Almaty etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almaty etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2010 Çarşamba

Kar Gibi Ben Senin...

Seni hiç sevmiyorum Almaty'de kar.
Buzunu da sevmezdim zaten.

Yeter lan artık!

16 Ocak 2010 Cumartesi

Telefonlar da Kilit

İki gündür mobil telefonların gün içerisinde gidip gelmesi ve atılan mesajların bile ya bin bir zorlukla ulaşması ya da hiç ulaşmaması neticesinde şantiye dışı dünya ile tek bağlantı olarak elde internet kaldı. Allah nazardan saklasın, o da giderse ne halt ederiz bilinmez. Yakın zamanda memlekete doğru yola çıkacağız diye çantaları da toplayıp kitapları istifledik içlerine...

Aha lan, saat gecenin 5'inde kar başladı iyi mi? Bavuldan bir iki parça kıyafet çıkarmak gerekecek. El değmişken kitap da çıkarayım bari. Önümüz hafta sonu, yüklenelim biraz. "Mustafa Kemal Sizin Gibi Kıro Değildi" iki aydır bekliyordu, onu bitireyim.

22 Aralık 2009 Salı

Bir Kez Daha

Her yerde kar var.
Kalbim onun her gece...

Ya da...

Cae la nieve
y esta tarde no vendrás;
cae la nieve
y mi amor de luto está.

12 Aralık 2009 Cumartesi

THY

Bizi sağ salim indirdi, Allah razı olsun.

Ama her şeyi İstanbul'da bıraktı.

Gecenin 5'inde bekle, bekle, bavul yok.

Hilkatten sinirli bir yapım olduğu için alanda bulaşmadık adam bırakmadım. Muhataplarım "Siktir git lan bu ülkeden" de diyebilirlerdi, o derece şiddetle saldırdım sağa sola fakat anlayışla karşıladılar.

Hemen her şeyim o bavulda kalmasına rağmen, üzerinden bir kaç gün geçmişken ben de artık hoşgörülü olayım diyorum ama yapamıyorum. Diyeceğim o ki; bizi sağ salim indirdin, Allah razı olsun, ama bavul departmanının yapacağı işe sokayım THY. Ömrümü yedin THY.

3 Kasım 2009 Salı

Almaty Haritası

Adamlar şehri cetvelle çizmiş adeta.

Bu kadar düzgün planlama bizi bozar. İstanbul'un belediye adamları gelsin, Almaty'i kurtarsın.

Haritanın sağ üst köşesindeki sokak ismine de dikiz bu arada...

"Semra Hanım ve Papatyaları Bulvarı" koyar insan bir tane de. Teessüf ediyorum.

27 Ekim 2009 Salı

Sokak Festivali

Almaty'de, bir tiyatronun sokak festivalinden sahneler. Diğerlerini bilmem ama bizim memlekette olsa şu cupidlerin durumu fenaydı, onu bilir, onu söylerim.






16 Ekim 2009 Cuma

Stadyum Ne İçin?

Şantiyenin batı kanadındaki üniversite stadyumundan bir kare daha. Öğrenciler, 75. Yıl kutlamaları için koreografi çalışması yapıyorlar. Queen ve Edith Piaf çalıyor. Havanın müsait olup da stadyumun boş olduğu zamanı görmedim daha. Çok kereler yazdım, bıkmadan yazmaya devam ediyorum. İmreniyorum. Stadyumlar halkın spor yapması içindir, 40 yılda bir final maçı oynatmak ve izlemeye gelenlerin götünü dondurmak için değil...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Geç, Zaman

Bizim ufaklıklardan bir tanesi, yemek sonrası meskun mahalde uzanıyor. Kadrajdaki parmaklar da bendenizin.

Memlekette geçecek 15 günlük bir molaya 2 aydan az bir süre kaldığı için midir, bilmem; bu aralar bir rehavettir çöktü üzerime. Hem uykusuzluk, hem rehavet. Tuhaf oluyor...

Uzun uzun bir şeyler yazasım yok, hiç bir konuda. Zaten neyi önemsiyorsak, hep aynı şeyler dönüyor üzerlerinde. Kimi önemsediğimize gelince... O, bize gelmiyor.

Gel zaman, git zaman, ne olur bilinmez ama bir zahmet "Geç zaman"

Geç de İstanbul'a gidelim. Belki O da gelir bize. Hayal O ya...

6 Ekim 2009 Salı

İstanbul'un Sokak Köpekleri

Şantiyede aynı buna benzeyen, renk renk, altı tane daha yavru köpeğimiz oldu. Bir de cana yakınlar ki bu kadar olur. Babaları biraz apaçi; demek ki annelerine çekmişler.

Yemede içmede sorunları olmayacak, aynı askeriye köpekleri gibi; zira gıda gani.

Kalacak yer desen, her köşe başı atıl bu aralar zaten; seç, beğen, yat resort yani.

Rahat rahat büyür keratalar.

Şehir içine çıktığım kısıtlı zamanlarda bolca gördüm sokak köpeklerini Almaty'de. Nasıl olmuş da becermişler, soracak kimseyi bulamadım ama bizim memleket buradan fersah fersah geride kalmış bu bakımdan.

Geçmişinde Hayırsızada tecrübeleri bulunan bir bürokratik zihniyetin, bu konu üzerinde sağlıklı çözümler aramasını beklememek gerek belki de. On binlerce köpek ölüsü ve bir dolu tarihsel olayın geride bıraktığı gibi, okumaya yürek dayanmayacak bir edebiyat miras kaldı bize Hayırsızada'dan. İnsanını bile bazen haldır huldur ölüme gönderenler, köpekleri mi göndermeyecekti sanki? İnsanlar üzüldüğüyle, köpekler öldüğüyle kaldı.

Hüzünlü bitirmeyelim. Selahattin Duman'dan okuduğum bir fıkra geldi aklıma.
---------------------------------------------------------
Güneydoğu’nun büyük illerinden birinin büyükçe bir mahallesini köpekler sarmış.. İnsanlar şuradan şuraya korkusuz gidemez olmuş..

Bu hayvanın tabiatı böyledir.. Sokağı, caddeyi sahiplenir.. Birilerini sahibi zanneder.. Ondan gayrisine da hayatı zehreder..

Mahalle sakinleri “köpek teröründen” sokağa çıkamaz hale gelince aralarından üç beş yaşlı, akil adam seçip Belediye Başkanı’na yollamışlar..

“Aman başkan bir çare.. Sabah namazı için camiye bile gidemez olduk..”

Belediye köpekleri toplatmış.. Mahalle bir huzurlu bir huzurlu o kadar olur..

Bir hafta sonra bakmışlar ki bütün köpekler geri gelmiş.. Sokaklar yine onların egemenliğinde.. İnsanlar korku içinde..

İhtiyar heyeti doğruca başkana “Bu ne iştir?” diye koşmuşlar.. Belediye Başkanı biraz mahcup açıklamış..

“Emmiler..” demiş.. “Biliyorsunuz Avrupa Birliği var.. Kediği köpeği artık öldürmüyoruz..”

“Eeey? Napirsiniz”

“Topladığımız köpekleri çoğalmasınlar diye tek tek kısırlaştırdıktan sonra sokağa bıraktık.. Artık korkacak bir şey yok..”

Yaşlılardan biri dayanamamış:

“Ula yavrum” diye sızlanmış..

“Biz demiyiriz ki bu heyvanlar bizi sikiy.. Bizi ısıriyler..”

2 Ekim 2009 Cuma

Kuşlar

Beş kişi ofiste otururken cama çarpıp viyaklayan bir kuş sesiyle zıpladık. Aklıma hemen "Birds" geldi. Küçük yaşta izlediğimiz için ruhumuzda derin izler bırakan ve her "bir yere tünemiş karga" gördüğümüzde "Bak, bak. Nasıl da kesiyor etrafı şerefsiz" dedirten bu güzide yapım için Hitchcock üstadı bir kez daha rahmetle analım.

Resimdekiler, Birds'ün başrol oyuncuları... Soldan sağa Tippi Hedren, Jessica Tandy ve Rod Taylor.

Rod Taylor, geçenlerde vizyona sansasyonel bir giriş yapan Inglourious Basterds'da Winston Churchill'i canlandırmıştı.

Ortadaki, hafif kırık kaynana rolündeki Jessica Tandy; 1909 senesinde doğmuş, 54 yaşında oynadığı Birds'den 31 sene sonra, 1994'de ölmüştü. Onu da en son "Driving Miss Daisy"den hatırlıyorum.

Şimdi baktığımda, yeni yüzyıl içerisinde oldukça fazla filmde ve dizide oynadığını gördüğüm Tippi Hedren'i ise başka herhangi bir yapımdan anımsamıyorum ben.

Issız sahil kasabasına gelen ve bunalıma girmeye dünden hazır tavırlarıyla, zaten cins olan ahaliyi iyiden iyiye işkillendiren yabancı olarak; kuşlarla en çok muhatap olan ve film boyunca hem "Ha öldü, ha ölecek" vaziyetleri, hem de Mitch'le tripleri yüzünden gerim gerim gerilmemizi sağlayan Tippi'ye de uzun ömür dileyelim.

Kuşlar saldırmış, hala kürkle geziyor kadın. Yalnız okul baskınındaki liderlik sürecinin hakkını da vermek gerek.

17 Eylül 2009 Perşembe

Bağırsak Festivali

Almaty'de, 27 Eylül'de "Baursaki Festivali" varmış. Duyulunca "Bağırsak" kelimesini çağrıştıran bu festival objesinin bizdeki karşılığı, Türk edebiyatında, Orhan Veli sayesinde "Puf böreğine hele biterim" şeklinde giren hamur ürünü.

Resimde festival komitesini görüyoruz. Önlerinde üç sepet baursaki ve iki sepet elma. Baursaki festivali gününde resmi tatil ilan edilmesini önerecekmiş bu komite. Demek bunlar bizim memlekette olsalar, her gün tatil isteyecekler. Bir gün su böreği, bir gün güllaç derken yat babam yat!

Yiyelim, güzelleşelim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Koku

Ne diyordu şarkıda?

Yağmurdan sonra gelen toprağın kokusuna hayranım,
Tıpkı hayran olduğum gibi sana.
Yağmurdan sonra gelen toprağın kokusunda,
Ne tuhaf sen varsın,
Sanki hemen yanımda.

Yağmur yok Almaty'de, aksine güllük ve gülistanlık. Haliyle, yağmurdan sonra gelen toprak kokusu da yok. Onun yerine, yeşil sahanın biçilen çimlerinin kokusu var. Etkisi şarkıda geçen kokuyla aynı.

Stadyum, yeşil saha, çimler ve nihayetinde "Ne tuhaf sen varsın yanımda" dedirten koku. Cumartesi, Cumartesi bir insanın özleyebileceği her şeye "Selamın aleyküm" dedik. Nefesini kesmeden koklamak...

8 Eylül 2009 Salı

22

Bruce Almighty'de Jim Carrey'nin karşısına olur olmaz çıkıp duran bir "mas que un" evsiz vardı.

Bugün "Uykusuzluk arkası oruçlu kafa ile çağrışıma uğrayıp, benzer bir vakaya halüsinasyon mu görüyorum?" dedim, zira önüm arkam sağım solum "22" oldu. Reklam panolarında, billboardlarda, graffitilerde, araba plakalarında muhazara altına alındım; dar attım kendimi şantiyeye. Zaten mevzu bahis rakama hassasız ve memlekete uzağız, resmen yıkıldım ulan.

Bundan seneler önce, Bostancı İstasyon altındaki Kale'de, şoka uğramış bir suratla oturup, gelen ahbapların "Ne o lan, suratın kar beyazı?" diyip masaya çökmeleriyle geçen bir vakitte karşıdaki apartmanın duvarında asılı ledli panodan geçen borsa endeskleri bozulmuştu. Tam da kısaltmasında hem de. Gece boyunca yola bakan masadan ismini okudum. O gün aklıma gelen, bugün de geldi işte.

Vader'dan Luke'a, 22'den de bana gelsin.
"Your destiny lies with me"

7 Eylül 2009 Pazartesi

İnternetsizlik

İki haftadan bu yana, elde olmayan sebepler yüzünden, haftasonlarında internetten mahrum kalmaya rağmen tırlatmamayı başardım; fakat süreç içinde üşütme mefhumuna "Şöyle uzaktan bir el sallamadım" da diyemem.

14.4 KBps modemlerin cazır cuzur seslerini ezberleyip, çevirmeli ağ penceresinin taskbara ne zaman düşeceğini saliselik hesaplarla, her seferde bilen ve geçirdiği saat başına telefonu meşgul ettiği için valide-peder ikilisinden bir posta azar işiten bizim kuşağın internetle imtihanı uzun hikayedir. Irc, hotmail, netbus, icq, msn, vs. derken, bir ömrün yüklüce bir miktarını tükettik bu meretin başında.

Bu uzun hikayenin safhalarını ve artık elini sallasan 50 internet sağlayıcısına çarpma durumlarını düşününce, "tırlatmamayı başarmak" fiili şımarıklık sayılabilir ama böyle bir ülkede, asri gurbetin bu denli dibine vurmuşken, hele diğer bütün iletişim imkanları elden çıkmış durumda olunca, "Kimseye haber vermeden basıp, memlekete geri dönmek" arzusunu ciddi anlamda tetikleyen bir şey internetsizlik.

"Mirc'yi bile özlemek" geliyor insanın başına ki, mahrumiyetin ne derece iptidai özlemlere kucak açtığını buradan anlayabiliriz herhalde. Şüphesiz, yarışma kanallarında deli gibi zamanla ve diğerleriyle yarışmayan ya da bin kişinin hepsiyle muhabbet etmeye çalışmayan herkesin chat programlarına özel anlamları yüklemişliği vardır. İşte Mirc de benim için "ömür tüketmek" değil, tam tersine, gece olunca sabırsızlıkla beklenen "iki kişilik" bambaşka bir alemdi.

Randy Marsh'ın "İnternet Manifestosu" ile bitirmeden önce, bugünkü 10 parmağa yakın yazmalara büyük katkısı olan, o dial-up zamanlarını ve "Ne yazacak acaba?" diye heyecanla ekrana bakışları da özlemle anayım. Hala aynı heyecan... Hoş, siline siline sadece maillerde kaldık internet aleminde ama hala aynı heyecan. Seviyorum ulan!

Randy Marsh
"And so what have we learned through this ordeal? The Internet went away. It came back. But for how long we do not know. We cannot take the Internet for granted any longer. We as a country must stop over-looning -on. We must use the Internet only when we need it. It's easy for us to think we can just use up all the Internet we want. But if we don't treat the Internet with the respect that it deserves, it could one day be gone forever. So let us learn to live with the Internet, not for it. No more browsing for no apparent reason, no more mindlessly surfing on our laptops while watching television. And finally, we must learn to only use the Internet for porn twice a day. Max."

Shvedova Çok Pis Koyar

Gerçi akabinde elendi ama internetsiz geçen haftasonunda yazamadığımız için borcumuz birikti kendisine. Rus asıllı Kazak tenisçi Yaroslava Shvedova (Ярослава Вячеславовна Шведова) Amerika Açık'ta Jelena Jankoviç'e kilitledi.

Shvedova, çok pis koyar.
Unutulmaz kolay kolay.

Maçtan sonra Jankoviç'in demeci de manidar.

"When you play with such players, they play totally different tennis. They serve 120 miles per hour, hit every ball and not think about anything. They play freely, because they simply have nothing to lose, as was the case with Shvedova"

Ağlama lan...

Ortalyk Tamirde

Önce Ukrayna maçında, bir süre sonra da Beyaz Rusya maçında bize ev sahipliği yapan Almaty'nin Merkez stadyumu, yerel deyişle "Ortalyk Stadı" tamirata girdi. Önce 30 Eylül'de tamiratın biteceği ve 14 Ekim'de Hırvatistan'la oynanacak maçın burada yapılacağı söylenmişti. Şimdi ise takvim değişmiş. Artık sebep ekonomik kriz midir, yoksa başka bir numara mıdır, bilinmez 2010 Nisan ayına ertelenmiş açılış. Zaten Almaty'nin birinci ligde takımı da kalmamıştı. Böylelikle yatar bizim maçlara gitme durumları. Yazık oldu Ortalyk'a.

Aşağıda da tamirat esnasında stadyum...

27 Ağustos 2009 Perşembe

Başımıza Taş Yağıyor



Tamam, "sonları" falan ama neticede hala Ağustos ayındayız.
Hesapta yaz ayları yani.
Ama kafamıza dolu yağıyor.
Ne Almaty'miş arkadaş. Ömrümü yedi!

25 Ağustos 2009 Salı

Alışverişte Çakılmak

Bugün uzuun aradan sonra dışarıya çıktım. Ramazan ayında çabuk tükeniyor besin stokları. Biraz alışveriş yapmak gerekti. Meyvenin iyisinin mevsimi geldi Almaty'de.

Şantiyede geçen süreler boyunca kendime "Güvenlik sıkıntısı ve belaya 'zıt kutup' muamelesi yapan bendeki bünye olmasa, halk arasına bir iki saatlik tedbil-i kıyafet salvolarını daha çok yapardım" diye telkin ediyorum ama her çıkışta kazın ayağının öyle olmadığını da anlıyorum. Bambaşka sebepler de var.

Sebeplerin bir tanesi dil problemi... Latin alfabesine yüksek sadakatten ötürü; Kril alfabesine, ilk gördüğüm zamandan beri "Bu ne lan böyle!" çektiğim için, okumasını öğrenmek işime gelmiyor. Hal böyle olunca da "Okuyamadığım dili konuşup ne yapacağım? Ben, yazma ve okumada ana dile ve öncelikli yabancı dilime yükleneyim. Bari onlardan olmayayım" gibi ilkel bir düşünce içine girmek hiç zor olmuyor. Netice itibariyle, Türkiye'deki "Yabancı Dil Seviyeleri" içinde en yaygını olan "Ofiste derdimi anlatabileceğim kadar" derecesini seçip, Rusça okumaya ve konuşmaya o kadarlık mesai ayırıyorum. Haliyle bu da dışarıda beni idare etmeyecek bir miktara tekabül ediyor.

Sebeplerin bir tanesi lisan, ama birincisi değil. Birincisi özlem...

Asosyalliğin sınırlarında gezen ama İstanbul gibi bir metropolde doğup büyümüş adam için; kısıtlı sosyal zamanların geçtiği her mekana mana yüklemiş olmak ve bu zihin alışkanlıklarını nereye gidersen git yanında taşımak, mukadderattan öte bir vaziyet.

Sağda solda top oynayan çocukları görünce mahallenin veletleri sanmak, trafik ışıklarının aydınlattığı kavşakları semtin dörtyol ağzı olarak tahayyül etmek, yağmur sertçe yağarken altına saklanabileceğin bildik çıkıntıları aranmak... Ama sonunda bambaşka bir yerde olduğunu bilmek. Bu vb. durumların hepsi "Vay anasını!" dedirtiyor. Adamın midesine oturuyor. İşte bu, "alışkanlığa özlem" kısmı.

Uzuun aradan sonra dışarı çıkışın adresi alışveriş merkezi oldu bugün. Güzel bir manav da var içeride. Girdim, alışverişi yaptım, çıkıyordum ki yeni birer Benetton ve Bvlgari mağazasının açıldığını gördüm.

Erkek-Kadın ilişki klişelerinin içerisinde belki de ilk akla geleni (hani mesela "Aileler Yarışıyor" panosundaki seçeneklerin içerisinde en yüksek oy oranına sahip olanı) "Alışveriş seven kadın ve onu beklemekten bıkan erkek" olur. Klişedir ama doğrudur. Bu klasik tanımın içerisinden sıyrılıp, sevdiğini alışveriş yaparken izlemekten keyif alan adama "Manyak" diyen de çıkar, ona acıyan da. Ama bir de vatandaşa sormak lazım, ne hissettiğini. Misal? Tamam, bunu gidip de benim gibi serde zaten ince bir manyaklık olan adama sormamak lazım ama seviyorum ben kardeşim. İçeride gezerken "Sıkıldın mı? Yok. Sıkıldıysan otur şurada. Yok, yok." şeklindeki diyaloglar yaşayarak, mağazada yaver gibi dolaşmayı ve gösterilen elbiselere "Öbürkü daha iyiydi" dediğimde "Hadi oradan" demesini özlüyorum.

Aslında düşünüyorum da; iki tane ticari işletmeden bir tanesi, beni içerisindeki koltuğa oturtup, melül melül etrafa bakmaya çakıyorsa ve diğeri asılı olduğu bir kolyesinin yanındaki beni düşündürüyorsa, birlikte alışverişler de amenna ama ben "sadece" O'nu çok özlüyorum. İşte bu da sevgiliye özlem. Ve bu mideye falan oturmuyor, çünkü yutkundurmuyor, boğazda takılıyor.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Pazartesi

Uzun süreden sonra ilk defa bu Pazartesi geçmek bilmedi.

Sanki izindeymişim de bugün geri gelmişim gibi bir sıkıntı, bir aheste geçiş.

Hayırdır inşallah. Ege'de, Marmara'da, bir yerlerde, bir tersliğe ya da sıkıntıya hissikablelvuku olmasın da; biz kendi sıkıntımıza katlanırız buralarda.

Ağrı kesiciye yüklenip, güm!

14 Ağustos 2009 Cuma

Almaty Graffiti

Almaty duvarlarında Michael Jackson'a saygı graffitileri.