29 Eylül 2008 Pazartesi

Nereden Nereye Zico?

Bunyodkor'un Bukhara'yi 2-0 yendigi macta, tribunleri ve Zico'yu gosterdi televizyon. Nereden nereye?

Gecen sene Sampiyonlar Ligi'nde ceyrek final, bu sene Ozbekistan'da Bunyodkor, Bukhara, Uz Dong Joo vs.

Soyle hocaydi, boyle stajyerdi falan ama boylesine tuhaf bir ivmeye nasil ikna oldugunu da merak ediyor insan. Sadece yesil aski midir, gelismemis bir ulkede furbol elciligi yapma arzusu mu? Neyse ne ama icim acidi gercekten. Iptidai kamera cekimleri, yarisi bos bir stad. Ve Zico'nun mac sonrasi demeci:
Takimin oyunundan memnun degilim.

Neden memnunsun?

Alemin Keyfi Yerinde, Yine Masallah...

Ramazan Bayraminiz kutlu, 9 gunluk tatil hayirli olsun...
Biz calismaya devam...

27 Eylül 2008 Cumartesi

Fucking Hostile (by Pantera)

Almost every day
I see the same face
On broken picture tube
It fits the attitude
If you could see yourself
You put you on a shelf
Your verbal masturbate
Promise to nauseate
Today I'll play the part of non-parent
Not make a hundred rules
For you to know about yourself
Not lie and make you believe
What's evil is making love
and making friends
and meeting God you're own way
The right way

To see
To bleed
Cannot be taught
In turn
You're making us
Fucking hostile

We stand alone

The truth in right and wrong
The boundaries of the law
You seem to miss the point
Arresting for a joint?
You seem to wonder why
Hundreds of people die
You're writing tickets man
My mom got jumped -- they ran!
Now I'll play a public servant
To serve and protect
By the law and the state
I'd bust the punks
That rape steal and murder
And leave you be
If you crossed me
I'd shake your hand like a man
Not a god

To see
To bleed
Cannot be taught
In turn
You're making us
Fucking hostile

Come meet your maker, boy
Some things you can't enjoy
Because of heaven/hell
A fucking wives' tale
They put it in your head
Then put you in your bed
He's watching say your prayers
Cause God is everywhere
Now I'll play a man learning priesthood
Who's about to take the ultimate test in life
I'd question things because I am human
And call NO ONE my father who's no closer that a stranger

I won't listen

To see
To bleed
Cannot be taught
In turn
You're making us
Fucking hostile

Son Bulusma

Can Dundar'in "Mustafa" filminin arkasindan simdi de Nesli Colgecen'in "Son Bulusma"si. Istiklal Savasi'nin son uc kahramaninin anlatildigi bir film. Kisacik tanitimini izlerken bile insani yerden yere caliyor. Hababam Sinifi'nin sakin muzigine duygulanan bir milleti ne hale koyacagini tahmin etmek zor degil.

Resmi Tarih'in, "insan" tarafini unutulmaya biraktigi ama her seyiyle "Insan Ustu Bir Insan Mucadelesi" olan Kurtulus Savasi'na gecikmis selamlarin kucuk bir kuplesi bu yapim.

Halide Edip'in "Turk'un Atesle Imtihani" kitabinda, gozleriyle gordugu ve meziyetlerini anlattigi neferlerden ve zabitlerden artik bir tanesi bile aramizda degil. Bu millet vefa nedir bildigini iddia ediyorsa; Ismet Pasa'nin "Bu kusak, vatanindan baska sevgili bilmedi" diye tarif ettigi insanlara, her hilal ve yildiz gordugunde selami ve saygiyi borc bilmeli.

Simdi hepsi de rahmetli olan bu kahramanlardan biri, kisacik fragmanda, Baskomutaninin kabrine cicek koyarken insanin gozune, sungu hucumundaki bir asker gibi gozukuyordu. Atesle imtihanin son taniklariydilar...
------------------
920'nin 16 Martı
Uykuda kesti kâfir üçümüzü,
Kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
Ingiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.

920'nin 16 Martı
Basıldı Vezneciler'de karargâh.
Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
Üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,
Bir de Zileli Abdülkadir.

920'nin 16 Martı
Bozdoğan Kemeri'nde
Kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920'nin 16 Martı
Uykuda kesti kâfir üçümüzü.
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı,
Bastı göğsüne kâfirin dizi.
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
Doymadı dünyasına Abdülkadir.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
Kurşuna dizdi ikimizi.

920'nin 16 Mart Sabahı,
Karakolun karşısında
Bırakmadım elimden silâhı,
Yere serdim iki Ingiliz'i.
Senin ırzını kurtardım Istanbul'um,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
Kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz :
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
Taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
Belki maşrıkta, belki mağripte,
Biz de bilemeyiz yerini.

Uykuda kestiler üçümüzü,
Kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
bir de altıncımız var,
Kara kaytan bıyıklı bir şehit,
Son mekânı şöyle dursun,
Adını da bilen yok...

NAZIM HİKMET

Bir Merseyside Klasigi

Tarihe notumuzu duselim.

Everton : 0 - Liverpool : 2

Torres affetmedi. 3 dakikada 2 tane atti. Bitti.

Resimde Torres'i "aryuken" cekerken goruyoruz.

Ekran Oldu, Deli Doldu.

Ece Erken nam hanimefendiyi, eksisozluk’e actigi davalar ve aldigi tavirla hatirliyoruz, “Bunlar nasil unutulur” diyerek. Bir de nacizane “Fenerbahce-Besiktas” macinda, Kadikoy’de sunucu olarak yaptigi “Umarim Besiktas kazanir” anonsunda aldigi tepkilerin akabininde aglayarak iceri kacmasiyla hafizamizda yer etmistir.. Tepkiler, yiyenin aglamayacagi cinsten degildi amenna ama temennisi de orada soylenip, hosgorulecek en son seydi. Sezar’in hakki Sezar’a, E.E.’nin hakki E.E.’ye verildi yani…

Gecende soguk alginligindan kirilirken, istirahat icin odaya cekildigimiz dakikalarda “Sacma Sapan Kadin Programlari” kusaginda rastladik kendisine. “Ulan ne cins isler yapiliyor?” diyerek, meraktan iki saniye bile bakilmayacak kesiflikte bir program oldugu hemen anlasilmasina ragmen, o anki konuyu ozetleyen yaziyi gorunce cakildik.

“Ameliyatla Burak Kut’a benzemek istedi. Ibrahim Tatlises’e benzedi” yaziyordu ekranda. Sevdigi kiza kendini begendirmek icin ameliyat olan bir adam. Basarisiz ameliyatin musebbibi doktor. Vaziyeti begenmeyen hatun kisi ve duyarli (!) halk yiginlarinin bagirisip durmasi esliginde Ece Erken’in musfik pozlari.

Cem-i cumlesine yakisan bu, zerre itirazimiz yok. Aksi bir sey zuhur etse; misal bir yarali parmaga isemek hasil olsa ya da kulturel bir aktivite meydana gelse sasiririz asil ama burada RTUK denen kuruma iki kelam etmek gerek. E birader siz eski filmlerdeki “Hiyar” kelimesini bile sansurlemeyi ve boylece sessizlikler serpistirerek filmlerin orta yerine hacet gidermeyi adet edinmis bir zihniyetin uygulayicisi olarak neden bu tuhafliklara goz yumuyorsunuz?

Ulan Susam Sokagi’ndaki Edi ve Budu bile halka, vatana, millete daha faydaliydi. Gireceksin studyoya, toplayacaksin alayini, sureceksin, kalebent edeceksin gercek dertlerin yasandigi, suniliklerin, kolpalarin cirit atmadigi diyarlara.

26 Eylül 2008 Cuma

O, Futbolu Biliyor (?)

1. Hafta
Gaziantepspor-Fenerbahce : 1-0

3. Hafta
Hacettepe-Fenerbahce : 2-1

5. Hafta
Sivasspor-Fenerbahce : 2-1

25 Eylül 2008 Perşembe

At Yalani, S...yim Inanani

Demis ki E.B.:

"Çocukluğumda Fenerbahçeliydim. Kader beni 13 yaşımda Galatasaray altyapısına taşıdı. Daha sonra (A) takıma çıktım ve çok güzel günler yaşadım. Bu demek değil ki Fenerbahçe'de güzel günler yaşamayacağım. Fenerbahçeli bir genç olarak Fenerbahçe'ye gelmiş olmaktan çok mutluyum. Çocukluğumda, ailem Fenerbahçeli olduğu için Fenerbahçeliydim. 13 yaşımda transfer oldum"

Biz de basliktakini diyoruz.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Lance, Kazakistan'da...

Biz geldik, bu cografyaya sportif anlamda bir hareketlilik de geldi. Olimpiyat gibi takvimli bir hadiseyi kenara koyacak olursak; "Eto'o Ozbekistan"a haberleri cikti. Kolpa oldugu anlasildi. Hemen ardindan (gercek bir haber olarak) Rivaldo ile Bunyodkor'un anlastigi haberi geldi. Rivaldo'dan sonra bizim sabik hoca Zico'yu da aldilar.

Son olarak da kanseri yenip, akabinde Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmasiyla "Alemlerin En Meshur Bisikletcisi" olarak temayuz eden Lance Armstrong'un Astana (Almaty'nin halefi baskent) takimina katildigi haberleri cikti.

Armstrong, ailesi ve en yakin arkadaslariyla konustuktan sonra spora donme karari almis ve gelecek sene Fransa Bisiklet Turu'na katilacak.

"Yasli atletler daha iyi performans gosteriyor" demis Lance ve "Ciddi spor fizyolojistlerine sorarsaniz yas hikayesinin bir kocakari masali oldugunu soylerler" diye eklemis. Gorecegiz... Eger "gosterirse" 1922'de 36 yasindayken bu turu kazanan tek 34 yas uzeri sporcu olan Firmin Lambot'u da geride birakacak Armstrong.

Gerci Astana takiminin tura kabul edilip, edilmeyecegi konusunda bir garanti yok. Gecmis doping olaylari organizatorleri bu konuda ufak tefek (belki daha buyuk) "Acaba..."lara suruklemis olmali ki "Giremezsiniz" denmesi de muhtemel. Ancak boyle bir durumda direk olarak "Sarkozy'ye cikacagini" beyan etmis Lance. Suphesiz etkili olacaktir. Ne de olsa "Bir yilda 8 milyon kanserden olumunun yarattigi karamsarligin uzerine dogan bir gunes o"

2005'de kazandim, ara verdim. 4 sene sonra geldim, yine kazandim. Ben daha ne yapayim" diyebilecek mi bakalim?

23 Eylül 2008 Salı

Mutluluklar Kardesim...

15 sene...

Bugun 14 yasinda bir cocugun yolunu cevirip, "Senin hayatin kadar bizim tanisikligimiz var kopil" desek "Manyak misiniz amca ya"dan "Siktirin gidin lan deliler"e acilan bir skalada kinanma ihtimalimiz yuksek ama yalan soylemis olmayiz.

15 sene once, Tuzla EML Elektronik Sinifi'ndan ayiklanip, gri halifleks kapli, penceresinden disari cikilabilen ve ingilizce kitaplariyla dolu bir dolabi olan kucuk sinifa adimimi attigim anda; karsimdaki siralarda gorunen tifil tayfasindan biriyle paylasacaklarini "Hayal et" deseler bu kadarini tutturabilecegimi hala sanmadigim, benim gibi delinin teki evleniyor yakinda. Ve boylelikle “evlilik” denen (kimine gore gayya kuyusu, kimine gore cennet kapisi) olgu ilk kez bu denli yakinimdan geciyor, "Dunyaya bir meteor yaklasiyor. Med-cezir buyuk olacak" seklindeki Turkce dublajli Hollywood hezeyanina benzer hisleri de yaninda getirerek.

Gelin Hanim’i (boyle soyleyince x bir gelin, hergun gelinlikle gezecekmis gibi oluyor), yengeyi (boyle de yasli isi), yani (ve en iyisi) Burcu’yu yalnizca iki-uc kez gordum. Birincisinde Aydin Ors icin Yogurtcu Parki’ndan Stadyum’a kadar yapilan yuruyusteydi. “Buraaak” diye (zil ismindeki modern ve elektriksel bir yapi oldugu halde, apartman kapisindandan 5 kat yukariya haykiran cocuklar gibi) bagirdigimda, Burak da ayni cagdaslikta mukabele etmis ve parmak vasitasiyla “Suradaki siyahli var ya. Aha Baris o. Hani hep bahsediyorum ya, deli” mealinde, cismen tanistirilmistim. Ikinci gorusum Saracoglu’nun Maraton Tribunu’nde oldu. Hangi mac oldugunu animsamiyorum ama (bu aralar muteaddit kereler yasadigimiz uzere, verem bir macti ve yine sahadaki rakibe ve taraftarlarina karsi cok naziktik (!). Normal bir yerde, standart insanlarin verdigi tepkilerin goruldugu bir mekanda konusmadik denebilirdi. Ve ben nisa taifesinden olsam bu sekil bir adam icin fiile “-bilir(dim)” eki getirmeksizin “Bu adamla iliskini hemen bitirmeni istiyorum. Evimize girmemeli” derdim. Lakin en son, buraya gelmeden once tekne gezisinde etraflica tanisma sansimiz oldu. Gerci o geziye normal diyebilmek de insanda farkli yetiler gerektirir, zira Amerika menseili, dunyanin en iyi bayan basketbolcusunun Ibrahim Tatlises sarkisi esliginde, tekneyi tavaf eden halaya katilmasi ve bir diger Amerikali oyuncu ile ilkokul mudiresi annesinin Fatih Urek sarkisinda oryantal figurler ile dansettigi bir surec icin hersey denebilir ama “normal”. Bilmiyorum...

Yine bir kelam icin bin kelime yazdim. Huyum kurusun. Velhasil-i kelam, guzel kiz Burcu. Daha da onemlisi “Allah mesut etsin” diye adetten degil, gozlerinin icine bakarak icten dua edilecek bir ciftin belki de en muhim ve akil sac ayagi icin dogru bir insan oldugu “bizim gibi delilerce” bile gozden kacirilamayacak kadar bariz bir kiz Burcu.

Damat Bey’e gelince… Sokayim sifatlara, kardesime gelince… (Hemen cirkinlesiyorum)

"Istanbul'un, ozellikle spor tesislerinin ve onlara giden yollarin dili olsa da anlatsa" diyecegim ama Istanbul duysa "Hangi birinizle ugrasayim birader" der buyuk ihtimalle. Kolay degil, herkesin icerisinde gecirdigi hayatini ulvi bir siir sandigi sehir olmak. Bizim bu adamla “ulvi” kelimesinden anladigimiz; arkasinda Kadir, Samet, Riza, Gokhan, Walsh diye sayilan ve zamaninda bize cok cektiren Besiktas kadrosudur aslinda. Ve tutup da kelimeleri haline yoluna, sekline semaline sokmakla vakit harcamis degiliz 15 senelik “mutlaka bir yerinden ortak” hayatimizda. Simdi avaz avaz yasin 30’a geldigini ve “Ulan galiba biz de ciddi isler yapiyoruz” dedigimizi hissettigin zamanlarda dokuz bogum girtlagin daha ilk bogumunda takiliyor kelimeler. Yine de ben anlatmayi deneyecegim vaziyeti.

Once nacizane bir tespit. Erken yasta edindikleri ve tribunde (Cok mu uc oldu? Yasayan bilir. Farklidir…) kazandiklari disinda cok da saglam arkadasliklar kuramaz insan, bir yerden sonra. Brutusizm’e aciktir, bu yozlasmis cagda beseri iliskiler. Sirtini “Yikilmaz Duz Duvar” diye yasladigin yerde, sivriligin kucuk bir kiymik oldugunu sanip, “O kadar olur” diye dayandiginda is isten gecmis olur. Onden cikan celik uca saskin saskin bakarsin yalnizca. Rahmetli dedelerden bir atasozu gibi, “Son pismanlik fayda etmez”in yasamcasi…

Lisede “Giris-Gelisme-Sonuc” diye cok kompozisyon yazdik. Bizim kompozisyonlarimiz “Muessese Takimlari” uzerine olurdu. Cok mulakat oldu. Konuyu israrla futbola getirdik. Kantindeki plastik masanin ortasindaki semsiye deligine, cevirerek para sokma maci yaptik. Bilgisayar dersinde PW’de metin yazdirirlardi. Futbol yazdik. Sabahin korunde basketbol oynamaya, spor salonuna gittik. Dersten kacip, Turkiye Kupasi maci dinledik. Servis camlarindan mac skorlari gosterdik. Derste ceket astarindan kulaklik cikarip radyodan mac dinledik. Sinifta kagittan topla Alman kale oynadik. Siralarin uzerinde para maci yaptik. Elektronik dersinde cumle alem devre cizerken biz Fotomac okuduk. Fastbreakler elden ele gezdi. Iddia defterleri doldu. “Ispanya Ligi gol krali kim olacak? Pizzi mi? Penev mi?” diye iddiaya girdik. Hocalardan beraber dayak yedik. Hocalara beraber gulduk. Ders anlatilirken Spor Toto oynadik. Arka tarafa duzgin gecmedi diye yeni kuponlar doldurduk. Atolyede atkilarla fiesta yaptik. Icmeler istasyonuna kostuk. Tren gelmeden once borekler yedik. Hali saha kantininde Gaziantep-Fenerbahce maci izledik. Her Sali, Fanatik Basket almak icin derslere gec girdik. Plastik top almaya taa nerelere gittik. Caresizlikten Eczanelere sorduk. Bitmemis insaat kalintilarinin uzerinden, boktan maclarimiza ambians diye konfetiler attik. Erdal Kosan’a sinirlendik. Henry Turner’i cok sevdik. Naumoski’den nefret ettik. Serdar Apaydin’in 44 sayi attigi final macinda neye sinirlenecegimizi bilemedik. Eskisehir macinda, karin altinda saatlerce bekledik. Yollarda bizden ve koyunlardan baska Allahin kulunun olmadigi yagmurlu bir gunde Abdi Ipekci’ye Ortakoy macina gittik, “Hist hist Topsakal” diye bagirdik. Zeytinburnu mezarliklarinin arasindan gece gece Tuzla-Cevizlibag arabasina kestirme yol aradik. Donus yolunda otobusun radyosundan kisik bir mac sesi geldi. Salondaki cinslerden bir tanesi de otobuste basimiza dustu. Caferaga’da Tacspor maclarina gittik. Oyunculardan imza aldik. “Shackle abi…” diye Charles Shackleford’un pesinden kosan cocuga gulduk. “Erdal’a zaman taniyin” diyen Batur abiden bir anda soguduk. Rapid Wien macina 14 saat onceden gittik. Ayhan Sahenk’de sakat denen Dallas son saniyede kadroya girince sevincten delirdik. Birbirimizden habersiz, ayni dersanenin ayni sinifina dustuk. Dereagzi’nda idmanlara gittik. Onlarca kisiyle cekirdek citleyerek, bos sahadaki martilari izledik. Sakalliyla munakasa ettik. Lazaroni’yi giderken alkislattik. Bolic’i hic sevemedik. Dersane cikislari kofte yemeye gittik. Ayni sehirde olmadigimizda, cep telefonlariyla futbolcularin ruhsuzluguna ve rakiplerin balina kufrettik. Dolmus mu, tren mi diye yazi tura attik. O takim elbiseli ben elde kocaman branda pankartli bankasinin subesine coktuk. Sarhos olduk, guzellestik. Birilerine daldik, cirkinlestik. Deplasmana gittik. Karakol onlerinde agabeyleri bekledik. Terledik, usuduk, gulduk, sinirlendik. Uzatma lan Baris. Okuyanlar bunalacak. Bunalinmaz bunlardan. Daha yazmadigim degil, uzaktayken “Apaci de olsak koyuyor adama” babinda elimin duygudan kasilip, yazamadigi bir ton sey var. Hadi kirmayayim seni. Hasili su ki; “Yillarca her boku beraber yedik biz bu adamla”. Sonu cok ulvi oldu degil mi koca paragrafin? Yok “Gordon Milne…”

Evlilik demistik… Gelin arabasinin arkasinda "B&B", "Evleniyoruz, Mutluyuz” gibi seyler yazacak mi bilmiyorum ama ben arabanin yolunu kesmeye kalkacak, ergene kadar uzanan yas cizelgesindeki ufakliklarin yerinde olsam cok da heveslenmem. Lise yillarinin etkilesimli ve sozsuz ama derinden ogretisi, damadi ve bizi bu hususta usta seviyesine yukseltmistir. “S.ktir git lan, ne ekmegi” dersem bazilari icin yeterince anlasilir olacagimi saniyorum, bu minvalde.

Sadede ugrayalim. Nikahta Istanbul’da olamayacagim. Samimiyetle uzgunum. Bunu yerinde izleyip, bir omuz omuza cekmeyi, salonun balkonundan asagiya camasir ipiyle bir pankart sarkitanlarin arasinda bulunmayi ya da hic olmadi “Erkek Tarafi ooooo ooooo” diye tutulan temponun icerisinde olmayi can-I gonulden istiyordum. Nasip degilmis. Makara, kukara, saka, ani, hatira bir yana, oz kardesim evleniyor. Burak Can Kurt ve Burcu Orankoylu’ye en buyuk mutluluklari diliyorum. Bir yastikta kocayin. Cocugunuz (ya da cogulu) anali babali buyusun. TRT muzik programi vedasi tadinda olacak ama “Tum mutluluklar sizin olsun”. Klise dilekler ama evlenene baska ne denir bilmiyorum…

Su denebilir belki son ve kisisel bir yorum olarak:
Dort kolluya sirt ustu binme vakti geldiginde “Tut ulan bir ucundan. Sen dusurmezsin beni; son olsun olmasin, herhangi bir yolculukta” diyebilecegim birisi evleniyor. Evlendigi insana bakilirsa gayet de iyi yapiyor. Ve ebeveynlerinden tutun, bilumum ahbap ve akraba-i talukata mensup isim, bu hayirli isin “Dersaadet’te Saadeti Haiz Bir Evlilik” olmasi icin dua sirasindadir suphesiz. Ben de o siranin baslarindayim. Kuyruk seklini iyi yaparim zaten. Damat bilir.

Mutluluklar kardesim.

21 Eylül 2008 Pazar

Igne Atsan, Yere Dusmez.

Yere dusmemeyi birak, can gibi oter o igne, bu tribune atsan.

Su manzarada emegi gecen yonetimimizi en distan dileklerimle tebrik ederim. 2001 sezonundan bu yana ince ince islenen "Bilet Fiyatlari Politikasi", zirve gormus oldu. "Halkin, halka mirasi" Fenerbahce Tribunleri alindi, bir zumreye yamanma calismalarina hiz verildi.

Mevzu bu degil de, hasilat ise, durum daha da garip ve cahilce bir sekil aliyor. Zira (biz her ne kadar cok istidatli olmasak da) "Matematik" denen bir sey var.

a = Dusuk Bilet Fiyati
b = Yuksek Bilet Fiyati

x = a'ya bagli seyirci sayisi
y = b'ye bagli seyirci sayisi oldugunda;

"a*x >= b*y" oluyorsa, dusuk seyirciyle oynamanin mantigi ne oluyor?

Yoksa monarsik icra makamimizda zaman zaman "Mantikli" hallerin "Kisisel Fikriyat ve Yonetsel Kaprisler"den daha onemsiz seyler oldugu hissi mi hakim bulunuyor?

Bayan Basketbol Yazari Nedir?

Budur.

S.Serdar Gurel, oz agabeyimiz yerindeki agabeylerden birisi olarak, www.basketdergisi.com adresinde sanal anlamda mukim olup, ayni zamanda memleket spor matbuatinin guzide isimlerini barindiran Cumhuriyet'te yazarlik yapmaktadir. "Senin bu hususlardaki bilgin, gorgun ne" diyip, uzerine "Hayir birader, ben bayan basketboluna cok daha fazla kafa yoran isimler biliyorum gazete sutunlarinda" diye ekleyen varsa, resimdekini henuz tanimamis demektir.

Basligin bizi cektigi konu bu olmasa bile; ozel vaziyetler mevzusuna gelecek olursak, militer baglamda ve tertipsel bakimdan ikimiz de 1984/2'nin mensuplari olsak bile, her turlu halukarda "Abi..."dir. Binaenaleyh "Bana hayata dair bir sey ogretenin 40 yil kulu kolesi olurum" seklindeki Hz. Omer'den apartma bir dusturun, "biz" dedigimiz insan toplulugunun payina dusen agabey-kardes omuz omuzaliginda yilmaz neferlerdendir. Ha bir de; sessizlik aninda inleyen "Her zaman, her yerde, en buyuk Fener"dir.

Isin sahsi boyutu, meslekisinden fazla tuttu paragrafa vurunca ama idare edilecek artik. Insan, hayatinda "Ne zaman gelirsen gel, basima tac olursun. Sen benim eski degil, eskimeyen dostumsun" hissiyatini kolay yakalamiyor. Bana; omuz verdigim ve sirt yasladigim agabeylerim ile kardeslerimin en buyuk mukafatidir bu his. Onlar kendini biliyor...

Ebony Hoffmann, Allahtan Bulasin.

(Eski) Oyuncumuza beddua ediyor degiliz. Bilakis, bulundugu kisa sure icerisinde kendini camiaya cok sevdirmis bir sporcumuzdur kendisi. Baslik, bir agabeyimizin ona ithafen tezahuratinin bestesine, ilgili sarkindan bir gufte eki sadece.

Bayram degil, seyran degil, Ebony Hoffmann nereden cikti denebilir ama onemli bir haber.

Amerikan Ulusal Basini'nda, 44 gazeteci arasinda yapilan oylamada Ebony, WNBA'in en cok gelistirme gosteren oyuncusu secilmis.

"Bu benim icin cok mutlu ve buyuk bir an" demis bu sene kariyerinin en yuksek ortalamalarini (10.4 sayi, 7.8 ribaund, 1.8 asist, 1.4 top calma, 46.5 sut isabeti ve 45.6 uc sayi isabeti) tutturan Hoffmann.

Ayrica ortaya cikan bir ilginc istatistik de su:
Ebony, lig tarihinde "Mac Basina Ribaunt" ve "Yuksek Uc Sayi Yuzdesi" istatistiklerinde, ayni sezon icinde ilk beste yer alan sadece besinci oyuncu. Gerci bu kadar az oyuncu olmasi normal, zira bunlarin birisi kaval ise, digeri Sishane.

Ebony, kocasinin "Bu sene kendisini biraz daha zorlamasi halinde butun ruyalarinin gercek olacagini soyleyerek, kendisini motive ettigini" anlatmis ve akabinde biraz da gozyasi dokmus.

Yukaridaki resim, hem play-offlar oncesi takima moral, hem de beni ugurlamak icin agabeylerimin duzenledigi tekne gezisinden bir kesit. Ebony, annesinin kanatlari altinda. Gune oldukca durgun baslayan ilkokul mudiresi Marsha anne, ilerleyen dakikalarda (portakal suyu-raki karisiminin da etkisiyle sanirim) hareketli sarkilarda gobek atip, halay cekmeye de baslamisti. Ancak gercek performansini, yanimiza oturdugu bir macta gorduk. Icinde yetenek olan bir evladin, oyle bir anneyle basarisiz olmasi imkansiz. Her an "Ulan bi topu potaya atmayi beceremedin. Ribaund da alamadin. Cikar formayi, ver topu, ben oynayacagim" hallerinde, devamli bagiriyor bir sekilde. Memleketine donmeden bir iki mac ayni tribunde oturduk cumleten. O vesileyle gordugumuz haller icin bu vesileyle Amerikan Basini'na sesleniyorum. Ebony'ye odul verip de annesine vermemek, ayiptir, gunahtir.

Allahinizdan bulun...

Bayern'e boyle...

Bayern Munih, soyle Alman futbolunun saheseridir. Boyle 1860 Munih'i golgede birakmistir. Oyle Bayern'dir, oyle Munih'tir ki Almanya denince akla gelen tek futbol takimidir neredeyse. Sampiyonluk sayisinda pesinden gelen 3-5 kulup birlesse senelerce yine gecemezler performansi, kil, yun, vs.

Bizim bunlara en kucuk itirazimiz yok. Hatta eksigi vardir, fazlasi yoktur B.M. hakkindaki tanimlarin, tamlamalarin
ama Bremen de "Fincani bes tastan oydu" gecen gece ve Sezar'in ve mazisinin hakki Sezar'a ama icimizin de yaglari eridi. Bu beslik simit sayesinde kilo verdik iki kita uzakta.

Sevmiyoruz kardesim, zorla mi?

Bayern Munih : 2
72-Borowski
86-Borowski

Werder Bremen : 5
30-Rosenberg
45-Naldo
54-Mesut
59-Pizzaro
67-Rosenberg

Varol Werder Bremen.

King Santillana'dan Edebi Vaziyetler

Daha once de bir siirle, fakirhanemize edebiyat katan setteki King Santillana (nam-i diger "lacivert") agabeyimizden, Almaty futbol takimlarina, Kairat penceresinden bakan, duygu yuklu bir siir. Eline saglik reis...
------------------------------------
Ne s.kim bir ismin var, dukkan misin Megasport?
Kairat’in forvetleri, koysun sana Megasport.

Ismin sehrin ismi ama karaktersizsin Almaty.
Kairatin forvetleri, anani s.ksin Almaty.

Kairatsin, hoyratsin, alemin a...a koyarsin.
Tribunde kralsin, alayini oyarsin.

Ugh!

TRT’nin verdigi filmler dublajli oldugundan, ("Fuck-Kahretsin" ikilisi gibi) vahsi bati kizilderili rituellerinden “Ugh!” olgusunu hep “Selam…” olarak duyduk televizyonda. Ne zaman ki okumayi soktuk ve "Resimli lan bunlar, daha eglenceli" diyerek cizgi romanlara saldirdik, iste o zaman daglarin taslarin “Ugh!” oldugunu gorduk, Manitu mulkiyetindeki ucsuz bucaksiz cayirlarda.

“Bu ugh yazildigi gibi mi soyleniyor acaba?” derken orjinal seslendirme yetisti imdadimiza ve “Hao” seklinde telaffuz edildigini ogrendik.

Gel zaman, git vakit, Kazakistan’a geldik. Santiye’de saskin saskin geziniyoruz. Birinin, yek digerine seslendigini ve seslenilenin “Hao” diye karsilik verdigini duyduk. “Sioux’larin bir kolu burada mi yoksa?” diye dusunecekken, “Ugh”un Kazak modelinin, bizdeki “Seslenilme Sonrasi Efendim”e tekabul ettigini ogrendik.

“Kizilderililer, Turkmus lan” geyi…, pardon savina, benden de bir katki olsun. Bizim atalar Orta Asya’dan goctuklerine gore ve diger bir kolun da ayni zamanda Amerika’ya dogru yol aldigi farzedilirse; dile dair bu tip gelenekleri surduremeyenlerin Anadolu Turkleri yani bizim kamu, surdurenlerin (Bkz. Ugh) ise Amerika Turkleri yani Kizilderililer oldugunu soyleyen cikabilir.

Tabii bunu ciddiyetle soyleyene rastlarsaniz, mekandan hizla uzaklasmak gerektigini de unutmamak gerek.

Harbiden Turklermis olm? Bi s.ktir git...

Tezahurat Buyurun, Muhterem.

1940’lardan ya da bilemedik 1950’lerden bir Fenerbahce tribunu resmi.

Gunumuz sartlarini ele alarak, resme soylece ustunkoru bir bakmak, “Ne futbol maci mirim? Adeta bir acik hava tiyatro resitali” dedirtebilir insana. Zira elbise konusunda yuksek bir standart var. Pardesusu olmayan iceri alinmiyor ve fotr sapka bir zorunluluk olmasa da adab-i muaserettenmis havasi var. Hep beraber bir giyim magazasina gidilmis, oradan cikista maca gelinmis gibi.

Resimde sadece iki tane bayan var. Bir tanesi en sag ust kosede, kendi soluna dogru bakan kivircik, uzun sacli bir sahis. Digeri de sagindaki Zekeriya Beyaz’a benzeyen abimizin hemen yanindaki gozluklu hanimefendi.

Resim cekilirken objektife gulenler, istifini bozmayanlar, kasilanlar girla bir tribun. Tam da Nebil Ozgenturk’un “O anlar…”ina gidecek bir resim aslinda ama program yetmez bu resmi anlatmaya. Her noktasi, insani “Ben ayri hikayeyim” diye bagiriyor.

En ilginci ise karenin icindeki cocuklar aslinda. En onde, demirlere yaslanmis olani “buyumus de geri kuculmemis” kivaminda. Pardesu kemeri belini iyice dugumlemis. Kulaklar fora…

Onun hemen iki uzerindeki kucuk arkadas “Ya Fotr Sapka, Ya Hic” kuralini kapsonla bozmus. Resim mesim umurunda degil, ya karsi tribunu ya da sahayi kesiyor.

Sol kenar ortada, bekci kasketi gibi bir baslikla ucuncu cocuk. Boyu yetmeyecek sanip, yukari dogru gerilmis. “Ne ayak lan bu fotografci?” dermis gibi.

O yillara dair bildiklerimiz, naifligin “Atesli Taraftar” olmaya engel olmadigini anlatir bize. Hem de naifligi elden birakmadan ama en uc orneklerle. Simdi boyle “Kis ayinda balo yolunda” gibi duzgun gozuken insanlarin, mac baslayinca sevdalarini en siddetli sekilde gostermelerini canli izlemek ilginc olurdu.

Simdinin kombineli, karton saksakli, poset cekirdekli, surekli cep telefonu mesajli sozde taraftar ozde seyircilerini; bu abilerin yanina koyup, “Kendi takiminizi bile yuhluyorsunuz. Yarim asir onceki bu abilerinizin yarisi olamadiniz” diyip, islak odunla girismek gerek.

Star Wars : The Force Unleashed

"Star Wars Episode III : Revenge Of The Sith" ile Malatya'da vatani gorevimizi icra ederken muserref oldugumuz icin, kocaman beyaz perdede James Earl Jones'un sesinden bir Darth Vader'a hasret kalip, koyunun olmadigi yerde keciye Abdurrahman Celebi diyerek J.E.J. niyetine Tamer Karadagli ile idare etmistik. Sonradan yuz kez izlenen Dvd de, olanca guzelligine ragmen, bu buruklugumuzu gidermedi.

O gune dair bil ilginc not olarak da sunu diyebiliriz. Malatya, 2. Ordu'muzun karargahina ev sahipligi yaptigi icin asker sehir oldugundan, bizim seansa giren bir komutanimiz icin "Dikkaaat" cekilmesi de ahalice yadirganmamis, sabahin erken saatinde carsiya firlayip, kendini sinemaya atan kisa sacli cogunlugun, er ve erbaslar oldugu da salonun derhal ve ceman ictima ciddiyetinde ayaga firlayip, esas durusa gecmesinden anlasilmisti. "Deli misiniz cocuklar" kivaminda "Rahat evladim, rahat" demisti cocuklariyla gelen komutanimiz da. Boyle bir atmosferdi, serinin en karanlik filmini seyir halimiz.

Su siralar aleme "bizim uzakligimiz denli onun yakinligi"ndan ve bu mevzulardaki "Acar Muhabir" hallerinden mutevellit, Bodrum'da mukim Kadikoylu Cem Bengisu'dan aliyoruz bu haberleri. Iste yukaridaki Episode III ile sonraki Episode IV arasinda vuku bulan yeni havadis su ki; "Star Wars : The Force Unleashed" Turkiye semalarinda gorulmus.

Kibirli, nankor ve serefsiz ama bir bunlar kadar da karizmatik Sith Lordu Darth Vader'in, Imparator Palpatine'den bile habersiz yetistirip "Tukiskiskiskiskis" diye ortama saldigi ogrencisi Galen Marek'i, yani Sith ismiyle "Starkiller"i konu aliyor oyun.

Babasi da bir Jedi olan Marek, bir boka akli yetmeyen kucuk bir cocukken Vader'in babasini oldurmesine sahit olur. Akli bir seye yetmezken bile "Force is strong with him"dir ki babasini oldurecek olan Vader, son darbeyi indirmek uzere lightsaberini kaldirdiginda, "Force Pull" ile onun kilicini elinden alir. Vader, bu performansa da Luke'a dedigi gibi "Impressive, most impressive" demis midir, bilinmez ama etkilenir ve cocugu yetistirmeye karar verir.

Yillar gecer, artik sagda solda kalan son Jedi'larin supurulmesi icin yardima hazirdir Marek ya da Sith adiyla Starkiller.. Serefsiz ustasinin yillar once yikip yaktigi, Coruscant'taki Jedi Tapinagi'na gider. Burada mistik bir kac savas yasar. O dusmani kes, bu haini dogra, bu asiyi bitir derken, is Jedi Konsey'i uyesi Shaak Ti'ye kadar gelir. Bu guzide ustanin da olumunun musebbibi olur Starkiller.

Lakin Palpatine kendisinin varligini haber alinca "Onu oldur ve sadakatini ispatla" diye Vader'i gazlar ve Starkiller ilk kez olur. "Ilk kez olmek nasil oluyor lan? Kedi mi bu, 9 canli?" fikrine kapilsak da SW aleminde kolay olum olmadigini hatirlariz ve Vader'in bilim gemisi Empirical'da canlanan bir Starkiller goruruz.

Vader'in kendisi icin, Polat Alemdar misali, yeni bir gorevi vardir. Yeni yeni olusmaya baslayan Rebel Alliance'in icerisinde kendine yer edinecek ve yukselecektir. Princess Leia'yi bir musibetten kurtarip, rutbe uzerine rutbe takarken ve bir yandan da Vader'la gizli gizli "Ne emredersin reis?" diye haberlesmeyi surdururken, takintisi Juno'ya yakalanir ve "Ya Vader'in kolesi ol ya da delikanli gibi su adamlara yardim et" restiyle karsilasir. Gerek bundan, gerekse daha onceki surecte, Luke'un Dagobah'da magara icinde yasadigi tarz bir yuzlesmeden oturu ince ince dark side'dan kopar Starkiller.

Akabinde Imparatorluga karsi bir saldirinin icinde yer alir. Gorevi basarip, Palpatine'in fincanini hafif tastan oyarlar ama Vader mevzuyu cakmis, ogrencisini oldurmeyi kafaya takmistir. Tam da isini bitirecegi anda ortaya Obi Wan Kenobi cikar ve Vader'in dikkatini kendi uzerine cekerek Galen'in kacmasina vesile olur. Vader "Kenobi'nin isini kolayca bitirir" diyemiyoruz zira gelen Kenobi'nin kendisi degil, onun sekline girmis olan Galen'in droid kankasi Proxy'dir.

Neyse, mevzuyu daha fazla dallandirip budaklandirmayalim: Galen bu olaylardan sonra, Luke'da da gorulen "...like my father before me" tribine girerek "Ways of the Jedi"i ogrenmeye baslar. "oldum ben artik" diye karar verdikten sonra, eski ustasini bulup isini gormek icin meditasyona yatar ve I. Death Star'da olduklarini sezer.

"Hasan almaz, basan alir" diyerek mekana akar. Palpatine varligini sezip, Darth Vader'i gonderir ama hirs dolu Galen Vader'i yer. Ardindan Imparator'a yonlenir. Palpatine, Galen'in uzerinde de, kendisinde bir takinti halinde olan "Onu oldur, yeni ogrencim sen ol" gazini dener. Vader zaten neredeyse olmek uzeredir. Galen, Palpatine'i sallamaz. "Tohumuna para mi saydim?" diyerek girisir. Yildirimi, simsegi bol kavga, ortaya muazzam bir enerji cikarir. Galen bu esnada, mevzu bahisin sadece kendisi degil ayni zamanda arkadaslari yani "Rebel Alliance" oldugunu hatirlayinca, kendisini feda eder ve arkadaslarinin kacmasini saglar.

Galen, bir Jedi'in oglu olarak dogar. Bilinen en fena Sith'lerden Darth Vader'in ogrencisi olarak buyur. Muthis bir katil olarak yasar. Imparatorluga karsi isyanin onderi olarak olur. Olumunden sonra Palpatine ve Vader soyle derler:
--------------------------
Darth Vader : He is dead.

Emperor Palpatine : Than he is now more powerful tham ever. He was meant to root out the rebels, not give them hope. His sacrifice will only inspire them.

Moonwalker

Michael Jackson’in dizilere de (South Park-The Jeffersons) konu olan cocuk mevzusunu herkes biliyordur.

Bundan seneler once “Bad” albumundeki (ki cocuklugumuzun ilk yabanci albumlerinden oldugu icin midir, bilmem, icindeki -Dirty Diana gibi- bir cok parca ile cok begendigimiz bir albumdur) Smooth Criminal sarkisinin sound track oldugu filmi “Moonwalker”in, atari dukkanlarindaki cok jeton yediren oyununu hatirlayanlar olacaktir.

Michael’in muhtelif mekanlarda grantuvalet gezip, saga sola elinden cikan isik huzmeleriyle daldigi, ortada gezen maymuna dokununca robot olup roket sactigi, gotu cok sikisinca da buyu (atari oyunlarinda ekrandaki herkesi silip supuren tek hamlelik hareketlere bizim ulkemiz atari salonlarinda buyu denirdi) namina dansedip, makineler dahil tum milleti oynatarak temizledigi bir oyundu.

O oyunda bonus, buyu ya da saglik kazanmak icin yapilmasi gereken de cocuklara dokunmakti.

Velhasil, o zamandan belli etmis vatandas.

MR. JEFFERSON @ SP
No, Dr. Nelson, I'm telling you, you have to fly out here right now! My nose came off again! I know you live in California; I'll pay for your plane ticket! But I'm falling apart! I need some more of that cream and the injections! I have to look young again! Oh, I'm melting!

20 Eylül 2008 Cumartesi

Homesick (by Kings Of Convenience)

I lose some sales
and my boss won't be happy
but I can't stop listening to the sound
of two soft voices blended in perfection
from the reels of this record that I found

every day there's a boy in the mirror
asking me
what are you doing here
finding all my previous motives
growing increasingly unclear

I travelled far and I burned all the bridges
I belived as SOON as I hit land
all the other
options held before me
WILL wither in the light of my plan

so I lose some sales
and my boss won't be happy
but there's only one thing on my mind
searching boxes underneath the counter
on a chance that on a tape I'd find

a song for
someone who needs somewhere
to long for

homesick
cause I no longer know
what home is

18 Eylül 2008 Perşembe

Arthas Sahne Aliyor.

17 Agustos 2008'de "Bir kac aya kadar cikiyor" demistik. Zaman cabuk gecti ve kesin tarihi acikladi Blizzard.

World Of Warcraft'in yeni paketi olan ve Northrend bolgesini aleme acacak olan "Wrath Of The Lich King" 13 Kasim'da piyasada. Oyunun ilk hero classi Death Knight da gorucuye cikiyor yeni paketle.

O piyasada da biz neredeyiz? Kazak ellerinde oyuna baslamak icin bir miktar daha bekleyecegiz maalesef. Ve biz 66'larda surunup, 70'i tirmalarken, Cem "Druid" Bengisu 80 yollarinda olacak.

Gazamiz mubarek olsun.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Appaloosa

Cocuklugunun ilk hatirlanan filmlerinden biri olarak "Sabata"yi aklindan cikaramayan birisi icin, heyecanlandiran bir yapim Appaloosa.

Hic bir western sirali ikilisi Clint Eastwood ve Lee Van Cleef kadar vurucu olamayacaksa da nazarimizda, artik Aragorn olarak anilmasi alninin yazisi olan Viggo Mortensen ve (en azindan bizim icin) en son "cok hatirlanan" isi "Enemy At The Gates" olan Ed Harris de bu tip filmlerde plase olabilecek aktorler. Ya da uzun zamanli western yoklugunda bize oyle geliyor. Filmin nisa taifesinden mensubu da Renée "Bridget Jones" Zellweger.

Filmin 1960'li yillarda cekilen ve Marlon Brando'nun basrol oynadigi adasiyla bir alakasi var mi, bilemiyorum ama konusu soyle:
Yukarida ismi zikredilen iki abimiz Virgil Cole and Everett Hitch olarak, kasabaya ulastiklari andan itibaren Randall Bragg isminde bir hirsiz-ugursuzu defetmeye yemin ederler. Bu arada kasabaya gelen genc ve cekici dul Allison French isleri degisik bir mecraya surukler. Ve (bir anlatim klasigi olarak) Olaylar gelisir...

Son not olarak, filmin adinin, parcali renkli ve oldukca guzel gorunuslu atlara verilen gelen bir isim oldugunu da belirtelim.

Bir Deplasman Diyalogu

Sezon basladi, haftayi ucledi, deplasmanlar hararetleniyor.
Biraz yakin nostalji.

1 Mart 2008
Ankaragucu-Fenerbahce maci.
Sabahin 8'inde Ankara'ya inmis bunyelerin, kameraya cekilen yol ustu sohbetinin scripti.
--------------------
Barad-Dur : Evet, saat 8:30, biz sap gibi Ankara’dayiz.
Van basten : Hadi, Kizilay’a gidelim, gel.
Barad-Dur : Ankaraguclu ariyoruz ama yolda yok.
Van basten : Ankaragucluyuuuuuz oooooo oooooo
Barad-Dur : Ne Kizilay’a gidelim?
Canarino : Hemen Kizilay’a gidelim a…a koyim.
Barad-Dur : Her kelimede kufur var a…a koyim.
Van basten : Ben biliyorum Ankara’yi abi.
Barad-Dur : Istanbul… (sak sak sak)
Van basten : Istanbul… (sak sak sak) Istanbul… (sak sak sak)
Barad-Dur : Ben biliyorum Ankara’yi a…a koyim. Niye o zaman…
Canarino : Lay lay layyyy
Van basten : Kizilay’in orta yerine gitsek, cay bahcelerini soyle “Biz Istanbul cocuguyuz lan” falan diye dagitsak.
Barad-Dur : Kalkin lan.
Van basten : Sandalyeleri falan kafalarda kirsak.
--------------------
Ne diyeyim lan bize?

PS : 5 dakikada Ankara'nin ve alemin en mukellef sofralarindan birini kurup, muhabbete sahika yaptiran, resmin soldan saga sonuncusu Ozgur abi'ye ayni guzellikte mukabele etmeden bu dunyadan gocersek, her birimizin gozu acik gider... Yarim saatte bir buyuk ve kompartiman uykusu...

16 Eylül 2008 Salı

Bir Hipodrom Efsanesi : Yavuzhan

Ucuncu Flying Dutchman yazimiz rahmetli Yavuzhan hakkinda oldu. Arz ediyoruz.
--------------------------------
Yavuzhan ile ilgili yazıya, sahibinin, kendisi hakkinda söylediği şu cümleler ile başlayalım: “Yavuzhan öldüğü zaman ben hastalandım..Birkaç gün sürdü rahatsızlığım..Evden biri ölmüş gibi oldu.Herkes çok üzüldü.Sanki evladım öldü.Onun için Foça’daki çiftliğimizde özel bir anıt mezar hazırladık.”

Bu kadar özel bir at mıydı Yavuzhan? Evet, öyleydi. Belki bir çok atın olmadığı kadar özeldi.“Alt tarafı at ulan bu. Ne özelliği olacak?” diyebilecek münasebetsizlere “Yavuzhan, hayata dair bir dersti” diye cevap verebiliriz. 60’dan fazla yarış koştu. Bir kez bile mücadeleden vazgeçtiğine tanık olunmadı. Hayatla ilgili dersleri müşterek bahis üzerinden vermek, makul ve makbul bir örnekleme gibi görünse de, koltuğunun altında dersane klasöruyle kurstan kaçan ve yan yan top oynamaya giderken, ganyanın penceresinden “Bu senin oğlan değil mi lan Yakup?” şeklinde ispiyon edilen çocuğa babasının çektigi “Biraz da şu attan ders al. Bir günden bir güne "Yapamiyorum" demedi” şeklindeki azar, Yavuzhan vakasının kamu efkarı tarafindan görünüşünü bizlere özetler sanırım. Anti parantez, idol olarak kendisine muhtemeli 1.15 olan bir at sunulan çocuğun istikbali de merak konusudur…

Yavuzhan’ın babası “25 Hilalu Zaman 54/75” enteresan bir aygırdır ve belki Yavuzhan olmasa, yavrularının çoğu “Kumcu babas ıabi bu” dedirtebilecek safkanlardır.İlk anda akla gelenler arasında; Osman Hattat’ın sahibi olduğu taşra pistlerinin sürprize koşan uzun mesafe kaçaklarından Asyel,“gelir gelmez (ekseriyetle gelmez ama geldiği zaman bombalar patlar, kuponlar ölür) orasi bilinmez ama her iki kum yarışından birinde koşar” imajındaki Heybetli 4,bilhassa 2000-2001 İzmir sezonunda koştugu açık yarışlarda ezeli rakibi Bayraklı’ya çakmaktan bitap kalan ve ikiliden düşmeyerek yarışseverleri kendisine bağlayan Mağrip, pistlerin gördüğü en inatçı beyaz bayrak-ayna atlardan ve “Kaçarım. Yetişip, geçerler. Bir daha kaçarım. Ben bu işi hep yaparım” iddiasında Nurtay,üzerindeki jokeyin en ufak calışmasında yarışı bırakan ama jokey hiç bir şey yapmadığı takdirde, grubuna uygun her atı silip süpürebilecek nitelikte yetenekli Sih Taha ve (kafadan hatırladığım) son safkan olarak, bir sürü değerli kum atının ötesinde, Ağakaraca gibi Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi piste özel atlarından birinin babası olan Volga 2, Yavuzhan’ın babadan kardeşidirler. Anne tarafından kardeşlerine dair benim hatırlayabildiğim fazla bir at yok. Yalnız bildiğim kadarıyla, yine meşhur çim atlarından, bolca açık koşu galibi Tunca yavrusu Bozdağ'ın annesi Ajda, Yavuzhan’ın ana-baba bir öz be öz kardeşidir. Bir diger vasat üstü diyebileceğimiz öz kardeşi de Al-Işık’tır.

Yavuzhan, yarış hayatı boyunca 66 kez koştu, 42 birincilik, 16 ikincilik,3 üçüncülük,1 dördüncülük alırken, sadece (ikisi son yarışlarında olmak üzere) 4 kez tabela dışında kaldı.

Daha ilk yarışında, 900 metre çim pistte, Tınay Adışen ile maidendan çıktı. Tınay stilinde bir jokey ile ilk kez yarış koşan bir atın maidendan çıkması (o zaman bizim olduğumuz gibi) acemi yarışcıları saşırtabilir ama Yavuzhan’ın jokeye falan çok da takılmadığı ve kendine hitap eden her grubu paramparça edebileceği belgelenmişti bu yarışla. Sonraki yarışlarda, Yavuzhan’ın gücünün yetmeyeceği bir grubun var olmadığı da alenen görülecekti.Yine Tınay’la koştuğu Handikap yarışını, bu kez derecesini geliştirerek kazandı Yavuzhan. Ve bir daha da handikap koşmadı.

“Bir yarış kazanan şanslı olabilir. İki yarış kazanan formdadır. Üç yarış kazanan ise artık sürdirektir, kaybedene kadar tek atılır” şeklindeki biraz da mabaddan uydurma altın kaplama kuralı, İmparator Süleyman Akdı’nın idaresinde üst üste koştuğu iki Kısa Vade yarışı da kazanarak, bozdurmadı bu genç safkan.Bir şey daha dikkati çekiyordu bu aşamada. Yavuzhan, rakip ne kadar koşuyorsa o kadar koşuyor, ancak fotofinişe yakın garantiliyordu kazanmayı. Heyecanla bağırıp çağıranlar bile sonuç kestirebiliyorlardı aslında. Yavuzhan bir sekilde kazanacaktı…

Bu sefer Halis Karataş’la ilk kez koştuğu acık yarışı ikinci bitirdi Yavuzhan. Bu yarıştan sonra koştuğu dört açık yarışta, hepsi de “Deterjan” Akın Özdeniz’le olmak üzere, iki birincilik, iki de ikincilik alarak İzmir’e doğru yola çıktı.

Yavuzhan İzmir’de, iki tanesi Akın, sonuncusu ise Engin Yalçın’la olmak üzere 3 kum yarışını da birincilikle bitirecek ve yarış severlerin gözünde “Olmuş lan bu at” mertebesine yükselerek bir daha yarış hayatının sonuna kadar Açık Yarışlardan başka hiç bir yarışta yer almayacaktı.Hepsi birbirine benzer yarışlarla ve başarılarla geçen sezonların ardindan kendi jenerasyonuyla beraber yaşlanan Yavuzhan, inatçılığından ve zor başa çıkılırlığından fazla bir şey kaybetmiş değildi ama “yaşlılık” inceden inceye kendini belli ediyordu.Mukemmel bir 1996 senesinin ardından, 1997 sezonunun sonlarında koştugu ve birinde tabela dışı kaldığı iki yarış sevenlerini üzdü ve ufaktan "acaba" dedirtti. İtiraf etmek gerekirse, olanca hayranlığıma ragmen, Suleyman Akdı’nın pilotluğu baska atların üzerinde ve bendeniz de bir "imparator" hayranı olduğumdan mütevellit, şiddetle geçilmesini istiyordum. Nitekim ileriki sezonlarda Süleyman Akdı, bunu bol bol yapacak, kendi kariyerine kupalar eklerken, Yavuzhan’ın seyir defterinde birincilik dışındaki haneleri dolduracaktı.

Yeni sezonda genç Ağakaraca, amcasını geçemese de cok zorladı. Bilgin, Nurtay ve diğerleri onu cok yıprattılar. Ancak en büyük darbeleri, Süleyman Akdı’nin bindiği, Armağan Turhan’ın Haberbatur’u, Halis Karataş idaresindeki Yavuzhan’ı defalarca geçerek vurdu. Tevatüre gore, Yavuzhan’ın sol gözü artık iyi görmüyordu. Bunu bilen Suleyman Akdı, durumu kendisine avantaj kılarak, “Yanındaki kadar koşmayı” adet edinmiş olan Yavuzhan’ı hep faka bastırıyordu.Gülerce ekürisinin yeni atı Caş da piyasadaydı artık. Bu Özgün yavrusu, çimde mükemmel bir performans sergiliyordu. Bu senelerde yaşanan ve spikerin bağırmaktan sesinin kısıldığı Caş-Yavuzhan-Sergen-Tamerhan mücadelesi yarışseverlerin unutamayacağı arap yarışlarından biri olacaktı. Velhasıl, Caş gençti. Artık onun zamanıydı.

Yavuzhan, yarış yaşantısının son senesine işte bu tabloyla girdi. Ama hazin vedasından önce eski bir dostuyla yapacaklari işler, kazanacakları kupalar vardı.1995’de İstanbul kumunda bir üçüncülükle fasıla verilen Süleyman Akdı-Yavuzhan birlikteliği, İzmir’de, tam 4 yıl sonra yeniden başlıyor ve 4 Açık Koşu galibiyetiyle süsleniyordu. Her ne kadar son iki yarışını tabela dışında tamamlasa da Yavuzhan, pistlerde yer aldığı 6 yıl boyunca yaptığı unutulmaz resmi geçidi, ismine yakışır şekilde sonlandırmış oldu.

“Yarış karakteri” meşhur bir tamlamadır bu alemde. Bunu tarif etmek zor olabilirdi ama Yavuzhan’ı görmüş bir insan için bu tabir, fazla izahat gerektirmez.

Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de koştu. Kazandı.

900’den 2400’e, kum-çim ayırt etmeden her mesafe ve pistte koştu. Kazandı.

Akın Özdeniz’den Engin Yalçın’a, Ertul Cankılıç’tan Halis Karataş’a, Kadir Altınöz’den Süleyman Akdı’ya, Tınay Adışen’e kadar stili birbirinden çok farklı jokeylerle koştu. Kazandı.

Açık Grup 1, Grup 2, Grup 3, bütün kupalara adını yazdırdı.

Belki Yavuzhan, 20’den fazla kez geçildi ancak Yavuzhan’ı geçebilen, onun elinden kupa alabilen bir kaç jenerasyon at (onun yokluğunda daha başarılı olabilecekken) yarışlarda yıprandıkları,üst üste onunla mücadeleye dayanamadıkları için ya sakatlandılar ya da bir formsuzluk döneminden sonra kendilerini toparlayamadılar. Kendi gruplarının değil, bir alt grupların atı oldular. Son senesine kadar her koşusu “Sen beni geçemezsin. Hadi bu yarış geçtin ama sonrasını göremezsin” şeklindeydi şampiyonun.

Velhasıl, bir Yavuzhan geldi, geçti pistlerden. Sahibiyle başladık, antrenörüyle bitirelim. Ne demis M. Çay?

“İlk startında ve taylığında ne kadar kaliteli bir at olduğunu anlamıştık.. Zaman ilerledikçe kendiliğinden görüldü zaten...Her mesafenin rekortmeni oldu.. Ayrıca çok ekonomik koşardı.. Hep yakın ara kazandı.. Rakibi ne koşarsa bir fazlasını koşardı sadece.. Çok yarış kazandık fotoyla.. Yavuzhan ile aynı döneme Akyel,Sih Taha , Hastay gibi birçok kaliteli at denk geldi.. Çoğu Yavuzhan’dan dolayı gerçek gücünü gösteremedi.. En çok Haberbatur direndi bize.. Çünkü o da Yavuzhan’ın performansının düştüğü bir dönemde rakip oldu bize.. Ancak Yavuzhan ile Haberbatur’u yan yana koymak mümkün değil..”

Bir dahaki yazımızda, sıra dısı jokey Ertul Cankılıç ve kazandığı Gazi Koşu’larını konu edeceğiz.

Dulce Bellum Inexpertis

"Savas, onu tatmamislar icin guzeldir" manasinda Latince bir soz. Savas, mukabele edeni olmadan saldiran icin de guzeldir, suphesiz...

Fenerbahce Tribun Tarihi, mecazi anlamda nice savaslar yazdi. Tribun, genel manasiyla, bir mucadele dusturunun mekani oldugundan, seyir defteri mucadelelerle doldu, tasti. Ancak bugunlerde yasananlar kadar aci verici, yorucu bir surece sahit olmamistir, bir asirdan fazla zamandir cayir acikliginda top kosturulan o semt cografyasi.

Fenerbahce Baskani, butun diyalog cabalarina kendisini, butun cozum onerilerine kulagini kapatmis durumda. Tribunde sartlar gun gectikce zorlastiriliyor. Tribunu ikinci adresi, oradakileri can yoldasi bilenler icin "Biz burada yabancilari sevmeyiz" kivaminda bir yer haline geliyor koltuklar alemi.

Ve tepeden tirnaga bir ironiyle, takim otobusunun sol alt kosesi...

Allah, tribundeki tum agabeylerime ve kardeslerime bir kez daha sabir versin.

Rekor ve Damon Hill

Pesinen soyleyelim ki motor sporlari denen seyle pek fazla ilgimiz yoktur. Kucuk yaslarimizda Beykoz'un Bozhane koyunde mukim dedemlerin yanina gittigimizde "Bozhane Tirmanma Rallisi" diye bir seye rastlayip, defaten izlemisligimiz vardir ama neden yapildigina degil de, neden izlendigine anlam verememek de o zamanlardan kalmadir kafamizda.

Siz kenarda durursunuz, bir araba gecer, insanlar alkislar. Siz kenarda durursunuz, bir araba daha gecer, insanlar yine alkislar. Billur tuz reklami gibi, akar, akar, akar...

Formula hadisesi de oyle. Tamam, hastasi cok. Muazzam bir organizasyon falan ama at yarisi kadar bile takip edilebilir bir sey degil ki bu meret. Hadi televizyondan neyse de yerinden izlemek? Ne bileyim, belki sampanya zamani eglenceli, o kadar...

Belki haddinden fazla sig yaklastik olaya ama gecen gun Monza pistinde, 21 yasinda, Sebastian Vettel (yukaridaki) adinda bir genc kardesimiz en genc F1 kazanan pilot oldu.

Uzun zamandir F1 hadiselerinin yuzune bakmayan biri olarak, "Dur o musabakayi da izleyeyim, aman burada spor olayi mi var, kacirmayayim" seklindeki lise yillari geldi aklimiza.

James Bond fimlerinde oynasa pek yadirganmayacak Ingiliz bir pilot abimiz vardi, Damon Hill diye. Babasinin da F1 sampiyonu oldugunu, kucukken kendi capinda bir punk albumu cikardigini ve muzik konusunda profesyonel calismalari da bulundugunu Eurosport notlarindan ogrenmistik. Schumacher'le surekli kapisan ve pistte olsun, demeclerde olsun, ona gider yapan bir abimizdi. Guzel insandi vesselam...

Nerelerdedir acaba? Album mu cikariyor, yoksa TV'de F1 yorumu mu yapiyor?

14 Eylül 2008 Pazar

Tekin Akmansoy

Denizlili sanatci ama en bilinen senaryosu be oyunculuguyla Kayserili isadami Nori Kantar, yani Tekin Akmansoy'a dair bir roportaj yayinlandi, gecende Hurriyet gazetesinde. Turkiye'de sanatcilik uzerine. Ustadin sozlerine dikkat etmek gerek.

Duzgun ve akil sanatci kisiliginin yaninda, cok da iyi bir Fenerbahcelidir, Akmansoy. 85 yasini doldurmasina ragmen, dinc bir sekilde, Fenerbahce'nin basketbol ve (bilhassa) voleybol maclarinda her daim gorebilirsiniz kendisini.

Yukaridaki, tam ortada Tekin Akmansoy'un bulundugu bir Burhan Felek Spor Salonu cikisi resmi. O salonu da ozlemedik degil. Bir suru maclar ve bir de sampiyonluk kazandik Caferaga'da ama Burhan Felek voleybola daha evla geliyor gonullerde.

Orada alinacak bir sampiyonluk; Anadolu ile mac yapmaya giden Fenerbahce'de cocuk yastaki oyuncular Zeki Riza Sporel'i ve Alaaddin Baydar'i gorunce, "Futbola degil de celik comak oynamaya mi geldiniz?" diyen ama yedikleri 7 golun 4'unu birinden, 3'unu digerinden gorunce buyuk ihtimalle sasiran, rahmetli Burhan Felek'e de hinzir bir selam olurdu hem.

Baska bahara...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Princess Of The Night (by Saxon)

She used to be an ironhorse
Twenty years ago
Used to bring the mail to me
Through the ice and snow
I've sat alone and watched her
Steaming through the night
Ninety tons of thunder
Lighting up the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Speeding, sparks like lightning
Engine working hard
Furnace on the foot plate
Shining in the night
Iron striking metal
The sound of racing steel
It's all I ever wanna hear
It's music to my ears

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Ninety tons of thunder
Lighting up the sky
Steaming red hot pistons
See the wheels flash by
Hear the whistle blowing
Streaking down the track
If I ever had my way
I'd bring the princess back one day

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky
(sky, sky, sky)

Hacettepe Deplasmani

Mac oncesinde bizim foruma sunu yazmisiz:
Bu deplasmani kazanirsak "Ligin yeni ve iddiasiz ekiplerine puan sacma" aliskanligimizi biraz ezeriz diye dusunuyorum.

Olmadi, aliskanlik devam etti. Maca dair soylenecek bir suru sey var. Hakemden, futbolculara kadar edilecek milyon kelam bulunabilir. Ancak hepsinden onemlisi bir tespit olarak, bir maclik ya da bir sezonluk degil, daha uzun (neredeyse 10 yillik) bir surecin tartisilmasi gerekliligini ortaya cikaran onlarca ornege eklenen bir musabaka oldugunu soyleyebiliriz bu macin.

Hafta icerisinde Aziz Yildirim'in "Biliyorum..."lar uzerine sekillenen konusmasinin akabininde alinan bu maglubiyet, suphesiz "Hayir, bilmiyorsunuz" demek degil ama yukarida bahsi gecen surece baktigimizda, "Herseyi biliyorum" ile (konuya atfedilecek bir yapi icermemesine ragmen) "Bildigim tek sey, hic bir sey bilmedigimdir"in ortasinda yer almasi gereken bir icra makamina duyulan ihtiyac su anda, sag aciktan da sol aciktan da ve turlu mevkiiden de daha elzem durumda oldugu gozukmuyor mu?

Mukemmel Orijin

Atlarda anneden-babadan gelen ozelliklerin degerlendirilmesinde kullanilan bilgi yumaginin halk arasindaki adi orijindir.

Misal, bir atin babasi iyi cim kosuyorsa, % 100 isabetle olmasa da soz konusu yavrunun da cimde basarili olacagi ongorulur. Hele hem anne, hem de baba kaliteli safkanlarsa, atin gosterdigi yarislar ne olursa olsun, hep bir "Bu yaris olmadi ama digerinde patlar. Neticede orijini iyi abi" dusuncesi vardir yarisseverlerde.

Mevzu insanlar icin gecerli midir? Herhalde atlarda oldugu kadar degildir. Misal bir Johann-Jordi Cruyff geliyor akla, olacagi olsa o olurdu kabilinden.

Resimde Andre Agassi-Steffi Graf ciftinin ilk cocuklari Jaden Gil, ebeveynlerinin kucaginda gorunuyor. 22 Ekim 2001 tarihinde, yalnizca annelerinin sahitligiyle evlenen Agassi-Graf ciftinin, nikahtan 6 hafta sonra premature olarak dunyaya gelen ilk yavrulari. Kendisinden iki sene sonra da kiz kardesi Jaz Elle dogdu.

Peder Beyleri Andre Agassi sempatiktir. Turnuvalarda tarafimizdan tutulurdu ama valide hanimlarina kariyeri boyunca isinamadik.

Gozumuzu actigimizda tenisci diye tek olur bildigimiz Martina Navratilova'yi yendi. 1993'de bir fani Monica Seles'i bicakladi. 1999'daki emekliliginden hemen once de Roland Garros'da son gozde Martina Hingis'i trajik bicimde heder etti.

Bu yavrucaklarin birinden biri tenisci olur mu, olursa nasil olur, bilinmez. Ama yarin bir gun kortlarda arz-i endam ederlerse, yapilacak yorum simdiden belli:
"Orijini iyi abi bunlarin"

11 Eylül 2008 Perşembe

Mustafa

Can Dundar, daha bir suru yapiminin yaninda bir de "Bahcedeki Fener" belgeseliyle bizde kendisine yuksek olan saygiyi, bu belgesel filmle katlayacaga benziyor.

Mustafa Kemal Ataturk'un, resmi tarihce hep "Ne gerek var?" denerek sozu edilmemesine calisilan "insan" yani beyaz perdeye geliyor.

Yine bir Can Dundar yapimi olan ve her izlendiginde gozyasi dokturen Sari Zeybek gibi izleyeni her yerinden vuracagina eminim.

Donemin Ingiliz Basbakani ve karsimizdaki maglubu Lloyd George'un "Yuzyillar nadir olarak dahi cikarir. Ne yazik ki o dahiyi, yuzyilimizda Turk Milleti yetistirdi" sozuyle en guzel sekilde ozetlenebilecek o guzel insana dair, guzel bir yapim geliyor.

Can Dundar'in dun NTV'de yakaladigim soylesisinde aktardigina gore, muziklerini Goran Bregovic'in yaptigi belgeselde, iclerinde Mustafa Kemal'in en genc yasta cekilen resimlerinden biri de olmak uzere, daha once hic gormedigimiz resimler ve duymadigimiz ses kayitlari varmis.

29 Ekim'de geliyor film sinemalara. Biz o zamanlarda Turkiye'de olmayacagiz ama geldigimizde hevesle saldiracagimiz ilk film olacak bu yapim.

Can Dundar'in mevzuya dair yazisiyla bitirelim.
----------------------------------------------

http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=7119

Veee başlıyoruz.

Nihayet aylardır burada size sözünü edip durduğum filmden ilk parçayı yayınlıyoruz.

Böylece filmimizin adının "Mustafa" olduğunu da öğrenmiş oluyorsunuz.
Neden "Mustafa"?

"Kemal" ve "Atatürk" onun sonradan edindiği isimler çünkü…

Fragmanı izlemek için resme tıklayın."Mustafa"da biz, onun en yalın haline ulaşmaya çalıştık.

Onu sadece annesinin çağırdığı isimle hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

İzleyeceğiniz fragmanda Sarı Zeybek'in ünlü Dolmabahçe sahnelerinden birine atıf var. Bana bu kapıları açan ilk belgesele yollanmış bir demet çiçek sayabilirsiniz.

Bu, aynı zamanda filmin de açılış sahnesi…

Yandaki resme tıklayarak fragmanı izleyebilirsiniz.
* * *
Karga kovalama sahnesine gelince…

Hepimizin çocukluğundan beri dinleyegeldiği bu tanıdık öyküyü canlandırmak ve hep ders kitaplarında "kovaladığı kargalar"ı perdede görmek istedim.

İronik… ama o dönem yaşadıklarının, Atatürk'ün kişiliğinde çok önemi var bence…
Gerçekten kargaları kovaladığı Langaza'ya gittik sırf bu sahne için…

Bahse konu tarlanın yakınlarında yaptık çekimi...

Ve çocuğu da oradan bulduk:

Adı Yorgo…

Bir Yunanlı…

Ve kendi halkına bir dönem düşman belletilen adamın çocukluğu rolünü büyük keyifle oynadı.

Kargalara gelince… onlar Uğur Erbaş'ın can verdiği animasyon yaratıkları…
* * *
Afişi büyütmek için üzerine tıklayın.Langaza'da karga sahnesi çekildikten sonra "Mustafa"ya tepede bir yere bir ev kurmamız gerekiyordu.

Afişte göreceğiniz bu çalıçırpıdan ev, onun muhacirliğinin, "yurtsuzluğunun", yurt arayışının simgesiydi aslında…

Sadece onun da değil:

Koca bir imparatorluğu yitiren halkın, sıkıştığı küçücük yurdu da simgeleyecekti o çocuksu kulübe…

Kulübeyi yapan çocuk da bir Makedonyalı…

Alexandre…

Onu da Langaza'da yemek yediğimiz restoranda tesadüfen "keşfettik". Saadet Özen, çocuğun ailesini bu role ikna etti.

Tabii Alexandre kendisinin filmin ana kahramanı ve afiş yıldızı olacağını bilmiyordu.
Doğrusu biz de bilmiyorduk.

Ama onu kulübenin içinde gördüğüm an, "İşte afişimiz bu" dedim görüntü yönetmenimiz Murat'a…

Ve hem fragmana hem afişe damgasını vuran harika bir görüntü çıktı ortaya…

Aynı Alexandre, elinde çalı çırpılarla ev yapacağı tepeye tırmanırken, aynı zamanda Uğur Hoca marifetiyle, Dolmabahçe'deki tablonun içinden çıkıp gelen çocuk oldu.

Goran'ın akordiyonu ona keyifle eşlik etti.

Neyse bu kadar laf yeter; hala sabredip izlemediyseniz, şimdi artık izleyebilirsiniz.

Turkuaz-Sari-Sampiyon-Kazakistan

Aylardir Kazakistan'dayiz. Gelecegimiz belli oldugu andan itibaren tanidiklarin, ebeveynlere "Bu sizin oglan orada da gidecek mac bulur. Tutar, bir tribune takiliverir" diye dislarindan baslayip, sonunu "Manyak ayol bu" diye iclerinden getirdikleri gunler yasadik.

Lakin geldik geleli, degil yesil sahayi, stadin kapisini ve hatta oraya sapan yolu bile gormemistik Almaty'de. Nihayetinde, rahmetli Attila Ilhan'in siirindeki gibi; "iş güç dağdağası... Yasamaya vakit yok" hendeginden deveyi bu hafta ici atlattik ve Kazakistan-Ukrayna macina yol aldik.

Oksijen, her yerde oksijen ama yesil sahadan tribune yukselenin tadi baska, sekli baska. Onca zamanin yoklugunu giderecegimizden oturu heyecanla Carsamba'yi bekledik. Erkenden bilet sekli calismalari basladi. Bu arada cevredekilerden atesli taraftarin nerede olabilecegi hususunda bilgi toplamaya calistik. Sordugumuz herkesin ya gulmesinden ya da anlamsiz anlamsiz bakmasindan bir sonuc cikaracak gibiydik ki son tahlili Turkiyeli bir Kazak'tan aldik.

"Burada Turkiye'deki gibi bir kulturun zerresi yok" dedi. "Kucuk topluluklar halinde, oradaki taraftarlik zihniyetine yakin davranmaya calisanlar var ancak sayilari cok cok az. Mesela burada bir takim dis sahaya gidecek olursa, kendi sehrinden kimse deplasmana gitmez" diye de ozete noktayi koydu.

Aslinda bu ulkede, deplasmana gidilmemesinden normal bir sey olamaz. Turkiye yuzolcumunde bir ulkede bile deplasman zahmetli ve ondan onemlisi maliyetli bir mesgale. Burada ise, sadece mukim bulundugumuz Almaty'nin Turkiye kadar buyuk bir sehir oldugunu hatirlarsak bu tutku eksikligi (!) anlasilir bir hal aliyor. Cin sinirindan Hazar Denizi'ne uzanan sinirlara sahip bir ulkeden bahsediyoruz. Memleketi Turkistan'a gitmek icin 18 saat tren yolculugunu goze almasi gerekenlerin oldugu bir ulke. Bu sartlar altina deplase olan adam ya "Ne calisicam lan? Kazakistan'da toprak, bende para" kabilinden (armut agiza da degil) "Para pis cuzdana dus"cudur ya da hakikaten delidir.

Neyse ne... Biz Carsamba'dan devam edelim. Bilette kalmistik.

Bileti almasini rica ettigimiz arkadasa "Taraftar olursa orada olur" dusuncesiyle, kale arkasi bileti almasini soyledik. Bilet fiyatlari cok uygun. Kale arkasi acik tribunler, 1.000 Tenge. Sahaya paralel acik tribunler, 2.000 Tenge. Stadin tek kapali alani olan, %40'lik kisim ise 3.000 Tenge. Hos, yeni yeni populer olan futbol biraz gelissin, Saracoglu’nda hakim kilinmaya calisilan “Hazir geliyorlar, matematik de neymis? Basalim zammi. Paraya para demeyelim” zihniyeti suphesiz burayi da sarar.

Saat 22:00'deki mac icin, 21:00 gibi yol aldik. Bir kere, Almaty’nin sehir planlamasi muazzam. Ancak (soylenenlere gore) bu planlama 400.000, bilemediniz 500.000 kisi dusunulerek yapildigindan oturu, su anki 3.000.000’luk nufusun trafige getirdigi yuk, standartin uzerinde. Elbette butun bunlara ragmen, bahse konu yogunlugun, 1.5 saatte bir kopru gecirten ve buna sukrettiren Istanbul trafiginin eline su dokebilmesi mumkun degil. Dolayisiyla kisacik bir zamanda stadyuma varmamiz mumkun oldu.

Arabadan indigimiz gibi, stadyuma dogru otoparkin icerisinden yol almaya basladik ancak gidis yonu stada degil de Camlik Aile Cay Bahcesi’ne gidiyormusuz havasinda, agaclarla kapliydi. Nitekim arkadan “Nieto bilmemne” diye seslenen birisi peydah oldu. Tahminen “Nereye hemserim” diyordu. Allahtan yanimizda Gulnara vardi da lisana bagli yol, yordam hususunda ayazda degildik. Tahmin ettigimiz gibi “Giris obur taraftan cahil cuhelalar” seklinde bir yonlendirmeyle, aksi istikamete yurumeye basladik.

Belli kontrol merkezleri disinda, stadin icerisine giris, yuksek demirlerle engellenmis. Guzelce islemeli demirler ve arkalarindan yukselen kadim agaclarla sarmasiklar futbol macina degil de Ciragan’a baloya gidiyormusuz havasi veriyor. Sagda sola sari-lacivert atkili insanlar gorduk. Kril alfabesinden cikardigim kadariyla Kazakistan, Almaty ve Kairat kelimeleri okunuyordu. “Nerede lan bu atkicilar? Almadan girmem” diyerek kafa utulemeye basladim.

Bizimle ayni tribunde oturmayacak olan Gulnara, arkadaslariyla bulusamadigindan ve dolayisiyla bileti henuz eline gecmediginden, beklemeye basladik ama olacak gibi degil, saat yaklasiyor. Neticede “Bari biz gidelim” diyerek hareketlendigimizde, sadece bir tane yol oldugundan stadin cevresini tavaf etmemiz gerektigi aklimiza bile gelmedi.

Buyukce bir lunaparkin ve yakinindaki su kanalinin yanindan gecerek ana caddeye varmadan once bir Futsal salonu gorduk. Burada yesil saha futbolundan cok daha gelismis oldugunu duymustum bu olayin. Yerinde incelemek uzere kendimize telkinde bulunarak transit gectik.

Billboardlardaki Efes Pilsen reklami dikkat cekici. “Iki senedir mac kazanamiyorsunuz Tuncay amca? Hep Fener, hep Fener. Nasil olacak?” diye gecirdik icimizden.

Ana cadde oldukca hareketliydi. Butun Almaty, aksam gezintisine cikmis gibi. “Yuzolcumu Turkiye kadar ama nufus Istanbul’un 6’da biri” seklindeki dinginlikten eser yok. Zor yurur haldeyiz. Stadin hemen yaninda kapali spor salonunu gorduk. Simetriyi oturtamadim ama tahminen futsal da bu salonun bir kosesinde oynaniyor. “Basketbol ve voleybolun programini da bir sekilde ogrenmek gerek” diye ic gecirip yola devam…

Sonunda “Ortalyk Tsentralnyi Stadyumu, tum hasmetiyle karsimizda” diyemiyoruz ama yine de sevimli ve vasatin uzerinde bir gorunusu var. Karsilikli bankolarda bilet giseleri var. Bunlarin onu oldukca kalabalik. Forma, atki ve brosur satan diger standlarda ise malzemeler tukenmis. Birer ikiser forma ve cesitli Avrupa takimlarinin atkilarindan baska bir sey kalmamis. Kazakistan atkisi gordugumuz tek yer, nevale satan bir stand oluyor. Atkinin fiyatini soruyoruz. 5000 Tenge cekiyor. Haliyle biz de “S…tir” cekiyoruz.

Tribune girisin hemen karsisinda acik hava bari gibi bir mekan ve 2.5-3 metre boylarinda dev bir ekran var. Oradan “Artik maca gireyim” diye kopanlar, ellerinde bira, votka vs. ile kuyruga giriyorlar. Hafif “Itmeyelim beyler. Cocuk var” itis kakisindan sonra ilk kontrol noktasini atlatarak, ikinci ve sonuncuya yol aliyoruz.

Hakan abiler, “iceride yoktur” diyerek mesrubat alirlarken, biz de atki arayislarindayiz. Burada da atki yerine babayi alinca, bir yuzunde Kazakistan Milli Marsi yazili olan kucuk bir sopali bayrak temin ediyoruz. Mesrubatlar polisin muhalefetiyle karsilasinca, posetlerden bir tanesi hayir kurumlarina (!) gidiyor. Diger poset ise benim elimde. Yillar once Kadikoy’deki bir Istanbulspor macinda elimdeki bileti okumayan barkod okuyucunun mizikciligina sinirlenip, en az benim kadar cusseli bir abiyle, fizik kurallarini alt ust edercesine turnikeden gectigim vb. bir suru zamanin yarattigi tecrube ve refleksle posetleri “Davay davay” diyen polise caktirmadan geciriyorum. Hos, sular ve gazoz imamin abdest suyundan hallice oldugundan cok da yar olmuyorlar bize…

Nihayet tribundeyiz… Yerlestigimiz kisim, Kadikoy yenilenmeden once “Eski Acik” diye tabir edilen okul tribunune benziyor. Efendi gibi mac seyredilen bir yer. Mac baslamadan once “Kesin surasi hareketlidir. Yoksa burasi mi cosar?” gibi tribune dair tahminlerimizin hic birisi tutmuyor. Zira butun tribunler ayni. Aklimiza “Burada isler sizin bildiginiz gibi degil” diyen, yukaridaki Kazak arkadas geliyor ama Milli Mac bu. Umitliyiz.

Nitekim Milli Marslarin okunusu esnasinda olayin gidisatini az cok kestirebiliyoruz. Oncelikle bizim tribunlerden ozur dilerim. “Milli Marsini bu kadar uyumsuz okuyan baska millet yoktur” diyordum. Varmis. Kulaga cok hos gelen bir marslari olmasina ragmen bizim 3.000 kusur kisilik tribunde, ayni sekilde okuyan 20 insana rastlamak mumkun olmadi ama cosku tamdi. Mars biter bitmez, bireyselden baslayip kitleye yayilan “Kazakstan” temposu “Bu mac boyu gider” dedirtti ve hakikaten gitti.

Ortalyk Stadi’nin zemini oldukca guzel. Genis atletizm pisti yuzunden kucuk bir kutu gibi gozuken yesil alani cevreleyen tribunlerin, skorbord tarafinda kalan kismi haric, hemen hepsi doldu. Klise deyimle zemin ve ortam guzel futbola cok musaitti. Musaitligin hakki verildi.

Kazakistan “Ukrayna harcar be abi”cileri neticede hakli cikarsa da “Az kalsin, en azindan bir beraberlik oluyordu” dedirtti ve oldurenlere, yigitligine hak verdirdi. Gerci Ukrayna ne zaman istese gol atabilecek bir sekil sergiledi ve beylik olacak ama yine de ilk yarinin en sonunda, o moral bozucu gol yenmese daha farkli olabilirdi.

Ukrayna’da (bilhassa ilk yarida) Rebrov ve iki gol atan Nazarenko, Sheva ile birlikte Kazaklari cok ugrastirdilar. “Ulan tabii oyle olacak. En ofansif adamlar onlar” denebilir ama zaten oyunun genelinde sadece defanstan ileriye uzayan Ukrayna toplari ve onlari karsilayabilen Kazak sag kanadi ile karsilayamayan Kazak sol kanadi vardi. Diger dinamiklere dogru duzgun is bile dusmedi. Zaten gollerin hepsi de iyice bunalarak, bolca hata yapan Kazakistan defansinin kademe hatalarindan ve sektirmelerinden geldi.

Zerre kadar tanimadigim Kazakistan’da ilk bakista kaleci, sag bek ve orta saha / ilerideki (kaptanlari haric) bir iki oyuncu cok direncli oynadilar. Arada kameraya aldigim pozisyonlari tekrar tekrar izledigimde her yerde onlar gorunuyor ve zaten golun disinda tehlike yaratan her pozisyonda yine bu adamlar vardi.

Aslinda mactan cok tribunleri izledim.

Mesela yakinen gormesem, bulundugumuz yerin sol tarafindaki tribunde bulunan insanlarin Kazakistan’a uyum saglamaya calisan yari Kazak Meksika gocmenleri (nasil oluyorsa) oldugunu dusunecektim. Bir tribun dusunun ki macin dakikasi ve sonucu ne olursa olsun Meksika Dalgasi yapmaya calisiyor. En basta bu buyuk gayretlerine sempatiyle bakip, sesi en cok cikabilenlerden birisi olarak “Davay, davay” diye durmadan cevremi gaza getirdim ve bunu basardim ama herseyin de bir siniri var. Mac olmus 3-1. Ukrayna bastirdikca bastiriyor. Bunlar hala Meksika, Paraguay, Sili pesinde… Bir durun, bir dinlenin…

Her tribunde bireysel, coskulu arkadaslar goze carpiyordu. Bunlarin bizim bulundugumuz tribune duseni, dovmeli kardeslerdi. Yalniz burada cosku az suruyor. Birileri geliyor, 30 saniye kadar bagiriyor. Sonra nereye gidiyorsa gidiyor, yerine bir baskasi geliyor.

Uc dort tane genc taraftar da ellerinde Kazakistan bayragi ile bir o tribune, bir bu tribune kosuyorlardi. Gurbuz olanin nasil o kadar kilolu kalabildigine sasiyorum. Zira kondusyonuna hayran kaldim.

Bunlarin disinda “Buraya oturmaya mi geldiniz? Bagirin, Allah askina bagirin” seklinde romantik arkadaslar vardi ki kendimi en yakin hissettigim bunlar oldu. Repertuarlari genis degil. Sadece “Kazakstan” ya da “Kazakstan. Cempiyon” diye bagiriyorlar ama ictenler. Bunlarin sayesinde tribun hareketleniyor, ayni tempoyu tutuyor. Bu lokomotif arkadaslar da olmasa, bizim tribunlerde bol bol yasanan “Laaaan, bak bak, el salliyorum sana. Bak tam karsindayim. Sari-Lacivert formaliyim. Hay gozunu s.keyim senin, gormedin mi hala?” (Ulan nasil karsisi, butun tribun karsisi zaten. Ve nasil sari lacivert formali. Kirmizi Beyaz mi olacak Kadikoy’de) seklindeki telefon geyigine gerek kalmadan bagirarak sesinizi duyurabilirsiniz karsi tribunlere.

Pankart acisindan zengin bir durum yok, haliyle. Ancak skorboard tribununde acilan bir pankart vardi. Defalarca acildi, kapandi. Tahmin ediyorum ki bayrak kosturan arkadaslar gibi hiperaktif kisiler tutuyordu pankarti. Actilar, salladilar, kapadilar. Actilar, salladilar, kapadilar. Ogrendigimize gore “Kupa bizim” gibi bir sey yaziyormus ustunde. Yine ayni tribunde kucuk bir pankart daha acildi ama onun mealini cozemedik.

Burada stadyumdaki polislere bir parantez acmak gerek. Hakan abinin de soyledigi gibi “Ortada hic gozukmuyorlar belki ama her aykiri duruma mudahiller”. Mesela sigara yasagi. Icen hemen uyariliyor. Bu konuda son derece katilar. Gerci bu sertlik biraz abartilmis. Birisi ayagini onundeki koltugun arkasina dayamayagorsun. Polis hemen olay (?) yerinde bitip, duruma el koyuyor.

Sahada tel orgu yok, onun yerine asker orgu var. Bes adimda bir havaci kamuflajli askerler duruyor sahanin icinde ve araliklarla polis. Yerel polis kiyafetini tamamlayan sapkanin tepesi semsiye buyuklugunde ve daha havaalaninda indigim ilk andan beri dikkat ettigim bir sey var ki burada polis kiyafetleri bizim broveli madalyali Pasa elbiselerinden daha suslu. Yolda yururken kontrole gelen bir polisi Mekanize Piyade Tugay Komutani sanmaniz mumkun.

Artik bu guvenlik onlemlerinden midir, yoksa naiflikten mi bimiyorum, gol sevincleri muthis olculu. Bayrak sallama, sevinc nidalari. Normal seyler… Bizim oradaki gibi yerlerde yuvarlanmalar, ust bas yirtmalar yok pek. Gol olunca rakibe ya da ortaya, hem de sevincten, ana, avrat, yedi sulale sovmek vb. seyleri zamanla ogreneceklerine inaniyorum. 0-3’den 4-3’e donen Gaziantep macinda, 4. golden sonra 5-6 dakika kadar yerden kalkamadigimi ve en az 35-40 kisiyle sarildigimi ve 6-0’lik Galatasaray macinda bir agabeyimizin (King Santillana), biraz da her golde yukaridan uzerimize atlayanlar sayesinde, sevinirken ayagini sakatladigini hatirladigimda “Darisi basiniza” diye gecirdim icimden. Zira guzel seyler bunlar…

Macin sonlarina dogru, 3-1 devam ederken, yine yukarida bahsettigim pankartli tribunde bir mesale yaninca, ben o tribundekilerin tam benim kalem olduguna kanaat getirdim. “Maci mi kaybettik? Ne maci lan? Acin lan pankarti. Yak mesaleyi. Kazakstan. Cempiyon. 4 mu oldu? Ya birak…Bagirin olm… Ahanda 5” dermis gibiler.

Yanan tek mesalenin dumani butun stadi sararken, hakem maci bitirdi. Disari ciktik. Ukrayna taraftarlarini ve Takim Otobusu’nu gorduk. “Bizim Belediye Otobuslerinden hallice” diyemeyecegim, cunku bunun hallice olabilecegi baska bir vasita bilmiyorum uzun zamandir. Belki bizim Lise’nin servisi…

Bu kadar uzun lafin kisasi, macimizi izledik, yukaridaki hatira resmimizi cektirdik ve Kazakistan’daki kurkcu dukkanimiza geri donduk. Uzun sure Milli Mac olmayacakmis burada. Bir Kairat macinda yeniden tribunde olabiliriz belki, mesai halleri musait olursa.

Son olarak, bu macta bir kez denedim, cok dayanamadilar. Nedir? Bizim sesimiz biraz borudur, dostlar bilir. “Kazakstan, cempiyon” temposunu bakalim ne kadar devam ettirebilecekler diye bir zorlayayim dedim. Butun tribunle basladik, 15-20 kisi kaldi yirmi kusuruncu turun sonunda. Birakinca da “Manyaga bak” gibi donup baktilar.

Taraftarsaniz yapacaksiniz kardesim. Ne demis, Master Yoda?
“Try not. Do or do not. There is no try”

10 Eylül 2008 Çarşamba

Kufur mu Etmis? Inanmam...

Hurriyet'te Yalcin Dogan yaziyor.

9 Eylul aksami, Levent'teki TSYD Dernegi'nde, iclerinde alamet-i farikasi biyigi olan Osman Tamburaci'nin da bulundugu bir grup sohbet ederken, Fatih Terim Osman Tamburaci'yi ariyor.

Osman Bey, dernege gelmeden once Sky Turk'e ugramis, bir yayina katilmis ve Milli Takimla ilgili kelamlarda bulunmus. Fatih Terim'in gundem degistirdigini vs. soylemis.

Imparatore de "Yahu Osman, biraz önce Sky TV’de konuşmuşsun, bana söylediler. Ben ne demişim? Gündem değiştiriyormuşum, öyle demişsin. Ulan bu ne biçim konuşma?" diye lafa girmis. "Ulan ben senin bıyığını s.kerim" diye laftan cikmis. Finali bu tonda yapmayayim, bas bariton bitireyim diyerek de neticeyi "Ulan ben senin, ananı, avradını s.kerim"e baglamis.

Milli Takim Teknik Direktoru kufur eder mi, etmez mi? Buna girmeye gerek yok. Dogrusu bu olsa, dunya uzerinde diplomasi diye bir sey olmayacagi gibi, her makamin kufure kiyamete hakki olurdu.

Burada samimiyetle sorulmasi gereken soru su aslinda.

Fatih Terim'in bu hallerine sasiran ferd-i vahit (Hincalca:kisi) oldu mu?

Yilmaz Ozdil'in bir yazisi vardi. "Alex Ferguson dunyalari aldi. Ola ola Sir olabildi. Bizimki simdiden imparator" mealinde.

Fatih Terim'i, bu ulkenin Fatih Sultan Mehmet'ten sonra cikardigi en buyuk Fatih ilan edenler, en ufak hatalarini gormezden gelerek alkislamaya devam etsinler... Imparatora (!) bu haller, onlara da bu yakisir.

Maca Gittik, Tribun Dolmus.

Kazakistan'in Ukrayna'ya 3-1 kaybettigi macta yerimizi aldik.
Arkasi yarin...

9 Eylül 2008 Salı

9 Eylul 1922

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik.
ve Kayserili bir nefer,
Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip,
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Nazim Hikmet Ran (Kuva-yi Milliye Destani)

Mazide Yatan Tarihin Ebedi Anitlari

Fenerbahce Bayan Basketbol ve Bayan Voleybol ilk ve sampiyon takimlarinin kaptani Ayten Salih ve takim arkadaslari. Sanli mazinin en sanli sayfalarinin her kosesinde imzasi bulunanlar. Ve o imzalarin birincisine, Ayten Salih'e ulasmak nasip oldu sonunda. Icimizden gecenleri yazdik ona.

Cok yasa, Buyuk Kaptan...

Ayten Hanim, ya da daha icimizden gelen bir hitapla, sevgili “Buyuk Kaptanimiz”

Bizler, maclarda ve ayni zamanda sosyal yasantimizda birlikte olan arkadas toplulugumuza “Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri” ismini uygun gormus bir grup Fenerbahce taraftariyiz. Sayimiz itibariyle, Buyuk Fenerbahce camiasinin icerisinde kucuk sayilabilecek bir damla olsak da Fenerbahce’nin “Sadece bir futbol kulubu degil, ayni zamanda ulkemizin spor ocagi oldugu” gerceginin farkindayiz.

Dolayisiyla bu satirlardan size ulasmanin ve yuksek isminize hitap edebilmenin bize verdigi heyecani tarif edebilmemiz mumkun degil.

Zira, son yillarda surekli basarilariyla ovundugumuz Bayan Basketbol Takimimizin ve gun gectikce eski gunlerine daha da yaklasan Bayan Voleybol Takimimizin; kurulus yillarinda tamamen amator bir sevda ile tasidiginiz formasinin, sadece oynadiginiz donemde degil, bugun de kazanilan basarilarda buyuk payi olduguna inaniyoruz.

Bilhassa Fenerbahce Bayan Basketbolu’nda ve Bayan Voleybolu’nda basari bir gelenek haline gelmisse ve ilerideki basarisiz yillarda insanlar bu mesut mazinin hayalinde kendini avutma tesellisine erisebildilerse, bu sizin ve takim arkadaslarinizin ölümsüzlük muhruyle damgalanmis ebedi bir eseridir.

Yasimiz itibariyle sizi canli izleme serefine nail olamadik ve hatta basardiklarinizi akil balig olduktan cok sonra eski dergilerden ve kitaplardan ogrendik. Ancak bilmenizi isteriz ki kizlarimizin her macinda, ustad Cem Atabeyoglu’nun “Ates Parcalari”, “Yenilmez Armada” ve “Harika Kizlar” tanimlari esliginde, sizleri durmadan alkislamaktan onur duyuyoruz.

Buyuk Kaptan;

Yillar bir suru manevi deger gibi, “Ornek Sporcu” ve “Bayrak Adam” vasiflarini da seyreklestirdi ve adeta yok etti. Kurumlar hafizasi ve zihniyeti, “Vefa” duygusunu zaman zaman inkar eder hale geldi. Ancak emin olunuz ki Fenerbahce Taraftari olarak bizler; bugun ozlemle andigimiz bu vasiflari ve degerleri icten yasayarak, formasina ve Fenerbahce’sine unutulmaz hizmetler veren sizleri asla unutmadik, unutmayacagiz.

Kazanilan her macta ve ellerde kalkan her kupada yeri olan sizin kutsal teriniz, Sonsuza Kadar alkislanacaktir.

Saygiyla ellerinizden operiz, Buyuk Kaptanimiz…

Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri

8 Eylül 2008 Pazartesi

Tachibana Ukyo

Tachibana Ukyo. Bir donem Haohmaru, Gen-an, Hattori Hanzo, Calford vs. ile atari salonlarinda kendimizden gecmemize yol acan oyunun kahramanlarindan biri.

Ukyo, 20 Eylul 1764'de Japonya'nin Kohga bolgesinde dogdu. 1.76 boyuna karsin, sadece 42 kilo olmasi kirilgan bir bunyeye sahip olmasina yol acti ve ayrica tuberkuloz yuzunden akcigerleri adeta tukendi.

Alamet-i farikasi, uzun mavi saclari olan Ukyo, el yapimi kiliciyla ve basarili oldugu Iaijutsu teknigiyle ona buna saldirirken bir yandan Kei Odagiri adinda bir kiza asiktir ama kiz hali hazirda baskasinin nisanlisidir. Ukyo, ona vermek icin aradigi bir cicegin pesinde omur tuketmektedir. En son biraktigimizda hala oksure oksure birileriyle kapisiyordu.

Onunla oynamasi zordur, bilen bilir.

Eric Theodore Cartman - 1

Senelerdir hastasi oldugumuz ve net alemlerinde 8 yildir nick olarak da kullandigimiz "I'm not fat. I'm big boned" Cartman'in unutulmaz eserlerini irdeleyecegimiz de bir iki kuple olsun.

Yedinci Sezon'un Ucuncu Bolum'u: "Toilet Paper"

Tayfa, ogretmenlerine kizip, kadinin evini tuvalet kagidiyla kaplarlar. Sonrasinda kasabanin ustun zekasiz dedektifi Barbrady, bu islerin ustasi kucuk "Anthony Hopkins" Josh'i ziyarete giderek, olayi cozmesine yardimci olmasini ister.

Barbrady-Josh diyaloglari ve durumdan vicdan azabi duyan Kyle'i yok etmek isteyen Cartman'in Al Neri - Fredo Corleone'ye atifla denemeleri insani gulmekten bogulur hale getirir.

Ama en cok da digerlerine verilecek ifadeyi dikte eden Cartman'in Mr. Mackey'nin kapisinda sarfettigi asagidaki uydurma tiradi:

Kyle: How the hell did they find out it was us that TP'ed that house?

Cartman: Will you relax, Kyle?! They have nothing on us! As long as we all stick to our story, we'll be fine.

Stan: We'd better go over our story again so we don't screw it up.

Cartman: Okay. Last night, all four of us were at the bowling alley until about 7:30, at which time we noticed Ally Sheedy, the Goth chick from the Breakfast Club, was bowling in the lane next to us, and we asked her for her autograph, but she didn't have a pen, so we followed her out to her car, but on the way we were accosted by five Scientologists who wanted to give us all personality tests, which were administered at the Scientology Center in Denver until 10:45, at which time we accidentally boarded the wrong bus home and ended up in Rancho de Burritos Rojos, south of Castle Rock, and finally got a ride home with a man who was missing his left index finger, named Gary Bushwell, arriving home at 11:46.

Kyle: I'm confused. Did Ally Sheedy take that personality test?

Stan: Yes, dude!

Cartman: Kyle, it's very simple: we followed Ally Sheedy out to her car, but on the way we were accosted by five Scientologists who wanted to give us all personality tests, which were administered at the Scientology Center in Denver until 10:45, at which time we accidentally boarded the wrong bus home and ended up in Rancho de Burritos Rojos, south of Castle Rock, and finally got a ride home with a man who was missing his left index finger, named Gary Bushwell, arriving home at 11:46, you got it??

Kyle: Ah, Ah I, ah I thought...

Cartman: [exasperated]Oh, for Christ's sake!

Stan: Look, Kyle, just let Cartman do all the talking, okay? He's better at being in trouble than anybody.

Cartman: Thank you, Stan. [the doorknow begins to turn] Sh sh, here they come, here they come. [the door opens and Mr. Mackey appears] "And so I said, 'That's a terrific joke, Wendy. Tell us another one.'" Oh, hello, Mr. Mackey. Are you ready to see us now?

Istanbul'du Bu Dizi

Cengelkoy, kucuklugumuzun efsanelerindendir. Bostanci'dan 2 Numara'ya binip Uskudar'a giderdik. Oradan dolmusa binip Cengelkoy'e gelirken, tam da meydana gelmeden soldaki top sahasinin orada dimdik bir yokustan dolmus hizla inince, yokuslarin o izah edemeyecegim tadi kalirdi kalbinde insanin.

Meydanda bir balikci dukkani vardi dayimin. Seramik duvarlarinda asili olan agdaki cesit cesit kurutulmus balik, karides ve yengecleri hala siralarina gore sayabilirim sanirim. Ama tencere tencere yedigim su urunlerinin hesabini yapmam imkansiz. Can bogazdan gecer, malum.

Yol boyunca ilerleyip, deniz kenarina geldiginizde ve mevsim yazsa henuz daha kirlenmemis denizde yuzenleri gorurdunuz. Ben omur billah yuzme denen fiile mesafeli durdugumdan, teyp motorlarini kicina taktigimiz ve tekne sekli verdigimiz beyaz muhafaza kopuklerinin suda uzaklasmasini seyrederdim. Ne cok deniz anasi vardi...

Balik akvaryumlariyla, yuva yapan guvercinleri izlemeyi ve kagittan ucak yapmayi Cengelkoy'e tepeden bakan bir suru bacanin yaz kis ayni eksi kokuyu yaydigi 20 adimlik terasta ogrendim.

Bir de acikhava sinemasi vardi Cengelkoy'de. Cay bahcesi sandalyelerinde yaz aylarinda, sira sira insanlar. Bugun hala ne zaman bir acikhava sinemasi gorsem aklim gider. Cengelkoy'de seyrettigim filmlerden degil. Zira aklimda kalan iki film var. Biri Hulya Avsar'in Sekreter filmi. Digeri de yarisini sandalye altinda gecirdigim Karabasan. Ama acikhava sinemasinin bol oksijenli havasini ve huzurlu sessizligini unutmadim. Ne zaman Cengelkoy'u gecip Kuleli ve Kiz Lisesi istikametinde devam etsem, bir yanim o dar gecitten ulasilan sinemada kalir.

Lise yillarindaydik. Televizyonla aramiz mecburen iyi, yas itibariyle. Dizi olayi "sallasan 50 eline, 150 seyine deger"e daha gelmemis. Kaliteli yapim orani yuksek vs. vs. Lakin bir dizi, bizi aldi goturdu. Sevket Altug'un hemen hemen son, Sevval Sam'in ilk kez arz-i endam ettigi, sadece onlarla degil her oyuncusuyla adami alip "Istanbul" diye durduren bir diziydi Super Baba.

Yeni Turku'nun bestesi, Oya Kucumen'in sesi ile baslayan dizide tamamiyla mutlu bolum sonu "yok" denecek kadar azdi belki ama az gulmedik, az aglamadik. Bu dizi ugruna, okul gezilerine gitmedik. Disarilara cikmadik.

Kanal 1 veriyormus bu aralar tekrarlari. Denk gelmemek icin dua ettik. Zira bu kadar uzakta, bu kadar kalbe kader bir seyi cok kolay kaldirmaz bunye.

Cengelkoy, Anadolu Yakasi'nin hemen her semti gibi bizdendi, bizim kalemdi velhasil. Ve Super Baba'da Sumer Tilmac'in surekli profil verdigi o kahve biz gittigimizde hala yerinde duruyor olursa, oradan denize bakip, okyanus yesilini hatirlamak var serin hayalinde...

7 Eylül 2008 Pazar

Serena, Jankovic'i Ezdi.

Flying Dutchman "Jankovic'in eline yakışmayan şey yoktur" demisti, Amerika Acik Turnuvasinin ikinci turunda. Hakikaten aldigi "baba" da cok yakisti eline kendisinin, kupayi Serena kaldirirken...

Son dorde kalanlardan hangisi kazansa klasmanda 1 numaraya yukselecekti. Kolay bir seriden finale kadar gelen Jankovic ile gorece zorlu rakipleri gecen Serena arasinda tecrubeli olan; ilk kez bir Grand Slam finaline cikan Jelena degil, bir Roland Garros, iki Wimbledon, uc Avusturalya Acik sampiyonlugunun yaninda 1999 ve 2002'de olmak uzere iki de Amerika Acik sampiyonlugu olan Serena'ydi. Biraz haliyle sampiyon da o oldu.

6-4 ve 7-5 ile 2-0 biten final macina dair notlar arasinda Wimbledon'da yagmur yuzunden alisik oldugumuz ama Amerika Acik'ta 1974'den beri ilk kez olan bir erteleme de vardi. Musebbibi de Hanna isimli kasirga.

Finale ciktigim icin gururluyum ama kaybettigim icin cok uzgunum. Serena bugun daha iyi oynadi. Turnuvasyi kazandigi icin tebrik ederim. Bu sene sagligimla ilgili cok problemlerim oldu. Surekli sakatliklarla ugrastim. Final oynamak da benim icin buyuk bir basari" demis Jankovic.

Tabi tabi...

6 Eylül 2008 Cumartesi

...And Bled To Death.

Godfather II'nin sonunda yer alan, asagidaki sahne, serinin en huzunlu anlarindan biridir. "Aile icin en iyisi" olduguna inandigi bir sey icin, "ihanet" eden Frank Pentangeli'ye "Son ve reddedemeyecegi bir teklif" yapilir. Intihara tesvik edilir. Bunun karsiliginda, ailesinin geleceginin garanti altina alinacagi soylenir. O da geregini yapar...

Soylenene gore Roma Imparatorlugu'nda, Imparator'un hayatina / iktidarina kasteden ancak basarili olamayanlar; "Eve giderler. Sicak su dolu bir kuvete girip, bileklerini keserler. Bazen bunu yapmadan once kucuk bir parti bile verirler". Boylelikle servetleri, aileleri uzerinde devam eder.

Bunca seyi yazdik diye "intihar" tribinde oldugumuz imasi yapiyor degiliz. Lakin hayatinin son 4 senelik zarfinda "Anemi" denen hadiseden cok cektigimiz ve "Bu herif oluyor" kanisiyla iki kez apar topar hastaneye kaldirildigimiz icin gayet rahatlikla soyleyebiliriz ki yukarida ve asagida soylenildigi gibi kan giderken, sen gittigini hissetmiyorsun. Bir uykuya daliyor gibisin, sonunda uyanmadigin...

HAGEN - Frankie, you were always interested in politics, in history. I remember you talking about Hitler back in '43. We were young then.

PENTANGELI - Yeah, I still read a lot. They bring me stuff.

HAGEN - You were around the old timers who dreamed up how the Families should be organized, how they based it on the old Roman Legions, and called them 'Regimes'... with the 'Capos' and 'Soldiers,' and it worked.

PENTANGELI - Yeah, it worked. Those were great old days. We was like the Roman Empire. The Corleone family was like the Roman Empire.

HAGEN - Yeah, it was once.

HAGEN - The Roman Empire... when a plot against the Emperor failed, the plotters were always given a chance to let their families keep their fortunes.

PENTANGELI - Yeah, but only the rich guys. The little guys got knocked off. If they got arrested and executed, all their estate went to the Emperor. If they just went home and killed themselves, up front, nothing happened.

HAGEN - Yeah, that was a good break. A nice deal.

PENTANGELI - They went home and sat in a hot bath and opened their veins, and bled to death. Sometimes they gave a little party before they did it.

HAGEN - Don't worry about anything, Frankie Five-Angels.

PENTANGELI - Thanks, Tom. Thanks.

Electric Funeral (by Black Sabbath)

Three flecks in the sky warn you you're gonna die
Storm coming, you'd better hide from the atomic tide
Flashes in the sky turns houses into sties
Turns people into clay, radiation minds decay
Robot minds of robot slaves lead them to atomic rage
Plastic flowers, melting sun, fading moon falls upon
Dying world of radiation, victims of man's frustration
Burning globe of obscence fire, like electric funeral pyre
Buildings crashing down to a cracking ground
Rivers turn to wood, ice melts into blood
Earth lies in death bed, clouds cry for the dead
Tearing life away, here's the burning pay
Electric Funeral
Electric Funeral
Electric Funeral
Electric Funeral
And so in the sky shines the electric eye
Supernatural king takes earth under his wing
Heaven's golden chorus sings, Hell's angels flap their wings
Evil souls fall to Hell, ever trapped in burning cells!

Mahrem (!) Haller

Hurriyet.com.tr'de su aciklamayla bir fotograf galerisi var.
Her hallerini görmeye alıştığımız ünlü isimleri daha önce hiç böyle görmedik.

Habere giriyorsunuz. Muhtelif isimlerin, mutfakta, alisveriste, orada burada pozlari var. Vanessa Williams, Cindy Crawford, Heidi Klum, Constance Zimmer vs. vs.

Lakin oyle bir isim var ki "En mahrem hali..." diye bu yukaridaki resmi koymak, ya haberi yapanin salak oldugunu ya da "Ulan bu okurlar da ne salak. Kesin inanan birileri cikar" dedigini gosterir.

Huzurlarinizda Jenna Jameson ve hic gormediginiz "En Mahrem Hali"

Hadi lan ordan...

Biri Yer, Biri Bakar

"Koy hepsini, al milyonu" temali Golden League biterken, hemen herkes Usain Bolt-Asafa Powell yarisinin tasasindaydi. Usain surdirek surpriz, Asafa plase, geri kalanlar gelse tevziye giderdi. Gitmedi. Powell basladi, 9.83 ile bitirdi. Bolt iyi baslamadi, muazzam bitirdi. 9.77 ile yarisi kazandi. Demek ki neymis? Bu sezon bir kez gectin diye umitlenmeyeceksin Asafa. Senden buyuk Huseyin var.

Diger muhim mevzu, 800 metreci Kenyali Pamela Jelimo ile yuksek atlamaci Hirvat Blanka Vlasic'in 1.000.000 $'a kosmalariydi. "Anonim sirket mi olacaklar, yoksa bir tanesi tek basina cukkayi mi indirecek?" diye merak icerisinde beklerken Vlasic, Alman rakibesi Arian Fried'i gecemeyerek nakite veda etti.

Jelimo ise henuz daha 18 yasinda olmasina ragmen, Olimpiyat madalyasinin uzerine bir de Golden League'in Jackpot'unu cebe indirdi ve 2005'de kazanan uzun / uc adim atlamaci Tatyana Lebedeva'dan sonra bu odulu tek basina alan ikinci sporcu oldu.

Velhasil, biri yedi, biri bakti.

Jelimo hakkinda en guzel tanimi iaff.org yapmis.
Jelimo - In five months, from unknown to athletics Golden Girl

Ulu Manitu

Hani "Ders kitabinin arasinda Teksas-Tommiks okumak" klisesi vardir ya. Allah, valide hanimdan ve peder beyden razi olsun ki cizgi roman olayini hic kisitlamadilar bize. "Okusun da nasil okursa okusun" demelerinin buyuk etkisi olsa gerek bu keyfiyette. Netice itibariyle ve haliyle; biz de o yasta "Felsefenin Temel Ilkeleri"ne degil, mizah dergilerine ve cizgi romanlara kaykildik.

Bulmaca mevzusunda her daim "Misir Tanrisi" olarak sagdan sola ve yukaridan asagi "Ra" coskusu yasaniyorsa; Kaptan Swing, Zagor, Teksas, Tommiks, Teks Viller vb. cizgi romanlarda da Kizilderili denince akla "Manitu" gelir. Ucsuz bucaksiz cayirlarin ve o cayirda yasayan herseyin tanrisi Manitu.

Cizgi romanlari astigini ve artik kariya kiza yazma olayinin hayattaki herseyden daha muhim oldugunu dusunen mahallenin ergen abileri "Manitu ne lan? Manita gibi... Manitaya tapilir mi olm? Mal mi bu kizillar" gibi oldukca entelektuel acilimlar (ulan bu kelime de ne revaca girdi bu sira) gelistirirken biz de "Vaaay Teks Viller sunu yapti. Oooo Zagor ne dovdu. Ulaaan Konyakci ne kurtuldu." diye agiz acik, siyah beyaz saman kagitlara girismis vaziyetteydik. Manitu muhimdi bizim icin yani...

Yillar gecti, pek cok konuda oldugu gibi "Neydi be o eski x..." asamasinda kaldik cizgi roman olayinda. Bir sayfada 7000 kare ihtiva eden Marvel vs. olaylara "Birkibidebenimki" sogukluguyla baktik, ekseriyetle.

Ve bu sabahin kor vakti santiye icerisine yururken. bir forklift vasitasi cikti karsima. Arkasinda kocaman Manitou yaziyor. Insaat alemlerinde yeni sayiliriz, belki meshur bir markadir / modeldir, bilemem ama sasiriyor insan.

Cok degismissin Ulu Manitu. Biz seni boyle bilmemistik...

Sasirtan Hezimet!

Cuneyt (Dinc) abi ile yukarida gorulen uc adet 10 Tenge'yi kullanarak yaptigimiz ve iki hafta once 10-5 benim lehime biten macin rovansi niteligindeki para macini 10-7 kaybettim.

Maglubiyetin (macin agir 50 Tengelikler yerine, hafif 10 Tengeliklerle oynanmasi ve sahanin kayganligi gibi) cesitli sebepleri var ama rakibin hakkini da yememek lazim. Iki hafta oncesine oranla cok basarili bir mac cikardi ve macin buyuk bolumunu onde goturdu. Biz ise mac icerisinde rakibi yakalamamiza ve hatta one gecme firsatlari bulmamiza ragmen bunlari degerlendiremedik.

Kalecimiz; sag el isaret parmagi, geleni iceri aldi. Forvetimiz; sag el orta parmagi ise uzaktan attigi gollere ragmen, yakin mesafeden inanilmaz goller kacirdi.

Ummadigimiz bir maglubiyet almanin uzuntusunu yasamanin da etkisiyle, tek devre oynanabilen ve yarida kalan macta Yunus Yahsi'ye karsi 5-3 onde olmamiza ragmen kotu bir oyun sergiledigimizi soyleyebiliriz.

Para macinda bunlar olur. Kotu oyunu unutup, onumuzdeki maclara bakacagiz. Canarino'yu bu dakikadan itibaren Gayrifedere maclar degil, Federe ve kupali bir turnuva sampiyonlugu keser.

5 Eylül 2008 Cuma

Righteous Kill

Bu filmi tanimlarken "Tanitimi 'Two veteran New York City detectives...' diye baslayan ve klasik oyuncularin oynadigi, klasik bir seri katil kovalamaca filmi" dememek icin cok iyi iki sebep var.

Robert De Niro ve Al Pacino.

Robert De Niro'nun filmde canlandirdigi karakter'in adi Turk. Godfather I'de Don Corleone'ye savas acan haddini bilmezin de lakabi Turk'du. Biri ozel isim, digeri sifat oluyor ama ona atifsa ne ala... Degilse bile oyle oldugunu dusunelim. Daha bir keyifli olur...

Bu abiler, Godfather II'de Vito-Michael Corleone ikilisini, farkli zaman dilimlerinde canlandirdiklarindan beri her filmle kendilerine olan hayranligi "kat kup" katlatmislardir. Yuksek olasilikla bu film de muazzam olacak. Alinacak DVD'ler listesine yazalim.

PS : Filmdeki oyunculardan bir tanesi de 50 Cent. Film sektorunde revacta bu aralar. Onunde bir dolu proje oldugu biliniyor.

4 Eylül 2008 Perşembe

Yarisi Degil, Hepsi Bayat. Ayni Nakarat...

Ibrahim Kutluay, transferiyle ilgili Antu.Com'a konusmus. Roportaji yapan Hermes abi oldugu icin yazilanlarin dogrulugunun tartisilir bir yani oldugunu dusunmuyoruz.

Ibrahim tarafi soyle:
İbrahim Kutluay yaptığımız görüşmede‚ askere gitmeden önce antrenörümüz Bogdan Tanjevic ile sözleşme yenilemek konusunda konuştuğunu ancak Tanjevicin "Seni takımda düşünmüyorum ve süre vermeyeceğim" dediğini anlattı. İbrahim‚ bunun üzerine asbaşkanımız Mahmut Usluya gittiğini ve Mahmut Uslunun da "Hoca sana süre vermeyecek" dediğini söyledi.

İbrahim Kutluay sözlerine şöyle devam etti: "Ben zaten kimseden oynama garantisi istemiyorum. Kendimi iyi hissediyorum ve ben iyiysem zaten beni oynatırlar. Ayrıca kenarda da oturabilirim ve oradan da takımıma katkı yapabilirim. Fenerbahçe altyapısından yetişmiş ve bu kulübe uzun yıllar hizmet etmiş bir oyuncuyum. Beni diğer oyuncularla aynı kefeye koymalarına üzülüyorum." dedi.

Bir teknik adamin istedigi oyuncuyla calisip, calismama hakki her zaman mahfuz ve hatta bu hak belki de herseyin uzerinde. Zira sahada tam ozgurluk olmamasi, cok basliliga isarettir. Ama insan bir denilenin arkasinda bin duruldugu vaziyetleri de istemiyor degil. Misal Omer mevzusu. Bir kac sene once yasli oldugu icin Milli Takim'a alinmayan. Sonra ne oldugu bilinmez, genclestiginden midir ne, alinan.

Simdi benzer bir fikri sabit'in Ibrahim icin gelismedigi ne malum? Ya da bunun dayatilmadigi.

Burada ve her yerde maneviyat diyip duruyoruz. Bugun Ibrahim'e sirt donulmasinin makul bir aciklamasini bekledigimiz isim kim olabilir? Sayin Mahmut Uslu... Peki o ne demis?

İbrahim Kutluayın bu açıklamalarından sonra yönetimimzle de bu konuyu konuşma fırsatımız oldu. Asbaşkanımız Mahmut Usluya konuyu sorduk. Mahmut Uslu İbrahim Kutluayı teyit ederek Tanjevicin İbrahim Kutluaya süre vermeyeceğini ve takımda düşünmediğini söyledi.

İbrahim´e basketbolu bırakmasını ve menajerlik kadrosunda 1 yıl çalışmasını daha sonra da şube kaptanı olmasını teklif ettiklerini söyleyen Mahmut Uslu‚ İbrahim Kutluay'ın bu teklifi kabul etmediğini söyledi.

Yahu Allah askina... Bikmadiniz mi her gidenin arkasindan ayni kelamlari etmekten?

Arzu gitti, menajerlik teklif ettik.
Serap gitti, menajerlik teklif ettik.
Aydin Hoca gitti, Ceo'luk teklif ettik.
Ibrahim gidiyor, Sube Kaptanligi teklif ettik.

Hele Aydin Ors olayindan sonra Ibrahim'e teklif edilen iyice bir tuhaf olmus. Ne o? Yoksa Remzi Dilli yetmiyor mu, sube kaptanligina? Yetmiyorsa neden duruyor? Yetiyorsa neden 1 sene icinde apar topar Ibrahim Sube Kaptanligi icin dusunuluyor?

Aslinda sorularin cevabi basit... Ne Ibrahim'in ne de adi gecen insanlarin, onerilen mevkiyi kabul etmeyecekleri ya da en azindan teklif edilen yere gelmekte tereddut gosterecekleri biliniyordu. Tamamiyle bastan savma ve samimiyetsiz aksiyonlardi bunlar. Aradan gecen bunca yil, giden tek insani geri getirmedigi gibi, muadilleri bile ezeli rakiplerin camiasindan seciliyorsa, gorunen koye de kilavuz aramaya gerek kalmiyor.

Eller ne derse desin, biz neyin ne oldugunu biliyoruz Ibrahim. Fenerbahce, Fenerbahcelilerindir.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Dovme Nedir?

Budur.

Barad-Dur'un omuz nahiyesinde bulunur.

Can tatli diye dovme mevzularina yillarca uzak durduk ama sanal-reel gorduklerimize "Guzel yahu" demekten de kendimizi alamadik.

Lakin gelin gorun ki Topuz Hikmet'in cizdigi ve asagidaki sekilde izah ettigi arma, omuzda da kusede durdugu gibi duruyor.

Nedir? Budur.

"Kulübümüzün rengi sarı-beyazdan, sarı-laciverte çevrildikten sonra bu yeni renklerimizle bezenmiş bir rozet yaptırılması işi bahis mevzuu oldu. Arkadaşlarım bu rozetin çizilmesini bana bıraktılar. İlk önce bayrağımızın renkleri kırmızı ile beyazı bir araya getirdim. Sonra kırmızı üzerine bir kalp şekli çizerek bunu sarı-laciverte boyadım ve üzerine de metanet, kuvvet ve sağlamlığın ifadesi olan meşe dalını resmettim. Beyaz kısma da kulübümüzün ismini ve tesis tarihini yazdım. Rozetimizi çizerken, ona şu manayı vermeye çalıştım; Kalpten gelen bir bağımlılıkla bu kulübe hizmet etmek. Çizdiğim şekil arkadaşlar tarafından beğenildi ve yeni rozetlerimiz o tarihlerde Almanya'da bulunan arkadaşımız Tevfik Haccar'ın delaletiyle orada yaptırıldı. Yeni harflerin kabulünden sonra aynı şekilde muhafaza edildi. Sadece Fenerbahçe Spor Kulübü 1907 yazısı yeni harflerle tebdil olundu."

Snoopy'nin Amcasi

Boyle haberlerle mutemadiyen ic karartiyor gibi oluyoruz ama bizim gibi animasyon delilerine aci bir kayip olan vaziyeti yazmamak olmaz. Snoopy'ye, Charlie Brown'a ve diger Peanuts karakterlerine ekranda can veren animasyon ustasi Bill Melendez 91 yasinda veda etmis bu diyarlara.

Charles M. Schulz babasiysa, Melendez de amcasiydi Charlie Brown ve tayfasinin. Disney'de ve Warner Bros'ta da senelerce calisti. Ama Peanut denince akla gelirdi.

Umutsuzluk Abidesi Charlie Brown,
Kendisinden daha havali kopegi Snoopy,
Ne kusu oldugunu hala anlamadigim Woodstock,
Charlie Brown'u topa vurma bahanesiyle surekli kandiran (bu yuzden kucuk yasimda bile C.B.'yi evire cevire dovme istegi uyandirmistir) ve seyyar psikologluk yapan Lucy,
C.B.'nin kiz kardesi Sally,
Battaniyesini can yoldasi secmis Linus
Piyano basindan kalkmayan Schroeder,
24 saat copcu gibi devamli bok icinde gezen Pigpen ilk aklima gelenler.

En son Kanal 6'da hatirliyorum tayfayi. Bir daha da rastlamadim Turk televizyonlarinda. Sezonlari denk getirip dusurmek lazim.

Gule gule Melendez.