30 Mayıs 2009 Cumartesi

İstanbul'a Gider İken...

Önümüzdeki hafta 15 günlüğüne memleket topraklarına geri dönüş yapıyorum. Dolayısıyla "Almaty'de Bir Fenerbahçeli"nin iki gramlık aklı artık memlekette olduğundan ötürü bloga yazıp çizecek fazla bir şey yok, iki haftalığına :)  

Gerçi şiirin devamı başka yere çıkıyor ama ne demiş "Kitabe-i Seng-i Mezar"da şair, Süleyman Efendi için:
Mesele falan değildi öyle, "To be or not to be" onun için.

Benim için de  mesele değil olmak ya da olmamak..
Asıl mesele; olması ya da olmaması.
Yani hasret ile vuslat ya da firak.
Hepsi mukadderat...

29 Mayıs 2009 Cuma

Omurga Meselesi

Çapulcular.
Hainler.
Gaspçılar.
Falan.
Fişmekan.
Kimdi bunlar?
Yönetime göre GFB.

Peki "GFB'ye göre yönetim" neydi?
Haklı serzenişlere sebep olan, muhtelif yanlışlıklarla bezeli yaklaşım sahibi. Sırf bu yüzden istifa etmesi gereken icra makamı.

A Blok kombinesini yenilemek üzere kulübe telefon açıyor biri. Kulüp diyor ki "Bizimle alakası yok. GFB üzerinden alacaksınız"

Her işin bir zorluğu var şüphesiz. Lakin en zor olan omurga sahibi olmak herhalde...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Dört Gözle...

Bugün kişisel arşive dalmış bulunduk. Yukarıda, hayatımda ilk objektif görüşüm gibi...
"Bu ne laaaaaan?" bakışı.

Gözler artık bu kadar açılmıyor. Kartlaştık, malum...
Yine de "dört gözle..." bekliyorum gelmeyi. O'nu görmeyi...

Celal Amca

Bostancı'da, Daryol sokaktaki apartmanda bir Celal amca vardı. Rahmetli dedemden çok sonra ama çok elim bir şekilde göçtü, gitti ebedi aleme. Pederin gönderdiği eski fotoğrafların arasında elimden tutmuş resmimizi görünce bir rahmet okuyayım dedim.

Çocukluğum boyunca elimden tuttu Celal amca. Kah karşı bahçedeki kaplumbağaya bakmaya, kah arka bahçedeki dut ağaçlarından düşenleri toplamaya gittik.  Biz tren yollarını oyun bahçesi bellerdik. O "Tren yoluna gitme, tehlikeli" derdi. Tren yolunda vefat etti, Celal amca.

Sonra senelerce trenlerle okula gittim, geldim. Sonra "çok sevdiğimi" de senelerce trenler taşıdı okuluna.

Ne zaman Bostancı-Suadiye arasında gidiş-dönüş yolum uğrasa bir banliyö treninden Koru apartmanının raylara bakan geniş bahçesine; hızla geçip giderken sallana sallana, kabristanlardan geçerken de adet edindiğim üzere mevtalara, Celal amca'ya da bir Fatiha...

Leia Başkan

Öyledir, böyledir, Expanded Universe'de şunu yapmıştır, bunu etmiştir fark etmez; Star Wars aleminin en delikanlı insanlarından birisi Darth Vader'a şu aşağıdaki gideriyle Leia Organa'dır arkadaş.

"Maybe Vader had died heroically, but ten minutes of contrition did not make up for years of atrocities."

Sen galaksinin anasını belle, “Master Skywalker, there are too many of them, what do we do?” diye yamacına gelen el kadar sabileri acımadan kesip, bütün sinemanın krize girmesini sağla. Takip eden 19 senede onlarca Jedi'ın canına kıy. Ondan sonra götünün kılları ağarmış İmparator'u, ağlak oğlun halledemeyince kaldırıp attın diye kahraman ol. "Bring balance to the force" olsun hesapta. Siktir ulan pezevenk Anakin!

Arkandayız Leia reis...

Hastasıyız MFÖ'nün

Tattidi tega kuytiga 
Keyyuma fiyaka keka 
Şaia kuba entrika 

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go 
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Uykular bize haram oldu vallah.
İçim bir fena oldu billah.
Çekilin yoldan, geliyor batman yallah.

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Şikişik oynak nakati tik tak şipşak. 
Humduku luk tuk biz uçtuk dikkat!
En önce nurduk sonra bozulduk imdat. 

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Uykular bize haram oldu vallah.
İçim bir fena oldu billah.
Çekilin yoldan, geliyor batman yallah.

Dörtte Üç

WNBA oyuncuları, yaklaşan sezon için "Media Days" kapsamında poz vermişler. Tüm çekimlere buradan ulaşmak mümkün.

Bizim seçtiğimiz resim, dörtte üç hatırası olan bir tane.

Soldan sağa:
Lisa Leslie, Marie Ferdinand, Tina Thompson ve De-Lisha Milton Jones.

Lisa Leslie; Spartak Moskova formasıyla, Rodi Restaurant'tan çıkan tayfanın rakı-balık eşliğindeki salvolarına maruz kaldı.

Marie Ferdinand; bir sene formamızı giydi.

De-Lisha Milton Jones; trajik Ros Casares maçımızın İspanyol tarafındaki kahramanı.

Yıllar geçiyor...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Dr. Funda Pala ve Fikirsizler

Fenerbahçe'nin kongre süreci geride kaldı. "Kişilerden bağımsız hale getirilen ve kendi ayakları üzerinde durabilmesi sağlanan" bir kulübün başkanlığı için (hele ki bu kulübün adı Fenerbahçe ise) idareye talip kimsenin çıkmaması bir garabetti. En azından bu kongreyle o garabet ortadan kalkmış oldu.

Şadan Kalkavan'ın adaylık macerasını kendisinin dahi çok fazla ciddiye aldığını sanmıyorum. Zira, kimileri tarafından küçümseniyor olsalar da Şadan Kalkavan vb. isimler kulüp / kongre dinamiklerine çok hakimdirler. Durumu en güzel analiz eden cümleler, yaşımız kadar Fenerbahçe yaşamışlığı bulunan King Santillana reisin ilgili yazısında;
"Aslında Şadan Kalkavan da seçimin sonucunu bile bile girdi bu işe. Amacı belki de uyarmaktı. "Burası Fenerbahçe Spor Kulübü ve sahibi sen değilsin" mesajını vermek istedi belki de. Peki verebildi mi ? Bu sorunun cevabını Fenerbahçelilerin takdirine bırakıyoruz ancak şunu söyleyebiliriz; doğru dürüst, somut, elle tutulur gözle görülür tek bir hedef ve proje sunmaksızın 1216 oy almak normal şartlarda zor olsa gerek.."

Kongrenin en mühim hadisesi Dr. Funda Pala'nın adaylığı idi benim nazarımda.

"66 oy alabilmiş bir adaylığın bu denli ehemmiyet arz eden noktası ne olabilir?" diye sorulabilir ama kazın ayakları öyle değil. 

Her sosyal toplum, gelişme süreci içerisinde kendi elitini (ki bu dernek kisvesindeki spor kulüplerinde biri gidip, biri gelen Şambabalar ve adamları olarak temayüz eder) yaratır ve hususiyetleri ne olursa olsun, geride kalan herkese bu kitle tarafından "Sen de kimsin? Ne anlarsın?" muamelesi çekilir. Bir kere senelerdir kulüp yönetim mekanizmalarının içinde veya yakınında yer alarak, bu sayede klasik kongre manevralarının eğitimini almış elit (!) tabanlı insanlardan hem mevcudiyet hem de zihniyet bakımından farklı birinin, bir akademisyenin adaylığı neresinden bakılırsa bakılsın önemlidir. Halkın Takımı Fenerbahçe'de halen halkın varlığının ispatıdır. Funda Hoca'ya naçizane birinci teşekkür bunun için.

İkinci teşekkür kongrede "Taraftar ve Hassasiyetler" ile ilgili söylediklerinden ötürü. 

Kongre üyelerinin ve divan kurulunun tamamına yakını Fenerbahçe taraftarıdır. Evet, "Tamamı" değil, "Tamamına yakını"... Çünkü 1950'lerin ortasından başlayıp, 1980'lerin sonuna kadar giden o "Kleptokrasi" döneminde "Kongre avucumuzda kalmalı" hırsı, Fenerbahçe'nin içerisine yabancı unsurları da soktu. Bunların halen tam manasıyla temizlenmediğini görmek için sosyal tesislerde bir kaç gün geçirmek yeterli.

Kimisi için "Başka bir takım taraftarının Fenerbahçe'ye üye olması" yadırganacak bir durum olmayabilir ama bir nevi gönül işi olan "kulüpçülük" bu tuhaflıkları sonsuza kadar kaldırmaz. Fenerbahçe büyüklüğünde bir yapı elbette bunları tolore edebilir ama tolerans düzeyi yükseldiği zaman, hassasiyetlerinizi koruyamaz hale gelirsiniz.  Maddi yapıda ve sportif konularda kısa vadede başarı yakalarken harcanan çabadan daha fazlasını "bunları muhafaza etmek" aşamasına gelindiğinde göstermek gerekliliğini inkar edemeyiz. İşte bu da ancak "Fenerbahçe taraftarının kırmızı çizgileri olduğunu bilen ve buna saygı gösteren bir icra anlayışı" ile yapılabilir.

Geride kalan 10 küsur sene "Fenerbahçe Amatör Branşları"nın ayağa kalktığı bir zaman dilimi oldu. Buna karşın tabelaya yansıyan başarının hemen altında, memleket sporunun genel problemi olan "Altyapı'dan Üstyapı'ya Geçişsizlik" yatıyor. Bu sorunun çözümünde en önemli sac ayağı "Kulübe Adanmış Kadrolar"dır. Yönetim Kurulu nasıl ki kendisini "En Fenerbahçeli Kadar Fenerbahçeli" olarak tanımlıyorsa, branşlarda sporcuların üzerinde yer alan insanlar da böyle olmalı.

İşte kongre karşısında bunu dile getirebilme cesaretine sahip olduğu için ve "Amatör branşlardaki başarılarla gurur duymanın yanında hem amatör hem de profesyonel branşlarda Vefa’nın bir semt adı olmadığının Fenerbahçe yönetimi tarafından da bilinmesi gerektiğini" hatırlattığı için bir teşekkür daha borçluyuz Funda Hoca'ya.

Gelelim "Fikirsizler" kısmına...

Geride kalan Aziz Yıldırım dönemi; belki Aziz Yıldırım'ın da en başlarda istemediği ama sonradan alıştığı bir "İcazetsiz ve işaretsiz düşünemeyen kitle" oluşturdu. Bu kitleyi şöyle tanımlamıştık zamanında:
"Gözünü resmi tebliğlerden başka hiçbir şeye çevirmeyen‚ bundan başka herşeye sorgulamadan tepki koyan (dolayısıyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bağlı)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kuralları ve çekinme ihtimali olan yasal düzenlemelerle kendisini bağlayan..."

Bu kitlenin en büyük özelliği "karşıt gördüklerine" koyduğu sert tepki oldu. Kimi zaman Aziz Yıldırım'ın kendisinin bile göstermediği bir şevk ile itham fırtınası halinde muhalif insanların (tabii ki en başta tribünlerin) üzerine gittiler.

Bu izlenimi, geride bıraktığımız kongre genelinde ve Funda Pala'nın adaylığı özelinde pekiştireceğimizi düşünüyordum. Öyle de oldu. Geçmiş kurullardan birinde yaptığı konuşma ile yine bu insanların tepkisini çekmiş, türlü çirkinliklerle karşı karşıya kalmıştı Funda Hoca. Seçime giden süreçte internet sitelerinde bu adaylığı müstehzi ifadeler ile değerlendirenlerin, seçim esnasında ve sonrasında Aziz Yıldırım'ın Funda Hoca'ya sergilediği kibar üslubu gördükten sonra takındıkları tavır "Fikirsizlik" hususunda ne denli ileri gidildiğinin göstergesidir. En büyük tehlike budur!

Bu kongrede hiç bir aday "Fenerbahçe kötü olsun" diye göreve soyunmadı; orası kesin.

Aziz Yıldırım, 10 küsur senedir yaptıklarıyla bir çok takdiri haketti; muhakkak.

Lakin "Fenerbahçe Taraftarı" denen kitleyi, tek sesliliğin esiri haline getirmeye çalışmak ve tek adamlığın boyunduruğu altında tutmak istemek; her türlü manevi değeri eninde sonunda yıkacaktır. Bu kitlenin yaptığı ve bugüne kadar icra makamını sürüklediği nokta budur. 

Öngörü sahibi olduğunu iddia eden her lider gibi Aziz Yıldırım da farkında olmalı ki; kalabalık halk yığınları bazen nümayişleriyle o kadar muktedir hale gelir ki "Biz Cumhuriyet'iz" derken "Monarşi"ye yol aldığınızı  farketmezsiniz bile. Bugüne kadar olan budur. "Dünle beraber gitti cancağızım" deniyorsa, yarın bundan farklı olmalıdır.

26 Mayıs 2009 Salı

Bir İhtimal...

Muhtemel mi seni görmek?
----------------------------
Bir ihtimal daha var.
O da ölmek mi dersin?
Söyle canım ne dersin?
Vuslatın başka alem.
Sen bir ömre bedelsin.

Sükut etme nazlı yar.
Beni mecnun edersin.
Vuslatın başka alem.
Sen bir ömre bedelsin.

Kazak Okçular

Hemen yanımızdaki stadyumun göbeğine öğlen saatinde ortam kuruldu. Öğrenci okçular geldi, sürekli bir atış, bir temaşa. "Standart bir okul için fazla değil mi bu kadar okçu?" diye sordum."Uğraşıyor çocuklar"cevabını aldım. 

Şaşkınlıktan soru da bir tuhaf çıktı ağzımdan. "Bizde bu kadar öğrenci değil okçuluk, bütün spor dalları için toplanmaz. Sizde nasıl oluyor?" diye soracaktım halbuki.  Bizde olsa direk "dersten sonra mekana akın" olur, bunlar boş vakitlerinde paso spor takılıyor. Ellerinden tutan ve para olmadığı için pek fazla bir adam çıkaramıyorlar, o ayrı. Çıkan da "Para var, imkan var" diyerek Rus tabiyetine geçtiğinden Kazak'tı, Kırgız'dı, Özbek'ti diye anılmıyor sonrasında.

Tabii aktivite olur da bizim herşeyden anlayan milletimiz eksik kalır mı?
"Şuradaki pek iyi atamıyor abi. İki yandaki sarılı çocuk sağlam bak."
"Siktir lan. Asıl en öndeki yeşilli fena. Attığı ok gözükmüyor"
"Bak bak piçe bak sapladı. Helal lan sana."

Kazakistan'da öğrenci okçular ve birbirinden Malkoçoğlu ve Battal Gazi halkımız. Hal-i pür melalimiz.

24 Mayıs 2009 Pazar

II. Bişkek Muhazarası

Yorgunluktan ve sinirden, yazıya resim koyacak halim dahi yok. Bu gece, daha doğrusu sabaha karşı ikinci kez Bişkek'e gidiyoruz, vize almak için. Minimum 24 saat uykusuzluk ve stres garantili yolculuk. Neyse, vizeyi alalım, sonra da izin dilekçesini yazalım da; fazlasını çekmeye de razıyım.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Ombudsman Canarino

Evet, şapkayı da aldım, geldim. Anlatın bakalım; nedir alıp veremediğiniz gençler?
Sağdaki, efendi ol. İndir ayağını.

Sokakta Spor

Hepi topu üç ülke görmüşlüğümüz var ama "Sanatı, sporu ve yeme-içmeyi açık havada bir yere toplamış ülke" diye sorsalar Kırgızistan birinci sırayı alır o üçü arasında. Oynamayı pek bilmediğim masa tenisinin topuna vurulduğunda çıkan nevi şahsına münhasır sese aşinayız. Parkta yürürken solumuzdan gelen sese yönelince bu manzara ile karşılaştık. Koca bir arayola boydan boya yerleştirilmiş ping pong masaları. Bir resim ile ekonomik sorunlarla boğuşan Kırgızistan'ın sportif resmini çizip, bir kaç cümleyle bizim memleket sporuna bağlayacak ve "Sporu halka getirmek böyle bir şey herhalde" diyecek değilim ama sporu halktan kaçırmamanın da bir meziyet olduğunu kabul etmek gerek. Kendi memleketimde görsem göğsüm kabarır...

Şşşt Lan Sincap!

Bişkekli ağabeyimiz İsrafil Rıdvanov bizi gezdirirken bol bol yeşil alan gördük. Sokaklarda muazzam bir yeşil hakimiyeti var. Oksijen manyağı olduk çıktık gün boyunca. Hava nemli olmadığı için gezerken bir şey hissetmiyor insan.

Büyük parklardan birinin içerisindeki heykellerin resmini çekiyordum ki "paaat" diye bir ses duydum arkadan. Dönüp bakınca, yukarıdaki resimde tırmanma eylemi esnasında yakaladığım turuncu arkadaşı gördüm. Tırmanıp, tırmanıp geri düşüyordu. "Acemi sincap mı lan bu?" diye düşünürken bir de baktım ki yukarıda on tane daha sincap; takılıyorlar. Dengesini kaybeden hop, aşağıya. Ayağımızın dibine düşüyor, yüzümüze bakıp, bakıp yeniden tırmanıyor. Sordum. "Neden bu kadar evcil gibi bu apaçiler?" diye. "Burada hayvanlara kimse karışmaz, görüşmez" dedi İsrafil abi. Bizde olsa kuyruğuna teneke bağlayan mı ararsın, taşlayan mı? Hayvanlık parayla değil, ormanda da değil...

Bişkek'e Gittik

Vizeyi yenilemek için Bişkek'e gittik. Bürokrasinin kurbanı olup, babayı alarak döndük. Hani normalde de uyuyamıyorduk ama bünye yatağa uzanınca, dört dönerken bile bir şekilde dinleniyordu. Saatlerdir ayakta gezince, üstüne uykusuzluk eklenince ve bir de gelme sebebimize ulaşamayınca delirdi vücut ve zihin. Sataşacak yer aranıyor adeta.

Yukarıdaki resim Kırgızistan sınırının hemen gerisindeki göl. Buradan insanın içine yayılan ferahlık ilerleyen saatlerde işler yüzünden sinire dönüşse de hakkını vermek gerek, güzel manzara vardı. Gece dönüşte sınırdan geçen onca arabanın gürültüsüne rağmen kurbağaların vıraklaması duyuluyordu. Artık nasıl bir nüfus varsa... Sinek soykırımı...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Koparan Öpücük

CNN'de "Tarihteki On Önemli Öpücük" makalesi yazılmış. Birbirinden tuhaf maddeler var gerçi ama en ilginçlerinden birisi 3 numara. 

"-Hayır, Hayır Demektir-i Kanıtlayan Öpücük"

Thomas Saverland isimli İngiliz centilmeni, 1837 yılında katıldığı bir partide genç bayan Caroline Newton'ı zorla öpüyor. Buna mukabil hanımefendi de Thomas'ın burnunu koparıyor. Bu şiddet karşısında "Thomas'a komaz" durumu ortadan kalktığından ötürü mahkemeye gidiliyor. Hakim davayı, "davadan ziyade komedi" olarak nitelendiriyor ve şu karara varıyor:
"Adam karşısındaki kadını rızası dışında öperse, kadın da adamın burnunu koparmak istemekte ve bunu yapmakta haklı olur."

Vampirliğe övgü...

Blood+ da güzel animedir bu arada...

Tribünde Bir Of Çeksek...

Ne UEFA'da final oynamak, ne kupayı kaldırmak, ne o, ne şu, ne bu. Adım gibi eminim ki oksijenini tribünde tüketen onca Fenerbahçelinin dün akşam en çok içini çektiren görüntü bu vb. sahneler olmuştur. Kendi stadında hapis gibi Fenerbahçe taraftarı. Meşale yasak. Pankart yasak. Her şey yasak... Neyse elbet biz de "Güzel günler göreceğiz, güneşli günler"

Bişkek'e Doğru...

Yarın sabaha karşı Kırgızistan Respublikası'na doğru yola çıkıyoruz, vizeleri yenilemek için. Bir de Bişkek'i görelim bakalım, nasılmış.

Bişkek'in eski adı Frunze. Taksim Anıtı'nda Atatürk'ün arkasında bulunan bir Sovyet Generali'nin adı. Bizimle de yakından ilgili bir General. Soner Yalçın'ın ilgili yazısından bir kaç paragraf var aşağıda...
---------------------------------------------
General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Bir çiftçi çocuğu olarak 1885 yılında Bişkek'te dünyaya geldi; 19 yaşında Bolşevik Parti'ye katıldı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı yükseköğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.

1906'da Lenin ile tanıştı. Tutuklanarak kürek cezasına çarptırıldı. 1916'da firar etti. 1917 Devrimi'nde Minsk ve Batı Cephesi ordularına komutanlık etti; devrimin zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynadı.

Devrimin ardından başlayan iç savaşta da çok kritik roller oynadı. Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi'nin komutanlığına getirildi. 1920 yılında Güney Cephesi'nin başına geçti.

1921'de Merkez Komite üyesi, 1925'te ise Sovyet Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı yaptı. 31 Ekim 1924'te ülser rahatsızlığı nedeniyle yattığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı. 40 yaşındaydı.

Frunze'nin mezarı, Kızıl Meydan'da, Lenin Mozolesi'nin arkasındaki Kremlin duvarındadır.

Ölümünün ardından doğduğu şehir Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'in adı Frunze olarak değiştirildi. Ne var ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, şehre tekrar Bişkek adı verildi.

General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahipti.

Lenin'in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921'de Ankara'ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi'nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal'le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922 günü arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.

19 Mayıs 2009 Salı

Küçükyalı'da Graffiti

Kadıköy'e gidecekken minibüs caddesi kalabalıksa tercih edilen mavi başlıklı minibüsler ile Abdi İpekçi'ye giderken binilen 500T'nin geçtiği E-5'e doğru, Karayolları Caddesi'nden çıkarken bir benzinci vardır.

Geliş yönünde ise; o benzincinin ara yolundan girer araba içeriye. Fırının karşısında, Kanarya Apartmanı'nın önünde durulur.

Bir de benzincinin ilerisindeki üst geçitten görünen Ulusoy terminali vardır. Oradan, O'nu uğurlamalardan dönerken, O gidince manası kalmayan mahalleye ve arkadan O'nun otobüsünü takip eden onlarca araç akarken Marmara'nın güneyine doğru; öylece bakakalınırdı o ara yoldan karayoluna. Unutulmaz zamanlar...

Geçen yıl bu zamanlar çekmiştim bu resimleri. O benzincinin ara yol duvarından graffitiler işte...

Dolar Bazında Taraftar

Röportajın bir çok "Madem öyle, peki neden?" denecek  kısmı var ama hazırlanmış, danışıklı sohbetlerde bunun olması imkansız olduğu için "olmayacak duaya amin dememek" gerek. Aşağıdaki cümleler, daha doğrusu İlker Yasin'in cümlelerinin doğrulanması biraz ayıp olmuş. Açtığımız zaman "Dolar bazında yukarı çıkan bilet fiyatlarının genel seyirci kalitesini yükselttiği ve küfürü azalttığı" ortaya çıkıyor (!). Bu da demektir ki İlker Yasin'in ve (daha da acısı) Fenerbahçe Başkanı'nın gözünde, mali durumu vasat ya da altında olan insanlar kalitesiz ve küfürbaz insanlar. Yani nasıl "Aslında kaşık yok"sa, bir Galatasaray maçında stadın en pahalı tribününden rakip tribünlere "Amcasına pipisini gösteren çocuk gibi maslahatını sergileyen" adam da yokmuş. Bu terbiyesizler, itler-köpekler hep fakir insanlarmış. Vay anasını! Ayıptır, ayıp...

Fenerbahçe, "Halkın Takımı"dır. En azından, geçmişte öyleydi. Bu zihniyetle başka bir şey, başka bir takım olma yolundayız maalesef.

İlker Yasin:
Fenerbahçe taraftarının kesinlikle bu stada genel seyirci kalitesini yükseltmek, küfrü bu statlardan azaltmak için siz bilet fiyatlarını belli bir Dolar bazında yukarı çıkardınız. Ve onun çok faydasını gördünüz, değil mi?

Aziz Yıldırım:
Doğru.

Çok Üzgün

Taraftarlar olarak, futbolcu milletinden "Profesyonel Amatörlük" mefhumunu beklemeyi bırakalı çok uzun zaman oldu. Fakat sporcu tayfası bir türlü kendilerine dayatılan klişelerden kurtulmayı başaramadı. Bu kadar ortalık yere sıçılan bir sezondan sonra ne söylenirse söylensin, necaseti sıvamak olacağını idrak edemeyenlerden Ali Bilgin çıkmış, anlatmış; "Bu sene başarılı olamadık çünkü odur, budur, şudur" diye. Sonuna da eklemiş; "Her şey bir yana camiayı üzdüğümüz için çok üzgünüz"

Resimde Ali Bilgin'i "Camiayı üzdükleri için çok üzülürken" görüyoruz.

Mahmut Tuncer'in efsane (!) şarkısı gelsin.

Hemen IPod'una yükle Ali "The Wise"

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Deniz

En son denize girdiğimde 21 yaşındaydım. 8 sene olmuş.
Oha!

Ne ohası?
Aram yok birader, kendisiyle.
Ha izlemesi güzel... Şüphesiz yüzmesi de öyle...

Ama yüzeni izlemesi daha güzel. Yüzen, güzel olunca.
Ne zaman "Haydi yüzeyim. Deneyeyim" desem. Aklıma 21 yaşım ve yüzen güzel gelir.

Velhasıl "Yüzen Güzel" yakınlarda olmayınca, denizin de manası yok.

Şampiyon!

Senelerdir "bir eksik, bir fazla, beş eksik, üç fazla" altyapı maçlarına gittiğimiz için midir, bilinmez. Bizim tayfada yeri başkadır altyapı takımlarımızın. Helal olsun kızlar.
---------------------------------------------
Fenerbahçe 95 - 64 Antalya Koleji

1. Periyot : 27-12
2. Periyot : 26-19
3. Periyot : 23-12
4. Periyot : 19-21

Ayşegül: 29 sayı, 5 ribaund, 4 asist
Bade: 2 sayı
Büşra: 1 sayı
Duygu: 19 sayı, 8 ribaund
Ecem: 11 sayı, 4 ribaund
Elif: 2 sayı
Olcay: 6 sayı, 11 ribaund, 12 asist
Özge: 11 sayı, 5 ribaund
Özlem: 11 sayı, 4 ribaund
Tuğçe: 3 sayı, 7 ribaund

O Zamanlar...

Soldan sağa;
Küçük Fikret, Melih Kotanca ve Halil.

Ortalığı yakıyorsun Fikret ağabey...

Dede ve Torun

Soldaki (dede) eski Başbakan Recep Peker
Sağdaki (torun) araba camı ustası, "Yapma Cemil" Faruk Peker

17 Mayıs 2009 Pazar

Kamboçya

Bugün bir Kamboçyalı ile tanıştım. İnsanın aklına Khmer Rouge geliyor tabii Kamboçya deyince. 

4 sene içinde ülke nüfusunun dörtte birini öldüren Pol Pot pezevengi ve şürekasının elinden kurtulanlardan bir tanesiydi. Çok az kalmış hapishanede. Vietnam ordusu gelince kurtulmuş. Daha çocukmuş o zaman. Kendisiyle yaşıt bir sürü kız ve oğlan çocuğunu öldürmüşler gözlerinin önünde. Arkadaşlarının arasından rastgele bir tane seçtikten sonra, salıncağa bağlayıp, sallarken ateş ettiklerini anlattı, anlattı, anlattı...

Kırmızı görmeye dayanamadığı için yaz kış güneş gözlükleriyle dolaştığını söyledi.

Naci Barlas : Bölüm V

Naci ağabey'in kaleminden, Fenerbahçe hatıralarına devam...

Naci Barlas'ın Anıları - 1
Naci Barlas'ın Anıları - 2
Naci Barlas'ın Anıları - 3
Naci Barlas'ın Anıları - 4
--------------------------------------------
O sene kadar kötü bir yılı hatırlamıyorum. Talebelerin spor kulüplerinde oynama yasağı Kaleci Hüsam’ın futbolu bıraktı zannettiğimiz 1 aylık boykot cezası. Bek Muzaffer ağabeyimin kaleci oynayarak her maçta gol yemesi, idare heyetinin ikiye bölünmesi yani bir kısmı eski kurucular veya eski ağabeyler bir kısmı da futbolcuları tutanlar.

Fakat hatırladığıma göre o sıralarda Güneş Kulübü kapandı ve bize Cihat, Boncuk Ömer, Melih Kotanca, Adnan, Rebii gibi yıldızlar transfer oldu. Andan maalesef çok talihsiz bir şekilde hastalandı. Zannederim ayağı kangren oldu ve vefat etti.

İşte 1940 yılında yepyeni bir Fenerbahçe sahaya çıkıyordu.

Ayrıca Fenerbahçe atletizmde de harikalar yaratıyordu. Haydarpaşa Lisesi Müdürü Saffet Şavlı’nın fevkalade sportmen birisi olması Türkiye’ye pek çok yıldız futbolcu ve yıldız atletler hatta voleybolcular yetişmesine vesile olmuştur.

Bir gün okulun dahili radyosunun mikrofonlarından Atletizm yapmak isteyen talebelerin Muallim Muavini Nazmi Tüfekçi’ye isimlerini kaydettirmeleri suretiyle antrenman gün ve saatlerinde izinli sayılacakları ve bu atletlerin Fenerbahçe Spor Kulübü ile yapılan anlaşma gereğince kulübün Atletizm pistinden ve antrenörlerin den yararlanacakları anons edildi. İşte o sene 100 ve 200 metre Türkiye ve Balkan şampiyonu olan Muzaffer Baloğlu ile beraber bir çok şampiyon atletler Türkiye’ye kazanıldı. Tabi bu arada ben de dahil olmak üzere pek çok talebe atletizm yapmak üzere isimlerimizi yazdırıp Fenerbahçe Stadı’na gittik. Ben 1500 metre koşmak istediğimi söyledim ve beni Rıza Maksut’un gurubuna verdiler. Antrenmana başladık. Bu 1500 metre denen mesafe üç gün koşsan bitmeyecek kadar uzun geldi. Sonra 800 derken biz bu işi erbabına bırakarak gene mektebe Fizikçi Sarı Kenan’ın kucağına düştük.

Fenerbahçe’ye gelince, 1940 yılı milli lig şampiyonu olduk. Hele her takımın baş belası olan Vefa’yı kavga dövüş 4-3 yendiğimiz maç başımıza büyük bir dert açtı.

Maçın başında iki sıfır galip durumda iken Vefa’lı bir bek Melih’i öyle bir biçti ki Melih 5 dakika dışarıda tedavi oldu ve sahaya kafası sargılar içinde döndü. Ve bir ara Melih o sargılı kafası ile bir kafa topunda iki Vefalı beki birden sedyelik etti. Maç durdu. Melih maçtan atıldı ama biz dördüncü golü atınca havalara uçtuk.

Sonra öğrendik ki Melih’e 9 ay boykot vermişler. Biz de Acem’in kahvesinde Boncuk Ömer, Taka Naci, Melih Kotanca karesinde pişpirik çalımlarını ilerletmeye koyulduk. Ancak Melih bütün gücü ile atletizme yöneldi. 100 metreci, 400 metreci, ciritçi derken Dekatloncu bir şampiyon Melih oldu. Dünya 400 metre üçüncüsü Mandikas’ı geçti. Bir günde 5 müsabaka kazanan bir rekortmen oldu.

Her ne olursa olsun Melih Kotanca’nın yokluğu her maçta belli oluyordu. Aynı zamanda hem asker futbolcular hem talebe olanlar kulüplerde oynayamadıkları için Fenerbahçe’nin kadrosu 22 kişiye düştü ve neticede averajımızın .ok iyi olmasına rağmen 1 puan farkla şampiyonluğu Beşiktaş’a kaptırmıştık.

1940-1941 sezonu Fenerbahçe için stadı bakımından büyük bir şans ve imkan yılı olmuştur. Çünkü Taksim’deki Taksim Stadı yıktırılmış ve yerine Taksim Gezisi ve parkı yapılmış olduğundan bütün maçlar Beşiktaş’taki Şeref Stadı ile Kadıköy’deki Fenerbahçe Stadı’nda oynanmıştır. Bu suretle de bizim maç seyretme şansımız artmıştır. Yalnız o sene başı şanssızlıklar da olmuştur. Mesela Melih Kotanca uzun bir müddet Atletizm Milli Kampına alınmıştır. Yok Balkan Atletizm şampiyonası yarışmaları idi derken Melih sadece 2 maçta oynayabildi. Fenerbahçe en mühim santraforundan mahrum kaldı.

Ayrıca senelerce emek vererek formunun zirvesine getirdiğimiz Bek Yaşar mühendis mektebini bitirdi ve işi icabı Ankara’ya gitmeye mecbur kaldı ve bu suretle esasen Fazıl abi de sporu bıraktı ve zaten biraz da yaşlanmıştı. Dolayısıyla Lebib Elmas’ın yanına yeni transfer Taci geldiyse de müdafaa biraz zayıflamıştı. Buna rağmen ligin sonunda finale Başiktaş’la başa baş girdik. Ancak 1940 senesi Türkiye şampiyonluğu maçlarına ligin sekizinci haftasında 9 ay boykot alan Melih iştirak edememiştir.

Ayrıca Türkiye şampiyonluğu final maçının Ankara’da oynanacağı tarihle İstanbul’da Beşiktaş’la oynayacağımız tarihle aynı güne rastladığından Fenerbahçe aynı günde iki maç için A ve B takımlarını ikiye bölerek Ankara’da Türkiye şampiyonluğu final maçını İstanbul’da da Beşiktaş’la lig maçını oynamış ve her iki karşılaşmayı da kaybetmiştir. İşte bu yıl Fenerbahçe 1 puan farkla şampiyonluğu da kaybetmiştir. Fakat gene de ikinci olması ve takımın çok iyi futbol oynaması taraftardaki Fenerbahçe sevgisine zerre kadar tesir etmedi. Hele lig maçlarının bitiminden sonra Milli Küme başladı ve Milli Küme İzmir, Anka şehirlerinin de iştirakiyle yapıldığı işçin daha da heyecanlı ve daha büyük bit organizasyon sayıldığından ilgi ve heyecan daha fazla idi.

Aslen Fenerbahçe 1940 senesi milli küme’de bir yenildi ile Türkiye şampiyonu oldu. Güneş kulübünden gelen Cihat, Melih, Ömer Rebii’nin katılımından başka sahaların yıldız futbolcusu Küçük Fikret Haydarpaşa Lisesini bitirmiş ve Fenerbahçe takımındaki sağ açık yerini almıştır.

Alaş Otonomiyası

Yukarıdaki bayrak bizimki değil. Hemen her şeyiyle aynı ama ortadaki ay yıldız sarı renkte. Kazakça yazılışı "Алаш аутономиясы" olan Kazakistan Alaş Özerk Devleti'nin bayrağı. 

Alaş Devleti, 13 Aralık 1917'den 26 Ağustos 1920'ye kadar hüküm sürmüş. Şimdiki Kazakistan sınırlarının Kuzeydoğu kısmında kalan Semey (o zamanki adıyla Alash-qala) şehrini başkent yapmışlar. 

Alaş Partisi'nin üç lideri (Ahmet Baytursinuli, Alihan Bokeikanov and Mir Yakup Dulatuli) tarafından Ekim Devrimi'nin akabininde kurulduktan sonra "Beyaz Ordu" ile birlik olarak, "Kızıl Ordu"ya ve Bolşeviklere karşı savaşmışlar. 1919 itibariyle, Beyaz Ordu ufak ufak savaşı kaybetmeye başlayınca düşmanla görüşmeler başlamış. Fakat Kızıl Ordu savaşı tamamen kazanınca bölgeyi işgal etmiş ve özerk hükümeti ortadan kaldırmış.

İşgal bölgesine "Kırgız Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" adı verilmiş. 1925'de bu isim "Kazak Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" olarak değişmiş, 1936'da ise "Özerk" kelimesi silinmiş ve 1991'e kadar kullanılacak olan isim oluşmuş.

Alaş Hükümeti'nin liderlerine gelince;

Kazakistan Yüksek Okul Programları'nda halen geçerliliğini koruyan teorilerin sahibi olan dilbilimci ve şair Ahmet Baytursinuli, 1937'de, 64 yaşında tutuklanmış ve "Milliyetçi hisler beslediği nedeniyle" idam edilmiş.

Yazar olan Alihan Bokeikanov, Sovyet hakimiyetinden sonra Bolşevik Parti saflarında çalışmaya başlamış. Ancak önceki politik yaşantısı yüzünden kendisine sürekli şüphe ile yaklaşılmış. 1926'da ve 1928'de iki kez tutuklanmış. 1930'da Moskova'ya girişi yasaklanmış ve nihayetinde 1937'de tutuklanarak, yine aynı sene 71 yaşındayken idam edilmiş.

Liderlerin en genci olan şair ve yazar Mir Yakup Dulatuli ise aynı akıbete, en erken uğrayan isim. "Aşırı milliyetçi" olduğu gerekçesiyle 1928'de tutuklandıktan, 7 yıl sonra, 50 yaşındayken kurşuna dizilmiş.

Hadise Tabela'da

Eurovision yapılmış, Hadise tabelada kendisine yer bulmuş, dördüncü olmuş. "Bu yarışı galop niyetine koşmuş olup, bir dahaki yarışında dikkate alınmalı" diye bir kalıp vardır at yarışı bültenlerinde. Yeri gelmişlken, "Yarış Dünyası"na, alemin ansiklopedik at yarışı mecmuasına saygıyla...

Sabaha kadar Harry Potter'ın izlemediğim bölümlerine sardığımdan yarışmayı falan seyretmedim. Hürriyet'ten haberini okurken dikkatimi çeken bir şey oldu. Herhalde haber metnini yazan arkadaşın kafası bir ara dumanlandı. Ülkeleri yazarken bir coşku yaşamış. Hadi İsvçre, Portakiz ve Azarbeycan bir nebze de... Makadenyo bambaşkaymış gerçekten.

Kafamız güzel.
Haber çok güzel.
Örövizyon herşeyden güzel...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Önleme Dikiz!

Vatan gazetesinde olayın haberi yazılırken "çok normalmiş gibi gözüken" bir satır.

"Hastanede ilk önlem olarak hastanın yatırıldığı servisin önüne 3'lü bank konuldu ve bankın olduğu noktanın gerisine kimse alınmıyor."

Radyasyonlu çay höpürdeten, şarbonla mücadele konusunda zarf açma dersleri veren, keneye karşı pantolon paçasını içeri sokmayı salık veren bir kısım "geçmişten bugüne" parlementerlerimiz şüphesiz yukarıdaki yaratıcı önlemi de beğeniyle izlemişlerdir. Domuz gribinden olmazsa şaşkınlıktan küçük dilini yutarak ya da gülmekten ölecek insanlar.

Üçlü Bank vs. Swine Flu
Fight!
Üçlü Bank wins. Perfect.

Riya

Günlerdir resmi sitenin açıış sayfasında duruyor buram buram riya kokan şu reklam.

Taşlanacağını bilse de...
Deplasman kovalayanlar...
Cebindeki on parasını...

Gören de Fenerium'u ve Fenerbahçe'nin mevcut yönetiminin bazı isimlerini "Taraftar dostu" sanacak. Aslında yanlış cümle oldu. Bu insanların, sempatiyle baktıkları bir taraftar kitlesi var elbette ama bu yukarıda tarif ettikleri insanlar değil onlar.

Taşlanacağını bildiği halde deplasman kovalayanları, taşlana taşlana geldikleri stada sokmayan bir zihniyet...

Taşlandıktan sonra emniyetin saldırısına uğrayan taraftara bir "Geçmiş olsun"u çok görüp, saldıranlara teşekkür eden bir zihniyet...

"Cebindeki on para" lafına gelince... Gülemiyorum bile. Sanki maç biletlerini 44 lira yapan başkası. Öğrencilerin, çocuklarını stada getirmek isteyen orta direk ailelerin, hasılı halkın ayağını tribünlerden kesen zihniyet...

"Bir forma alana bir tane çocuk forması bedava" onu anladık. Peki ama o çocuğu maça getirmenin maliyeti ne?

Brown Girl In The Ring (by Boney M)

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Theres a brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Show me your motion
Tra la la la la
Come on show me your motion
Tra la la la la la
Show me your motion
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes
I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes

Beng-a-deng
Beng-a-deng

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Theres a brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Show me your motion
Tra la la la la
Come on show me your motion
Tra la la la la la
Show me your motion
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes
I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes

Beng-a-deng
Beng-a-deng

Brown girl in the ring
Tra la la la la
See, brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Look that brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Zamanı Gelmişti

Geçmiş süreci herkes aşağı yukarı biliyor. Şampiyon takımların pay sahibi olarak gözükmesi gerekirken, mavzuları az çok bilenlerce Aydın Örs olayıyla ve yaşanan çirkinliklerle zirvesini yapan bir silsilenin mimarı addedilmesi ne kadar acı...

Ve umulan zamana doğru, bizim gibi düşünenlerden sayın Mahmut Uslu'ya, Sezen Aksu'dan gelsin.

İkimiz içinde doğru olan böylesi. Git.
İnan bana sandığın kadar üzgün değilim.
İçimde yepyeni bir hayata başlamanın,
Sevinci ve heyecanı var. Artık git.

15 Mayıs 2009 Cuma

15 Mayıs 1919

Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini,
Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini.


Mustafa Kemal Atatürk

14 Mayıs 2009 Perşembe

Yadigar

Geçenlerde Barad-Dur zikredince ve aşağıda Saim-Yaşar Usta falan deyince yeniden aklıma geldi film.

Bu tayfanın hep güldürmesine alışık bünyeleri yıkan bir filmdir, Aile Şerefi. Sonunda oyunculuklara saygı duruşunda bulunulması farz bir film... Münir Özkul'la Adile Naşit dayak yerken "Ananı avradını" diye televizyona saldırası gelmeyen varsa beri gelsin...

Ulan her şey bir yana da o Yadigar'a nasıl kıydınız pezevenkler?

Cihat Arman

1919 - 1994
Cihat'lar, Lefter'ler, Can'lar, Fikret'ler; hala sevilen birer abidedirler...
Nur içinde yat, uçan kaleci...

İcraatın İçinden

"Bütün sezon sikim taşağıma denk takılayım. İpimle, kuşağıma bakayım. Dünya sikime, minare götüme olsun. Yumurta kapıya dayanınca, elde bir tek kupa kalınca ona saldırayım" dediğin zaman olmuyor, olamıyor demek. 

Bir sene boyunca ciddiyetsizliği, laubaliliği, adam sendeciliği, "Bana ne lan"cılığı şiar edinmiş futbol takımımızı; futbolcusundan teknik adamına ve yönetimine kadar tepeden tırnağa kutlarım (!)

Cuma günü "İcraatın İçinden" var bu arada. Aman kaçırmayalım. Çok mühim projeler varmış. Yer misiniz?

13 Mayıs 2009 Çarşamba

İstanbul İnadı

Bugün bir kitap sipariş ettim, İstanbul'un yokuş ve merdivenlerini anlatan. Hemen peşinden de NYG'nin "İstanbul Akıllı Ol!" yazısını gördüm. Şöyle bir yorumda bulundum naçizane. Sürç-i lisan ettimse affola :)
------------------------------
Hani İstanbul deyince direk olarak “Boğaz” aklına geliyor ya hepimizin.

Ya da şöyle söyleyelim; “Bir sürü şey geliyor akla ama Bedri Rahmi’nin destanında yaptığı gibi çok şampiyonlu dizeler yaratma yeteneğimiz olmadığından, “Boğaz” gönüllerin şampiyonu oluyor ya nezdimizde”.

İşte yokuş ve merdivenler de arada sırada saygı duyulacak sezonlar geçirip, üçüncü dördüncü olan sempatik küçük takımları gibidir Dünya liglerinin.

Hiç unutmuyorum, Üsküdar'da söve söve çıktığımız (daha doğrusu tırmandığımız) bir yokuşun şahikasından görünen manzaraya öylece çakılı kalmıştık, hayran hayran.

Diyeceğim o ki; bırakmaz İstanbul insanın peşini. Ne mühendis şehirler, ne doktor memleketler ister de; bir kez tutulan “İstanbul” der başka bir şey demez. 

Bıraktırmaya yeltenenin karşısına da, Fabrikatör Saim’in karşısına dikilen Yaşar Usta gibi dikiliverir:
“Sen mi şehirsin? Hayır. Ben şehirim. Ben. İstanbul” diye.

Şen Dönmeye Gidiyorlar

"Bize o finali anlatır mısınız?"
"Son aldığımız kupa nerede?"
"Yıllardır alamadınız şu kupayı, nasıl takımsınız siz?"

Bu sonuncuya verilecek bir cevap zaten yok. Zira bu tip adamların çevremizde işi yok. Fakat ilk ikisi; bir tanesi televizyon programlarında o dönem oynamış oyunculara, ikincisi ise taraftarlarca müzede sorulmak üzere, sürekli zarfın içerisinde bekleyen sualler.

Türkiye Kupası falan umurumda değil. Şampiyon olunmayan bir sezonda kupayı almanın hazzı da yok fazla. Patates kızartmasının üzerine dökülen ketçap gibi bir şey bu. "Sadece ketçap yemek" tuhaflığı ile eşdeğer, "sadece kupayı almak".

Amma ve lakin, yukarıdaki soruların bir son bulması adına ve finaldeki rakip Beşiktaş olduğu için çok istiyorum bu kupayı.

Msn iletilerinden, maillerden, bloglardan, forumlardan, mesajlardan, her yerden İzmir'e yolculuk haberleri geliyor. Ağabeylere, kardeşlere buradan:
"Allah muvaffak etsin"

12 Mayıs 2009 Salı

Kahya Yahya (Cem Karaca)

Diskoteğin önünde kahya durmuşum.
Araba plakasından fallar tutmuşum.

İçeri giren sarı kız bana baksaydı.
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı.
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Şu istanbul şehrinden neler ummuşum.
Ummuşumda sadece yutkunmuşum.

İçeri giren sarı kız bana baksaydı.
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı.
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Dur be oğlum Kahya Yahya, gel haddini bil.
Sen kahyasın, kahya gibi kahyalığını bil.

İçeri giren sarı kız bana bakmaz ki
Baksa bile bana bana, benim olmaz ki
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Bir Didi Geçti

12 Mayıs 2001'de gazetelerde sarı-lacivert ve siyah bir haber:
"Didi vefat etti"

İçimin cız ettiğini ve "Didi kim ya?" diyen mahalle arkadaşlarıma hışımla baktığımı hatırlarım; "O nasıl soru lan?" diye fırçayı basarak.

Bizim kuşak, onun zamanlarına yetişemedi. "Burası neresi? Neden ben başaşağı duruyorum?" diyerek gözümüzü açtığımızda, Didi'den ve Didi'li Fenerbahçe'den geriye kalan hoş bir sada idi sadece ama "akil baliğ olur olmaz" ve "kulaklarımız Fenerbahçe ile ilgili her şeyi toplamaya başlar başlamaz"dan bugüne dek, aralıksız duyduğumuz isimlerden oldu Didi.
"Bir başkaydı o" dedi ağabeylerimiz, amcalarımız.

Gazetenin arka sayfasında yarım sayfayı kaplayacak büyüklükte harflerle "Fenerbahçe Şampiyon" yazısını görüp de içi içine sığan adam kendine Fenerbahçeli demezdi o zamanlarda. Dile kolay Didi iki kez, hem de üst üste mimarı olmuştu o güzellik binasının.

"Didi kimdir, ne yapmıştır, ne etmiştir?" sorusunun cevabı şurada uzun uzun yazıyor.

Fenerbahçe'de yapıp ettiklerine gelince; o da arşivlerde, kitaplarda mevcut. Ama kesin olan bir şey var ki;
"Didi ne eylemişse, güzel eylemişti ve Fenerbahçe'yi çok sevmişti"

Nur içinde yat üstad...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kavunlu Keglevich

29 Mart 2009 itibariyle dünyaya adım atan, yeni doğan Fenerbahçeli Selin'i mekanında ziyaret ettik bu akşam. Giymiş sarı lacivert cicilerini, annesinin kucağında sağı solu kesiyordu "Kim ulan bunlar? Bu ne nümayiş! Uyuyorduk ne güzel" diyerekten gözleriyle... "Affet reis, rahatsız ettik. Yol ver, alayına gidelim" dedik, kıvrıldık bir köşeye.

Çayla altyapıdan sonra kavunlu Keglevich geldi. Kavunu damıtıp, votka yapmışlar resmen. On dakikada iki bardak. "Kazakistan'da votka bitti, bitecek" haberi gelmiş gibi yüklendik. Hani ayıp olmayacak olsa, o şişe de giderdi; zira bayıltmak bir yana dursun, ayılttı bünyeyi...

Neden?

Bunun tadına, şekerine beş basacak başka bir votkayı hatırlattığından...

Karga'da, bardakla değil de; O dudaktan yudumla içilen bir votka vardı. Yudumlayınca insanın gözlerini zevkten kör eden bir kaç damla... 

Unforgettable in every way
And forever more, thats how you'll stay
Thats why, darling, its incredible

Akıl, Fikir

Akıl orada, fikir orada...
Akıl O'nda, fikir O'nda...
Haziran gelip çatmak üzere.
Az kaldı galiba oraya.

Peki ya O'na?

24 Kasım
24 Aralık
24 Ocak
24 Şubat
24 Mart
24 Nisan
11 Mayıs...

10 Mayıs 2009 Pazar

MI6 vs Hogwarts

"Harry Potter and the Half-Blood Prince" bu yaz sinemalara geledursun, "Harry Potter and the Deathly Hallows" serisi takip eden yıllarda beyaz perdeye gelecek. Yani seri hızla 10 rakamına doğru ilerliyor. Serinin hayranları artık "Harry'i mütekait olarak da görür müyüz?" meraklanmaya başlarken, ben çekilmesinden 8 sene sonra ilk bölümü bugün seyretmiş oldum. 21 yaşındaki bünyeye "Çocuk filmi lan o" dedirtmiş ve izlenmemişti o zaman. Ne var ki kadroda Rubeus Hagrid rolündeki Robbie Coltrane'ın olduğunu gözden kaçırmışız. Gördük, izledik, mesut olduk.

Önce Golden Eye'da, sonra da The World Is Not Enough'da arz-ı endam eden (ki bu ikinci film, Suadiye'de O'nunla izlendiğinden James Bond filmlerinin en güzelidir gözümde) Valentin Zukovsky'yi canlandırmıştı, Coltrane.

Vefatından önce Kız Kulesi'nde bir işkence sandalyesinde oturan Pierce Brosnan'a son bir hamlesiyle yardımcı olmuş, bu pası göğsünde yumuşatan MI6'in yetenekli ajanı da İstanbul'u Sophie Marceau'dan ve onun patlatacağı nükleer bombadan kurtarmıştır. Harry Potter serisine de renk katmış. Şimdiden söyleyeyim, nasıl ki Selahattin Duman'ın dediği gibi "seyrek bıyıklı asabi adam"ın Davos'la işi bitti, Coltrane'ın kadroda olmadığı film itibariyle benim de Harry Potter ve serisiyle işim biter. One minute!

Ashoka Tano

Filmi izlemek ancak kısmet oldu. Bu genç kızımızın akibeti (daha doğrusu kimin tarafından öldürüleceği hususu) ne olacak bilinmez ama Expanded Universe'de kendisine gelecek kuşaklarda da yer edinmesi gereken özel karakterlerden birisiymiş. Hatta kontenjan senatörü olarak filmde takılan Leia'ya oranla elli kat daha sempatik ve işe yarar bir insan, pardon Togruta evladı kendisi.

Dizideki aksiyonlarını, Dvd'leri edindiğimizde göreceğiz ama filmde Anakin'in kıçını yüz türlü dertten kurtardığı yetmiyormuş gibi, finalde Dooku'nun o tuhaf silahlı zevzek adamlarıyla 3'e 1 kapışmasıyla gönlümüzü fethetti. Seramonide Master Yoda'nın yanında dikilip "Film Sonu Kahramanı" ödülü aldığında duygulandık. Zaten Star Wars'ın bu hafif içli final müziği fena yapıyor insanı.

Bir not daha. Clone Wars'daki Anakin, orjinal serideki Anakin'e deplasmanda 3, kendi sahasında 5 atar. Hayden'in büyüse de değişmeyen çocuk bakışları ve "Bana ne ya, bana ne" tavırları animasyon karakterinde yok. On numara olmuş. Hatta en başarılısı o olmuş. Diğerleri bir miktar sopa yutmuş gibi geziyorlar.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Kadın Savaş Kahramanları

"Zafer Günü" ile ilgili laflarken asıl ilgimi çeken, konuştuklarım arasındaki küçük bir kız çocuğunun söyledikleri oldu.

"Benim anneannem de savaştı. Hatta madalyası var" dedi. "Nasıl yani?" diye sordum. 

"Sniperdı o" dedi. Daha da şaşırarak "Nasıl yani?" dedim. 

Küçük kız benim gittikçe şaşırmamdan memnun kalmış olacak ki, yüzüne bir sırıtış yayılırken, babası söze karıştı. "Sana Aliya Moldagulova gibilerini anlatan olmadı herhalde" dedi. "Gibilerini bırak, kendisini de anlatmadılar. Sen anlat" diye cevap verdim.

Aliya, 1925'de Sovyet Kazakistanı'nda doğmuş. Ailesini erken yaşta kaybedince (annesi kıtlık zamanında patates tarlasından yiyecek bir şeyler almaya çalışırken bekçi tarafından vurularak öldürülmüş) önce Alma-Ata'ya amcasının yanına, sonra da Leningrad'daki bir Yetimler Yurdu'na gitmek zorunda kalmış ama burada da uzun süre kalamamış. Savaş başlayınca diğer yetimlerle birlikte Yaroslavl'a gönderilmiş. Burada Askeri Okul'a girmiş ve 1942'de, okula girişinden 3 ay sonra da Kızıl Ordu'ya katılmak için gönüllü olmuş.

17 yaşından itibaren çeşitli cephelerde üstün başarıyla görev alan Aliya'nın son günü 14 Ocak 1944, son durağı ise Kazachikha isimli kasaba olmuş. Burada Nazilerle göğüs göğüse çarpışan birliğinin komutanı ölünce geri kalan askerler paniğe kapılmışlar. Aliya onlara cesaret vermeye çalışırken vurulmuş ama kendisini vuran Nazi subayını öldürmeyi de başarmış. Daha sonra savaş alanından uzak, güvenli bir yere götürülmek istenmiş ama yattığı o güvenli (!) yere atılan bir bomba yüzünden can vermiş.

Ölümünden ve savaştan sonra kendisine "Üstün Hizmet Madalya"larının en önemlisi yani "Hero Of The Soviet Union" verilmiş. Rusya ve Kazakistan'da; caddeler ve okullara adı konulmuş; heykelleri dikilmiş.

Konunun ilginçliği burada bitmiyor. Sovyet Rusya yetkililerinin Erkin Koray'dan daha önce düşünüp kadınları askere alması bir yana, onları usta birer Sniper yapacak okulu kurmaları da çok enteresan geliyor insana.

Aliya gibi bir çok genç kız bu okula katılmaya gönüllü olmuşlar. Ön cephelerde savaşmışlar ve çok başarılı birer savaş kariyerinin altına imzalarını atmışlar.

Bu öğrencilerden altı tanesi "Hero Of The Soviet Union" madalyası almaya hak kazanmış. İki yüze yakın sayıda öğrenci de yine çeşitli kahramanlık ödülleri almışlar. Kızların aileleri savaştan sonra okul kumandanına mektuplar yazmışlar ve "Vatanını seven kızlarımıza, bunu savaş sahasında ispatlama fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederiz" demişler.

Okuldan başarıyla mezun olan bu hanım kızların ilerleyen yıllarda çektirdiği bir resim var yukarıda... O zamanların gençleri arasında, onları yolda yürürken görüp "Teyze, ver elindekini taşıyayım" diyerek yardım etmeye kalkışanların aldığı cevap "Ulan münasebetsiz! Ben senin yaşın kadar Nazi öldürdüm" olmuş mudur acaba?