Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2011 Cuma

Caretta Carettalar Senden Değerli Hasan


Türk sporunun batıya açılan penceresi Galatasaray'ın münevver oyuncusu, UEFA Kupası'nın ve Dünya Üçüncülüğü'nün katıksız kahramanlarından, mazeretli asabi Hasan Şaş, "Halka hizmet Hakka hizmettir" düsturundan hareketle, memleketinde belediye başkanı olmaya karar vermiş. İlk seçimlerde şansını deneyecekmiş. Kutlu olsun!

Kendisinin yapmayı düşündüğü ilk icraat çok manidar. Demiş ki :
"Belediye başkanı olacağım. Başkan olduğum ilk gün de Karataş'ı Adana'nın merkez ilçesi yapacağım. Mevcut sorunlar Karataş'ın boyutunu çok aşmış durumda. Karataş'ta 60 km sahil var. Bu Türkiye'nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Ama kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer."

Bütün işsizliği fakirim Caretta Caretta kaplumbağalarına bağlayarak diğer dinamiklere bulaşmaya petka bulamadığını anlatmaya çalışan bu derin sporcumuza halk olarak bir teşekkür borçluyuz. İmkanı olan herkes, yerel seçimlerde gidip kendisine oy atarak bu borcu ödemeli.

İşin vahimi, kendisine belediye başkanı olmasını öneren de Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu imiş. Az daha konuşsa, "Gel bize rektör ol lan" da diyebilirmiş. Cumhuriyet gençliği bazı yerlerde bu kafada rektörlere emanet demek.

Son olarak bunca gazın ardından kendini tutamayan Hasan, bir de "Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı üç yıl içerisinde Süper Lig'e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım." buyurmuş. Mourinho senden teknik adamlık öğrensin!

Ama Hasan be... Sana bir şey diyeyim mi ben? O Caretta Caretta'lar var ya. Senden daha sevimliler. Hadi onu geçtim, kesin insanlığa senden daha faydalıdırlar. Onu da bir kenara bırak, bir dile gelseler, kesin senden daha insan olurlar. Nasıl olacak, bilmiyorum...

11 Ocak 2011 Salı

Kendini Bilmez... Since 1950...


Türk sporunun en eski emekçilerinden olan "bir kaç kendini bilmez"e dair, arşivlerden bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun.

Kesin daha öncesi de vardır ama Milliyet'in internet arşivlerinden ancak buna ulaşabildik.

Bu tabiri ilk çıkartanı bir bulsam, ah bir bulsam, mezarına gidip, Fatiha okuyacağım.

"Abi ne yaptın sen Allah aşkına" diye.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Taurasi, Modafinil, Daum, Kokain, Etik Metik



Size sürekli yalan söyleyen insanları ne yapıyorsunuz? Hayatınızda tutuyor musunuz?

Çok seviyorsanız, tedavisine uğraşıyorsunuzdur.

Ya da gözden çıkarılabilecek insanlar ise? Selametle...

Neyse... Şimdi beşeri vaziyetleri tartışmak değil işimiz.

Bir iki tane gazete kupürü koyalım dedim. Ucundan azıcık, geçmişten haberler...

24 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber mesela.

"Takımın başına Alman teknik direktör Daum'u getirecekleri yönünde çıkartılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını anlatan Yıldırım, ‘‘Daum, kokainden suçlanıyor. Bizim memlekete gelse içeri atarlar. Daum, değil F.Bahçe'nin başına Türkiye'ye bile gelemez’’ diye konuştu."

Bu olmadı mı? O zaman yukarıdaki resme bakın.

Olay "Şunu dedi, bunu yaptı, onu aldı, bunu sattı" olayı değil... Koskoca Fenerbahçe yönetiminin hemen her işi, "Bir ok attım kebap oldu"ya dönüşüyorsa, oturup düşünecek bir şeyler olmalı. Israrla söylüyorum; bugün ortaya çıkan manzara hiçbir şekilde Aziz Yıldırım'ın kabahati değil. Eğer ortada bir suçlu varsa bu, sırf makamından ötürü Aziz Yıldırım'ı pohpohlamaktan bıkmayanlardır.

Hadi dün, dünde kaldı. Ama bugün, Diana Taurasi olayında yazılan, çizilen, konuşulan, yapılan onca şeyin içerisinde iki yüz elli gram halden anlarlık, biraz da karışık empati ve diplomasi bilmeyen kadroları "hemen" kulüpten uzaklaştırmalı Aziz Yıldırım. "Dün dündür, bugün bugündür" kafasıyla sadece kitlenin fitilini ateşlersiniz. Yaşadığınız memleketin tarihi de mi ders vermiyor size?

26 Aralık 2010 Pazar

Hakkımız Yeniyor ama Susuyoruz


Ben demiyorum. Haşa!

Aziz Yıldırım diyor.

"Gerekirse Kulüpler Birliği rozetini kenara bırakır konuşuruz. Sporda kaos olmasın diye elimizden geldiğince, hakkımız yendiği halde konuşmuyoruz." buyurmuş kendisi.

Merak ediyordunuz, Fenerbahçe kulübünün haklarını neden kimse savunmuyor diye. İşte şimdi öğrendiniz. Dağılabilirsiniz.

Evet, dağılın lütfen.

Güle güle özgür insan.
Hayırlı yolculuklar anam.
Yürü lan!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Akşam Lefter İçin...


Hepiniz toplansanız, bir ayak tırnağı zor edersiniz ya, üzerinizde Fenerbahçe forması var neticede.

Sizin için vaka-ı adiyeden el âleme puan dağıtmak, gariban sevindirmek, taraftar üzmek ama bu akşam başka.

Bu akşam Lefter için oynayın.

Oynayın ulan! Allahsızlık etmeyin!

17 Aralık 2010 Cuma

Fenerbahçe'nin Monşer Tribünleri İyi Baksın



Ağzım açık, yer yer gözlerim dolarak izledim.

Tribüncüğü yönetimlerle diyalog sürdürüp tribünün ruhunu oluşturan şeylerden taviz vermek olarak değerlendirenlere ve taraftarı holding çalışanı olarak gören yöneticilere inat, hep bağımsızlık, tam tribün!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Çift Döner Bıçaklı Şansal Büyüka


Görüntüler burada.

Galatasaray, Neuchatel Xamax'ı yenmiş; ama maç sonucu, sahaya atılan bir yabancı madde yüzünden iptal edilmiş.

Şansal Büyüka ve Milliyet spor servisinin müthiş zoruna giden bu durum, yukarıda Mustafa Denizli'nin "ehe ehe" diye gülerek karşıladığı manşetle sonuçlanmış. Şansal Büyüka da gelen bütün tepkilere rağmen bu yaptığıyla gurur duyuyormuş.

Sahaya lazer tutan, koltuk kıran herkesi yakın çekim gösterip, kolluk kuvvetlerine hedef gösteren Lig TV'de "Allah Belanı Versin" cümlesi kahkahalar eşliğinde izleniyor.

Keşke o dönem Türkiye'ye gelen UEFA görevlilerinden birisi bıçaklansaymış da, icraatı yapan "Milliyet'i okudum, çok hırslandım" deseymiş. Ya da şimdilerde aynısı olsun. Bakalım neler yaşanıyor. Belki zihniyetin ağa babası Şansal Bey de fikir belirtir.

Sporda Şiddet yasası kesinlikle çıkmalı ama kapsamı medyayı da içerisine almalı. Hem de büyük cezalarla... Gaza gelip, tribünden sahaya yabancı madde atanları ayıklayarak çözüme ulaşamazsınız. Elinde kompresörle hava basanları avlamak lazım.

Fenerbahçe, Küçük Emrah'lara Karşı


Ankaragücü ligdeki son 7 maçını kazanamamıştı.

Ankaragücü'nün son kazandığı maç, kupadaki Fenerbahçe maçıydı.

Ankara, Fenerbahçe'nin kalesiydi.

Kim sorsa, yukarıdaki sebeplerden, "Fenerbahçe kazanır" diyordum.

Önce deplasman takımı bilet fiyatları sayesinde lağım patladı, kale yıkıldı.

Sonra "Hırs yaparlar" diye bıkmadan usanmadan aldandığımız futbolcuların taklasına "yine" geldik, "yine" yenildik. Tespih sallaya sallaya bizi ikinci kez yenen Ümit Özat'ın hocalığını yaptığı Ankaragücü camiasının bir süredir Küçük Emrah filmlerinden farkı yoktu halbuki. "Dert çok hemdert yok, düşman kavi, talih zebun" diye ortalarda gezen Ankaragücü'nün tribünleri, Türkiye'nin en kurumsal kulübünün futbol takımına karşı gönül rahatlığıyla "Üç.. Üç.." diye bağırdılar. Film onlar için mutlu sonla bitti, biz kötü adammışız gibi üzüldük.

Aykut Kocaman'ı, çocukluğumun ve görene "deli" dedirtecek büyük küçük Fenerbahçe sevinçlerinin hatırına, inadına sevmeye çalışıyorum. Bir yere, bir şeyleri değiştiremeyeceğini bile bile, bir şeyleri değiştirmeyi kafaya takarak gelmenin ağırlığını yaşadığı da açık. Ama "futbolun ve Fenerbahçe'nin bu kadar içinde" bir Aykut'un birilerine kalkan olmayı kabullenmesini, kalesi, atı, fili, şahı yerinde dururken, piyon başına vezir olmaya koşmasını anlamıyorum. Anlıyorum ama anlamazlıktan geliyorum. Anlarsam, bildiğim ve sevdiğim Fenerbahçe'nin bir parçasından daha olacağım. Korkuyorum.

Emre, Fenerbahçe'ye Başkan Olsana...


Ne de olsa monarşi var. Tahtın babadan (manevi de olsa) oğula geçmesine, kimsenin diyecek bir şeyi olmaz. Hem ayrıca Ankaragücü'ne karşı yaptığı çıkışla "Eğer başkan sensen, gel kulübünün hakkını savun. Yok, eğer başkan bensem, emrediyorum, gel kulübünün başında dur" tavrı sergileyip, yüksek yöneticilik yeteneğini gözler önüne serdi. Kongrede bir kısım üyenin, Türkiye'de her "kongre" adındaki şeyde olduğu gibi, işaretle oy kullandığı düşünülecek olursa teknik açıdan da imkansız değil. Hadi, hadi, oldu bu iş...

Fenerbahçe tarihine hiç mi edepsiz futbolcu gelmedi? Kabaca bir sayımla bile, özellikle son dönemlerde, fazlaca vardır herhalde. Fakat bu sayısal istatistik gerçek olarak karşımıza dikilse bile, edepsizliği hoş görmemizi sağlamıyor. Çünkü bu bir mide meselesidir. Safrayı atmamakta inat etmek, onu sevmek demektir.

Muhatabı olmayan yöneticilerle yaşadığı polemiklerin, hırslı bir futbolcunun saha dışındaki hezeyanları olarak değerlendirilebileceğini biliyor Emre. O "adanmışlık pozu" kalkanının arkasında durmanın kendisini bir sürü şeyden koruyacağını da öyle. Sahada çizdiği bütün bu çirkin portrenin, futbolu bıraktığında yayıncı kuruluşla ya da başka bir spor kanalıyla anlaştığı zaman koyu renk takımları çekerek kamera karşısında geçtiğinde unutulacağından da emin. Böyle birini kim durdurabilir? Hakemi de iter, yedek kulübesine de söver, takım arkadaşına da saldırır. Nasılsa gün gelecek "Tamam, Fenerbahçe'ye transferini kabullenemedim, kendisini de sevmiyorum ama futbolu başka. Her türlü oynar" şeklindeki olumsuz (!) fikir de ortadan kalkacak. Kala kala yenetekli futbolcu, cici yorumcu Emre figürü kalacak.

"Tamam, iktidara gelmesini kabullenemedim, nasyonel sosyalizmi de sevmiyorum ama yöneticiliği başka. Her türlü başımızda kalsın" diyenler var mıydı acaba?

25 Kasım 2010 Perşembe

Reklamlar


Bir manevi hissi de araya maddiyat karıştırmadan yaşayalım ne olur. Bir durulun, bir izin verin bize.

Ya da nasıl biliyorsanız öyle yapın anasını satayım. Sporcuların açıkta kalan yerlerinden avret mahalline kadar her tarafa Ülker yazın.

Resmi site için "Hayırdır inşallah, Allah nazardan saklasın, bu ara branşlara dair bilgilendirmelerde bir coşkudur yaşanıyor" yazacakken, karşıma bu çıktı. Başka şeylerin anlamı kalmadı bir süreliğine.

Merdal Bebe, Fenerbahçe'ye reklam versin!

23 Kasım 2010 Salı

Alex De Souza ile Nereye Kadar?


Türkiye'de futbolcu transferi, şehzadenin "Bir ok attım kebap oldu" cümlesi gibi bir şey. En kariyerlisi, en "gelmez" deneni bile arkasında teneke ile, çocukların oyuncağı olmuş mahalle kedisinden hallice çıkabilir sınır kapısından dışarı ama Alex bu kaderin insanı değil.

Başlıktaki soruya gelecek olursak; elbette futbolculuk anlamında gittiği yere kadar gidecek. İster sevmeyeni bugünden unutmaya hazır olsun, ister seveni yarın aklından çıkaracak olsun, Fenerbahçe tarihindeki yeri tartışılmayacak. Ama netice olarak, bunların hepsi kısa bir zaman sonra geride kalacak. Ya ondan sonrası?

- Ne sonrası?
- E sonrası işte?
- Ne olabilir ki?
- Bilmem.
- Bir kere de bilsen, ne güzel olur.

Camiaların içinden çıkan ya da orada uzun yıllar parlayan isimlerin, profesyonel sporculuk kariyerlerinden sonra, bir şekilde kulüplerinde göreve devam etmeleri sadece bize özel bir özlem değil. Lakin her iyi futbolcunun, mesleği bıraktıktan sonra enseye fişi takıp, "iyi teknik direktörlük" bilgilerini kendisine yüklemediği malum. İdari mevkilerin ise bambaşka hasletler istediği de öyle...

Bir an soyadımızın Whittier olduğunu ve Beldingsville'de teyzemizin yanına yaşamaya gittiğimizi düşünelim. Kurumsallık oyunu diye de bir oyunumuz olsun. Her durumdan kurumsal bir vaziyet çıkarmaya çalışalım.

Fenerbahçe, Alex'i uluslararası danışman olarak istihdam edemez mi? Kasadan para çıkmasını istemiyorsa, bu işi "fahri" bir çerçeveye oturtup, hiç değilse resmi sitesinin bir köşesinde görevli gibi göstererek bir "sürekli hatırlama" payesi veremez mi? Uzun lafın kısası, Alex De Souza'dan bir "bayrak adam" yaratılamaz mı?

Gerçi paragrafı bu cümleyle sonlandırınca,  manevi hallerimiz yüzünden "olmayacak dua" gibi duruyor bu iş.

O halde keşkeler başlasın..

Yönetim kurulu bu kadar uzun soluklu düşünebilir mi? Keşke düşünseler.

Ve keşke bu ülkede halefler, seleflerin yaptıklarını yıkmayı icraat zannetmeseler.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Hep Destek Tam Destek Safsatası Yeni Değil


Tabii o zamanlar manası böyle şekillendirilip, bu derece boku çıkmamıştır, ayrı mesele.

17 Eylül 1990 tarihli haberin altında Gürcan Bilgiç imzası var.

Resim altı ise şu şekilde:

"Fenerbahçe Başkanı Metin Aşık, geçen hafta "Birleşik Grup"a veryansın etti. İşlerine karıştıklarını söyledi. Rahat bırakılmalarını istedi. Aşık, Konyaspor maçı dönüşünde grubun üç yöneticisi ile aynı masada rakı tokuşturuyordu. Aziz Yılmaz ile yan yana, Aziz Yıldırım ve Köksal Özbek ile karşılıklı... Yöneticiler "Başkan'a tam destek" vererek tavırlarını ortaya koyarken, masada "birleşik kadehler" vardı."

Afiyet olsun!

Selahattin Torkal da Gitti. Bedduanızı Esirgemeyin Fenerbahçeliler (!)


Sene 1925, geliş.

Sene 2010, gidiş.

Arada bir sürü şey. Bir de Fenerbahçe.

Sana da güle güle Selahattin Torkal. Fazla bir şey kalmayacak Fenerbahçelilerin akıllarında sana dair. İşler değişti. Piçlik para ediyor artık sahada. Başkanların manevi evlatları var. Size bir Fatiha okuyan ya çıkar, ya çıkmaz. Güle güle.

"Allah rahmet eylesin" demeden önce Hakan Dilek'in aşağıdaki yazısını okumak lazım.

Belli olmaz; bazı şeyleri görüp "Kutsal Tesis Peygamberi"ne dil uzatıldığını (!) okuyunca, nurlar içinde değil de azaplar içinde yatmasını isteyenler çıkabilir.

-------------------------------------------------

Biraz hürmet, biraz incelik efendim; Selahattin Torkal

Yıl 1925 Selahattin Torkal bu dünyaya merhaba dediğinde. İstanbul Fatih doğumlu. Aile Arnavutluk'tan, Draç liman kentinden. Baba, kolağası... Türkiye'ye gelip Ankara'ya yerleşiyorlar. Cebeci Çayırı'na nazır bir konağa. O zamanlar MKE'nin adı Tophane Fabrikası. Selahattin Torkal'ın babası o fabrikada tüfek ustası olarak çalışıyor sonraları.

Cebeci Çayırı, Ankara'da top oynayan gençlerin kapışma yeri. Cebeci Çayırı denince sanki güreş tutulacak alanmış gibi geliyor insana ama ortada top var, mahallenin çocukları var. Selahattin ve kardeşi Celal Torkal (eski Ankara Demirspor ve Galatasaraylı) ilk burada tanışıyorlar meşin yuvarlakla. Selahattin takımın kaptanı. Maç yapılacak takımları ve oyun taktiğini belirliyor. Peki, yıl kaç; "Korkunç bir unutkanlık başladı bende. Sokağa çıkıyorum ama ben ne alacaktım diye tekrar geri dönüyorum bazen. Enteresan bir şey..." Enteresan olan unutmaman olurdu güzel abim. Neyi hatırlayacaksın öykülerimizden başka. Yıl kaç neresindeyiz zamanın ne önemi var ki?

Tahta bavulla bir başına

1935 falan diyelim. İlginçliğini yitirdi belki bu unutmalar. Balık hafızası gibi olayları bir buçuk saniyede unutan bir toplumdan söz ediyoruz burada. Sen hiç üzülme yaşlı usta, genç olmak da olayları anında ve yerinde hatırlamaya yetmiyor diyeceğim ve olaya fazla derinden dalacağım ama şu anki ortam, şu pencere önü güzelliği sohbetimizin, senin kibarlığın, 'aman efendim, o nasıl lakırdı' gibi inceliklerin, bizi karşında bulmanın heyecanı var işte...

Ankara'nın gençleri Cebeci Çayırı'nda, o yetmeyince de Aslanhane Cami'nin altındaki mezarlığın boş buldukları yerlerinde 'maç ederlermiş'. Ankara Atatürk Lisesi ilk durak Selahattin Torkal için... Türkiye Liseler Şampiyonası'nda konuşturuyor tekniğini ve takımını Türkiye şampiyonu yapıyor. Şampiyonada İzmir Atatürk Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi iyi takımları neredeyse tek başına yeniyor ve kupayı Ankara'ya hediye ediyor.

Selahattin Torkal, bir gün Niyazi Sel derler bir abinin tavsiyesiyle-Ne demiştir Niyazi Sel; İstidatlı bi çocuk var. Adı Selahattin- Fenerbahçe'nin kapısını çalıyor. Kapı dediysek, önce Ankara Garı'ndan kara trene binilecek ve Haydarpaşa'ya varılacak. Elde tahta bavulla... Ama kendisini İstanbul'da karşılaması gereken Fenerbahçeli yöneticilerden kimse yok ortada. Tahta bavulun ağırlığı ve yalnızlığın iç sıkıntısıyla, Niyazi Sel'in Müslüm Bağcılar'a vermesi için eline tutuşturduğu mektupla kalakalıyor oralarda (Müslüm Bağcılar, Fenerbahçe sevdalısı abilerden biri, gümrük komisyoncusu). Sonra Karaköy vapuruna atlıyor bi cesaret; "Müslüm Bağcılar'a Niyazi Sel'in mektubunu ulaştıracağım. Hiç olmazsa onu götüreyim diyorum. Pat diye karşısına dikilince, Müslüm abi 'Peki, siz nasıl geldiniz buraya?' diye sordu. Üzülmüştü. Hemen yanıma bir adam verdi. Harçlık koydu cebime. Öyle bir parayı transfer parası olarak bile görmedim sonra. 1944 senesiydi. Fenerin bu türden cıvıklıkları hâlâ da devam ediyor." Derin tespit ağır eleştiri yaptı baba bu anda. Nasıl canı yanmış ki… Ankara Atatürk Lisesi'nden Boğaziçi Lisesi'ne aktarma yapılıyor ve genç Selahattin, hem Fenerbahçe'de top oynamaya hem de Bebek'teki o meşhur lisede yatılı eğitime başlıyor.

Fenerbahçe Stadı -tribünleri tahta olsa da- o yılların en görkemli statlarından; "O zamanlar belki Avrupa'da bile böyle bir stadyum çok az. Bazen aptalca şeyler söylüyorlar. Aziz Yıldırım diye bir adam var, stadyum eklentileri için adamı göklere çıkardılar. Onun görevi zaten böyle bir stadyum yapmak. Ekstra bir şey değil ki yaptığı... Buraya daha önce kimse bir şey yapmadı havasına girmiyorlar mı, sinirleniyor insan. Böyle nankör bir kulüp hayatımda görmedim. Hayrettir... Aziz Yıldırım kim yahu?"

Biraz incelik...

Selahattin hocamızın Aziz Yıldırım'la rabıtası bir halı saha maçına dayanıyor aslında; "Çengelköy'de eski futbolcular maç yaparlardı halı sahada. Beni de çağırırlardı. Bir maçta Aziz Yıldırım bana 'şişşt şişşt" diye seslendi. Oyun anında... Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Cemil'e al dedim, bunu değiştir, al benim takımımdan, dedim. Fenerbahçe kulübüne başkan olmak bu kadar kolay mı yahu? Biraz kibarlık, biraz hürmet, biraz incelik efendim... Koca stadyumu dikersiniz ama kibarlık bir başka şey efendim..."

Torkal'ın ilk idmanında kaleci Cihat Arman'ların, Halit Deringör'lerin, Murat Alyüz'lerin, Erol'ların, Suphi'lerin, Samim'lerin krampon izleri var; 'En çok etkilendiğim hoca Molnar'dır. Onun kadar futbolcusuna tesir eden bir hoca görmedim. Ama en büyük hocanın bile futbolcusuna etkisi yüzde 10-20 kadardır. Önce futbolcuda yetenek olacak. Benden 6-7 ay sonra bir futbolcu geldi takıma. Ben idmanda topu bıraktım, onu seyrediyorum... Aman Allah'ım! Olamaz böyle bir şey! Kimdi biliyor musunuz? Lefter. Şimdilerde bazı futbolcular hocanın kendisine şans vermediğinden yakınıyor ya, boş bunlar. O idmandan hemen sonra Lefter'in lisansı çıktı, Ankara'ya maça geldi ve yıllarca oynadı."

Geçmişten habersiz yaşayanların temelsizce yaptığı kıyaslamalardan da şikâyetçi Selahattin Torkal... "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecisi Rüştü demiyorlar mı? Bu, mukayese şansı bulamayan insanların söylediği bir lakırdı efendim... Cihat Arman bütün sporları yapan bir Boğaziçi liseliydi. Basketbol, voleybol da oynardı. Plonjon yaptığı zaman kale direğine paralel olurdu. Hepimiz komple sporcuyduk. Jimnastik sporunu yapardık en iyi… 1940'larda, atletizmde 100-200-400 Türkiye birinciliklerim var benim liselerarasında... O zamanlar durarak top oynarlardı deniyor. Durarak top oynanır mı yahu? Bu ne demek? Şükrü Gülesin'i bilmeyenler, bugün kanat oyuncu olduğunu zannediyor! Ona geçilmemek için on metre mesafe koyardım aramıza. -Parmaklarıyla masanın üzerinde tarif ediyor-. Topa vurur, ardından koşar, gider golünü atardı.' Tarih konuşuyor, biz susuyoruz...

Artık jimnastik hocaları yok okulların. O yüzden sporcu kolay yetişmiyor. Aslında futbolun kaynağı ilkokullar ama kimse okullardaki spora önem vermiyor; 'Şimdi bakıyorum da gıcır gıcır malzemelerle çok güzel zeminlerde futbol okulu açılıyor. Ama yıldız futbolcu yetişmiyor. Ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe layıkıyla... Kaybeden kim? Biziz. Türkiye.'

Toptan bir kayıp tablosu çizdi Selahattin hoca memleket için. Mahalle aralarının mucize adamları yok artık... Böyle bir gerekçe Türkiye'nin 'topluca' ve 'toptan' kaybı olabilir mi? Kim bilir? Altyapı hocası arkadaşlarımdan biri "Çabuk oynanıyor artık futbol. Çocuğun hareketin klasını, estetiğini arayıp bulacak zamanı yok" dediydi. Ah evet! İnceliğe ayıracak zamanımız yok gerçekten. Belki biraz daha az telaş... O zaman güzelliğe, inceliğe zaman kalır...

Artık burada işiniz yok

Genç Selahattin, bir yandan da Fenerbahçe'nin defansında tekniği, çabukluğu ve oyun zekâsıyla sivriliyor. Ama 1952 yılında kaybedilen İstanbul Ligi Şampiyonluğu'nun faturası yine onun da olduğu kadroya çıkıyor. Başkan Osman Kavrakoğlu, aynı sezonun son maçından sonra bazı topçuların kendine takım bulmasını istiyor. Fenerbahçe'de sizin artık işiniz yok yollu açıklamalar yapıyor ve ardından yapıştırıyor: 'Artık Fenerbahçe'ye dönemezsiniz!' Erol Keskin, Halil Özyazıcı ve Selahattin Torkal Adalet Mensucat'ta işe girip Adalet takımında top oynamaya başlıyorlar. Ardından birkaç abi daha geliyor Adalet'e. Kimsenin Fenerbahçe'nin topçularını çalmak gibi bir niyeti yok. Yani yıllar önce 'Adalet Olayı' diye anılan bu transfer davasının ardında Osman Kavrakoğlu'nun mesnetsiz sallamaları var; "Boğaziçi'ni bitirdim, bana yer bulmadılar. Burslu okudum. Cebimde beş kuruş param yoktu Fenerbahçe'de oynarken... Jimnastik hocam, bu mektep senin dedi. Yemeğimi orada yedim. Müslüm Bağcılar'ın yardımlarıyla ayakta durdum. Aylığımızı almaya gidemezdik parasızlıktan. Kemal Belgin'in babası muhasebecimizdi. Ondan yol harçlığımızı alırdık."

İktisadi Ticari ilimler Akademisi öğrencisiyken bırakıyor okumayı Selahattin ve gümrükçü oluyor Müslüm Bağcılar'ın yanında. Çünkü hayat okumak gibi bir lüksü kaldıramıyor artık. Adalet takımında 6-7 sene top oynadıktan sonra tekrar Fenerbahçe'ye dönüyor. Fenerbahçe'de o sıra Rüştü Dağlaroğlu dönemi başlamış ve takımda artık bir oturmuşluk var. Ekip Cihat'ların, Murat'ların, Suphi'lerin, Halit'lerin, Müjdat'ların, Lefter'lerin ekibi. O takımda 1964'e kadar forma giyiyor. 9 kez de A Milli Takım'da yer alıyor. Penaltılar hep Torkal'ın o vakitler; "Futbolu bıraktıktan sonraki hocalık dönemimde bile hâlâ topa nasıl vurduğumu sorarlardı. Direğin üzerinden geçmiyordu hiçbir vuruşum." İncelik böyle bir şey olsa gerek... Beckenbauer gibiymiş baba. Seyredenlerin yalancısıyım…

Balıkesir günleri

60'lı yılların sonuna doğru bırakıyor futbolu. Sonra antrenörlük kurslarının en gözde talebesi oluyor. İlk diplomalı teknik adamlar arasında sayılıyor. Zaman zaman gidip çok sevdiği Fenerbahçe'sinde yardımcılık yapıyor teknik kadroya. Sırf sevgisinden, ilgisinden... 1975 yılında Boğaziçi Lisesi'nden sıra arkadaşı Kaya Sağlıkçı -belediye başkanı o zamanlar- 'Balıkesir emrine amade. Futbol devrimi yapacağız!' türünden şeyler söylüyor. O da köyler arasında turnuva düzenliyor, civardaki bütün yetenekli çocukları buluşturuyor. Balıkesirspor'da büyük bir azimle çalışıyor Torkal hoca. Ama bazı idareciler, kendilerinin geri planda kaldığını söyleyip huzursuzluk çıkartıyorlar takımda. Hoca ayrılıyor Balıkesir'den. Torkal'la İkinci Lig'den Birinci Lig'e çıkan Balıkesirspor, o sene küme düşüyor. Bir daha da 1. Lig yüzü göremiyor zaten...

Biraz da şimdiki Fenerbahçe'yi konuşsak gibi bir şeyler söylemeye kalmadan lafı ağzımdan alıyor; "Şimdiki Fenerbahçe'yi konuşmasak daha iyi olmaz mı?" diyor ama yine de zülfüyare dokunmadan edemiyor; "Kişiliğini ortaya koymadı Oğuz. Takımın teknik direktörsüz kaldığı dönemde ortaya çıkmalı, bu işi yaparım demeliydi. O bakımdan tenkit ediyorum. Belki de kişiliği çok yumuşak bir insan. Mustafa Denizli benim talebemdir ama Fenerbahçe için bir talihsizlikti. Modern futbol nedir ve nasıl oynanır, bunu bilen bir insanım. Futbol varyasyonlar oyunudur. Bu rezilliği çekemiyorum."

Ama asıl katlanamadığı unutulmak; "Fenerbahçeli idarecilerin, bizleri araması lazım. Ne bileyim, arada sırada bir yemek verilir, insanlığımızı hatırlarız. Neden insanları bu kadar yok sayıyorlar, anlamıyorum. Bizi yok saymamalılar. Bu tarih bizimle başlamadı ama biz de bir yerinde yer aldık. İnsanlar tarihi kendileriyle başlatıyor. Neden böyle yapıyorlar?"

Gerçekten neden böyle yapıyorlar? Neden?

Selahattin Torkal...Son pencere önü güzelliğisin, bizim emektar sözcüklerimizin. -Bu söyleşi yapıldığında 80'ine çok az kalmıştı…- Dilerim çok yaşayasın..

15 Kasım 2010 Pazartesi

Barış Kuyucu'nun İthamı Şike.. Cevap Ne?


Bu!

Fenerbahçe resmi sitesinin açıklaması.

Barış Kuyucu gibi, hesapta öğretim üyesi, hasbelkader spor müdürü, ırkçının ve hadsizin önde gideni birisinin yaptığı terbiyesizliğin ve peşinden dilediği nafile özürlerin cevabının "bu kadar" olmasını uygun görmüş resmi sitemiz.

Zırt pırt yayını yapılan "Ey taraftar! Sizin yüzünüzden bu kadar ceza aldık" metinleri bir yana, alelade bir transfer yalanlamasından bile daha basit bir kınama (!)

"Mahkemeye veriyoruz. Gereğini yargı yapacak" falan bir tarafa... O elbette olacak. Yani inşallah olacak ama şu ülkede Fenerbahçe'nin Fenerbahçe olduğunu, basit bir spor müdürüne "resmi iletişim araçları aracılığıyla" anlatamayacaksak kilit vuralım tesislerin kapısına.

Gerçi bizimki de safdillik işte... Bir önceki yazıya Enrico'nun bıraktığı yorum ne kadar doğru halbuki:

"Demek ki 2 seneye kalmaz FB TV de görebileceğiz kendisini.. Bizde böyle.."

Fena da olmaz aslında. Ne de olsa FBTV ve diğer kurumlar UltrAslan yatağı... Kombineliler mi dersin, Hagi hayranları mı? Fenerbahçe'de, Fenerbahçeli olmamak moda...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Mühim Olan Yenilgiler Değil; Düzce Topuk Yaylası


Şu yukarıdaki gibi, yapılmakta olan bir tesisin önünde çekilen bir fotoğrafı, hiçbir şeye değişmem.

Türkiye Kupası'ymış, Avrupa Ligi'ymiş, lig şampiyonluğuymuş, hepsi hikaye.

Şu betondan da futboldan da anlayan gözlerdeki şevke bakınız.

Böyle deyince aklıma aşağıdaki cümleler geldi, Devekuşu Kabare'nin "Aşkolsun" oyunundan... Bakın bakalım, 05:20'den sonraki bir kısım size de tanıdık gelecek mi?

Metin Akpınar:
"Şu kendinden emin adımlarla ilerleyişine bakınız. Şu duruştaki görkemli ifadeye bakınız. Analar ne aslanlar doğuruyor be. Başkanım benim be"


Zeki Alasya ise önce ağlayarak gider ve sonra geri döner. Aynı kurumsal bir kulübümüzün başkanı gibi. Unutmayın, Türkiye'de kurumsal kulüp tektir.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Tarihe Notumuzu Düşelim


Liverpool : 2 - 0 Chelsea

Everton fişek gibi başladı.
Everton koptu, geliyor.
Everton, harcar.
Harcar, harcar bitiremez.

Derken, bir akşam yine üstüne çıkıverdik Everton'ın.

Nehrin bir tarafından ses geliyormuş dün akşamdan beri:
Kader, kahpe kader, ağlarını ördün mü?

5 Kasım 2010 Cuma

Bir Çubuklu Forma Hayali : Emre Abi ile Arda Kardeş


Ne de olsa orada bir huzursuzluktur gidiyor karşı yakada. Biraz daha kolay olur.

Gerçi daha önce teklif edip, yüz üstü döndürüldünüz ama olsun. Tıpta ayıp, profesyonellikte yüz olmaz.

Siz de gayet profesyonelsiniz; Tanju'dan beri biliyoruz.

Yalnız istirham ediyoruz; Fenerbahçe'ye transfer olmanın gereğini yapmadan almayın onu.

Fatih Akyel, bir kadıncağızı trafikte sıkıştırmıştı Fenerbahçeli olduğu için.

Tümet Metin, tribünlerle bir olup "göt oğlanı" diye bağırmıştı Fenerbahçe'ye.

Emre Belözoğlu ise, hakemin tekine "Amına kodumun Fenerlisi" demişti, kameralar önünde.

Diyeceğim o ki, biraz daha sabredin... Hani olmaz ya, bir ihtimal Arda'da bir yerde, bir şekilde patlayıp "Tüm Fenerbahçelilerin anasına avradına, ölüsüne dirisine, gelmişine geçmişine, eşiktekine beşiktekine..." küfür falan eder, ondan sonra alın.

Hem kendisi de Emre abisinin izindeymiş... Vallahi içim rahatladı. Kesin bizde, kesin...

Ayrıl Ulan Güiza!


"Üst üste kötü oynadığı ve etkili olamadığı maçlardan sonra, en sonunda gollerine kavuştu" demek isterdik ama yok öyle bir şey.

Futbolcu adaşının sergilediği üstün (!) performansın bir benzerini Ankara hipodromunda gösteren Güiza isimli beygir, Adana'da koştuğu ilk yarışta, birinci olmuş.

9 - 9 - 8 - 13 - 8 - 10 - 3 - 11 totosundan sonra, Akın Sözen idaresinde 7,60 ganyanla gelip yarışseverin son ayak kabusu olan, al atı kutluyor, darısı futbolcu adaşının başına diyoruz.

Aha, bu da yarış sonucu...


28 Ekim 2010 Perşembe

Yallah Guiza Yallah! Kışkış Guiza Kışkış!


"Geldi. İdmana çıktı. Taraftarı özledi. Sabırsızlanıyor" falan diyorlar. Korkudan resmi siteyi açamıyorum. Haber sitelerine giremiyorum.

Git ulan artık! Git!



"Gitme dur ne olursun! Gitme kal yalan söyledim! Doğru değil, ayrılığa daha hiç hazır değilim. Aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var" diyenleri dinleme canım kardeşim.

En azından, şimdi sen şöyle bir hava al bakayım. Git, Kadıköy'ü dolaş. Etrafı bir tanı. Dolaş, dolaş. Acele etme, başlarsın. Önce dolaş dedim. Git ulan!

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tribün Öldü. Nur İçinde Yatsın.


Hissizleştim.

Puan kaybına üzülmemek manasında değil bu. Eskisi gibi gülemiyorum tuhaflıklara.

Yıllar yıllar önce, çok uzak bir galakside değil, Yıldız Yokuşu'nda, omuz omuza, kardeş kardeş yürüyen Galatasaraylılar ile Beşiktaşlıları görüp "Ne oluyor yahu?" sorusuyla dolduğunu hatırlarım çocuk kafamın. Hâlâ da anlamam, birbirine "rakip" diyen insanlar, nasıl olur da bir başkasına karşı yan yana olurlar. Belki de Fenerbahçe'nin yanına bu haller hiç uğramadığından idraksizliğimiz...

Normalde 0-0 biten bir derbi maçın ardından, 10 sene sonra ikinci bir UEFA kupası kazanmış gibi sevinen bir Galatasaray camia çoğunluğu görünce "keh keh" gülebilmem lazımdı ama yapamadım. "Senin camian ne yapıyor ki başkasına güleceksin?" sorusu geldi aklıma, takat bulamadım.

Uzaktayım... Galatasaray maçında tribünde olmamak acı şey. "İyi ki yoktum" diyebileceğini de hayal edemiyor insan ama iyi ki yokmuşum.

Şu yukarıdaki resimde arkada flu şekilde duran bir şeyler var. Adına taraftar falan diyorlar. Çoğunluğu şahsen, veya ismen tanıdığım bir kaç avuç insan dışında kalan bu arkadaki ve çevredeki blur arkadaşların ne yaptığını birisi bana anlatsın. Yalan da olsa razıyım.

Tezahürat zaten hak getire... Ona kabul... Herkeste gırtlak yırtacak güç olmaz.

Sahaya baskı nanay... Tezahüratla eşdeğer hadisedir... Üzerinde durmamak lazım.

Benim asıl takıldığım nokta başka...

Televizyon bir çok defa Hagi'yi gösterdi. Ve arkasındaki Fenerbahçe taraftarlarını. Hagi her zamanki gibi ya da bir teknik direktörün olması gerektiği gibi. Ya Fenerbahçe tribünü. Hani o anlı şanlı, eski numaralı. Sus. Pus. Tıp. Melül melül sahaya bakış.

Utandım. Olduğum yerde yerin dibine geçtim.

"Ya ne yapacaklardı" mı? Alsınlar ellerine birer odun ya da plastik boru, gelenin kafasına indirsinler. Olmadı, kağıttan külah yapıp tuh tuh atsınlar demiyoruz da opera seyircisinden halsizce de gözükmesinler bir zahmet.

Sorunun adresi açık... Tribünün sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin kafası bizi bu hale getirdi.  Uzun lafın kısası; Fenerbahçe tribünleri "taraftar halk" ile değil, "aristokrat seyirci" ile dolduktan sonra, Galatasaray'a yenilsek ne, 10 atsak ne? Bitmişiz, ölmüşüz, bin ölüp bir doğmuşuz, bir avuç kalmışız, ağlayanımız yok..