30 Nisan 2009 Perşembe

İstanbul Ağrısı

Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul.
Kaç kere yazdım kimbilir.
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken.
1949 Eylül'ünde birader mırç ve ben,
Sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık.
Sana taptık ulan,
Unuttun mu?
Sana taptık.

Attila İlhan

Cappie Şampiyon

Spartak Moskova Euroleague'i kazandı ama Ekaterinburg Rus Ligi'ni yedirmedi, Diana Taurasi ve tayfasına. Cappie'li UMMC, ligi şampiyon tamamladı.

Spartak için çok dramatik bir seri oldu. Normal sezonu eşit puanla ama UMMC'nin arkasında ikinci bitirdikleri için saha avantajını kaybetmişlerdi. Bütün serileri 2'de biten Rusya Ligi'nde bu avantajın ne kadar mühim olduğunu hatırlamaları zor olmadı.

Serinin ilk maçını Ekaterinburg iki sayıyla, 61-59 kazandı. Taurasi'nin 9 sayı, 4 ribaunt, 6 asist ve 2 top çalmalık "ortaya karışık" performansı "İdare eder" dedirtmedi, çünkü 9'da 0 üçlük attı. Başa baş giden maçı UMMC'ye getiren; Gruda, Cappie ve takım savunması oldu.

İkinci maç Spartak'ın sahasında oynandı. Bu sefer üç sayılık atışlarda 0 çekme sırası UMMC'deydi. Yalnızca bir oyuncu da değil. Takımın 13'de 0'lık üçlük yüzdesine mukabil, Spartak 24'de 11 atınca ribauntlardaki Ekaterinburg üstünlüğü de fazla bir işe yaramadı. İlk maçta toplam 40 sayı bulabilen Wnba tayfası; yani Sue Bird, Diana Taurasi, Sylvia Fowles, Kelly Miller ve Lauren Jackson beşlisi bu maçta 71 sayı yazdı ve Moskova maçı 19 sayı farkla, 86-67 kazandı.

Seriye asıl dram unsurunu katan; Ekaterinburg'un şampiyonluğu kazandığı üçüncü maçın da sadece 2 sayı farkla bitmesi oldu. Sürekli başa baş ve ilk maç kadar olmasa da kısır giden maçta Bibrzycka'nın basketi iki saniye kala UMMC'yi öne geçirdi. Spartak karşılık veremeyince de 70-68 ile maçı kazanan Ekaterinburg kupayı kaldırdı.

Artık Cappie'nin envanterinde bir de "Rusya Ligi Şampiyonluğu" var.

CP23
No faking, record breaking

Komşudan Wnba'e...

Komşu deyince Yunanistan anlaşılmasın. O sizin komşu, bu bizim... Al Farabi'yi çevreleyen karşıki dağın arkası Çin.

Candice Dupree ve Sylvia Fowles'lu Chicago Sky, kadrosuna bir de Çinli ekledi. 1.95 boyundaki, 1983 doğumlu Chen Nan, Pekin Olimpiyatları'nda dördüncü olan takımının en ilgi çeken oyuncusu oldu.

11 yaşında atlet olarak başlayan spor kariyerinin direksiyonunu, bir sene sonra farklı bir yöne, basketbola doğru çevirdi. 15 yaşında genç milli formayı giydikten hemen sonra, 16 yaşındaysa milli takıma yükseldi.

Transferiyle ilgili aşağıdaki beyanatı vermiş.
“I am a lucky dog playing aside Sylvia. The Sky to me has been something that I’ve liked since I was young, to me it represents having no limits – the Sky has no limits! ”

Chen Nan, Jettfon reklamı gibi, gazı almış; geliyor.

Tören Kıtacığı

9 Mayıs, Kazakistan'da "Zafer Günü" olarak kutlanıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda ön cephelere gönderilen ve genellikle geri dönmeyen Kazakları anma günü de denebilir aslında.

Görüntü, hemen yanıbaşımızdaki okulun stadından. Sabahın kör vaktinden bu yana, asılan pankartların önünde oyunlar tertip edildi, konuşmalar yapıldı, bağırıldı, çağırıldı. En sonunda da böyle boncuk gibi dizinildi ve dağılındı.

Bizim ilçe jandarma komutanlıklarının tertip ettiği törenler bile daha kalabalık oluyor, orası kesin ama eğlendi işte çocuklar; çok görmemek lazım.

Resmin çekildiği zaman, törenin sonlarına gelinmişti. Sabahki harala gürele dakikalarında sesler bizim tribünler gibi gür gelince bir çıkıp bakayım dedim, "Kim o bağıranlar?" diye. On kişi çıkmışlar en tepeye. Çatıdan seken ses akustik yapıyor. Uyanık çekikler sizi.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Orhan Ayhan @ 1970

Radyodan maç dinlerken Orhan Ayhan : "Bilenler için, deniz tarafındaki kale..."

Boks maçı izlerken Orhan Ayhan : "Oooo şahane bir aparkat"

Wipe Out'ta Orhan Ayhan, zaten bambaşka...

Bir de at yarışlarında Orhan Ayhan'ı dinleyelim. Sene 1970. Gazi Koşusu...

Demirspor Külliyatı - 9 (by Barad-Dur)

Demirspor sevgisi sınır tanımaz. Barad-Dur yola devam ediyor.
-------------------------------------
3 Mayıs 2009 - Pazar
Yenisahra Suni Çim Stadı
14:00
Demirspor - Hilalspor

Heyecan dorukta... Demirspor, kendi sahasında oynadığı maçlarda üçüncü kez farklı bir stadda oynayacak Pazar günü... Yenisahra yolları gözüktü bize bu sefer de.

Demirspor belki bu hafta 1. Amatör Lige çıkmayı garantileyecek. Belki de heyecan son haftaya taşınacak. Şile Yıldız’ın puan kaybetmeyeceğini düşünüyorum. Ancak Tuzla Şifa – Taşdelen maçının sonucu, puan durumunda bazı yerleri değiştirebilir.

Diğer Maçlar
14:00 - Tuzla Belediye Sahası : Tuzla Şifa - Taşdelen
15:00 - Şile Stadı : Şile Yıldız - Çınarspor

2009 Bayan Voleybol Raporu


Haramilerin Saltanatını Yıktık

"El kadar" bebelerdik ağabeylerin ve ablaların gözünde; "Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?" tuhaf sorusu sorulmaya başlandığında. Sonra biraz daha büyüdük, "Büyüyünce ne olacaksın?" geldi bunun yanına. Bu iki soruyu da off'larla, puff'larla karşıladık. "Şunun şurasında dünyaya geleli 10 yıl olmadı, hayattan bezdirdiniz lan beni. Bırakın bu klişeleri" dedik gözlerimizle. Anlatamadık...

Günün birinde; belki durup dururken, belki bakkaldan alınmış hafif yamuk plastik topa burun vururken, "Hangi takımı tutuyorsun bakayım sen?" diye sordular hepimize. "Fenerbahçeliyim ben" dedik, "Nihayet birisi adam akıllı bir soru sordu" diye içimizden geçirerek ve şişinerek. Fenerbahçeliydik biz, nidüğünü ve nasılını pek bilmesek de.

Haftasonları Bostancı İstasyonu'na giden yol başka bir renkli olurdu. Bağdat Caddesi'ne dönen sapağa ağabeyler dökülürdü, ellerinde bayraklarla. O zamanlar formanın laciverti tam lacivert değildi. Lisanslı forma falan da yoktu zaten. El yapımı bereler ve atkılar peydah olurdu kış aylarında. Ve şaşılacak şey o zaman bizim için; ulan neredeyse hepsi sarı lacivertti bunların. Başka takım mı yoktu? Bilmezdik küçük yaşlarda, başka renklerde şapkaların, bayrakların, atkıların, nereye girdiğini...

"Senin büyüklüğünü tartışanlarda akıl aramak aptallık olur" diye bir pankartı göz ucuyla görüyorduk televizyonda. Arkasında sarı lacivert bir deniz ki; tek bildiğimiz deniz olan ve misafirliğe gidilen yüksek evlerin balkonundan gözüken Marmara'nın ekseri dinginliğine inat, dalga dalga Fenerbahçe tribünleri...

Akşam ilerlerken ağabeyler eve dönerdi. Bazen suskun, bazen sevinçli, ama her zaman şairin dediği gibi "Şahsının vakarlı kudretini bilerek" evlerine girerlerdi. Stada elde giden bayrak, evin balkon demirine sancak olurdu.

"Fenerbahçe yenilmez. Bu forma ile fazla dalga geçilmez" günleriyle yürüyen çocukluğumuz sırasında öğrendik Fenerbahçe'nin sadece yeşil sahada oynamadığını. Bir basketbol şampiyonluğu geçti başımızdan. Şampiyonluk haberlerinin sevinciyle "Ehe ehe" diye etrafta koşturarak gezdiğimiz günlerden biriydi. Sonrası karanlıkmış meğer, sonradan öğrendik...

"Müesseseler" lafını ilk kez ne zaman duymuştuk, hatırlamıyorum. Bu sözcükten tiksinmemizin çok da uzun sürmediğinden eminim sadece. Her yerde karşımıza çıktılar. Biz "Yeni peydah oldular" sanırdık o zamanlar, meğer on yıllardır varmışlar. Halının üzerine yüz üstü kapanıp, Fenerbahçe haberlerinin içine düştüğümüz gazeteler ve dergiler ile hasbelkader elimize geçen Fenerbahçe tarihi kitaplarını okudukça, "İşgal Ordusu" gözüyle baktık onlara. Senelerce kupalara uzanırken ve "En büyük biziz" diye gerdan kırarken onlar, bu ülkenin en büyüğünün Fenerbahçe olduğunu bilen bizler, kahrolduk sinirimizden...

Sonra...
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Birer, birer.
Önce erkek basketbol... Sonra erkek voleybol...

"Haramilerin Saltanatını Yıkacağız" pankartı asıldı tribünlere. En çok dayanacak olanın bu "Eczacıbaşı" olacağını bilircesine Harami yazısı Turuncu-Beyazdı.

Sonra...
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik.
İki sene üst üste ikinci olduk.
Gözyaşları da sel oldu ikinciliklerle.

Sonra.
Ve sonra, dün akşam nihayet, düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Haramilerin son kalesi de düştü.
Turuncu Beyaz bayrak suya gömüldü, sarı lacivert göndere çekilirken.

Öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıyan Fenerbahçeliler oldu.

Bilcümle kalemin ve klavyenin, adının ilk harfi geçtiğinde saygı duruşuna geçeceği merhum Halit Çapın'ın bir yazısı vardı "Gecelerden Fenerbahçe" diye.

Ne diyordu üstad?

"Ama bu gecenin bir saatinde.. İstanbul‚ birden bire.! İstanbul tüm Türkiyeyle birlikte.. Sokaklara dökülüp bütün klaksonlar "Fener Fener" diye çalmaya koyulurlarsa‚ sokaklarda bayram gecelerince fenerler yanmaya başlarsa.. Gök kubbe‚ havai fişeklerle sarmaş dolaş olursa.. Bu gece‚ bütün acıların‚ sancıların örtünü üstünü kapatacak sarı lacivert bir battaniye olacak.."

Sarı Meleklerin sayesinde dün gece hiç üşümedik üstad.
Sen de nur içinde yat.

28 Nisan 2009 Salı

Çoban Yıldızı

Bu albüm, böyle vura vura geçecek ve hatta geçmeyecek herhalde.
Her defasında, gitmeden önce yalvardırdık; ben ve gözlerim.
Hep giderdi...
------------------------------
Sen benle kal, çoban yıldızı.
Hep benle kal, çoban yıldızı.
Zamanın varsa, biraz daha.

Kraliçeler vs. Galatasaray

Türkiye Bayan Basketbol Ligi'nin, küllüm detaylarına ulaşabildiğimiz son 6 senesine dönüp baktığımızda ortaya çıkan bir "Kraliçeler vs. Galatasaray" tablosu var. Arz edelim.

İki takım, Galatasaray'ın ikinci ligde oynadığı 2006 sezonu dışında, 5 sezonda 20 kez karşılaşmışlar.

Fenerbahçe 17 maçı kazanırken, Galatasaray'ın yalnızca 3 galibiyeti var.

Fenerbahçe'nin kaybettiği 3 maçın üçü de play-off'larda. Yani normal sezonlarda Galatasaray'a hiç yenilmemişiz. 10 maçta 10 galibiyetimiz var.

20 maçın 10 tanesini kendi sahamızda oynamışız. Bu 10 maçın 9'unu kazanırken, yalnızca 1 kez yenilmişiz.

Deplasmanda oynadığımız 10 maçta ise 8 galibiyet, 2 mağlubiyetimiz var..

İşi takımlar açısından rakamlara vuracak olursak, özet şöyle:

Fenerbahçe - Galatasaray
Sayılar
1543 - 1309

Ribaunt

739-614

Asist

329-263

Top Çalma

165-167

Top Kaybı

296-269

Blok

62-20

Faul

347-350

Oyuncu ayağına göz gezdirdiğimizde ise, karşımıza çıkan tablo şu oluyor:

Uzun lafın kısası; Cappie'nin dediği gibi:
"Galatasaray yok"

Üçün Biri : Episode 2

Seneler önce Galatasaray'la bir Yıldız Bayan Basketbol Maçı oynuyoruz. King Santillana işten çıkmış, gelmiş; gri takım elbise ve şekil bir şemsiye ile değme kulüp başkanına taş çıkartacak şekilde tribünde ve sette her zamanki gibi. Yanında da klasik altyapı basketbol taraftar tayfası olarak bizler, yani mutat zevat. "İşim var, gücüm var, maça gidemiyorum"a inat...

Şakarcan, bir beste patlatıyor.

Doymadım, doyamadım, yenmelere seni ben.
Kimseyi koyamadım, yerine Cimbombom.
Saymadım, sayamadım, attığımız basketi.
Utanmaz camia, kapat şubeyi.

Sahadaki ve kenardaki sarı-kırmızı zaten farkı yemiş, yerle yeksan. Bir de bunu duyunca iyice... 60 sayı farkla çıkıyorlar parkeden.

Dünkü maçtan sonra da aklıma bu enstantane geldi. Bu aralar ne kadar sık aynı şeyleri düşünür olduk. Kraliçeler sağolsun. "Üçte üç" diyenlere, "Üçün biri"

Galatasaray 64 - 68 Fenerbahçe

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bir Gram da Olsa...

Münevver Karabulut. Aynı konuya devam...

Üzülüyorum. Üzülmemek elde mi?

Sinirleniyorum. Sinirlenmemek mümkün mü?

Ve korkuyorum arkadaş.

"Sakınılan göze çöp batar"
ı sikeyim. Sakınıyorum ve korkuyorum. Sevdiğim için...

Korkmayan beri gelsin, sevdiği için...

Bunca manyaklığın sahibi kafalar nerede ve ne zaman ortaya çıkar, bilinmez çünkü.

"Madem ki zenginim ve madem ki arkam var, o zaman ben cinayet bile işlerim aga" diyen o orospu çocuğundan, daha kaç tane vardır, bilinmez çünkü.

Adil olması gereken kimilerinin, zalim ve muktedir olduğu bir ülkenin evladıyız çünkü.

Yine de ne varsa insanında var bizim memleketin. "Bir faydamız olur belki" ümidiyle, bir internet sitesi kurmuş duyarlı insanlar. Unutulmasın, unutturulmasın, bilakis sürekli hatırlansın diye.

Belki bir faydamız olur...

Münevver Karabulut

Yeter !

Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine,
idare lambası yanan adam !
Behey armut satar gibi,
San’atı okkayla satan san’atkar !
Ettiğin kâr kalmayacak yanına !
Soksanda kafanı dükkanına,
Dükkanını yedi kat yerin dibine soksan;
Yine ateşimiz seni
Yağlı saçlarından tutuşturarak
Bir türbe mumu gibi damla damla eritecek!
Çek elini san’atın yakasından çek!
Çekiniz!
Bıyıkları pomadalı ahenginiz
Sürüyor gözlerini hala
“Koyda çıplak yıkanan Leyla’ya” karşı,
Fakat bugün ağzımızda ateş borularla
Çalınıyor yeni san’atın marşı!
Yeter artık Yenicami traşı, yeter!
Ayağa kalkın efendiler

Nazım Hikmet Ran

Adalet Derken?

Ayşe Arman yazılarının sıkı takipçisi değilim. Hatta, kimler, neden sıkı takip eder, onu da anlamam. "Bana hitap etmeyen tarz, tarz değildir"e girecek değilim. Vardır bir hikmeti...

"Helal olsun" dediğim dünkü yazısını, kafam mevsim değişikliğinin ateşiyle biraz yanarken okudum. Ateşime ateş katıldı.

Yazının, daha doğrusu röportajın tamamı burada

Erkek arkadaşı (ve belki onun yanında başkaları) tarafından öldürülen, sonra da başı kesilerek bir bavula konan Münevver adındaki genç kızın katili hala bulunamadı.

"Zengin erkek-fakir kız etrafında dönen hikayelerin inandırıcılığını yitirdiği ve eski Türk sinemasının bir malzemesi" olarak kaldığı söylenir ama bu olaydan da anlaşıldığı üzere, yitirilen bir geçerlilik falan yok. Onun yerine boyut atlama var.

Kızın ailesi fakir, çocuğun ailesi zengin.
Kız öldü; tanıyanları, sevenleri perişan.
Çocuk öldürdü; kim bilir nerede, elini kolunu sallayarak geziyor.

Katilin ailesine bakınca tamamen vicdan meselesi bir durumla, merhumun ailesine baktığımızda ise sonsuz acıyla karşılaşıyoruz ama her iki ailenin de durumuna, yaşadıklarına, hissettiklerine girmek ve onlar üzerine fikir yürütebilmek mümkün değil.

Her seferinde bu durumda sorulan soruyu başlığa taşımış Ayşe Arman?
"Sizin çocuğunuzun kafası çöpten çıksa ne yapardınız?"

Normal insanların sadece sağlıklı düşünme yetisini değil, sağlığının kendisini de alıp, götürmesi kesin olan böyle bir durumla karşı karşıya kalan bireyi / aileyi ayakta tutan tek şey, suçlunun cezasını çekmesidir.

Bunun olmamasından, yani adaletin tecelli etmemesinden daha kötü ne olabilir peki?

Şu olabilir:
Adaleti yerine getirecek dinamiklerin, yani topluma "Güvendesiniz" hissini aşılayan devlet kurumlarının başta geleni olan, ismiyle müsemma "Emniyet"in olup biteni adeta meşru kılması.

Bir Emniyet Müdürü düşünün ki, öldürülen kızı soran gazeteciye şu diyaloğu reva görebiliyor.

Emniyet Müdürü : Kızlarını neden takip etmediklerini de söylediler mi size?
Gazeteci : Nasıl yani?
Emniyet Müdürü: E takip etselermiş kızlarını.

Pes... Vallahi pes, billahi pes.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Brothers In Arms (by Dire Straits)

These mist covered mountains
Are a home now for me
But my home is the lowlands
And always will be
Some day you'll return to
Your valleys and your farms
And you'll no longer burn
To be brothers in arms

Through these fields of destruction
Baptisms of fire
I've watched all your suffering
As the battles raged higher
And though they did hurt me so bad
In the fear and alarm
You did not desert me
My brothers in arms

There's so many different worlds
So many differents suns
And we have just one world
But we live in different ones

Now the suns gone to hell
And the moons riding high
Let me bid you farewell
Every man has to die
But it's written in the starlight
And every line on your palm
Were fools to make war
On our brothers in arms

Galata'da Rıhtımda

Bekleyeceğim...

Günlerdir bu şarkıyı dinliyorum.

Daha albüm elime geçer geçmez, içerisinde bir İstanbul semtinin adı geçtiğinden midir bilmem, diğerlerini atlayıp bunu dinledim. Hepsi mükemmel ama "İnsan bekliyor, bekliyor işte" kısmında "Hınk" dedim kaldım.

Kitaplarda ya da filmlerde, geçmiş eserlere yapılan atıflarda aşırı heyecanlanırım. Bunda da öyle oldu.

Aylarca kışlada yalnızken dinlediğim Balans ve Manevra'da geçiyordu.
"Öyle küçük, güzel şeyler gösteriyor ki bazen, ipucu zannediyorum. İşte insan bazen bekliyor, bekliyor işte."

Gerçi karşılığında gelen bilgece (!) tavıra, üsturuplu bir "Hadi oradan" çekiyordum.
"Hayat, herkesin anladığı kadar; doğrusu da yok. olması gereken olur. Yiyeceksin, içeceksin kendine 'ohh afiyet olsun' diyeceksin. Hepimize afiyet olsun." diyordu. Pek sevmem Carpe Diem'i...

Gözyaşlarım kurmuştu hem de hiç ağlamadan
Karşılıklı unutmuştuk hem de hiç unutmadan
Hep seni hatırlatır her cama çarptığında
Sırılsıklamdık yağmurda
Galata’da ruhtımda
‘Ne yazık’ demiştin ‘ sevgi yok hiç gözlerinde ‘
Yıldızların altında
‘Boşver’ demiştin ‘konuşma’
Galata’da rıhtımda
Yağmur yağdı bütün gece
Damlalar penceremde
Birşey olacağı yok ama insan bekliyor
Bekliyor işte…

Şampiyon Olmak İçin!

Maçın tarihi ve saati, Salı günü saat 20:00 olarak açıklandı. Değişir mi, bilinmez.

Ama değişmezse...

Eğer bu bir futbol maçı olsaydı, yer olarak Fizan Stadyumu bile verilse tribünler dolardı. Hatta dışarıda insan bile kalırdı. Fakat mabad oyumu kadar olan o salona ne kadar Fenerbahçe taraftarı gidecek, bunu bilmiyoruz.

Peki, neyi biliyoruz?

30 küsur yıldır şampiyon olamıyoruz.

Fenerbahçe Kulübü, 1950'lerde bayan basketbolunda ve voleybolunda Altın Kızları ile pırıl pırılken kazanılan kupaların metali solmaya başladı. Yanlarından geçerken bir selam verenleri dahi yok. Boyunları bükük karşı vitrinlerine bakıyorlar müzede; yeni, parlak bir kupa bekleyerek...

Fenerbahçe Spor Kulübü, kimine göre saçma sapan bir inattan, kimine göre mecburiyetten voleybol şubesini kapattığında hüngür hüngür ağlayarak kulübün kapısından ayrılmayan oyuncular şimdi neredeler, kim bilir?

Son şampiyonluğun mimarlarından Deniz Esinduy ve daha nice emek veren insan, güzel atlara binip gittiler.

Bir de "Onlar" var...

Kimisi hala aramızda, çoğu müteveffa...

Gencecik yaşlarında, korkacak onlarca şey varken korkmadan Fenerbahçe’yi kurdular.

Fenerbahçe’yi kurda kuşa yedirmediler.

Formalarını giyemediler, çünkü vatan korurken cephede öldüler.

Varlarını yoklarını "Bir branş daha açalım" diyerek Fenerbahçe’ye verdiler.

"Boş durmayayım" diyerek kulübü süpürdüler.

"Bu kulübü kapatamazsınız" dediler.

Ceplerindeki son kuruşları Fenerbahçe’nin su borcu için harcadılar.

"Fener" desen "bahçe"sini getiremediler, biraz gözyaşından sonra "Aziz yuvam" diyebildiler.

Onlar için futbol, basketbol, voleybol, çim hokeyi farketmezdi. Her şampiyonluk ömre bedeldi.

Şimdi kocaman afişler, billboardlar süslüyor her yeri;
"Fenerbahçe Spor Kulübü" diye.
"Fenerbahçe büyüklüğü şampiyonluk büyüklüğü değildir" diye.

Bütün bunları gören kader "İşte hendek, işte deve" diyor. "Ya aşılacak, ya düşülecek" bir sevda sınavı veriliyor.

Ne demiştik yazının başında?

"Eğer bu bir futbol maçı olsaydı, yer olarak Fizan Stadyumu bile verilse tribünler dolardı. Hatta dışarıda insan bile kalırdı. Fakat mabad oyumu kadar olan o salona ne kadar Fenerbahçe taraftarı gidecek, bunu bilmiyoruz"

Bilebileceğimiz yerden soralım...
"İmkanı olduğu halde gitmeyenler kendine taraftar diyebilecek mi?"

Velhasıl-ı kelam;

Fenerbahçe Bayan Voleybol Takımı, nam-ı diğer Sarı Melekler, başlarında Çiğdem Kaptan'larıyla gelmiş ve geçmiş bütün Fenerbahçe sevdalılarının ruhunu şad etmeye gidiyorlar... 1907 Mayıs'ının ılık bir ilkbahar akşamüstünden taa bugüne esen rüzgarı arkanıza alıp, onları zafere uçurmak için... “Her zaman, her yerde en büyük Fener” diye bağırmak için... Lütfen o salona...

Yıkılacak Saltanat

Üçüncü setin sonunda Barad-Dur'la beraber maçta olan van basten'den mesaj geldi:
"Hapçı ilaçcı tezahüratı bir anda söylenince polis geldi. Karıştı biraz. 2-1 öndeyiz. Ortam gergin" yazmıştı.

Doya doya, tekrar tekrar:
"Hapçı, ilaçcı, ibne Eczacı"

Bıkmadın mı Galatasaray?

Nedir bu çektiğim bizden?
Cimbom derdin hiç bitmiyor.
Yediğin darbelere bak,
Bu da mı sana yetmiyor Cimbom?

Fenerbahçe 89 - 62 Galatasaray

Vedat Özdemiroğlu

Alemin emeği en fazla araklanan yazarlarından Vedat Özdemiroğlu, Fenerium On Air'e konuk olmuş. Üstad Beşiktaşlıdır ama Cem Arslan hatırlı demek ki.

"Selam Dünyalı, Ben Türküm" kitabı, başucu kitaplarındandır. Ondan bir kuple...
------------------------------------------------
Yenge'nin Amerika'daki Arkadaşına Yazdığı Mektubu Ele Geçirdik:
CATHERİNE DERVİŞ TÜRKİYE'Yİ ANLATIYOR;

Sevgili Betty,

Sana bu mektubu Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi'nden yazıyorum. Çok şaşkın haldeyim...

Türkiye'ye geleli henüz bir hafta bile olmadı ama halk beni çok sevdi. Her geleni mi seviyorlar, beni mi şirin buldular, yoksa birbirlerini hiç sevmedikleri için dışardan gelenleri seviyo gibi mi görünüyolar, anlayamadım. Seymenler Parkı'nda bana sarılıp ağlayan oldu!

Şu an biraz kötüyüm, çünkü Gaziantep Belediye Başkanı Celal Doğan'ın eşi Aysel Hanım, bana kısır ikram etti. Kısır tam nedir, anlayamadım, ama delirmiş gibi yedim. Üstüne şalgam suyu da içince baş dönmesi yaptı. Ben burada iki aya kalmaz, Mobidik gibi olurum, Mohini gibi olurum. Sürekli yemek, hep ikram...

Gaziantep ilinin futbol takımı Gaziantepspor, bi sürpriz olmazsa seneye UEFA'ya katılacak! Şimdi diyeceksin ki, ne diyorsun Cathy, UEFA nedir?.. Bir tür şampiyona, Avrupa ortamında düzenleniyor.

Futbol burada çok hassas bir konu. Daha uçaktan iner inmez, VIP salonunda bir uzman, bana Türk futbolunu detaylı şekilde anlattı. Futbola uzak kalarak, burada zirveye oynanamazmış. Eh, Kemal'in de durumu malum; n'apalım, uzmanın anlattıklarını can kulağıyla dinledim. Fenerbahçe sanırım 270 yıl sonra şampiyon oluyor, büyük bir coşku var. Galatasaray (ki demin bahsettiğim kupayı bir kez kazanmışlar, deliren olmuş) maddi açıdan zor durumdaymış, aylardır para alamayan kaleci Taffarel evindeki kaleye geçip üç atış bir milyondan penaltı attırıyormuş yoldan geçenlere (Bayılma Betty, söz konusu bir milyon dolar değil, Türk Lirası). Beşiktaş da bi kupaya katılmaya hak kazanmış, adı neydi, Sportoto ya da benzer bişey. Denizlili Ali Tandoğan için Trabzon harekete geçmiş. Aman, ne oldu bana, gerginlikten futbol muhabbetinde coştukça coştum.

Kemal'le 19 Mayıs gösterilerine gittim. 19 Mayıs, burada gençlik bayramı... Ve de spor. Spordan kasıtları futbol sanırım. Gösteriler güzeldi, üniformalı öğrencilerle, kırmızılar giymiş kız öğrenciler romantik danslar yaptılar. Burada asker, önemli bir güç. Her şeyin öncüsü. Romantizm bile yapılacaksa önce onlar yapıyor. Kemal, sahaya inip tribünleri selamladı, öğretmenlerle tokalaştı. Deniz tarafındaki tribün Meksiko bile yaptı. Meksiko nedir, daha sonra detaylı anlatırım.

Halk ekonomik krizi Kemal'in çözeceğine inanıyor. Bu çok güzel ama tuhaf olan Kemal'i krizden önce hiç tanımamaları. Yani sen gelsen, sana da güvenirler gibi. Üstelik Kemal ekonomiden pek anlamaz biliyorsun, buna bi keresinde orijinal diye sahte Lacoste satmışlardı, sahteliği anlamak bir yana, "iyi iyi, Lakost'un timsahı zayıftı biraz, bak şişmanlamış, can gelmiş kılıksıza" diye sevindiydi. Ama bunları kimseye anlatamam, şu an Kemal'in imajı bozulmamalı, yoksa IMF parayı hemen keser!

Buranın politikacılarını televizyonda gördüm henüz.

Cumhurbaşkanı ciddi bir insan, zaten şu kriz de onun bir toplantıda başbakana anayasayla saldırması yüzünden çıkmış. Ben dedim ki Kemal'e, "O anayasanın tarihi değeri var, her sayfası açık artırmayla satılsa ya" dedim, yan yan bakıp "Sus güzelim, yorma kendini" dedi. Kemal biraz asabi Betty. Burada bensizken, tuhaf huylar edinmiş. Mesela sabah yürüyüşü yaparken zıplayıp tabelalara vuruyor, akşam işten geldiğinde gömlek, kravat ve süveterini çıkarmayıp sadece altına pijama giyiyor, sinirlenince tespih çekiyor, eve "yüklük" adında bi şey yapmamız için ısrar ediyor ve gazetelerdeki insan fotoğraflarına türlü çeşitli bıyıklar çiziyor. Biraz depresif ama onu çok seviyorum. Mavi gözlü ibişim o benim.

Her neyse, başbakan çok nazik bir insan ama kafası dalgın. Geçen gün Kemal ona Telekom yasasından bahsederken, çıkarıp cep telefonunu vermiş, "Lafı mı olur, al istediğin yeri ara. Tek ricam Rahşan duymasın" demiş. Koalisyonda iki partinin lideri daha var. Bi tanesi milliyetçi bir parti. Özelleştirmelere karşı epey bi direnmişler, protesto için yasaları sol elleriyle imzalıyolar. Kemal'e sordum, "Imzalıyolar ya, sen ona bak! Gerisi gılırımda bile diil" dedi. Liderleri Bahçeli; kibar, ciddi kişi, üstelik bekâr. Aklında bulunsun Betty (O sarı gözlüklü pizzacıyla yeniden ilişkiye girmediysen tabii. O çocuk hayırsız kızım, üstelik Norveçli. Asla günün birinde benim gibi first leydi olma şansın olamayacak iyi düşün. Bu bi Üçüncü Dünyalı cinfikir en azından.)

Kemal sabahları yürüyor, o saatte taksi durağındakiler ayakla, hep Kemal'i durduruyorlar, içeri sokup çay ikram ediyorlar. Yani nasıl desem, bu adam belli ki sabah sabah sporuna çıkmış, hemen terlemiş, adamın hızını kesip, sıcak ortamda terini üstünde kurutmanın ne anlamı var? Bura biraz böyle, plan-plamonje işlerini pek sevmiyo bura halkı. "Kemal çay ikramını kabul etmesin o zaman" dersen, ordaki altı oy da altı oydur bir yandan Betty. İlerde gerekecek bize. Masal gibi kız, evlendiğim adam prensmiş meğer uzak diyarlarda!

Koalisyonun son ortağı agresif bir parti. Sağın diğer partileriyle, jandarmayla, polisle, işadamlarıyla ve kalanlarla kavgalı oldukları yetmiyomuş gibi, kendi içlerinde de kavgalılar. Liderleri Yılmaz, genel duruma göre genç bir insan ama bu gençliği abartmış biraz; insan ergenlik çağındaki gibi hırçın olmaz ki lider haliyle. Bi de durmadan "Tantan" lafı geçiyor. Deyim midir, kişi midir, dans adı mıdır, çözemedim. Ayreten bi politikacı kadın, dedikodumu yapıp "Amerikalı, sarışın, güzel kadın imajı benden çalıntı" diyomuş. Hiç bulaşma diye uyardılar. Aynı kişi, Kemal'e de bi ara "pil" demiş! Burada hakaretler çok naif Betty!

Hoşçakal arkadaşım, birazdan halkın huzurunda Kemal'le tenis oynayıp kaynaşacağız. Uyku da gözümden akıyo, sabah 04.45'te kalktık! N'apıcam bilmem. Şu ülke kurtulsa da, biz de kurtulsak.

Seni buraya bekliyorum. Mutlaka gel. Mangalda közleme yapıcam! (Ne olduğunu anlatmıcam işte.)

Sevgiler,
Cathy

24 Nisan 2009 Cuma

Gözbebeğim

Dürr-i yektâm için...
-----------------------------------------
Öyle bir âfet-i yektâ-yı emelsin meleğim.
Bakamam gözlerine çünki erir gözbebeğim.
Akıtan gözyaşını pâyine bir secdeberim.
Bakamam gözlerine çünki erir gözbebeğim.

Aleko Bacanos - Saba Makamı

Başüstüne!

Resmi sitemizin açılış sayfası. Yaklaşan seçim süreci öncesi... Belki Aziz Yıldırım'ın haberi bile yoktur. Peki bu nedir?

"Komik"
desem değil, "Komik değil" desem yine değil. "Aziz Yıldırım olmasa, Fenerbahçe olmazdı"ya gidiyoruz. Yoksa geldik mi? Çüş artık...

Konuyla ilgili iki yazı var. İkisini alt alta koyup okumaktan fazlası gerekmiyor.

King Santillana'dan...

FasulyedenKom'dan...

Melike Bakırcıoğlu

Fatih, Galatasaray serisine yazınca özeti gözler önüne sermek gerekir, diye düşündüm.

"Türk Bayan Basketbolunun en fazla gelecek vaad eden oyuncusu kim?"
sualine hala "Melike" cevabı verebilmek mümkün mü? Bence; evet.

"Peki bu daha ne kadar sürecek?" sorusunun cevabı ne olur? Bence; pek fazla değil.

22 yaş, bir sporcu için "ufaktan olgunluğa erişme" yaşı sayılabilir artık, ama kariyeri boyunca türlü talihsizlikler yaşamış ve zor süreçler atlatmış bir oyuncunun Fenerbahçe gibi bir kulüpte yalpalamaması imkansız. O yüzden Fatih'in de belirttiği gibi "Kiralama" Melike için çok geçerli bir kariyer adımı ve daha iyi bir geri dönüşün sac ayağı olabilir.

Her halükarda kesin olan bir şey var ki "Ya herro, ya merro" günü gelip çattı artık.

Aşağıda Melike Bakırcıoğlu'nun son 6 yıldaki istatistiklerinin bir dökümü var. Buyrun...

İkincilik ve 2009 Raporu

Basketbolda oyun kurucun kadar konuşuyorsan, voleybolda da pasörün kadar konuşuyorsun, eyvallah. Ama birinci pasörünle oynadığın final maçını 3-0 kazanıp, ikinci pasörünle oynadığın diğer üç final maçını 3-0 kaybediyorsan ve adın Fenerbahçe ise, kimse kusura bakmasın ama ortada yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir.

Sezon boyunca gidişat, sadece puan tablosuna bakanlara "Bu takım herhalde finali göremeyecek" dedirtse de geçen seneki halet-i ruhiyenin geri dönmesi halinde, rakipleri ezerek finali hatta şampiyonluğu göğüsleyebileceğimizi hissettiriyordu bize. Düşündüğümüz gibi oldu. Sezon içindeki gerginlikler, yerini hırsa ve dizginlenemez bir şevke bırakınca, önce Halk Bankası, sonra da Arkas unufak oldular. Ama Belediye karşısına çıkıldığında işler istediğimiz gibi gitmedi.

Burada mevzu sadece Aslan'ın sakatlanması değil. Fenerbahçe Voleybol Takımları yıllardır aynı sıkıntıyı çekiyor. Kadro kurulurken "Eldekinin tutulamaması ve / veya transferde atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra bir takım hamleler yapılması" adeta gelenek oldu. Voleybol transferlerinin diğer branşlara görece erken ilerlenen ve sonuçlanan süreçler olduğu, üzerinde mutabık kalınan bir durum. Ancak bu yolda bir türlü nihai ve uzun vadeli bir verim alabilmek mümkün olmadı.

Sonuçta "Darısı gelecek senenin başına" demekten başka çare yok. Ama bu şampiyonluk çok önemliydi. Müessese zinciri, bir daha toparlanamayacak şekilde kırılabilir ve zincirin parçaları da müzeye kalkabilirdi. Gemileri karadan yürütmeye gerek yoktu. Kimyası biraz daha özenle oluşturulmuş bir takım, bu kupayı ve Türkiye Kupası'nı rahatça kaldırırdı.

Ve işte bu senenin özeti...


Kanye'nin Cevabı

South Park'da, son yılların en mükemmel şarkılarından "Gay Fish"i seslendiren (!) Kanye West, web sitesinden fikirlerini açıklamış.

Yow, Yow...
--------------------------------------------
South Park murdered me last night and it's pretty funny. It hurts my feelings but what can you expect from south park! I actually have been working on my ego though. Having the crazy ego is played out at this point in my life and career. I use to use it to build up my esteem when nobody believed in me. Now that people do believe and support my music and products the best response is thank you instead of "i told you so!!!" it's cool to talk shit when you're rapping but not in real life. When you meet little wayne in person he's the nicest guy for example. I just wanna be a doper person which starts with me not always telling people how dope i think i am. I need to just get past myself. Drop the bravado and just make dope product. Everything is not that serious. As long as people think i act like a bitch this type of shit will happen to me. I got a long road ahead of me to make people believe i'm not actually a huge douche but i'm up for the challenge. I'm sure the writers at south park are really nice people in real life. Thanks for taking the time to draw my crew. That was pretty funny also!! I'm sure there's grammatical errors in this... That's how you know it's me!

23 Nisan 2009 Perşembe

İstanbul'da

Onsuz olmakla, hem onsuz hem de İstanbulsuz olmak arasında fark yok. İstanbul orada etkisiz eleman. Ama O İstanbul'dayken Onsuz olmak. Her türlüsü, çok fena koyuyor adama lakin bu daha bir fena..

İstanbul'da yağmur yağıyormuş. 23 Nisan'da yağmasa şaşarım zaten.
--------------------------------------
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
O manayı bul da bul!
İlle İstanbul`da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Onun gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...

Necip Fazıl Kısakürek

Street Hoop

Dört tane platform, üç tane ilerlemeli, bir tane dövüş, bir tane de futbol konulu oyunla dokuz rakamına ulaştığımız seride, “Onuncu ve sonuncuda amatör branşlara odaklanalım” diyerek, atari salonlarının en çok ilgi çeken basketbol oyunu Street Hoop’u tanıtmaya karar verdik.

Futbol dışı spor oyunları; Kadıköy’deki Fun City gibi büyük salonlarda “Makine boş kalmasın. Belki bunun da manyağı çıkar bir kaç tane” şeklinde, hafif bir risk hissiyatıyla yerleştirildiği için, küçük ve orta boylu atari salonlarında bunlara rastlamak zordur. Standart bir “Popüler Oyun”un jeton haznesi iki günde bir boşaltılırken, bunların kasası on beş günde bir açıldığından, pek sempatik gelmezler dükkan sahiplerine. Fakat 1994 tarihli olan ve memleketimiz (en azından semtimiz Küçükyalı’nın) atari salonlarının biraz geç tanıştığı Street Hoop, bu kaideye istisna olmayı bilmiş, kısa sürede bir sürü tuşla adam sopalamaktan sıkılan kitleye “I love this game” dedirtmiştir.

Detaylara girmeden önce geç kalmış bir özür...

Bu satırların yazarı olan eşşek kadar herif; bir kaç sene öncesine kadar haftasonları, ganyanın yanındaki eski salona girip, aldığı tek jetonla makinenin başına kuruluyor; “Abi lütfen girme” serzenişlerine aldırmadan jetonu attıktan sonra, el kadar sabilerin çırpınışları arasında milletin beynine blokları verip, orta sahadan üçlükleri yazıyordu. Salondan çıkmadan 20 tane jeton alıp, ufaklıklara dağıttıktan sonra “Hadi bakalım, bitirin oyununuzu, sonra çıkın hava alın biraz. Derslerinizi aksatmayın” diyerek, önce harcayıp, sonra kolpadan Master Yoda’lık yaptığım genç arkadaşlardan özür diliyorum. O yan makinede Samurai Shodown oynayıp, Charlotte ile tek seferde 30’a yakın jetonunu üttüğüm kamile ise özür mözür yok. Kahrolsun Haohmaru!

Almanya, Amerika, Çin, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya, Japonya, Kore ve Tayvan’dan birini seçerek oyuna başlıyoruz.

Takımların, 8 puan üzerinden değerlendirilen 4 tane temel özelliği var.
Smaç, 3 sayı, Hız ve Savunma

Manyağa bağlayıp, bu özellikleri bir tablo haline getirmek gerekirse, özet şu...

Takım seçim aşaması başlı başına sosyal tespitlere gebedir. Bilhassa iki kişilik oyunlarda, 8’de 8 üçlük yüzdesi yüzünden Tayvan’ı almak için joystick yarıştıranlar görülmüş, bu sebeple çıkan kavgalara şahit olunmuştur. Karşıdaki Tayvan’ı ya da Fransa’yı alınca karizmatik olduğunu düşündüğünden soğukkanlılıkla ve ağır ağır İtalya’yı, İngiltere’yi vs. seçen oyuncular “Oooo usta galiba” nidalarıyla karşılanmışlardır. Özellikler gerçekten hakkını verir ama temel hareketleri iyi uyguladığınız müddetçe kimi aldığınızın pek de önemi yoktur.

“3’e 3 Çift Pota” oynanan maçlar, hava atışıyla başlar. İki tuşla oynanan oyunda, birinci tuş “Hucümda feyk ve şut. Savunmada blok ve ribaunt” işlevlerini karşılarken, ikinci tuş “Hücumda pas. Savunmada top çalma hareketleri” olarak görev yapar. İki tuşa aynı anda basılması savunmada bir halta yaramazken, hücumda (potanın oralarda, müsait pozisyonda bir adam varsa) alley-oop vesilesi olur.

“Blok esnasında top inişe geçmişti” veya “Müdahale gayri nizamiydi” gibi sudan sebeplerle oyun yarıda kesilmez. “Saha Çizgisi” diye bir müessese olmadığından topun dışarı çıkması da mevzu bahis değildir. Böylece dinamik bir yapı sağlanmıştır ve bu dinamik yapı, her dört başarılı şutta bir hak kazandığımız Super Shot’larla tavan yapar. Üçlük olarak kullandığımızda arkasında bir yıldız halesi bırakarak potaya süzülen ya da ateşten bir coşkuyla potayı patlatan bu hakkımızı smaç olarak kullanmaya kalktığımızda ise sporcularımız birbirinden fantastik motiflerle potaya yüklenirler. Çarpışmanın şiddetinden ötürü sahadaki herkes gerek dudaklarıyla, gerekse mabadıyla yeri öper.

Oyunun standart hallerinden sıkılanların, "En fazla kaç 0'dan geri gelerek maç kazanabilirim?" ya da "Sadece üçlük atarak oyun bitirebilir miyim?" yarışmaları tertip ettiği görülmüştür. Oyun bittiğinde çıkan son ekranda, top çeviren arkadaşın gaz verdiği konuşmayı dinledikten sonra "Hadi okulun bahçesine basket oynamaya gidelim lan" diyerek sakatlanan koç yiğit sayısının da azınsanamayacak kadar fazla olduğunı söyleyebiliriz.

Üçün Biri : Episode 1

Halüsinasyonlardan mı şikayetçisiniz?
Sürekli "Türkiye'de 3'de 3" diye sayıklıyor musunuz?
Adınız Galatasaray Bayan Basketbol Takımı mı?
Bizi arayın.
Derdinize derman, yaranıza merhem olalım.
"Üçün biriyle nasıl mutlu olunur" gösterelim.

Fenerbahçe 82 - 72 Galatasaray

22 Nisan 2009 Çarşamba

Merak

- Merak etme.
- Nasıl etmeyeyim?


"Ne gelirse ya meraktan" "Merak kediyi öldürür"
vs. vs.
Ezber atasözleri.

Belki "Merak" yanlış kelime. Endişe demek gerek bu uzaktan hissedilene...

Ve gerçi Arnold Edinborough bu cümleyi "eğitim ve sanat" mevzusunda sarf etmiş ama uygun bu vaziyete de...

“Curiosity is the very basis of education and if you tell me that curiosity killed the cat, I say only the cat died nobly.”

Merak ediyorum.

Almaty'den Enstantaneler

Şantiye yemeklerinden, yani nişasta ve karbonhidratın tabldot rutinliğinde bünyeye yüklenmesinden, bir günlüğüne uzaklaşmak adına piliç yemeye karar verdik. Bulunduğumuz yer, bu coğrafyada "magazin" olarak adlandırılan nevale satıcılarına uzak olduğu için, dış dünyaya adam göndermek gerekiyordu. Fırsat bu fırsat "Gündüz Gözüyle Kısa Süreli Almaty Turu" için kapıdan fırladım.

Şantiyenin hemen yanında, bir okulun küçük bir stadyumu ve spor salonu var. Bunların yanından ve muazzam büyüklükteki bahçenin içinden geçerek, ana caddeye çıktığımızda karşılaştığımız ilk şey; Almaty'de on yerden baksanız, dokuz tanesinden kesinlikle görebileceğiniz su kanalları oluyor. Şehri çevreleyen dağlardan gelen kar sularının, şehir yaşamına zarar vermeden geçip gitmesi için oluşturulduğu söylenen bu kanallara dair ilginç bir hikaye de var. Ne kadar doğrudur, bilinmez ama anlatalım.

Turgut Özal, Kazakistan'a ziyarete geldiğinde Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev kendisine "Türkiye'de ne kadar Kazak yaşıyor?" diye soruyor. Turgut Özal'ın cevabı ise, bu diyaloğa şahit olan Kazakları gözyaşlarına boğuyor; "Ben dahil 70 milyon". Bu rakama Semra Hanım ve papatyaları dahil mi bilinmez tabii. Papatya demişken, bir kaç nesli o güzel çiçekten nefret ettiren bu tanıma saygılarımı sunarım. Vatkalı papatya mı olur lan? Neyse... Anlayacağınız, Kazakistan'da Turgut Özal sevgisinin Malatya'dakine yakın olması ve Almaty'de bir Turgut Özal Caddesi bulunmasının sebebi biraz da bu olay.

Gelelim bu ziyaretin yukarıda anlattığımız kanal olayıyla alakasına. Söylendiğine göre, Turgut Özal ziyareti esnasında "Sizinle biraz özel konuşalım" diyerek Nazarbayev'i kenara çekmiş. "Bu Almaty iyi, hoş ama Çin'e çok yakın. Bu Çinlileri Tarkan filmlerinden iyi biliriz biz. Yarın bir gün canları sıkılır, gelip alıverirler sizin başkenti. Bizim çocukları yardıma yollardım ama Kartal da Cüneyt de yaşlandılar artık. Hem bak, kanal falan diyosun ama Allah'ın işine karışılmaz sonuçta. Bir su basarsa görürsün Almaty'nin örekesini. Alibeyköy'e döner koca başkent. Sen iyisi mi bu başkenti Astana'ya taşı. E mi Nursultanım?" diyerek yol göstermiş. Yerseniz! Biz anlatmıyoruz sonuçta, Kazaklar diyor...

Almaty Büyükşehir Belediyesi çalışıyor... Bir an kendimi memleketimde sandım bunları görünce. Malum, bizim de lalelerimiz meşhur. Hemen sağıma soluma bakındım, "Saray Muhallebicisi var mı?" diye, ama göremedim. Kadir Bey'in haberi olsa bu lalelerden, kesin sempati duyar. İki de muhallebi şubesi atıverir Kazakistan'a. Ben bunları düşünürken, arkamdan bir ses geliyor, "Ananı s...ym, güvercin var lan" diye bağıran bir ses. Kendimi iyice Topkapı'da sanmaya başlayacakken mevzuyu anlıyorum. Kazakistan'a yeni gelmiş bir Türk, akrabası mı ahbabı mı kimse artık, onunla gezerken, sadece Eminönü'nde yaşadığını zannettiği güvercini görünce şaşırmış. Yanındakinin bu tepkiye cevabı daha da bir tuhaf; "Güvercin evrensel bir kuş lan cahil pezevenk"

Kayıntıya salata olarak yaverlik edecek malzemeyi almak üzere semt manavına giriyoruz. Dışarıdan bakıp, buranın manav olduğunu anlamak zor ama içeride sebze meyve açık büfe. Öğlen yemeğinde elma yedikçe "Şehrin ismi Almaty ama elmaları Çin'den getiriyorsunuz. Nasıl olacak?" diye gensoru verdiğimiz Almatyli arkadaşlardan birisi yanımda. Bir "Nasıl olacak?" daha çekmek için elmalara yöneliyorum. Yaklaşan kadın gülerek bir şeyler diyor. "Ne diyor?" diye yanımdakine soruyorum. "Burada yediğiniz elmayı başka bir yerde bulamazsınız" diyormuş. "Bizde de Amasya var" diyecek gibi oluyorum ama yaşlı kadının "Ulan oraya da buradan gitti. Elmayı bana mı öğretiyorsun?" deme ihtimaline karşı susuyorum. Ben elmanın sertini severim. Sıkınca kabuğu içeri milim oynamayan elma, en baba elmadır benim nazarımda. Kadının uzattığı elmayı alıyorum. Demir gibi... Gider...

Saat ilerledi. Dönerdi, kokoreçti, muhtelif ekmek arası malzeme satan dükkanlar ufaktan açılmaya başlıyor. Böylesinden çevrede çok var. Her ne kadar hijyenik değilmiş gibi gözükse de Uğur Dündar ve Arena ekibinin basmasını gerektirecek kadar kötü durumda değil mekanlar. Güzel havalarda, bunlardan yemeğini alan, sevgilisi kolunda Kazak halkını, kanal boyunda turlamaya çıkmışken görmek mümkün. Dükkanın sahibini işaret ederek "Tükürük Köftesini biliyor muymuş, sorsana" diyorum yanımdakine. "Bilmez miyim abi?" diyor içerilerden bir ses. Meğer yaver Türkmüş. "Maçlarda takılsanıza kapıda köfteyle" diye bir öneri yapıyorum. "Bunlarda yok abi o kültür. Zaten ben de soğudum futboldan. Elazığspor'da iş yok senelerdir. Az kovalamadık zamanında" diyor.

Piliçlerin pişmesini beklerken, meraklı meraklı evlere bakıyorum. Yanımdaki "Sizde yok değil mi böyle eski binalar?" diye soruyor. "Olmaz mı? Yenileri bile bunlardan daha az sağlamdır" diye cevap veriyorum. Almaty deprem kuşağında bir şehir. Bilhassa komunizm döneminde yapılan binaların ne derece sağlam olduğunu, burada hasbıhal ettiğimiz yetmiş iki milletten insanın yetmiş ikisi birden söylediği için bu ukala hallerin sakıncası yok. Kendisi de "Eski falan ama sağlamdır gerçekten" diyerek beni onaylıyor zaten.

Piliçlerin işi tamam. Şantiyeye geri dönebiliriz artık. Yürürken, solumda bir ankesörlü telefon kulubesi görüyorum. İçindeki ahize sökülmüş. Onun yerinde bir ilan duruyor. Çizimli, mizimli. "Gitar dersi verilir" ilanı mıymış, neymiş. Bizim Kazak vatandaş öyle diyor. "Öğrenci adam herhalde, yazık..." şeklinde bir otomatik mukabele. Sonra arabaya binip şantiye...

- Bir tane Göztepe.
- Benzinci mi?
- Yok... Fakülte...

Naci Barlas : Bölüm IV


Naci ağabey'in kaleminden, Fenerbahçe hatıralarına devam...

Naci Barlas'ın Anıları - 1
Naci Barlas'ın Anıları - 2
Naci Barlas'ın Anıları - 3
--------------------------------------------
1938 senesi Fenerbahçe için en enteresan hadiselerle geçen bir yıldır. Şöyle ki o yıl adı Milli Küme olan bir organizasyon kuruldu. Milli Küme kurulunca maçlar daha enteresan hale geldi. Çünkü Milli Küme Ankara ve İzmir takımlarının da iştirakiyle oynanıyordu. Fenerbahçe her hafta cumartesi ve Pazar gününe rastlayan Fenerbahçe maçlarını kendi sahasında oynamak istedi. Zira Kadıköy’de hiç maç oynanmıyor ve Fenerbahçe hep deplasmanda oynuyordu. Biz bir Pazar günü stada gittik. Takım sahada bekliyordu. Karşı takımdan hiç kimse gelmeyince maç tatil edildi zannettik. Meğerse maç Taksim’de imiş ve biz hükmen mağlup sayılmışız. Müteakip haftalarda da bu şekilde bir takım karışıklıklar oldu. Yani sizin anlayacağınız biz maç seyredemez olduk. Daha sonra daha fecisi oldu. Fenerbahçe milli kümeden ihraç edildi. Hatta Fenerbahçe’nin hiçbir kulüple özel maçlar yapması da yasaklanmıştı.

Bunun üzerine Fenerbahçe kulübü futbol şubesini kapattı. Komşunuz olan Bek Fazıl kulübe küstü. Bir gün Niyazi Sel ağabeyimiz gelip Fazıl’ı evden götürdü. Niyazi Sel’e itiraz edilemezdi çünkü hem takımın en yaşlısı hem de çok ciddi hali olan birisiydi. Meğerse Federasyon (o zamanki adını bilmiyorum) bizi tekrar kümeye almış ve maçların Fenerbahçe Stadı’nda oynanmasını kabul etmiş. Ancak yönetim kurulu futbol şubesini kaptığı için takımın lisanslarını vermiyormuş.

Biz ilk maçımızın bizim sahada Vefa ile oynanacağını malzemecimiz Cemil Efendinden öğrenince hemen Altıyol ağzında meskenimiz olan Gülüm’ün Kahvesi’ne koştuk. Orada Kamalı Nazif, Şinasi, Bodur Ahmet, Kafa Kemal pişpirik oynuyorlardı. Maç bizim sahada Vefa ile oynanacak diyince o zaman Fenerbahçe Genç veya ikinci takımında oynayan Şinasi ve Kamalı Nazif itiraz ettiler. Lisanslar yok ve kulüp futbolu kaldırdı dediler. Aradan bir müddet geçti. Fatin Soydaner kahveye geldi “Ne oturuyorsunuz aptallar sahada maç var. Herkes maça gidiyor” dedi. Nazif hemen karşıdaki Eczacı Namık’a koştu ve öğrendi ki Necdet maçı oynuyoruz demiş ve maça gitmiş. İşin garibi bize bu haberi veren Fatin hariç hepimiz dünya sürat rekoru kırarak stada koştuk. Maça nasıl girdiğimizi bile hatırlamıyorum. Maça girdik fakat maç bir türlü başlamıyordu. Bir aralık Büyük Fikret gitti geldi. Vefalılar kendi aralarında antrenman yapıyorlardı. Bizim futbolular bir köşede toplu olarak oturmuşlar bekliyordu. Nihayet maç başladı ve yüreklerimiz ağzımızda zar zor güç bela maçı 1-0 kazandık. Akşam Naci Bostancı kahveye geldi. Meğerse maçı lisanssız oynamışız ve Ankara kabul etmiş. Ertesi gün daha feci bir durum oldu. Necdet abi Vefa maçına çıkan futbolcuların kulüpten ihraç edildiklerini söyledi. Kulüp dağılıyor zannettik. Zaten Pazartesi mektep başladı. Ben o zaman Haydarpaşa Lisesi 1. sınıfta idim. Küçük Fikret benden bir yaş büyüktü ve 11-C’de oynuyordu. Fikret aynı zamanda Haydarpaşa Lise Takımı’nda oynuyordu. O devrin futbol tarihine geçen bir Işık Lisesi maçını hatırlayan pek az insan kalmıştır.

1938 senesinde İstanbul’da Liseler Arası Şampiyonası tertip edildi. Çünkü talebelerin kulüplerde oynamaları yasaklanıyordu. Nihayet Haydarpaşa Lisesi bu ligin en kuvvetli takımı olarak finale doğru gidiyordu. Takımda 5 adet Fenerbahçe’li futbolcu vardı. Taksim’deki maça Haydarpaşa Lisesi talebeleri tam kadro gitmiştik. Maçın ikinci devresinde Küçük Fikret o zaman Galatasaray’da oynayan Bek Salim’i bir çalımla geçti ve golü attı. Hakem Ahmet Adem golü vermedi ve “orada golden evvel faul var” dedi. Tam o sırada Salim’le Fikret el kol hareketiyle takışıyorlardı. İşte o anda Çamur Şevket lakaplı bir talebe “Haydarpaşa Lisesi sahaya” diye bağırdı ve bütün talebe hakemin üstüne yürüdü. Hakem Ahmet Adem belki 100 kilo gayet mukavim yapılı biri idi. Fakat on dakika içinde hastanelik oldu. Tabi Salim de biraz nasibini aldı. Fakat 3 gün sonra müfettişler gazete resimlerinden ve bazı Işık Liselilerin çektiği fotoğraflardan tespit ettikleri talebeleri disiplin kuruluna verdiler. Kavgaya girenlerin pozisyonlarına göre ve hakem ve rakip oyunculara tekme veya yumruk atma şekillerine göre 15 gün ile 3 gün arasında değişen tardı muvakkat ile cezalandırıldılar.

Benim iki yerde resmim olduğu için bir hafta tardı muvakkat aldım. Fakat hala Küçük Fikret’e “Sen nasıl ceza almadın?” diye sorar dururum.

Tabi Fikret’in arkasında Haydarpaşa Lisesi Müdürü Saffet Şavlı vardı. Sonradan talebelerini kulüplerde oynama yasağı olan yüzkarası karar kalktı ve Haydarpaşa Lisesinden Fikret Kırcan, Sabri, Tarık, Kuş İrfan gibi talebeler Fenerbahçe kulübünde top oynadılar.

1939 yılının Fenerbahçe için çetin hadisesi Kulüp Reisi olan Sayın Şükrü Saracoğlu’nun istifa etmesi olayıdır. O zaman bizim içimizde burnundan kıl aldırmayan ikinci bir Melih daha vardı. Babası Bal Mahmut hem Saracoğlu’nun hem de Celal Bayar’ın çok yakını idi. Kulüp başkanının istifa ettiğini öğrenmiştik. Sonra ne oldu ise Şükrü Saracoğlu tekrar başkan olmuş ve bizim Melih’in babası Mahmut Baler idare heyetine girmişti.

1939 senesi sonunda kongre olmuş. O zaman evlere mektup falan yazılmazdı. Gazetede kongre ilanı yazısı çıkar ve kulübün ahşap binasının kapısına da ilan asılırdı.

Kongre olmuş ve yeni idare heyeti seçilmişti. Ama Fenerbahçe ligde 5. olmuştu. Yalnız bizi teselli eden Ankara Demirspor’un şampiyon olması sebebiyle kahvede ve vapurda Galatasaraylıların seslerinin kısılması idi. Hele Kova Osman’a Demirspor’u biz şampiyon yaptık. Siz olamayasınız diye takıldıkça küfürleri bize iltifat gibi gelirdi.

Hapçı İlaçcı : Varan I

Eczacıbaşı salonunda maç kazanmak zor iş. Hem karşındaki rakip iyi, hem salonda öyle bir vıyırtı ki anlatılır şey değil. İki senenin ilkinde ayrı şehirlerde play off yaparken üzüntü, geçen sene kıl payı kaybederken bu salonda ilk maçı, sonrası yine hüsrandı. Bu sene iyi başladı.

Maç 2-1'e dönünce, altyazıdan takip ettiğim maçı kapadım söylene söylene. Sabah bir de kalktım ki Öcal mesaj atmış "3-2 koyduk Haramilere" diye. Bitmesin bu rüya. Sonunda şampiyonluk olsun!

21 Nisan 2009 Salı

Almaty'de Bahar

Bu resmi gece çektim. Şantiye içinde çiçek açan bir ağaç. Gerçi, ben bunları yazdığım esnada yediği Nisan yağmuru yüzünden ağacın feleği şaştı ama hemen yanımızdaki yeşil sahada da açan rengarenk çiçekler baharın tümden geldiğini müjdeliyor. Çok bir Sezen Cumhur Önalvari oldu. Çikolata renkli, kadife sesli sanatçıdan gelsin o zaman. Unforgettable...

Unforgettable, thats what you are
Unforgettable though near or far
Like a song of love that clings to me
How the thought of you does things to me
Never before has someone been more

Yeni 1 Numara

Dinara Safina, Kimmeryalı Serena Williams'dan WTA sıralamasının liderliğini aldı. Kariyerinde Grand Slam şampiyonluğu olmamasına ve Serena'ya daha geçen aylardaki Avusturalya Açık Finali'nde yenilmesine rağmen ilk sırayı alınca, 1975'den bu yana tutulan WTA listesine yerleşen 19. isim oldu. Maria Sharapova'dan sonra listede yer alan ikinci Rus oyuncu olduğunu ve Marat Safin ile beraber, sıralamalarda 1. sırayı alan tek ağabey-kardeş olduklarını da istatistiki bilgilere eklemek yerinde olur. Aşağıda Dinara'nın 1 numara olmak ve ağabeyi üzerine söylediklerini görüyoruz.



Bir de Flying Dutchman'ın bir asırdır "Göreceksiniz, çok yetenekli o" diyip durduğu Jelena Jankoviç var ki, kendisi hakkında 6 ay kadar önce şunu yazmıştık.

Flying Dutchman'in hem tenis hem de estetik gözünü kör eden Jelena Jankovic, tek Grand Slam kazanmadan sıralamada 1 numaraya yükselmiş. Tebrik ederiz. Ama burada kalmasın, asağıdaki 1 numarada kalma haftası listesinde az yukarılara da bekleriz. Tabii öyle 61'ler, 98'ler falan iş değil. Misal 209 uygun bir hedef. Oraya gelsin, "Yarabbi Şükür" desin. 2 ne lan?

"Şimdi Jelena nerde?" derseniz; oradaki 2 hafta, oldu 18 hafta. Kendisi de birinciyken oldu dördüncü. Listenin son hali aşağıdaki gibi.