15 Aralık 2010 Çarşamba

Fenerbahçe, Küçük Emrah'lara Karşı


Ankaragücü ligdeki son 7 maçını kazanamamıştı.

Ankaragücü'nün son kazandığı maç, kupadaki Fenerbahçe maçıydı.

Ankara, Fenerbahçe'nin kalesiydi.

Kim sorsa, yukarıdaki sebeplerden, "Fenerbahçe kazanır" diyordum.

Önce deplasman takımı bilet fiyatları sayesinde lağım patladı, kale yıkıldı.

Sonra "Hırs yaparlar" diye bıkmadan usanmadan aldandığımız futbolcuların taklasına "yine" geldik, "yine" yenildik. Tespih sallaya sallaya bizi ikinci kez yenen Ümit Özat'ın hocalığını yaptığı Ankaragücü camiasının bir süredir Küçük Emrah filmlerinden farkı yoktu halbuki. "Dert çok hemdert yok, düşman kavi, talih zebun" diye ortalarda gezen Ankaragücü'nün tribünleri, Türkiye'nin en kurumsal kulübünün futbol takımına karşı gönül rahatlığıyla "Üç.. Üç.." diye bağırdılar. Film onlar için mutlu sonla bitti, biz kötü adammışız gibi üzüldük.

Aykut Kocaman'ı, çocukluğumun ve görene "deli" dedirtecek büyük küçük Fenerbahçe sevinçlerinin hatırına, inadına sevmeye çalışıyorum. Bir yere, bir şeyleri değiştiremeyeceğini bile bile, bir şeyleri değiştirmeyi kafaya takarak gelmenin ağırlığını yaşadığı da açık. Ama "futbolun ve Fenerbahçe'nin bu kadar içinde" bir Aykut'un birilerine kalkan olmayı kabullenmesini, kalesi, atı, fili, şahı yerinde dururken, piyon başına vezir olmaya koşmasını anlamıyorum. Anlıyorum ama anlamazlıktan geliyorum. Anlarsam, bildiğim ve sevdiğim Fenerbahçe'nin bir parçasından daha olacağım. Korkuyorum.

Hiç yorum yok: