6 Nisan 2010 Salı

Final Four Burada, Taraftar Nerede-1

Bugün aramızdan rastgele birini seçip Altunizade tarafına gönderelim, Türkiye'de "en çok voleybol maçı oynanan salon olma" özelliğini haiz "TVF 50. Yıl"ın kapısına dikelim. Yol tarafındaki kapı girişinde bir iki masa var; otursun oraya, alsın eline kağıt kalemi. 365 gün boyunca girip çıkanların ismini alt alta yazsın. Ona ayrılan süre dolup, yekunu aldığımızda, voleybola gönül vermiş ve bu sporun izlenmesi için yıllardır elinden geleni yapmış, yaşlıca, idealist bir amcaya sonucu gösterelim. Eğer kahrından ağlamazsa, Allah da benim belamı versin.

" 'x = Bir ülke, y = Bir spor dalı, z = Bir kurum' iken, x sınırları içerisinde y'nin ilgi çekmesi için elinden geleni yapması gereken z değişkeni, sorumlu olduğu y değişkenini yangından kaçırırmış gibi kitlelerden kaçırıyorsa; x+y+z neye eşittir?" sorusunun cevabını "Türkiye Voleybol Federasyonu" olarak vermemek mümkün değil. Çünkü mesai günlerinde İstanbul'da trafik sıkıştığı zaman, bir yakadan diğerine geçişin "Avrasya Maratonu kadar uzun sürdüğünü" düşünmeden ayarladıkları maç saatlerini, başka türlü izah etmek mümkün değil.

Aslında bu "kitle yokluğunun" sadece voleybola dair olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira Türkiye'de "Halk & Futbol Harici Sporlar" ilişkisi, ne yazık ki Yalan Rüzgarı'ndaki Victor Newman ilişkilerinden hallice. Teşbihte hata olmaz; Victor nasıl ki bir ara başkalarına gidip, gerisin geri Nikki Reed'e dönüyorsa, halk da arada sırada voleybola, basketbola falan bakıp, peşinden futbola dönüyor. Dolayısıyla şikayet ederken sadece kurumları suçlamak bir işe yaramaz. Elbette ki baktığımız zaman, "Türkiye'de Bürokrasi" denen örümcek ağının, bunları köşe bucak kaplamış durumda olduğunu görüyoruz. Hatta kurumların üst kademesinde yer alan şahıslar, eski bürokratlar bile olabiliyor. Peki ya sporsever (?) bireylerin kafası? Ya onların hastalıklı halleri? İşte bizim esas mevzumuz budur.

Ama ondan önce bir kaç paragrafta, girizgah namına Fenerbahçe Acıbadem özeti.

Fenerbahçe kız voleybol takımı, 2005-2006 sezonunda birinci lige çıktı. O zamandan önce, bilerek "yükselme performansı sergilememek" ya da yükselecek hakkı kazandığı halde "pas geçmek" gibi "öz ve bilgin" karakterli kararlar almış bulunan yönetim, o sezon irade koydu ve inceden yatırıma başladı.

Kulübün 100. yılı olan 2007'de bir kaç yerli yıldız oyuncunun yanına, vasatın hafif üzerinde yabancılar eklendi ve "kıl payı kaçan" senelerin ilki yaşandı.

O sezonu hatırlayan herkesin kafasında hükmen kaybedilen Dicle Üniversitesi maçı vardır. Ama bizim gibi 3-0'dan 0-3'e salonda şahit olanlar için hatırası çok daha net.

Maçtan önce salonun büfesinde oturmuşuz. Her zamanki gibi işten kaçıp maça gelmiş bir kaç tribün kişisi, Fenerbahçeli voleybol duayenleri ve Adnan Kıstak hocaefendi, çay içen kadroyu oluşturmuş. Bir ara, Beşiktaş'ta mukim, Ali Sami Yen Stadı'nda görevli, fanatik Fenerbahçeli, kozmopolit kişilik ve 46 tevellüt Bülent ağabeyimiz içine doğmuşcasına "Adnan Hocam, sakın fazladan yabancı sokmayasın sahaya. Vallahi hükmen gider maç" deyiveriyor. Fakat cevap, kendinden emin bir kahkaha ve "Yok artık. Daha neler" şeklinde. İçimiz rahat, zayıf Dicle karşısında kesin galibiyet keyfiyle maça giriyoruz... Tabii "daha neler" olduğunu maçın üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hala hatırlıyoruz. Oyun boyunca makara yaptığımız Dicle Üniversitesi oyuncuları, soyunma odasına doğru giderken, önümüzden sağ kollarının iç dirsek hizasını, sol ellerinin avcuyla tutarak... Neyse...

Takvim 2008'e döndüğünde Acıbadem sponsorluğu tüm netliğiyle gözler önüne serilmişti. Lakin transferler pek de istendiği gibi olmadı. Amerikan Milli Takımı liberosu olan Nicole Davis'in gönderilmesi ve yerine yetenekleriyle, oyunculuk çapı asla vasatı aşamayacak Ayça Naz İhtiyaroğlu'nun, küme düşen Galatasaray'dan transfer edilmesi bile, tek başına "sponsorluk kapasitesinin kullanılamadığı" yorumlarını getirmeye yetti. Nitekim Adnan Kıstak Bey'in, öncesinde Copa Cabana plajlarında oyuncu aradığı ama bulamadığı ilgili sezonun ortasında, Azerbaycan'dan bir pasör, bir de libero transfer edilerek durum kotarıldı ama daha başlangıçta Haldun Alagaş'ta oynanan bir Avrupa kupası maçında tribünden tezahürat patlamıştı:
"Yıldız alamadık madem, niye olduk Acıbadem?"

Caferağa'da yine dramatik bir sezon sonundan ve ikincilikten sonra, 2009 geldiğinde ben memlekette yoktum. Gelen haberler ise orta halliydi. Oyuncu kadrosu geçmiş yıllara nazaran iyileştirilmişti fakat "Eski öğrencilerimden başkası yalan" diyen, muhterem Adnan Kıstak gönderilmesine rağmen, yerine pek de matah olmayan Üzeyir Özdurak gelmişti. Bilenler, tanıyanlar "Bakalım ne zaman gidecek, malum sebeplerden?" dediler ve dedikleri çıktı.

Peşinden Jan De Brandt'ın gelişi, süre geçtikçe takım ve camia üzerinde Darth Vader'ın "The circle is now complete" cümlesini hatırlatan bir etki yarattı. Ayazağa'da Eczacıbaşı ile oynanan salkım saçak tribünlü şampiyonluk maçını, gurbet zamanıma denk geldiği için yerinde izleyemedim ama salondan canlı yayınla kulağıma gelen gürültülerden sonra Almaty'de yükseklere çıkıp "Hapçı, ilaçcı, ibne Eczacı" diye bağırmışlığım vardır. Nitekim 4000 kilometre uzaktaki bir taraftarı Mazhar Osman'a doğrudan sevk edilecek hale gelene kadar coşturan bir sezon oldu 2009.

2010 ise hepimizin malumu. Bir önceki dönemi düşünerek, bundan iyisi için "Şam'da kayısı" diyenler, uzunca bir süredir "Cannes'da Final Four" diyorlar. Daha daha iyisi "kupa" ise burun farkıyla elimizden kaçtı. Başarılan iş büyük. Sezon içerisinde hiç maç kaybetmeyen, hatta zor set veren bir takım yaratıldı. Tırnaklarla kazıya kazıya yukarılara çıkıldı. En yukarıda hem ev sahibiyle, hem de geçen yılın şampiyonuyla kıran kırana maçlar oynandı. Türkiye Ligi'nde ve Türkiye Kupası'nda hala en büyük favori Fenerbahçe. Kısacası yetenek çok, kapasite çok, yatırım çok, emek çok ama taraftar yok!

Zurnadan "zırt" sesi geldi. Devamı yarın akşam buralarda...

1 yorum:

aethewulf dedi ki...

Canarino; http://papazincayiri.blogspot.com/2010/04/kampanya-30-nisanda-sukru-saracoglunda.html ne dersin?