31 Mart 2010 Çarşamba

Sen de Başını Alıp Gitme...

Bu bizim dea'nın yatacak yeri yok. Duruyor, duruyor, bir yazıyor, akıl fikir kalmıyor, yazılacak şeyler unutuluyor, boğaz düğümleniyor... Hoş, biz de boğazı düğümlemeye yer arıyoruz. Bir türlü büyüyemedik. Olsun.

Fasulyeden'e gidin, yazıyı ve yorumları okuyun, werdure'nin verdiği linkten videoyu izleyin, şarkıyı dinleyin. Ben ne diyeyim daha? Uzun uzun bir şeyler yazacaktım, muhtelif. Takatim kalmadı.

Hayatta hiç bir şeyim "az" olmadı senin kadar.

Rıdvan Fenerbahçe'de...

Yanında Durmuş ile gelmiş.

Sağdan Saymaya Devam

Eline kağıt-kalem geçince bir köşeye kadro yazanlar, beğenmeyip karalayanlar için nostaljik egzersizlere devam...

Kayhan ve Müjdat

Meğer 100. Yıl formasında o zamanlardan mı esinlenmişler, ne olmuş?

Bağırmayan Taraftar...

Siktirsin gitsin kardeşim.

29 Mart 2010 Pazartesi

İyi Ama Kim Bunlar?

27 Mart 2010, Cumartesi.
Öğleden sonra suları.
Altunizade havalisi.
İyi ama kim bunlar?

"Biz İş Bilmiyoruz" İtirafı

Fırsat bulup da salonlara, maça gidebilenler olarak, senelerce taraftara giydirdik durduk. "Kadıköy'ün göbeğinde salon var, gelmiyorsunuz. Altunizade'de salon var, uğramıyorsunuz" diye diye yılları devirdik. Hiç bir şey fark etmedi. Bugün hala takımlar maçlarını bir avuç seyirciye oynuyorlar.

Aynı "Fenerbahçe'nin lobisi yok" demek gibi, "Bizim ülkemizde spor kültürü yok" demeci vermek de kolay. Zaten herhangi bir ihtiyaç için "Yok" demekten basit cümle var mı? O da yok. E peki olmayan şeyi temin etmekle sorumlu olanların tek görevi; bu durumu internet sitesinden yayınlayıp "Bakın, gördünüz mü?" diye sormak mı olmalı?

Resmi sitenin sıklıkla taraftarı eleştiren haberlerinden birini okuduk bugün yine. Elbette bu cezanın haber olarak yayınlanmasından daha doğal bir şey yok. Serzeniş de haklı. Ama bu seyirci yokluğunda "Durumdan vazife çıkarması" gerekenler, sadece taraftarlar değil.

Her zaman sorduğumuz ama bir türlü mantıklı cevap alamadığımız soruları tekrar soralım.

Neden basketbol ve voleybol gibi popüler adayı branşlarda maçlara okul ve öğrenci takviyesi yapılmaz?

Ivıra zıvıra komite çıkartma kapasitesi olan Fenerbahçe Spor Kulübü, neden bununla ilgili bir komite çalışması yürütmez?

Neden altyapı takımları, ağabeylerinin / ablalarının maçlarına tahsillerini engellemeyecek şekilde dahi edilmez?

Fenerbahçe Koleji'nden neden maçlara hiç iştirak sağlanamaz?

Neden maçlara dair bilgilendirmeler, Kadıköy ve havalisindeki okullara gönderilmez?

"Vay efendim, taraftar böyle takımları bile yalnız bırakıyor" sitemi gayet haklı. Taraftarın eleştirileceği bir sürü nokta var. Lakin bu "sitem sahibi" kulüp yetkililerinin tek işi de "ahval ve şeraitten şikayet etmek" olmasa gerek...

28 Mart 2010 Pazar

Re Re Re Ra Ra Ra

Pota kurmak, fark atmak, Sami Yen'de favori olmak, falaaan, filaaan...

25 Mart 2010 Perşembe

Ezeli Rekabet

Daha fazla bir şey yazıp, çizmek zul geliyor; sağdan soldan, maça dair sinir zıplatıcı haberler de geldikçe. O yüzden pazara kadar tatil. Bahtımız açık olsun.

Fotoğraf mı?

Galatasaray kaptanı Nihat Bekdik, hakem Burhan Felek ve Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza Sporel.

Tekaütler maçından evvel poz veriyorlar.

Atkı, Kaşkol Yasak mı? Bu Sizinki Akıl Kaybı mı?

Kurumsallaşma, çağdaşlık, endüstriyelleşme, vs. vs.

Dünya üzerindeki uzmanlardan bir kaç tanesini memlekete getirsek, önlerine dosyalar koysak ve desek ki "Kardeşim al sen bunları, bir incele. Sonra gel, birlikte kulüpleri gezelim. Dosyalarda kafana takılanları ve başka öğrenmek istediklerini bir bir sor. Başkanlar, asbaşkanlar, teknik direktörler, herkes dosdoğru cevap verecek sana"

Süreç zarfında adamın ömründen ömür gider, kaldığı otelin odasında kendini tavana asarak intihar eder.

Biz, olaya bizim cephemizden bakalım. Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, Trabzonspor'u, İstanbul Büyükşehir Belediye'si bizi bağlamaz.

Haberimiz şu:
"Ali Sami Yen Stadı'na Gidecek Taraftarlarımıza Duyuru"

Taraftara diyorlar ki "Atkı, kaşkol takmayın. Rakip taraftarı tahrik etmeyin"

Bizim memlekette yüz kişiye "vur" de, bunlardan doksan beş tanesi öldürür.

Şimdi sen bu bilgi ışığında, söz konusu açıklamayı resmi sitenden yaptıktan sonra rakip taraftar ne yapmaz?

Üzerinde kaşkolu var diye Fenerbahçelilere saldırsalar, "Adamların resmi sitesi bile demiş. Tahrik var" demezler mi? Bir giyim eşyası, nasıl olur da tahrik unsuru olabilir. Aradıktan sonra kaşın üzerindeki göz bile bahane olabilecekken, resmi kanallardan buna zemin hazırlamak nasıl bir kafanın ürünüdür?

Madem kaşkol takmak yasak, satmayın.

Madem sarı-lacivert ürünler tahrik unsuru olmuş, üretmeyin.

Hem, rakip takım taraftarı sadece maç günü mü tahrik oluyor? Galatasaray ve Beşiktaş takımları İstanbul'da oynarken insanlar sarı-lacivert bir şey giymesin mi?

Taraftarlığı plastik kartlara endeksleyip, milyonları çevrenizden kovaladınız. Yetmedi.

Bilet fiyatlarını senelerce fahiş rakamlarda tutup, ancak denize düşünce taraftarı hatırladınız. O da kesmedi.

Şimdi de İstanbul'da Fenerbahçe'ye ekalliyet muamelesi mi yapıyorsunuz?

"Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'un bere-kaşkol sahnesini izlerken niye duygulanıyoruz?" diye merak ediyordum. Niye olacak, o da elden gidiyormuş meğer. Yazıklar olsun.

Fenerbahçe Taraftarı Hayvan mı?

Nicedir yazacağım ama "Bir düzelme olur mu?" ümidiyle bekliyordum. Lakin dün Eczacıbaşı salonunda oynanan maçtan sonra gördüm ki beklenti falan hikaye.

Salonda "taraftar" sıfatlı Fenerbahçeli neredeyse yok. On beş, bilemediniz yirmi kişi, file arkası tek tribünde dağınık bir şekilde oturuyorlar. Ön sıra kolluk kuvvetlerince zaptedilmiş durumda. Fakat bu güvenlik (!) tedbiri yeterli gelmiyor ki arkadan ihtiyat kolordusu şeklinde on zaptiye daha gelip, koltuklara kuruluyor.

Artık saha emin ellerde! Fenerbahçe taraftarı ile saha arasında "kale hendeği" gibi bir polis kordonu var! Plevne müdafaası, bunun yanında devede kulak!

Fakat o da ne? İkinci set başladığında polisler kalkıyor. Biz "Herhalde önlemin manasızlığını kavramış olacaklar" şeklinde iyi niyetle düşünürken, üçüncü sette geri geliyorlar. Bu durumda iki seçenek var.

Ya emniyet teşkilatının içerisinde Fenerbahçe kız voleybol takımına karşı yüksek bir sempati besleniyor ya da Fenerbahçe takımı hücum ederken, arkadaki Fenerbahçe taraftarlarından korunmaya çalışılıyor? Hangisi? Tabii ki ikincisi.

Fenerbahçe taraftarına alenen hayvan muamelesi yapılıyor. "Çoluk, çocuk, genç, yaşlı oturuyorlar ama bunların sağı solu belli olmaz. Hiç değilse yüzümüzü gösterelim ki ters bir şey olmasın" fikriyle insanlara "olağan şüpheli" muamelesi yapılıyor.

Ama kabahat kimin? Federasyonun mu? Hayır. Emniyetin mi? Hayır? Beraber bulalım, kimin olduğunu...

TVF 50. Yıl Spor Salonu'na gidip, herhangi bir voleybol maçı izlemeye kalktığınız zaman en ön sıraya oturabilirsiniz.

Aynı salona Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu bir maçta giderseniz, en ön sıradan "yasak" marifetiyle uzaklaştırılırsınız.

Neden mi?

Efendim, yetkili ağızların söylediğine göre Voleybol Federasyonu kulüplere demiş ki "Her kulüp, ev sahibi olduğu maçlarda, salonun güvenliğinden sorumludur"

Bunun üzerine, durumdan vazife çıkaran bir takım "Fenerbahçe insanları" da demişler ki "Biz muhtemel olayları önlesek önlesek ön sıraları boşaltarak önleriz"

Tabii bunu diyen ulu mütefekkirlerin aklından "Ön sıralara insan almıyoruz ama yapacağı bir şey olan bunu ikinci sıradan da yapar. Ayrıca Leyla'nın Mecnun'a baktığı gibi maç boyunca tribünden sahaya bakan özel güvenlik görevlileriyle neyin tedbirini aldığımızı zannediyoruz?" düşünceleri geçmiyor.

Sayısı yüze yakın koltuğun bu saçma ve işe yaramaz önlem yüzünden boş kalmasını ve takımın en ön koltukta oturarak "adabıyla rakibe baskı" yapacak taraftar desteğinden mahrum kalmasını, bir kenara koyalım.

Oluşan çirkin görüntüden hiç mi rahatsızlık duymuyorsunuz?

Bir takım reflekte yelekli insanlar, yediden yetmişe Fenerbahçelilerin önünde set çekmiş, bekliyorlar. Neden? Fenerbahçe taraftarı hayvan mı? Güvenlik görevlileri "Hayvanatın ehli sorumlusu" mu?

Hadi diyelim ki bağıran, hoplayan, zıplayan taraftarın önüne güvenlik koydunuz. Bunun da anlaşılır yanı yok ya, bizden olsun bu seferlik, amenna. Peki ailelerin önünde neden güvenlik var?

Elinde fotoğraf makinesiyle, bir heves sahadaki ağabeylerinin, ablalarının resmini çeken 13-14 yaşında çocukları "Git buradan" diyerek itekleyen ve bebeklerin bile anneleriyle ön koltukta oturmasına laf eden bir güvenlik zihniyetini neremize, ne yapmamız isteniyor?

Kabahat Federasyon'un da değil, emniyetin de, güvenliğin de. Kabahatin yarısı talimatı bu şekil "örfi idare havasında veren" icranın ilgili organında, diğer yarısı taraftarda.

Vahdettin'in "Bu millet koyun gibidir, onlara bir çoban lazım" lafını sarf ettiğini okudukça yarı haklı olarak ayaklanan bünyeler neden "yarı haksız" olduklarını düşünüyorlar mı acaba?

Düşünüyor olsalar, bu "Sen koyunsun. Adab-ı muaşeret falan bilmezsin. Yiyip, içip, ortalığa necasetini salma diye başında duruyoruz" havalarına bir itiraz çıkardı.

Yok...

Arada sırada gelip çocuklara bile saran özel güvenlik paşalarına itiraz eden bir iki adem dışında ne başka yerlerden "Ayıptır" sesi yükseliyor, ne de "Hazreti Protokol" kısmından "Bu nasıl görüntü?" sorusu çıkıyor.

Halbuki bu memlekette ayıba "ayıp" denir. Bilmem, son cümle tanıdık geldi mi?

United Kolpa

Ahmet Yılmaz demişken muazzam eserlerini anmadan geçmek olmaz. Altıncı kitabı "United Kolpa " çıkalı uzun zaman olmuştu. Onu da dün alabildim. Bu kitabın içinden de karikatürlerden bir tanesini koyayım. Üstad iyi Fenerbahçelidir aynı zamanda. Akıllı adamın hali bir başka...

Ottomanya

Atilla Atalay ve Ahmet Yılmaz ile birlikte Leman alma sebeplerinin başta gelenlerinden olan "Tuncay Akgün ve Kemal Aratan" imzalı "Ottomanya" kitapçılara gelmişti. Almak düne nasipmiş. 133 sayfa tekmili birden albümden bir parça yukarıda.

Yaşar Usta



Arşivde dursun, göz önünde olsun, bir yere ayrılmasın.

Bak beyim... Fenerbahçe halktır...

24 Mart 2010 Çarşamba

Hangi Eczacıbaşı? Nerde?

Eczacıbaşı salonuna her gidişimde aynı şeyleri söylüyorum ama kelimeler edebi ahlaka mugayır olduğundan, burada tekrar etmeye gerek yok. O kadar ters bir yerde ki... Hoş, bugün tamamen benim kerizliğim oldu. Taksi şoförü yola takılıp, başka müşteriden olmasın diye "Salon yakındaysa ben ineyim" dedim, "Yakın yakın, 200 metre var" dedi. İki kilometreye yakın yürüdüm. Ama aldım plakanı taksici, aklını da alacağım.

Fenerbahçe Spor Kulübü'nün yönetim kurulundaki ilgili insanlar, İstanbul'da önemli bir voleybol maçına 100 tane adamı toplayamıyorsa oturup "Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye sormalı. Adam toplamaktan kasıt taraftara otobüs kaldırmak değil. Reklamı yapılır, sağda solda devamlı hatırlatma yapılır, on kişiden biri ağa düşer, maça gelir. Ayrıca bu tip maçlara altyapıdan, spor okullarından çocukları getirememek nedendir, onu da anlamam.

"Müessese Kulübü Taraftarı" diye bir şey var. Nasıl olduğunu senelerdir görüyoruz ama havsalamız almıyor. Bir takım kerli ferli, takım elbiseli adamlar geliyor. Turuncu turuncu kıyafetleri kafalarından geçirdikten sonra, sete çıkıp müessese ismi haykırarak tezahüratta bulunuyorlar. Hele bugün Eczacıbaşı'nda elli yaşlarında bıyıklı bir amcanın tribünün üst demirlerine tutunarak zıplaması bana farklı şeyleri anımsattı.

Eczacıbaşı taraftarı (!) çok gayretli yalnız. Tigers diye grup kurup, pankart yaptırmışlar. Duyduğumuza göre doğadaki kaplan hayvanları, ilaç sektörü ile ilişkilerini anlamadıkları ve söz konusu tayfa vahşilikten de nasibini almadığı için intiharı düşünüyormuş, yedirememişler kendilerine.

Hakikaten de kibar ötesi bir topluluk var Ayazağa'da. Örneğin "Sen şampiyon olmasan da, kupaları almasan da..." tezahüratının devamını "Fener'i de yenmesende" şeklinde getiriyorlar. Varsın kafiyenin anası bellensin, mühim değil. Onlar için önemli olan, kalpler kırılmasın.

Gerçi aynı arkadaşların "Korkutmaz bizleri musalla taşı" performansı çok hırçındı. On beş kişi birbirlerine küfür edercesine hırsla bağırdılar. Tabii biz de, bu vatandaşlardan bir kaç tanesinin elini ayağını bağladıktan sonra musalla taşına götürüp, "Sizi Eczacı'ya kurban edeceğiz" deseler acaba kaç tanesi olduğu yere salardı, onu merak ettik.

Bir de Galatasaray'ın "Bu sene tarih yazalım" tezahüratını terennüm etmeye çabaladılar, orada kendimizden geçtik. "Ne Fener, ne Cimbom, ne de Sigorta" nedir hanımlar, beyler? Arada sırada fabrikadan ilaç yürütüp, gizli gizli çekiyor musunuz yoksa? Yapmayın, kimyasal iyi bir şey değil. Ayrıca maça derin göğüs dekolteli ve bol ziynet eşyalı şekilde gelip, sete çıkmak nasıl bir şeydir? Etmeyin, ne de olsa tribündür.

Aslında Eczacıbaşı'nın en büyük gücü, her halükarda "ieeeeaaeeeeiieeee" diye bağırarak insanları "Desibel Manyağı" edebilen çocuklardır ama bugün onları göremedik. Her ne kadar yanımızdaki tribünün köşesinde Eczacı bayrakları ile gelen küçükler olsa bile, onlar ilk setin sonunda Fenerbahçe'yi alkışlamaları sonrası, saflarını belli ettiler.

Bir parantez... Arkadaş, senelerdir "Fener" diye bağıran küçük bir çocuk kadar bünyeye yaşama sevinci aşılayan o kadar az şey oldu ki hayatımızda. El kadar çocuklar "Set... Set... Set..." diye bağırırken, boğazım düğümlendi yine.

Maça dair yazılacak fazla bir şey yok. Neden yok? Çünkü bizde o ukalalığı edecek kadar voleybol bilgisi yok... Çok keyifli olduğunu söyleyebiliriz sadece. Eczacı'ya üç setin üçünde de "Arifeyi gösterip, bayramı göstermemek" kadayıfın üzerine kaymak oldu adeta. Fenerbahçe'yi yenmeye değil, set alıp sevinmeye gelen turuncu bünyelere birer adet gastro özofageal reflü bizden hediye oldu, paket yaptırıp, evlerine yollandılar.

Son sözleri söylemeden önce Eczacıbaşı tarafında daha önce münasebette bulunduğumuz oyunculara dair bir iki not...

"Ortalık Karıştırma İdman Yurdu" oyuncusu Aysun formdan düşmüş. Artık tribünlere dönüp, hareketler çekmiyor. Döne, bıraka voleyboldan da uzaklaşmış gibi gözüktü bize.

"İyi bir Fenerbahçeli" olduğunu duyduğumuz Esra Gümüş'e yine saygılarımızı sunduk. Sağ olsun, bizi kırmadı; topu dışarıya atma ya da fileye takma hususundaki isteğimizi bir kez yerine getirdi... Makara bir tarafa, senelerdir maç içinde o kadar takılıyoruz, bir kere ters bir hareket yapmadı. Biz de terbiye sınırını aşan bir kelam etmedik tabii... Sporculuk böyle bir şey işte. Vakıfbanklı Arzu Göllü de geçen maçta takılmalarımıza dönüp, gülerek karşılık verince çok neşeli bir ortam oluşuverdi. Allah sporcunun Aysun gibi mikserini uzak, Esra ve Arzu gibi naifini yakın tutsun.

Eczacıbaşı camiası yatsın, kalksın, Gülden Kayalar'a dua etsin. Pamuklara sarmalasın, sarsın. Geliş ve gidiş güzergahına nazar boncukları assın. Birisi "Voleybol maçında çıkmayacak top çıktı" dese "Gülden çıkarmıştır" derim, arkama bakmadan yürürüm. O derece iyi oyuncu bence... İki sene önce takım Caferağa'da oynarken, seri boyunca yakınlarda bir yerde durup "Gülden'e atın, çıkaramaz o" diye bağıran bir vatandaş vardı. Onu bulsam, bir tane eşşeği suya gönderip, akabinde ıslak odunla girişeceğim herife.

Hani olsa ya... Fenerbahçe gerçekten "her dinamiği ile" bir spor kulübü olsa, başta kaptan Çiğdem olmak üzere bütün bu kızların, bir tarih boyu baş tacı edilmesi gerekir. Memlekette adalet yağmur olup yağsa, her damlanın onların üzerine düşmesi gerekir.

Zaman ne gösterecek? Kaç kişi onları anımsayacak? Kaç kişi onlardan konuşurken, geçmişe dalıp heyecanlı heyecanlı anlatırken kendi gözlerini dolduracak? Bunları bilmiyorum. Ama bu kızlar çok büyük iş başardılar, onu biliyorum.

Bugün Eczacı taraftarları (!) bizim kızları ıslıklarken ağzım açık karşıya bakakaldım. "Firma Çalışanı" olduğu için oraya gelip, hoplayan insanlar ile "Abi bağıralım ya..." diye gözlerinin içi gülerek yanımıza gelen çocuk arasındaki farka baktım. İmkan olsa, ölçebilecek olsak, o çocuktaki sevdanın yarısı tüm Eczacıbaşı holdingde çıkmaz. "Neyin ıslığı arkadaş o? Kimi ıslıklıyorsunuz siz?" diye sormak istedim turunculara. Fenerbahçe'nin kızları onlar. Haddinizi bilin...

Utandığı için kısık sesle "Haydi Fener" diye sahaya seslenen, taş çatlasa 10 yaşındaki iki çocuk karşısında sen mi büyüksün Eczacıbaşı? Sen, büyük holding, kupalar sahibi, Eczacıbaşı? Sen mi büyüksün? Hayır, biz büyüğüz. Biz, Fenerbahçe. Sen bizim yanımızda bir hiçsin, anlıyor musun? Bir hiç. Gözümüzde pul kadar bile değerin yok.

Bugün set sayısı alındığı andan, takım tribüne geldiği ana kadar geçen süreyi gerçekten anımsamıyorum. Yanımda Hakan ağabey ile ayakta kaldık, yumruklarımızı sıktık, alkışladık, güldük, sahaya selam verdik. Salondan çıkarken de "Her şeye değer..." dedik.

Değer. Her şeye değer. Her zaman, her yerde, en büyük Fener...

Acımadıki, Acımadıki...

Başka bir haber için resmi sitenin arşivini kurcalıyordum, şu habere rastladım. İçeriği falan mühim değil ama merak eden için şurada haber.

Biz mi gerizekalıyız, yoksa bu "kurumsal iletişimin gelmiş geçmiş insanları" mı çok zeki, ben anlamıyorum. Resmen yalanlama haberi yapmak hoşlarına gidiyor. Şu coşkuya bakar mısınız? "Ha ha ha salaklar başkanımız görüşmedi ki, görüşmedi ki ha ha" dermiş gibi.

Üç sene geçmiş üzerinden. Bir şeyler değişmiş olmalı. Evet, evet, olmalı...

23 Mart 2010 Salı

En İyi Yardımcı Oyuncu

Yeşilçam Ödülleri törenini canlı olarak yayınlıyor NTV. Derya Alabora "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı az önce ama dizi çekiminde olduğu için salonda yerini alamamış. Ödülü alıp, sete götürüp, elden teslim etseler güzel olur, yakışır... En iyi yardımcı, en iyi asıl... Hepsini beraber verseler, o da olur.

Ha bir de genel bakış itibariyle bu ödül törenleri bana aşırı samimiyetsiz geliyor, engelleyemiyorum...

Niye 90?

Dakikaya atfen mi?

Gelinmesin diye mi?

"Gelinsin ama parası olan gelsin" düşüncesinden hareketle mi?

"Bunlar kerizdir. Verirler. Kasaya para girsin" fikriyle mi?

"Öyle de koyuyorlar, böyle de... Hiç değilse az taraftar görsün" denerek mi?

"Yenilirsek, tezahüratımız hazır olsun... '60, 70, 80, 90' güzel oluyor" kafasıyla mı?

Ama sizin hiç kabahatiniz yok... Bizim kendi kulübümüz inek muamelesi yapıp, senelerce sağmış taraftarı. Siz bir maçlığına yapacaksınız elbet. Zaten bir renklerden ayırtedilebiliyor, bir de şu şekil tavırlardan. Hani yarı yarıya hallerin iptali falan. Anladınız siz onu...

Seda Tekindağ İçin...

Bir yakınınız kaza geçirdiğinde ya da başına olmayacak bir iş geldiğinde ne yapıyorsunuz?

Bu soruya cevabı "Onu yalnız bırakıyoruz" olan kimse çıkar mı? Sanmam. Genellikle "Maddi-manevi yanında olmaya çabalıyoruz. Elimizden geleni yapıyoruz" denecektir.

Peki o zaman, bir diğer soru... Seda Tekindağ için neden bunu yapmıyorsunuz?

Suale muhatap olanların kimler olduğu belli elbette. Federasyon, oynadığı kulüpler, sporcu arkadaşları, vs.

Geçenlerde Oğuz Yenihayat'ın Seda ile ilgili bir haberi dolaştı ortalarda. Üzülerek okuduk. Bugün de ziyaretine gittik... Oldukça hırslı. Kazanın ardından kendisinden ümit kesildiği halde, kısa sürede müthiş ilerleme kaydetmiş. Annesinin deyimiyle "Herkesi şaşırtmaya devam ediyor" Seda... Ya sonrası?

Google'a "Seda Tekindağ" yazınca, yaklaşık 94.000 sonuç çıkıyor. Peki ilgili kişi, kurum ve kuruluşlardan; Seda Tekindağ için çabalayacak, onun hayata sağlıklı bir şekilde dönmesine yardım eli uzatacak 9.4 kişi bile çıkmıyor mu?

El cevap... Çıkmıyor.

Aslında bu sorun sadece bir sporcuya, sadece Seda'nın durumuna dair değil. Bugün Seda'nın başına gelen talihsiz kazanın benzerleri başka spor insanlarının da başına gelebilir. Hayat oldukça nankör. Siz mutlu mesut yaşarken, olmadık yerde, olmadık dertler çıkarıp, birikimlerinizi bir anda eritebiliyor... Böyle vaziyetler söz konusu olduğu zaman; sosyal toplum, onun "olmazsa olmazı" bireyler ve sistemin içerisinde bu bireyleri barındıran kurumlar birbirlerine arka çıkmak zorunda. Ne yazık ki Türkiye'de işler böyle yürümüyor.

Değerli bir ağabeyimin, haklı olarak "Toplumun balık hafızası" şeklinde nitelendirdiği "hamasi nutuklar sonrası unutkanlık" nedenlerden yalnızca bir tanesi. Bundan daha sinir bozucu olan ise "Bunu da biz mi yapacağız? Olmuş, bitmiş artık. Bizim kendi dertlerimiz var" hissiyatı. Böyle hastalıklı bir düşünceye sahip insanları barındıran cemiyetler, azalarına sahip çıkmadıktan sonra ne işe yararlar?

Mesela Seda'nın forma giydiği kulüpler, Basketbol Federasyonu ve diğer basketbola dair internet siteleri... Bunlar görünür bir yerde, bir miktar piksele tekabül edecek alana kıyıp, ona ve ailesine desteklerini hissettirmek için bir yer ayıramazlar mıydı? Ve hatta buralarda ortak bir hesap numarası belirlenip, yardımların buraya akması organize edilemez miydi?

Hadi diyelim ki bizim memlekette "devlet dairesi olmayan kurumlar" bile belli bir bürokratik soğukluk ile yaşamlarını sürdürdükleri için, bu tip şeyleri akıl edemezler. Peki TBBL kulüplerinde forma giyen basketbolcular veya takımları idare eden hocalar inisiyatif alıp, böyle bir girişim başlatamaz mıydı? En azından konuyu gündemde tutmak için takım kaptanları bir araya gelip, basın toplantısı düzenleyemezler miydi?

Bu tarz girişimlere ön ayak olmak ve bu çabanın içinde yer almak, sadece Seda Tekindağ'ın iyileşme sürecini hızlandırmak ve ona destek olmak için değil; insanlık için, sporculuk için, Türkiye'de kadın basketbol için elzem konumunda. Artık bu işlere bir yerden başlanmalı.

Alabildiğine sosyal adaletsizliğin yaşandığı bir ülkede, kalabalıklar içinde yalnız kalmaktan "toplumun eliti" olarak anılan sporcular bile birbirlerini sıyıramıyorsa, kimse sağda solda "Türkiye'nin aydınlık yüzü" yazmasın bu insanlar için... Kur'a çekimlerinde cicileri giyip boy göstermekle veya kadın dergilerine haber olmakla "spor insanı" olunmaz. Aslında kendisinden olana yardım etmeyene "insan" bile denmez ya, neyse...

Taraftarın Yanında


Resim altına gerek var mı?

Kaleci Dediğin...

Sorsan, beğeneni de çıkar, "Fener'e ölüsü gelmişti. İyi değildi. Şöyleydi. Böyleydi." diyeni de... Ama yakışmıştı lan!

22 Mart 2010 Pazartesi

Bahar

Söğütlüçeşme tren istasyonundan bir fotoğraf.

Bundan güzel "bitane" şey biliyorum

"Lobi Yok" Demek Kolay. Neden Yok?

Bir "Fenerbahçe'nin lobisi yok" vaveylasıdır gidiyor senelerdir. Evet, yok. Olmadı. Bürokraside ve başka yerlerin türlü kademelerinde köşe başları hep Galatasaraylılar tarafından tutuldu. Ama neden?

Buna kafa yormayan, çözümleri üzerinde fikir yürütmeyen kitlelerin yokluktan şikayet etme hakkı var mı? Bana kalırsa, aynı "lobi" gibi o da yok...

"Örgütlenme" denen şey, bilmem kaç bilinmeyenli denklem değil. Ülkenin sosyal şartlarını iyi derecede, memleket tarihini ise orta miktarda bilmek "bir organizasyonun yayılması" için yeterli şartları insanın önüne getirir. Geriye, bu ahval ve şeraiti yontarak ortaya bir eser çıkartmak kalır. Tabii bunu alelade insanlar beceremez. Zanaat ister. İşte kendisine "lider" diyen adam bu işin "zanaatkarı" olmak zorundadır.

Bendeniz, herhangi bir konunun nedenini geçmişe bağlayarak "Efendim ne zaman oldu ki şimdi olsun..." diyen insanın varlık nedenine akıl erdiremiyorum. Tüm imkanlar ilerleyecek ve sen geçmişe atıf yaparak yerinde sayacaksın, öyle mi? O zaman sen neden varsın? Şikayet etmek için mi? Fenerbahçe camiasının durumu budur. "Ah bizim de Galatasaray kadar lobimiz olsaydı" demekten bitap düşmüş kitleler...

Temcit pilavı oldu artık... On küsur senedir kurumsallığın tahtını ele geçirmiş, zengin kulüpler arasında cirit atan Fenerbahçe kulüp bünyesindeki şirket müdürlerini bile rakip takım taraftarları arasından buluyorsa, herkes şapkasını önüne alıp düşünmeli. Sormalı, soruşturmalı. En azından arada sırada "Bu nasıl bir kulüp arkadaş? Milyonlarca taraftarı olduğunu iddia eden bir yapı, kendi kendisine yetecek sayıda adam bile yetiştiremiyor mu senelerdir?" diye bir silkelenmeli. Ama çıt yok. Yükle kabahati maziye, kurtul.

Şirket yönetmek ve bilanço idaresi ile "insan yönetmek" arasında fark olmasaydı, kütüphaneler dolusu "tarih" kitabının yanında, milyonlarca sayfa "örgütlü mücadele" bilgisi yatıyor olmazdı.

Uzun lafın kısası; bu durumu sorgulamadıktan ve icra makamına "Neden?" diye soramadıktan sonra "Lobi yok" demek malumu ilamdan öteye gitmez..

Formülü "Lobi=Alaattin Metin" sananlara saygıyla...

21 Mart 2010 Pazar

Hayatta Hiç Bir Şeyim...

Hayatta hiçbir şeyim "az" olmadı senin kadar.
Ve hiçbir şeyi özlemedim, seni özlediğim kadar.
Sen de başını alıp gitme, ne olur.



Hayatta hiçbir şeyim "haz" olmadı senin kadar.
Ve hiçbir şeyi özlemedim, seni özlediğim kadar.
Sen de başını alıp gitme, ne olur.

Bir Kez Daha; Sağdan Say


Hepsini bilenler, hepsini bilmeyenlere sayabilirse, tam süper olur. Buyurun efendim...

Fenerbahçe Kastamonu'da

1990-1991 sezonunda... Bizimkiler Kastamonu'yu gezerken çekilmiş resim.

Gaga Maga


Pop kültürün anasını sik Lady Gaga...
Pop kültürün anasını sik Lady Gaga...

Yakışır bu tezahürat kendisine. Gün geçtikte kendisi de kendisinden geçiyor, deli oluyor, manyak oluyor. Bakalım ilk kim özenecek bizim memlekette...

İçmiş, Güzelleşmiş



Reggie Miller abime bakın hele. Ver etmiş şişeyi gırtlaktan aşağı beri...

Değmez

"Bırak, git, boş ver, sporuna bir, maçına iki"

Tanjeviç'e ya da herhangi bir spor adamına değil, kendime diyorum bazen bunu. Yıllar geçtikçe de sıklaşıyor çağrı...

Hiç bir şey doğru dürüst yaşanmıyor, hiç bir şey düzgün sona ermiyor çünkü. Al işte, bu sefer de olduğu gibi!

Modern yaşamın harala gürelesi içinde boku çıkmış iş arkadaşlıkları ve riyakar davranışlarla günleri geçirip, dost meclislerinden uzağa düşüldüğü zamanlarda, sinir yüzünden bozulan ruh halinden ve sağlıktan daha kötüsü yok bu dünyada. Ne var ki en kaçınılmaz kader de bu. Koskoca cihan padişahı "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" demiş. Ötesi de yok zaten.

Böyle durumlarda, hiç bir şey yapmaya gelmez, hiç bir şeye değmez. Kalp kırmaya, can yakmaya, sinir bozmaya...

Güle güle git, kanseri kanser et, güle güle dön.

19 Mart 2010 Cuma

Kafa Ayarı


Commodore 64 iyiydi, tornavidayla ayarını çekiyorduk, sonra sayaç bir yere gelince oyun tak diye açılıyordu.

Ara sıra ayar kayıyor ama... Biz de fena değiliz.

Bir de rakı şişesinde balık olsak...

Rıdvan vs. Yesiç

Ulan Yesiç... Çocuk yaşımızda kahrettin bizi pezevenk adam. Yedi sülalen geçti dilimizden... Şimdilerde, Libya'da, Alittihad Tripoli'de hocalık yapıyormuşsun. Bir de site şekli yapmışsın kendine. Ulan Yesiç, ulan insafsız, ulan namert...

Nielsengillerden

Brezilyalılardan sıtkımız sıyrıldı arkadaş. Biraz da şu şekil futbolcular gelsin. Bakarsın buradan bir şeyler çıkar.

Rıdvan ve Hakan


Saçlar çok şekil yalnız.

18 Mart 2010 Perşembe

18 Mart

"Vurduğumuz o bir sürü vahşi darbeye rağmen gebe dağlar hala Türk doğurmaktaydı. Yer yer ilerleyen çizgiler; yeşil çimenlerin üzerinde kımıldayan noktalar; Sarıbayır sırtında, yara izine benzeyen geniş bir kırmızı toprak üzerinde birbirini izleyen noktalar... işte yine bir nokta dizisi... ve yine bir tane daha... yaklaşıyor, gözden kayboluyor, gene ortaya çıkıyorlar... mevzimizin en yüksek ve orta yerine, birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlar. Büyük topların gümbürtüsünün yanı sıra makinelilerin ve tüfeklerin takırtısı duyuluyor. Gök gürültüleri arasında bir limonluğun damına inen doluların çıkardığı sesler gibi.. Sora ateş hafifledi.. Saldırı püskürtülmüştü. Bizimkiler oldukları yerde tutunabilmişlerdi. Yeşil çimenliklerin üzerinden geriye az, çok az nokta döndü. Ötekiler karanlıklar alemine göçmüşlerdi..." (*)

Sir Ian Hamilton

"Karşımızdaki düşmanı hepimizin ölümü pahasına da olsa denize dökmek zorundayız. Düşmana kıyasla durumumuz zayıf değildir. Düşmanın maneviyatı tamamen kırılmıştır. Sığınacak bir yer bulmak için durmadan siper kazmaktadır. Siperinin yanına birkaç mermi düşer düşmez nasıl kaçtığını gördünüz... Şuna inanıyorum ki komutamız altındaki birliklerde, Balkanlar'daki felaketimizin tekrarını görmektense ölmeye razı olmayacak tek bir er bile yoktur. Aramızda böyle adamlar olduğunu sanıyorsanız, bunları kendi elimizle vuralım" (*)

"Burada benimle beraber dövüşen her asker bilmelidir ki tek bir adım dahi gerilememek namus borcudur. Hepinize şunu hatırlatırım ki, siz şimdi dinlenmek isterseniz yurdumuz hiç bir zaman huzura kavuşamaz. Bütün silah arkadaşlarımızın bu düşüncede olduğuna ve düşmanı denize dökünceye kadar yorgunluk belirtisi göstermeyeceğine inanıyorum." (*)

Yarbay Mustafa Kemal

(*) Atatürk : Bir Milletin Yeniden Doğuşu (Lord Kinross)

En Büyük Takım...

Paşalı Birol'un pankartında "Tarihler yalan söylemez. En büyük takım, en çok şampiyon olan takımdır" yazıyor.

Tesisleşmeden, kurumsallaşmadan, kişi hakimiyetinden kurtulmadan önceki Fenerbahçe, iki rakibinin toplamından daha fazla şampiyonluğa sahipti. Elbette bütün kabahat son 12 yıllık yönetimin üzerine yüklenemez. Ama bir iğne de mi batırılamaz?

Her sezon bir şeylerin önemi değişiyor. Bir sezon şampiyonluk önemli oluyor. Baktık şampiyon olamadık ama Avrupa'da iyiyiz, Avrupa mühim hale geliyor. İkisi de mi yok? Kupadan daha fazla ehemmiyet arz eden bir şey de yok o halde.

Bunun adı Fenerbahçelilik değil. Fenerbahçelilik, şampiyonluktan önemli bir şey olmaması demek. Bu alanda da halimiz malum.

Ay Akşamdan Işıktır

Bu fotoğrafı görünce aklıma geldi. Şöyle bir halk içinde idman seyredebilecek miyiz acaba bir daha dünya gözüyle?

Rıdvan, Ne Olur?


Arka taraftaki Paşalı Birol'un pankartı mı acaba?

Hocam Tek Var mı?

Gözümde yenilerin çoğu, bu adamın tırnağı olamazlar. Tabii çocukluğumuzun güzel hatıraları sayesinde.. O değil de hocam; koskorcuk abinin geçen muhabbet ederken dediği gibi, gece yarışları da başladı. Gelsen de bir çıtır ikili atsak Veliefendi'den, locadan...

17 Mart 2010 Çarşamba

Peter Graves Vefat Etmiş


Mission Impossible'ın "Senin görevin Jim, tabii kabul edersen"i, Airplane'in manyak baş pilotu Clarence Oveur'ı ve sinema dünyasının daha neler neleri Peter Graves üç gün önce, 83 yaşında vefat etmiş.

Kendini imha eden teypler ve Airplane'de küçük Joey'e söylediği "Joey, have you ever been in a... in a Turkish prison?" repliğiyle akılda kalacak hep.

Halı Saha'da Fenerbahçe

Resim altlarında ince bir karışıklık yapmış dergi.

12-5 güzel skor bu arada. Golleri kim attı acaba?

Hiddink Türkiye'de...

Yalansa yalan deyin... Clinton'ın burnunu sıkan çocuk misali bir de çocuk var ama kimdir acaba?

Gol Olur

Buradan da kaçmamıştır herhalde.

Gamova Ağlasın mı?

Senelerdir maç izler, dururuz. Bizim yaşımız kadar maç izlemiş ağabeylerimiz de dahil herkes "Bu hakem işlerinin standardı yok" der, devamlı. Dün de aynı hadiseyi yaşadık.

İlhami Şenyurt benim beğendiğim bir hakem. Hoş, "Hakem beğenmek" lafı da bir tuhaf geliyor kulağa ama 100. Yıl'daki Eczacıbaşı-Fenerbahçe maçında takındığı adaletli tavır dolayısıyla emsallerinden farklı bir yere gelmişti gözüme. Futbol hakemliğinden ayrılma hikayesi de işine duyduğu saygıyı gösteren bir örnek diğer taraftan.

Lakin dünkü maçta Gamova'ya takındığı tavrı çok yadırgadım. Takım sayı kazandığı zaman Gamova ne yapsın, ağlasın mı? Bu bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Tribüne, medyaya, yönetimlere yansıyan gerilimin takımlar tarafından idrak edilmemesi mümkün mü? Bu ortamda gerilimi kollamak adına, hakemin sporculara hayt huyt etmesi doğru mu? Çağırırsın yanına, lisan-ı münasiple uyarırsın. Devam mı ediyor? Yaparsın gereğini. Milli takımına yükselmiş, yaşamadığı başarı kalmamış, dünyada sayılı olan "fevkaladenin fevkinde" oyunculardan biri Gamova. Milli Eğitim'in terbiyesinden geçmesi gereken lise iki öğrencisi Selin değil ki... Koskoca Fenerbahçe'nin, koskoca sporcusuna müdür muavini kapısında bekleyen liseli öğrenci muamelesi yapmanın lüzumu nedir?

Dikkat Kadın Var!

Meclisin gelmiş geçmiş bir takım kadın milletvekillerinin bazı hususlarda / beyanlarda erkeklerden daha cevval ve tuhaf olması garip değil mi? Yakın zaman insanları; Canan Arıtman, Emine Ayna, Selma Aliye Kavaf gibi mesela... Hani parti, ideoloji, ıvır zıvır da fark etmiyor kendileri için. Sanki çoğunluktaki erkek mebuslara "Siz apaçilikte bizden ileri değilsiniz" demeye çalışır gibiler cümleten. Eşitlik böyle bir şey değil yahu. Meclis ara sıra "er meydanı" görünümüne bürünüyor diye, siz de coşmak zorunda değilsiniz. Hani illa varsa böyle bir istek, çantaları kaptığınız gibi kürsüye doğru...

16 Mart 2010 Salı

Taraftar Akıyor, Taraftar!

Fotoğraf renksiz ama bilen bilir neresi olduğunu, anlayan anlar o hissiyatı. Şu hallere şahit olamamış yeni nesiller hakikaten şanssızlar.

Hani böyle "sanatsal gibi" olan resimleri anlatmak için, her noktası dakikalarca anlatılır ya. Bu da öyle bir fotoğraf bana kalırsa. Giden gitmiş şimdi, geriye kalanın ne olduğuna da siz karar verin işte.

Gol Sevinci

"Nostaljiden duygulanmak" mevzuunun bokunu çıkartmak istemem ama "Şu vaziyetimizde nasıl çıkartmayalım birader?" demekten de kendimi alamıyorum. Bu eski zaman sevinçleri bile daha samimi gelmiyor mu, Allah aşkına? Yoksa camia olarak kafayı mı çizdik biz?

Reklamsız Forma


Öyle aradan dereden bir fotoğraf.

Ne güzel duruyor.

Biraz da imkansızlığından olsa gerek...

14 Mart 2010 Pazar

Hikari no Senritsu (by Kalafina)


Sözleri Japonca. Anlayacak halimiz bile yok, yazması nerede... Ama melodi muazzam. En temizi klip. Meraklısı buyursun.

Ne Zaman Gördük?

Her ne meslek ile iştigal ediyor olursa olsun, ukala adamın işi rast gitmez arkadaş, onu bilir, onu söylerim ben.

Sen Türkiye'ye gelip "En Büyük" olmuş kulübün taraftarına "Ne zaman sekizde sekiz gördünüz lan gudikler?" diye artistlik yaparsan, kötü sonuçlardan sonra da böyle köy meydanından alınıp cinsi münasebete tabi tutulmuş sıpaya dönersin maalesef. Hocayla dalga geçmek, falan filan demesin kimse. Koca Fenerbahçe ile dalga geçenin kimler olduğu sonuçlardan belli.

"Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı" demiş eskiler. Kurumsallık, gözü kapatarak üç sene üst üste şampiyonluk sözleri içinse, uzun zaman önce tedavülden kalkmış olan "Eşek ölecek, ters dönecek, maslahatı güneş görecek" meselini hatırlatırım.

Rüya Takım

Hadi "Dünyada yoktur" demeyelim, ama çok azdır.

Bir takım düşünün; üst düzey Avrupa maçlarının üzerinden iki gün bile geçmeden kendi liginde oynayacak. Gık demeyecek. Her maçını sopayla dövüldüğü için oynuyormuş gözüken futbol takımının yanında, bu kızlara altın madalya yağdırılacak olsa yine hakları ödenmez.

Gerçekten de Fenerbahçe'nin voleybolcu kızlarını tarif etmek için istatistiklere, şunlara, bunlara gerek yok. Tarih yine yazsın tabii, "Sadece şu kadar set verdiler" falan diye ama paha biçilmez onlarca gün yaşatıp, onlarca anı biriktirdiler tribünlere ki bu bile tarih kitaplarına "Rüya Takım" olarak geçmelerine yeterli olacaktır.

Evet, kim ne derse desin, Fenerbahçe'nin yirmi birinci yüzyıldaki ilk "Rüya Takım" ünvanını haiz insanları, yukarıdaki resimde yer alıyor.

Fenerbahçe futbol takımının olası başarısızlığı yüzünden bu birbirinden değerli sporcuların yaptığı şeyler göz ardı olacaksa, yazıklar olsun öyle kurumsallığa ve taraftarlık birliğine...

Dünyanın En Büyük Spor Kulübü

"Eline sağlık Tolga abi, nam-ı diğer GROUPIZMIR" demekten başka bir şeye gerek yok.

Pankart ise zaten kendisini anlatıyor.

"Dünyanın En Büyük Spor Kulübü"