29 Mayıs 2010 Cumartesi

Beni Rahat Bırakır mısın?

Dört bir yandan böyle sesler duyuyorum.

Kör olsaydım, görmeseydim.

Lal oldum, kelam edemiyorum.

"Böyle yaşanmaz" diyemiyorum, yaşanmak istenmese de yaşanıyor.

Ama böyle, uyuyup uyanmaktan, işe gitmekten başka hiçbir bok yapılmaz.

Yazılmaz da...

Hayatı rahat bırakıyorum.

Karga karanlığında yalnız olmamayı özledim!

27 Mayıs 2010 Perşembe

Tribün Öldü! Bari Cenazeyi Verin.

Senelerdir yaşanan olayları ve tartışılan konuları "Fenerbahçe'de Tribün-Yönetim İlişkileri" adı altında bir yere toplasak, göreceğimiz tablo vahim.

Yönetimin, tribüne ve taraftara "hep bir bokun soyu" olarak baktığı, buna karşılık taraftarın iyi niyetle diyalog aramaya çabaladığı bir ortam.

İcra makamının bakış açısı değişmese de, dönem dönem içerisinde bulunduğu zor durumlar itibariyle, verilen küçük tavizler ve kısa süreli cicim zamanları.

Süreci ve gelinen noktayı uzun uzadıya yazmaya gerek yok; arşivlerde mevcut.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan haksız gözaltıların ve yürütülen tutuklamaların, bir dönem başlatması gerekiyor. Verilecek tepkinin, internetten kınamalarla ve dost meclislerinde "Çok ayıp oluyor mirim" eleştirileriyle sınırlı kalmaması iktiza ediyor.

Gerekiyorsa kombine alınmasın.

İlle kombine alınıyorsa, belli süreler maça gidilmesin.

İlle maça gidiliyorsa, belli dakikalarda basılıp çıkılsın.

Uzun lafın kısası, üslubunca protestolar yapılsın.

Kalıcı olarak durum düzelinceye kadar mücadele sokaklara da yayılsın. Stickerlar, stenciller, posterler, fanzinler durmasın.

İki tatlı söze, bir bakışa, bir gülüşe kanılmasın.

Bugüne kadar tribünü çepeçevre saran tepkisizliğin ve "Aman kötü olmayalım. Yüz yüze bakıyoruz" politikasının vardığı sonuç "Tribün bağımsızlığının elden gitmesi" oldu. Böyle böyle, tribünü el birliğiyle öldürdük, bari cenazesini düzgün defnedelim!

Ha, bir de hikaye var meraklısına; Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı" kitabından...

Gün gelecek "yönetim kurulunun bila kayd-ü şart arkasında duran" Fenerbahçe taraftarları da Teğmen Selim gibi rahatlayacak (!) ama bakalım ne zaman?

Buyrun...

---------------------------------

Ben Sarıkamış'a son defa saldıranların arasındaydım! 33 bin kişilik 10'uncu Kolordu'dan... Otuz üç kişi kalmıştık. Olsun! 33 Türk az değil!.. Parmaklarını, yolar gibi yanaklarından geçirdi. Yumruğunu kaldırdı. Şuracıktaydı başbuğun bizden istediği Sarıkamış... Sarıkamış'ı bizden sağlam istemeseydi de ezmemizi emretseydi, bir yumrukta ezerdim... İçinden bir keskin sancı geçmiş gibi, yumruklarını karnına bastırdı. Suratını buruşturdu. İki kere girdik Sarıkamış'a biz... Birincide sürdü çıkardı bizi düşman... Yetmiş kişi girdik, otuz dört kişi çıktık. Yedeksubay Kazım Iskilip, ben, üç teğmen daha... Baktık er kalmamış... Biri "Zorlamak boşuna," dedi. Kazım, "olmaz, bir daha zorlayacağız, Başbuğun emri bu!.." dedi. Kar kesilmişti. Yerler cam gibi buz tutmuştu. Gece, yıldız alacasında, gündüz gibiydi. Kazım önümüze dikilip bizi çevirdi. Bahtımızı bir daha denemek için toplandık. Kazım dört adın önümüzdeydi. "Haydi arkadaşlar!" derken fundalıkta bir kımıldama oldu. Kazım "Kim o?" diye atıldı. Kaputlu komutan çıktı önüne, "Kimsin?" diye sordu Kazım'a... Kazım künyesini söyledi hazır ola gelip... Herif "Nereye koşuyordun?" diye sordu. Kazım, "Kaçakları çevirmeye!" dedi. Herif çevresine baktı. Bizi gördü. Elini sallayıp çağırdı. Gittik. "Ben komutanım! Şunu kurşuna dizin!" dedi. Donduk, put kesildik!.. Yanındakilerden biri bir şey söyledi. Duymadık. Kızdı kaputlu komutan... "Kurşuna!" diye uludu. Bir başkası çıktı sıradan, şaşırmış Kazım'ı ensesinden tutup sürüdü. Bir ağaca çarptı. Aldı elinden tüfeğini... Bize çevirdi. Korktuk. Dediklerini yaptık, namussuza... Dizildik bizim Kazım'ın karşısına... Kaputlu herif, "Ateş!" dedi. Kurşuna dizdik Kazım'ı... Selim ellerini yüzüne kapattı. Aklıma gelmedi mi Kazım'a atacağına dönüp kaputlu herife atmak?.. Kim demiş?.. Ellerini indirerek ağzının iki yanını avuçladı. Sen mi? Halt etmişsin! Geldi. Toparlanamadım! Üste karşı gelmek yok Türklükte.. Kazım çöktü dizlerinin üstüne... Sonra yüzükoyun kapandı kara... Biz otuz üç kişi, kaputlu herifin emrinde yeniden atladık Sarıkamış'a... Sarıkamış'ın taşı toprağı kurşun kusuyordu. Girdik de nasıl vurulmadık, nereye kadar ilerledik? Ne zaman nasıl çıktık, Allah bilir!.. Kazım aklıma geldi. Tüfeği attım! Kaputsuz başkomutan vekilini bulmak için yola düştüm!.. Parmağını havaya kaldırdı. Kaçtı diyorlar! Yalan! Kaçmaz bizim başbuğumuz! Turan'a çıkan geçidin başında bekliyor bizi... Yarbayım izin versin gidip bulacağım! "Kahpece vurdular senin Kazım'ını" diyeceğim! "Senin önünde çarpışmaktan başka bir şey istemiyordu Kazım!" diyeceğim!.. Kaputlu komutanı, kaputunun yakasından tutup süreyeceğim!..

Yağmur aralıksız yağıyordu.

Subay barınma evine sığınanlar birer ikişer gelmeye başlamışlardı.

Bunlar, yenilmiş Osmanlı İmparatorluğu ordusunun en korkunç döküntüleriydi. Ceketlerinin boş kollarını ceplerine sokmuş çolaklar... Koltuk değneklerinin arasında tahta bacaklarını sürükleyen topallar... İki gözü görmeyenleri yeden tek gözlüler... Sarsaklar, gülenler, ağlayanlar, saldırı komutları verenler...

Cemil üstüne çöken karakoncolos akınından nereye kaçabileceğini bir an aradı. Rumeli çoktan yoktu. Suadiye'den ötesi, Anadolu, dünyanın ucundaki uçurum gibi kapkaranlıktı. Üniformayı giydi giyeli, -on bir yaşından beri- ilk defa korktu.

Barınma evinde gürültü birdenbire artmıştı.

Cemil, Selim'e bir cigara daha uzattı. Delikanlı, şaşırarak bir pakete, bir Cemil'e baktı.

Tahtalara vuran kalın sopa seslerinin merdiveni çıktığını, ara kapıyı geçtiğini ikisi de duymamıştı. Kalın, dik, buraya hiç yakışmayacak kadar güvenli bir ses sofayı doldurdu:

- Islanmış sıçana döndüm ama Selim oğlum... Selleri söktüm geldim!

Cemil sese döndü.

- Dur bakayım!.. Kim o? Vayyy... Kara Cehennem! Bre seni hangi yağmur attı?

- Vay İsmail Aka..

Cemil sınıf arkadaşı Atlı Binbaşı İsmail Üsküp'ü kucaklamak için atıldı. İsmail iri gövdesini koltuk değneklerine bırakarak kollarını açmıştı.

Cemil iki adım kala durdu. İsmail'in sol bacağı, diz kapağından kesilmiş, yerine ucu lastikli bir sopa takılmıştı.

- Hadi hadi... Apışma... İki ayakla bir buçuk ayağın farkı yok... Görmeye mi geldin beni? Nasıl haberin oldu? Kimden işittin? Maksut Arap'tan mı?

Cemil, arkadaşını omuzlarından tuttu:

- Kardeşim... Geçmiş olsun... Duymadım hiç... Geçmiş olsun... Nerde oldu? Ne zaman?

- Boş ver! Dur bakayım!.. Tamam! Turp gibisin Cehennem!.. Postu deldirmeden kurtulmuşsun, afern! Elindeki çıkını Selim'e uzattı. Tut Selim Aka! Nasıl Naci Bey?.. Buldu mu meselelerin gizlisini?.. Sen ne yaptın?.. Bak, bu Cehennem Yüzbaşı'yı ele iyi geçirmişsin... İşte bu herif bilir, Kazım'a kurşuna dizen kaputlu komutanı...

Selim başını hızla kaldırdı. Sesi heyecanla titreyerek yavaşça sordu.

- Gerçek mi yüzbaşım?.. Tanıyor musunuz? Adı ne?

Cemil gözlerini Selim'den kaçırarak İsmail Üsküp'e sıkıntıyla baktı. İsmail parmağını Selim'in göğsüne uzattı:

- Ortada bir tek komutan olduğunu söyle şuna Cehennem... Kaputlu da bizim sidikli Enver'di, kaputsuz da... Söyle... Yemin et... Yemin et de rahatlasın!..

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Tatil


Bir kaç gün sonra, blogun ikinci senesi dolacak.

Kör nasıl tuttuğunu iyi ediyorsa, biz de buradan tuttuğumuza salladık süreç zarfında. "Sen kendine, siz kendinize bakın ipneler" diyenler, isim verdiyse cevap yazdık, "Adsız" geldilerse küfrettik, vakit öyle geçti gitti.

"Ne yapıyoruz lan biz?" diye soran her insanın yaptığını yapmaya, tatile kaçmaya karar verip, dört gün uzaklarda olduk ama ırak diyarlar bana yaradıysa da çevreme yaramadı. Hakikaten bu alemde fuzuli olduğuna inanıyor insan ara ara.

"Ne işimiz var lan burada?" demeye kalmadan, yazmaya, çizmeye bir süre ara verelim en iyisi.

Tolstoy'un son günlerini anlatan "The Last Station" güzel film bu arada. Fırsatınız olursa, gidin, görün, dvd'sini alın.

Bodrum'dan, Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı"sını aldım ben de; ona gömüleyim.

Yorgun değilim ama savaşı sürekli kaybediyorum. Ne olacak bu benim halim? Canın sağ olsun!

- Hiç mermi yakmadan topçu olduk biz... Manevra bile görmemiştik. Acemi topçu palavracıdır. Cigarayı derin derin çekti. On yıl geçti 31 Mart'tan bu yana... Nazmi rahmetli yirmi ikisindeydi 31 Mart'ta... Demek ben de yirmi üçündeymişim.

- Ya ben?

- Sen mi? Cemil dürbünü bıraktı. Saçlarından tutup Neriman'ın başını yavaş yavaş büktü. Dur bakayım! On altına yeni girmiştin güzelim...

- Çekme... Ay saçlarım... Neriman biraz direndi, sonra gözlerini kapayarak kendisini bıraktı, öpüş uzayıp soluğu kesilince inleyerek ağzını kurtardı. Delirdiniz mi Cemil abi?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Kupa İstemez, Bu Lazım Bize!

Hafriyatın aşığıyım, kupaları neyleyim?
Bana "Hatalısın" diyenin, anasını s.....m!

Benim bugün düzenlenen basın toplantısından çıkardığım sonuç budur. Sinir beni sürekli güldürdüğü için daha fazlasını yazamıyorum şimdilik.

Aklıma bir şarkı geliyor...

Vay benim dertli başım vay
Böyle göze böyle kaşım
Ellere cennet göründü vay
Ben buralarda kalmışım

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Yedi, İçti, Sıçtı, Gitti!

Sürekli başarı, her şeyden anladığını sanan insanlarla gelmez. En azından temeller böyle atılmaz. Bayramları sürekli ve keyifli kılmak için gelenekleştirmek gerekir. Kişi hakimiyetinden ve grup tahakkümünden kurtulduğu söylenen Fenerbahçe'de bunu ne kadar yapabileceğimizi göreceğiz.

Eski kafanın en büyük sac ayaklarından Fenerbahçe basketbol şubesinin, pardon Turgay Demirel-Mahmut Uslu-Nedim Karakaş triosunun çiftlikleri sandığı basketbol şubesinin, 2010 hedefine dair muhteşem (!) icraatlarından daha birinin sonuna geldik. Yapımda ve yayında emeği geçenler için... Bir şey demiyorum; Allahınızdan bulun!

Mustafa Denizli'ye Hitaben...

Mustafa Denizli gibi "büyük konuşmayı" adet haline getirmiş insanların mesleki talihsizlikleri de büyük olur. Onlardan birisine ithafen, herkesin ucundan tuttuğu bir pankart.

Daha Neler!

Hayal meyal hatırladığım bu fotoğraf karesini, yıllar sonra arşiv kurcalarken karşımda gördüm. Çocuk aklımla bile çok manasız gelmişti. Şimdilerde iyice tuhaf gözüküyor insana.

Halktan Kaçmayan Takım

"O zamanlar öyleymiş. Bu zamanlar böyle" deniyor ya.

Sanki biz bilmiyoruz, ne zamanlar nasılmış, şimdi nasıl olduğunu.

Komple değişmeye gerek yok. İzansız işlere şeklini verirsin, nevi şahsına münhasır bir halk takımı olarak yoluna devam edersin. On yıllar boyu eleştirdiğimiz elitist-aristokrat tavırlara kapılmamak gerek. Aman!

Spor ve Sergi Sarayı

Yok, bu sefer fotoğraf değil. Bir Fenerbahçe - Galatasaray maçına ait istatistik çizelgesi. Şimdilerde bile böylesini bulmak zor gazetelerde.

Ritüel

Eski imza törenlerinin olmazsa olmazı, alamet-i farikası, flaş patlatan anı bayrak öpme ritüeli, Schumacher tarafından sergilenirken.

14 Mayıs 2010 Cuma

Müjdat Yetkiner

Bugün nostaljiye sardık.

Bir Müjdat haberiyle bitirelim.

Fazla yazıya gerek yok. Haber kendini anlatıyor.

Tribüncü

Mehmet Ali Aydınlar, 1995 senesinde, yönetim kurulundayken...

En azından, icraatin kelime anlamı tutuyor.

TSYD Sevinci

Şu TSYD Kupası, oynansa ne olur? Sezon açılışları da kalmadı zaten. A takımlar oynamasın. Genç takımlarla çıkılsın. Stadlara gelsin insanlar. Ne olur? Kıyamet mi kopar?

Godfather & Atkinson

I'm gonna make him an offer he can't refuse. Now you just go outside and enjoy yourself, and forget about all this nonsense. I want you to leave it all to me.

Mahşerin Üç Aksesuarı

Bere, kaşkol ve bayrak!

Bunlardan fazla kalmadı mı artık, yoksa bana mı öyle geliyor?

Şu 22 Lira'lık biletler bir kaç sene daha sürse de, kaybettiğimiz kuşakları inceden inceye geri kazansak. Ağaç yaşken eğilir, taraftar küçükken delirir.

Kulübe Yürüyüş Var!

1995 - 1996 sezonunda, Kadıköy'de Galatasaray'la oynadığımız ve Atkinson'ın hat trick yaptığı maçın biletleri erken saatlerde tükenince taraftarlar kulübe yürümüş.

Tesislerin dışına toplanan 5.000 kişi, saat 16:00'dan sonra ümitleri kesip, geri dönmüşler.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Belirtilen Kabinde Sevişin

Aberdeen, İskoçya'da, "The Moorings" isimki bir barın tuvaletindeki uyarı levhasını görüyoruz.

Parantez içine ayrıca dikkat. Artık nasıl performanslar sergilendiyse zamanında. Bilahare belirtmek ihtiyacı hissetmişler.

Tribüne Elektro Şok



Philadelphia Phillies ve St. Louis Cardinals takımları arasında oynanan maçta, seyircilerden bir tanesi elindeki havluyu sallayarak, sahaya dalmış. Peşinden koşanlar da el yordamıyla yakalamak yerine, elektro şok marifetiyle tutmayı başarmış (!)

Bu arkadaşlar fazla yüz bulmuşlar. Ancak sahaya girince yiyorlar şoku. Misal bizimkilerine eline bundan versen, "Müsaade eder misiniz?" diyerek omzuna dokunanın bile boynuna yaslayıverirler akımı. Şimdilik bol kepçeden biber gazıyla idare ediyoruz. Allah teknolojiyi stadyumlarımızdan uzak tutsun. Amin!

Pezevenk Wilt Chamberlain

Ben demiyorum. Spike.com nam internet sitesinde yazmışlar; "Spor Tarihinin 9 Büyük Pezevengi" başlıklı bir yazıda.

Altına da iddiayı destekleyecek bir istatistik düşmüşler.

15 yaşında bekaretine son verdiğini düşünecek olursak, beyan ettiği sayı esas alındığında ölene kadar tutturduğu ortalama rakamlar:

416 kadın, yıl başına.
34 kadın, ay başına.
8.01 kadın, hafta başına.
1.14 kadın, gün başına.

Nur içinde yatsın. Boş durmamış rahmetli.

Efes Pilsen Kapansın

Efendi çocuk, emsal sporcu, münevver insan Kerem Gönlüm'ün gökten zembille çayına düşen yasaklı madde yüzünden spor sahalarından bir sene boyunca uzak kalmasının acısını yeni atlatıyorduk ki, Türk basketbolunun banisi ve hamisi Efes Pilsen'in kapatılacağı haberi ajanslara, korkusu da içimize düştü. Bu yazı biter bitmez, yurdun ve Dünya'nın çeşitli yerlerinde aynı anda yüksek binalardan atlayarak intihara yeltenmeyi düşündük ama sonrasında bol miktarda Cathine kullanmaya karar verdik. Malum, bunu kullanan insanlar sonsuz takdire ve hoşgörüye mazhar oluyorlar ülkemizde.

Geyik bir tarafa... Evet, Efes Pilsen kapansın arkadaş. Ama söz konusu yönetmelik tasarısı yüzünden değil.

Nasıl ki parlamenterlerin ve bağlı bürokratların, siyasi iktidar gücünü arkasında hissederek, taban hassasiyetleri üzerinden keyfi ve anlamsız düzenlemeler yapma hakkı varsa, karşı tabanın da bunu eleştirme hakkı var. Dolayısıyla Efes Pilsen'in vb. kurumların kulüp kurma / sponsorluk bağı durumları olanca sertlikle tartışılabilir. Ortalık ayağa da kalkabilir ama bütün bunlar, Türkiye'de, Efes Pilsen üzerinden tartışılıyorsa, tartışanlara "Edep" derler, "Edep ya hu"

Bir ülkenin basketbol liginde final serisi oynanacak.

O seride doping kontrolü yapılan iki oyuncuda sonuç pozitif çıkacak.

Federasyon başkanı bile tuhaf imalarda bulunacak.

Netice?

Kocaman bir 0 (yazıyla sıfır)

İkisinin birbiriyle ne alakası olduğunu, elmalarla armutların bir araya toplanamayacağını falan söyleyenler çıkacaktır. İlk bakışta haklı cümleler. Ama Efes Pilsen denen markanın üzerinden bu ayıbın temizlenmesinde ısrarcı olmayanların, konuşmaya hakkı yok.

Hakları yok, çünkü ahlaksızlığın her türlüsüne olanca gücüyle karşı çıkmayanlar, demokratik yollarla seçilmişlerin / atanmışların tasarruflarında söz sahibi olamaz. Hem suçluya yataklık yapayım, hem güçlü olayım. Yok öyle üç kuruşa, beş köfte.

Basketbol gazetecileri denen topluluk "Ulan yarın öbür gün işim düşer. Sıkıntı olmasın" diyerek sesini çıkartmadı.

Diğer spor gazetecileri de benzer bir nedenle, atalete ortak oldu.

Konu kıtlığında spora dalıp, spekülasyonlar üzerinde olmayacak bombalar patlatan diğer köşe yazarı taifesi de reklam endişesinden sustu.

Hatta bu sonuncu maddedeki sebebe, ilk başlarda esip gürleyen ve Efes Pilsen'e söylenmedik laf bırakmayan, Fenerbahçe kulübü de boyun eğdi. Tuncay Özilhan'ın "Fenerbahçe kim?" demesine, ses bile çıkarılmadı.

Bir kaç tane "Ne oluyor birader?" diyen münferit mütefekkirin dışında hemen herkes "Kerem iyi çocuktur. Doping yapmış olamaz. Efes Pilsen ise şerefli bir müessesedir. Asla böyle mevzulara dahil olmaz" diye ezberden çalarak"Efes Pilsen Andını" okudu ve sınıflara dağıldı. Bu arkadaşlar, şimdi yönetmelik karşısında, "Bugün blok ders yapabiliriz" lafını duyan öğrenci tedirginliği yaşıyorlar.

Kolay değil tabii; yarın gün olur, sermaye devranı döner, Efes Pilsen kapatılmazsa, yazdıkları lehlerinde delil olarak kullanılabilmeli. Bir an gelip "Şöyle bir haber var. Aslı astarı var mı?" noktasına uğrandığı zaman, "Sen zamanında..." diye başlayan cümlelere dökülmemiş ama hissettirilmiş tepkiler, kulübün kurumsal kimliğiyle, menajeriyle, koordinatörüyle arayı bozmamalı. Tuncay Özilhan'ın mazhar-ı takdirine varılmalı.

Kabul ediyorum; blog sayfalarında veya dost meclislerinde, aklımıza esen basın mensuplarına ve basketbol insanlarına sallamak çok kolay. Hatta, inceden ya da açıktan menfaatleri olduğu için Efes aleyhine bir şey yazamadıklarını / yapamadıklarını söylemek belki de insafsızlık. Ama Efes Pilsen'in yaptığı onca şeye ses çıkarmadan oturmak da midesizliktir.

Eden, bulur. Bunun istisnası vardır. Fenerbahçe'ye eden, mutlaka bulur. Bunun istisnası yoktur. Sporseverlik falan bir tarafa; biz önce kulüpçüyüz arkadaş.

Efes Pilsen kapansın. Dopinglere ses çıkarmayanlar... Ondan sonra kerevet sizi bekler. Durmayın, çıkın.

Onlar Şampiyon!

Onlar Fenerbahçe ama öyle böyle Fenerbahçe değil.

Başka bir şey. Nasıl söylemek lazım, bilemiyorum.

Hani Fenerbahçe gibi. Bize anlatılanlar gibi.

Galip'in, Zeki Rıza'nın, Alaaddin'in Fenerbahçe'si gibi.

Cihat'ın, Halit'in, Fikret'in Fener'i gibi.

Didi'nin Fenerbahçe'si mesela. Hah, evet Didi zamanındaki Fenerbahçe gibi.

Her şey hızla kirlenirken, yozlaşırken "Burası Fenerbahçe. Ben Fenerbahçe'yim. Siz benimsiniz" diye kupalara saldıran Fenerbahçe.

Bir yazıda amma çok Fenerbahçe dedik. Anlam kayar mı acaba?

Anlamı bilmem de, kayan kayacağına, yine kaydı. Fenerbahçe yine şampiyon oldu.

Eksik olmayın, siz de Fenerbahçe tarihinin emekçilerini şad ettiniz. Nur oldunuz yağdınız üzerimize; kabirlerinde yatanların üzerine.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Voleybolun Delileri

Bir camiayı överken diğerine bok atmak akıl karı değil ama bazen anlaşılabilir. Hazımsızsındır, kuyruk acın vardır, falan filan. Eczacıbaşı'na transfer olduktan sonra aşağıdaki demeçleri veren Neslihan'a ve Elif'e ise akıl, sır ermiyor. Çünkü söyledikleri laflar, nereden tutsak elde kalıyor.

Sizin ananız, babanız daha bilmem hangi meyve ağacında vitaminken Fenerbahçe, Türkiye'nin cümle spor sahalarında cirit atıp, destanlar yazıyordu. Yazdığı destanlar arşivlerde, kitaplarda mevcut. Attığı ciritler ise bilip bilmeden konuşarak Fenerbahçe'ye sallayanların boş bulunan deliklerini tıkıyor.

Şu ülkede, müessese kulüplerini zirvelere koyup, asırlık spor kulüplerini küçük görerek elit olduğunu sanan sporcular kervanına katılan iki kişiye daha güldük beraberce. Hele sen Elif... O "42 yıllık kulüp" lafı ile "Ben Mesih'im" diye ortalarda gezinen Mehmet Ali Ağca'dan bile daha komedyen olmuşsun. Sanki Fenerbahçe geçen sene kuruldu. Hadsiz...

Neslihan Darnel:
"Eczacıbaşı'nın Türk voleyboluna yaptığı yatırımı Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yapamaz. Transferim mutluluk verici. Böyle büyük bir kulübün bünyesinde yer almaktan gurur duyuyorum. Oynamak istediğim bir kulüpte bulunuyorum. Buraya gelmek için kolay bir karar verdim"

Elif Ağca:
"Fenerbahçe Acıbadem sponsorluk desteğiyle son iki yılda başarılı oldu. Bu başarılar sezona özgü başarılardır. Acıbadem ile yaptıkları sponsorluk 2 yıllık başarı getirdi. Ancak Eczacıbaşı 42 yıllık bir kulüp. Gelecek sezon bu gidişatı değiştireceğiz'"

Diana Taurasi, Fenerbahçe'de!


"Siz hatırlamazsınız, bir zamanlar, bir Amerikalı vardı. Tek başında takımdı, tek başına... Hatta hiç unutmuyorum, bir gün..." diye başlayan görmüş geçirmiş ağabey cümlelerinin öznesi, kuşaktan kuşağa değişir basketbolda. İlkler unutulmaz ama sonradan gelenler, ulu orta söyletmese de, dama pabuç attırır. Clarrisa Davis'ten bugüne yazı başındaki cümleleri yaşayan Türkiye Kız Basketbol Tarihi, gelmiş geçmiş en büyük imzasını gördü an itibariyle. Diana Taurasi, Fenerbahçe'de...

Diana’nın Wnba'de,Avrupa’da ve olimpiyatlarda yaptıklarına, şu aşağıdaki bir iki tıkla ulaşmak mümkün. Biz biraz çocukluk ve gençlik yıllarına bakalım. Diana Taurasi nasıl oldu da "en iyi kadın basketbolcu" oldu, onu gözleyelim.

WNBA Kariyeri
Avrupa Kariyeri
Wikipedia Sayfası

Taurasi, California nüfusuna kayıtlı. Bizim memlekette esas olduğu üzere, "Baban nereliyse, sen de oralısındır" diyecek olursak, iş karışıyor.

Mario Taurasi, İtalya'da doğmuş, Arjantin'de büyümüş. Hatta bu ikincisinde futbol da oynamış. Annesi Lili de Arjantinli. Daha 15 yaşında birbirine aşık olan çift, 1978'de Amerikan rüyasını yaşamak için California'ya gelmişler. Çok uzun süre, hiç de varlıklı bir aile yaşantıları olmamış. Lili, bir restoranda garsonluk yaparken, Mario ise bir fabrikada makine işçiliğiyle iştigal ediyormuş. Yine de kızlarının bu yokluktan etkilenmemesi ve basketbola odaklanması için ellerinden geleni yapmışlar. "Ben, yaşıtlarımın bir kısmı gibi yaz aylarında çeşitli işlerde çalışmadım. Sadece basketbol vardı" diyor Diana.

İtalya'da şarabı ile ünlü bir kasabanın adını soyisim olarak alan bu iki çocuklu ailenin, en küçüğü olan Diana çocukluk yıllarında "Basketbol mu oynasam, yoksa futbol mu?" ikileminde dönüp dururken, "Babama danışayım" demiş ve "Kızlar için basketbol daha uygun bir spor. Özellikle bu ülkede. Ama seçimin hangisi olursa olsun, bütün zamanını ona ayır ve diğerini sadece eğlence için yap" cevabını almış. Tavsiye etkili olunca Diana'nın basketbol macerası başlamış.

Filmlerde gördüğümüz, Amerikan evlerinde garaj çatısına yakın asılı potalardan Taurasi ailesinin evinde de varmış. Diana’nın sabah akşam patada kütede, heder ettiği potadaki çalışmaları günden güne daha bir dikkatle izleyen babası, kendisini şoke eden bir sahneyi şöyle anlatıyor:
"Garajın köşesine, çatının görüşü engellediği bir noktaya gidip, oradan şut atıyordu. O sahneleri asla unutmayacağım. Şutları arka arkaya giriyor ama neredeyse fileye değmiyordu; inanılmazdı"

Babası işten eve döndüğü çoğu zaman, Diana'yı bahçede şut atarken görüyormuş. Potadan düşen topu alıp, kendisine geri atacak birine ihtiyaç duyduğu için bir kaç saat beraber takılıyorlarmış. Sonrasında Diana "Baba, biraz da defans yapar mısın?" diye soruyormuş. Eğer o gün komşu evlerde basketbol oynanmıyorsa, başkalarıyla maç yapamayan ve kendi evindeki garaj mesaisini gece geç saatlerde ancak annesinin uyarısıyla bitiren Diana, odasına çekildiği zaman da basketbol topunu elinden bırakmıyormuş. Odada top sektirmesini annesi Lili'nin "Yeter kızım, kafamız şişti" ihtarı ancak durdururmuş.

Organize basketbol ile Taurasi'nin ilk tanışması, altıncı sınıf günlerine denk geliyor. Yaşıtlarına nazaran büyük görünümü ve oyunuyla, Chino'daki basketbol hocalarından Lou Zylstra'nın dikkatini çeken Dee, daha ilk idmanda Zylstra'nın yanındaki şişman yardımcı hocaya dönerek, bombayı patlatmış.
"Belki Chino'da en akıllı basketbol hocalarına sahip değiliz ama en genişinin burada olduğu kesin"

Diana, evine çok yakın olan ve akşam karanlığına kadar basketbol oynadığı, altı basketbol sahasına sahip Don Lugo Lisesi'nde okurken 3.047 sayının altına imza koymuş. İki kere 51, bir kere de 56 sayı attığı, üst üste tam beş maçı son saniye basketiyle kazandırdığı ve ikinci senesinde 28.8 sayı, 12.9 ribaunt and 4.2 asist ile katkı yaptığı Conquistadors lakaplı okuldan mezun olduğunda artık bütün Güney California, onun adını ezbere biliyormuş. Santa Barbara'da katıldığı bir basketbol kampında Michael Jordan'la tanışması da bu döneme denk geliyor. İmza için ismini söylediği Jordan, "Oldukça iyi olduğunu duydum" deyince, cevabı bekletmeden vermiş; "Hadi dışarı çıkıp, oynayalım. Gözlerinle gör". Ayrıca kolej yıllarında, idolü olan ve çocukluk yıllarından bu yana, sabahlara kadar arkadaşlarıyla kasetlerini izlediği Magic Johnson ile karşılıklı maç yapma fırsatı da bulmuş..

Kolej demişken... Zamanı gelip çattığında, cümle okul Diana'nın peşine düşmüş. Annesi Lili, "Aşrı aşrı memlekete kız vermeyelim. UCLA'de tahsiline devam etsin" dese de, UConn'un İtalyan asıllı, racon bilen basketbol hocası Geno Auriemma, Taurasi kasabasından bizatihi getirdiği bir şişe şarapla Mario babanın gönlünü şad etmiş ve Diana da Huskies forması giymeye başlamış.

Ama önce lise yıllarından bir iki anektod geçelim.

Bir turnuvada Moreno Valley Lisesi'ne karşı oynarlarken, ev sahibi taraftarlar 12 sayı geriye düşen Don Lugo oyuncularını ve bilhassa Diana'yı"O-ver-ra-ted! O-ver-ra-ted!" diye makaraya sarmışlar. Diana geriye kalan 8 dakikada tam 18 sayı atmış ve maçı kazanmışlar. Hocası Guy Haarlammert o maçı hatırlayınca "Neler olacağını biliyordum. Bu, onun kaldırabileceği bir şey değildi" diyor.

Yukarıda adı geçen Lou Zylstra'nın şu sözlerini de kayıt altına alalım.
"Diana olduğundan çok daha olgun gözüken bir çocuktu. Yaşıtlarından çok daha ilerideydi. Onun hakkında her zaman söylediğim bir şey var. İnsanları 1'den 10'a kadar yerleştirdiğiniz bir çizelge düşünün. 1 numarada bir melek, 10 numarada ise bir gangster olsun. Diana'nın yeri saha içinde 8 numaraya yakın olurdu. Dışarıda ise bir meleğe benzerdi"

Diana döneminde UConn, üç şampiyonluk kazanarak muazzam bir başarıya imza atmış. Gerçi, takım Dee'nin olmadığı 2000 senesinde de şampiyon olmuş ama 2001'deki Taurasi'li ilk Final Four dereceli sezon sonrasında, ard arda gelen üç şampiyonluğun sonuncusunda koç Auriemma şampiyonluk şansları sorulduğunda "Bizde Diana var, onlarda yok" demekle yetinerek, Sezar'ın hakkını da Taurasi'ye vermiş. Başarılı bir koç, üst düzey bir oyuncu ve yetenekli takım arkadaşlarıyla gelen şampiyonluklar, Taurasi ayrılınca 2004'de son bulmuş UConn için. Ta ki 2009 sezonuna kadar. 2008'deki Final Four'un ardından, iki yıldır yenilgisiz şampiyon oluyor Huskies. Diana zamanına benzer bir süreç... Neyse, konumuza dönelim.

Shea Ralph, Svetlana Abrosimova, Sue Bird, Swin Cash ve bir dönem Fenerbahçe'de oynayan Barbara Turner ile birlikte geçen dört yıl boyunca, 147 maç oynayıp, bunlarda 139 galibiyet-8 mağlubiyet alırken, sadece 3 maçta sahaya çıkamayan ve
15.0 sayı
4.3 ribaunt
4.5 asist
1.2 top çalma
1.0 blok ortalaması tutturan Diana, ortalama bir öğrenci evinin bir odasını dolduracak kadar ödül kazanmış kolej kariyerinde.

Onunla takım arkadaşı ya da rakip oyuncu / koç olarak aynı sahayı paylaşanların kolej yıllarında söylediklerine kulak kabartalım biraz da.

Sue Bird:
"Duygularıyla oynar ve saha içinde çok ukala gözükür. Onu bu denli kadar iyi yapan da bu özellikleri... Maçlarda oyununu beğeniyorsunuz değil mi? Anlatması çok zor ama bir de antrenmanlarda yaptığı şeyleri görmelisiniz. Çok başarılı bir oyuncu. İnanılmaz yetenekleri var. Vücudunu nasıl kullanacağını iyi biliyor"

Ruth Riley:
"Muazzam bir oyuncu. Şut sokarken çok vicdansız oluyor. Rakibi olmak çok zor"

Cathy Inglese:
"Sürekli orta sahadan şut sokabilir. Ben üç sene boyunca karşı tarafta bunu görmekten bıktım, usandım"

Bu izlenimler Wnba organizasyonuna da etki etmiş olacak ki 2004 draftında ilk sıradan, Phoenix Mercury tarafından seçilmiş, Diana. Nicole Powell (3) ve Ebony Hoffman (9) gibi tanıdık oyuncuların da meydana çıktığı bu senede, yılın çaylak oyuncusu seçilmekle kalmamış; aynı zamanda, yılın takımına da girmiş. 17 sayı ortalamayla takımın en skorer ismi olmanın yanında, kariyerine 20+ sayı attığı üst üste üç maçla bağlayan ilk oyuncu olmuş.

Aldığı ödülleri, yaşadığı şampiyonlukları çetele gibi buralara yazmaya gerek yok. Say, say, bitmeyen kupalar, ödüller… Meraklısı, yukarıdaki linklerde bulacaktır bunları. Hemen herkesin onun hakkında sarf ettiği standart cümlelerle bitirelim biz.

“Diana, her şeyi ama her şeyi yapabilen bir yıldız. Onun için sadece kendi takımı değil, rakip de önemli. Rakip ne kadar büyük olursa, Diana da o kadar büyük oynuyor. Karşı takımdaki oyuncuların ve koçların ondan korkmak için çok sebebi var. Diana rakibin gözlerinde bu korkuyu görmezse onu ortaya çıkarmak, görürse de onun hakkını vermek için oynuyor. Kısacası Diana’dan kurtuluş yok. Kısacası bizde Diana var, sizde yok!”

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Fenerbahçe Çok Pis Koyar

Penny'nin bacağı manidar. Adresi belli. Aynı şutları gibi.

Bu kadar kötü oyun.

Bu kadar kötü hakemler.

Bu kadar hırslı (!) rakip.

Yine koyduk, yine koyduk.

Orhan Veli hayatta olsa, Kitabe-i Seng-i Mezar'a Süleyman Efendi'nin nasırını değil, Fenerbahçe'nin Galatasaray'ını yazardı.

"Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, Fener'den çektiği kadar"

Adnan Polat'la Sohbet Etmek

Fenerbahçe - Galatasaray, kız basketbol final maçının devre arasında, büfenin oralarda Adnan Polat'la, bir kokteyl havasında sohbet eden Fenerbahçe taraftarları vardı.

Görmeseydim, duymasaydım keşke.

"İnsanlar konuşa konuşa" ama orada ne alaka? Siz ne alakasınız? Arkadaş mısınız? Değil. İşle ilgili bağlama mı çekiyorsunuz? Değil. Sohbet ederek sınıf mı atlıyorsunuz? Değil. Ego tatmini mi? Bir nebze. Neden arkadaş, neden? Hoş, beni de ilgilendirmez. İsteyen, istediği ile sohbet eder ama kendisine "tribünden" diyen insanlar bunu yapınca "iyi saatte olsunlar" geliyor bana. Bu insanlar beş dakika önce "A ha ha ha haa ilahi Adnan Bey" derken, beş dakika sonra tribüne çıkıp Galatasaray'a küfredince sallanıyor aklım.

"Seni sevmeyen ölsün" diyen Galatasaray Başkanı'na Türkiye'yi zindan eden Fenerbahçe taraftarından buraya doğru evriliyoruz. Evrim teorisine küfredeceğim sonunda, ölmüş adamı ters döndürmeyelim şimdi.

Para Konuşulan Yerde Sevgi Olmaz


Elbette istisna vardır ama onun zaten kaideyle işi olmaz.

Bir de "Kişi, kendinden bilir işi" derler. Aynen o şekil, biz de tribünden bakınca her Fenerbahçe'de oynayanı "bizim gibi sever" sanıyorduk. Yanıldığımızı anlayalı uzun zaman oldu ama karşı örnekleri görmenin canımızı acıtmadığını söylemek, yalan olur.

İşte bu yüzden kendimden özür diliyorum. Nilay'ı akil bilmiştim çünkü. Az buz eşşek değilmişim halbuki.

Bir sporcu Fenerbahçe'den Galatasaray'a gitmiş, falancaya gitmiş, çok önemli değil. Olur. Hayat gailesi bu, başka şeye benzemez. Çaresiz kalırsın, gidersin. Efendi olduktan sonra, çelebi kalabildikten sonra, kim, ne diyebilir?

Peki takım değiştirdikten sonra "Doğuştan şuyken, doğuştan buna" dönmek nasıl bir ruh halidir? Hadi diyelim ki rakipte bunları duymadan rahat etmeyen yönetici / taraftar bir takım zevzekler var, o yüzden atılıyor bu ters taklalar. Ara sıcak olan bu vaziyetleri maç içindeki türlü hareketlerle süslemek neden? Hırsmış, azimmiş, bilmem neymiş, kimse anlatmasın. Bunun adı bambaşka.

Kabahatin çoğu bizde güzel kardeşler. Sizi sevdik, iyi halt ettik. Bazılarınız gönderildiğinde yapılan haksız hareketlere, Fenerbahçe'ye yakışmadığı için karşı durduk ama siz de bir düşünün, ne kaybettiğinizi. Fenerbahçe taraftarı ve Fenerbahçe tarihi tarafından sevilmek büyük bir nimettir bu ülkede. Yukarıdaki gibi bir masada, rulet topu gibi bir oraya bir buraya konmak sizin kaderiniz. Gökkuşakları gibi, belki iyisinizdir, hoşsunuzdur ama unutulmaya da mahkumsunuzdur. Somut da olsa, soyut da, mapusluk zordur hanımlar, beyler, bilcümle Nilay Yiğit'ler.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Fenerbahçe Şampiyon

Final maçlarında her zaman yaşanan atmosferi bir kez daha yaşadık son maçta. İnsan düşünmeden edemiyor; keşke sezonun genelinde bu seyirci sayısının yarısına oynasak salonlarda. Hoş, bu sezon kız voleybol takımı için bu cümleyi kurmak yanlış olabilir ama on beş kişiye oynanan erkek voleybol maçlarını ve iki haneli rakamlara ulaşamayan kız basketbol maçlarını hatırlayınca buruluyor insan. Neyse, burulma günü değil bugün...

Salona maçtan iki saat önce gelip, deplasman takımının girdiği tarafa yöneldiğimizde kapılar henüz kapalıydı. İki giriş kapısının önündeki kalabalık görünüm itibariyle bas bas bağırıyordu;
"Bugün iğne atsan yere düşmeyecek" diye.

Bugün beni etkileyen şeyler oldu, tribünde, tam önümde.

Salonların kaderidir, kalabalık olduğu zaman insanlar köşelere doğru gelirler. Orada da yer olmadığı bilinir ama ümit işte. Gelinir, köşede bir yere sıkışılır. Burhan Felek'te normal zamanlarda uygulanan "ön sıralara seyirci almama" kararı bu maçlık rafa kalkmıştı, mecburen. O sayede, önümüzdeki koltuklara küçük kızlar oturdu. Maçın ilerleyen dakikalarında onların da önüne, geçiş koridoruna başka küçük kızlar geldi. Adım atılacak yer kalmamıştı.

Yukarıdaki koltuklarda oturan bir kaç kişi, en son gelen kızlara "Burada durmayın" deyince, içlerinden bir iki tanesi ağlamaklı oldu. "Biz İstanbul'da oturmuyoruz. Bu maç için geldik. Ne olur, burada dursak" dedikleri zaman bizde ip koptu. Ne yaptık, ettik, bir şekilde oturmalarını sağladık.

Maç içinde "Gamova... Gamova..." ve "Fener... Fener..." diye bağırmalarına, biz de aradaki alkış temposuyla eşlik edince iyice kendilerini kaptırdılar. Yan taraftan gelen tezahüratlara da eşlik etmeye başladılar. Dönüp dönüp gözümüzün içine bakıyorlar, kendi aralarında konuşuyorlardı; "Arkadaki abilere bakalım, onlarla beraber söyleyelim" şeklinde.

Fenerbahçe böyle bir şey. Taraftarlık böyle bir şey. Takımları, sporcuları, halktan kaçırmakla, bu ülkede "kurum olarak" bir gram ileri gidilmez. "Kurumsallık" demek, "Dünya kulübü olacağım" derken, Türkiye gerçeklerinden kopmak değildir.

Neyse...

Maça dair anlatacak fazla bir şey yok aslında. Şampiyon olduk işte. El alem İster "seve seve" desin, ister başka türlü. 2006-2010 arası, Fenerbahçe kız voleybol takımının maçlarına şahit olanlar, aslında tarihe şahit oldular. Haramilerin saltanatı yıkıldı. Üzerine Fenerbahçe kalesi kuruldu. Surlarda keyif çatıyoruz. Bugün de o keyiflerin en güzeli şampiyonluk bizimdi. Maç sonrasında hatıralar tribüne gönderilirken Çiğdem'in önümüze gelip, ismimi zikrederek bir tanesini fırlatması benim için çok şeye bedel. Kendi adıma, büyük kaptan Çiğdem nezdinde bütün takıma teşekkür ederim. Fenerbahçe tarihine bütün emek verenler sayenizde şad oldu.

Uzun lafın kısası; topuyla tüfeğiyle gelsin şerefsiz müesseseler; "Dünyanın En Büyük Spor Kulübü" Fenerbahçe alayına gider!

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Kime, Ne Gelsin?

Camia olarak yine bir kupa finali sonrası, yine sinire kestik. Balık baştan kokuyor. Başın da kim olduğu belli...

El netice?

Bize Daum'dan ötürü "Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı"; Fenerbahçe'nin kupa yokluğu yüzünden sevinen cümle el aleme de "El maslahatıyla gerdeğe girilmez" gelsin. Fener'in matkabını bilenler, hala kendininkini cezayir tüfeği sanıyor.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

The Poison (by All American Rejects)

You were so young,
And I guess im old.
Open your eyes,
I'll keep mine closed.
I prefer standing,
And you take your seat.
I'll be wide awake,
And you'll fall asleep.
And you'll fall down a hole.
That's the one place we both know
You take me with you if you could, but I wouldn't go
I guess sometimes we both loose our minds, to find a better road.

I can be pensive,
You can be so sure.
You'll be the poison,
You'll be the cure.
I'm alone on the journey,
I'm alive none the less,
And when you do your very worst,
Mmmmm it feels the best.
And you'll fall down a hole.
That's the one place we both know.
You take me with you if you could, but I wouldn't go.
I guess sometimes we both loose our minds, and find a better road.

And you'll fall down a hole.
That's the one place in this world that we both know.
You take me with you if you could,
But if you could i'd lose everything.

Can't you see the faces melting as the sun rains from their eyes,
Go on and keep your head with the hearts that you left behind.
Look at yourself, look in the mirror, don't you see a lie?
That you tell yourself again a thousand times.
And the truth that makes us laugh will make you cry,
You wanna die? No?


So you fall down a hole,
Thats the one place where we both know,
You take me with you if you could but I wouldn't go.
Because sometimes, we both loose our minds to find a better road.

Tayyör, Eşofman'a Karşı

"Kara Murat, Şeyh Gaffar'a Karşı" gibi bir şey bu.

"Violet Duca, Nalan Ural'a karşı" da denebilir.

"Fenerbahçe-Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom İdman Cemiyetleri İttifakı" maçları, tuhaf sahnelere ev sahipliği yapıyor saha kenarında.

Yasak olmasına rağmen devamlı saha içine giren bir Nalan Ural var. O Nalan Ural ile tribünden atışıyoruz biz.

"Çık dışarı Nalan"
"Gir sahaya Nalan"
"Gizem çıksın, sen oyna Nalan"
"Hocam görmüyor musunuz, Nalan sahada. Acıbadem de 500 dolara eşşek gözü yapıyorlarmış hocam"

Gırla gidiyor... Bu biçim hoş sohbet geçiyor maçlar. Buraya kadar normal. Sonrasına gelelim.

Her maça tayyörüyle gelip, protokol sıralarında yerini alan Violet Duca, Nalan sahaya iner inmez el çırpmaya başlıyor. Önceleri takımın motivasyonuna dair olduğunu düşündüğümüz bu hareketi, mola esnasında görünce uyandık.

Kendisi böyle yapmakla, saha komiserine ve muhtelif insanlara, Nalan'ı şikayet ediyormuş. İptidai mektep sıralarından hatırladığımız "hocamocamocamocam" sesleriyle vücut bulan, "tedrisat meftunu talebe" hallerine sebep Nalan'mış meğer.

Çok "Beşiktaş" değil mi bu hareketler, Violet hanım? Öyle, öyle... Öyle olmasa, kupa finalinin rövanşında bu şekilleri yaparken, Aziz Yıldırım'ın bakışları üzerinize sabitlenince, siz de sahaya inmezdiniz. Ve misal burası Beşiktaş olsa "Yıllar önce Samsun maçında çıkan olaylar ve Nalan'ın sahaya inmesi, bütün motivasyonumuzu dağıttı" demek caiz olurdu ama siz Fenerbahçedesiniz, biz Fenerbahçeliyiz.

Nalan sahaya mı indi? Siz de ineceksiniz. Saha komiseri görevini yapmaz Violet hanım. Ancak, sağ ellerinin parmaklarını birleştirip izah-rica hareketi yapar Nalan Ural'a. Çünkü sizin bizden kat kat iyi bildiğiniz üzere, voleybol camiası yıllardır arka bahçe yapıp tepindiği spor salonlarında, oyunu bu kurallara göre kurdu. Burası Beşiktaş olsa, güçlüye sığınıp, kendi güçsüzlüğümüzü örtmek için "Hocam, Nalan silgimi alıyooo" tarzı şikayetler makul görülebilirdi ama siz Fenerbahçedesiniz, biz Fenerbahçeliyiz.

Nalan Ural, alıştığını yapacak, siz alışmadığınızı. Onun alıştığı doğru, sizin alıştığınız yanlış. Kara Murat tek, Şeyh Gaffar bin kişi olsa, sinema salonunda Kara Murat kazanır ama spor salonunda tayyör, eşofmanı yenemez. Nalan Ural'a "Son tahlilde helal olsun" denir. Size? Bilinmez.

Yenilmek Ayıp Değil

Geçenlerde "Filede Fener" programını izliyorum. Yardımcı antrenör Kamil Söz'ün, "Biz hala namağlubuz" demesine şahit oldum. Gerçi lig bazında doğru ve belki motivasyon için muteber bir cümle ama yine de bana çok fazla Galatasaray kokuyor. Bir şeyi sürekli tekrar edip, inanma huyları vardır onların.

Yenildik. Hem yenilmek ayıp bir şey de değil. Bir tanesini "tecrübelilerin en tecrübelisi" bir takıma, diğerini ise neredeyse sürmenaj haller yüzünden ligin diğer iyi takımına kaybettiğimiz iki maç var ortada.

Takımın maç kaybetmesini bu kadar yok saymak, yenilgi yasakmış havası yaratmaz mı? Zaten "vur" denince, öldürmeye teşne bir toplumda, kayıpların aşırı hedef haline gelmesine yaramaz mı?

Yıllardır salonlara uğramadığı halde, bir anda voleybol alimi kesilen insanlar, hele ki Fenerbahçe taraftarıysa bir tek cümleyi içeri atıp, yeri geldiğinde çok sert kullanırlar. Kendimizden biliyoruz. Dicle maçında sahaya giren fazladan yabancı oyuncuya müdahale etmemek bir yana, bu işler de var saygıdeğer Kamil hocam. Aman diyeyim.

Mahmut, Turgay'ı Seviyoo!

- Mahmut abi, günaydın.

- Günaydın, Turgay'ım.

- Abi biz bir şey yaptık.

- Sen ne yaparsan güzel yaparsın Turgay. Anlat bakayım.

- Abi şimdi hatırlarsan, geçenlerde play-off serilerini 0-0 başlatarak, inceci gibi Galatasaray'a kıyak geçmiştik.

- Evet. Yerinde bir düşünceydi. Rekabet lazım.

- He canım abim. Lafı ağzımdan aldın. Şimdi onun yanına bir şekil daha ekleyip, Galatasaray-Mersin maçını 0-0 yerine, 1-1 başlatıyoruz.

- Güzel düşünmüşsünüz ama insanlar itiraz etmesin.

- Abi "Wnba takvimini bahane ederiz" diye düşündük. Hem siz bir şey demezseniz, kimse bir şey demez abi.

- Sen bizim tarafı düşünme. Bugüne kadar neler yaptınız, ses çıkarmadık. Bundan sonra mı aramızı bozacağız, şuncacık mevzu için.

- Abim benim. Mahmut abim...

- Bana "Hocam" de Turgay. Biliyor musun, Aydın Örs bile bana "hocam" diye hitap eder. Türkiye'de ve Balkanlarda basketbolu benden daha iyi bilen yok Turgay.

- Helal benim abime.

Şuursuzun Dönüşü

Şu memleketin spor tarihinde kaç tane oldu senden acaba? Saymakla biter mi? Sanmam. Yazılan, yazılmayan, bilinen, bilinmeyen onlarca hadsiz geldi geçti. Senin gibi sıfatsız da değildi bir kısmı. Mebuslar vardı mesela içlerinde. Şimdi, iş işten geçtikten, "ulan söylediklerim lavaboya kaçacak galiba" diye uyandıktan sonra "Tüm Fenerbahçe camiasından özür dilerim" demenin faydası var mı? Kutsal yerin duvarına müteşaşir oldun bir kere. "O konuşmaları nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Bana bir şey oldu herhalde" kısmına gelince. Yok, henüz bir şey olmadı. Hafta sonu olacak.

Karambolde Türk futboluna dair tek doğru lafın gümbürtüye gitti ya, ona yanarım ben. Hani kurulacak olan "Anadolu Kulüpleri Birliği'ne Beşiktaş'ı da dahil edeceğin.." konusunda bir şeyler söylemiştin. Ara ara senin de vizyonun yerine geliyor demek; "Bu Beşiktaş Avrupa yakasında ama başkanıyla, yönetimiyle falan tam bir Anadolu kulübü, hatta daha bile çapsız oluyor ara sıra" şeklinde. Neyse... Diğer hadsizlerde görüşmek üzere. Sen de gömül şimdi her nereye istersen.