30 Eylül 2009 Çarşamba

Aşk Kutsaldır

Yazıya böyle, ilgili kitabın ismi üzerinden hamasi bir başlıkla girip de peşine "Ama" dizerek atıp, tutacak değilim. Çünkü daha okumadım. Zaten benim kutsiyetinden bahsettiğim aşk da hem aynı, hem başka.

Bugüne kadar Elif Şafak'tan uzak durma nedenim, bir ön yargıdan ziyade "Uykusuz geçen gecelerde yakın tarihe gömüleyim; eldeki külliyatı tüketmeye azmedeyim" çabası oldu. Pazar akşamı futbolcusu diliyle "Buraya kitap veya kitaplar okumaya geldik ama henüz ona gelemedik" de diyebiliriz. Lakin fikstür ilerledi. Artık sıra bunda...

Kitabı ilk görüşüm günlük apaçilik saatlerime denk geldiğinden, giysi muamelesi yaparak "Bu ne lan, pembe pembe?" demiştim. Sonradan "Takıp takıştırmayacaksın ya, okuyacaksın alt tarafı" diye telkin edip kendime, bir de konusunu öğrenince, "Acaba nasıl işlemiş?" diye merak etmedim değil.

Yine de hemen peşinden "Pembe kapağı erkekler satın almadığından, bir de farklı renk çıkardılar" haberi gelince, "Yok arkadaş, ben almam o kitabı"dedim. Bu "Kendine güveni olmayan sporcuyu beğenmeyen taraftar" misali, "Kapağına güveni olmayan kitaba uzak duran okur" hissini atlatamadım uzun zaman.

Gerçi o ara bir tur da izine geldim memlekete ama yine uzak durmayı başardım (?) Onun yerine, Bodrum Oasis'de bir kitabevinde gezerken, Sakıncalı Piyade'ye kaydı elim. Yeniden aldım, yeniden okudum, yeniden gülüp, hüzünlendim, Uğur Mumcu'ya rahmet okudum. Ve bir yazı yazıp kapağın içine verdim, sakıncalı bir başka piyadenin güzel komutanına...

Nice sonra, bu sabah, bir mail gelince "Mevlana ile Şems" konulu; aklıma geldi yine, Aşk. "Mesnevi'den Falanca Hikayeler" kitaplarını onlarca kez raflardan alıp, sonrasında "Bunun orjinalini okumak lazım; böyle olmaz" diye düşünerek geri bırakan ama aslına dair geniş basımları da hala satın almamış biri olarak "Tamam" dedim, "Başlıyorum"

"Mevlana'ya Elif Şafak romanıyla başlamak doğru mu?" diye bir soru gelecek olsa, cevap hazır. Bir romanın, muhakeme yeteneği olan okuyucuda, kanılara kalıcı şekilde nüfuz etmesi mümkün değil. O yüzden kitap ulaştığı zaman, yelkene rüzgarı vurup seri şekilde okumak gerek. Devamında gelsin kitap eleştirileri, gitsin kitap eleştirileri. Uzak tarihin buğusunu kaldırmaya yeltenen her esere saygı sonsuz. Onu eleştirip, bir yandan "O öyle değil" derken, diğer yandan "nidüğünü ve nasılını" anlatmaya çalışanlara da öyle.

Biterken...

Sahaflarda dolaşmak keyif verir bana. Küçük yaşta babamla beraber gittiğimiz Kadıköy sahaflarında, filmini izledikten sonra kitabını almaya karar verdiğim "Godfather" için filmmiş gibi düşünüp "Abi bunun ikincisi var mı?" demem ve dükkan sahibiyle babamın gülümsemesi hala aklımda.

Rahmetli Sevgi Soysal'ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" kitabı, yine bir sahafta elime geçmişti. Kapağı yoktu kitabın ama hemen kapak ardı sayfalarda bir not vardı. Belli ki 12 Mart'tan çekmiş, ama Sevgi Soysal'ın aksine, yaşayıp, 1980'leri görebilmiş birisinindi. Kitabın insan burkan kısımlarında dönüp, dönüp o notu okurdum.

Ve en keskin hatıra... Eski günlerden bir gün, O'nunla kitap almak için Beyazıt'a gittiğimizde; O raflara bakarken, biraz geride kalıp, hem kitaplara hem de O'na bakarken düşünmüştüm; "Şuradan bir kitap alsam, kapağın içini imzalayıp, bana geri verse. Saklasam" diye. Ama böylesi, hazırlanmış bir sahne, bir istek parça gibi olurdu. O yüzden "Böyle olmaz" dedim, "Bekleyeceğim"

Bekledim. Seneler geçti üzerinden. Sonra işte, bir Eylül sonu sabahı, geldi vakit.

Belki karton kapağın altındaki saman kağıdın üzerinde, önce kalemin değmesiyle özgünce yayılan ve sonra kağıdın emdiği yerde duran ıslak bir imza olmayacak ama bunun yerine bir ruhu olacak, yola çıkan o kitabın.

İşte o yüzden, bu yazının başlığı hamaset değildir.

İşte o yüzden, bu gelecek olan "Aşk" kutsaldır.

Muhtar Sencer Hakkında

Bugünkü Milliyet arşivi konumuzu Fenerbasket dolayısıyla İslam Çupi'nin bir yazısından, Fenerbahçe Basketbolu'nun Kurusucu Muhtar Sencer'i anlatan yazıdan aldık. İkiniz de nur içinde yatın...
----------------------------------------------------
İslam Çupi / 23.11.1982


Muhtar Sencer'i de yitirdik...

Bu yitmek, yitirmek, kaybetmek, ayrılmak, bir daha tokalaşmamak, sarılamamak, öpüşememek sözcük ve davranışları artık grileşmeye başlamış nüfus kağıdının bize yağdırmaya hazırlanan son yağmurun habercisidir.

Muhtar baba uzun süredir Almanya'da idi. Son iki yıldır rahatsızdı. Yaşamı, hastane odaları, serum şişeleri, tansiyon ve elektro ölçütleri içinde bir tahterevallinin, inilen çıkılan aynılığı ile sınırlanmıştı.

Yedi gün önce Muhtar Baba'nın gazetelerde bir fotoğrafını gördüm. Galiba da değil gerçek, bu fotoğraf Muhtar Baba'nın gördüğüm son fotoğrafı idi...

* * *

Dolaşım yetmezliğinden doktorlar bir ayağını kesmişlerdi. Neşter öbür ayağının üstünde bir duvar saatinin rakkası gibi bir sağa bir sola dönenip duruyordu.

Alman doktorlar, "Öbüründe de hayır yok" demeye başlamışlardı.

Babanın öbür ayağı da kesilse idi Muhtar Sencer; dünyanın üstüne bir koni gibi ayaksız oturacaktı.

Gururlu idi, Muhtar Baba... Madem ki, Alman doktorlar öbür ayağında da hayır yok demişlerdi... Öbür ayağını bu dünyaya bırakmadı, öbür ayağı ile birlikte hepimzi bırakıp, var sanıldığı bir başka dünyaya göçtü, gitti...

* * *

Muhtar Sencer, şimdilerde Türkiye'nin gurur sporu olan basketbolun babalarından biri idi.

Muhtar Baba'yı 1950-51'li yıllarda, lise son sınıfı dirseklerken tanıdım.

Güleç yüzü, dudak aralarından düşmeyen piposu, kalın sesi, nüktedanlığı, ağızından kulaklarımıza koşan nefis İstanbul şiveli Türkçesi ve boynunda eksik etmediği papyonu ile çok özel bir insandı.

Muhtar baba, 1952-53 yıllarında Fenerbahçe Şube Kaptanı olarak, o yıllara kadar Türkiye'de, "Galatasaraylıların sporu" olarak bilinen basketbole ezeli rekabeti sokup, o yenilmez Sarı-Kırmızılı armadayı darmadağın eden insandır.

Muhtar Baba, o döneme kadar 100-150 kişinin seyrettiği azınlıklar sporu basketbole, heyecan, renk, canlılıkla birlikte, 3 bin-4 bin taraftar da ekleyen bir büyük kapalı salon devrimcisi idi.

O yıllar çok tenkid edilmişti Muhtar Baba. Galatasaraylılar Muhtar Sencer'i karşılarında her gördüklerinde, hırslarını amuda kaldırırlardı.

"İşte" derlerdi, "Türk basketbolüne profesyonelliği sokan adam..."

Güler geçerdi Muhtar Baba bu sözlere, sinirlenmezdi.

Çok çok ithamlar nasırına dokanacak çizgiye gelince gürlerdi:
"Bu Galatasaraylılar vallahi çocuk... Basketbol topunu kendi oyuncakları sanıyorlar. Ellerinden aldık ya, şimdi ağlıyorlar..."

* * *

Muhtar baba edebiyata, şiire, sinema, tiyatro ve müziğe büyük bir ilgi duyardı. Dibine kadar bir Yahya Kemal hayranı idi...

Ben Muhtar babadan güzel sanatlara dair çok şey öğrendim. Okuma ve yazma disiplinimin en büyük antrenörü Muhtar babadır.

Yazarlığımın ilk yılında, elini öptüğüm birinci insan Muhtar baba olmuştu. Hiç unutmam...

Saçlarımı okşamış ve bana aynen şunları söylemişti:
"Sen doğuştan bu idin İslam... Milyoner olsa idin suratına bakmazdım. Şimdi çıkar kalemini de öpeyim"

Yanında ayrılmadığı dostu Mevlüt de vardı. Sarılmıştım Muhtar babaya... Yüzüm göğsünde bir süre kalmış ve galiba da Muhtar babanın az buçuk pardesüsünü ıslatmıştım.

* * *

Sonra aniden bir haber duydum... 16 Kasım 1964'de Muhtar baba Almanya'ya gitmişti...

Sessiz sedasız, kime kırıldığını, İstanbul'a neden ve niçin küstüğünü kimselere anlatmaya tenezzül etmeden Almanya'ya gitmiş ve yerleşmişti.

Bir daha dönmedi, dönemedi İstanbul'a Muhtar baba...

Bazen mektuplaştık, bazen iyi haberler aldık Muhtar babadan...

Sonuncusu feci idi, koydu baba... Muhtar baba 19 Kasım 1964'te ayak bastığı Almanya'dan yine 19 Kasım 1982'de ayağını çemiş.

Onurlu bir yaşamın, yürekli, temizlenmeye gereksiz bir temizlikte olan namuslu bir yaşama son noktay böyle koydu, Muhtar baba...

Muhtar babaya Aşiyan'da "Asude bir bahar ülkesi" hazırladık. Toprağa vereceğiz, Muhtar Baba'yı...

Anılarını saklayarak, anılarını avuçlarımızın içinde sıkarak Muhtar Baba'yı, "Asude bir bahar ülkesi"ne yolcu çıkaracağız.

Fenerbasket

Eli kulağında...
Kapıdan içeri girdi, girecek.

Özlemişiz.

Küçüklere Fenerbahçe

Güzel haber.

Fakat bir istirhamımız olacak.

Sadece sahalar değil, tribünler de Fenerbahçeli çocuklarla dolsun.

İnat Etmeyin! Fenerbahçe Halkın Takımıdır.

Hannibal & Hepburn

İnsan nereden nereye geliyor.

"Breakfast at Tiffany's" filmi.

Bu resim çekilirken Audrey Hepburn 32, aşağıda bahsi geçen "A Takımı"nda Hannibal abimizi canlandıran George Peppard ise 33 yaşında. Gerçi Peppard'ın simada vs. fazla bir değişiklik de yok.

Şimdi ikisi de müteveffa.

Hepburn, 1993'de İsviçre'de vefat etti. Peppard ise bir sene sonra Los Angeles'da.

Siyah beyaz zamanlardan bir kare de burada...

A Takımı

Sabık teknik direktörümüz Otto Bariç'in, Emel Sayın'a şarkı söylediği "A Takımı" programı değil mevzu.

Bir dönem hepimize "Lan para kazanmak için bu kadar uğraşacağınıza, bir sponsor bulun da zırhlı araba imal edin. Zaten başka bir iş yaptığınız da yok, son tahlilde" dedirten akıllara ziyan dört kişilik ekipten bahsediyoruz.

Yukarıdaki resimde, soldan sağa;
Templeton 'Faceman' Peck, John 'Hannibal' Smith, 'Howling Mad' Murdock ve B.A. Baracus olarak sıralanan mahşerin dört eski askerini, beyaz perdede aşağıdaki vatandaşlar canlandıracakmış.

Star Wars aleminde konseye yaptığı giderlerle yüksek takdirimizi kazanan ama Anakin'i galaksinin başına ali kıran baş kesen eden ve Darth Maul gibi malın önde gideni, bayrak taşıyanı bir Sith'e yenilerek hayallerimizi kıran "Qui-Gon Jinn" Liam Baba da kadroda.

Kara Şimşek, Hava Kurdu, McGyver gibi dizilerle birlikte müziğini hatırladığımız bu güzide diziye beyaz perdede başarılar diliyoruz. Filmin slow şarkılarını Otto Bariç'e söyletmek lazım. İçli içli okuyordu Emel Sayın'a kerata...

29 Eylül 2009 Salı

Karanlıktakiler

Oturduğumuz yerden "Issız Adam" filmine ve içindeki karakterlere seri şekilde atıp tutmuşken, oyuncu kadrosundaki isimlerle adamı dövebilecek bir film çekmiş Çağan Irmak.

"Bir sanatçı çift söyleyin ki oyunculukları alayına gider olsun" deseler, bizim coğrafyada bu soruya "Derya Alabora ve Uğur Yücel" diye cevap vermeyecek az insan vardır herhalde. Ve onlardan Derya Alabora, tekrar (ve iyi ki) beyaz perdede.

En çok da "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni" filminden hatırladığım rahmetli Yavuzer Çetinkaya'nın eşi, usta oyuncu Meral Çetinkaya da kadroda; anne rolünde.

Evin oğlu rolündeki Erdem Akakçe'yi ise sinemada fazla anımsamıyorum; 12 Eylül'e dair "Zincirbozan"da görmüştüm sadece. Ama rolünün hakkını vermiş gibi, fragmandan anlaşıldığı kadarıyla.

"Ölmek kolaydı ama sen vardın" sloganıyla çıkmış film. İnsanın aklına, ister istemez, başka bir karanlık atmosferin filmi "Masumiyet" geliyor.

Aşağıdaki sahne nezdinde oyuncuların ve filmin önünde saygıyla eğiliyoruz.

Çamlıca Kız Lisesi & Fenerbahçe

Fenerbahçe'nin ilk kız basketbol ve voleybol takımları bu okuldan çıktı. Bu sporcular, aynı zamanda atletizm, kürek ve diğer spor dallarında da sarı lacivert formayı ıslattılar. Efsane oldular.

Milliyet arşivleri, her şeyden öte, bu güzel zamanlara ve o zamanları güzel yapan insanlara bir selam gönderme vesilesi sundu bize.

Yukarıda, bir yüksek atlama müsabakası esnasında görüntülenen, Büyük Kaptan Ayten Salih nezdinde, Çamlıca'dan gelip sarı laciverti onurlandıran bütün forma sevdalılarına saygılar sunalım.

Fenerbahçe, halkın takımıdır. Halkla büyümüştür.

Demirspor Külliyatı 2010 - 2

Barad-Dur'un, Haydarpaşa Demirspor ve İstanbul Amatör külliyatına kaldığımız yerden devam.
------------------------------------
Evet biraz süre geçti üstünden ama ne yapalım; işten vakit bulup anca yazabildik. Bayramın üçüncü gününe adres belirtmiştik. Eski mekan Selimiye.

İlk maç olan Haydarpaşa Demirspor – Çavuşoğlu maçında Gorky de yanımda. Çavuşoğlu güçlü bir ekip. Geçen sene son anda Süper Amatör şansını kaybetmişler. Haydarpaşa Demirspor Arjantinvari formaları ile sahada.

Geçen seneye göre bir hayli değişmiş kadro. Cumhur, Yavuz ve bir kaç tanıdık sima dışında pek fazla aşina olduğumuz isim yok.

Maçın başlamasıyla görülüyor ki Çavuşoğlu gerçekten de iyi bir takım. İyi top çeviriyorlar. Henüz maçın başlarında, 5. dakika civarı, bir topları direkten dönüyor. Demirspor oyunda dengeyi kuruyor ve 20. dakikada, 10 numaralı oyuncusunun ayağından üstünlük golünü buluyor.

Bu arada tribünlerden bahsedelim biraz. Uzun süre sonra Demirspor maçını ilk kez bu kadar kalabalık gördüm. Ama çoğunluk Çavuşoğlu oyuncularının aile eşrafıydı sanırım. Sahaya seslenmeler, el sallamalar, “Akşam söz vermiştin Emre gol atacağım diye” tarzı kız kardeş istek ve hatırlatmaları.. Baya bir curcuna ortam.

Tekrar maça dönelim. Haydarpaşa Demirspor golü bulduktan sonra oyunda üstünlük kuruyor gibiydi. 28. dakikada bir topları çizgiden çevrildi. Bu pozisyondan 2 dakika sonra da 11 numaralı oyuncunun ayağından 2. golü buldular zaten. "Ulan" dedik kendi kendimize "Takım daha bir sağlam olmuş"... Bunu dememize kalmadı ki Çavuşoğlu hafif baskı kurar gibi oldu. İlk yarının sonlarına doğru da Çavuşoğlu direkten dönen topu kafayla tamamlayıp, farkı bire indirdi. 10 numaralı oyuncularının attığı bu gol belki de Demirspor’un moralini bozdu.

Devrede, çaydı tosttu gazozdu derken kısa bir mola veriyoruz. Tekrar tribüne çıkarken, Fenerbahçe için deplasman arkadaşım Korhan’ı görüyorum tribünde. O da eski Selimiye müdavimlerinden. Kısa bir sohbet sonrası maça dikkat kesiliyoruz. Bu arada Demirspor maçından sonra başlayacak maç olan Selimiye – Yoncaspor maçını bekleyen Yoncasporlu oyuncular da tribünde.

İkinci yarıya hızlı başlıyor Demirspor. 52. dakikada ikinci golün sahibi 11 numaranın ayağından 3. golü bularak farkı tekrar ikiye çıkarıyorlar. Yalnız şunu da söylemeliyim ki Demirspor santrforsuz oynuyor resmen. Niall Quinn görünümlü 9 numaraları, görüntüsünün hakkını veremedi. Bu dakikadan sonra daha rahat olması ,oyunun kontrolünü ele alması gereken Demirspor’ken, bunu Çavuşoğlu yapıyor. Ve 57. dakikada 6 numaralı oyuncularının ayağından buldukları erken gol, güvenlerini yükseltiyor. Burda Çavuşoğlu’nun 7 numaralı oyuncusuna dikkat çekmek lazım. Takımını kurtaran kaptan misaliydi. Yanlış hatırlamıyosam Sercan isimli bu arkadaş acilen keşfedilmeli.


Fark bire inince Çavuşoğlu daha da yükleniyor. Ve 65. dakikada beraberlik golü geliyor. Coştukça coşuyor Kartallılar. Maç boyu maçı kameraya alan bir abimiz “Hadi beeee… yenerseniz 5’er lahmacun benden” diye inliyor. Bu muhteşem motivasyon işe yaramış gözüküyor. Beraberlik golünden 3 dakika sonra Rio Ferdinand’ı andıran 5 numaranın golüyle Çavuşoğlu maçta ilk kez öne geçiyor ve maçın sonu : 3-4

İki kez iki farklı öne geçilen bir maçı kaybetmekle büyük avantaj kaybedildiği kesin.

Günün ikinci maçında, eski semtimizin takımı Selimiyespor, süper amatörün yeni ekibi Yoncaspor karşısında. Gorky yanımızdan ayrılıyor. Korhan kardeşimle muhabbetle geçen bir ilk yarı olduğundan fazla maça dikkat edemiyoruz. Selimiye’nin attığı ofsayt kokan golü görebiliyoruz. Devre de bu golle, Selimiye’nin 1-0 üstünlüğüyle bitiyor.

Tribünlerde Yoncaspor’a destek veren 20-30 kişi ve Selimiye’nin yerlisi olan 15-20 yaşlı abimiz var. İkinci yarıyı seyretmiyoruz ancak sonradan Selimiye’nin karşılaşmayı 3-1 kazandığını öğreniyoruz.

Salı günü oynanan bu maçlardan sonra hafta sonu oynanan maçlarda, Haydarpaşa Demirspor, İstanbul Darülaceze ile deplasmanda 2-2 berabere kaldı. Selimiyespor ise Büyükçekmece deplasmanından golsüz beraberlikle döndü.

Devamı gelecek...


Graffiti Banksy

Banksy namıyla graffiti işleri yürüten vatandaşın işlerinden bir tanesi.

Devamına da şuradan ulaşmak mümkün.

Sağ kısımdaki kerameti neresinden menkul olduğu malum şahsa değil de, sayfanın ortasına doğru bakılırsa muteber olur.

Hediyem Nerde Lan?

Milliyet arşivinden ilk hadise...

11 Kasım 1984 tarihli gazetenin bulmaca sayfasından bir görüntü.

Dördüncü satırda kendi ismimi görmekteyim. Hediye kazanmışım.

4 yaşında ne halt edip de bunu yapabilmişim, ne kazanmışım, bilemiyorum ama ortada bir müktesep hak var.

Verin lan hediyemi! :)

28 Eylül 2009 Pazartesi

Sevgili Dinletmek

Haberdeki şahıslar itibariyle, bu mevzu özelinde, olayın basına yansıyandan farklı olduğu düşünülebilir ama zaten mühim olan ara başlıktaki cümle.

"Bu yolla herkes dinlenebilir"

Sevgilinden mi şüpheleniyorsun? İlgili makamlarda tanıdığın varsa ve ince bir bürokrasiye nazın geçiyorsa, dinlet telefonu. Ne şüphe kalsın, ne kuruntu. Pür-i pak ilişkiye kavuş...

Hadi lan ordan!

Gerçi bir kamuoyu araştırması yapılsa ve "Bireysel ilişki açılımı yapıyoruz, kura ile belirleyeceğimiz şahıslara belirli dönemlerde karşı tarafın haberi olmaksızın dinleme hizmeti hediye edeceğiz" deseler çoğunluk balıklama atlar. Çünkü hemen her ilişkide taraflar birer dönem ve değişen şiddetlerle Dr. Watson sendromu yaşarlar.

Teknoloji ilerledikçe bunun bokunu çıkaranlara sık sık rastlanır oldu. "Sevgili tuvalete gittiğinde, masanın üzerindeki telefona saldırıp, geri dönene kadar ışık sönsün" diye bekleyenleri mekanlarda görmedik mi örneğin? Şeytan diyor "Kalk, telefonu ekleştir alnının ortasına" ama bize ne, onlar böyle mutlu... Bu halleri oyunun bir parçası haline getirdikleri bile seziliyor zaman zaman. "Biz birbirimizin e-mail şifrelerini biliriz" havalarında çalanlar örneğin. Ooo büyük marifet! Vaziyetler anlatılmayıp da inbaks!! marifetiyle öğrenilince apayrı bir heyecan geliyor demek ilişkiye (!)

"Bu modernizm kisvesindeki dedektiflik hallerinin üstesinden gelenler soluğu nikah masasında alır, başa çıkamayanların ise yolu ayrılır" türünden genelleme yapacak bir durum yok ortada. Zira uzun süreler evli olup, birbirine hafiye atayan çiftlerin de varlığı geliyor kulağa.

Yıldırım Türker, bugünkü yazısının başlığını "Masumiyet çağının sonu" olarak atmış. Oradaki toplumsal ve siyasi konuları şimdilik bir yana koyalım, "Bireyler olarak o çağın sonunun geldiğini nereden anlayabiliriz?" sorusunun cevabı açık değil mi?

"Sevgilim" dediği insanı kaybetmekten haklı olarak korkanların yerini, güvensizlik üzerine bina edilen ilişkiler ve yüzsüzce dile getirilen "Ya beni bırakıp, başkasına gidersen..." korkuları alıyor. Masumiyetin ruhuna bir Fatiha okumayıp da ne yapacaksın?

Ölüm, Sıtma ve Halkın Takımı

Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulu, yaptığı açıklama ile “7 galibiyetlik serinin şampiyonlukla neticelenmesi” için, 55 Lira olan kale arkası biletlerini, “DERBİ ve UEFA maçları hariç” 44 Lira’ya indirdiğini duyurdu.

Yaşanan sevindirici gelişme bir “başlangıç adımı” olarak mutluluk verici olmakla beraber, tribündeki boşlukları gidermek için, kesinlikle yeterli değildir.

Söz konusu “indirimli” fiyatların 2008-2009 sezonunda geçerli olduğu ve kale arkası tribünlerin hali hatırlanacak olursa, bu gerçek daha iyi anlaşılır.

55Lira.Com “Aşırı Pahalı Bilet Fiyatlarına Karşı Başkaldırının Simgesi” olmuştur. Bilet fiyatları halkın gelir düzeyine göre ayarlanana kadar bu simge altında devam edecek olan mücadelede, talebimiz ilk günden bu yana aynıdır.

“Ülkemizde kale arkası tribünlerini dar gelirli ve öğrenci vatandaşlarımızın doldurduğu” gerçeğinden hareketle;

Talep ediyoruz.

1. Kale arkası tribün bileti fiyatları mutlaka daha aşağı çekilmelidir. Kombine kart alan taraftarları mali anlamda mağdur etmeden yapılabilecek bir basit hesap mantığıyla; daha ucuz bilet fiyatlarında tribünü dolduracak taraftar, pahalı biletle maça gelebilen az sayıda insandan daha fazla kar getirecektir.

2. Migros tribünün belli bloklarında, örneğin alt katta, “Öğrenci Bileti” uygulamasına geçilmelidir. Bu aşamada stadyum yapısından kaynaklanabilecek fiziksel imkansızlıkların aşılabildiği, geçtiğimiz sezonlarda Maraton Tribününde yapılan bir takım uygulamalarda görülmüştür.

Tekrar ediyoruz.

Türkiye’nin aynası olan Fenerbahçe, ülke gerçeklerinin farkına varmalıdır.

Taraftarın, bilhassa Türkiye nüfüsunda çoğunluğu oluşturan öğrenci ve dar gelirlilerin, Fenerbahçe’yi tribünden seyretmesinin önünde yükselen maddi engeller kaldırılmalıdır.

Kale arkası tribünleri halka açılmalıdır.

Cefakar Sincaplar

Stoke City'nin cefakar taraftarları, Manchester United'la oynanan maçı izlemek için ağaca tünerken görüntülenmiş. Hepsinin yeri iyi hoş da, soldaki ağaçta, en altta duran profesyonel sincap gibi maşallah.

Milliyet Arşivi

Milliyet 3 Mayıs 1950 ile 30 Haziran 2004 tarihleri arasındaki arşivlerini hizmete açmış.

Atatürk Kütüphanesi'nin sınırlı çalışma saatleri içerisinde, bin bir zahmet edindiğimiz gazete arşivlerine dalarken yaşadığımız keyif, bir miktar da olsa ayağımıza gelmiş oluyor. Kardeşler ve ağabeylerin mukim bulunduğu, internet durdukça başımızdan eksik olmayası site Fasulyeden'de gördüm haberi.

Buradan dalabilirsiniz arşive. Ya Allah!

Jungle Boogie (by Kool & The Gang)

Get down, Get down, get down, get down

Ahhhhhhhhhhh !

Jungle Boogie
Jungle Boogie
Get It On
Jungle Boogie
Jungle Boogie
Get It On
Jungle Boogie
Jungle Boogie
Jungle Boogie
Get Down With The Boogie
Jungle Boogie
(Come & Shake It Around)

Jungle Boogie
Help & Get Down
Jungle Boogie
Boogie Baby
Jungle Boogie
The Boogie
Jungle Boogie
Bruhuhuhu
Jungle Boogie
Get Down
Jungle Boogie
Get Boogie
Jungle Boogie
Let Me Jump In
Jungle Boogie
Down With The Boogie
Get down, Get down, jungle boogie, get down, get down

Uh, Yeah
Feel The Funk You'll
Let Me Feel The Load

Get Down With The Boogie
I'm Gonna Knock With The Jungle Boogie
Get Down
Get Down With The Boogie Say
Ough!
Get Down Say Ugh
Get Down Say Ugh
Till You Feel It You'll
Get Down You'll
Get Down
Get Funky Ya'll
With The Get Down

Kolpa Klon Stormtrooperlar

Star Wars'dan görmediklerimiz, duymadıklarımız gibilerinden bir şeye devam ediyoruz.

Efendim, bilindiği üzere Kamino'da üretilen clone askerleri, imparatorluk sürecinde Stormtrooper olarak hizmet vermişlerdi. Yukarıdaki resimde, Tatooine mahallinde kasketlerini çıkartıp, "İki dakika güneş görelim lan" diyerek kuma serpilmiş stormtrooperları görüyoruz. Vader görmesin gençler, ümüğünüzü sıkar bak.

27 Eylül 2009 Pazar

Ağızdan Çıkan...

"Kelimeler ağırdır; sizi aşağıya çekerler. Eğer kuşlar konuşabilselerdi, uçamazlardı" diye kim demişti, bir şey Williams; her neyse... Doğru demiş.

Konuşurken; içinden geçenle, ettiği kelamı birbirine tutturamayan adama ne denir? Canarino...

Sadece yazabilen insan olur mu? Olmuyor.

Olmayınca ne oluyor? Ayıp oluyor.

Ayıp olunca ne oluyor? Ben bu hayatta olmak istemiyorum.

Ömrümü yedim kendi kendimin!

Uğraş(tır)mayın Fenerle!

Fenerbahçe kelimesi bu topraklarda yaşayan insanlara "İnsan ya hayrandır sana ya düşman" mısralarını hatırlatır şairin. Gerisi aynı kalmamak kaydıyla ama... Çünkü devamındaki "Ya hiç yokmuş gibi unutulursun ya da bir dakika bile çıkmazsın akıldan" cümlesi, yerini keskin bir kine bırakır, çemberin dışındakiler için. Antalya'da yaşanan da sadece budur.

Yine de kabahati yalnızca Antalya'nın camii duvarına hacet giderenlerine bulmamak gerek. Burada Fenerbahçe yönetiminin de bir yanlışı var. Bu yanlış başkaları tarafından sıklıkla atfedilen "Ortamı geriyorsunuz, Fenerbahçe'yi antipatik gösteriyorsunuz" suçlamasında dile gelmiyor bana göre. Çünkü Fenerbahçe, birilerine şirin gözükmeye ihtiyacı olan son kurumdur Türkiye'de. Halkın sevgisiyle en büyük olmuş bir kulübün kendisini "daha" sempatik göstermeye ihtiyacı yok. Fakat "Halk" denen şeyin ne kadarıyla Fenerbahçe'ye bağlandığına bakmak gerek artık.

Orada, burada, her yerde dile getirdiğimiz "Halkın Takımı Olmak" kavramına, bilet fiyatlarıyla kendi yönetimimizin vurduğu darbeler, Fenerbahçe'nin Antalya'daki manzaralarla başka yerlerde de karşılaşmasına neden olacaktır.

Çünkü icra makamının tasarrufları yüzünden Fenerbahçelilik, tarihsel süreç içerisinde her zaman olduğunun aksine bir "zengin burnu büyüklüğü" olarak gözüküyor. Tamam, kimse televizyona çıkıp "Parası olmayan maça gelmesin" demiyor ama fiyat uygulamaları ile ima edilen arife de tarif gerektirmiyor.

Galatasaray'ın, kuruluşundan bugüne yansıttığı elit / aristokrat tavır saçmalığının Fenerbahçe'ye bulaşması kısa ve orta vadede çok büyük değişiklikler getirmeyecek olsa da, bilhassa tribünlerin 1980 kuşakları da yerlerinden çekildiğinde büyük boşluk yaratacaktır. Bunu böylece görmeden, "elindeki kitleyi yönlendirmek kabiliyetinden" yoksun yönetimler ve onun destekçileri "Anadolu'da bizden neden nefret ediliyor?" sorusunun cevabını asla bulamayacaklar. Halbuki bu cevap tarihte gizli...

Alp Bacıoğlu'nun "Zaman Tünelinde Fenerbahçe" isimli kitabında yer verdiği, rahmetli Ali Naci Karacan'ın anılarından bir paragraf:
"Fener'i yendikleri halde halkın Fenerbahçe'yi nasıl olur da gene kendilerinden fazla sevdiğinin nedenini bir türlü bulamıyorlar, bulamadıkça da hakkından emin, fakat haksızlığa uğramış adamların azametli ve küskün tavrını takınıyorlar ve hele bazı oyuncuları sahada, hareketler ve tavırlarıyla bu gücenikliği gösterdikçe doğal olarak ve sonuçta halkın karşılık vermesini davet ediyor ve daha çok antipatik oluyorlardı."

Belki de bu çok uç bir örnek... Neticede bu işler bir tavır meselesidir ve kuruluşundan itibaren bu tavrı sergilemiş Galatasaray'ın, tam zıddı konumdaki Fenerbahçe'ye yetişmesi zor. Ama maalesef imkansız değil. Bundan 20 sene önce ilköğretim sıralarında okuyan insanlar anımsayacaktır. "Sizin sınıfta kaç kişi Fenerbahçe'yi tutuyor?" sorusunun cevabı, "30 kişiden 20'si Fenerli abi" idi. Peki ya şimdi?

25 Eylül 2009 Cuma

Can Dündar Aldatması


Aylar önce, "Issız Adam" ile ilgili iki yazı yazmıştım.

Birincisi bu; "Marifet mi Sizinki?"

İkincisi bu; "Issız Adam"

İzleyenlerin çoğu tarafından "Aşka dair çekilmiş ve çekilebilecek en güzel film" olarak lanse edilen "Issız Adam"daki vatandaşların ne kadar tırt olduğunu, kendimce izaha çalıştığım bu iki yazıdan sonra, pek de samimi olmadığım eski bir arkadaşım mail atıp (sanki köşe yazarıymışım gibi) "Sen ne anlarsın aşktan. Ancak maça git, bağır, çağır. Hiç özel birisi oldu mu hayatında?" diye sormuştu, sonuna bir ":)" ekleyince sevimli olduğunu sanarak.

Kendisine "Yavşaklığın lüzumu yok" diye kısa bir cevap yazmamın pek de kibar olmadığını kabul ediyorum ama bu vatandaşın yaptığı gibi, hayal aleminde iki erkek ve iki de kadın prototipi yaratarak, insan sarrafı kesilmenin ve "Bu tipler iyidir; bu tiplerse kötü" diyerek sağa sola sallamanın da pek zarif bir hareket olduğu söylenemez.

Issız Adam'ın kitlelerde yarattığı etki bu oldu. Kimileri Ada yerine koydu kendini, kıza kahroldu. Kimileri Alper yerine koydu kendini, "En iyisini yaptı abi, bağlanınca zor" dedi. Ve bunların hiç birisi de "Biz acaba denyo muyuz?" diye düşünmedi.

Halbuki olay basitti.
"Kimin yaşanmışlıkları kendi gözünün önüne böyle müziklerin arka fonluğunda gelse aynı etkiyi yaratırdı. Zira kocaman beyaz perde yalnızca o an izlediğiniz filmi değil, kendi filminizle beraber onlarcasını hatırlatırdı. Birine ağlarken, aslında kendinizin ve başka filmlerin aklınıza geldiğini fark etmezdiniz bile"

Neden sonra "Issız Adam"ın yarattığı kitlesel ilişki çılgınlığı geride kalırken, çevreye miras olarak retro plakları ya da şarkıları biriktiren insanlar kaldı. Şimdi ise yeni bir dalga ile karşı karşıyayız. Can Dündar'ın eşini aldatması...

"Aldatmak" fiili ortada bir "akit" olduğu zaman, o akdin bir kişi tarafından geçersiz kılınmasını anlatır.

Ortadaki "Ticari Bir Akit" ise, "Aldatmak" mali bir ahlaksızlıktır ve cezası adlidir. Yaptırımı kanunlarda belirtilmiştir. Sınırları keskindir.

Yok eğer "Evlilik" ya da "Birliktelik" gibi "Şahsi Bir Akit" söz konusu ise, "Aldatmak" bireysel bir ahlaksızlıktır ve cezası beşeridir. Sınırları esnektir.

Kimisi aldatan eşini / sevgilisini Allah'a havale ederek, olan biteni sineye çekip, yoluna devam eder.

Kimisi yargıya havale edip, boşanma davası açar, ayrılır.

Kimisi de çeker silahı, sıkar kurşunu; aldatanı başka türlü Allah'a havale eder..

Biz de bu olan biteni ilk ikisinde eş dost akrabadan, üçüncüsünde gazetenin üçüncü sayfasından öğrenir, taraflardan birisine hak veririz, olur biter. Yapanın da zarar görenin de hak verenin de hak vermeyenin de her türlü fikri tasarrufu saklıdır. Saygı duyulur.

Peki Can Dündar olayında ortaya çıkan ne Allah aşkına? Şöyle oldu da, böyle oldu da, o koptu da, bu bitti de...

Gazetecilerin, bu olay üzerine köşelerinde, bloglarında, hatta Twitter'da tartışmasını ve mavra çevirmesini anlayabiliyorum. Olayın bir haber değeri olup olmamasından, geçmiş emsallerdeki davranışlara, ortak tanıdıklara ve sosyal çevreye kadar tartışabilecek onlarca şey var ellerinde. Ama okurlara ne demeli?

"Biz romantizmi Can Dündar ile öğrenmiş, evlilik müessesine onunla saygı duymuştuk. O bunu yapıyorsa, diğer erkekler neler yapmaz" diye ağlaşan kadınlar var. Kardeşim, Can Dündar size yazılı taahhütname mi verdi, "Ben eşimi aldatmayacağım, başkasıyla beraber olmayacağım" diye. Ya da arkadaş ortamında kolunuza girip uzağa çekti de "Bak ben gazeteye yazdıklarımda samimiyim ha. Aklına bir şey gelmesin. Evlilik on numara müessese, hayatta başkasına bakmam. İki gözüm önüme aksın lan!" diye içini mi döktü? Varsa, kamuoyuna açıklansın da bilelim.

Sen, bin bir zahmet didindiğin adamla girdiğin ve soranlara "Kutsal Müessese" dediğin "Evlilik" kurumuna olan bütün inancını, sadece yazılarını okuduğun bir gazeteci-yazar kişinin ara sıra kaleme aldığı sevgi yazılarına bağlayacaksın; ondan sonra güvendiğin dağlara kar yağınca da "Kafama çığ düştü" diye ağlayacaksın. Ne nesilmiş arkadaş, yere inmedi akıllar!

Bir de diğer taraf var. Mesela yukarıda bahsettiğim ve yavşaklıkla itham ettiğimi yazdığım arkadaşım, yediği paparadan akıllanmamış olacak ki bu olaydan sonra "Can Dündar da eşini aldattı, ne olacak sizin gibi iflah olmaz romantiklerin hali" diye mail attı.

Bunu yazma sebebi de sürekli olarak Zeki Müren'in "Tek Kişilik Din" şiirindeki gibi, sevdiğimden asla vazgeçmeyeceğimi ima eden yazılar kaleme alıyor olmam. Ona ve onun gibilere göre, bizim gibi insanlar bu duygularda samimi olamazlar. Olsa olsa, poz atıyorlardır. Dirençleri elbet kırılacaktır, çünkü mantık bunu gerektiriyordur. Ne mantıkmış arkadaş, anlatmakla bitiremedik, bir daha bağırayım oldu olacak. Seviyorum ulan!

Bir akdin altına imza atarken, onun hakkını verebilmek gerek. "Sevil de sevme, ağlama ağlat, yoksa zehrolur bu tatlı hayat" diyerek "Carpe Diem" yaşamak isteyenler önden buyursun. Biz kendimize "Mihrabım diyerek sana yüz vurduk" şarkısını seçtik. Onu terennüm ediyoruz. Romantizm pozu atan mütefekkirler, yalan dolan çıktı diye biz kendimizden geçecek değiliz.

Kaşkollu Polis

Konuya girmeden önce, olayın bir tarafı olduğumuz için uygulamaların bize tuhaf gelmesi ihtimalini, terazinin bir kefesine koyalım.

Diğer kefeye de stadlarda ve salonlarda uygulanan güncel emniyet (?) tedbirlerini yerleştirelim. Sırasıyla;

1. Dışarıda toplum polisinin arama ile bozuk paraları ve kafasına esen sert cisimleri toplaması ama içeride dönen bozuk para ve meşrubat sirkülasyonu.

2. Yine içeride, bu kez çevik kuvvetin vaziyet alması ve taraftara yönelik "Sizin ne işiniz var burada? Hadi sizi geçtim; bizim ne işimiz var burada? Madem hem sizin, hem benim işim yok; benim kendime iş çıkartmam gerek. Ne bakıyorsun lan? Al bunu, al, al, al" gerginliğini sürekli hissettirmesi.

Sosyal ve psikolojik etkenler zerre düşünülmeden, klasik bürokrasi refleksleriyle çıkartılan kanunlar eşliğinde yapılan bu akla ziyan önlem silsilesine yeni bir halka eklenmiş bu sezon.

Şuradaki habere göre, tribünde izlediği takımın kaşkolunu takan polisler varmış. Bunların tespitleri eşliğinde taraftarlar cezalandırılıyormuş. Tabii uygulamanın keyfiliği sabit. Örneğin tribündeki polis beyin morali o gün fazlasıyla bozuksa, neşeli bir gününde tolore edebileceği davranışa cezalık muamele yapmaması için bir engel yok. Hatta bilakis, "işini layıkıyla yapmış olmak" gibi terapi etkisi yaratabilecek bir karar olduğundan, rahatlayarak hayatına devam etmesi mümkün. Bu arada "ne şehittir, ne gazi" olan tribündeki müstakbel niyazilere ne olacak? Allah bilir.

Benim, bu hususa ve sonrasına dair merak ettiğim birer şey var.

Birincisi, polis amcaların taktığı kaşkollar lisanslı ürün mü olup, olmadığı?

İkincisi de, jurnal müessesesi ne zaman harekete geçirileceği?

Mesela bizim kulübün başında hazırda bir Padişah hazretleri varken yapılabilir bu.

Yaşasın meşrutiyet!

Sanal Gazete & Okuyucu Yorumu

Malum, gazetelerin internet sitelerindeki haberlerin çoğu "Laf olsun, torba dolsun" diye konanlardan ibaret. Çıplak kadın resmi arıyorsanız veya hafif oynak vaziyette olan ruh halini "Aaa ne ilginç lan" tepkisi verilecek bir resimle şenlendirmek niyetindeyseniz, aradığınızı fazlasıyla bulabilmek mümkün ama bunlar çıktığı zaman geriye kalanlar, "gazete" kavramı özelinde doyuruculuğa ulaşmayı garanti edemiyor. Tabii bizimkilerden, örneğin bir Guardian kalitesi beklemek zor ama "Tıklayın, götü görün" gazeteciliği yerine, iletişim mezunu onlarca gence, "amatör yazar çizer" kadrosunda yer vererek, matbu alemde olmasa da sanalda kalem oynatma fırsatı sunup, memleketteki mütefekkir sayısına katkıda bulunmalarını bekleyebiliriz. Olmuyor, canlarının sağlığı...

Haberlerden ayrı olarak, bir de haberlere dair okur yorumları var ki onlar başlı başına makara kaynağı. Bunlardan, bugün karşılaştığım bir tanesine okuduğumdan beri gülüyorum.

Falanca dizide geçenlerde bir sevişme sahnesi olmuş. Bu sahne çok yankı getirmiş. Bir sevişme sahnesi daha çekmişler ama bu sefer koltukları kamuflaj olarak kullanıp, uzuvları göstermemişler. Haber bu. Yorumlar ise şöyle.

"Bu kadar, sevisme sahnesi amerikan dizilerinde yok. . ne yapilmak isteniyor. . anlamis degilim."

"Yeter artık illaki sevişmek zorundalar mı acaba yeter artık ya işin cıvığını çıkardılar..."

Haber oradaysa, yorumlar da burada.

Amerikan dizilerinde sevişme olmadığı tespiti, böyle sahnelerin toplumsal bir kötü niyete yönelik olması, sevişmenin mecburi hizmetlik durumu ve cima ederek cıvık çıkartılması gibi muazzam (!) tezleri içeren bu yorumların meali ne?

1. Bulan var, bulamayan var. Bizi coşturmak mı istiyorlar? Canımız çekiyor lan!
2. Sevişmeden ilişki olmuyor mu kardeşim? Biz sevişiyor muyuz? Gerçi bir ilişkimiz de yok ama... Sevişmesinler kardeşim. Canımız çekiyor lan!

"İki kişiye bakarak, toplumsal genellemeye girmeyelim" diyeceğim ama sanatsal bir yapım söz konusu olduğunda "Yaptığınızı izlenebilir kılmak ve ilgi çekmek için sevişme sahnesinden başka bir şey bulamıyorsanız, yapmayın bu işi kardeşim" diye eleştiri getireceğine, en doğal hormonel hareketlerden birine yüklenmeyi seçen yığınların varlığını bildiğimiz için gayet rahat genellemeye gidebiliriz herhalde. Bitmez bu işler!

24 Eylül 2009 Perşembe

Nur İçinde Yat Paşam



Her rakı bardağının yolu, her sevenin kulağı en az bir kez senden geçer. Nur içinde yat paşam.

Kendi sesinden hayat hikayesi de burada.

Demokraside Bodyguard Açılımı

Taha Akyol'un bugünkü yazısı şu şekilde bitiyordu.
"Konulara ilişkin olarak asgari düzeyde bilgi sahibi olmadan hamasi milliyetçilik, hamasi Atatürkçülük, hamasi İslamcılık veya hamasi solculuk yapmak çok heyecan vericidir, coşturur, ağlatır, bağırtır, hatta eylem yaptırır...
Ama akıl ve bilgiden uzaklaştığı oranda zarar verir!
Her fikrin iyisi makul ve bilgili olanıdır."


Geçmişinde, siyasi kariyerini öfkeyle kalkmalara bağlayarak, zararla oturan sayısız politik şahsiyet bulunduran Türkiye gibi bir ülkede, bu mantıksal yaklaşımın hakim olması, tavşan bokluğu kıvamında bir orta yolcu olmaya değil, sağlıklı bir sürecin ilerlemesine neden olur. Fakat bunu tatbik edip, kitlelere anlatarak, ortamı "Siz hainsiniz. Hayır, siz daha hainsiniz" geriliminden kurtarması gereken, siyaset insanlarının halini gördükçe bunun imkansızlığı da anlaşılıyor.

Belki şimdiki olayın bu sağduyu ve itidal yoksunluğu ile alakası yok ama siyasilerin olayın özünden ziyade şekliyle ilgilenmeye teşne olduklarını göstermesi bakımından önemli bir örnek.

Edibe Sözen nam mebus hanımefendi, yaptığı yazılı açıklamada "Kevin Costner'ın demokratik açılımı can-ı gönülden desteklediğini ve kendisini Ekim ayındaki AKP kongresine çağırdıklarını" söylemiş. Maalesef, programı dolu olduğundan bu davete icabet edemeyecekmiş ama sonrasında Türkiye'ye geldiğinde, açılıma dair net mesajlar içeren bir konuşma yapacakmış. Haberi de şurada.

Benim şu kaz kafamın öncelikli olarak basmadığı şey; yalnızca Kevin Costner'ın AKP kongresinde değil, herhangi bir Hollywood yıldızının, herhangi bir parti kongresinde ne işi olduğu ve sünnet düğününe şarkıcı çağırırmış gibi, kongreye celebrity çağırmanın düşünsel anlamda bu ülkeye veya sürece yararının ne olabileceği? Ama ondan da önemlisi bir şey var (!) Acaba gelirken Whitney'i alacak mı yanına Kevin? Her kuş bitti, bir leylek kaldı.

Herkeşe Bizden Çay

aethewulf'un ilgili yazısında da belirttiği üzere, senelerce "Vur enseye şaplağı, al ağızdan lokmayı" yapmaya alışmış Efes Pilsen'in zirzopluklarına "Yeter" demek için geç bile kaldık.

Oysa ki "Biz Fenerbahçeyiz. Bizimle uğraşanın sonu hayra çıkmaz" diyen bir Fenerbahçe Başkanının karşısında, mabadı kırık müessese takımları duramaz. Biz Aziz Yıldırım'ı bu konuda çok bekledik. Bildiğimiz kadarıyla daha da bekleriz ama Efes de gerilsin biraz. Rahatlamak için çay içilebilir...

Not : Yine aethewulf'un seçtiği yukarıdaki resimde Kerem Gönlüm'ü çayına ulaşmak için mücadele verirken görüyoruz.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Şimdi İstanbul'da Olmak...

Ulan her şey bir yana, yemlenen güvercin görmek bile bu kadar ağzına sıçıyorsa insanın, hakikaten fena şey bu gurbet. Gerçi bu içkinin üzerine ağrı kesici içmek gibi bir şey. İçki sert oldu, memleketten bir kaç gün önce gelen bir haberle. Üzerine bu. Alacağınız olsun...

Okeyde Ara Taş, Altılıda Karataş

Bugün ajansa düşen bir haberde okuduğumuza göre, Halis Karataş "Kaç yarış kazandığımı bilmiyorum. En son 2006 yılında 3.300 tane olduğunu söylemişlerdi" diye beyanat vermiş.

"Akınsız altılı, akılsız altılı" veya "Sülo'nun binişi, Kazım'ın itişi" gibi darbımesel örnekleri bir yana, ganyan yakın tarihinin en isabetli cümlesi herhalde başlıkta yazılı olandır. 1996'dan başlayarak verilen TJK resmi sitesi rakamlarına göre, katıldığı 11.130 yarışta;
3.096 birincilik
2.121 ikincilik
1.670 üçüncülük
1.187 dördüncülük kazanan Halis Karataş sayesinde "Bugün de çorba parasını çıkardık" diyerek, ganyan bayiinden mutlu ayrılanların sayısı gerçekten de çok fazladır.

Gerçi bizim gibi, çocukluğundan itibaren "Eski zamanlar bir başkaydı" nağmelerine maruz kalarak büyüyen nostalji ve maneviyat bağımlılarının gönlünde Süleyman Akdı'nın yeri her zaman Karataş'tan yukarıda olmuştur ama ortada inkar edilemeyecek gerçekler var. Ekrem Kurt ve Mümin Çılgın gibi, bizim nesil için "eski zaman jokeyi" olan ustalardan sonra "Süleyman Akdı İmparatorluğu" tüm haşmetiyle sürerken, genç bir prens olarak piste çıkan Halis Karataş ortalığı silip, süpürdü. Selef Akdı'nın, Halef Karataş'a pisti devretme sürecinde, iki ayrı yarış karakteri ve iki ayrı insana dair hatıralarla doldu ganyan maceramız.

Şevket Süreyya Aydemir kitaplarındaki gibi olacak ama... Bu hatıralara dair en keskin bir gün hala hatırımdadır. Arz edeyim.

Geçmiş senelerde bir zamanlar, kışın ortası... Yar yine, bir ara tatilde daha, uzaklara gittiğinden mütevellit "Estergon Kâl’ası bre dilber aman, su başı durak aman. Kemirir gönlümü bre dilber aman, bir sinsi firak" diye çığrına çığrına, tek başıma arşınlıyorum Küçükyalı sokaklarını. Yine böyle bir gün, sabahın kör vaktinde, ahmak ıslatan eşliğinde, yarışseverin akademik ve ansiklopedik bilgi kaynağı olan "Yarış Dünyası" mecmuasını satın alacağım gazete bayiine doğru seyirtirken bir korna sesi duyuyorum. Kafayı kaldırıp, sesin geldiği yöne bakmamla, ağabeylerin camdan sarktığı beyaz Kartalı ve bana doğru sallanan nev-i şahsına münhasır "Ferudun Demir Enteresan Atlar" bültenini görmem bir oluyor. "Günaydın..." diye başlayıp, "Napıyosun lan g.t?" şeklinde devam ederek, sabah sabah şok etkisi yaratan selam faslından sonra, "Bursa'ya gidiyoruz, gelsene" teklifine "Ehe ehe..." diye balıklama atlayan bir halet-i ruhiyeye bürünüyorum.

Yolu uzatıp, döne dolaşa giderken Karacabey Tarım Hara'nın da önünden geçiyoruz. Aramızdaki en yaşlı zat olan, 50 küsur yaşındaki, evli ve iki çocuk babası emekli banka müdürü ağabeyimizin, sabah birasının da etkisiyle "Aslında var ya, buralarda ev yapacaksın bir tane. Sabah akşam tayları izleyeceksin. Çocukluktan tanıyacaksın hayvanları. Uzun vadeli düşünün lan" şeklinde dillendirdiği analitik ötesi bakış, "Abi 30 yıldır oynuyorsun, toplamda 3 tane altılı buldun mu, onu söyle sen" denerek küçümseniyor. Akabinde, bir yandan yola devam edip, bir yandan da her biri yüksek eğitim seviyeli ağabeylerimizin "Bursa altılısı adamın donunu alır donunuuuuu" ve "O at fotoya birinci girsin, gelsin bir de bana girsin" sesleri eşliğinde hipodrom mahalline varıyoruz.

Sekiz koşulu bir yarış günü... Halis Karataş'ın tek koşusu var. Süleyman Akdı da farklı bir koşuda, sadece bir kez at biniyor. Fakat anlatacağım şey, bizim altılı maceramız değil. Zira seneler boyunca Bursa'da değil altılı, en küçük bir ikili bahis bile yakalayamamış olan bendenizin hayli yüksek meblağı haiz o günkü kuponu, iki boş koşuyu üst üste kazanan Yemen Tunç'u "Bunu da mı alacak lan? Yedirmezler" diyerek yazmamam sonucunda ilk ayaktan yatıyor ve geri kalan beş ayağı haplanmış gibi izliyorum.

Bizim konumuz Karataş'ın ve İmparator'un halleri üzerine... Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde belirttiğim üzere, uğradığım şok yüzünden, "Karataş'ın hatır için bindiği ve tabelaya bile giremeyeceği" söylenen atın ismini anımsamıyorum ama yarışı kazanışı dün gibi aklımda. O zamanlar Arap atı yarışları şimdiki gibi yaş üzerinden değil, grup üzerinden koşuluyordu. Handikap puanlarına dair bir ayrıştırma uygulanırdı; C grubu düşükten başlayarak, B grubu orta kalite ve sonunda A grubu sınıf safkanlara doğru açılan bir grup cetveli vardı. Halis'in at bindiği yarış B grubunundu. Karataş, kısa mesafede, iki kere dışarıya savrulan ve bir kere de önü kapanan atı o kadar ustalıkla getirdi ki yatanlar bile kuponlarını yırtarken sükunetle davrandılar. Hoş, sonradan "Karataş yok oğlum benim kuponumda. Geliri yok burada. Kopil miyim ben a.ına koyım. Biliyoruz bu işleri" havası atan bu vatandaşların, sonuca dair asil kabullenişinde (!) gün sonunda cepten çıkan Halisli kontra kuponların etkili olduğu anlaşılınca "Söverim gelmişine geçmişine, ayıpsa ayıp" nidalarıyla çınlamıştı ortalık...

"Empire Strikes Back" yani İmparator Sülo'nun vuruşu ise son ayakta geldi. Bol sürprizli, ortalama yarışseverin kuponunu çoktan yatırmış bir Bursa günü daha kapanırken, son koşu kıran kırana geçti. Erhan Yavuz, Yemen Tunç ve Musa Demir potaya çok az farklarla girdiler. Yarışın sonucu foto finişte belli olacaktı. Herkes merakla beklerken jokeyler de atların üzerinde, seyircilerin önünden geçmeye başladılar. Bir yandan da yüksek sesle tartışıyorlardı. Ta ki arkalardan tırıs gelen atının üzerinde İmparator bağırana kadar:
"Heeeeyyyyttt"

"Tıp" diye sesini kesip, başını öne eğen jokeyleri ve saha kenarında önünü ilikleyecek pozisyona gelen yarışseverleri hala olanca netliğiyle hatırlıyorum. Hadi jokeyleri bir yana koyalım, izleyenlerin dahi o hale gelmesi Süleyman Akdı hakkında sağlam bir referans olur herhalde. Öyle ki İmparator Sülo tribüne dönüp, "Sen, sen, sen... Üçünüz, girin çim pistte mıntıka yapın lan" dese, kimse itiraz etmeyecek gibiydi o anda.

Bir nevi ustalara saygı kuşağı olarak geçen bu yazının yan fikri de hipodromda yarış izlemenin ufku genişlettiğidir. Halim selim bir jokey olan Ahmet Atçı'ya yarıştan önce "Ahmet Abi..." diye seslenen ve göz göze gelince "S.k anasını bunların" diye ekleyen yarışseverin, yarıştan sonra kazanamayan Atçı'ya "Sepeeeet, anamızı s.ktin, Sepeeeet" diye bağırması ne kadar ufuk açar, orası okuyucunun takdirine kalıyor ama ne demiş Atatürk?
"At yarışları, modern toplumların sosyal bir ihtiyacıdır"

Sizin Gibi Haber Ajansının...

Flying Dutchman, dün Massimo Busacca'nın delirip, taraftara hareket çektiğini yazmıştı. Bugün de İHA üzerinden haber sitelerine dağılmış haber. Bir örneği şurada görmek mümkün.

"E ne var bunda?" demeyelim, haberi dikkatli okuyalım; bakalım ne demiş (!) Busacca, maçtan sonra açıklamasında?
"Bir avuç kendini bilmez taraftarın provokasyonuna geldim."

"Yahu kardeşim, bir siktirin gidin" desek haksız mı oluruz şimdi? Klişelerden kurtulmamaya yemin etmiş bir spor basını anlayışı, bir kolaycılık, bir boşvermişlik ki olur şey değil...

Tamam, tek bir haber üzerinden, bütün spor basınına laf sokmayalım ama mümkünse bir diğer klişeyle "Tamamına mal edilemez" ile de üstünden atlayıp geçmeyelim bunun. Ayıptır!

Haberde referans olarak verilen SonntagsBlick gazetesinin ilgili sayfası burada. "Bir kaç kendini bilmez" ibaresini gören Adem oğlu, Havva kızı varsa bir haber etsin.

Geri Döndü!

Bir ay kadar önce "Juju Döner mi?" diye sormuştuk. Memleket televizyonlarından birine verdiği röportajda müjdeli haberi kamuoyuna arz etmiş kendisi. Önümüzdeki sene Avusturalya Açık Tenis Turnuvası ile geri döneceğini söylemiş.

"Hayatında bir Grand Slam kazanmış kadın, azmanların ikisini de tokatlayıp, kupa kaldırdı. Benim neyim eksik lan" diye düşünmüş olması muhtemel eski şampiyonu selamlıyoruz. Tokat manyağı yap Williams'ları Juju!

22 Eylül 2009 Salı

55Lira.Com

55Lira.com tamamen bağımsız bir internet sitesidir.

Tek derdimiz, tek amacımız Fenerbahçe tribünlerinin halktan koparılmasının önüne geçebilmektir.

Protestomuzun toplumun büyük bir kesimine ulaşabilmesi, ve hatta Fenerbahçe yönetiminin sesimizi duyabilmesi için vereceğiniz desteğin önemi çok büyük olacaktır.

MSN, Facebook, Twitter gibi sosyal ağlar üzerindeki arkadaşlarınıza sitemizden bahsederek; blogunuzda sitemizi duyurarak, üye olduğunuz topluluk forumlarında sitemize yer vererek bize destek olabilirsiniz.

Blogunuzda ya da sitenizde yazmış olduğunuz yazıları lütfen bizimle paylaşınız. Destek veren siteler, bu sayfa altında listelenecektir.

55lira.com için banner görselleri tasarlayarak bize yardımcı olabilirsiniz. Tasarladığınız görsellerinizi lütfen bizimle paylaşın.

Farklı destek yöntemleri için lütfen İletişim sayfamızı kullanın.

Biz Fenerbahçeliyiz! Bizden çok adam çıkar!

Hal-i Pür Melal

Biliyorum, daha her şey bitmedi ama...
Tribünün geldiği şu noktaya bakıyorum.
Ölmek istiyorum.

Sen Daha İyi Oynarsın, Nuri

Turnuvaya dair tek kelime yazmadım devam ederken, uğursuzluk getirmeyeyim dedim. Kuruntu yapmışım, benimle alakası yokmuş. Makara bir yana, vaziyeti sadece Hidayet'in performansına yüklemek adil olmaz. Ne Milli Takım Orlando, ne oyun kurucular Orlando'nunkiler. Dolayısıyla Nba'deki son sezon istatistikleri olan
16,8 sayı
5,3 ribaund
4,9 asist
% 41,3 şut yüzdesi
% 35,6 üç sayılık atış
% 80,7 serbest atış rakamlarını, şampiyonadaki
9,8 sayı
4,2 ribaund
2,6 asist
% 32,9 şut yüzdesi
% 33,3 üç sayılık atış
% 85,0 serbest atış ortalamaları ile karşılaştırırken, düşüşleri takımdaki diğer yokluklara bağlamak mümkün. Ama yine de, takımın bir numaralı hücum silahından daha etkili bir şampiyona bekliyor insan.

Turnuvayı seri galibiyetlerle başlayıp, seri mağlubiyetlerle bitirerek "Türk gibi bitirmek" fiiline mazhar olduk. Acaba bu sonuç doğru değerlendirilip, futboldaki Turkolar gibi, "uh ah dev adam, 12 dev adam" coşkularının da sadece hamaset ile gök kubbenin yedi kat yukarısına çıkmaktan ibaret hezeyanlar olduğu anlaşılacak mı? Yoksa aynı tas, aynı hamam devam mı edeceğiz? Ve sahi, Tanjeviç Fenerbahçe'de ne yapacak acaba?

Fenerbahçe demişken ve bitirirken; parkeye bakarken bir milli maçları düşünüyorum, bir Fenerbahçe maçlarını. Biz hayatta bir çok şeyi olduğu gibi, basketbolu da Fenerbahçe'yle sevmişiz arkadaş.

Jedi Kilisesi

Mekan, Galler'de bir süpermarket.

Adamımızın ismi Daniel Jones. Halihazırda 500.000 kadar üyesi bulunan Jedi Kilisesi'nin kurucularından.

Jedi ismi olarak kendisine "Morda Hehol"u seçmiş bulunan bu güzide manyağımız öğle tatilinde alışveriş yapmak için ilgili süpermarkete giriyor. Tabii Jedi cübbesi ve başlığından müteşekkil standart Jedi aksesuarlarını kuşanmayı ihmal etmeden...

Gelgelelim, içeride takılırken mağaza yetkilileri gelip, kendisine "Mağaza kurallarına aykırı olduğu için, başlığı çıkarması gerektiğini" söylüyorlar.

Bu uyarı karşısında kendisini dinen aşağılanmış hisseden Morda'ya, "En büyük Jedi ustalarının bile zaman zaman başlık takmadan dolaştığı" söyleniyor ama vatandaş "Benim dinimin doktrini bunu emrediyor, karışmayın bana" diye ısrar edince hadise büyüyor.

Mağazadakiler "Çıkarsana kardeşim" dedikçe, Morda "Çıkarmam" diye tutturuyor ve oradakilere Jedi kilisesinin kartını dağıtıyor. Akabinde mağazadan çıkınca da soluğu evde alıp, bir şikayet metni hazırlayarak şirkete gönderiyor. Metinde kabaca:
"Hiç biri beni dinlemedi. Ayrıca son derece kaba davrandılar. Üç kişi etrafımı sardı. Bu çok korkutucuydu" yazmış ve Tesco ürünlerini boykot edebileceğini söylemiş.

Tesco da bunun üzerine bir açıklama yapmış:
"Jediların başımızın üzerinde yeri var ama mağazamıza geldiklerinde başlıklarını çıkarmalarını istemek zorundayız. Obi-Wan Kenobi olsun, Yoda olsun, Luke Skywalker olsun, hepsini başlıksız gördük ve karanlık tarafa geçmediler. Ayrıca başlığını tek çıkarmayan İmparatordu. Hem Jedi'lar başlıklarını çıkarmazlarsa, bir sürü özel indirimi göremezler."

Bu arkadaşın Türkiye'de ikamet ettiğini düşündüm de bir an. Işın kılıcını yaslayıp, açıp açıp kapatırlardı kendisine. Tesco'dakiler sabır anlamında Master Jedi'mış.

Haberin orjinali de burada. Manyaklığın bedava olduğuna kanıt arayanlara arz olunur.

Bu arada resim de efsane seri Chad Vader'dan. YouTube'dan bulun, izleyin derim.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Ayrılık Olmasaydı

Kaç kere dem vurdum bu şiirden, bu blogda, anımsamıyorum... Ne gazeteciyiz, ne yazar, ne fark eder. Yine, yeni, yeniden, inadına Orhan Veli, sürekli Müşfik Kenter. Süleyman Efendi'ye imrenmek mi bizimkisi?
----------------------------------
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.

Mesele falan değildi öyle,
"To be or not to be" kendisi için;
Bir aksam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzgar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yaz yazısıyle:
'Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.'

55 Liraya Tepki Büyüyor

Fenerbahçe HALK demektir.
55 Lira HALT etmektir.

Sevdamızı Sömürmeyin.

Gel Ulan Dışarı!

İnternetsiz geçen iki gün esnasında ve sayesinde ve başka haberlerin de etkisiyle, asabiyette zirve yapmışken izledim Belediye maçını. Daum'un da dile getirmesiyle iyice kendini hissettiren "Türkiye daha önemli" fikrine güvenden midir, yoksa rakiplerin iç güveysinden bile hallice olmayan durumlarından mı, bilinmez "Nasıl olsa alırız lan?" diye izliyorum lig maçlarını bu sene.

Bunun elbette rasyonel bir yanı yok. "Şurası daha mühim" diyerek, maç seçmeyi kafasına koymuş bir takımın, hele o takım bir Türk ekibiyse, motivasyonda nasıl sorunlar yaşayacağını tahmin etmek zor.

Ayrıca uyku sersemi duyduğum bir Daum beyanatı "Sizin için hangisi önemli?" sorusuna cevap olarak, "% 100 Türkiye Ligi, % 100 Avrupa Ligi. Ama % 200 diye bir şey olmadığına göre, % 51 Türkiye Ligi, % 49 Avrupa Ligi" gibi bir şeyler anlatıyordu dün gece. Tamam, lisede matematiğe yüklenmedik, sadece meslek derslerimizi önemsedik ve bu sayede defaten çaktık ama buna da ne denir ki şimdi? Bilemedim.

Wederson'un frikik golünden ve maçtaki galibiyetten daha mühim bir şey var bana göre. O da Kazım ile taraftar arasındaki diyalog. Kazım oyundan çıkarken, tribünden birisi laf atıyor, Kazım da cevap veriyor. Evet, belki bu vaka-ı adiyeden bir durum. Bunun için sağda, solda, önde, arkada, milyon kez yazılıp da hiç bir şeye derman olamayan yazılardan bir tanesini daha yazacak değilim. Artık bu taraftar profili oturdu. Fiyat planlaması, taraftara çıkartılan zorluklar, aleni savaş derken gelinen noktada eskiye özlem duyan, eskiye devam etmek isteyen taraftarların tecriti gerçekleşti. Kalan sağlar da oyuncusunu yuhalayan taraftarların oldu. Etkilerinden doğan tepki sporcunun tribüne el kol çekmesi oldu. Böyle yerleşti, böyle gidecek artık.

Peki en ufak cezada "Sizin yüzünüzden" diye taraftarına yüklenen, "İstediğimi yapmazsan staddan atarım haa" diyerek devamlı tedirginlik yaratan, icra makamı ve resmi kurumlar şu çirkinliklere imza atan taraftarları teşhir ya da tecziye etmek için ne bekliyor? İnsanların dokunulur olması, verdikleri paranın miktarıyla mı ilgili? Rakip voleybolcuya "Götün başın oynuyor" dediği için "Toplayın, atın bunları içeri" talimatına maruz kalan insanların, kendi futbolcusuna sövmekten daha sakıncalı yaptığı ne var?

"Yazmayayım uzun uzun" dedim, yine yazdım. Resmen fuzuli insanlarız lan! Her yerden haykırıyorlar. İnadına yaşamaya devam ediyoruz. Bok varmış gibi.

Jedi Order'a Dikiz


Bunlar Yeni Cumhuriyet'in aydınlık yüzleri.
Bunlar galaksinin yüz akı.
Bunlaaar... Vay anasını...
Jedi Order'a bak, neydi ne oldu?

18 Eylül 2009 Cuma

Heaven & Earth (by Kitaro)

Bu aralar, bana bundan başkası gitmez.
İyi bayramlar...

The Force is Weak

Bundan seneler önce, Capitol alışveriş merkezine dolaşmaya gitmişiz; misafirlerimiz var. Nisa taifesinin mağaza faslı arasında, Toys R Us'ın önüne denk geliyoruz.

Misafirlerden, şimdi 10'ların yarısını geride bırakmış ama o zaman 10'lu yaşlarına gelmemiş olan Cem kardeşim içeriye daldığı gibi Action Man'lere yöneliyor; ben de "Aaa ne güzel lan. Aaa ne süper lan" diye şaşıra şaşıra, sağdaki soldaki Star Wars oyuncaklarına hayran olan, yirmiküsur yaşındaki eşşek kadar bir adam olarak peşinden seyirtiyorum.

Ablası Cem'e güzel bir action man alıyor; peşlerinden kasaya gelen benim elimde hayvani bir paket. Askerlik yaşı gelmiş, bu 85 kiloluk kocaman adamın elinde oyuncak olduğu halde, boş ama hararetli gözlerle pakete baktığını gören, ortamın akil insanı konumundaki misafirler soruyor, "O ne?" diye. Mağaza çıkışında Coruscant'ta konsey huzuruna çıkacakmış gibi bir heyecanla "Işın Kılıcı" diyip, hafif sesle ekliyorum; "An elegant weapon for a more civilized time. For over a thousand generations the Jedi Knights were the guardians of peace and justice in the Old Republic. Before the dark times, before the Empire"

"Empire..." vurgusundan sonra kafamı kaldırdığımda karşılaştığım gözler "Vallahi deli, billahi deli" diye bakıyor. Dükkandan çıkıyoruz; "Lightsaber güzel, ortam çok güzel"

Yukarıdaki resimde Amerika Başkanı'nı, o gün benim aldığım lightsaberın aynısı ile görüyoruz. "Ulan aradan yıllar geçmiş, force fx saberlar ortada geziyor, ala ala Altunizade Toys R Us'tan aldığımız modelin aynısını mı aldın bre Barack?" demeden duramıyoruz ve kendisine 10 üzerinden 4 veriyoruz. Hangi programdı lan o? Rüküşlü müküşlü. Neyse ki yok artık...

Hem Anne, Hem Şampiyon

Yukarıda Kim Clijters, Jada'nın annesi, 2009 Amerika Grand Slam Şampiyonu.

Aşağıda Evonne Goolagong Cawley, Kelly'nin annesi, 1980 Wimbledon Grand Slam şampiyonu.

Aşağıdaki tarih, yukarıdaki tekerrür.

17 Eylül 2009 Perşembe

Bağırsak Festivali

Almaty'de, 27 Eylül'de "Baursaki Festivali" varmış. Duyulunca "Bağırsak" kelimesini çağrıştıran bu festival objesinin bizdeki karşılığı, Türk edebiyatında, Orhan Veli sayesinde "Puf böreğine hele biterim" şeklinde giren hamur ürünü.

Resimde festival komitesini görüyoruz. Önlerinde üç sepet baursaki ve iki sepet elma. Baursaki festivali gününde resmi tatil ilan edilmesini önerecekmiş bu komite. Demek bunlar bizim memlekette olsalar, her gün tatil isteyecekler. Bir gün su böreği, bir gün güllaç derken yat babam yat!

Yiyelim, güzelleşelim.

Garip Oğlu Bir Adalet

Adli vakalarda esas gözetilecek şey, kamu efkarının sonuçtan tatmin olması değil, bütün sürecin hukuka uygun olmasıdır.

Mamafih bu mantıklı ama soğuk cümleden sonra, rahmetli Cem Karaca'nın Şeyh Bedrettin Destanı'nı yorumladığı tonda şu söylenebilir:
"Deme... O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek... O, bu dilden anlamaz pek. O, 'Hey gidi kambur felek,hey gidi kahpe devran hey' der."

Bunun nedeni, bizde ateşin "sadece" düştüğü yeri yakması... Ateşi tutuşturanlara ve/veya kıvılcımı çıkaranlara, belirli katlarda muteber insanları tanıyorlarsa, diş geçmiyor. Uzun lafın kısası, sosyal adaletsizliğin her yanı sarmış olduğunu, bizzat adli makamların kendisine bakarak anlamak mümkün.

Bu yoksunluğun başımıza kısa süre önce ve belirli bir siyasi erkin sayesinde geldiğini söyleyemeyiz. Gerek muhafazakarlıktan dem vuran, gerekse reformcu olduğunu söyleyen politikacıların hiç biri bürokrasi duvarlarının kalınlık ayarıyla oynamaya kalkmadı Türkiye'de. Böylelikle kimileri zor ve hararetli zamanlarında iltimas meltemiyle serinledi, kimilerine sert bir "olmazsa olmaz" duvarı çekildi. Tespit aşamasının son raddesinde; en sert salvolarını ihtilal zamanlarında yapan bu zihniyetin, sivil toplum hayatının bütün katmanlarınca büyük bir tevekkülle karşılanmasını koyunluk ile açıklamanın haksızlık olacağını sanmıyorum.

Bu ağıl sakinliğine istisna teşkil edebilecek bir cinayetti, Cem Garipoğlu'nun işlediği. Üzerine yazılıp, çizilmeyen kalmamış bir süreç sona erip, bugün itibariyle vatandaş yakalandığı anda başka bir dönem de başlamış oldu. Soyadına Garipoğlu denen ama garip oğlu olmayan ve ne oğlu olduğu gayet aşikar gözüken vatandaşın alacağı cezaya dair ekşisözlük'te detaylı bir yazı var.

Bütün sürecin hukuka uygun olmasından bahsetmiştik yukarıda. Bu minvalde, "yargı süreci" diye adlandırılan, "kanunlar ve uygulayıcıların vereceği cezaya" bir tek kelime edebilmek mümkün değil. Peki ya öncesi, "yakalanma" diye servis edilen teslim olma aralığı, o arada geçtiği söylenen ve inanmak için milyon tane sebebimiz olan pazarlık dedikoduları. Bunlar ne olacak?

Sadece Münevver olayına dair değil endişenin sebebi. Bu "bir" cinayet. Ya mazidekiler, ya müstakbeller? Hepsi aynı kaderin oyunu mu olacak? Maalesef öyle. Ne zamana kadar? İnsanların çoğu, örgütlü biçimde ağıldan çıkana kadar.

Benjamin Disraeli'nin "When men are pure, laws are useless; when men are corrupt, laws are broken" sözündeki püripak insanı beklemiyor kimse ama toplum da yoz olmasın bir zahmet. Olmasın ki valisi, emniyet müdürü işin cılkını kolay çıkarmasın.

Lakers vs. Celtics

"Biberleyelim" ile inceden geçmişe dönünce, EA Sports'un başında saatler geçirdiğimiz oyunlarından bir tanesi geldi aklıma.

1989 yapımı "Lakers vs. Celtics" grafik anlamda müthiş basit ama çok keyifli bir oyundu. Arkadaşlarla karşılıklı yapılan kısa süreli müsabakalardan sonra kafayı bozarak; turnuva modunu, standart play off serisi şartlarında ve 48'er dakikalık sürede oynanan maçlar sonunda ilk bitirdiğimde, eve şampiyonluk yüzüğü postalanmış gibi sevindiğimi hatırlarım.

Oyundaki seçeneklerimiz, Los Angeles Lakers, Phoenix Suns, Seattle Supersonics ve Utah Jazz'dan kurulu Batı Konferansı'na karşı; Detroit Pistons, Chicago Bulls, Boston Celstics ve New York Knicks'den oluşan Doğu Konferansı. Bunların birer de All Star takımları var.

Los Angeles Lakers oyundaki en orjinal takım konumunda. Kadroda Magic Johnson, Kareem Abdul Jabbar ve James Worthy'nin yanında Orlando Woolridge ve David Rivers gibi kıta coğrafyasından aşina olduğumuz isimler de var. Ezeli rakip Boston da ise Bird, Parish ve Mc Hale en etkili oyuncular. Bunlarla bir tutturduğunuz zaman, gerisi geliyor. O zamanların Detroit'i de çok sağlam tabii. Isiah Thomas ve Joe Dumars'ın yanında renkli yedekler mevcut; Dennis Rodman gibi. Seattle'da kel kafalı Xavier McDaniel enteresan simalardan birisi. Utah'ın uzunlar uzunu pivotu Eaton'ın yanında Stockton ve Malone; Chicago'da gözlüklü Horace Grant'in yamacında Pippen ve Jordan var. Barkley Phoenix'de, Ewing Knicks'de arz-ı endam ediyor. En başta Lakers'a orjinal demişken, Kareem'in hook atışının da oyunda bire bir zuhur ettiğini belirtmeyi unutmayalım.

All Star takımları play-off moduna dahil olamıyor haliyle, ama karşılıklı oyunda seçtiğimiz vakit, Hakeem Olajuwon, Clyde Drexler, Chris Mullin, Dominique Wilkins gibi isimlerle oynama şansına kavuşabiliyoruz. Oyunun eğlenceli bir diğer yönü, Chicago Bulls ile East All Star'a karşı oynadığınızda Jordan'ı, Jordan'a tutturabilmeniz. Tabii diğer ortak oyuncular için de aynısı geçerli. Kramer, Kramer'e karşı...

Klavyeyi bilenler için söylüyorum; oyun iki kişi oynandığı zaman bir taraf numerik klavye tarafındaki tuşları, diğer taraf ise klavyenin caps locka bakan bölümünü alıyor. Hücümda pas atmaya yarayan tuşu, savunmada top çalmak için kullanıyoruz. Şut kullandığımız tuşla da ribaunda çıkmak mümkün.

Oyuncular için faul sınırı diye bir şey yok. Yani dileyebildiğimiz kadar sertliğe başvurabiliyoruz. Faul yapmanın ise üç yolu var. Rakip topu sektirirken kapmaya çalıştığımızda, zamanlamayı iyi ayarlayamazsak ve topu çalmaya çalışanın yüzdesi iyi değilse faulu çalıyor hakem. Rakip şuta kalktığında durduğumuz yer ikinci kıstas. Bodoslama bloğa kalkmak düdük demek. Üçüncü ve son olarak da taktik faul yöntemi gelsin; rakibe fordçuluk yapmak. Süre geçmemesini istiyorsanız, asla top sürmeyen ve rakip sahaya paslaşarak geçen bilgisayarın oyuncularına yaslanıp, iki saniye yön tuşunu ittirmeniz kafi.

Bilgisayarın dripling yapmaması mantıklı çünkü oyunun zorluk derecesini arttırdığımızda, sahada uzun süre kalan oyuncuların yürümeye bile takatinin kalmadığını söylemek mümkün. Top sürenler daha da çabuk yoruluyor. Periyod başına dört tane ile sınırlı olan molalarda dilediğimizce oyuncu değiştirebiliyoruz.

Ses desteği, bilgisayarın basit speakerıyla sınırlı. Yine de mola ve faul düdüklerinin yanısıra, top sektirme, top çalma, şut kaçırma, iki sayılık isabet ve üç sayılık isabet seslerini ayrı ayrı duyabiliyoruz.

Görsel efekt bakımından sahadaki vaziyetlere ek olarak, stresli zamanlarda benchteki arkadaşlardan birisinin sıkıntıyla ayağını salladığını görebiliyoruz. Ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum ama orada bir hareketler dönüyor.

Yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan basılan bir kaç çeşit smaç, kısa oyuncuların turnikeleri ve Fizan'dan atılan üçlükleri bir yana koyacak olursak, oyunun en fantastik hareketi Magic Johnson, Michael Jordan ve Dominique Wilkins gibi oyuncuların, serbest atış çizgisinden sıçrayıp, 1800 derece dönerek bastıkları smaçlar ile fizik kuralı falan tanımayan bir oyun Lakers vs. Celtics.

Geçenlerde katıldığı ödül töreninde duygusallaşarak gözyaşları içinde kalan Michael Jordan ile bitirelim. Sarı-Lacivert renklere gönül vermiş bir Lakers sempatizanı ve Amiral Robinson'dan ötürü San Antonio'ya sempati besleyen biri olarak, Chicago'ya sıcak baktığımız söylenemez ama daha da sevmediğimiz Utah'a hayatı zehir eden geçmiş zaman Bulls'unu da saygıyla analım. Söyle Malone söyle, söyle ne oldu?