31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yıl Falan Filan

Nasıldı o deli şarkısı gibi olan?

Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, herkese kutlu olsun.
Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, herkese mutlu olsun.

Olur, olmaz, onu bilemem ancak temenni bazında olay bundan ibarettir işte. Ötesi yok.

Bir de özel istek... 2010 herkesi memleketine ve sevdiğine yakın etsin inşallah.

Fırat'ın dediği gibi "Süphaneke rabbim, dinimiz amin"

30 Aralık 2009 Çarşamba

Sürreal ve Muasır Medeniyet

Geçenlerde bizim memlekette birileri, bir kadının göbeğinden suşi falan yedi. Akabinde başkaları olayı kebap porsiyona çevirdiler, bir şeyler oldu. Detayını okumamıştım, başlıklardan tiksinip. Büyük Türk düşünürü Serdar Ortaç da zeytin falan yemişti. Kadına şarküteri muamelesi.. Neyse...

Sağı solu kurcalarken bu çıktı karşıma. Rahmetli Salvador Dali abimiz, 1940'ların sonunda olayı kültür-sanata vurmuş, çalışma masası yapmış ablanın tekini. Bir diğeri de arkada heykel-aranjman vaziyetinde. Sürreal dedin mi senden başkasını tanımam, bıyık Dali.

Muasır medeniyet seviyesi bu değildir tabii ama bizimki hiç değildir be kardeşim!

Sporu Ne Kurtaracak?

İnsanların görünce hafif şaşırdığı, pek azının önemsediği, çoğunluğun ise "Ehe ehe.. Ne komik lan" diye karşıladığı ve ertesi gün unuttuğu bir şey oldu geçenlerde. Erzurumsporlu oyuncuların protestosu. Haberi burada.

Uzun süredir hemen hemen hiç televizyon seyretmiyorum. Boş kalan vakitlerin çoğu internette okuyarak geçiyor.. Buna rağmen ilaç için bir iki yazı ve bir kaç tane satır dışında hiç bir şeye rastlamadım bu konuya dair. Halbuki olay mühim. Parantez açıp söylemek gerek; Can Kozanoğlu'nun yazısı zaten söyleyecek fazla bir şey bırakmamış. Müthiş basınımızın usta kalemleri ajans haberlerini kopyala-yapıştır yapacaklarına bu yazıyı alsalar ya...

Takımın adı Erzurumspor olmuş, başka bir şey olmuş, ehemmiyet orada değil. Bu ülke yüzme şampiyonası için, en büyük basketbol salonunu apar havuza çevirme gibi bir rezalete imza attı yakın zamanda. Hangi branş olduğu da önemli değil; federasyonlar ve kurulları ciddi birer denetlemeye tabi tutulsalar, kim bilir ne herzeler çıkacak ortaya. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ndeki sümenlerin altı kurcalansa neler çıkar, yine kim bilir.

Oysa bütün bunlardan rahatsız olmadan ve hiçbirisine değinmeden spor yazıp, çizen insanlar var bu ülkede. Bunca pisliğin içinde ya "alışmış kudurmuştan beterdir" oynuyorlar ya da o pislikle besleniyorlar, diye düşünüyor insan.

Ondan sonra "Eskiler-Yeniler" tartışması çıkıyor alev alev. Evet, yeni spor yazarları hata yapıyor olabilir. Belki zaman zaman had aştıkları bile oluyordur. Ama Allah aşkına eskiler de "O futbolu bilmiyor", "Beriki neden oynamıyor", "Federasyon neden falancaya kıyak geçiyor" yazmaktan başka ne yaptıklarını bir açıklasınlar. Yeni nesillere ne miras bıraktıklarını sorgulasınlar.

"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey" var ya hani. Mikro düşünelim biz, Dünya'da gözümüz olmasın. Mesela sporu ne kurtarır? Adamlık mı? Boku yedik o zaman, kurtulmaz bizim sporumuz. Sporcusu, emeklisi, yöneticisi, çalıştıranı, yazanı, çizeni, yorumlayanı; adam kıtlığında kıran var çünkü.

Nausicaä of the Valley of the Wind

Anime başladık, anime gidelim.

Sene 1984. Hayao Miyazaki hem yazmış, hem yönetmiş. Ghibli henüz kurulmadan çekilmiş olmasına rağmen, stüdyonun işleri arasında gözüküyor.

İzlerken çok da fazla kendimi kaptırmadığım bir anime oldu, desem yalan olmaz. Belki yakın konusuyla 13 sene sonra çekilecek ve bundan önce izlendiği için her türlü beklentiyi üst düzeye çekecek olan Mononoke-Hime'ye benzemesinin de payı vardır kendi adıma. Ama yine de güzel bir film.

Dünyanın başına gelen ve doğayı çökerten büyük felaketten 1.000 yıl sonra geçiyor hadiseler. "Sea of Decay" denen bir mantarsı sürekli zehir saçarak ilerliyor. Hayatta kalabilmiş insanlar kolonilere ayrılmış ve hem birbirlerine, hem de bu zehire karşı savaşıyorlar. Arada tarafsız, halim selim yaşayanlar da var. Rüzgarlı Vadi'de takılan prenses Nausicaä ve cemaati de bunlardan biri. Nausicaä da aynı Mononoke gibi "Hime" yani prenses; ve yine tıpkı Mononoke gibi doğa dostu. Planörüyle sık sık ormanlara gidip, oradaki hayvanlarla takılıyor. Gerçi "hayvan" yanlış oldu, böcek demek gerek. Zira hilkatten çirkin birbirinden tuhaf böcekler takılıyor ormanlarda. Bir de bunların "Ohmu" denen devasaları var. Kızınca vücudu üzerindeki sürüyle gözü kırmızıya dönen bu ormanın kralı böcek, sinir yaptığı zaman hem "Taş yok mu, taş?" diye delleniyor, hem de kahveden adam çağırır gibi diğerlerini toplayıp şehirleri basıyor.

Savaşın Rüzgarlı Vadi'ye kadar gelmesini ve Nausicaä sayesinde Dünya'nın yeniden huzura kavuşmasını anlatan bu iki saatlik yapımın müzikleri mükemmel. Ya da bana öyle geldi, bilemiyorum.

Filmin bir diğer ilginç yanı da seslendirme kadrosu... 2005'de yapılan İngilizce seslendirme eşliğinde izleyenler bir kaç tane tanıdık sesle karşılaşacaklar. Star Trek'ten Jean-Luc Picard olarak tanıdığımız Patrick Stewart, Battle Star Galactica'da Amiral William Adama'yı oynayan Edward James Olmos, kalplerde Pulp Fiction ile taht kuran Uma Thurman, ve bizim Luke Skywalker, Mark Hamill. Her ne kadar "Noooooaoaaoooaaööeee" diye bağırmasa da hemen tanıdım sesinden keratayı. Bak yine aklıma geldi, ağır ol lan biraz, siyah giymekle Jedi Master olunmaz.

Sora No Otoshimono

Bir diğer mangadan çevirme ruh hastası anime ile daha birlikteyiz.

2007 Mayıs ayından bu yana devam eden, İngilizce namıyla "What Fell from the Sky", on üç bölümlük anime versiyonuyla zuhur etmişti. 4 Ekim'de başlayan seri, 27 Aralık'ta sona erdi.

Kucakta ufalmış hali ile gördüğümüz ve "Barışçıl ve sakin bir yaşam" mottosu ile ortalarda gezen Tomoki Sakurai, ana karakterimiz.

Bankta oturan trionun sağında yer alan ve gizliden gizliye ince bir sapık olan bu liseli kardeşimizin çocukluk arkadaşı ve komşusu olan Sohara Mitsuki durup durup, Tomoki'nin kafasını gözünü yarmakla meşgul.

Resimde yer almayan ve büyük bir Yakuza ailesinin kızı olan Mikako Satsukitane nam okul konseyi başkanı ile nehir kenarında yaşarken kendisini ilme ve fenne adamış arkadaşı Eishiro Sugata ise dizinin diğer insan karakterleri.

İnsan olmayanlar ise "Angeloid" diye anılan ve gökten gelen pembe saçlı Ikaros ve mavi saçlı Nymph.

Tabii insanın aklına "Nymph" denince ilk olarak başka şeyler geliyor modern psikoloji sayesinde ama "Güneşe doğru uçacağım" gazıyla balmumundan kanatlarını eritip, düşerek hakkın rahmetine kavuşan Ikaros'un yanına, aynı mitolojiden peri benzeri bir şeyin gelmesi normal sayılır; sapık bir durum yok.

Konunun özü klasik... Sakin bir kasaba, şenlikli bir okul ve okulun popüler öğrencilerinin manyaklıkları...

Devamında, gökten pat diye düşen hafıza kaybına uğramış bir angeloidin (Ikarus) ve onu geri götürmek üzere emir alan bir diğerinin (Nymph) bu kadroya katılması ile zaman içinde herkesin birbirine bağlanarak çok iyi arkadaş olmasını çekemeyen asıl angeloid sahiplerinin ortamın anasını bellemek istemesi geliyor.

Klasik makara kukara unsurları ve Kemalettin Tuğcu motifleri ile bezeli bir anime olduğunu söylemeye gerek yok. Hemen her farklı yapımda aynı şekiller yer almasına ve konular aşağı yukarı tahmin edilebilir olmasına rağmen nasıl oluyor da bir oturuşta 7-8 bölüm izleyebiliyorum, hala akıl sır erdirebilmiş değilim. 13 bölüm çarpı 20 dakikadan, 4 küsur saati de buna gömdük. Herkes çıksın kerevetine...

29 Aralık 2009 Salı

Mekansızlar

Stanley Kubrick on üçüncü yaş gününde babasının hediye ettiği kamera ile başlamış fotoğrafçılık macerasına.

Bu fotoğrafı da, 1947 senesinde, 19 yaşındayken çekmiş. Lojistik sıkıntısı çeken iki sevgili midir, biraz hava almak için mi yangın çıkışına gelmişlerdir, bilinmez. Neticede New York merkez, kafasına göre herkes.

Söz kendisine gelmişken anmamak olmaz. Bu tarihten 33 sene sonra da Shining'i çekti Stanley baba. Nur içinde yatsın.

Hepimiz Sersemiz Ya!

Daha üzerinden uzun bir zaman geçmemiş "Bir 2010 Masalı" yazısının. Orada Nedim Karakaş'tan inciler vardı ufaktan. Dün de istiridyenin kabuğu açılmış.

Öcal kardeşimiz FBTV'de rastlamış Nedim Bey'e. Sözü ona bırakalım.

"Fbtv'de yayınlanan amatör şubeler 2009 programında bir cümle dikkatimi çekti.

Nedim Karakaş "Eğer bir aksilik olmazsa gruptan çıkacağız" dedi. "Hedef Top 16. Bundan sonra gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz" diye devam etti.

Bu cümlenin üstüne neler yazılır söylenir bilemiyorum ama 2010 hedefiyle tam bir tezat oluşturduğu kesin.

"Camianın hedefi sürekli birincilik olduğu için geçen sene başarısız bir yıl geçirdik" diye ekledi.

Burada göreceli olarak "İkincilik de küçümsenecek bir derece değildir" anlamı çıkartılmak isteniyorsa ayıptır. Zaten 2 takımın olduğu bir ligde ikincilik ile ilgili yorum bardağa nasıl baktığına bağlı. Ben açıkçası boş görüyorum.

Bunu eleştirmek için yazmadım. Yalnız "Bir aksilik olmazsa gruptan çıkacağız" demek bir Fenerbahçe taraftarı olarak beni üzdü.

"Böyle mi olacaktık" dedirten bir cümle... Belki erkek basketbol takımındaki vizyonun bir göstergesi."

Sormak lazım Nedim abiye.

Bu kadar yalan bünyeyi bozmuyor mu, Nedim abi?

Şu söylediklerine mi inanalım, bunlara mı, Nedim abi?

"En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun" demişler ya; sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın, Nedim abi?

Ayı

Blogların Amiral Gemisi'nde gördüm fotoğrafı.

Yüzü dönük olmadığı için tamamlayıcı aksesuarı göremiyoruz ama onun dışında bir "Basketbol Şube Kaptanı"nda olması gereken her özellik var gibi gözüküyor. Hazır mevki de boşken, acaba?

Japonya & İstiklal Marşı

Banu Güven, geçen günkü yazısında yer vermiş bu güzel olaya.

Pangea Day organizasyonunun "Ever try singing another country's national anthem?" sloganıyla duyurduğu videoların içerisinde bir Japon topluluğun performans sergilediği Türk Milli Marşı da var.

Linki ise şurada.

Marina'nın okuduğu marşa diyecek fazla bir şeyim yok. Onun canı sağ olsun kafi... Keşke içtenlik ve mecburiyetten doğan içtenlik arasındaki çizgi bu kadar ince olmasaydı memlekette.

Lakin bu yukarıdaki şekilde söylenen İstiklal Marşı da bir başka güzel olmuş. Japonya deyince iş ahlakı, iş ahlakı deyince de Reşat Çiğiltepe geldi aklıma bir anda.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Ana Rahmi

Ana rahmindeki köpek yavrusu.

bizibozmaz.com'da gördüm belgesele dair bilgiyi. Anne karnında çeşit çeşit hayvana dair detaylar var. İsmi "Extraordinary Animals In The Womb"

Kaçırmışız gözden. Üzüldüm. Fellik fellik aradım, buldum. Hafta sonunda izlemek üzere klasöre kaldırdım.

Bizibozmaz, güzel bitirmiş:
Başlangıçta herkes eşit !

İzmir Suikasti : İnfazlar - 2

Kandemir'in "İzmir Suikastinin İç Yüzü" kitabından devam...
-----------------------------------
Baş cellat Selanik kıptilerinden Ali'nin anlattığına göre hapishaneden ilk getirilen Şükrü, Hükümet Konağının Kemeraltı tarafındaki büyük kapısı önüne kurulmuş olan sehpayı görür görmez -çarpacakmış gibi- hızla hemen başını geriye atarak: Vah! Vah! Vah!.. diye titreyerek duraklamış, sonra sessizce başını eğmiş, kendini cellada terk etmiştir. Cellat Ali de bütün mahareti ve çevikliği ile ipin halkasını, bir hamlede boynuna geçirip, ayaklarının altındaki iskemleyi devireceği anca, yani tam boğulurken ip kopmuş, Şükrü de, bir lahzalık bir asılışla bir külçe halinde yere yuvarlanmıştır. Herkes telaşla o tarafa doğru koşuşurken, cellat Ali kendine yardım edenlerle birlikte, yarı ölü hale gelen Şükrü'yü kucaklayarak, karşı köşedeki sehpaya götürüp, tekrar asmıştır. Bu esnada, yani bir ölümden kurtulup, bir ölüme gidiş esnasında Şükrü'nün, boğuk bir hırıltından başka sesi çıkmamıştır.

Arkasından, taksiyle Hafız Mehmet getirilmiştir. Biraz evvel Şükrü asılırken ipi kopan sehpaya doğru sendeleye sendeleye götürülürken, Hafız Mehmet gözlerini yummuş; hiçbir şey görmek istemediğini, ne olacaksa çabuk olup bitmesini mırıldanıyordu. Kopan ipi değiştiren celladın: Şöyle buyurun Hafız Bey ! deyişi üzerine gösterilen sandalyeye çıkarken faltaşı gibi açılan gözlerini sehpaya dikmiş: Zulüm... Zulüm... Zulüm! diye içini çekerek, ip boynuna geçirilirken de:

- Zulüm ile yapılan bina payidar olmaz!.. feryadını koparmıştır.

Rüştü Paşa, Hükümet Konağı önündeki sehpaya götürülürken, gözlerinden yaşlar boşanıyordu:

- Korkumdan değil.. Harp meydanlarında bin defa ölüme göğüs gerdim.. Fakat gözlerimi bile kırpmadım. Ölümün böylesi kahrediyor insanı. Ne olur, beni kurşuna dizin! Bu son arzumu yapın... Ve bilin ki masumum. Bir hatanın kurbanıyım... Beni boşu boşuna itham ediyorlar. Suikast teşebbüsünü duyunca kaç defa yapmayın hem kendinizi, hem muhalefeti mahvedeceksiniz, dedim. Bilir miydim dinlenmeyeceğini? derken, orada, bu faciayı seyretmekte olan İstiklal Mahkemesi azalarından biri:

- Yalnız muhalefet mi Paşa? deyince, Rüştü Paşa, ona dönerek:

- Muhalefet dolayısıyle hepimize, memlekete... cevabını vermiş, sonra; Ellerim kelepçeli, size yardım edemiyorum, göz yaşlarımı bile silemiyorum. Silin kuzum... İpi de geçirin!.. Ha şöyle.. diye cellada bakarak, bir Ahh!.. nidası ile asılıp can vermiştir.

Arif taksiden indirilirken: Çıkarın şu kelepçeleri! Kaçacak değiliz ya.. Başım çok ağrıyor, nedir bu eza, cefa? diye etrafına çıkışıyor ve metanetini muhafazaya çalışıyor, koluna girmek isteyenleri itiyor. Bırakın ben kendim giderim... Size ne oluyor, çekilin! diyordu. Tam sehpanın altına gelince birdenbire durdu:

- Hani Paşadan cevap yok mu? Verir mutlaka verir... Beş dakika bekleyelim... diyordu. Tabii beklenemezdi...

Abidin son derece soğukkanlı metin görünüyor; Bırakın intihar edeyim. Ölümümü istemiyor musunuz? Bırakın ben kendim yapayım. Böyle ölmek istemem... diye dayatıyordu. Sehpanın altındaki sandalyeye çıkarılınca cellada dönmüş:

- Bari ipi kendim geçireyim... Sana zahmet olmasın, ver şunu... diyordu.

İsmail Canbolat kışla önündeki sehpaya götürülürken metindi. Hiçbir şey olmuyormuş gibi sakin, ağır ağır yürüyerek, durdu. Bu esnada ipi boynuna geçirmekte olan celladın gözlüğünü almak isteyişine sinirlendi:

- Bırak gözlüğümü! Vazifene bak!

Tam o sırada vazifeli jandarma zabitlerinden biri telaşla koşup gelerek: Canbolat bu mu? diye cellada sorduktan sonra ona sokulmuş kim ve gazap dolu bir sesle: Nasıl?.. Erenköyünde zavallı, masum inzibat çavuşunu vurur musun!.. İşte intikamı alınıyor! diye bağırmıştı. Canbolat, bu zabite dik dik bakmakla iktifa etti. Hiç sesini çıkarmadı.

Sarı Efe Edip suikastın yapılacağı yere yakın ikinci Beyler Sokağı başındaki sehpaya çıkarılırken hiç sesini çıkarmamış, yalnız cellada: Beni fazla eziyete sokma, elini çabuk tut.. demiş, cellat başı Ali de:

- Haydi... Haydi... Merak etme bir lahzalık iş. Dişini sık! cevabını vererek sandalyeye tekmeyi vurmuştur.

Ziya Hurşid tam suikast yapmayı kararlaştırdığı yerde Kemeraltı Camii'nin köşesinde asılmıştır. Sehpaya yaklaşırken yanındakilere soruyordu:

- En son gelir bezme ekabir derler ya... Ben de sonuncu asılan mıyım? Cevap alamayınca sesini yükseltti:

- Ben zaten başka şey beklemiyordum. Sizin elinizden yalnız bu gelir.. Amma bu da bir zevk. Hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, namusuyla ölmek daha hayırlıdır. Zahmet buyurmayın, ben işimi kendim görürüm... Ve sehpaya bakarak:

- Ne mükemmel şey! Salıncağa da benziyor. Yüksekliğine de diyecek yok, yerde kalan insanlara yüksekten bakacağım... İstediğim de buydu... derken etrafındaki kalabalık arasında birine gözünü dikerek:

- Kılıç Ali mi o? Nerede bakayım? deyince, Celladın rivayetine göre Kılıç Ali de görünmemek için çömelivermiştir.

Bu esnada işini bir an evvel bitirmek telaşında olan celladın:

- Aman Bey'im... Vakit geçiyor, çabuk ol.. deyişine gülen Ziya Hurşid:

- Acelen ne be kuzum telaş etme... Ölecek ben değil miyim? Gidiyorum işte... Dünya sana kalacak. Merak etme... Beş dakika sonra öbür tarafta, soyuna sopuna kavuşacağım. Mektubun falan varsa ver de götüreyim. Haydi Allahaısmarladık... demiş ve Polis Müdürü Azmi Bey'in:

- Uğurlar olsun... cevabına gülümseyerek can vermiştir.

Hükümet meydanının denize yakın tramvay durağı önünde Halis Turgut, otomobilden indirilip de sehpayı görünce: Hey Allahım! Hey Allahım! diye bir müddet söylendikten sonra, hiçbir harekette bulunmadan, sessizce kendini cellada teslim etmiş, yalnız son anında:

- Ben ölüyorum amma fikrim ölmez. Yaşasın Türklük! diye bağırmıştır.

Baytar Rasim; kışla kapısının önündeki sehpaya doğru götürülürken:

- Akşam rüyamda görmüştüm, buyur bakalım, işte şimdi karşımda... Her zaman rüyam böyle çıksaydı ya... diye bir hayli konuşmuş, son sözü de:

- Yolcu yolunda gerek... Haklı haksız gidiyoruz işte... olmuştur.

Çopur Hilmi, sessiz sedasız gitmiştir.

Gürcü Yusuf da öyle.. Dili tutulmuş bir vaziyette daha sehpaya çekilmeden ölmüş gitmiş gibiydi.

Laz İsmail: Çabuk olup biter mi bu iş? Nasıl olacak acaba? diye diye, otomobilden indirilip sehpaya yaklaşınca, gözlerini açmış:

- Vay anasını bu ha!.. Ben de başka bir şey zannediyordum. Bunu çok seyrettim... Haydi öyleyse. Gayret bizden kuvvet sizden. Amma tez olun, canımı çok acıtmayın. İpimi boğazıma iyi geçirin, ne olacaksa olsun bitsin... Allah taksiratımızı affetsin! diye gitmiştir.

Böylece sabahın üçüne kadar bütün mahkumlar asılmış bitmişti. Asılanların göğüslerine takılan kağıtlarda şu satırlar vardı:

"Türk vatan ve namusunu kurtaran Aziz Reisicumhur Hazretlerine suikast icra ve heyeti vekileyi iskat ve taklibi hükümet edecekleri bir anda derdest edilip bilmuhakeme, mücrimiyeti sabit olan ve Ceza Kanununun 55 inci maddesi delaletiyle 57 inci maddei mahsusasına tevfikan sulben idamına karar verilen (.........) dır."

Maznunlar saat 10'a kadar sehpalarda bırakılarak akın akın gelen meraklılara teşhir edilmişler, ondan sonra arabalara yüklenen cesetler evvela karantinadaki Merkez Hastahanesine götürülüp, üstlerindeki eşyalar alınmış ve oradan Kadife Kale civarındaki Kokluca mezarlığına sevk edilerek gömülmüşlerdir.

İhtiyar ?

Bizde "Bayrak Adam" olmak yasak. Olur gibi olduğun zaman, teknik sorumluluk öneriyorlar hemen. Hizmetler için teşekkür edip (!) "Git" demenin usulca ve Uslucası.

Damir'in ne şartlar altında takımda kaldığını, nelerin üstesinden geldiğini basketbolla biraz ilgilenen herkes biliyor. Muazzam oynadığı bir maçın ardından hocasının kendisiyle ilgili sözleri de ipucu veriyor ya, neyse. Artık Tanjeviç'in söylediklerinin kusuruna bakılmaz. 2010 yüzü suyu hürmetine misafir o.

Dönelim Mrsiç'e... Rakamlarını gözden geçirirken dikkat çekici bir şeye rastladım.

İhtiyar Mrsiç'in (?) Euroleague'de oynadığı toplam maç sayısı 56 olmuş. Oğuz'dan sonra (57) en çok maça çıkan oyuncu durumunda. Aldığı süreye bakılacak olursa; 1.158 dakika forma giyen Damir'i yine, bu kez Ömer Onan'ın (1.222) arkasından, ikincilikte görüyoruz.

Toplu istatistiklerle bitirelim.

56 maç
21 dakika
8.2 sayı
1.0 ribaunt
1.4 asist
% 63.3 iki sayılık isabet ( 31/49 )
% 43.0 üç sayılık isabet ( 116/270 )
% 82.2 serbest atış isabeti ( 37/45 )

Böyleyken böyle... Mrsiç, Kartal tüyü yolmaya devam ediyor.

Gülümse !

Tanjeviç vardı, Final Four vardı, genç Slovenlerin vardı senin.
Ama sen başkasın, anlıyor musun, başkasın.

Sen anlıyor musun bilmem ama; hangi yüzle arkadaş, ben onu hiç anlamıyorum.

2010 Anime-Manga Yılı

2010 "Türkiye'de Japonya Yılı" olacakmış. Benim için İstanbul'un Kültür Başkenti olmasından daha önemli bir hadise.

Aha bu da resmi sitesi.

Ucundan bucağından anime-manga olayına değinilirse, çok büyük hayır duamızı alırsınız, saygıdeğer Japon ve Türk büyüklerimiz.

Bakın "Onegai" diyorum, yapmazsanız "Sumimase" falan dinlemem, gücenirim diyorum.

Cappie'nin Ev Halleri


Özledik seni be !

26 Aralık 2009 Cumartesi

Sevişme Uzmanı RTÜK

RTÜK sevişme eylemi ile arasındaki husumeti bir türlü sona erdiremedi.



Aşk-ı Memnu ismindeki aslen gereksiz dizide meydana gelen sevişme sahnesinden sonra Dolce&Gabana reklamına kafayı takan RTÜK, "Bu kadar acayiplik bize yetmez, daha uçuk şeyler yapmamız lazım" demiş olacak ki şimdi de yabancı dizilerdeki cima vaziyetlerine kafayı takmış. Hem de ne takma...

Bir grup devlet memuru oturduğu yerden sevişme sahnesi izleyip, bunlarla ilgili uyarı yazılarını kanallara göndererek para kazanıyor. Bu hilkatten abaza vatandaşların, uyarı yazdıkları dizileri izledikten sonraki tuvalet mesaileri de göz önüne alınacak olursa "Salla başını, al maaşını" bu olsa gerek, diye düşünmeden edemiyor insan.

Bir tarafta kadını kadın değil de öküzmüş yerine koyan o belli programların saçmalığı, diğer tarafta izdivaç kavramını hiç olmadığı kadar ayaklar altına alan abeslikler varken RTÜK neden yabancı dizilere sarar, onu anlamak mümkün değil ama kafa yormamak lazım. Memleketin kuruluşundan bu yana anasını belleyen "bürokrat zihniyeti" bu. En hızlı devrim yıllarında, en cevval devrimcilerin bile yenildiği o zihniyeti tutmak pek mümkün değil. Onun yaptıklarını okurken acı kahkahaları tutmak da öyle.

Bakalım ne yazmış arkadaşlar raporda?

"Nip/Tuck'ta cinsel ilişki sahnelerinde çiftler çıplak bir halde sevişirken ekrana getirilmektedir"

"Gossip Girl'de gençlerin sevişme, öpüşme sahneleri senaryonun gerektirmediği kadar abartılı bir şekilde verilmektedir"

Demek ki neymiş, sevişme çıplak olmazmış. Fakat elbiseyle nasıl olduğu izah edilmemiş. Muamma olarak kalmış.

Ayrıca "senaryonun gerektirdiği sevişme düzeyi" nedir, ona da açıklama getirilmemiş. Halbuki detaylı bir anlatım gerekirdi. Neresinden öpülsün, neresinden sıkılsın gibi.

Hükümet ve muhalefet "Memlekette neden açılımlar istendiği gibi olmuyor?" sorusunun cevabını kendi diplerinde bulunan kurumlarda aramalı. Zira bu taassup falan değil, düpedüz manyaklık.

25 Aralık 2009 Cuma

Lupin III

Arsen Lupen... Filmdeki adıyla, Rupan Sensei... Önce dizi olarak ortaya çıkan seri, sonrasında "Castle of Cogliostro" ismiyle animasyon filmi olmuş. Aynı zamanda bir Hayao Miyazaki eseri olduğu için fazladan ilgimize mazhar...

Studio Ghibli'nin wikipedia sayfasında "released before the formation of Studio Ghibli" ibaresiyle, tam 30 yıl önce, 15 Aralık 1979'da piyasaya çıktığı yazıyor filmin. Evet, günümüz şartlarına göre son derece iptidai gözüküyor ama izlerken de yağ gibi akıyor mübarek.

Arsen Lupen'in torunu Lupin III, kadrolu kankaları Daisuke Jigen ile Goemon Ishikawa, "bir gün hısım, bir gün hasım" dişi ajan Fujiko Mine ve idealist dedektif Koichi Zenigata demirbaşlar.

Kötü kalpli Count Cagliostro ile büyük hazineye sahip olmak için akraba evliliği yapacağı talihsiz ve isteksiz gelin adayı Clarisse (ki fena halde Clementine'e benziyor) ise filmin konusunu oluşturuyor.

Bulun, izleyin. Pişman olmazsınız. Valla lan!

Yeni Karate Kid



Ralph Macchio'nun yerini Will Smith'ten olma Jaden Smith, Pat Morita'nın yerini ise Jackie Chan almış.

Muhabbet Çin'de geçiyor bu kez. Hikaye aynı; evrensel kümenin elemanları da öyle...

Sevmediği bir mekana taşınan ve alışkanlıkları arkada bıraktığına bozulmuş bir genç, memleketi terk etmeye mecbur kalmış annesi, güzel yerel kız, mahallenin kızına yan gözle bakılmasını hazmedemeyen götü kalkık ortam gençliği, her zaman mazlumdan yana olan halk kahramanı ve gönül insanı gibi hafiften yaşlı karate üstadı bir araya gelince ne çıkar? Bu çıkıyor.

Her şey iyi hoş ama, şu yukarıdaki fragmanın 36. saniyesinde "I wanna go home" derken yaptığı hareketler yüzünden çocuktan tiksindim. Daniel-San'ın da bir ara "Fuji Dağı'nı ben yarattım" havaları vardı ama saftı yine. Bu hafif piç gibi duruyor. Üstada saygım olmasa, ağzını kırıversinler derdim.

24 Aralık 2009 Perşembe

Dua

Aşağıdaki hale gelen, Filipinler'deki Mayon Yanardağı'nın çevresinde yaşayan çocuklar.

Gerçi halkın hemen hemen tamamı tahliye edildi ama öncesinde bu durumda dua ediyorlardı.

"O an" tadında bir fotoğraf... Çok ekşi tadında...

Güle Güle Cüneyt Gökçer


Nur içinde yat...

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kadın

Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" isimli kitabından...

------------------------------------------------

Osmanlı topluluğunda kadın, taassuba karşı devletin başlıca tavizi idi. Taassup için ahlak, ırz, ırz da bilhassa kadın demektir. İstanbul'da kadınların ırzından yalnız kocaları, ana babaları sorumlu değil idiler. Bütün mahalle halkı aile hayatını kontrol ederdi. Bir eve kadın alındığı haberi duyuldu mu, imam, bekçi ve belli başlı mahalle eşrafı gider, o evi basardı. Çatı arasına ve kümese kadar aramadığı yer bırakmazdı. Sokakta herkes kadın kıyafetine karışmak hakkını kendinde görürdü. Yüzler, eller, kollar ve bacaklar iyice kapanmalı, çarşaflar vücut biçimini hiç sezdirmemeli, peçeler bir süs değil, tam bir örtü olmalı idi. Bazı kibar semtlerde ve Beyoğlu'nda bu disiplin biraz gevşerdi. Fakat harp, pahalılık gibi hadiseler olduğu veya idare aleyhine dedikodular arttığı vakit, hemen kadın kılığı günün meselesi haline gelirdi. Kadın erkekle bir arabaya binemezdi. Vapurlarda, tramvaylarda, muhallebici dükkanlarında kadın yerleri perde veya kafesle erkek yerlerinden ayrılmıştı. Mesirelere kadar her yerde harem kısmı vardı.

1908 Meşrutiyeti'nden sonra dahi mesela kız mekteplerinde edebiyat hocası harem ağası idi. Batılı tefekkür adamı, bir milletin medeniyetini ölçmek istiyor musunuz, kadına nasıl muamele ettiğine bakınız, der. Osmanlı topluluğunda bu bir dişi muamelesi idi.

Türkçe oynayan tiyatrolarda kadın rolü, bilhassa Ermenilerde idi. Ortaoyununda kadın "zenne"dir: Yani kadın rolünde yaşmaklı bir erkek!

Kaçgöç hemen hemen umumidir. Evinin kadınlarını yakın erkek ahbapları ile tanıştıran açılmış aileler bile, erkek misafirlerini selamlıkta kabul ermek, "dile düşmemek" zorunda idiler. Rahmetli Müşir Ethem Paşa'nın bir fıkrasını duymuştum. Girit'te vali iken bir konsolosun davetine gitmiş. Hristiyanlar ve ecnebiler kadınlı erkekli imişler. Kendisine:

- Bakınız, biz bu davetlere kadınlarımızla geliyoruz. Siz niçin böyle yapmazsınız? diye sormuşlar.

Pek Fransızca bilmeyen rahmetli Müşir:

- Yoo, demiş, bizde femme maison, clef poche (Bizde kadın evde, anahtarı cepte)

Hamdullah Suphi, Türk ocaklarında Türk kadınını piyano konserleri veya konferans vermek üzere sahneye çağırdığı zaman, bu, zamanın büyük hadiseleri arasına geçmişti.

Bununla beraber harem, artık selamlık duvarını zorluyordu. Edebiyat, kadın davasını tutuyordu. Birinci Dünya Harbi gelince, bu da geri kaldı. Hele bozgunlar üzerine Enver Paşa halk arasındaki dedikoduları durdurmak için kadın tavizine girişti. Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek üzere bir komisyon bile kurulmuştu. Bir gün bir polis müdürü, Ada otellerinden birinde bir karı kocanın beraber oturduklarını duyunca, bizzat otele giderek kadını sokağa atmıştı.

Çanakkale cephesinde dövüşen büyük rütbeli bir subayın, anaları Alman olan kızları bir gün Alman davetlileri ile buluşmuşlar. Enver Paşa bunu duyunca, cephede harp eden babayı hemen emekliye ayırmıştır. O aileden bir hanımla evli olan bir rüsumat memurunun da vazifesine nihayet verdirmiştir.

Mütareke gazetelerini okuyan, Osmanlı saltanatının sanki kadınlar yüzünden batmış olduğunu zanneder. Mondros'ta teslim olmuşuz, kadına hücum. Düşman donanmaları İstanbul Limanı'na demirlemişler, kadına hücum. Hazne dar, o ay maaş çıkmamış, kadına hücum. Gazetelerin birçoğunda İstanbul polis müdürlüğü kadın meselesi ile alakalanmadığı için tenkit edilmekte idi.

Fakat kadınlar, bilhassa Beyoğlu ve Kadıköy semtlerinde, ecnebi işgali sırasında, hayli serbestleşme denemesinde bulunmuşlardır.

------ O ------

Mustafa Kemal'in anlattığına göre, İsmet ve Fevzi Paşalar, devrimlere başlamazdan önce, kendisine evlenmek tavsiyesinde bulunmuşlar. Yeni ve gerçek hürriyet devri, kadınla başlayacaktı. Kadın hayata katılacaktı. Halbuki biz 1923'de Ankara'ya gittiğimiz vakit, ora hayatını İstanbul'dan da çok geri bulmuştuk. Ankara'da İstanbul alafrangalarından hemen hemen hiçbir aile yoktu. Çankaya'da oturan birkaç uyanık milliyetçi, kendi aralarında erkekli kadınlı buluşmakta idiler. Fakat sokak tamamıyla kadınsızdı. Cinsi ahlak da bu yüzden, pek aşağı idi. Hatta burada zikretmekten utandığım bir ağız tamimi yapıldığını hatırlıyorum.

Mustafa Kemal dar kabı kıracaktı.

Burada devrimci Mustafa Kemal'in hayran kaldığım bir özelliğini anlatmalıyım. Mustafa Kemal, bir Şarklının tamamıyla zıddına, kendi mizaç ve adetlerini çiğneyerek fikir kahramanlığı etmiştir. Sevdiği musiki alaturka, inandığı ise Garp musikisi idi. Evinden alaturka musikiyi eksik etmemişken, milli eğitimde yalnız Batı musikisini tutmuştur. Daima musikisiz devrim olmaz, sözünü tekrar eder "-Çocuklarımızın ve gelecek nesillerin musikisi, Garp medeniyetinin musikisidir" derdi. Garp musikisinin ancak pek hafiflerinden zevk almakla beraber, hemen hemen bütün inceliklerini kavradığı alaturka musiki ile onun arasında ve alaturka lehine bir mukayese yaptığını hatırlamıyorum.

Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını büyün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medeni kanunla Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanının sonuçları ile karşılaşmak lazım gelince "- Bize göre değil ha çocuklar..." derdi.

Devrimci ve ıslahatçı Mustafa Kemal, bir beyin adamı idi. Beyni, kendi kalbinin de bütün isyanlarını ezerdi. Bir gün bir Türk armasına hangi timsaller konacağı tartışıldığı sırada, eski Türk kurdundan bahsedilmesi üzerine:

- Timsal... timsal... İnsan zekasıdır timsal, diye haykırmıştı.

Zeka, akıl ve müspet ilim, onun saygısı yalnız bunlara olmuştur.

Kadını kurtaracaktı. Kurtarmak için önce açmalı idi. Haremi yıkmalı idi. İlk yapılan işlerden biri, İstanbul tramvayları ile vapurlarındaki perdelerin kaldırılması olmuştur. Gariptir, o sırada pek aydın ve ileri bir İstanbul hanımı ile, Halide Edip'le (Adıvar) konuşuyordum. Hanım, Ankara aleyhindeki cepheye katılmıştı. Bana:

- Hem efendim bizim peçelerimize, perdelerimize ne karışıyorsunuz, demişti.

Pek talihsiz adamdı Mustafa Kemal! Fakat talihinden de kuvvetli idi. Fikirlerini en çok anlayabilecek olanların, rüyalarında görmedikleri ve ilk gençliklerinden beri özledikleri ıslahat tedbirlerini tatbik ettiği zaman, onların mırıldandıklarını görmüştür.

Dikta perde idi. Dikta peçe idi. Kara kuvvetin ve taassubun diktası altında şark köleliği ömrü sürenler, kendilerini bu diktadan kurtaran inkılapçıya:

- Ben senden hürriyet istedim mi? demek istiyorlardı.

Kerpiçten bir okulu, galiba bir Rum okulu imiş, Hamdullah Suphi, Türk Ocağı'na çevirmişti. Mustafa Kemal ilk defa arkadaşlarını hanımları ile oraya davet etti.

Hala gözümün önündedir. Salonun bir tarafında kadınlar, bir tarafında da erkekler toplu olarak oturmuşlardı. Ayakta yalnız birkaç uyanık hanım vardı. Kadınlar büfeye gidip bir şey yemek için bile kımıldamıyorlardı. Hiç kimse kimseye ailece takdim edilmiyordu. Kadınlar erkeklerin göz hapsinde idiler. Mustafa Kemal bize:

- Çocuklar, ayaktaki hanımlara itibar ediniz. İkram ediniz. Oturanları kıskandıralım. Yavaş yavaş hepsi kalkar, diyordu.

Yavaş yavaş hepsi, fakat o akşam değil, bir iki yıl içinde yerlerinden kalktılar ve topluluğa karıştılar.

- Elbet, bu açılışta biz de kurbanlar vereceğiz, fakat nihayet alışacaklar, diyordu.

Kadın hareketi büyük bir hızla gelişti. Mustafa Kemal ve İsmet Paşa davetlerin kadınlı olmasına bilhassa dikkat ederleri.

Nihayet hareket Medeni Kanun'a, kadınla erkek arasındaki her türlü hukuk farklarının kaldırılmasına kadar gitti. Parola, ileride hiçbir gerilemeye imkan vermeyecek kadar, kadına her meslekte yer vermekti. Kadın milletvekili, belediye azası, hekim, avukat, her şey olmalı idi. Üniversitede erkeklerle beraber okumalı idi. Seçimlerde rey vermeliydi. Taassup şaşırıp kalmalı idi.

Mustafa Kemal büyük bir realisttir. Köy kadınını zorlamamıştır. Devrimlerinde evrimciliğe bıraktığı tek şey belki de budur. Köyde çok evliliğe dahi göz yummuştu. Kök kadınının kurtuluşu iktisat ve terbiye şartlarının tamamlanmasına bağlı kalmıştır. Tarlada çalışan kadın, nihayet hür olur. Nihayet bütün haklarını alabilir. Kadın davasında tehlike, harem dişiliğidir.

Meclis'teki ve gazetelerdeki taassup çığırtkanları boşuna yoruldular. Mecliste bir hoca mebus, sık sık kürsüye gelir, "Florya"da denize giren kadınlardan bahseder, dururdu.

Ezici Üstünlük

Fotoğrafları dea koymuş fenerbasket'e.

Saha zaten malum; mor bir badem ezme.

Tribün de pek bir fenaymış yalnız.

Mütevekkil olmak, başına geleceği kabullenmek böyle bir şey olsa gerek.

Peki "Ezeli rekabet" böyle bir şey mi?

En azından tribün tarafı böyle bir şey olmasa gerek.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Reklam Değil Sanat Eseri


"Şimdi Uzaklardasın" şarkısını boşluğa bakarken dinlese bile yıkılıyor insan, ama bu reklamda çok daha fena olmuş.

Aynı dertten mustaripler, küçük ya da büyük, bir şişeyi devirmiştir izledikten sonra.

Biz burada rakı bulamadık, votkaya gömüldük; mihrabım diyerek...

Direniş

Sene biterken "Yılın Falancası, Filancası" diye listeler başlar ya hani. Onlardan bir tanesi de "Yılın Fotoğrafları"

İçlerinde en manalısı bu gibi gözüktü bana.

İsrailli bir kadın, tek başına, bir alay kamile karşı... Helal olsun ablaya.

Tanjeviç Senfonisi

Önce:
İkimiz içinde doğru olan böylesi git
İnan bana sandığın kadar üzgün değilim
İçimde yepyeni bir hayata başlamanın
Sevinci ve heyecanı var artık git...

Sonra:
Git...Git...Gitme dur ne olursun
Gitme kal yalan söyledim
Doğru değil ayrılığa daha hiç hazır değilim
Aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var
Gitme dur daha şimdiden deliler gibi özledim

Tanjeviç'e yönetim tarafından yapılan bu seranat, artık her ne sebeple oluyor bilinmez, devam ededursun. Biz de diyelim ki:

"Tanjeviç İstifa"

Vefa Kapısı ve Lefter

İyi ki doğdun Lefter.

Resmi site de aynısını söylüyor.

Vefa güzel şey... Her böyle haber gördüğümde "Acaba..." diyorum, "Acaba hakikaten bir şeyler değişecek mi?"

Değişmiyor. İlaç için arada bir haber sadece, bunun gibi...

Küçük Fikret ne oldu sahi? Halit Deringör? Naci Erdem'i koskorcuk abi yazmasa kim hatırlayacak? Murat Alyüz anılıyor mu? Büyük Fikret'i bir hatırlatsa resmi site. Zeki Rıza Sporel'in ismi sadece "Eski Başkanlar" tablosunda geçmese. Alaaddin Baydar birilerine bir şey ifade etse...

Allah uzun ömür versin; Paşalı Birol gittiğinde ya da "Artık yapamıyorum" dediğinde ne olacak Fenerbahçe tarihine ismini yazanlar? Kim hatırlayacak onları? Sen, ben, bizim oğlan... Acaba?

İzmir Suikasti : İnfazlar - 1

Fasulyeden'in imtiyaz sahibi dea kardeşimin, bir diğer ekip blogu Pis Karga'ya gönderdiğim yazıyı aşağıda arz ederken, beni o sayfalara layık gördüğü için de vesileyle kendisine teşekkür edeyim. Biliyorum, "Kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim" tadında, ortaokulluk bir girizgah oldu ama; dea gibi, Fenerbasket tayfası gibi, tuttuğunu koparan adamlarla birlikte bir şeyler yapıyor olmak, gurur verici iş vesselam... Telaffuz etmişken, Papazın Çayırı PVH'a, şafağı cart curt diyen neozepron'a, gemilerde talim eden tosun'a ve Tanjeviç'ten sıtkı sıyrılan Marko'ya da selam sarkıtalım. Buyrun...
-------------------------------
Yakın tarihin en çok tartışılan sayfalarından birisidir İzmir Suikasti.

Aşağıda alıntıladığımız kısım, Kandemir kitabı "İzmir Suikastinin İç Yüzü"nün birinci cildinin sonu. Başlık ise...

Sehpaya Giderken

13 / 14 Temmuz gece yarısı... Her zaman bu saatlerde derin uykusuna dalmış bulunan İzmir hapishanesi, eşi görülmemiş bir kaynaşma, faaliyet içinde çalkalanıyor. Bütün ışıklar yanmış, gardiyanlar ayakta, süngülü jandarmalar tetikte, memurlar masaları başında, Müdür Bey telefonu bırakıp, önüne konan evrakı imzalamakta, bir yandan da sağa, sola emirler vermekte... İstiklal mahkemesi hukuk müşaviri Nail Beyle Müddeiumumi Bey de burada... Onların da nefes alacak vakitleri yok... Yalnız, köşeye sinmiş, büzülmüş, süklüm, püklüm oturan imam efendi, sessiz, hareketsiz...

Nihayet hazırlıklar bitiyor, hapishane müdürünün verdiği emir üzerine baş gardiyan yanına aldığı yardımcıları ile suikast mahkumlarının bulunduğu tarafa doğru yöneliyor... Demir parmaklıklı kapıları açıp avluya, oradan da üstü açık koridorumsu aralığa varıyor. Gürcü Yusuf'un yattığı odanın kapısına dayanıyor. Gürcü Yusuf, ne oluyor diye kapıyı açıp karşısında gardiyanlarla jandarmaları görünce, baygınlıklar geçirerek, odadan çıkmak istemiyor. Sürüklene sürüklene götürülüyor. Müdürün odasına sokuluyor.

- Dinle mahkemenin hakkında verdiği hüküm okunacak... hitabiyle, hükmün okunuşunu, ne olduğunu, neye uğradığını anlayınca, feryadı basıyor:

- Yazık değil mi bana? Niçin böyle yapıyorsunuz? Beni affedin... Göreceksiniz Kafkasya'daki bütün müslümanlar sizi baş tacı ederler... Affedin.. Affedin!.

Teskin ediyorlar. Biraz kendine gelir gibi olunca soruyor:

- Asılacak yalnız ben miyim?

- Arkadaşların da beraber... cevabı üzerine, adeta ferahlıyor:

- Yaaa! Demek hep beraber... Öyle ise, şu kırk lira kadar paramı, size vereyim, Batum'daki çocuklarıma gönderin.. Okuyorlar fakirler!.. İşlerine yarar.. Diyor, imam efendinin, huzurunda eğiliyor, Kelime-i şehadet getirerek, tövbe ve istiğfar ediyor.

Arkasından, aynı şekilde baytar Rasim'i getiriyorlar. Kararı sükunetle dinliyor. Belli ki, kendisini felakete hazırlamış!

- Ne diyeyim, mukadderat... Memleket selamet bulsun, demekle iktifa ediyor.

Arif, metanetini muhafaza etmeye çalışarak sigarasını tüttüre tüttüre, bir eli arkasında, dalgın dalgın kararı dinlerken, ellerinin bağlanışı anında, birdenbire bağırmaya başlıyor:

- Ben Gazinin yirmi senelik arkadaşıyım. O beni affeder. Verin şuradan bir kağıt kalem; kendisine bir mektup yazacağım...

Kağıt kalem veriliyor, telaşla, şu mektubu yazıyor:

"Yirmi yıllık arkadaşınızım. Bir çok meydan muharebelerinde size fedakarane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikalarda beni af edeceğinize eminim"

- Bu mektubu hemen kendisine ulaştırın...

- Peki, şimdi... Diyorlar.

Son dini vazifesini yaptırmak için kelime-i şehadet getirmesini söyleyen imam efendiye çıkışıyor:

- Ders verecek sen mi kaldın?.. Ben bilirim yapacağım işi, çekil sen işine bak!

Arif'ten sonra, İsmail Canbolat odaya alınıyor. Hiç telaşsız bir vaziyette kararı dinledikten sonra, sadece:

- Hay hay!.. diyor, cebindeki paraları memurlara veriyor ve sonuna kadar metanetini muhafaza ediyor.

Ondan sonra Halis Turgut getiriliyor. Kararı öğrenişini müteakip, usulen sorulan:

- Bir diyeceğiniz, vasiyetiniz var mı? Sualine şu cevabı veriyor:

- Çocuklarıma söyleyin, katiyen siyasetle uğraşmasınlar. Okusunlar, çalışsınlar, fikir adamı olsunlar. Yaşasın mefkurem. Payidar olsun Türklük! Bir Türk, Türklüğe nasıl fenalık yapar?

Rüştü Paşa pek bitkin vaziyette kararı dinlerken:

- Elli dört yaşındayım.. Küreğe konulmuş olsaydım, çok ızdırap çekerdim. Bu şekilde kurtuluyorum. Fakat bu cezaya müstahak değilim. Masumum.. Bir gün elbette anlaşılacaktır. Ancak o zaman ruhum şad olur. Son dakikasında insan yalan söyleyebilir mi? Vallahi İzmir suikastından haberdar değildim. Ankara'dakinden haberim var. Fakat o zaman da haber alınca Şükrü'ye:

- Bütün muhalif mebusların hayatı ile oynuyorsun, muhalefete kastediyorsun. Diye mani olmak istemiştim. Suçum bu mu? Böyle bir adam asılır mı? Diyordu.

Abidin Müdürün odasına girer girmez:

- Buraya bu vaziyette gelecek adam değilim... Yatağımdan palas pandıras kaldırıp getirdiler, kıyafetim perişan. Elbisemi giyeyim.. Diye özür diliyordu.

- Söyleyecek başka bir şeyiniz var mı? Sualine de, ters bir eda ile:

- Hayır. Söylenecek şeylerin hepsini söyledin. Anlatamadım. Şimdi, ne isterseniz yapın. Kuvvet sizde... mukabelesinde bulunmuştu.

Sarı Efe Edip, kararı sükunetle dinlemiş, mırıldanmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ziya Hurşid uykuda idi. Uyandırılınca karşısındakilere son derece soğukkanlı, hatta neşeli görünerek:

- Anladım... Telaş etmeyin!.. Hele bir hazırlanayım!. Diye ağır ağır giyinmiş, kolonyasını sürünmüş, ipekli mendilini itina ile düzeltmiş.. ve buyurun... gidelim... diye gittiği Müdürün odasında da bir koltuğa oturup, bacak bacak üstüne atarak, mütebessim bir çehre ile hükmü dinlemiştir. Hükmün okunması bitince:

- Hepsi bu kadar mı, başka bir şey yok mu? diye soran Ziya Hurşid'e bu kadar olduğu söylenince, arkadaşlarını merak ederek onların ne olduğunu sormak istemiştir. Onların da aynı cezaya uğradıklarını anlayınca; Galiba bazıları idama müstahak değildi. Herhalde bir yanlışlık olmalı... diyerek, ayağa kalkmış, cebindeki iki yüz lirayı hapishane Müdürü Nuri Bey'e vererek:

- Bunu ağabeyim Faik'e verin, kabrime şerefime mütenasip bir mezar taşı diktirsin. Vasiyetim bu. Nuri Bey vasiyetimi yerine getirmezsen, bak karışmam, yarın öbür dünyada iki elim yakandadır. Sana da orada suikast yaparım, hem de elimden kurtulamazsın!

Güle güle, imam efendinin telkinini dinlemiştir. Hafız Mehmet, kendinden geçmiş bir perişanlıkta idi. Zaten cüssece ufak tefek bir adam olduğundan, büsbütün erimiş, ufalmış, çökmüş gibiydi. Tesbihini çeke çeke, mırıldana, mırıldana şaşkın şaşkın bakınarak; sürüklenir bir vaziyette odaya girip de:

- Zaten tahmin ettiği, idam hükmünü öğrenince "Eyvah!" diye sarsıldı. Su verdiler. Titreyerek elindeki bardağı güç halle dudaklarına yaklaştırdı, döke saça yudumlarken tıkanıyorum, diyordu. İmam efendiye sokuldu. Bir şeyler söyledi. Oturdu, kalkmadı bir türlü kendine gelmedi.

İçlerinde hissini belli etmeden, adeta taş gibi duran ve ve bütün sorulan, söylenen şeyleri duymamazlıktan gelerek, sehpaya kadar hayret edilecek bir inat veya acı ile cansızmışçasına donup kalan yalnız Şükrü idi. Siyaset meydanına ilk sevk edilen de o oldu ve nedendir, nasıl oldu bilinmez, bütün idam mahkumları her zaman, her yerde, asılacakları yere kapalı araba ile götürüldükleri halde Şükrü: - kapalı şöyle dursun- arabaya bile bindirilmemiş, ta hükümet meydanına kadar muhafızların ortasında ve bilekleri kelepçeli, üstü beyaz gömlekli olduğu halde yaya götürülmüştü, yine çok garip bir tecellidir ki bu sabık maarif nazırı, son nefesinde hiçbir mahkumun başına gelmemiş olan bir felakete daha uğrayarak ölüm raşesini birbiri ardı sıra iki defa duymuş, azrailin elinden iki defa geçmiştir.

- 1. Bölüm Sonu -

Mavi Mavi, Masmavi

Avatar'da mavi mavi hatunlar gezinir oldu ya, o yüzden yeni moda da mavi şahıslar bu aralar. Meğer gerek ecnebi sayns fikşın aleminde, gerekse yine ecnebi televizyon mevzularında maviler dönmüş, durmuş.

io9.com nam internet sitesi de bunları sıralayıp, aralarında bir anket yaptırmaya karar kılmış. Neymiş, evrenin en seksi mavi kadını hangisiymiş? Buyrun, anket burada.

X-Men'in kıçı başı meydanda unsuru Mystique kafayı almış, gidiyor. Onun iki boy kadar gerisinde, vefatında katillerine bile "When her death came, I hope it was quick. She deserved that much." dedirten rahmetli Jedi Aayla Secura ve onun da sağrısında Avatar'ın Neytiri'si var.

Hepsine amenna ama orada 73 tane de "Şirine"ye oy veren vatandaş var. "Dörtte üçü makarasına oyladı" desen yine yirmiye yakın adam kalır, ciddi ciddi düşünüp de seçen. Vay anasını arkadaş! Şirinler o gözle seyredilir mi lan?

Allahınızdan Bulun

O kadar diyorum.
Ne hale soktunuz lan koskoca Master Yoda'yı!

22 Aralık 2009 Salı

Bir Kez Daha

Her yerde kar var.
Kalbim onun her gece...

Ya da...

Cae la nieve
y esta tarde no vendrás;
cae la nieve
y mi amor de luto está.

15 Aralık 2009 Salı

Roberto Carlos'u Uğurlamak

Roberto Carlos transfer olduktan sonra, stadyuma ilk geldiğinde kulüpte yaşanan ve yakından şahit olduğum koşuşturmayı ömrümün sonuna kadar unutmam herhalde. Candan Erçetin'in o eski ve meşhur klibinde olduğu gibi; önde Carlos, arkada kitle olmak üzere bir o yana, bir bu yana koşturmalar. Carlos geçene kadar açık kalan ve kapandığında, dışarıda kalanların haykırarak zorladığı kapılar.

Şimdi Carlos'un yolcu olduğu haberleri gelirken, taraftarların ağıtları ve "Güle güle diyelim" mesajları internet forumları ile vatan kurtarma platformu facebook'da gırla gidiyor.

Oysa Roberto Carlos nam bu oyuncu, Fenerbahçe performansı göz önüne alındığında, gayet kolaylıkla King Santillana reisin, ilgili yazısında büyük isabetle bahsettiği üzere, "İsmindeki azameti oynadığı kulüpten büyük sayan, her hafta ülkesine dönme demeçleri sıralayan, sonra bizlere keyif bağışlayarak gitmeyen sol bek" olarak değerlendirilebilir.

"Şu kadar maç oynadı, bu kadar golü, şu kadar asisti ve isabetli ortası var. Sol kanatta tren gibi gidip, geldi" türünden istatistik ve teknik vaziyetleri bir kenara bırakalım. "Hemen herkes" derecesinde bir çoğunluk kabul edecektir ki Carlos'un forma giydiği süreç zarfında, Fenerbahçe'ye en büyük getirisi reklam alanında oldu.

Evet, Roberto Carlos önemli bir transferdi.
Evet, bu transfer ile Fenerbahçe ismi beynelmilel alemde bir kat daha fazla duyuldu.
Uğurlamak da doğrudur. Kıçına teneke bağlayacak halimiz yok.

Fakat şu oluşan hassasiyet coşkusu var ya. İşte o, Fenerbahçe taraftarındaki asli vefa duygusunun popüler kültüre karşı oynadığı maçı kaybetme golüdür ki bu maç dönmez artık.

Galatasaray Yok

Gittin, bu gidiş bizce ölümden de beterdi.

Nicole Powell, Katie Smith, Penny Taylor falan bir yana, sen bir yana.

14 Aralık 2009 Pazartesi

En Hakiki Mürşit ve YouTube 31'i

"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir" diye biliyoruz.


“YouTube, Atatürk ile ilgili özel bir kanun nedeniyle yasaklandı. Atatürk diyoruz, din diyoruz, Türkiye’nin hassasiyetleri diyoruz... İnsanların buna saygı göstermesi lazım. Yabancıların da buna saygı göstermesi lazım. YouTube bu kanun nedeniyle mahkeme tarafından yasaklandı. 32 karar var, daha birincisi uygulanıyor. 5651 (internet kanunu) olmasa da bu yasaklanacaktır. Bu özel bir kanun ile verilen bir karar. Ancak medyaya bakıyorsunuz, ‘İnternet kanunu çıktı, YouTube’u yasakladılar, sansür getirdiler.’ Ne alakası var.”

Hakikaten pek bir acarmışsın sen Tayfun.

Fakat, sen korumaya çalıştığın insanı hiç anlamamışsın be Tayfun. Bak, ne diyor devamında.

“Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbikata çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”

Sen tahsilini nerede yaptın, derslerini nerenle dinledin ha Tayfun?

Fazla 31'den mustarip zihniyete selam olsun! Ayrıl da gel Tayfun.

Erkek Basketbol CEO'su

Şu şartlar altında, bizim şubeye en çok Victor yakışır. Ne de olsa yalan rüzgarı esiyor.
Nikki de gelirse renk olur hem.

13 Aralık 2009 Pazar

7

Zamanında "Karga" için ne demiştim buralarda?

Velhasıl-ı kelam; tam terk-i diyar eylerken, zamanında can vermiş olan can alıcı tarafından "Marş" komutu verilerek, gözlerimin önünden akıp gitmeye başlayacak olan film şeridi biçimindeki "Hatıralar Resmi Geçidi"nde; "Kıt'a dur" komutu vereceğim belki de tek lahzanın geçtiği yer Karga...

Fazla uzakta değil, Karga'nın bir sokak arkasında, Oyun Atölyesi var. 29 Kasım akşamı "7 - Şekspir Müzikali"ni izledik orada. Oyun bitti. Kapanan perde defalarca açıldı, alkıştan. Sonunda çıkarken dışarıya, kulağıma doğru eğilip, "Kendi rekorunu kendin kırdın" dedi bir ses.

Dolan gözlerin önünden bir film şeridi geçti.
Mırıldandım.
"Kıt'a dur"

12 Aralık 2009 Cumartesi

THY

Bizi sağ salim indirdi, Allah razı olsun.

Ama her şeyi İstanbul'da bıraktı.

Gecenin 5'inde bekle, bekle, bavul yok.

Hilkatten sinirli bir yapım olduğu için alanda bulaşmadık adam bırakmadım. Muhataplarım "Siktir git lan bu ülkeden" de diyebilirlerdi, o derece şiddetle saldırdım sağa sola fakat anlayışla karşıladılar.

Hemen her şeyim o bavulda kalmasına rağmen, üzerinden bir kaç gün geçmişken ben de artık hoşgörülü olayım diyorum ama yapamıyorum. Diyeceğim o ki; bizi sağ salim indirdin, Allah razı olsun, ama bavul departmanının yapacağı işe sokayım THY. Ömrümü yedin THY.

3 Aralık 2009 Perşembe

İstanbul Ağrıları

Bir şeyler yazayım dedim ama yok, olacak gibi değil. Ve içimde bir sıkıntı ki anlatılır şey değil.

Tam da ayrılırken "Sen şu tarafa" diye beni uzağa itekleyen bir "iki yana doğru kafa sallama"nın bile altından kalkamıyorken günlerdir, gerisinin üstesinden nasıl geleceğim, bilmem ki.

Geceleri, ince ateşin de etkisiyle, kalkıp kitaplara sarılıyorum. Her seferinde 3-5 sayfa işte... Saat 4 falan, esas okuduğum hatıralı kitap çekyatın üzerinde kalmışken, yerde durana (*) uzandım. İnce bir kitap, rastgele bir sayfa, yazının başlığı "Dönüp Gelmek", sonu ise şu aşağıdaki gibi.

"Hani bir sevgilin vardı, yedi-sekiz yıl önce, dün yolda rastladım, sevindi beni görünce...
Evlenmiş, iki çocuğu olmuş, biri kız biri oğlan... Mutluymuş, kocasını seviyormuş, kendilerininmiş evleri... Bir suçlu gibi ezik, sana selam söyledi..."

Önce kitabı kapadım. Sonra yorganı alıp, çekyatın üzerindeki hatıralı kitabı elime aldım. Çekyata uzanıp, yorganı üzerime çekerek, kitabı göğsüme bastırdım. Uyumuşum.

(*) Engin Ardıç, Daktilo Konçertoları, 1990

21 Kasım 2009 Cumartesi

Aman "Carpe" Yaman "Diem"

Blog yazıp, site açıp, kendini imla kılavuzu veya esaslı mütefekkir addeden onlarca "kerameti kendinden menkul" insan var bizim memlekette. Allah'a şükür, hayatı yaşarken rahle-i tedrisinden geçtiğimiz büyüklerimiz hep alçak gönüllü olmayı ve "Ben bilmiyorum" demeyi öğretmeye çalıştılar bize. Başarabildiysek, ne ala...

Ne demiş Çetin Altan vakti zamanında;
"Türkiye, yazarları köşe yazarlığına muhtaç etti. Yazar dediğin 100 yılda bir çıkar!"

100 yılını falan bilmem ama zor çıkar herhalde, ve çıkan da yazı ile, şiir ile birbirine aşık olur.

Halbuki bizimkisi yeni neslin "Arkadaş kalabildik" teranesi gibi... Arkadaşça yemek, arkadaşça görüşme, vs. Adına da "Carpe Diem" diyorlar onun.

Velhasıl-ı kelam, kısa bir ara... Bir kaç gün sadece kitap, kitap, kitap...

20 Kasım 2009 Cuma

Turgay Demirel'in Maceraları

Hazır kamuoyu Galatasaray'da yapılan "Evrakta Sahtecilik" vb. konularında Federasyon'un ne yaptırım uygulayacağını merak ediyorken, kameralarımızı şöyle arşive, geçmişe doğru bir çevirelim.

Hatta biz susalım, 1995 yılından kupürler konuşsun.



Demek resimdeki gibi, sadece top çevirmiyormuş Turgay Bey. Daha ne işler çeviriyormuş. Hani şimdi "Zamanında biz de yapmıştık bir benzerini. Ceza vermesek de olur" der mi acaba, gündemdeki konu için?

Anne Değil, Dayı!

“I’ll tell you what I just said yesterday to somebody: ‘Didn’t I tell you don’t use no fucking flash on my daughter?’”

Halle Berry değil de Die Another Day'deki Jinx söylemiş gibi. Haklı kadın.

19 Kasım 2009 Perşembe

Hamster Oteli


Şaka mı, değil mi, bilemedim ama haberini falan yaptıklarına göre gerçekten vardır böyle bir şey.

Rivayete bakılırsa, Fransa'da, Nantes'da bir otel açılmış. Otelin adı "Villa Hamster" ve geceliği 99 €.

İsmiyle müsemma bu manyak mekanda hamsterlar ne yapıyorsa, onu yapma şansı (!) varmış. Malumaliniz, hamster denen mahlukat, yemle beslenmek, tekerlek sürmek ve saman üzerinde uyumaktan başka hiç bir bok yemez. Burada kalmaya giden arkadaşların da sike sürülecek aklı olmayan kişiler olarak "Haydi gidip, bunları yaparak eğlenelim" dedikleri görülüyor.

Hala doğru olmasına ihtimal veremiyorum böyle ruh hastası bir vaziyetin ama Fransızcam da yok ki ne diyorlar, anlayayım. Hayır, yukarıda tekerleğe tutunmuş maymunu gördükçe sinirleniyorum. Şeytan diyor ki tut kolundan bunları, götür Splinter ustaya, 'Al hocam, eti senin kemiği benim' diye bırak kanalizasyona.. Ama sonra Bayrampaşalı Sefa'nın Kene bestesi geliyor aklıma. Ne diyordu orada? "Ulan i...ler fare reislik mi yapar"

PVH Hepsini Yazmış

Papazın Çayırı'nda PVH, Cemal Nalga Olayı'na dair yazılabilecek her şeyi yazmış.

En can alıcı paragraf ise bu:

"Bugün Galatasaray'ın başına bu geldi diye sevinmesin kimse, yarın Fenerbahçe'nin başına da gelecek, Efes Pilsen'in de... Tanjeviç operasyonundan beri federasyonla vıcık vıcık ilişkilerin ortasında yuvarlanan bir Fenerbahçe var. Federasyonu İtalya'ya gitmekle tehdit eden Tanjeviç'e, Turgay Demirel tarafından Fenerbahçe'nin uygun görüldüğü ve bunun Fenerbahçe yönetimindeki insanlar tarafından gerçekleştirildiği söyleniyor. Böyle bir ilişkinin sağlıklı olması, kirli bir şeylere uzanmaması normal mi? Belki de insanların ellerinde dosyaları, belgeleri bile hazır, şimdilik saklıyorlar... Bu federasyonun iktidarını devamı için Fenerbahçe ile girdiği işler hiç ortaya çıkmayacak mı sanıyorsunuz? Keşke hepsi bir bir dökülse, belgelense, bu işlere kulüpte kim aracı olduysa ipi çekilse..."

Yazının tamamına şuradan ulaşmak mümkün. Ulaşalım, ulaştıralım, doğru analiz sağlayalım.

Aydın Örs ve 100. Yıl



Tomorrow will take us away
Far from home
No one will ever know our names
But the bards' songs will remain
Tomorrow all will be known
And you're not alone
So don't be afraid
In the dark and cold
'Cause the bards' songs will remain
They all will remain

Ayşe Abla Spor Kulübü

Basketbol camiasında bir şaşkınlıktır gidiyor.


Hakikaten büyük rezalet. Ama bunda şaşı bakıp, şaşıracak bir şey yok. Mevzu bahis Galatasaray ise güvercin takla vaka-ı adiyedir çünkü.

Ayşe Abla Spor Kulübü'nü unuttuk mu? Ömer Büyükaycan'ın Galatasaray'a nasıl transfer olduğunu?

Şaşılacak şeyler var elbette. Mesela Turgay Demirel'in hala ve ısrarla Federasyon Başkanlığı makamını işgal etmesine şaşırıyorum ben. Ama pardon, doğru ya, Fenerbahçe seçtirmişti onu da. Büyüklerimiz ne derse, o olur!

17 Kasım 2009 Salı

Tetumsa Tetum!

Aziz Nesin'den, sıkıyönetimin efsane (!) adamı Faik Türün'e bir mektup.
------------------------------------------
Tüccar Bay Rıza Altmışaltı’dan, eski sıkıyönetim komutanı ve eski Istanbul senatör adayı General Faik Türün’e:

Muhterem Paşam Efendim,

Bendenizi tanımazsınız. Zatıâlinizi ise bütün memleket ve bilhassa bütün Istanbul’da yaşayanlar gibi biz de çok iyi tanımaktayız. Ve hatta zatıâlinizin bütün dünyada tanınmasına kıl kalmışken, kadr-i kıymetinizi, sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki idare ve dirayetinizi, memleketi az kalsın kurtarmak için gösterdiğiniz gayretinizi ve bu bakımdan halisane niyetinizi ve daha bin türlü meziyetinizi maalesef Istanbul seçmenleri takdir etmeyerek, seçimlerin fiyaskoyla sonuçlanması ve iki millî partimizin birden sizi aday göstererek çift desteklerine rağmen - tabirimi mazur görünüz - zatıâlinizin bozum olması, itimat buyurunuz ki, her vatansever memleket evladı gibi, bizleri de son derecede müteessir etmiştir. Zatıâliniz elinizden geleni yaparak ve elinizden geleni ardınıza koymayarak, “Babanın adı Hıdır, elinden gelen budur!” dedikleri gibi, bütün hakikatleri halka anlatmaya çalıştınız ve zatıâlinizi seçmedikleri takdirde seçmenlerin başına gelecek olan büyük tehlike ve belâları anlattınızsa da, maalesef halk cahil olduğundan sizi anlayamadı. Her zaman da böyle olmuştur; ne zaman halkı kurtarmak isteyen biri ortaya çıksa, halk onu anlamamıştır. Üzülmeyiniz paşam efendim, her kurtarıcının başına böyle şeyler gelebilir. Ve esasen bendeniz de bu mektubu bu münasebetle yazmaktayım. Mektubumla sizi rahatsız etmekten ve emekli bulunduğunuz şu rahat günlerinizde pek kıymetli olan boş zamanınızı almaktan maksadım, seçimden eli boş çıktınız diye zatıâlinizi - haddim olmayaraktan - teselli etmeye kalkmak değil, bilakis size olan teşekkür borcumu yerine getirmektir. Bendeniz, zatıâlinize minnettar olan onbinlerce Istanbulludan yalnızca biriyim.

Müsaade buyurursanız evvela kendimi takdim edeyim. “……”li, Altmışaltı oğullarından Faik bendeniz. Ata-baba mesleği olarak çok eski tarihtenberi ticaretle uğraştığımızdan ve işimizi genişletmemiz sebebi ile ve bulunduğumuz yerin zamanla ticaretimize dar gelmesinden ve ailemizin sosyal seviyesiyle mütenasıp olmamasından dolayı, bundan takriben otuz sene evvel Istanbul’a gelip yerleşerek işimizi ve ticaretimizi büyütüp, hamdolsun memleketin kalkınmasına da naçizane hizmet etmekteyiz.

Zatıâlinizin memlekete sayılamayacak kadar çok sayıda ve çok büyük hizmetleriniz olduğunu bilen bir vatandaşınız olarak, müsaade buyurursanız şunu arzetmek isterim ki, zatıâlinizin Istanbullular’a en büyük iyiliğiniz, nüfusumuzun artmasında gösterdiğiniz fevkalâde muvaffakiyettir. Nüfusumuzun artmasına bizzat zatıâlinizin de gayret göstererek katkıda bulunduğunuzu kastetmiyorum yalnızca. Zatıâliniz bizzat nüfusu artırmakla kalmayıp, bu hususta otoritenizi kullanıp, bütün Istanbulluları da zorlayarak nüfusun artmasında en büyük âmil oldunuz. Sağolunuz!

Son nüfus sayımında görüldü ki, Istanbul’un nüfusu 3 milyondan 4 milyona fırlamıştır. Bu fırlama neden oldu? Maalesef bugüne kadar bunun hakikî sebebini araştıran olmadığı gibi, bundan sonra da olacağını zannetmediğimden, bu işe bizzat teşebbüs etmiş bulunuyorum.

Istanbul nüfusunu ne yapıp da arttırdığınızın - affınıza mağruren söylüyorum - belki zatıâliniz bile farkında değilsinizdir. Sizin sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki yüksek icraatınız olmasaydı, Istanbul bugün hâlâ ancak ikibuçuk-üç milyon nüfuslu bir şehir olarak kalacaktı.

Nüfus fırlamasının hakikî âmilinin zatıâliniz olduğunu bilmeyenler, Istanbul’daki nüfus artışını, endüstrinin gelişmesi, topraksız ve işsiz köylülerin canlarını büyük şehire atmaları, Istanbul’un avantajlarından yararlanmak isteyenler akını vesaire gibi, tamamiyle solcuların uydurdukları ıvırzıvır sebeplerle izah etmektedirler. Halbuki, hakikî sebep zatıâlinizsiniz! Istanbullu olarak bu iyiliğinizi unutmayacağız.

Her ne kadar birtakım solcular, işkence edebiyatı yaparak, tırnak söktürmek - yok yani bunlara manikür mü yaptıracaktınız! - ve solcuları elektriğe tutmak vesaire gibi gayriinsanî muamelelerin faili olarak zatıâlinizi gösterip hakikatları örtbas ediyorlar ve meyvalı ağaca taş atıyorlarsa da, emin olunuz ki, tarihe, Istanbul’un nüfusunu arttıran kişi olarak geçeceksiniz. Solcuları elektriğe tutmak mı? Paşam efendim, Istanbul’da elektrik olsa, ne diye solcuları elektrikliyecekmişsiniz, oturur televizyon seyredersiniz. Evinde elektrik olan her Istanbullu bilir ki, Istanbul’daki elektrik cereyanı varla yok arası bişeydir. Bendeniz, Türkiye’de ilk elektrikli tıraş makinesi kullanmış olmakla iftihar ederim. (Çünkü ilk olarak bizim firma ithal etmiş ve bendeniz eşantiyon maksadıyla gönderilen tıraş makinesini kullanmıştım.) Lakin, elektrikli hiçbir âlet ve cihaz kullanılmadığı gibi, elektrikli tıraş makinesi de kullanılamaz olmuştur. Gerek şehir cereyanındaki voltaj düşüklüğü ve gerekse cereyanın bir gelip bir gitmesi yüzünden, elektrikli tıraş makinesi sakalımın kıllarını, tıpkı bir cımbız gibi, tek tek yolabilmekte ve canımı acıtmakta olduğundan artık elektrikli tıraş makinesi kullanmaktan vazgeçmiş bulunuyorum. İşte böyle varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan elektrik cereyanıyla nasıl olur da işkence yapılabilir! İddianın yalan olduğu meydandadır.

Ben sizin asıl nüfus artışındaki rolünüzü izah etmek istiyorum.

Bir sabah yazıhanemin bulunduğu hana geldiğimde, sizden iyi olmasın, gayetle iyi bir komşum olan tüccar bir yahudi yazıhaneme koşup gelerek bendenize “Sıkı mı yotun” deyince tepem attı, - affedersiniz - çok kızdım. Yahudi tüccar korku içinde titriyerek “Sıkı mı yotun!” diye tekrarlayıp duruyordu. Neden sonra, yahudi komşumun, Türkçesi birazcık bozuk olduğundan, “Sıkıyönetim” demek istediğini anladım ve hiddetim geçti. İşte, sıkıyönetimin ilân edildiği ve zatıâlinizin sıkıyönetimin başına geçtiğiniz müjdesini o yahudi tüccar komşumdan böylece öğrenmiş oldum.
Solcular, sizin sıkıyönetim komutanı olarak Istanbullulara evlerinden çıkma yasağı koyup üç milyon Istanbulluyu evlerine hapsettiğinizi, koskoca Istanbul şehrini hapishaneye çevirdiğinizi, üç-beş delikanlıyı aramak için bu yaptığınızın hiçbir ülkede yapılmadığını ve tarihte görülmediğini söylüyorlar ki, solcuların söylediği tek doğru söz işte budur. Ne var ki, sıkıyönetim zoruyla evlerinde dinlendirdiğiniz için size teşekkür edecekleri yerde, “Koskoca Istanbul’u hapishaneye çevirip bir de o Istanbullulardan seçimde nasıl oy isteyebiliyor, amma da cüret haaa!” diyerek aleyhinizde propaganda yapmışlardır.

Hepimizi evlerimize tıktınız da kötülük mü yaptınız! “Zaten bu insanlara iyilik yapılmaz” diyen ne doğru demiş. Sıkıyönetim komutanlığınız zamanında birer ikişer günden üç kere koyduğunuz evden çıkma yasağı yüzünden Istanbul’un nüfusu 3 milyondan birden 4 milyona fırlamıştır. İki-üç kere daha evden çıkma yasağı koysaydınız, hiç şüphesiz bugün Istanbul’un nüfusu belki on milyon olacaktı. Ey serdar, Istanbul sana minnettar!

Karadenizli karıkocanın macerasını, yüksek müsaadenizle, anlatacağım paşam efendim. Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp, “Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

Arzetmek istediğim şu ki, kadınla erkek bu kadar birbirine yakın olunca hiç yoktan bir bahane uydurup kavga eder, darılırlar. İki insan karşıkarşıya boyuna dargın duramayacağından barışmak zorundadırlar. Bilmem durumu izah edebildim mi?

Kendimden misal vermek istiyorum. Allah’ın bildiğini, siz sıkıyönetim komutanından saklayacak değilim. Bendeniz, her ne kadar tüccarsam da sosyal adalete inanmış bir kimseyim. Her işçinin zamanı gelince emekli olması hakkıdır. Kadınların da işçiler gibi - doğum vesair sebeplerden erken yıprandıklarından - daha erken yaşta çürüğe ayrılmaları haklarıdır. Bendeniz, nikâhlı karımla otuzbeş yıldanberi evli bulunduğumdan ve yalnız nikâhlı karımdan yedi çocuğum bulunduğundan, insan haklarına riayet etmek için beş senedenberi karımın dinlenmesi için - çok affedersiniz - medenî nikâhsız bir vaziyette başka bir hanımla hayatımı birleştirmiş bulunuyorum.

Zatıâliniz sıkıyönetim komutanı olaraktan bütün Istanbulluları evlerinden dışarı çıkmamaya mecbur edince ve evlerin de teker teker aranacağını bildirince, bendeniz de çocuklarımın doğup büyüyüp terkettikleri ve nikâhlı karımın yaşadığı eve, yani kendi evime, gitmek mecburiyetinde kaldım. Polis ve askerler baskın verdiklerinde, metresimin evinde bulunmamın itibarımı sarsacağını düşündüm. Bundan başka, metresimin kocası da, “Herkes kendi evinde bulunacak!” diye emriniz gereğince evine gelmek zorundaydı. İşte böylece, Istanbulluları evlerine hapsettirdiğiniz o gün, ben de karımla evimde başbaşa kaldım. Vakit geçirmek için banyoya girip yıkanmak istedimse de, evlere kapatıldığımız yetmiyormuş gibi, o gün sular da kesilmiş olduğundan yıkanamadım. Elbet, suların kesilmesi sizin emriniz değildi. Meşgul olabilmek için mutfağa girip yemek pişirmek istedimse de, havagazı da kesilmiş olduğundan, yemek de pişiremedim. Ona buna, eşe dosta telefon ederek vakit geçireyim diye düşündümse de, telefondan düdük sesi bile gelmiyordu, telefonlar da kesikti. Vakit öldürmek için hiç olmazsa radyo dinliyeyim dedim, ama maalesef dinleyemedim. Radyo da, istasyondaki teknik arıza yüzünden çalışmıyordu. Az kalsın patlayacaktım. İyi ki aklıma televizyon geldi, karşısına oturur, televizyon seyrederdim. Ama nerde efendim, elektrikler kesik olduğundan televizyon da çalışmıyordu.

Muhterem paşam efendim; sular kesik; elektrikler kesik, havagazı kesik, radyo kesik, telefon kesik, televizyon kesik, bu durumda yerimizde siz olsanız ne yapardınız? Karımla kavga etmeye başladık... Başladı dırdıra: “Sen bana ihanet ediyorsun...” Alttan alıp “Etmiyorum...” dedim. Başka ne diyeyim, “Seni çürüğe çıkarıp emekliye ayırdım...” denmez ya! “Ediyorsun!” dedi. Nezaketle “Etmiyorum ulan!” diye bağırdım. Her ailede, her evde olduğu gibi kavga başladı. Doğrusu bendenizin “Ettimse ettim... Ettimse ettim...” demeye hiç niyetim yoktu. Ağız kavgasından sonra karım darıldı. O dargın, ben dargın... Bir evin içinde bir karıkoca yirmidört saat nasıl dargın durabilir? İster istemez barışmamız gerekiyordu. Hem vallahi, hem billahi, içimde hiçbir kötü niyet yoktu. Biraz saçını, yanağını okşayayım, biraz öpüp seveyim de, gönlünü alıp barışayım dedim... Evet, işte böyle başladı ve böyle oldu.

Sizin Istanbul’u hapishane yaptığınız o gün, karım sekizinci çocuğumuza gebe kaldı. Bu sebeple karım size minnettardır muhterem paşam efendim. Üstelik karım, çocuğun adını kız doğurursa Faika, oğlan doğurursa Faik koyacağını söyledi. Şimdi bizim Faik üç yaşındadır. Birgün elinizi öpmeye getireceğim efendim.

Sıkıyönetimin ilân edildiğini bana “Sıkı mı yotun” diye müjdeleyen komşum yahudi tüccar, ilk eve hapsedildiğinde tutturamamış, ama ikinci eve hapsedilişimizde, onun da karısı gebe kalmış. Bana dediğine göre, karısının leblebi gibi yuttuğu nüfus kontrol hapları bile işe yaramamış. Yahudi komşum, suları, elektrikleri, havagazını, telefonu, radyoyu, televizyonu kesip, insanları evine hapsedip, sıkıyönetimin insanlara zorla çocuk yaptırdığını söylüyordu ve yanlış söylediğini de bilmediğinden çocuğun adını “Sıkı mı yotun” koymak istiyordu da ben engel oldum.

Sıkıyönetim komutanlığınız sırasında, iki-üç delikanlıyı aramak için Istanbulluları üç kere evlerine hapsettirmeniz sebebiyle Istanbul’un nüfusu birdenbire bir milyon daha fırlayarak dört milyona yükselmiştir. İlk hapisliğinde tutturamayanlar, ikincisinde, üçüncüsünde tutturarak çocuk sahibi olmuşlardır. Bu iyiliğiniz hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Ey serdar, Istanbullular sana minnettar!
En derin hürmetlerimi takdim ederim paşam efendim.

Bahçekapı, Keser Han, 3. Kat
No. 97 İthalat-İhracat
Temsilcilik ve Komisyon işleri
Rıza Altmışaltı

Uzun Lafın Kısası

Biz uzatmıştık lafı. Kısası yapılmış bile. Ellere sağlık.

Bir Türkiye gerçeğini gözler önüne sermiş.

"Kendin pişir, kendin ye" et lokantaları gibi gezen, "Kendin anlat, kendin inan" yalan insanları bakıp bakıp içlenirler artık.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Fenerbahçe Sancaktarı Kinsey

Arşivlere dalmaya gerek yok; oturduğumuz yerden kendi hafızamızı şöyle bir kurcalasak, buna benzeyen sürüyle maç görürüz. Galatasaray taraftar forumlarında dönmüyor muydu "Bu sefer salondan atılmayalım" lafları? Demek ki sahaya doğru yapılan fiiller, her zaman yenilen haltlardan ibaret olduğunu herkes kabul ediyor.

Tek vaka-ı adiye bu mu peki? Hiç olur mu? Sayalım, neler var başka.

1. Hakemlerin ve Federasyon'un acizliği.
2. Galatasaray yöneticilerinin saldırgan tavırları ve timsah gözyaşları.
3. Fenerbahçe yöneticilerinin ortada gözükmemesi.

Aslında son madde yanlış oldu. Semih Özsoy oralardaydı. Önce "Tribün boşaltılmazsa sahaya çıkmayacağız" dedi. Sonra, ne olduysa, sahaya çıktı takım.

Şimdi tribün boşaltılmasına dair irade koyamayan yetkililere mi kızacaksın, yoksa fikrini sabitleyemeden konuşan ve bundan vazgeçince aciz gözüken Fenerbahçe icra makamına mı?

Neticede, Galatasaraylıların kazandıkları maçı kutlamak yerine, Fenerbahçeli oyunculara bir şeyler atmaya devam etmesi, ne için orada olduklarının göstergesiydi. O yüzden üzülecek, kızacak bir şey yok. "Benim muhatabım rakip taraftar" diyemeyen ve oyunculara "Delikanlı Fener, nerdesin haney" diye bağıracak kadar komikleşebilen taraftar zihniyetine ancak gülünür. Halbuki "Delikanlı Fener'in nerede olduğunu" en iyi büyükleri bilir. Sorsalar ya... Gerçi bunlar tuhaf insanlar... Sorsalar da anlamazlar.

Geçende "Ahhh o Spor Sergi günler ahhh" yazmıştı bir tanesi. Şimdi bunun neyine kızacaksın, Allah aşkına? Senelerce evrile çevrile ezildiği günleri, kendi kendine yalan yanlış anlatıp, buna inanan bir kitleden bahsediyoruz. Hayt huyt etmeye çalıştığı sporcu üzerine yürüyüp, sümsüğü oturtunca (ki seneler önce bir voleybol maçında da aynısı yaşanmıştı) aptala dönüp, ağlayan bir kitle.

Fenerbahçe bayrağını Kinsey taşıdı bu maçta. "O kitle" dua etsin, sancaktar sayısı artmasın. Yazık olur mor menekşelere.