahçe-Arkas eşleşmesi.
Fenerbahçe finalde.
"Bir yarı final klasiği" diyebiliriz herhalde.
Bir de sorarız müessese gülü Arkas'a:

Söyle Arkas söyle. Söyle ne oldu?

A..... ..... ..... .. .....?

Please fill in the blanks canım...

8 Nisan 2009 Çarşamba

Arkas'a Böyle II

Çok uzatmaya gerek yok. Tek soru yeterli.
Arkas oldu mu? Fenerbahçe koydu mu?
İki soru mu oldu lan?
Ha bir girmiş, ha iki. Sana farketmez Arkas...

5 Nisan 2009 Pazar

Arkas'a Böyle I


Uzaklarda böyle maçlara yürek dayanmıyor. Maçın sonucunu van basten'in mesajıyla öğrendim.
"ARKASı gelmez dertlerimin, bıktım illallah. 3-2 koyduk" yazmıştı.

Varanlar tamamlansın, finali görelim. Müessese güllerini bir bir geçip şampiyon olalım.
Bize de bu sene kader güler, güler inşallah.


Koymuşum Arkas'ına, Halk Bankası'na...

2 Nisan 2009 Perşembe

Play-Off Yolu, Fener Aşkıyla Dolu

Önce erkek voleybol... Sezonu Halk Bankası'nın oldukça gerisinde beşinci bitirmiştik ama play-off'un ilk turunda ezerek oyduk mevduatçıları. Şimdi sırada İzmir'in müessese gülü Arkas var. Sezonu lider bitirdiler. Yine de geçen sezonki havayı yakalarsak lider falan tanıyacağımızı zannetmiyorum.

Ayrıca erkek voleybol takımının şampiyonluğu bir eşik olacaktır. Bayan basketbolda nasıl ki Galatasaray'ın elinden şampiyonlukları alıp (her ne kadar o denli ardı ardına olmasa da) bir sürece girildiyse, erkek voleybol için de bu mümkün. Lanet olası müessese çoğunluğunu demoralize etmek ve "Voleybolda Fenerbahçe varlığı bir vâkıadır" dedirtmek için son iki tur...

Bayan basketbolda ise uzun zamandır olmayan bir durum gerçekleşiyor. Üç büyüklerden ikisi çeyrek finalde karşılaşıyorlar, Galatasaray ve Beşiktaş'tan bir tanesi elenecek. Bu eşleşmeden çıkan takım ise bizimle oynayacak. Yani finalde iki büyük takım yok...

Beklemedeyiz.

13 Mart 2009 Cuma

Varan 2


Sevgili NYG'nin Varan 1'e yorumunu direk yaziya alalim... Zira Fenerbahce ile Galatasaray'in arasinda son yillarda oynanan erkek voleybol maclarinin tarifi, bu cumlelerde gizli.

Varan 2 de oldu ama zor oldu.. ifrit oluyorum bu takımın bu huyuna.. 2-0 öne geçtiğimiz bir maçı gerine gerine 3 yapıp alamıyoruz. 2 puan 2 puandır.. 1 puan adam olana çoktur..

Erkek voleybola yatirimin basladigi 100. Yil arifesi, 2006 sezonundan itibaren oynadigimiz Galatasaray maclarinin bir listesini cikarmak lazim. "Hep boyle geciyor" genellemesi bizi yaniltabilir ama 2-0 one gectigimizde Galatasaray taraftarinin tribunlerden ayrildigi ve zar zor alabildigimiz en az iki uc yazmak mumkun olur.

Bu Galatasaray'a kupada tur vermek olacak is degildi. Ama o donem takimda huzursuzluklar deniz seviyesinin oldukca uzerindeydi. Sezon sonundan sonrasina dair ongorulerimiz arasinda Eksi'nin butun o yasananlara istinaden pek de durmak istemeyecegi de var ama insallah yaniliriz. Futboldaki yapilanma istikrarsizliginin tam tersine, erkek voleybol takimi oldukca iyi gidiyor cunku. Iyi gidene comak sokmanin teamul oldugu bir camiada, bu bizim dedigimiz de "Amin denen olmayacak dualar" kumesinin bir elemani oluyor ama ne yapalim. Umit fakirin ekmegi...

10 Ocak 2009 Cumartesi

Issiz Salonlar II


Yazinin ilk bolumunde “Taraftar kismina gelmeden once kuluplere bir deginelim” dedik ama nasil doluysak, onca paragrafta bitiremedik isin kulup ayagini. Konunun kurkcu dukkani yine “Kulup Takimlari” olacak tabii ki fakat biz isin insan boyutunu es gecmeyelim.

Spor Sergi’nin kuyruklari simdilerde sadece hos birer ani. Zaman zaman eski mac goruntuleri “Ulan ne guzel…” dedirtse de artik bunlari yakalamak (en azindan kisa vadede o istikrara kavusmak) imkansiz gibi bir sey. Bu karamsarligi ortaya getiren tablonun en buyuk nedenlerinden birisi, basketbol gibi populer bir sporun sehrin gobegindeki, hatta can damarindaki bir merkezden alinip, uzak yerlere (Zeytinburnu, Umraniye, Maslak) konulmasi belki ama tek nedenin bu oldugunu dusunmek de safdillik olur. Peki ne?

Dort cesit dusunce / hareket tarzi olustu zaman icerisinde. Bunlardan birincisine “tutkunlar” diyelim. Maclar nerede olursa olsun gitmeye calisan, bunu hayatlarinin bir onceligi haline getiren ve hatta hasbelkader bir altyapi macina bile denk gelse, girip takimina destek veren insanlardan bahsediyoruz. Cok ama cok azinlikta olmalarina ragmen, salonlardaki insan yoklugundan oturu cok etkili oldular, oluyorlar.

Ikinci gruba “Mangalcilar” diyelim. Hesapta sporu cok seven ve konustuklari zaman ufurdukleriyle mangalda kul birakmayan bu arkadaslar “Her Turk asker dogar ama sonradan kislayi ertelemek icin on takla atar, lakin ayni zamanda teknik direktor dogar ve olene kadar oyle kalir” kuralinin yilmaz savunucusudurlar. Pivotlar pivot, guardlar guard, smacorler smacor, liberolar libero, hocalar hoca degildir. Uzum bulmustur ama senelerdir kilsizini, pardon cekirdeksizini aramaktadir. Bulmadigi muddetce de maca gitmeye niyeti yoktur. Billur Tuz’un akmasi gibi, internette yazar, yazar, yazar…

Ucuncu grup, sporu gercekten seven ama cagin artan iletisim imkanlari tarafindan usengeclige itilen kisilerdir. Odasinda oturarak bir yandan internete giren, bir yandan Avrupa ligi maclari basta olmak uzere, suruyle kanaldan, suruyle spor organizasyonu seyreden bu insanlar icin maca gitmek; oturduklari yerden ve kavustuklari keyiften mahrum olmanin yaninda, ustune ustluk bir de Istanbul kesmekesiyle bogusarak sinirleri yipratmak demektir. Tek tikla on ayri yerde olabilmek varken, eziyet cekmek islerine gelmez. Onlar da gitmemeyi secerler. Kirk yilda bir, cok onemli bir mac olursa, lutfen ugrarlar salona.

Dorduncu ve son grup, sporla hic alakasi olmayanlardan olusur. Bu grubun, nispeten gencligini geride birakmis mensuplarinin futbol ile alakasi, lise yillarinda duydugu Ridvan, Tanju, Feyyaz isimleriyle birlikte cok gerilerde kalmistir. Basketbol topu da onlar icin sadece rengi turuncuya calan bir kuredir. Daha genc arkadaslar ise muzikti, dersti, askti, meskti derken sadece adet yerini bulsun diye, “Falancasporu tutuyorum”da kalmis, tribun ve katilim anlaminda bir adim ileri gitmemistir. Hayatindan ve bu hayatin icerisindeki eglence / zaman gecirme unsurlarindan memnundur.

Yukaridaki dort paragrafin ilk ikisinde anlatilanlar icin ekstradan bir sey yapmaya gerek yoktur. Tutkunlari zaten parcalasaniz salonlardan ayiramazsiniz. Mangalcilari ise gitmeye ikna etmek icin parcalansaniz, kifayetsiz kalirsiniz. Dolayisiyla bizim konumuz ucuncu ve dorduncu gruptakiler. “Ne yapilmali?”ya gecmeden once, bir paragraflik ara.

Hayat artik Spor Sergi yillarindaki gibi degil. Disari ciktiginizda yapacak onlarca sey, gidecek onlarca yer bulmak mumkun. Buna internet ve televizyon gibi eve kapanma sebeplerini de (!) ekleyecek olursaniz, insanlarin basketbol veya voleybol izlemek icin Istanbul trafigi cekmek istememelerini anlayisla karsilayabilirsiniz. Peki bunu anlayisla karsilamak dogru mu? Spora duyulan saglikli bir ilginin insan vucudunda ve zihninde sayisiz faydasi oldugu bilinirken, kitlelerin spordan bu kadar uzak kalmasi, toplum dinamiginde onulmaz yaralar acmaz mi? Eskiden bos arazilerde, iptidai ve belli bir vucut disiplinine dayanmadan da olsa kendine oyun alanlari yaratan cocuklarin yerini alan nesiller, bunlari sadece gecmisten gelen yazisiz bir kural gibi devam ettiriyor. Asinip, yok olmasi belki on yillar daha alacak bir kural ama sonsuza giden bir sey degil. Bu yolun ciktigi yer olan “Spor Sevmeyen Toplum” her girenin pisman olacagi bir cikmaz sokaktir.

Gelelim yapilmasi gerekenlere. Artik giden nesiller gitti sayilir. Yenileri yakalamak zorundayiz. Yani oncelikle okullardan, okullara “Devletin Bakisi”ndan baslamali. Aslinda, bu noktada, siralayacagimiz butun “Yapilsa iyi olur”larin, olmayacak duanin sonuna konan aminler gibi durdugunu goruyoruz. Bunun nedeni de belki asirlarca suregelen tebaa mantigi yuzunden, belki de baska sebeplerden oturu halkimizin, ekseriyetle arkadan biraz ittirilmedikce, kendi yarali parmagina bile oksijenli su dokmeyen bir zihniyete sahip olmasi. Bu sebeple mebus kontenjanindan Meclis’e girip, halki temsil / tesvik makamini, basari kazanmis sporcularin ziyaretine acik bir misafir odasi, gorevini de bu insanlarin getirdigi formayla gulerek poz vermek sanmayan bir Spordan Sorumlu Devlet Bakani ile, icraatinin bedava ders kitaplari dagitmak ve ogretmen atamalarinda “Yurdun her karis topraginin ayni kutsiyette oldugunu” soylemekten daha baska seyler de gerektirdigini bilen bir Milli Egitim Bakani’na ihtiyac var. Bu iki bakanlik, aslinda yan yana durarak bir zihniyet devriminin oncusu olmali ama nerde?

Beden Egitimi dersini bin yillik kliselerden, mesela “Hocam esortmanlarini getirmeyenler sinifa ciksin mi?” ya da Benim sadece alt asortmanim var, hocam? Suveterimle geleyim mi?” seklindeki esofman krizlerinden kurtarip, sporun "nidüğünün" ve "nasılının" ogretildigi bir kisim teorik dersler haline getirmek ve pratigi de duz / ters / kasa uzeri taklalardan siyirip, topluca profesyonel bir idman izlemenin akabininde yapilan belli basli sportif hareketler sekline sokmak, zorlu ve zararli bir devrim midir ki yapilmaz? Gostermelik bir okullar arasi turnuva degil, katilimin zorunlu oldugu ve formalara kadar tum masraflarin bagis cukkacisi okullarca (zor durumdakilere devlet yardimiyla) karsilandigi mahalli turnuvalar duzenlenmesi icin Milli Egitim ilgililerinin kafasina tas mi dusmesi gerekir?

“Gitti sayilan” eski nesillerden bir kismini kurtarmak hala mumkun. Basketbolu, voleybolu, muhtelif salon sporunu ilgi ceker bir hale getirmek icin teskilattan umidi kestigimiz noktada, yazinin basinda “kurkcu dukkani” dedigimiz kuluplere dayaniyor konu. Fakat burada da bir hayal kirikligi bekliyor bizi. Oncelikle maclari bedava ya da 1 Lira yapmakla salona seyirci cekilemeyecegini, kulup takimlarinin anlamasi gerekiyor. Bu sark kurnazligindan baska bir sey degil. Bundan bir kac sene once, tilki baska yerden girmis; Fenerbahce Bayan Basketbol Takimi, Caferaga’da bir maca cikarken sube kaptaninin keyfi iradesiyle bir anda % 100 zamlanarak 10 YTL olan biletler, salon onunde bilet almak icin bekleyen ogrencileri uzmustu. Akabinde biyikli musebbib karsisindakileri adamdan saymayip, “Tamam, hadi bedava olsun” diyince de ummadigi bir tepki ile karsilasmisti. Sonra bin bir ozur, yanlis anlasildim vs. Butun bu samimiyetsizliklerden uzak kalarak, taraftarina ulasim rahatligi saglamak icin careler dusunen, onlari mactan maca bilet icin kosturmadan duzgun kombine uygulamalari calistiran bir kulup olmak cok mu zor? Zor olmali ki basarilamiyor. Tasima adamla taraftar degirmeni dondurmeye calisan muesseseler de basarisiz olunca, salonlar issiz kaliyor.

Ilk bolumu, muessese kuluplerine onca yuklendikten sonra, “Hirsiz kabahatsiz mi?” kabilinden “Meydani muesseselere birakanlarin sucu yok mudur?” diye sorarak bitirmistik. Bu yazida da spor kurumlarina ve kuluplere sallar gibi olduktan sonra, yine ayni paralelde bitirelim.

Kabul, manyakligin luzumu yok. Yani bu satirlarin yazari ve tribun omuzdaslari gibi, hafta ortasinda isi gucu birakip, bayan basketbol / bayan voleybol deplasmanina ya da Pazar sabah ezanini muteakip, pankartlarla kurek yarislarina gitmek gibi eylemler; donuste eve ugramak yerine, La Paix Fransiz Akil Hastanesi’ne topluca giris yapilmasini daha makul kilan seyler gibi gozukebilir. Cogunlugun boyle organizasyonlara kalkismamasi, belki de mantikli olandir. Peki, koskoca metropolde yasayan onca milyon insanin, kucucuk salonu doldurmayanlarin sucu yok mu? Istanbul’un gobegindeki 500 kisilik salonlarda sadece ayakkabi gicirtilarinin yankilanmasi aci degil mi?

27 Aralık 2008 Cumartesi

Issiz Salonlar I


Ilk olarak cocukluk yaslarimizda, TRT’nin genellikle Pazar gunleri verdigi spor temali Amerikan filmlerinde tanistigimiz futbol harici sporlara, memleketimizde “Amator Branslar” deniyor, malum oldugu uzere. Her ne kadar bu sporlardan basketbol ve gorece voleybol, oyuncu maliyetleri acisindan bakildiginda amatorlukten cikmis olsa da belli muesseseler disinda, spor kuluplerini de kapsayan hemen tum diger takimlar ve bu sporlarin seyircileri / taraftarlari (yazinin geri kalan kisminda taraftar olarak anilacaktir) “tamamen” amatordur, Turkiye’de.

“Amator Taraftar” kavrami zayif bir oksimoron ya da dupeduz sacmalik gibi gelebilir kulaga. Zira bu iki unsurun spordaki yeri; hobi ya da tutku temelinde oldugu icin, profesyonelligin gerekleri olan “Ehil olmak” ve/veya “Yaptigi isten bir gelir elde etmek” gibi durumlar, gecerli degildir. Ancak burada “taraftar”a atfedilen amatorluk de boyle bir sey degil. Bunu acmadan once isin kulupler ayagina bir bakalim ve salonlarda taraftarsizligin ana nedenlerinden birisini gorelim.

Brans olayini fazla dallandirip budaklandiracak degiliz. Bayan/Erkek Basketbol ve Bayan/Erkek Voleybol birinci ligleri bize yeterli doneleri saglayacak zaten. Bu dort lige baktigimizda gordugumuz tablo cok aci. Zira elli bir takimin yalnizca on bes tanesi spor kulubu. Bu on bes tane spor kulubunu takim takim ayirdigimizda karsilastigimiz tablonun ozeti, vahameti arttiriyor. Fenerbahce, Galatasaray ve Besiktas, bu liglerin hepsinde var ve onlarin disinda kalan kulup sayisi sadece uc (Erdemir, Karsiyaka ve Samsun). Kulupculuk ruhuna sagindan solundan bulasmis olan okullari da isin icine kattigimiz zaman ulastigimiz rakam yirmi dort oluyor. Geri kalan yirmi yedi takim ise ya muessese ya da belediye ekipleri. Yani cogunluk onlarda! Peki bunun neresi aci?

Sporun kitleler uzerinde pozitif etki saglayan yapisinin en temel taslarindan biri, yani az once okullar ile spor kuluplerini bir tutmamizi saglayan “Kulupculuk Ruhu” ve onun getirdigi aidiyet hissi, muesseselerde ya da Belediye takimlarinda vucut bulmaz. Cunku camialarin temsil ettigi kitlenin mensubu; muessesenin ise sattigi malin musterisi vardir. Cunku camialar mensuplarina bir takim imkanlar sunmak icin cabalarken, muesseseler (gayet dogal olarak) kar amaclar. Cunku camialar, bir spor kulubu kimligiyle tezahur ettigi zaman adini buyutecek ve kitlesini memnun edecek basarilarla birlikte, bu basariyi devam ettirmesini saglayacak gelir kalemlerini yaratmaya calisirken; muesseseler ise, yeni musteriler kazanmak (ve cirolarinin artmasi) icin kendilerine degisik reklam mecralari ararlar. Dolayisiyla bu durumlar, kulup takimlari taraftarinda varolan tutkunun, muessese ve belediye takimlarini takip edenlerde hic olmamasi ya da bunlarla iliski (calisan, calisan yakini vb.) surdugu muddetce varolmasi anlamina gelir ki bu da spor kulturu daha bir cok seyde oldugu gibi tam manasiyla ilerlememis, Turkiye benzeri ulkelerde tek basina bile “ilgisizligin” sebebi olarak adlandirilabilir.

Buna ragmen endustriyellesmesini tamamlamis, her bakimdan kurumsal olan ve sirketlerin de icerisinde oldugu (hatta yonlendirdigi) spor organizasyonlarina sahip ulkelerdeki doluluk oranlarina bakip, “Onlarda da mi tutku eksikligi var kardesim?” denebilir. Elbette hayir, boyle bir tespit, derinlik yoksunu olur. Zaten biz de en basta bahsettigimiz Amerikan filmlerini seyrederken “Ulan heriflerin alayi mirasyedi herhalde. Sefa pezevengi gibi, ortamina gore beyzboldan cikiyorlar, Amerikan futboluna gidiyorlar. Buz hokeyini bitiriyorlar, curlinge kosuyorlar” sigliginda dusunmekten vazgeceli seneler oluyor. Oyleyse nedir nihai tespit? Turkiye’deki ilgisizlik sorununun kulup bazli bir ayagi da samimiyet. Bu bahsettigimiz ulkelerdekinin aksine; ne ozel kurumlar ne de devlet kurumlari, yatirimlarinda samimi degiller. Gectigimiz yillarda bayan basketbol liginde yasanan THY rezaleti bunu bir kez daha gozler onune sermisti. Bunun yaninda, basina yansimayan ama bu liglerde yer alan hemen tum takimlarin zaman zaman karsilastigi “alacaklarin odenmemesi” vb. durumlar da yatirim yapanlarin ne kadar isteksiz veya hazirliksiz oldugunu anlatan en gozonunde ornekler. Yolda yuruyen herhangi birini cevirip, kapanan onlarca muesseseden ya da yatirimlari kisarak liglerde gozukmeyen bir suru belediye takimindan sadece bir tanesinin ismini soylemesini istesek, umdugumuzdan daha fazla cevap alacagimiz kesin. Cunku her kusak bu vb. bir kac takima sahit oldu.

Sucu muessese kuluplerine ve devlet imkanlarini kullanarak yatirim yapan belediyelere yasladik ama ya spor kulupleri? Hele “Buyukler”. Onlar tamamen sucsuz mu? Sabirsizlik yuzunden, basta futbolumuz olmak uzere butun spor dallarimizin en buyuk sorunu ve meyvesiz agaci olan altyapiya “verilmeyen” onem, uzun vadeli basarilari imkansiz kildi. Yillarca uzerinde emek harcanan yetenekli oyuncularin, mali imkansizliklar nedeniyle, “Armut pis, sapsiz, cekirdeksiz agzima dus” diye dusunen kotu niyetli muessese kuluplerine kaptirilmasi bir nebze bahane olabilirdi ama 40 yillik bir surec icin sadece bunun neden olarak gosterilmesi, her ortamda ilgili burokrasiye yon verdigi iddiasinda bulunan Istanbul oligarsisinin basarisizligi miydi? Degildi. Cunku az sayida gonullu disinda bir ugras verilmedi. Yani basarisizlik degil, umursamazlikti sebep. Istense, keyfi siyasi idarelerin hakim oldugu donemler basta olmak uzere her donem, muessese-spor kulubu iliskisi, iki tarafin da cikarina olacak sekilde duzenlenebilirdi. Bu cozum yolu ne kadar antidemokratik bir dayatma olarak gorulurse gorulsun, o zamanlar bu tip seyleri dusunen insanlarin oldugunu biliyoruz. Yukaridan asagiya boyle bir hareket tarzi, bugun amator sporlarin cok daha farkli yerde olmasini saglayabilirdi. Oysa simdi gecmisten gelen aliskanliklar yuzunden, “3 buyukler” bile yatirimlarini donemsel olarak yapiyorlar ve en ufak basarisizlikta subelere yatirim neredeyse sifira iniyor.

Fenerbahce uc buyuk kulup icerisinde su aralar en istikrarlisi konumunda ama Eczacibasi Kulubu Baskani’nin Fenerbahce’yi kastettigi “Bu kulupler buyuk gecmise sahip olabilirler ancak bir takim aliskanliklarini kaybetmis durumdalar. Bizimle basa cikabileceklerini dusunmek hata olur” demeci icin kim “Yanildi” diyebilir? Altyapiya en ufak onem vermeden, yaptigi transferlerin icerisinde voleybolun buyuk isimleri olmasina ragmen onlarla futursuzca yol ayiran bir yapinin saglamligini kim ciddiye alir? “Avrupa’da yari finali falan bosverin siz. Lige bakin lige” dendiginde surati allak bullak olan Wnba oyuncularina “Haksizsiniz” demek mumkun olur mu? “Subeyle ilgili herseyden sen sorumlusun. Butun ekibi sen kuracaksin ama kucuk bir detay var. Hocayi biz belirleyecegiz” diye adeta cocuk kandirmaya calismak, kurumsalligin neresindedir? Bu sorulara konu olan kulupler basariyi yakalasa da istikrari bulabilirler mi? Bulamazlarsa, uzerinde buyuk etkileri oldugu bu toplumu amator branslara cekebilirler mi? Mesela Spor Sergi’nin dolup tastigi zamanlarin gecip gitmesinin tek nedeni, Turkiye’nin en guzel salonunun insanlardan sokulerek, basketbolun Zeytinburnu’na surulmesi midir? Meydani muesseselere birakanlarin sucu yok mudur?

20 Aralık 2008 Cumartesi

Arslan Eksi


Izinde iki Galatasaray macina birden denk gelmistik. Bir tanesi Galatasaray ile oynanan Erkek Voleybol maciydi. Disarida konusurken “Arslan’a bakar abi mac” derken, kapilar acilip da iceri girince bir de baktik takim isiniyor ama Arslan kenarda. “Hayda Atilla Mayda” dedik, “Sakat herhalde” diye dusunurken de maci kaybettik. Ertesi gun Turgay abiyle telefonda konusana kadar sakat sanmaya devam ettik ama megerse sakatlik farkli yerdeymis. Disiplinsiz davranislari yuzunden kadro disi kalmis Eksi.

Turkiye sartlarinda en kurumsal kulup gibi gozuken ama monarsik kosullanmalar yuzunden, modern kurumsalligin yanindan bile gecemeyen Fenerbahce’de sporcu bireylere yaklasimlar da ayni paralelde sikintilar iceriyor. Taltif-Tecziye islemlerini yazili bir cetvel uzerinde degil de keyfi ve IV. Murat filmindeki sekilde iki dudak arasindan yuruturseniz, oyuncular uzerindeki etkiniz ancak sozlesme sonlanana kadar olur.

Futbol takimindaki ornekleri bir yana koyacak olursak (ki ayrilanlarin da benzer temellerden sikintili olduklari kulaklara geliyor) bilhassa voleybolda basarili oyuncularin acikta kalmasi soz konusu degil. Belki bu futbolda da boyledir ama Fenerbahce, Galatasaray ve Besiktas’ta forma giymek dururken, hic bir futbolcu Turkiye’de diger takimlara gitmez. Oysa voleybolda durum farkli. Orta vadede yatirim yapan muessese kulupleri, oyunculara daha cazip gelebiliyor. Kaldi ki yatirim yapilan “orta vade” bir oyuncunun kariyerinin hemen hemen tamami anlamina da gelebiliyor. Yani bir oyuncu 20 yasini gectikten sonra voleybola bakisini bildigi ve yatirima devam surecini az cok tahmin ettigi bir muessese kulubunde voleybol kariyerini sonlandirabilir.

Fenerbahce’nin tercih edilmesinin bir numarali sebebi taraftarlarca aidiyet duygusunun hissettirilmesi. Suphesiz bu diger kulupler icin de boyledir. Fenerbahceli ya da Galatasarayli olarak anilmak, Turk Spor Tarihi’nde cok farkli bir yer edinmek demek ama genc yastaki bir oyuncunun aklinda bundan cok, karsilastigi muamele yer eder. Arslan Eksi krizinin cozume kavustugu haberi gelince yine aklimizdan gecti. “Sozde kurumsallik yuzunden kaybedilenlere ve kotu referanslara bir centik daha mi atiyoruz acaba?” diye dusunmedik degil.

14 Aralık 2008 Pazar

Fenerbahce:1 - Galatasaray:1


Cumartesi erkeklerde, hem de 2-0'dan 2-3 maglubiyet, Pazar gunu ise bayanlarda galibiyet oldu. Kupadan sonra ligde de Galatasaray maglubiyeti. Sampiyon takimin ya da ondan geri kalanin, kisitli kadrosuyla cabalayan Galatasaray'a iki kez yenilmesi aklin alacagi bir is degil. Bayan takiminin, sponsora ("Yildiz alamadik madem, niye olduk Acibadem?" bestesini de hatirlatalim) ragmen ligdeki yerini de hafzala almiyor. Boylece saskin edici bir sezon geciyor.

Gercekten oyle mi peki? Senelerdir "gec kalinmis transferlerden ve sezon ortalarinda apar topar kimya duzeltme calismalari"ndan muzdarip degil miyiz? Tamam, Eczacibasi artik bir ekol olmus voleybol konusunda ama uzerine insa edildigi temel ve kalesinin surlari itibariyle "Turk Spor Tarihi" demek olan Fenerbahce, bir voleybol hamlesini neden uzun vadeli bir nihayete erdiremiyor kac senedir?

Bu maclari kurcalarken gordugumuz bir icraati sebebiyle Voleybol Federasyonunu da kutlayalim bu arada. Sitedeki istatistik bolumu muazzam olmus. Set sureleri, teknik molalara giris skorlari ve oyuncu istatistikleri, bizim gibi rakam delilerinin gozunu kamastiracak cinsten. Scout Man : Onat KURT yaziyor sayfanin altinda. Bir Fenerbahce emekcisi...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Fenerbahce-Galatasaray


Erkek Voleybol - 17:30 - Burhan Felek - Cumartesi
Bayan Voleybol - 13:00 - Burhan Felek - Pazar

Bahtimiz acik olsun.