15 Nisan 2010 Perşembe

Taraftarın Rakiple İmtihanı

Halide Edip Adıvar, nur içinde yatsın; o olmasaymış, yazı-çizilere başlık bulmakta zorlandığımız zamanlarda, yukarıdaki kalıba sahip olmayacakmışız herhalde. Bu arada "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabının, sansürsüz, İngilizce yayınından elinde olan ya da nereden edinebileceğimizi bilen varsa, ücreti mukabili talibim, onu da belirteyim...

Bugün FBTV'de yayınlanan ve kız voleybolcuların katıldığı "Gündem" programında, Aylin abla taraftar hakkında "tanımlayıcı" bir kaç cümle etti. "Taraftar denen kitlenin sadece takımını desteklemekle değil, aynı zamanda rakibin oyununu bozmakla da mükellef olduğunu" söylerken, gayet net bir tanım yaptı.

Bizim memlekette "tribündeki adama", tuhaf bir gözle bakılır. Menfi zamanlarda "Bir avuç kendini bilmez" olarak genellenen insanlar, müspet bir şeyler söyleneceği zaman da genellemeye tabi tutulurlar. Oysa aynı olan sadece zarftır. Mazruf ise camiadan camiaya, hatta topluluktan topluluğa değişir.

Çok uzun zaman önce aralarına katıldığım ve halen içerisinde büyük bir şeref duyarak bulunduğum "taraftar ailesi" olarak, spor salonlarında mesai verirken, Aylin abla'nın da tanımladığı "akil" çerçevede hareket etmeye, daima özen gösterdik. Bu durumun, çok nadiren de olsa, kontrolden çıktığı anlar elbette olmuştur ama otokontrol mekanizması hiç bir zaman saniyelik tepkilerin haricinde aşırılıklara izin vermedi. Ve zaten böyle böyle, gerek basında, gerekse rakip oyuncular gözünde "muteber bir kitle" olmayı başardık.

Tribünde senelerdir eksik olmayan bir tartışma mevzuu, "Rakip Takım Oyuncularına Nasıl Davranılacağı"dır. Sahadan tribüne sergilenen tavırlara bakıldığı zaman, cinsiyet farkının etkili olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Arçelik salonunda oynanan bir voleybol maçında, Fenerbahçe'nin erkek sporcularına salça olan Galatasaraylıların, yaşadıkları ince hırpalanma sonrasında forumlarda yazarken "Kucağımda bebek olmasına rağmen sporcular bana vurdu" yalanı hala gülümseten bir hatıradır.

Erkek sporcuların yapısı, testosteron sebebiyle midir bilinmez, agresifliğe daha yatkın oluyor. Basketbol altyapı oyuncuları bile tribüne dönüp, hareket çekebiliyorlar. Cenk Akyol gibilerin bu alışkanlığı A takıma taşımaları da cabası. Her ne kadar maç içinde çektiği şekillerden sonra, Caferağa büfesinin önünde karşısına çıktığımızda eli koluna dolaşarak "Abi... Ben valla... Abi... Ben de Fenerliyim abi... Ben küfrettiniz sandım abi..." diye sayıklamışsa da mühim olan sahadaki davranışları.

Kadın sporcularda karşımıza çıkan çok da sert bir örnek yok aslında. Tabiatları gereği Amerikalı basketbolcular bir miktar "fazla agresif" olabiliyorlar. Zaman zaman yaptıklarıyla Cappie Pondexter buna örnek sayılabilir. Genellikle "sahada" tutmaya çalıştığı sertliğini, canına tak demesi sebebiyle, haklı olarak tribüne taşımışlığı da mevcut. Işıl Alben gibi "Kesseler var ya, benim kanım..." sporcular ile Nilay Yiğit tarzı "Hangi takıma giderse, onun hastası" olanlar bu konuya pek dahil değiller. Memleket şartları, insanları popülist hareketlere itiyor olabilir. Doğası gereği beşer, her şeyin cılkını çıkartmaya meyyaldir.

Bu konuda esas mühim olan ve bizi ilgilendiren şey, taraftar davranışları.

Sahadakinin hassasiyetleri, giydiği formaya göre değişebilir ama Fenerbahçe taraftarı sahaya yöneldiği zaman tutarlı olmalı. Falanca, beriki, bilmem kim... Bireysel tutarlılıktan bahsetmiyorum. Tribünden sahaya inen gür ses, maçtan maça, seneden seneye değişmemeli.

Şimdinin voleybol yazarı (!) geçmişin tribün sevdalısı (?) bir genç vatandaş var örneğin. Bundan seneler önce, Caferağa'da bir maçta, sol taraftan kopup gelerek Galatasaraylı Esra'ya "Ana, avrat, yedi sülale" küfretmiş olan bu vatandaş, yazdığı yazılarla kocaman bir çelişki abidesi dikiyor.

Yine yıllar önce, hala ortalarda olan anlı şanlı bir derneğin itibarlı başkanı, Burhan Felek'te oynanan bir alt yapı maçında, 12-13 yaşındaki Vakıfbanklı kızlara "Hırsız Vakıfbank. 7'den 70'e hepiniz hırsızsınız" diye bağırıyordu. Tepki gösteren aileler haklı olarak "Biz de Fenerbahçeliyiz ama kızımız Vakıfbank'ta oynuyor. Bu ne densizlik?" dediklerinde, centilmenlerin önde gideni bu şahsın yanındakiler ailenin üzerine yürümüşlerdi.

Geçenlerde Eczacıbaşı "ısrarla" Fenerbahçe tribününe çağrılırken ve harici / dahili çevreler bu hareketi "Aman da Fenerbahçe taraftarı ne kadar tatlı" şeklinde algılarken, aynı Eczacıbaşı'nın hemen hemen aynı insanlar tarafından, Caferağa'daki bir kupa seremonisinde küfürlere tabi tutulduğunu da unutmuş değiliz.

Taraftar aynı, takımlar aynı, oyuncular aynı. Değişen ne? Pek tabii ki kafa. Bazı kafalar, bazı aralar, gidip geliyor.

Sahadaki sporcunun oyunu, ahlaki ölçülerin dışına çıkmadan bozulmalı. Bunu yaparken küfür kullanamazsınız. Beşiktaş taraftarının yaptığı gibi, tüküremezsiniz. Sahaya bir şey atamazsınız. Aşağılayıcı kelimeler sarf edemezsiniz. Bunları yaparsanız, sadece taraftarlıktan değil, insanlıktan da çıkarsınız.

Maç sırasında ince ince makara yapmak, hatalardan sonra sinir bozan şeyler söylemek, maçtan sonra da tribüne falan çağırmadan bireysel alkışlarla yollamak yeterli. Maç içinde çığırdan çıkan insanlara dair yine belli ölçüler içerisinde gerginlik yaratıyor olmak da anlaşılır. Ama ötesi?

Misal...

Neslihan önceki maçta bir hareket yapmış. Tribünde bununla uğraşmışsın. Maç bitmiş. Kupa alınmış. Seremoni var. Hala "Neslihan papucu yarım, çık dışarıya oynayalım" diye bağırıyorsun. İş değil ya, hadi bunu da anladık diyelim. Neticede tepkide tutarlılıktır çeyrek nebze. Peki o zaman, neden iki dakika sonra "Neslihan Fener'e!" diye bağırılıyor. Ha bir de "Neslihan'a kırmızı hiç yakışmıyor!" var. Neresinden tutacağımızı bilemedik. Efendim Eczacı alkışlanmış, çünkü hak etmiş. Neslihan'a böyle davranılmış, çünkü o da bunu hak etmiş. Geçiniz. Hak edene, hak ettiği gibi davranmak değil bu. O kisvede bambaşka bir şey. Adını yazmayayım, ayıp olmasın.

Hiç yorum yok: