28 Şubat 2010 Pazar

Size Bu Müstehak!

Üstat Kaan Ertem'in meşhur karakteri "Sıçan Adam"dan; bugün özelinde Fırat Aydınus başta olmak üzere, sezon genelinde "6'da 6'yı ne zaman görmüşler?" diye taraftara gider yapan Daum'a, vücutlarındaki muhtelif deliklerden ruh sızıntısı yapan futbolculara ve nihayetinde "Her şeyi biz biliriz. Sadece biz. Bizzzz!" diyerek megalomanide tavan yapanlara gelsin.

Emek ve Fenerbahçe

Bu iki kelime bir araya geldiğinde, Fenerbahçe tribünlerinin aklına ilk başta gelecek bir kaç şeyden bir tanesi olarak hafızalarımıza kazınmıştır bu kare.

Fenerbahçe halktır. Halk da budur.

Nasıl ki kupa kazanan takım tribünlerce alkışlanıyor, aynı o şekilde şu emeğin de takımca alkışlanması gerekir.

Ama olmaz tabii... Adeta devlet memuruymuş da mesai bitince eve koşması gerekirmiş gibi maç bitince mabadını dönüp içeriye koşan ve hatta maçtan önce "Buraya" tezahüratlarına "lütfen bir iki adım" atan takımdan bu beklenmez.

Neyse o başka mevzu.

Ellerinize sağlık; CK, Unifeb ve Vamos... Ayakta alkışlıyoruz.

Everybody Hurts (by R.E.M.)

When the day is long and the night, the night is yours alone,
When you're sure you've had enough of this life, well hang on
Don't let yourself go, 'cause everybody cries and everybody hurts sometimes

Sometimes everything is wrong. Now it's time to sing along
When your day is night alone, (hold on, hold on)
If you feel like letting go, (hold on)
When you think you've had too much of this life, well hang on

'Cause everybody hurts. Take comfort in your friends
Everybody hurts. Don't throw your hand. Oh, no. Don't throw your hand
If you feel like you're alone, no, no, no, you are not alone

If you're on your own in this life, the days and nights are long,
When you think you've had too much of this life to hang on

Well, everybody hurts sometimes,
Everybody cries. And everybody hurts sometimes
And everybody hurts sometimes. So, hold on, hold on
Hold on, hold on, hold on, hold on, hold on, hold on
Everybody hurts. You are not alone

Abdülkerim ve Hasan

Fotoğraf, 11 Mart 1988 tarihli Cumhuriyet gazetesinden.

Alt yazısı ise şöyle:
"Fenerbahçe'de kadro dışı bırakılan Abdülkerim ve Hasan, dün kendilerinin kadro dışı bırakıldığına dair bir belge istediler. Kulüp yetkilileri futbolculara istedikleri belgeleri verdi. Rıdvan ise iki takım arkadaşını teselli etti."

Alem Diana Gördü

Sen basketbolcuysan diğerleri ne?

Doğrudur, onların da vardır bir yetenekleri ama ben gözümle gördüğüme inanırım arkadaş.

İki maçta 47 şut soktun bizim potaya ablacığım. İnsafın kurusun. Ha sen şimdi bir de "Niye 50 olmadı?" diye hayıflanıyorsundur.

O değil de ablacığım, beş sene Rusya macerası yeter. Az bir ara versen. Bir sene Türkiye'de oynasan, "Altmış, yetmiş, seksen, doksan" derken cimboma bir koysan!

"Körün istediği Taurasi" kabilinden...

Esas "Delikanlı" Futbolcular Değil

Futbolcular hiç kusura bakmasınlar. Fenerbahçe'nin halihazırda oynayan kadın sporcularındaki iyi hasletlerin yarısı kendilerinde yok.

Fenerbahçe kız voleybol takımı iki kulvarda gümbür gümbür gidiyor. Ha elenirler, elenmezler, o ayrı mesele. Ama kimseyi kanser etmiyorlar. Bilakis, zevkten otuz dört köşe çıkıyor insanlar maçtan. Öyle ki "Yine erken bitti" diye hayıflananlar var salonda ve ekran başında.

Fenerbahçe kız basketbol takımına ise hiç bir şey söylemeye gerek yok. Zira ne dense, az kalacak. Bakıyorsun, Türkiye'de almadıkları kupa yok. Avrupa'da her sene en büyük organizasyonun çeyrek finalinden dönüp, duruyorlar. Kulüpte ve şubede, biraz yapılanma becerisi, biraz hesap kitap yeteneği olsa yarı final, hatta final oynamak bile mümkün. Oraya kadar gelmişken, bir sürpriz yapıp, kupayı almak da... Ama olmuyor... Bir "ama" daha gerek bunun peşine... Ama "olmamasında" bu kızların zerre kabahati yok.

Cuma günü oynadığımız Spartak Moskova maçında, bıraksalar sabaha kadar takımı alkışlardım. Mücadelenin böylesi, öz güvenin bu kadarı, cesaretin bu denlisi bu kızlara çok yakışıyor.

Aslında bu mücadele ruhu, bir "Fenerbahçelilik" gereği. Ama futbol takımındaki oyuncuların, senelerdir maça çıkarken ve maç içinde takındıkları "Hoppala Hasan dayı, edep yerim seyirdi" tavrı yüzünden, taraftar savaşan takım görünce sevinç gözyaşları döküyor.

Spartak Moskova gibi "rüya kere rüya" bir takım karşısında galibiyeti, bir son saniye basketine kadar getiren ama kaybeden takıma alkış, kendine "Fenerbahçeli" diyen herkesin boyun borcudur!

27 Şubat Hatırası

Memleket köşe yazarları gibi "makale yazıyorum" ayağına yatıp da maçın anlatımını ve istatistikleri karalamaya gerek yok. Herhangi bir Fenerbahçe basketbol maçında, galibiyeti ya da sezonda başarıyı anlatmak için şu iki adamın resmini göstermek kafi gelir.

Mevzu Galatasaray'ı yenmekten ziyade, bir maçı kazanmayı bu adamlar kadar istemekten ibaret. Ne ironidir ki; bu oyuncuların ikisi de zırt pırt "Yaşlı" sözüne maruz kalıyorlar. Cevap olarak "Değiller mi?" diyeceklere verilecek yanıt basit. Öyle olabilirler ama bunu sürekli dillendirmenin mantığı ve yararı nedir? Bunu ben yapsam, sen yapsan, sokaktaki adam olarak biz yapsak amenna ama hocaları bile yapıyor yahu. Tuhaf şey!

Neyse, bir Galatasaray galibiyeti daha çeteleye yazıldı velhasıl. Salon ağzına kadar doluydu. Sarı-Kırmızıya dair sadece oyuncular vardı, taraftar yoktu. "Spor Sergi ruhu" falan diyorlar arada, karşı yakadan. Özlenmeyecek gibi değil şüphesiz. Ama duyduğumuz, bildiğimiz, arşivlerden gördüğümüz kadarıyla "Fenerbahçe-Galatasaray" maçlarının tribün ayağında pek de özlenecek şeyler yokmuş, iki direk arası cenahı için. Ama doğru ya, "kendin pişir, kendin ye" gibi, "kendin uydur, kendin inan" var.

Son olarak; maç biter bitmez havluyu kafasına gerip, koşa koşa soyunma odasına kaçan bir maymun vardı. Taraftarı tahrik etmeyi, durduk yere hallenmeyi falan geçtim. Acaba arkadan sakin sakin yürüyerek gelen takım arkadaşlarından ve teknik kadrodan hiç utandı mı, onu merak ediyorum. Sanki içeriden "Emrah koş" demişler gibi...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Aristokrat (?) Fenerbahçe

Bugün yaşı otuzun üzerinde olan Fenerbahçe taraftarları, okullarındaki ezici Fenerbahçeli ağırlığını gülümseyerek yad ederler. Şimdi durumun bu denli açık ara olduğunu söylemek mümkün mü? Değil..

O halde yapılması gereken, çocukları ve gençleri etkilemektir. Bu "etkileşim" çocuğu hafta sonu elinden tutup masa tenisi müsabakasına götürmekle ya da okul çıkışı yelken antrenmanı izlemekle olmaz. Dünyanın en büyük spor kulübü olan Fenerbahçe'nin branş yelpazesini geniş tutması elbette takdire ve minnete şayandır. Ama lokomotifi ilerlemeyen bir trenin vagonlarına kimsenin oturmayacağını da bilmek gerekir. İşte o lokomotifin adı "stadyum"dur.

Bu minvalde, Fenerbahçe stadında kale arkası bilet fiyatlarının yüksek olmasına dair protestoların ana fikri ve amacı, yaşı kemale ermiş insanların tekrar tribüne döndürülmesi değil "öğrencilerin ve çocukların", kısacası gelecek kuşakların, kazanılmasıdır.

Bilinçlendirilmesi sürece bağlı "öğrenciler" ile, bu tip mevzulardan sorumlu olacak kadar akıl baliğ olmayan, ebeveyni ile maça gelmiş "çocukları" futbolcu ıslıkladıkları için suçlamak ve "22 Lira yaparsan böyle olur işte" cümlesini kurmak insafsızlık olur.

Fenerbahçe'ye dair bu ülkede söylenmemiş söz kalmadı. Seveni, sevmeyeni her türlü yakıştırmayı yaptı. Ama Fenerbahçe, Fenerbahçe olalı, bir an olsun "aristokrasi"nin boyunduruğuna girmedi. Türkiye'de olup olmadığı tartışılan, kimilerinin "çakma" dediği "aristokrat" yaklaşıma belki başkanlar yanaştı, belki yönetimler göz kırptı ama "Fenerbahçe" olgusu her zaman halka ait kaldı. Bugün gelinen noktada "Bilet ucuz olunca stadyumu hayvanlar dolduruyor mirim" cümlesinin iması bile Fenerbahçe adına balçık sürmeye çalışmak olur.

Her sistem kendi elitini yaratır ve icraatların bekçiliğini bu kitleye yükler. Bunda garipsenecek bir şey yok. Fakat...

Fenerbahçe'de tüm şiddetiyle yürürlükte olan "alaturka ve yarım" kurumsal kimlik, yarattığı kitleyi "eleştiri dinlemeyen ve kabul etmeyen" ağır bir narsisizme doğru götürüyor. Bu gidişle her şeyin yolunda gittiği ve huzurla başarılara yürünen günler, bir türlü bulunamayan sevgili "Echo" gibi uzaklarda kalacak. Narcissus'un sonu ise malum, sulara gömülmek.

Gerçi bu camia çok büyüktür, asla batmaz. Ama, ne kadar tesis yaparsa yapsın, hiç kimsenin bu gemiye, bu kadar su aldırmaya hakkı yok. Kayıp kuşakları kazanmak çok uzun yıllar sürecektir. Fenerbahçe'ye bu kötülüğü yapmayın.

İnat Değil, Ahlak İçin "İstifa"

Fenerbahçe erkek basketbol takımı, Efes Pilsen'i yendi.

Sonra...
Fenerbahçe erkek basketbol takımı, yine Efes Pilsen'i yendi.

Sonra...
Fenerbahçe erkek basketbol takımı, Türkiye Kupası'nı kazandı.

Sonra...
Şiire göre sonra "31 Ağustos günü, ordularımız İzmir'e doğru yürürken, serseri bir kurşunla vurulan deli Erzurumluydu" ama bu sonrada o olmadı, Tanjeviç mevzuu kapandı. Ta ki Euroleague benzeri, olası bir başka hüsrana kadar.

Türkiye'de vaka-ı adiyedendir; değişim, laf olsun diye istenir. Örneğin siyasi kadroların iç içe geçmişliği ve ikisinin de aynı kaptan çıktığı ya da aynı kaba yapacağı göz ardı edilerek, yek diğerinden mucize beklenir. Olmayınca hayal kırıklığı yaşanır. Bu hastalıklı bir hal aslında ama yine de bir nebze anlaşılır. Ne de olsa ümit, fakirin ekmeği...

Bir diğer hastalıklı vaziyet ise "Değer" diye sahip çıkılan şeylerin, sabit değil, vazgeçilebilir olması. Aslında bu da yadırganası bir durum değil ama söz konusu Fenerbahçe olunca insan şaşırıyor. Sebep ise alabildiğine basit:
"Biz büyüklerimizden böyle öğrenmedik"

Demode (!) ama basit bir soru... "İnsan" olarak, kutsalına küfreden biri ile teşrik-i mesaide bulunur musun? Cevap yüksek oranda sertçe bir "Hayır" olacaktır... Fakat adamın teki Fenerbahçe'ye küfür ediyor, "tak" diye alıp, kaptan yapıyorsun. Yetmiyor, ikincisi. Yetmiyor, üçüncüsü. Adı ne? Çağdaşlık... E "kulüp" denen şey kurum olarak çağdaş da, sen "birey" olarak ilkel misin? Neyse, konumuz bu değil.

Bogdan Tanjeviç'in Fenerbahçe'ye gelişi esnasında bir çok değer yerle yeksan oldu. İnsanlar buna içlendiler, hırslandılar, yürüyüşler düzenledi vs. derken ortalık yeniden süt liman oldu. Orduların ilk hedefinin Akdeniz olması gibi, erkek basketbol takımının da ilk hedefi 2010'du. Aziz Yıldırım, imza töreninde "Türkiye'deki başarısının yanı sıra, Avrupa'da da başarılı olan bir Fenerbahçe yaratmak lazım" diyordu. Sonradan başkalarından da duyduğumuza göre "Avrupa'da Başarı"nın meali Final Four'a çıkan muasır takımlar seviyesine yükselmekti.

2008 oldu.
2009 oldu.
2010 oldu.

Bıraktık, Final Four'a çıkmayı falan, oralara müdavim olan takımlara karşı galibiyet bile alınamadı.

Tabii insanlar merak etti haliyle... "Neden 100. Yılda zirvesini gören yapılanmanın içine kan doğrandı?" diye. Ve sordular, soruşturdular... Hoş, basketbolla ilgilenenler biliyordu "Neyin, neden ve nasıl" olduğunu ama mevzu şuymuş meğerse:
"Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel, kulüp takımı çalıştırmak isteyen Tanjeviç'i memleketten uzaklaştırmamak için Fenerbahçe'ye ricacı oluyor. Fenerbahçe'deki bağlantı noktası Mahmut Uslu, Başkan Aziz Yıldırım'ı ikna ediyor. Sezon sürerken Remzi Dilli vs. Tanjeviç ile bağlantıya geçiyorlar. Oyuncular bakılıyor, anlaşmalar yapılıyor. Bu arada Aydın Örs'e bir şey söylenmiyor ama tabii Aydın Örs de çocuk değil. Her şeyi biliyor, görüyor... Sezon bitiyor, takım şampiyon oluyor. Daha kupanın üzerindeki ter izleri silinmeden Aydın Örs'e, 'Sen şube başkanı ol. Bütün yetkiler sende olsun' diyor ama bi hikmet-i müteal bütün şubeyi yönetecek (!) insana 'Hocayı belirleme' yetkisi verilmiyor. Kibarca 'Git' deniyor"

Hadi bunların hiç yaşanmadığını varsayalım... Yarın Lille maçı var ya; onun için stada giren herkese, isim vermeden bu olanları ve sonuçları yazan kağıtlar dağıtarak, "gerçekleşecek olsa" o insanlara ve kulübe dair ne hissedeceklerini soralım. Ne olurdu sonuç? Tahmin edelim... Kınamalar, "Yakışmaz"lar, "Bizde olmaz"lar havada uçuşurdu. Ama bizde oldu. Yakışmadı ama oldu.

Yıllarca Haluk Ulusoy federasyonunda yaşanan tuhaf ilişkilere "Ne iş?" diyen kitleler, Turgay Demirel-Mahmut Uslu arasında dönen dolaplara Fenerbahçe'nin alet edilmesine, bir kaç avuç insanla sınırlı kalan tepkiler verebildiler.

"Fenerbahçe büyüklüğü kupa büyüklüğü değildir" cümlesini, yattıkları yatağın duvarına yazacak kadar sahiplenenlerin çoğu, bir Türkiye Kupası'na "Gördünüz mü Tanjeviç'i?" diyecek ya da susacak hale geldiler. Buna Aydın Örs için yürüyüşe destek veren kimileri de dahil belki.

Halbuki vaziyete isyan edenlerin sebebi salt basketbol değildi ki. Ortada bir ahlak sorunu vardı. Hala da öyle. Ne değişti?

Neticede, bu bir kitle meselesidir. "Adı konamaz büyüklük" lafını, denize düştüğünde sarılacak bir söz olarak değil, Fenerbahçe düsturu olarak benimsemiş kitlenin meselesi. Değişen bir şey varsa işte bu kitledir. Sayı gittikçe azalıyor. Zaten bir çok şeyi gömdük, geride bıraktık. Bari bu dört kollu yolda kalmasın. Taşımaya çalışanların omzu koptu, kopacak. El Fatiha!

Tanjeviç İstifa!

23 Şubat 2010 Salı

Kupa Bizim

Türkiye'deki kupaların bir çoğunun değeri, Fenerbahçe'nin o kupayı kazanmış olma durumuna göre değerlendirilir. Örneğin rakip takımların aklı evvel taraftarları için Türkiye Kupası'ndan daha değerli bir şey yoktur. Bu hallerine Türkiye Ligi'ni kazandıklarında ara verip, şampiyonluktan büyük bir derece olamayacağına dair fikirler edinirler ama bir süre sonra kaldıkları yerden devam ederler.

Bu vb. şeyleri söyleyen Fenerbahçelilere "Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş" şeklinde yaklaşanlara zaten yapacak bir şey yok. Zira Türk sporunda Fenerbahçe'nin hakkıyla yükseldiği üstün yere ne kedigiller uzanabilir, ne kartallar yükselir.

Neyse... Mevzu bu değil, erkek basketbol takımının kazandığı Türkiye Kupası. Bununla ilgili, güzelce, doyurucu ve son paragrafında ezber bozan bir yazı için Koskorcuk abi'nin bloguna, şuradan buyrun.

İçeriği başka yazıda kalmak üzere, bizi bir kaç senedir fazlasıyla üzen erkek basketbol takımı müzeye bu kupayı getirerek büyük bir iş başardı ve rakiplerin de Türkiye Kupası mevzuunda dilini götüne kaçırdı.

Umuyorum Fenerbahçe yayın organları bir güzellik yapar da Türkiye Kupası'nı ilk kazanan takım olma özelliğini haiz Fenerbahçe kadrosu ile bugünkü takımı bir araya getirir.

Biz de o günkü vaziyeti Mehmet Durupınar'ın "Türk Basketbolunun 100 Yıllık Tarihi" kitabından buraya aktaralım.

"1966-67 sezonunda Türkiye Ligi ile birlikte Türkiye Kupası maçları da başladı. Elemeler İstanbul, Ankara ve İzmir grupları ile Anadolu takımlarının katıldığı Federasyon Kupası maçları ile oynandı. İstanbul Grubu'nda İTÜ, Beşiktaş ve Galatasaray'ı eleyen Fenerbahçe birinci oldu. Ankara elemelerini Muhafızgücü, İzmir'i Altınordu, Federasyon Kupası'nı da Adana Karataş kazandı. Yarı finalde Muhafızgücü, Adana Karataş'ı zorlanmadan elerken, Fenerbahçe, Altınordu'ya İzmir'de 11 sayı farkla (75-86) yenildi, İstanbul'daki rövanşı 17 farkla (88-71) kazanarak finalist oldu. Finalin ilk maçı 26 Nisan'da İstanbul'da oynandı ve Fenerbahçe, Muhafızgücü'nü 17 sayı farkla 84-67 yendi. Mayıs'ta Yugoslavya'da yapılan ve bütün maçları kaybettiğimiz 1967 Balkan Şampiyonası kupaya 1 ay ara verdirdi. Böylece kupa finalinin rövanşı 21 Mayıs'ta Ankara'da yapıldı. Bu arada ilk karşılaşmada 24 sayı ile maçın adamı olan Erdal Poyrazoğlu askere alındığı için bu kez Muhafızgücü forması giyerek finalde her iki takımda da oynayan basketbolcu oluyordu. Erdal'ın 6 sayı attığı maçı Muhafızgücü 76-65 kazandı ama İstanbul'daki farkı kapatamadığı için kupayı Fenerbahçe müzesine götürdü"

1966-1967 Fenerbahçe Kadrosu:
Mehmet Baturalp, Tuncer Kobaner, Hüseyin Kozluca, Ferhan Baras, Erdal Poyrazoğlu, Barış Küce, Güner Yalçıner, Emin Özer, Osman Berkmen, Tunç Özan, Dimitri, Hür Güreralp, Mitko Steyanof.

Antrenör:
Erol Demiroma

Ağlama Seçil !

İyi futbolcudur, kötü topçudur, acaip golcüdür, falandır, fişmekandır hepsi bir tarafa.

Profesyonel bir futbolcuyu, oyundan alındığı zaman, adeta bir Seçil gibi ağlayacak hale getiren şey nedir?

Tek başına taraftar mı? Bunu söylemek büyük insafsızlık olur.

Psikolojik çöküntü yaşadığı açık bir oyuncuyu sahaya süren ve taraftar oyundan çıkmasını istedikten sonra sahadan alan teknik direktör mü? Belki, bir miktar.

En büyük hatanın sorumluları başka.

Bir takım düşünün. Senelerdir, belli aralıklarda oyuncularını tuhaf bir halet-i ruhiye sarıyor. Tribün dilinde "ruhsuzluk", sosyal hayatta "boş vermişlik", argoda "koy götüne rahvan gitsin" olarak tabir edilen bu hallerin Fenerbahçe'ye verdiği zararın ucu bucağı yok. Fakat her ne hikmetse, bunun bir türlü altından kalkılamıyor. Her gidenin kulüp hakkında atıp tutması, neredeyse hayırlı kelam etmeyen tek insan olmamasını saymıyorum bile.

Sorunun adı, iletişimsizlik.

Kulübün taraftarla bağlantısı resmi tebliğler düzeyinde, sıfırın biraz üzerinde izlerken, görünen o ki kulüp icrası da sporcularıyla doğru düzgün iletişim içerisinde değil. Aksini düşünmek, futbolcuların birer ruh hastası olduğuna kanaat etmek olur. Bu da mümkün olmadığına göre...

Dilimize pelesenk olan bir şey var ya hani; "Fenerbahçeliye huzur içerisinde bir sezon geçirmek haram. İlla sıkıntı çekeceğiz" diye. Biraz da tersten bakalım. Futbolcuların huzur içerisinde geçirdiği sezon var mı? 12 senedir aynı yönetim ile beraberiz. Çağının ilerisinde, kurumsal, saat gibi işleyen bir mekanizma olduğunu iddia eden bu yönetimin, gerek taraftarıyla, gerekse camianın diğer dinamikleriyle iletişimin, hakkını verdiğini söyleyebilen var mı?

Betondan Anlamak

Kendi beyanını esas alacak olursak, bizim futbol takımından anlaşılan da bu olsa gerek. İkisi arasında fark gözetilmediğine göre...

19 Şubat 2010 Cuma

Mesai Kahpeliği

Bunun aslında içtimai hayatın diğer alanlarında yaşadıklarımızdan büyük bir farkı yok. Fakat en "göz göre göre gelen" ve "beklenmesi gereken" olduğu halde, yaşandığında en çok yoran olması da bir tuhaf. Halbuki, bir Jedi için Sith ne demekse, bir "biz tabiatlı" için de zevzek iş arkadaşları o demektir. Ve her mesai insanı, sınırlı güven duyulması gereken bir potansiyeldir.

Doğmuşsun, büyümüşsün, okula gitmişsin ve bu süre boyunca sanatı, sporu, doğayı, eşi, dostu, falancayı sevip, o sevdiklerinle birlikte bir fanusun içine girmişsin. Bilbo Baggins'in dediği gibi "and they lived happily ever after..." şeklinde yaşamına devam etmektesin. Fakat ne zaman ki bir işe giriyorsun ve ne zaman ki özel hayatında fanus dışında bıraktıkların ya da elli ayrı mülakat sonrası içeri aldıkların patır kütür doluşuyorlar; işte o zaman "kalk borusu" çalıyor insanın zihnine. Geliyorlar!

Artık cinsiyete göre değişir, erkeğine "Vay kardeşim, çok şekilsin" ya da kadınına "Canımm, çok şeker olmuşsun..." diye güler yüz gösterenlerin, içinden tam tersini geçirmesi gibi "Yüzüne başka, esası başka" tipler, işin en çocuksu ve komik yanı.

En beteri ise "gıybet" denen şey... Kutsal kitapta "Ölü kardeşinin etini yemek" ile eş tutulan bu güzide (!) olguya dair "kötü" yakıştırması yapmak için semavi dinlere atıfta bulunmaya gerek bile yok zaten, ama argoda "Ortalığı s......rmek" olarak özetleyebileceğimiz bu mekanizmanın Türk tipi kurumsallık içerisinde kapsadığı yer çok büyük.

Konu hakkında, iş dünyasına dair en güzel "Ulan ben sizin var ya..." yazılarını okuyabileceğiniz 76 sahifelik fasulyeden külliyatından seçmeler de koymak isterdi gönül buraya ama yalan değil ya, onları okudukça daha da sinirlenmekten korkuyorum.

Zira insan kendi başına geleni bir şekilde savıyor. Hatta bizim gibi "insan sevmeyen insanlar" bir süre sonra, bu tip zevzeklerin yarattığı hadiselerden kurtuluyor. Çünkü zevzek de olsalar tehlikenin nereden geleceğini, kimin durduk yerde gırtlağına çökebileceğini kestiren mesai insanları uzak durmayı yeğliyorlar. Ama aynı kahpeler; değer verdiğimiz, pamuklara, ipeklere sarmalayıp sarmaya çalıştığımız insanlara musallat oldukları zaman, sinirden ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Haklıyız! Öldürsen, olmaz. Sabaha bıraksan, yine olmaz.

"Gossip is the art of saying nothing in a way that leaves practically nothing unsaid" demiş ya geçmiş zaman ağabeylerinden biri... Haklı adam. Bunu düstur edinmiş olanlar yaşasa ne, yaşamasa ne. Aslında biraz düşününce, öldürmek en iyisi!

Başkanlar

Ocak 1996'da bir araya gelen dört büyük kulüp ve Federasyon başkanı.

Ali Şen, Faruk Özak, Şenes Erzik, Süleyman Seba, Alp Yalman.

Dostluk yemeğinde toplanmışlar.

Yemekten sonra Şenes Erzik "Alp Bey, Adnan Polat ile Mehmet Cansun'un Fenerbahçe aleyhine verdikleri demeçlerin hata olduğunu kabul etti. Bütün başkanlar dostluk mesajında birleşti. Bize yakışan da zaten bu" demiş.

Merhaba Guiza!

Öncelikle kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için sana çok teşekkür ederim.

Nasılsın, iyi misin?

Bizi soracak olursan, bok gibiyiz.

Lille'i elemişiz, elememişiz, çok da mühim değil. Ama böyle kral mral gibi monarşik ünvanlarla gelip, adeta düzen-nizam siklemez anarşist tavırlı, kör gözüm parmağına, "Ne atıcam yaaa" tarzında golcülerden sıtkımız sıyrıldı.

İlk değilsin, son da olmayacaksın büyük ihtimalle. Neden diyecek olursan; şu dünyada her kavramdan olduğu gibi futboldan da müthiş ötesi anlayan iki kişiden birisi bizim kulüpte başkan.. Diğeri de Sabah gazetesinde yazıyor.

Neyse, diyeceğim o ki Guiza, Allah aşkına ya kendine gel, ya siktir git bu kulüpten. Sayende ne terbiye kaldı, ne akıl, ne ruh sağlığı lan! Hayat gailesinin üzerine iki gram Fenerbahçe sevinci yaşayalım derken, her gece masada bir büyük deviren alkoliklere döndük hepimiz.

Mektubuma burada son verirken, mahsus selam eder, gözlerinden öperim. Bak lütfen diyorum!

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kaptan Haddock'un Piposu...

Size değil, sizin ne haltlar yiyeceğinizi bile bile kurulmanız ve icraatınızın saçmalaması sırasında size destek verenlerin münasip bir boşluğuna doğru gelsin (!) değerli RTÜK zevatı. İyice delirdiniz lan!

İlgili habere dair muhteşem Selahattin Duman yazısı da burada.

Seikon no Qwaser

Gizli ve büyük güçleri ihtiva eden bir ikona.
Onu koruyan merhum babanın iki kızı.
Onları koruyan kilise personeli.
Hepsini korumaya gelen element bükücü tayfa.
Ve tabii yine otu boku büken kötü adamlar.

Anime'de lise ve "ekiri mekeke" çizgisinden biraz uzaklaşmak isteyenlere bire bir. Henüz altı bölümü yayınlandı. Soundtrack albümünü de buldum ama bölüm başlarında çalan müzik nedir, onu bir türlü yakalayamadım internette.

Ben Vahit, o müziği bulana veya getirene tam 100.000 lira veriyorum.

Seduced by The Dark Side

Impressive, most impressive...

Nedim Bey'in Gündüz Düşleri

Alemin namlı "Dilin Kemiği Yok" sanatı ustalarından Nedim Karakaş, Efes galibiyeti sonrasında yine döktürmüş. "Potkasına güvenen borazancıbaşı" deyiminin çokça kullanıldığı ülkemizde, eleştirilerin karşısına çıkmak için arkaya günü birlik başarıları almak adettendir. Sezon sonunda hüsran olursa ya da verilen sözler tutulamazsa sahneye bir yenisi çıkan bu senfoniyi, büyük bir kitle daha önce hiç dinlememiş gibi karşılar ama herkes kör alem de sersem değil ki Nedim Bey abi... Ceyhan maçında boşuna mı bağırıldı soy isminiz, peşine "İstifa" da eklenerek?

2010 konusunda ne demiş, sayın Karakaş, bakalım?

"İnsanlar bazı plan-proje gerçekleştirirken önlerindeki malzemeye bakarlar, o malzemelerden yola çıkarak bunu söylerler. Ümit bağladığımız genç oyuncularımızın kapasitelerini en üst seviyeye taşımalarını bekliyorduk."

"Çok doğru" olan bu sözlere bir şey denmez aslında, ama bir adım yukarıya gidememekten sadece oyuncular mı sorumlu? Ya da kendinize atfettiğiniz mesuliyet "Oralarda belki yanılmış olabiliriz" cümlesiyle mi sınırlı kalmalı? O sorunlu, bu kabahatli, beriki sıkıntılı, e siz? Ucundan accık, pilavlık, öyle mi? Vay anasını...

"Biz o salonla birlikte 'Final Four'a adayız' demiştik. Ama herkes o şeyleri cımbızla ayıkladığı için farklı manalar çıkıyor. Elbetteki Fenrebahçe'nin hedefleri Avrupa'da 'Final Four' oynamak. Bunu da gerçekleştirecek." demiş Nedim Bey.

Yani takım kimyası, oyuncu-hoca ilişkileri, huzur, nizam, intizam, teknik, taktik, müşteri-taraftar koordinasyonu falan hikaye, kendisine göre... Cebrail'in gökten kurban getirmesi gibi, Ataşehir'in göbeğine salon konunca; gözüken sorunlar bir bir ortadan kalkacak ve kendine layık gördüğü kalibredeki rakiplerden devamlı surette büyük farklar yiyen takım şaha kalkıp, salonu da doldurarak Final Four hedefine erişecek? Destan gibi maşallah...

Bir "Süreç Analizi" yapılırken elde var olan dinamiklerin katkısı nasıl oranlanır ve değerlendirilir, burada gördük. "Allah daha fenalarından saklasın" demekten fazlası gelmiyor elimden. Hoş, racona ters olacak (?) ama bu anlatılanların adı ayıptır. Sen hem kurumsallığına toz kondurmayan beyanlarla seneler geçireceksin, hem de "söz verdiğin" şeyleri başaramayınca "Ama salon bitmedi ki..."nin arkasına sığınacaksın? Vay babasını...

Bitmedi... Bir diğer sürpriz yumurta da şu:
"Konsantre olduğumuz zaman, oyuna var gücümüzle asıldığımız zaman neler yapabileceğimiz belli. Fakat sezon başladığından beri basın hiçbir zaman bizi rahat bırakmadı. Her konuyla ilgili çıkan haberlerle, her hafta oyuncularımızın kafalarının karıştığını düşünüyorum. Belki istedikleri amaca ulaştılar"

Takım içindeki huzursuzluklar yalan mı? Değil. Bunların önlenemediği, sürekli büyüdüğü ve yine takım içindekiler tarafından dışarı sızdırıldığı masal mı? Değil. Takımdaki oyuncuların 6 yaşında çocuklar olmadığı doğru mu? Evet. Sizin "Şube Direktörü" sıfatıyla, icraat bakımından "Bostan Korkuluğu"ndan hallice olmanız gerekmez mi? Muhakkak. Hem sıkıntıları engelleyemeyeceksiniz, hem bunların yayılmasını sona erdiremeyeceksiniz, hem sorun çıkartanları kesip atmak için hiç bir müdahalede bulunamayacaksınız, hem de suçu medyaya atacaksınız. Ne ala dünya... Basın denen şeyin ne "sıvanmış necaset" olduğu zaten belli ama iğne olmasa bile bir kıymık da kendinize batırın muhterem.

"Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler" demişler. Nedim Bey'in aşağıdaki demeci buna güzel bir örnek. Ne demiş, bakalım:
"Burada bağıran da oluyor, destekleyen de oluyor. Antrenörler konusunda zaman zaman bu oluyor. Zamanında Aydın Örs'e de bağırmadılar mı? Bağırdılar. Hatta 'Aydın Örs olsaydı, salon dolardı' deniliyor. Biz 33 kişiyle oynadığımız zaman 'Avrupa Final Four'unu kaçırdık. O zaman da takımın başında Aydın Örs vardı. Acaba o zaman kimi protesto ediyorlardı? Yani bunlar gerçek olan şeyler değil. Ama taraftarların kendi gönlünden geçen sporcular, antrenörler, idareciler olabilir. Taraftarlarımız kulüpleri gönülden seven kişiler. Takımlarının başarılı olmasını istiyorlar. O başarıda da kendi sevdikleri kişilerin yer almasını istiyorlar. Bundan doğal bir şey olamaz, ama kulüpleri yönetim kurulları idare ediyor. Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu'nun başında da Aziz başkan var. Aziz başkanın dedikleri olur."

Aslında bu kısımda diğer konulardan öte, son cümleler mühim. Memleketimizde "Demokrasi" adı altında oynanan oyunun "sulta (bazen de dikta) idaresi" olduğunu biliyoruz. Parti grupları ve yönetim kurulları; adı var, kendisi yok, kendisi var, içindekiler yok, içindekiler var, fikirleri yok yerlerdir genellikle. Ama bu durum her fırsatta inkar edilir. "Biz bir ekibiz" naralanmaları yapılır. Fenerbahçe Kulübü'nde bunun böyle olmadığını, yönetimin belli başlı konularda "sadece" koltuk doldurduğunu ve hatta istişari bir ağırlığı dahi olmadığını Nedim Bey'in demeciyle öğrenmiş oluyoruz. Kendisine teşekkür borçluyuz.

Gelelim öteki kısımlara... Sirkat o ki, senelerce resmi siteden "Taraftarsız bir kişi eksiğiz" demeçleri vermesine ve "Kapıları kırın, kapıları" diyerek göz yaşları akıtmasına rağmen "Taraftar ile ilişkiler"de bir gıdım bile yol alamamış bir yapının başında olan Nedim Bey, yukarıdakileri söylemekten zerre gocunmuyor.

"Kapıları kıracak kadar kalabalık olmayı" telkin ettiği maçta, millet elindeki kombinelere rağmen polis tarafından içeri sokulmayıp, üstüne üstlük şefkatli (!) muameleden nasibini alırken "yerin yedi kat dibine bakılmasına rağmen" ortalarda gözükmeyen Nedim Bey'in bir de iddiası vardı. Muhtelif yerlerde "İnternette forumları bizim çocuk idare ediyor" diyerek kahkahalar attığı kulaklara çalınıyordu. Mahdum beyin bahsedilen idaresi nasıl bir şeydi, bilinmiyor ama icraat bazında bir artı sağlamadığı kesin. Buna rağmen Nedim Bey "olunca benden, olmayınca Allah'tan" demeye devam ediyor. Vay canına...

Bir de Mirsad'ın Efes Pilsen'e imza atması ile ilgili de çok çarpıcı açıklamalar var. Okuyalım...
"Sözleşmesi biten oyuncuların başka kulüple konuşması doğal. Mirsad da o çerçevede geçen sene konuşmuş olabilir"

Madem ki sözleşmesi biten oyuncunun başka kulüplerle görüşmesini normal karşılıyorsunuz, o zaman "Neden geçmiş zamanda Ömer Onan hakkında atıp tuttunuz? Neden adeta hedef gösteren açıklamalar yaptınız, Nedim Bey?" demezler mi adama? Derler. Adam buna cevap verebilir mi? Adam olan, verir tabii. Adam olmayan da veremez. Hasılı, vardır mutlaka bir cevap. Bir gün verirler. Veremezlerse?

Ha unutmadan... Sabah dışarıda yürürken bir karga gördüm. Ağzındaki cevizi yüksekten yere atıp, kırmaya çalışıyordu. O ara yerde bir gazete gördü. Başında durup "gaak gaaak" diye gülmeye başladı. Arkadaşları da geldiler, hep beraber gülüp gülüp, sonrasında uzaklaştılar. Merak ettim, neye bu kadar güldüler diye. Gazetede Nedim Bey'in demeci vardı "Mirsad sakat olduğu için uzun süre oynamadı" şeklinde. Ben de güldüm. Ağlanacak halimize gülüyoruz, ne yapalım...

16 Şubat 2010 Salı

Haydi Abbas, Kadeh Tamam...

13 gün olmuş geleli. Ve memleket toprağına ayağı koyduk koyalı, sofradan kadeh, kadehten rakı eksik olmadı.

İçkiye benzer bir şey yok, içkinin kendisi var bu havalarda besbelli. Zaten hasretlik de var serde, sevdiğim başka yerde, ben başka yerde. Dertli ediyor insanı, dertli.

Acıbadem'de, hastanenin yanından E-5'e sardım inceden, durağa kadar yürüyeyim diye. Bir de baktım, yolun yarısını gelmişim. Yediğim ayazın haddi hesabı olmadığını, arkadan her gelenin çaldığı kornadan kafamın kazana döndüğünü ancak ara sokakların hafif sessizliğine dalınca anladım. "Madem bunca yolu gittik, bundan sonrasında bir şey yok" diyip, eve kadar yürüdüm.

Klavye tıkırtılarından gayrı sessiz kalan şu odada bir kaç dakika geçirince boş bardakla göz göze geldim. Şimdi de dolaba gidiyorum... Senin anlayacağın; "Dinsin artık bu kalp ağrısı" demek de bir şeye derman olmuyor be üstat Cahit Sıtkı. İyisi mi, Abbas kursun çilingir soframızı.

Mehmet Karamancı

Madem ilkokul falan da dedik. Kişisel blogun kişiselliğinde dibe vuralım bu gece.

Bilenler bilir, Bostancı'dan Suadiye'ye giden en işlek yolun köşesindedir Karamancı. Uzun lafın kısası; bizim "Var mı lan başka Bağdat Caddesi?"nin kilit noktalarına yakın mekan. Bizim güzel ilkolumuz.

Yukarıdaki resim "1986-1990 F Şubesi"nin 2010 buluşmasına katılanlardan bir kare. Hanımların hepsi evlenmiş, beylerin alayı bekar.

Bostancı tarafına bakan kale duvarına ilkokul yaşantımdaki tek golü de şu ekipteki yiğit tayfasının organizasyonuyla atmıştım, beceriksiz futbolcu abidesinin değişmez elemanlarından olan ben. Önüme açılan ezilmiş kola kutusuna bekletmeden vurup, kendimin ilk takımımın ise ikinci golünü rakip duvara yollamışken zil çalmıştı. Ter içinde ama zaferle sınıfa..

Jokeylik Kariyerim

Sene 1990, Büyükada'da ilkokul sınıfı ile gezideyiz. Saçlar zaten jokey kaskı gibi. Kilo desen adeta bir Ramazan Altunbaş ya da Recep Manav. Huzurlarda tek yarışlık jokeylik kariyerim.

Hakikaten yarışsak, şekil de şu olurdu herhalde.

"Beşinci ve son at, Büyükada Eşeği de starting box'ta yerini alıyor. Atlar start hakemi emrine girdiler, start verildi ve koşu başladı. Büyükada Eşeği, iki boy kadar tereddütlü start alıyor."

Gamova İmzası

"İmzalı resim aldık diye sevinme yaşımız geçti" falan diyordum ama henüz geçmemiş meğerse.

Ölümlü dünya, kendimiz gideriz falan, "Sanal alemde teşekkürümüz baki kalsın" düşüncesinden hareketle, Elena kardeşime teşekkür ediyorum buradan. Fenerbahçe voleybolunun ve Türkiye'nin görüp görebileceği en iyi oyunculardan Gamova'nın el yazısı ve imzasını almış bulunduk böylece.

спасибо, hem de çok спасибо.

Söyle Ergin, Söyle...

".. ....? ...... ..... Fener mi koydu?".. Please fill in the blanks muhterem.

Netice olarak;

Ömer Onan'ı yaşlı diye milli takıma çağırmayan Tanjeviç'e...

"Ben oynamasam daha mı iyi olurdu?" diye takılan Oğuz'a...

Her kuşu bitirip, taraftarla dalaşan Mirsad'a...

Ergin başta bütün fırlama Efes Pilsen tayfasına...

Teşekkürü (!) borç bilirim.

Helal olsun Ömer'e ve mücadele eden bütün oyunculara...

Tribüne dair de bir iki kelamım olacak..

Hali hazırdaki icra zihniyeti bu tribünün bir numaralı düşmanıysa, setin bazen mahkum kaldığı zihniyet de ikinciye gelir fikrimce.. Belli vaziyetler ve 15 yaşını doldurup sete çıkan o diğer kardeşler tribündeyse, bizim topluca başka gezegene gitmemiz gerekir bana kalırsa.

Gidelim, orada deli deli bağırırız kendi kendimize ama en azından salonda maçı da yaşayarak bağırmayı ver sahayı etkilemeyi bilen insanlar hep bir arada oluruz. Başka türlü, takım 10 sayı öndeyken "Bizler inandık, siz de inanın" diye bağırılmasını anlamak isterken, 250 gramlık aklım da gidebilir.

Sebil Puanlar

Teknik, taktik, averaj, kuveraj bir tarafa. Her sene sebil gibi küme düşen takımlara puan dağıtıyor olmak, gelenek mi oldu, zorunluluk mu?

Hani küçük çocukken "maça dair özel şartlar"dan, yani şunun sakat olduğundan, bunun cezalı vaziyetinden, falancanın tekniğinden, berikinin stratejisinden anlamazdık da kafamıza göre basardık ya kalayı maçı kaybedince; şimdi tam o zamanlara döndük bizim beyzadelerin sayesinde.

Efes'e koymuşsun. "Neşeyle eve döneyim" diyorsun ama yapamıyorsun. Sürekli gerilim ve zerre "Koyacağız" inancı olmadan, "Bitse de puanlar ya da olmadı puan alsak" stresi. Stres kırığı denen şey Fenerbahçe taraftarının kafasında olacak yakında.

Spor sayfalarında köşe yazısı ayağına maçı dakikalarla özetleyenler ve "futbolu gerçekten bilerek" yazanlar şunun da bir cevabını versin bir zahmet; Fenerbahçelilerin alt üst olan ruhsal vaziyeti kimin icraatıdır ve çözüm ne olacak?

14 Şubat 2010 Pazar

14 Şubat


Çorap değiştirir gibi sevgili değiştirenlere,

Hayatına bir sürü adam / kadın sokup, her sene ayrı kutlayanlara,

"Biz evliyiz, ne sevgilisi" diyenlere,

Velhasıl, "sevgi" lafının her türlü bokunu çıkartıp, 14 Şubat'larda kolpadan aşk şekilleri çevirenlere kutlu olsun.

Deliye her gün bayram, sevene her gün sevgili günü.

Sevdik, sevilmedik ama olsun. Bildiğimiz yoldan devam.

El maslahatıyla gerdek, el adetiyle saadet olmaz. Hediye bahane istemez.

11 Şubat 2010 Perşembe

Obi Wan da Sevmiş Zamanında

Nerde boynu bükük bir Jedi görsem
Hor görme kim bilir ne derdi vardır.
O commit halinde ne sırlar gizli,
Onu bu hallere bir koyan vardır.
Belki benim gibi sevdiği vardır.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Cânanla berâber...


Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,
Hulyâ gibi engin gecelerde,
Yıldızlara karşı,
Cânanla berâber,
Allah içecek sıhhati bahşetse...
Bu kâfî...!


İstanbul Ufuktaydı, Yahya Kemal Beyatlı

22 Lira


"Work and struggle and never accept an evil that you can change" demiş, Andre Gide.

Bu uğurda çalışan ve mücadele eden herkese teşekkürler.

Fenerbahçe, halkın takımıdır.

Şambaba

19 Aralık 1987

Fenerbahçe'nin Hilal'i 102-87 yendiği maçta yönetim-tribün vaziyetleri.

9 Şubat 2010 Salı

En Fazla Taraftar...


"Hayat Dergisi'nin demesiyle mi olurmuş?" diyen bile çıkar şimdi. Şimdiden "Hasbinallah" diyelim onlar için.

Tarih, 31 Ocak 1958. Hayat mecmuasından bir sayfa.

Resme tıklayın, büyüsün, fotoğraflara bakın, yazıları okuyun. Eski güzel yıllardan bir kaç parça işte. Yudumlayın. Naçizane...

Hıncal Uluç Haklı!

Hıncal Uluç bir yazı yazmış bugün. Yine saydırıyor. Ve bu sefer haklı da. Vallahi haklı, billahi haklı.

E iyi ama kardeşim, bu Emre denen vatandaşın halleri yeni mi aklınıza geldi? Kendisi olanca ahlakıyla ve sportmenliğiyle Fatih Terim'in, Bülent Korkmaz'ın, Hasan Şaş'ın vs.nin rahle-i tedrisinden geçerken neredeydiniz? Gün gelir, Cüneyt Gökçer için yazdıklarına pişman olduğunuz gibi, Emre hakkındaki bu yargılara da Fenerbahçe'deyken vardığınız gibi pişman olur musunuz? "Sarı Kırmızı Kaşkol-2" çıksa da öğrensek.

Hem kimseler merak buyurmasın, bu camianın başkanı "profesyonel olmak adına" Fenerbahçe'ye bütün küfür edenleri alıp, kaptan bile yapar ama hala bir midemiz var, şükürler olsun. Hiç değilse annesinin karnından sarı kart işareti yaparak çıkmış, provakatör küfürbazları "heykeli dikilecek bayrak adam" diye tac ve taht sahibi yapmıyoruz. Öyle değil mi Haşo?

7 Şubat 2010 Pazar

Seviştiren İşletme

Yılın bu dönemi her geldiğinde, etrafta olup biten anlamsızca koşuşturmaya bakarak, "Bakalım yıllar geçtikçe 14 Şubat'larda insanlar daha ne kadar aklını kaybedecek?" diye düşünürken, bu yukarıdaki resimle anlatılan haberi gördüm ve düşünmeyi bıraktım... Zira bu zirvedir. Kilimanjaro'nun zirvesindeki karlar dayanmaz, kahrından erir bu fikir karşısında.

Fotoğrafın ortasındaki kocaman lavabodan anlaşıldığı üzere burası bir tuvalet. "Ne var ulan, ev sahibi süslemiş işte" diye düşünmemizi engelleyen şey ise, buranın bir restoran tuvaleti olması... Yiyip, içerken "Ben bir tuvalete uzayayım" diyerek girilip, çıkılan mekanın içki, yastık, mum vb. mefruşat ile donatılmasının sebebi de bir "Sevgililer Günü Promosyonu"

Sevgili olan insanlara "Yiyin, için, sonrasında eve kadar sabretmeyin, girin içeri sevişin" biçiminde bir promosyon uygulamayı düşünen "Mildred's Temple Kitchen" isimli işletmenin, bir gözü "Kalk gidelim", öbür gözü "Bok yeme otur" diyen şefi Donna Dooher'a göre olay "Zaten inceden takılıyorlardı tuvalette. Biz de olayı bir adım ileriye taşıyalım istedik, neticede mühim olan müşteri memnuniyeti" şeklinde biçimlenmiş. Buna ek olarak masa üstü, yangın çıkışı, tavan arası vs. açılımları var mı, onu belirtmemiş.

Ayrıca Donna'nın müşterilere Şekerpare'deki Afet yenge gibi önerilerde bulunup, bulunmadığı da muamma...

Kıyamet mi Kopar?

Allah mesut etsin, bir yastıkta kocasınlar. Biz evlilik müessesesine soğuk bakıyoruz diye kıskandığımızdan değil, meraktan soruyorum.

Acaba emsal teşkil eden başka spor kulüplerinin web sitesinde bu türden kutlamalar bulunuyor mu?

Yok, aslında mesele bu da değil. Sadede gelelim.

Bazen erkek ve kız basketbol / voleybol takımlarının maçları gibi mutat işleri bile koymayı unutan (!) resmi site, böyle talimat işlerini unutsa ne olur? Vatan yahut Silistre'nin Abdullah Çavuş'u gibi soralım, kıyamet mi kopar? Bence kopar. Doğaldır da... Peki aksinde neden kopmaz? O da mı tabiidir?

Ay! Ayol!

Ertuğrul Sağlam hazretlerini unuttuk yahu.

Kurada Fenerbahçe'yi çekmeyi memnuniyetle karşılamıştı kendisi.

Her gol başına da bir memnuniyet desen, triple mutlu gitmiştir evine. Allah kimseyi ağız ishalinden mustarip etmesin.

Yorumsuz

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kübizm Nedir?

Kadıköy'den, Acıbadem'e doğru yürürken tren yolunun orada hem araba yolu, hem de üst geçit olan bir yer vardır, dört yol ağzı.

Geçende Nautilus'a doğru yürürken, orada gördüm bu duvardaki yazıyı.
"10 numara kübistim bacım"

Yine bilenler vardır, buranın hemen yanında da çoğu mezarı tahrip olmuş, büyük ve eski bir mezarlığın ufak bir kalıntısı bulunur. Daha bu yazının "Nasıl yani lan"ını atlatmadan devam ederken, oradaki bir taşın üzerine oturup, mütemadiyen göz kırpan şişman kediyi gördüm.

Durakladım, "Selamın aleyküm dayı" dedim, yine göz kırptı. "Bana müsaade" dedim, "Eyvallah" der gibi boynunu çevirdi. İşte o an, iyice idrak ettim memlekete döndüğümü.

22 Lira

Matematik ile oldum olası aram iyi olmadı ama bu hususta güvenilir insanlarla aynı düşünceye sahip olduğunu görünce, insanın kendisinden şüphesi azalıyor. Mevzu uzun aradan sonra Saracoğlu tribününde yer aldığım Bursa maçı.

İlk yarıda takım, maçın genelinde ise tribün mükemmeldi. Fenerium tribünü ve açıklar (Ne Migros'u, ne Telekom'u arkadaş, açık oralar, açık!) alışılmış boşlukları göstermiyordu. Hadi diğerlerini bir tarafa koyalım, açıkların bu doluluk oranına sebep neydi? 44 Lira'dan, 22 Lira'ya inen biletler...

Geçenlerde bir kardeşimiz , Eczacıbaşı maçında başkana "Kadıköy dolmuyor başkanım" dediğinde aldığı cevap "Hava soğuk"... Diretip, "Biletler de pahalı" dediğinde ise "İndirdik ya!" yanıtı ile karşılaşıyor.

Neticede, deniz iklimini yaşayan bir memleketimiz var. Her zaman muazzam bir soğukla iç içe yaşamıyoruz. E stadımızın ısıtması da var, Allaha ve icra makamına şükür. Soğuk da olsa, halkımızın maça gelmesi ve gelmişken bir de Fenerium'dan, kesesi neye müsaitse, o kadar alışveriş yapabilmesi için... Demek ki "soğuk" bahanesi yandan auta çıkıyor.

Aslında, bilet pahalılığının bitmek bilmez kakafonisi ile düşük gelirli taraftarın tribünden uzaklaştırılmasını içine sindirebilenler ile sindiremeyenlerin uzun süre önce gerçekleşen ayrışması içerisinde kimin haklı olduğunu gösteren çok sağlam bir delildir Bursa maçı.

Ya delikanlı gibi "Kardeşim, biz zümre yaratmak istiyoruz. Halk, halk, nereye kadar lan" densin, ya da "Götünüzden teori uydurmayın. Bizimkisi bir süreçti. Ha 10 yıl oldu ama sonunda anladık ki pahalı biletle bu iş olmuyor. Ucuzlatacağız" diye bildirilsin. İkisi de olmayınca, taraftara başçavuşun eşşeği muamelesi gözüküyor. Etmeyin!

Sosyal Basketbol

Serdar ağabeyin (Gürel) sitenin başına "Bu güne değin bir kaç iyi niyetli girişim haricinde sosyal sorumluluk projelerinde sınıfta kalan basketbol camiasının nasıl harekete geçirilebileceğini, neler yapılabileceğini tartışmak amacıyla kurulan bir oluşum" yazarak startını verdiği bir yapılanma, sosyal basketbol. Belki yapılanma aday adayı demek daha doğru olur ama "neresi doğru ki" spor camiasında, hüsnüniyetle yaşamaya çabalayacak bir organizasyon olacağı için her imkanla yürümesine çalışmak gerek.

Şimdilik yalnızca bir facebook sayfasından ibaret. Dileyenler buradan bakabilir.

Seda Tekindağ'ın trafik kazası geçirmesinden sonra kısa bir süre duyarlı hale gelen basketbol camiasının bu hassasiyetini daha uzun süreli kılmak adına, iki gram bile faydası olsa ne ala.. Serdar ağabey umutlu. Projeleri olduğunu da söylüyor ama ben, nursuzluğumla paralel olarak, bu kadar da iyimser olamıyorum. Bireysel değil, kitlesel bir inançsızlık benimkisi...

Bu grubu ele alalım. Tabelada 106 üye ama sıfır fikir. Düşünceye dayalı bir hareket inisiyatifinin, iki tıkla içeri girmekten daha fazla sorumluluk gerektirdiğine inanmak herhalde olmazsa olmaz. Ama nerede? Yok... Sonra Vahdettin'e kızıyoruz. Vay efendim, "Bu millete çoban gerek" demiş de, koyun iması yapmış. Haksız mı?

Serdar ağabey, projesini duyurma arifesindeyken aşağıdakileri karalamıştım sayfasına...

Bu güzel çaba için seni ve diğer omuz verenleri ayakta alkışlama isteğim ne kadar yüksekse, camianın -belli isimleri müstesna- bir bütün olarak bu mevzulara yöneleceğine olan inancım da bir o kadar sıfırın altında Serdar abi.

İdealist olmak ile "Cesur ve Güzel'cilik oynayarak gün geçirmek" arasında tercih yapmış kitlelerin ekseriyetle hangisine meylettiği bu denli aşikar iken, zikrettiğin güzel mücadeleye dair duyarlılığın ve mesuliyetin bir avuç "spor/insan seven" şahsın omzunda kalacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Artık adına;
"Bana dokunmayan yılanla ben neden elleşeyim" mi denir?
"Elle gelen düğün bayram" mı denir?
"Hop ipim, vay kuşağım" mı denir?
Orasını bilmem.

Evet, keşke bütün Dünya buna inansa, keşke hayat bayram olsa... Gönül muhakkak bunları ister. Ama sanıyorum ki bu hususta da Orhan Veli haklı çıkar... Kimileri ölür, çoğunluk nutuk söyler.

"Vefa"nın, bırakın manevi anlamını, semt veya boza olarak bile unutulmaya yüz tuttuğu ve güzel sonuçlara ulaşmak için ortaya konulacak "Fikri Cefa"nın zul addedildiği şu günlerde; Allah, öncelikle Seda'yı sevdiklerine ve sevenlerine bağışlasın.

Sonrasında inşallah yukarıdaki mevzularda ben yanılırım da, yazdığım menfi kanaatlar bana kapak olur.


Bir cevap ise şu biçimde geldi:
"Eylem olmadı mı vizyon bir rüyadır..Vizyon olmadan, eylem vakit geçirmektir.Eyleme sahip bir vizyon ise DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEKTİR"

İddia güzel, gider güzel ama geçerliliği var mı? Yok... Ütopik devrim masalları. Tabii bizim ülkemizin pasif ama sözde idealist insanlarının çoğunluğu için. Klişe ama; istisna kaideyi bozmaz.

Hep aynı şey geçiyor aklımdan... Kurtuluş Savaşı yıllarında facebook marifeti olsa "Bahtı kara maderini kurtaracak 250.000 kişi bulabilirim. Lütfen listenizin tamamını davet edin" grupları kurulurdu. Duvarına da "Arkdşlr, tekalif-i milliye emirleri yayınlandı. Ltf malzemeleri geciktirmeden werelim. Bu watan hpmzn" yazılırdı. Ya da yok lan, bu sonuncusu çok iyimser oldu! Yan gelip, yatılırdı.

Allah şu düzgün mücadelede yanına hayırlı ve idealist yoldaşlar nasip etsin Serdar ağabey..

Kaç Paralık Reklama Sattınız?

Hangisi?

Efes Pilsen'in dopingine ses çıkmadı.

Efes Pilsen'in giderlerine ses çıkmadı.

Galatasaray'ın küme düşürülmemesine ses çıkmadı.

Cezaların indirilmesine ve yok edilmesine ses çıkmadı.

Doping rezaletinin yankısı arş-ı alaya çıktı, hala ses çıkmıyor.

Üstüne üstlük "Biz ses çıkartmıyoruz, taraftar da ses etmesin" denerek Efes maçının tarihi değiştiriliyor.

Ben artık yönetime, Nedim Karakaş'a vs. bir şey demiyorum. Bu insanların çapı belli, niyeti belli, yöntemleri belli.

İsmi "Cumhuriyet" olan Fenerbahçe'nin bu denli temenna ile, el etek öpme ile yönetilmesine razı olanlara şaşırmaktan başka bir şey gelmiyor elden... Ne o? Bu diplomasiymiş. Yeryüzünde hangi becerikli diplomasi unsurları bütün kazanımlarını masa başında dağıtmış Fenerbahçe'den başka?

10 küsur yıldır kurumsallık iddiasıyla geldiği yerde kendi evlatlarını yemekten, Fenerbahçe menşeili birey yetiştirememiş bir yapının başında ve arkasında durup, "lobisizlikten şikayet etmek" ayrı bir garabet ama hadi o bir nebze anlaşılır olsun.

Peki Allah aşkına, şu son bir senelik Fenerbahçe-Efes Pilsen mevzularında, Fenerbahçe'nin dik durma hasletini kaç paralık reklama sattınız, bari onu söyleyin. "Senelik sana şu kadar reklam gelirim var, akıllı ol" gibisinden bir tehditle karşınıza dikilen Tuncay Özilhan'ın atar-gider hallerini kaç paralık reklam uğruna sineye çektiniz?

3 Şubat 2010 Çarşamba

Canarino @ İstanbul

Nihayet memlekete döndük.

Nerede kalmıştık?