19 Şubat 2011 Cumartesi

Günahkâr Gönüller

Geçenlerde çok sevdiğim bir ağabeyimle, çok heyecanlı ve hayırlı bir mevzu öncesinde, peşrev bâbında memleketin gidişi ve gelecek hakkında sohbet ederken, "Bu tabii bencilce bir düşünce" diye karşılanan bir söz ettim.

Dedim ki "Detaylar bir yana, benim 'en öncelikli' temennim,  sevdiklerimin ve ailemin, yani eşimin yaşadığı sürecin savaşsız, kazasız, belasız geçmesi. Bizden sonrası tufan olsun demek istemiyorum. Sadece bizim zamanımız da tufan olmasın bir zahmet"

Temenni ile olacak iş değil tabii ki.. Size de çıkabilir cinsinden, şer kabilinden bir piyango bu.

Bencil de değilim aslında ama korkuyorum. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, "öyle olmalarına" alıştığımız kaleler tek tek düşerken, bari biricik sevdiklerimiz, bu dünyanın savaşlarıyla ve çivisi çıkmışlıklarıyla uğraşmasın temennisi bu.

Aşağıdaki hikaye Engin Ardıç'ın 1990 tarihli, Daktilo Konçertoları kitabından, "Günahkâr Gönüller" hikayesinden bir bölüm... İtalyan gazeteci - yazar Curzio Malaparte'nin savaşa dair bir anısını aktarıyor...

-------------------

Kadın olmaktan utanıyorum kimi zaman, diyor Louise, soylu bir Alman kızı bu, bir prenses!


Neden, diyor Malaparte, galiba bir akşamüstüdür. Berlin'de bir kahvede laflıyorlar, bakın, diyor, size Sorocalı kızların öyküsünü anlatayım da dinleyin...


Besarabya'da, Dniester ırmağı üzerinde küçük bir kasabadır burası, Alman ordusu, müttefiki Rumen, Macar birlikleriyle arada çeşit olsun diye bir de İtalyan alayı sanırım, Yüzbaşı Malaparte de nefret ettiği savaşın içinde, nefret ettiği insanların arasında, ne tuhaf, yeni girmişler kasabaya.


Bunlar, küçük Yahudi kızları. Ormanlara, buğday tarlalarına kaçıp saklanmışlar. On sekiz - yirmi yaşlarında kızlar. Çoğu Alman askerleri tarafından vurulup öldürülmüş, sağ kalanları kasabaya geri getiriliyorlar. Çok zaman geçmiş, kızların üstleri başları yırtık pırtık, saçları keçeye kesmiş, elleri ayakları egzamalı, gözleri yaralı kediler gibi...


Günün birinde... İkinci Alman Ordusu'nun sağlık servisi, buğday başakları arasında yakalanan kızları Soroca Askeri Kerhanesi'ne sevkediyor.


Buraya ancak Alman askerleri girebiliyor. Ordu komutanı General Von Schobert (Schubert değil, Schobert) gelip kerhaneyi bizzat teftiş edecektir açılıştan önce. Kızlar, kıpkırmızı gözleri, bitik, anlamsız gülümsemeleriyle Alaman paşasını selamlıyorlar.


SS Sonderführer Schenk, bir akşam kafayı da çekmişler, şnaps içiyorlar ve tatlı Rumen şarabı, Malaparte'ye kalk ulan diyor, kerhaneye gidelim. Yahudi kızı düzmeye.


Temiz aile kızıymış hepsi, Schenk öyle diyor, uzun kırmızı ipekliden sabahlıklar, geniş kollu yeşil gecelikler giymiyorlarmış, hemen her Doğu genelevinde rastlanacağı gibi; hanım hanımcık oturuyorlarmış.


Malaparte, itliğine diyor ki, yahu Schenk, Alman Genelkurmayı bu kerhaneden yüzde kaç komisyon alıyor?


Gözümün önüne başka bir resim üşüşüyor, bir kızcağız, boynunda yafta, iki yanında iki SA neferi bu kez, yaftada:


Ich bin am Ort der grösste Schwein, und lass mich nur mit Juden ein (Ben buraların en büyük domuzuyum, çünkü yalnız Yahudilerle yatıp kalkarım)


Bir Alman kızı bu. Sevgilisi Yahudi'ymiş. "Teşhir ediyorlar" Münih mi? Savaştan önce, 1933, 34 falan olmalı.


Schenk, her ortalama Alman ve hele her SS gibi dangalak olduğundan, Malaparte'nin ağır aşağılamasını çakamıyor, beş fenik bile komisyon almaz, diyor, çünkü kızlar bedava. Kerhane parasızdır.


Hem yalnızca on beş günlüğüne "çalışıyorlarmış" kızlar orada, işleri bitince, on beş gün sonra gönderileceklermiş. Belki evlerine, yoksa hastaneye mi "sevkedilecekler"? Ne bileyim be, diyor Schenk, hem, çok mu önemli bu?


Malaparte üzerine üzerine gidiyor, yahu Schenk, diyor, şu kızların yerine o geneleve Rus esirlerini koysanıza!..


Schenk bu daha da ağır hakareti de yutuyor. Tabii yutacak. Schenk tepine tepine gülmeye koyuluyor. Meğerse işgal altındaki Ukrayna'nın Blazy kasabasında, bir SS komutanı, eşcinsel SS nefeleri için bir "oğlan kerhanesi" açmışmış.


Bir gece, Malaparte eve kendi başına gidiyor... Üç kız var içeride. İtalyan üniformasını görünce azıcık yürekleri ferahlar gibi oluyor kızcağızların, biri hep Venedik'i görmek istermiş, adı Suzanne, ikincisinin adı Loubia, ah diyor, ben de seninle gelmeyi çok isterdim ama, gelemem ki, nişanlıyım ben, savaş biter bitmez evleneceğiz...


Kızlar "çalışmaya" başlayalı on üç gün olmuş, iki günleri daha kalmışmış, topu topu iki güncükleri, ondan sonra ayrılacaklar... Suzanne çok iyi Fransızca konuşuyor, Loubia piyano çalarmış, birinin babası doktor, ötekininki avukat, üçüncü kızın adı Marica, başı ağrıyormuş, yüzbaşının niyetinin "o tür" olmadığını anlayınca odasına çıkıp yatmak için izin isteyip kalkıyor. Öbür kızlar Malaparte'ye cıgara tutuyorlar, şarap çıkarıyorlar.


Çok geç olmuştur. Malaparte de izin isteyip kalkıyor. Kapıda, Suzanne'nin elini tutup dudaklarına götürüyor. Kızın gözlerinin kıyısında iki küçük damlacık beliriyor.


İki gün sonra kızları götürüp kurşuna diziyorlar. Her on beş günde bir genelev boşaltılacak, kızlar idam edilecek, yerlerine yeni vardiya gelecek, on beş gün için, sonra onlar da "değiştirilecekler". Komutanlığın emriymiş.


Kızlar bunu biliyor muydu, diye soruyor Malaparte.


Evet, biliyorlarmış. Soroca'da herkes biliyormuş bunu. Herkes...

Engin Ardıç - Daktilo Konçertoları - 1990

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kandil, Sevgili ve Leylâ


Güzel gün, özel gün, mübarek gün. Hepsi bir arada. İsteyen birini tutar, isteyen hepsini...

En az birinin hakkını vereni şanslı sayarım.

Bu hayatta sevgiliye yar değil, yâr olmak lazım.

Görülünce, insanda "uçurumdan atlama" dürtüsü değil, "boyuna sarılma" isteği uyandırmak lazım.

Bunları yapabilen duasını da edip, güzel güzel uykuya dalsın. Yapamayan da kendini ilk bulduğu yüksekten aşağı sallandırsın. Zira ikincisi olunca nefes almak bile zarar...

Her halükarda Safahat'tan bir Mehmet Akif gider bu akşama. Özele de mübareğe de...

Cemâ'atler kölendir: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

12 Şubat 2011 Cumartesi

İleri Demokrasi Anayasası



Benim için Anayasa budur. Tarihi de 1 Nisan 1949. Aziz Nesin, Markopaşa dergisinde yayınlamış.

Bu memlekette "demokrasi" diye bir şey olduğuna inananlara, "Şimdi yok ama falanca parti gelirse olur" diyenlere ve "Ordu bir el koysa, güllük gülistanlık olur"culara gelsin.

Eşek öldükten, ters döndükten ve tenasül uzvu güneş gördükten sonra demokrasi gelecektir. Umudunuzu yitirmeyin!

------------------------

Hukuk-u Merkep Beyannamesi

1- Eşekler eşit ve hür doğarlar. Sıpayken büyüye büyüye eşek olur, eşit olmıyarak ve köle olarak ölürler. İçtimai farklar yalnız saman ve ahır meselelerinde tesis edilebilir. Yani bütün eşekler görünüşte eşit, aslında çeşit çeşittirler.

2- Her eşek topluluğunun hedefi, tecavüzden masun olarak, tabii haklarının korunmasıdır. Bu haklar şunlardır: Anırmak, çifte atmak, zarta ve konforlu bir ahır. Eşekler ve ahırları taaruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövmekte serbesttirler.

3- Hakimiyet yalnız marsuvan eşeğindedir.

4- Hürriyet, kendisine zarar vermeden ve yorulmadan Marsuvan eşeğinden diğer uyuz eşekleri istediği ve dilediği gibi çiftelemesi demektir. Binaenaleyh, Marsuvan eşeğinin kullanabileceği haklar, aynı saman ve aynı ahırdan faydalanmaları ve ağızlarının suyu akan bütün uyuz eşeklerin de bu haktan faydalanamamaları için bir hudutla kayıtlıdır. Bu hudut, ancak saman torbası, kötek ve yularla tayin edilir.

5- Yular ve ip yalnız uyuz eşeklerin çifte atmasına ve ısırmasına engel olmak içindir.

6- Yular, Marsuvan eşeğinin iradesinin ifadesidir. Bütün uyuz eşekler, onun şekil almasına bizzat yardım etmek hakkına sahiptirler. Yular her eşek için müsavidir. Marsuvan eşeğinin gözünde bütün eşekler eşit olduğu için, her eşek yalnız anırtı, cayırtı ve zartadan başka hiçbir şeyde temayüz edememek şartıyla, her rütbe, nişan ve hatta zerdust palan ve ahıra alınmak hakkına sahiptir.

7- Hiçbir uyuz eşek, Marsuvanın haberi olmadan zorla ahıra kapatılamaz. Keyfi anırtılar ve hariçten gazel okumak istiyenler cezalandırılır. Bunda eşek inadı gösterenler, eşek sudan gelene kadar ıslatılır.

8- Belli olan cezalardan başkalarıyla eşekler cezalandırılamaz. Köstekle uslanmıyan inatçı eşekler, nalları dikmeye mecbur edilir.

9- Anırmak, çifte atmak ve zarta eşeklerin en değerli haklarındandır. Binaenaleyh her eşek, anırmak, çifte atmak ve zartasında serbesttir. Şu kadar ki, Marsuvan eşeğini rahatsız edenler mesul tutulur ve eşek cennetine gönderilir.

10- Uyuz eşeklerin yük taşımak ve sırtlarının hiçbir zaman boş kalmamaları için ölmemeleri ve yoncaların bitmesini beklemeleri lazımdır.

11- Eşekler ömrü billah hoşaftan anlamıyacaklar, suyunu bile içmeden tanelerini Marsuvan'a bırakacaklardır.

12- Sıpalar büyüye büyüye eşek oldukları gibi, Marsuvan eşekleri de deve kervanlarına kılavuzluk ederler.

13- Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere kayıtsız şartsız itaate mecburdurlar. Kurttan korkmayan ölmüş eşeklerin vay haline.

11 Şubat 2011 Cuma

Street Fighter : Neydiler, Ne Oldular


CollegeHumor'dan güzel bir çalışma.

Piyasaya çıkalı çok olmuş ama ben yeni rastladım.

Zamanında bu oyuna kafayı takıp da, bu seriyi izlemeyen kalmasın.

10 yıl sonra ekip yeniden toplanıyor. Aşk, macera, gerilim, sevgi, ihanet, 32 kısım tekmili birden.

Okullara Manyeto ve Filistin Askısı Konsun

Bir süredir konuşulan "Çocuk Polisler" meselesini, Hürriyet gazetesinde Mehmet Y. Yılmaz da yazmış.

İkinci Abdülhamid'e, kurduğu muhbir teşkilatı yüzünden "haklı olarak" söylenmedik laf bırakmayan muasır medeniyet rejimimizin bir takım bürokratları "Huylu huyundan vazgeçmez" diyerek, bu noktaya kadar gelmişler.

Bence işin standart muhbirlikle kalmaması gerek.

İntibak eğitimi kapsamında kitle olaylarının karşısında polisin nasıl davranması gerektiği de öğretilmeli çocuklara. Bunun içinde mevzu çıkması beklenmemeli. Her okulda, kantin önünde yaşanan kalabalık, test alanı olarak kullanılabilir.

Öncelikle çocuklara, teneffüs esnasında kantine geldiklerinde dağılmaları söylenir. Tabii onlar bu uyarıyı dikkate almayacaklardır. İşte o zaman polis olarak görevlendirilen çocuklar, amirin (ki o da müdür muavini olur herhalde) talimatıyla "emniyet ne verdiyse" arkadaşlarına girişirler. Neticede ağaç yaşken eğilir. Asayiş için sopa atan da yiyen de şereflidir.

Başlıktaki öneriyi de bir düşünsün Iğdır Valiliği... Bir de, fazla yaramazlık yapan öğrenciler için bir Sansaryan Han hazırlandı mı, tamamdır bu iş!

Caretta Carettalar Senden Değerli Hasan


Türk sporunun batıya açılan penceresi Galatasaray'ın münevver oyuncusu, UEFA Kupası'nın ve Dünya Üçüncülüğü'nün katıksız kahramanlarından, mazeretli asabi Hasan Şaş, "Halka hizmet Hakka hizmettir" düsturundan hareketle, memleketinde belediye başkanı olmaya karar vermiş. İlk seçimlerde şansını deneyecekmiş. Kutlu olsun!

Kendisinin yapmayı düşündüğü ilk icraat çok manidar. Demiş ki :
"Belediye başkanı olacağım. Başkan olduğum ilk gün de Karataş'ı Adana'nın merkez ilçesi yapacağım. Mevcut sorunlar Karataş'ın boyutunu çok aşmış durumda. Karataş'ta 60 km sahil var. Bu Türkiye'nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Ama kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer."

Bütün işsizliği fakirim Caretta Caretta kaplumbağalarına bağlayarak diğer dinamiklere bulaşmaya petka bulamadığını anlatmaya çalışan bu derin sporcumuza halk olarak bir teşekkür borçluyuz. İmkanı olan herkes, yerel seçimlerde gidip kendisine oy atarak bu borcu ödemeli.

İşin vahimi, kendisine belediye başkanı olmasını öneren de Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu imiş. Az daha konuşsa, "Gel bize rektör ol lan" da diyebilirmiş. Cumhuriyet gençliği bazı yerlerde bu kafada rektörlere emanet demek.

Son olarak bunca gazın ardından kendini tutamayan Hasan, bir de "Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı üç yıl içerisinde Süper Lig'e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım." buyurmuş. Mourinho senden teknik adamlık öğrensin!

Ama Hasan be... Sana bir şey diyeyim mi ben? O Caretta Caretta'lar var ya. Senden daha sevimliler. Hadi onu geçtim, kesin insanlığa senden daha faydalıdırlar. Onu da bir kenara bırak, bir dile gelseler, kesin senden daha insan olurlar. Nasıl olacak, bilmiyorum...

8 Şubat 2011 Salı

Beyoğlu, Çocuk ve Sıcak


Yeni Harman dergisinden, Beliz Kudat imzalı bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun...

Belki sarsar, belki gram etki etmez. Ne hissedeceğinizi ben söyleyemem elbette.

Mesela benim aklıma Beyoğlu'nda bir gece vakti, gerçekliğiyle bizi olduğu yere çakan kocaman bir fotoğrafı getirdi.

Hava buz gibi soğuk, fotoğraf ürperticiydi.

Elim sıcaktı, eli sayesinde. Ben hayatta en çok o sıcaklığı sevdim.


5 Şubat 2011 Cumartesi

Acaba Yok. Hakikaten A.C.A.B.


Bir mücadeleye kurban vermenin videosu aşağıdaki.

Egemenler karşısında yumruğunu bir haksızlığa kaldırdığın zaman, eğer işbirlikçiliğe de yatkın değilsen, parmaklar kana bulanıyor maalesef.

30. saniyede zirve yapan "katıksız" vahşetin üzerine fazla edebiyat yapmanın lüzumu yok.

Sadece bizdeki bazı "hak arama" mücadeleleri geldi de aklıma, ister istemez, acı zehir gülümsedim.

Hıncal Uluç Adında Bir Yamyam


Aşağıdaki kısımda dinleyebileceğiniz şiirde ne diyor Müşfik Kenter, Orhan Veli'den okurken;
"Ölünce kirlerimizden temizlenir, Ölünce biz de iyi adam oluruz"

Emri hak vâki olduğunda gözleri görmeyenlerin badem gözlü olması da bizim atasözümüz.

Ama...

Bu dünyada kimse, "ölü ya da diri" diğer bir insan hakkında böyle fetva vermemeli. Hele bu "kimse" uçan sözler değil, kalan yazılar yazıyorsa, aşağılıkça kalem sallamamalı.

Emrettiği dine inanıp inanmamak herkesin kendi bileceği iş ama bu konuya dair en güzel tanım, Kur'an-ı Kerim'de...

"... Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?"

Velhasıl, size afiyet olsun Hıncal Beyciğim! Bir porsiyon daha?