28 Şubat 2009 Cumartesi

Mazide Kalmissin Abi


Bu sıralar fazlasıyla "Mazi vs. Ati" oluyor konular ama mecbur kalıyoruz. Üstümüze geliyorlar. Önce vesileleri arz edelim, sonra konuya geçeriz. İki anektodumuz var.

Birincisi...

12-13 sene önce, kış ayları. Küçükyalı Çınar Mahallesi. Öglen vakti hafif yağmur, ikindi vakti rüzgar, gece vakti kar, tan vakti çiğ derken yollardaki su birikintileri buza dönmüş. "Bunaldım lan evde, dışarı çıkalım" diyerek sokağa çıkmışız. Zaten biz her türlü, her havada dışarıda surtuyoruz ama mahallenin nisa taifesi kisin pek sokaga cikmiyor. Neyse...

Akli evvellikten degil, can sikintisindan "Gidip, basket oynayalim" diyoruz ama beton zemin buz olmus hepten. Klasik, mahalle duvarlari uzerindeki sohbet basliyor. Yerdeki buzlanmis sularin uzerinde kayiyoruz. Bazen buzlar kiriliyor, icindeki suya batiyoruz. Velhasil guluyoruz, egleniyoruz.

O ara sokagin kosesinden, Zeynep adindaki "surekli yemekten yasina gore azman hale gelmis nisa" cikiveriyor. Soyle bir bakiyor pismis kelle hallerimize. "Cocuk musunuz siz yaa?" diyip, yurumeye devam ediyor. O bunu derken, seytan da bana "Git sunun suratinin ortasina Osmanli tokadini akset" diyor. "Birak, ugrasma Allah'in fazla beslenmisiyle..." diye kendimi engelliyorum.

Hayir, mevzu bizim yaptigimiza gulmesi degil. "Manyaklara bak lan" dese bu kadar dayak atma istegi uyandirmaz. Fakat bu "Cocuk musunuz?"dan sonra, duyan da kendisi sempozyumdan sempozyuma kosuyor, bu tip seylerle hic isi olmuyor zanneder, olay o. Oysa ki daha uc ay once mahallenin erkekleriyle uzun essek oynayan kendisiydi. Hem de en essek cokerteninden bir azasiydi oyunun.

Ikinci ornege gecmeden once bir parantez; Mujde Ar'in bir filmi vardi. Ismi "Vahsi Sevgili" idi yanilmiyorsam. Halk arasinda "Ayi Kadin" olarak da bilinirdi. Bu sifati da yukaridaki sahisa ithaf ediyorum vesileyle. Kutlu olsun!

Yillar sonra...

Dun ogle yemegi sonrasi ayak ustu hasbihaller. "Gondersinler abi Aragones'i. Fatih Terim gelsin bence" diyen bir Fenerbahceli (?) var karsimizda. Ne dersin simdi bu adama? Hic bir sey soylemeden, uzaklasmak lazim aslinda ama "Nasil dersin bunu yahu?" diyip, pesine bir kac laf siralayinca alinan cevap su oluyor:
"Gecmiste kalmissiniz abi siz"

"Gecmiste kalmak"

Bundan on kusur sene once duydugumuz "Cocuk musunuz?" lafi, "Cabuk buyumek istemek"le, "Kendini baskalarindan buyuk gormek"le, salt zevzeklikle ya da hepsiyle aciklanabilir bir nebze. Peki ya ikincisi? Artik temcit pilavi haline gelen "Manevi degerlerin yoklugu"ndan dem vuracak degiliz ama eskinin guzelliklerine sikica sarilanlari "Sinifta kalans ogrenciyi ayiplamak"la esdeger muameleye tabi tutmanin gerekcesini, mantik cercevesi icerisinde anlatabilir mi birileri?

Sadece Fatih Terim-Fenerbahce konusu degil bu. Eskinin "Bana dokunmayan yilan bin yasasin" mantigi, yerini "Bana faydasi olan yilan bin yasasin"a birakti. Ikisi anlamca ayni gozukse de aralarinda buyuk farklar var halbuki. Birincisi, "Onun benimle, benim onunla isim olmasin" derken, ikincisi "Gelsin, isimi gorsun" dusturunda. Ve maddi, yani elle tutulur cikarlarin bu kadar on plana cikmasi, her turlu maneviyati olduruyor.

Dolayisiyla manen bir takim seyleri sahiplenmis olmak ayiplaniyor esas. Olumlu, olumsuz, her fiilin cevabi ayni.
Seviyorum = Gecmiste kalmissin.
Ozluyorum = Gecmiste kalmissin.
Unutmuyorum = Gecmiste kalmissin.

Buna karsi duran aciklamalara giristigin zaman da; dustur edindikleri Carpe Diem'e ters oldugu icin makbul olmayan o fikirlere ve bu devirde bu kadar taassup sahibi insanlarin yasamasina taaccüp ettiklerini bildiriyorlar.

E tamam, hadi diyelim ki; biz hayatimizin hatasini ettik (?) ve bir bok yedik (?), gecmiste kaldik. Siz gelecege gectiniz de ne oldu? Asr-i saadet mi yasiyorsunuz?

PS : O zaman Osmanli'yi aksetmedik ama takip eden yaz borc hanemize yazildi, durup dururken. Elbet bir gun o tokat borcumuzu odeyecegiz... Nasip...

Cyrano (by Almora)


"Uzunca zamandir bu kadar saran, defaten kendini dinleten sert bir melodiye rastlamamistik" desek yeridir. Flying Dutchman olmasa haberimiz olmayacakmis. Yuh bize! Ve seneler oncesine bir "agziniza saglik".
----------------------------------
There was fighting in eternity
Endless love and endless hate
There was crying in eternity
Endless light and war for only heroes
For light

Cyrano the Gasconian
Cyrano the brave
A heart that beat for love insanity
Real love in his hand

Darth Disney


Her firma bitmisti, bir Disney kalmisti zaten. O da oldu, tam oldu. Yine de cocuklugumuzun "Cumartesi'den Cumartesi'ye" programina sevgiden mi nedir, sempatik geldi figurler bize.

Mickie = Luke Skywalker
Minnie = Leia Organa
Goofy = Chewbacca
Donald Duck = Han Solo olmus. Makara kukara, guzel de olmus. Yalniz Donald'a Darth Vader daha bir giderdi sanki.

27 Şubat 2009 Cuma

Adam Olmayacak misin?


Malum, televizyona ve mevzulara uzak kaldik biraz. NYG blogunda yazinca gorduk ki Cenk Akyol yine cosumculuktaymis. Yine diyoruz, zira bu arkadas laf ola beri gele yumurtlamalara cok merakli. Gecmis bir hadise ve yasananlar geldi akla. "Iki taraftar olay cikarmaya yeltendi"ye uzanan spor haberleri esliginde bir maceramiz olmustu da... O gun yazdiklarimizi buraya da gecirelim.
-------------------------------------
Ben maçın başına yetişemedim. Gittiğimde Cenk kenardaydı. Ne olduğunu sorduğumda Hakan abi, kesinlikle hakaret etmeden "Bir kaç söz söylediklerini, Cenk'in de bu durumu hakeme şikayet ettiğini, akabinde Oktay Mahmudi'nin Cenk'i kenara aldığını" söyledi. İlk yarı bitmeden çıktık. Bunlar bizi külliyen gittik sandılar ki içeri girdiğimizde Cenk oyundaydı.

Bundan sonrasına dikkat. Sadece şunlar söylendi kendisine:
"Baban da Fenerbahçeli halbuki. Sen nasıl böyle oldun?"
"Rakibin ismini öğrendin mi Cenk? Bak Alpella. Yanlış söylemeyesin"
"Fenerbahçe'yle dalga geçme"
"Misket bulamadık Cenk. Gel balon verelim"


Bu kadar. Tabi bu kadarının bile Cenk'e "İkinci maçta ne halt yiyeceğiz bakalım" diye düşündürdüğü aşikardı, o ayrı. Beyaza kesti vatandaş.

Peki bunun üzerine ne oldu?

Önce Cenk gitti hakeme şikayet etti. Hakem masaya gitti. Masa, saha komiserine gitti. Saha komiseri polisleri yönlendirdi. Polisler geldi ve "Bir sıra geri geçmemizi" söylediler. Kendilerine "Zorluk çıkartmak istemediğimizi ama ortada ne hakaret ne küfür olmadığını, dolayısıyla aptallığın şikayet edende ve bunu uygulatanlarda olduğunu" söyledik. Remzi Dilli, Turgut abi ve bir kaç kişi de aynı minvalde polislerle konuştular. Ayrıca yanımızdaki Efesli aileler de küfür etmediğimize şahittiler. Onlar da bu yönde beyanda bulundu. İş uzadı. Bu arada oyun 10 dakika kadar durdu.

Nihayet polis amiri Hakan abinin kimliğini istedi ve bizi dışarı davet etti. Hakan abi kimliği verdi, biz de çıktık.

Dışarıda polisle de işin saçmalığı üzerine konuştuk ama işin müsebbibi, ne polis ne de ağlak Cenk Akyol. Büyük hata hakemlerin bu davranışlarıdır. "Akatlarda bu işler böyle olmuyor" kıyasına girecek değiliz. Hem anlamlı hem anlamsız olur. Ama bu hakemler (Aytuğ Ekti, Fatih Arslanoğlu, Serdar Ünal) yedikleri haltı unutmasınlar. Mahmut Uslu, kankası Turgay Demirel için "Biz seçtirdik" diye gerine gerine gezerken durum bu.

Maç çıkışı Cenk'i gördük büfede. Yanına gidip;
"Ne dedin hakeme de bizi şikayet ettin. Küfür mü ettik sana?" dedik.

"Etmediniz mi abi? Anneme falan bir şeyler dediniz" dedi.

"Oğlum biz senin baban için 'O da Fenerbahçe'de voleybolcuydu' dedik. Hem küfür etsek senin söylemene ne gerek var, hakem duymaz mıydı? İşgüzarlık yapma" dedik.

O arada Mustafa Abi geldi.

"Bu büyütülecek bir şey değil abi. Kazara Ülker demiş çocuk. Hepimiz Fenerbahçe'liyiz" dedi

"Mustafa senin Fenerbahçeliliğini biliyoruz. Bu iş başka" dedik.

Cenk o ara "Ben de Fenerbahçe'liyim abi" dedi.

"Fenerbahçe'li dediğin böyle konuşmaz. Adam seni düzeltiyor, ikinci kere Ülker diyorsun. Konuştuğuna dikkat et. Aklını başına devşir" dedik ve ayrıldık.

Dediği ne kadar doğrudur, ne kadar Fenerbahçelidir bilemem. Ama o müstehzi ifadeyle Ülker diyişi aklımdan gitmiyor. Allah ikinci maçta kendisine kolaylık versin.

Yazmayı unutmuşum. Salondan çıkarılma sebebimiz "Oyuncunun konsantrasyonunu dağıtmak ve youna müdahale etmek"miş. Bu kararı alan arkadaşa sesleniyorum.

Birader manyak mısın sen? Bu sebeplerle seyirci çıkarılsa maç oynanmaz liglerde. Susup otursun mu millet? Çünkü sizin dediğinize göre her türlü laf oyuna müdahaleye geliyor.

Naci Barlas : Bölüm II


Naci abinin anilarina devam ediyoruz.

Ilk bolum

-----------------------
Sonraları isminin Necmi ağabey olduğunu öğrendiğimiz bir kişinin antrenörlüğü zamanlarında, bizi antrenman sahasına sokmadığı için adama kızardık.

Bir gün biz çocuklar kürekçileri bekliyorduk. Bir de baktık ki kulübe Necmi ağabey geliyor ve hayret ettik, Nemci ağabey subaydı. Seneler sonra kulüpte müdür oldu ve biz gene antrenmanları dışarıdan seyretmeye başladık.

Artık sene 1932 olmuştu ve ilkokul beşinci sınıf talebesiydim.
Müdürümüz Safiye Hanım, öğretmenimiz Ümit beydi. Okul bahçesinde top oynama yasağı konduğu sene idi. O zaman benden iki yaş büyük olan ve iki sene evvel mezun olan Semih Bayülken’in teşvik ve önderliği altında Talimhane arsasında Yeldeğirmeni Kulübü diye uydurma bir isimle mahalle maçlarına başladık. Bu maçlarda Paytak Semih lakabı ile temayüz eden Semih Bayülken zafiyet geçirerek Bağlarbaşı Sanatoryumu’na yatırıldı. Seneler sonra Semih Bayülken olarak Fenerbahçe’nin vazgeçilmez liderlerinden biri oldu.

1932 senesi artık Fenerbahçe Kulübü bizi tanır olmuştu. Aile fertleri Fenerbahçe yüzünden mektebi ihmal edeceğimden korkmaya başlamışlardı. O senelerde bilhassa Moda’da oturduğumuz yıllarda komşularımız olan (Sonradan Altıyol’daki Dişçi) Şamil, (sonradan M.T.A. Genel Müdürü olan Ruhi Paşazade) İhsan Ruhi Beren ve Arif Sporel ailelerinin Fenerbahçe Kulübü ile olan yakın ilişkileri nedeniyle ve büyüdüğüm için kulübe daha rahat girip çıkabiliyordum. Nitekim bir tatil günü olan 5 Haziran Pazar günü kulüpte büyük bir faaliyet ve koşuşturmalar başladı. Bizleri dışarı çıkarttılar. Masalar kuruldu. Bir yandan Altıyol’daki pastaneden pastalar geliyordu. Kapıda o zaman Kürekçilerden Seyfi abiye rastladım. Zannederim Faruk Ilgaz’ın akrabası idi. Ona “Ne oluyor?” diye sorduğumda “Kulübe yeni bir ecnebi antrenör geliyor” dedi. Bu sefer daha büyük bir merakla bekledik ve o devirde çok az gördüğümüz siyah renkli bir otomobille geldiler. Ablak yüzlü, sarışın, dik saçlı, domuz gibi bir adam geldi. Herkes etrafını sardı.

Kulübün her şeyi ve Başkomutanı olan ve herkesin titrediği Galip ağabey herkesi kulüpten çıkarttı. Gelen antrenörün adı Herr Schveng idi.

Aynı gece yani 5 Haziran Pazar gecesi, gecenin geç saatlerinde itfaiyenin kampana sesi ile uyanan herkes bir yangın telaşı içinde sokaklara fırladı. Büyükannem yangının derenin öbür tarafında olduğunu söyleyince herkese bir rahatlık geldi. Fakat birkaç dakika sonra “Fenerbahçe yanıyor” diye bir avaz duyduk ki işte o zaman herkes kendi evini unuttu, Fenerbahçe’ye koştu. Allah insanların o andaki çırpınışlarını, haykırışlarını bir daha göstermesin.

Bir aralık Zeki Rıza ağabeyi gördüm. Bir içeri bir dışarı koşuyordu. Vişne Sokak’ta oturan Arif-Afif ikiz kardeşler vardı. Koşup gelmişler, içeriden kupaları kurtarmak istemişler. Kupalar kızmış olduğundan elleri yanmıştı. Bizim evde annem onların ellerini sabunla tedavi ediyordu. Halamın oğlu Bahriye Talebesi Kazım ağabey, Pazar olduğu için evde imiş. Hasırcıbaşı sokaktan koşup gelmişti. Zannederim Deniz Harp Okulu son sınıftaydı. Bütün üstü başı yanmış olarak sabah bize geldiğinde “Keşke bizim ev yansaydı da Fenerbahçe yanmasaydı” diye dövünüp duruyordu. Şu kadar söyleyeyim ve Allah aşkına inanın ki ne Adviye halam ve büyükannem Kazım ağabeyime muteriz bir tavır takınmamışlardır. Bu bir başka sevgidir çünkü Fenerbahçe onlara sevgilerin, aşkların en büyüğünü yaşatmıştı. Birkaç sene sonra bir gün Bek Fazıl ağabey, annesi ve kız kardeşi bizde iken bu yangın meselesi açıldı. Büyükannem hepimize “oturun şuraya” dedi ve “İşgal devrinde bütün kocalar, ağabeyler Ankara’ya Kuvva-i Milliye’ye gitmişler. Biz dört kadın bir de en küçük Pakize halam her gün gece gündüz Mustafa Kemal Paşa’ya ve kocalarımıza dua ederek heyecanla bir zafer beklerken bir sabah Tasvir-i Efkar gazetesinde bir büyük manşet okuduk –TÜRK’ÜN BÜYÜK ZAFERİ-. Biz –Harbi kazandık- zannederek -Allaha şükürler olsun- diye sevinirken –TÜRK’ÜN BÜYÜK ZAFERİ- manşetinin altında Fenerbahçe İşgal Kuvvetlerini 3-1 yenmiştir yazısını okuduk ve sevinçten havalara uçtuk” diye anlatmıştı.

Bunu şunun için anlatıyorum. O devirde Fenerbahçe’nin devamlı olarak Fransız ve İngiliz işgal kuvvetlerini yenmesi, o zamanın imkanları ile taş basması matbaa sistemi ile basılan Anadolu gazetelerinde de basılmış ve bu, bütün yurtta bir moral kaynağı olan, Fenerbahçe kulübü sevgisi doğurmuştur. İstiklal Harbinin kazanılması, Cumhuriyetin ilanı sonrası memleketin büyük şehirlerinde Sarı-Lacivert renkli kulüpler kurulmuştur. Hatta Adana’da zannederim iki adet Sarı-Lacivert renkli kulüp kuruldu.

Yangının ertesi günü kulübe gittiğimde, ben o zamanki çocukluk heyecanı ile duvarlardaki aslan, kaplan başlarını aradım. Kaç türlü hayvan başı vardı. Onların canlı gibi gözleri vardı. Hepsi yanmıştı. Bir yandan da molozlar arasından yarı yanmış kupalar vesaire toplanıyordu. Tam o sırada “Kulübün başkanı geliyor” dediler, bizleri uzaklaştırdılar. Bir de baktık ki yeni antrenörle beraber geliyor. Hiç unutmam, yeni antrenör dereden kova ile su taşıyarak kalan molozların üstüne döküyordu. Kurtarılan en belli başlı eşyalar arasında beyaz bir piyano ile elinde kılıç olan bir şövalye büstü vardı. Fenerbahçe Kulübü o piyanoyu son senelere kadar muhafaza etmiştir.

Bir müddet sonra zannederim bir sene sonra ki ben ortaokula gidiyordum. Fenerbahçe yeni bir futbol sahasına taşındı.

Yeni stada taşındıktan sonra antrenör Schveng’in antrenmanları bizim bazen mektebi bile asmamıza neden oluyordu.

Nitekim bizim Kadıköy İskelesi’ne koşmamız ve maçları kazanmamız da bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Hatta bir Beşiktaş maçını kazandığımız haberi gelmişti. Hemen vapur iskelesine koştuk. Fakat takım bir türlü gelmiyordu. Üçüncü vapur gelince öğrendik ki maçtan sonra taraftar takımı omuzlara almış ve iskeleye kadar omuzlarda taşımışlar. Yapılan bu tezahürat yüzünden gelememişler.

Bir müddet sonra bizim stada Atatürk büstünün konması merasimi oldu ve beni kulübe o zaman Bahriye Subayı olan halamın oğlu Kazım ağabeyim götürdü. Beni ilgilendiren merasim falan değil, futbolculardı. Bir aralık Kazım ağabeyin elinden kaçıp futbolcuların tarafına gidince hayaları şişmiş yusyuvarlak bir adam beni kulağımdan tuttuğu gibi tahta duvarın dışına attı.

Biraz sonra Bahriye Bandosu geldi. Kapıları açtılar. Bando içeri girerken ben de onların arasından tekrar piste çıkarak futbolcuları yakından görmek şansına kavuştum.

Hatta o gün Fenerbahçe’nin yeni reisi olan Şükrü Saracoğlu’nu da görmek şerefine kavuştum.

Tarihe Notumuzu Duselim


Real Madrid 0 - 1 Liverpool

Her ne kadar takima guvensek de; daha gecenlerde, degil uzerinde gunes batmayan imparatorlugun, adeta yeryuzunun en mazlumlarindan Everton'a verdigimiz tur ve puanlar akla gelince, cekinmemek elde degil. Yine de kendimizi tutamiyoruz.

Fincani tastan oyarlar, balam oyarlar.
Icine bade koyarlar.
Sen bize gelme duyarlar, balam duyarlar.
Sen kimin canisin cani?
Sen yine doldur fincani.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Olmaz

Yazmak gelmiyor icimden.
Yemek, oyle.
Icmek, keza.
Uyumak istemiyorum ve uyuyamiyorum da.

Ikinci ve ucuncu mecburi istikamet. Cok da imtina edilemez.
Birinci desen, olsa da olur olmasa da.
Sonuncuysa, o olmadan olmuyor iste. Şebgîr olduk, ciktik; yatakta "Don, baba donelim, ayni yere gelelim. Yine sabah oldu. Haydi ise gidelim" diye diye.

Nerede Istanbul'un; o tumden sehire, hafiften denize nazir lodoslu gecesi? Nerede o, şemîm? Hasili cok bitkinim.

24 Şubat 2009 Salı

Bodrum Hakimi


Ne Subatmis ama... Yilmaz Kurt'un olum haberi dustu ajanslara bugun de. Aktorunden figuranina her filmde oynamis adamlar vardir ya, iste onlardan birisiydi. Bodrum Hakimi filminde de oynamisti. Selvi Boylum Al Yazmalim kadar dokunakli degildi ama yine (ve her zamanki gibi) Cahit Berkay'in guzel muzigi esliginde, Kadir Inanir ve Turkan Soray'in oynadigi hos bir filmdi. Rahatsizligi da Mugla Fethiye'de baslamis Yilmaz Kurt'un. Yillardir oynadigi tiyatroda... Once Fethiye Devlet Hastanesi'ne kaldirilmis, sonra Izmir'e ama gucu yetmemis. Gunde kimbilir kac kez filmlerle gorundugu televizyonlardan bir de vefat haberi belki gecer, belki gecmez.

"Bodrum Hakimi" demistik. Muglali yazar Belkıs Öztin Koparanoğlu'nun romanina da konu olan hazin bir oykudur. Kitabindan yillar once turkulere gececek kadar.

Bodrumlular erken biçer ekini.
Feleğe kurban mı gittin Bodrum hakimi?
Nasıl astın Mefaret hanım ipe de kendini?
Altın makas gümüş bıçak ile doğradılar tenini.

Şu Bodrum'un dağlarında ceylanlar dolaşır.
Kara haber Mefaret hanım pek tez ulaşır.
Hakim hanımın memleketi, Kütahya Tavşan.
Hakim hanım sen eyledin bizleri perişan.


Gorece yakin tarihte gecmesine ragmen, turkulere konu olan diger bir cok huzunlu yasam oykusu gibi bu hikayede de "Acaba..." denecek yerler var. Basta Tolga Candar olmak uzere konuyu arastiranlar "Ser verir, sir vermez" bir burokratik ve insani duvarla karsilasmislar. Burokratik engeller; mahalli idarelerin klasik evrak yetersizligi olarak ortaya cikarken, diger engel ise "Gecmis zamani kurcalamaya gerek yok" seklindeki Anadolulu guzelligiyle, yani "olmuşu ve ölmüşü rahat birakin" duyarli kayitsizligiyla boy gostermis. Oyle ki dogdugu yer bile muamma kalmis Hakim hanimin. Sadece bir sey kesin.

1954'de Bodrum'da hakim olarak gorev yapan bir kadin. Mefharet Tuzun. Kendini asarak intihar ediyor. Nedeni hakkinda anlatilanlar muhtelif. Askindan? Ozleminden? Verdigi bir idam kararinin vicdan azabindan? Idama mahkum ettigi gencin tanidiklari yuzunden? Ayni filmdeki gibi, bir idam karari vermemek icin? Boylece bir suru muammali soz... Belki bir gun aydinlanir, kimbilir..

Olmeden onceki gece yasananlar ise hikayenin trajedi boyutunu katliyor. Bodrumlularla birlikte Milas'a, Zeki Duygulu'nun konserine gidiyor Hakim hanim. Zeki Duygulu demisken bir parantez acmamak olmaz. Turk Sanat Musikisi'nin en guzel eserlerinden birinin sahibidir.

Ayrıldı gönül şimdi yine bir tek eşinden.
Bulmakta teselli batan akşam güneşinden.
Alnımdaki hatı yaşımın matemi sanma.
Her çizgi açıldı acı hicran ateşinden.


Zeki Duygulu bir sarkiyi bitirince Mefharet hanim; "Tekrar soyler misiniz?" diye soruyor. Tekrar geliyor sarki.

Uslu dur kadınım çıldırtma beni.
Ben artık bildiğin o ten değilim.
Bir başka yağmurla ıslak mendilim.
Yeter artık ağlatma beni.
Uslu dur kadınım çıldırtma beni.
Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm.
Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm.
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm.
Yeter artık ağlatma beni.
Uslu dur kadınım çıldırtma beni.


Sabah adliyeye gelmiyor Hakim Hanim. Merak edenler eve gittiginde tavandan sallanan cansiz bedeniyle karsilasiyorlar. Simdilerde olsa bir ucuncu sayfa haberi olacak intihar cevrede kucuk capli bir yikim oluyor. En azindan sahit olan kusaklarin dilinde bir agit haline geliyor. Ve Zeki Duygulu, bir daha hic bir yerde, Hakim hanimin son istegi olan o sarkiyi soylemiyor.

Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm.
Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm.
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm.

Gunes Acti


Arsenal'in stadi Emirates'de gunese siperlik eller.

Gunduz maclari.

Itfaiyeye "Sulasana lan tribunleri" sesleri. "Bi de guluyo, pezevenge bak" sitemleri (!). Koca tribune su yetistiremeyen suculara patlama sonunda:
"Senin sucu gibi ebeni s..eyim ben"

"Ulan eskide kalan her boka guzel demeyin" demeyin. Guzeldi gunduz maclari.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Mick Jagger Demis ki...

"People have this obsession. They want you to be like you were in 1969. They want you to, because otherwise their youth goes with you. It's very selfish, but it's understandable."

Understandable tabii sir...

1969'da 26 yasindaydi Mick Baba. Ve o 1969'da, bizim icerisinde vitamin olarak gorev yaptigimiz portakalin agaci bile dikilmemisti henuz. Lakin Turkiye'nin siyah beyaz yillarina tekabul eden o vakitler, bazi manalarda cok ozlenecek gibi olmasa da, defaten dem vurdugumuz uzere naiflik vb. acilardan icerisinde bulundugumuz yillara fark atacak zamanlardi. Ozluyoruz.

Gerci surada, uc ay oncesini, 20-23 Kasim 2008 arasini deli gibi ozleyip ulasamazken, 1969 nerede?

Burada yagan da yagmur, orada yagan da yagmurdu. Aradaki fark, acilamayan bir semsiye, Istanbul'un ta kendisi, ve hepsinden onemlisi; bir sari ve iki de yesil. Oyle alelade renkler degil ama...

Bir kaykay, bir DeLorean bir de beyaz sacli profesor lazim bize.

Seyir Defteri

Dun gece uykusuzlukla cebellesirken ve hava artik eksilere iyice alistigindan disariya da cikamadigimizdan eldeki kitaplara bir kez daha sarmistik ki mesaj geldi; "Ibrahim Tatlises, Yildiz Tilbe'ye orospu diyor. Sapitti lan bunlar" diye. "Yesinler birbirlerini ete para vermesinler" diye dusundugumden acip da izlemedim ama durum hakikaten bir tuhafmis.

Ibrahim Tatlises, Yildiz Tilbe'ye "Seni pezevenklerin elinden kurtardim" demis. Yildiz Tilbe de "Bir iyilik yapinca soylemek mi lazim?" diye cevap vermis. Mevzu kopmus. Pezevenk, kurtarmak, iyilik. Noluyo lan?

Bir zamanlar sinirdisi etmek, kalebentlik gibi cezalar varmis malum. Simdi bu topluma ornek insanlarin (?) ugramasi gereken yaptirimlardan bir tanesi bu olsa, kim "cok ilkel bir yontem" diyebilir. Baklava, ekmek, hasili "gida maddesi" caldi diye yillarca hapsedilen cocuklarin (evet, cocuk) oldugu ve insanlarin fikirleri yuzunden (pratikleri degil, sadece fikir) catir catir iceride yattigi memlekette bu gibi sanatci sifatini haiz insanlarin yedigi boklarin "Sanatcidir, ne yapsa yeridir" diye goklere cikarilmasina hosgoruyle bakabilmek nasil mumkun oluyor? Yaslaninca birer Devlet Sanatcisi unvani da aldilar mi tamamdir bu is. Hadi, Devlet Erkani'nin onunde kusluk olmaz, opusun, barisin bakayim. Degil mi sayin Kultur Bakanim?

Acaba vaziyetten kendine paye cikaran olmus mudur? Sunun gibi:

"Pezevengin seyir defterine ek. Yildiz, pardon miladi tarihi "bu aralar"... Bugun Yildiz Tilbe adinda biri dustu. Sonra da Ibrahim Tatlises gelip, elimizden aldi. Ne oldugunu biz de anlamadik, ani gelisti. Sonradan sonraya televizyonda mevzusu gecmis. Arkadaslar arayinca gorduk. Gerci adimiz gecmedi ama bilen biliyor bu alemi. Unlu olduk neticede"

Imza : Asri Kayinpeder M.

Gule Gule Baskanim



Munir Ozkul : Alo... Nermin... Canim...

Nermin : Bil bakalim, sana ne mujdem var... Hayir, bilemedin... Kocam gitti, on dakika evvel... Ankara'ya.

Munir Ozkul : Hemen geliyorum. Seni elimden Emin Cankurtaran bile transfer edemez anam.

Yukaridaki Yesilcam diyalogunda ismi gecen Emin Cankurtaran; biz dogmadan once, buyuk Fenerbahce'nin buyuk baskaniydi. Yillar sonra; once abilerimizden ogrendigimiz, akabinde okudugumuz Fenerbahce tarihinin efsane ismiydi. Yasamak istedigimiz yillarin, yasamak istedigimiz Fenerbahce'nin baskani. Gule gule buyuk baskan. Nur icinde yat.

22 Şubat 2009 Pazar

Hapçı, İlaççı...


Once Copa Cabana Adnan Pasa, akabinde Yuzdeli Uzeyir Pasa ile yollari ayirdiktan sonra bayan voleybol takimi sadrazamligina getirilen Jan De Brandt onderliginde takim buyuk cikisa gecmisti. Nihayetinde bu cikisin zirvesini Eczacibasi maci ile yapmis bulunuyoruz. Huzzam makami haftanin nihavent sarkisi oldu bayan voleybol takimi.

Bir kac sene once "Fenerbahce taraftari kizlarimiza siringalar ile saldiracakmis" diyecek kadar paranoyanin dibine vuran Selcan Teoman'a, "Lutfen kimseyi dovmeyin" diyecek kadar kendinden gecebilen sayin Eczacibasi'ya ve nihayetinde deplasman salonunun turuncu kazakli cengaver bufecisine hayirli olsun.

Eczacı oldu mu? Fenerbahçe koydu mu?

Hadisene Kardesim!


"Uzun zamandir bir mac izlerken bu kadar kahroldugumu hatirlamiyorum" diyecegiz ama 2006 Denizli macina ve gecen sezona cok ayip olacak.

Yukaridaki, gole sevinen takim AC Milan degil, Genclerbirligi. Hangi Genclerbirligi bu? Kume dusme hattinda gezinip duran, kendi sahasinda Besiktas ve Galatasaray'a 1-3, Trabzon'a da 0-1 yenilen Genclerbirligi. Ve o takim dunku macta girdikleri ona yakin pozisyondan, gole cevirdikleri bir tanesini kutluyorlar.

Nedir insanin icini acitan peki? Hic mi boyle macini izlemedik Fenerbahce'nin. Izledik. Bir suru sayariz hem de. Fakat hepsinden ote bir sey carpti gozumuze. Macin son anlari. Roberto Carlos, korner atmaya salina salina giden Genclerbirligi oyuncusunu ittiriyor, cabuk kullansin atisi diye. Yirmi saniye sonra da mac bitiyor. Doksan dakika cuvala girdi tabii. Diger oyuncularin umurunda degil. Kurumsalligin Fenerbahce'yi getirdigi bu son noktada, oturup aglasak yeridir.

Ben Boyle Haftanin...


Ne Ekaterinburg serisinden, ne de Marche Macerata rovans macindan fazla bir sey bekliyor degildik aslinda. Ama Genclerbirligi macindan ve basketbol Turkiye Kupasi'ndan umidimiz vardi, ne yalan soyleyelim. Fakat huzunler balik istifi gibi ust uste yigiliverdi iste. Yukarida sayilanlardan geriye, ikinci Ekaterinburg macindaki yakin farkin ve Italya sampiyonunu Istanbul'da devirmenin zugurt tesellisi kaldi.

Iki maglubiyetle, iki elenmeyle, hatta bir sezonun toptan kaybedilebilme ihtimaliyle ilgili olmayan tuhaf bir durum var ortada. Koca camianin uzaktan bile hissedilen ve yabanci olmayan gerginligi... 1990'li yillarda, cocukken bile hissedilen seyler... Gazete sayfalarini acip da laciverti tam lacivert olmayan Fenerbahce formalarina goz degince yasanan o kalp sikismasi halleri... "Hic mi huzur bulamayacak bu camia?" sorusunun hala sorulabilmesi... Hos, huzur denen sey tesis ve ehven-i ser bir kurumsallasma olsaydi, fenafillah kapilari ardina kadar acikti bizim icin ama oyle degil iste.

Simdinin bir propagandasi var. "Eski gunlere mi donelim istiyorsunuz?" diyorlar, "Bu gidisin sonu hayir degil" diyenlere. Eski gunler... Nasil ozlemeyelim? Diger ikisini toplasan bir biz etmiyordu o cok bok atilan eski gunlerde. Altiyol ve Kadikoy caglayan bir sari lacivert denizdi o begenilmeyen eski gunlerde. Biz deyince "Biz" akla gelirdi.

Ama simdiki zamanlar daha iyi tabii. Tesislerimiz var. Guiness Rekorlar Kitabi'na girecek buyuklukte bir formamiz var. Kurumsallikla dolup, tastik. Varsin sampiyon olmayalim, kupa kazanmayalim, degerlerimize sahip cikmayalim.

Velhasil "Cagdas" olalim efendiler. Cagdaslik boyle bir sey cunku (!)

Yerseniz...

21 Şubat 2009 Cumartesi

A Question Of Heaven (by Iced Earth)


The time is close now, the end is near
My walk through the valley, trails of fear
I feel empty, my penance overdue,
I guess it's too late now to be with you
I'm extremely frightened of what will surely be
I sold myself, the death of me
I know you can't forgive me I know I'm on my own,
I've betrayed you I walk alone

What exactly is the meaning of this
Just pawns in your twisted game
Severe pain for the lie I'm livin'
For a love I never could betray

[Bridge]
Question me not say the lord unto thee
You have chosen your own faith and your own destiny
Denied of this life is what you are to be
You have chosen your own faith and your own destiny

Lord I pound my fists at you
Won't you just let me die
Would I not suffer enough
No inner peace no after life

[Repeat Bridge]

I did what I thought was right
All for the love of my life
I know it's sad but true
Something is very wrong
Condemned to suffer so long
For a love so true

The question that lies within
Is so hard to understand
It still tears at me
And in my dying breath
My heart holds no regrets
I wouldn't change a thing

My spirit begins to rise to the heavenly skies
Just to be shunned away by you
Now all I want is to die, no streets of gold in the sky
And I wash my hands of you

[Bridge]
Rising to the heaven's light
Just to plead for death
Just to be denied

Rising to the heaven's light
Just to plead for death
Just to be denied

Ooohhh, I know you can't forgive me
I know I'm on my own
I know that I've betrayed you
You know I walk alone
You know I walk alone

I walk, I walk the trail of fear
I pound my fists at you
I'm shunned away by you
I wash my hands of you

Why won't you let me die
Why won't you let me die
Why won't you let me die

Deplasman


Burasi Caferaga Spor Salonu. Bunlar da Ekaterinburg takiminin taraftarlari. Guya deplasmandalar. Kadraja giren davullar yuzunden "guya"

Bir bu goruntuleri goruyoruz. Bir de iki sene once polise "Davullari alin" diyen kendi (?) ilgilerimizi. Gulsek mi, sovsek mi, bilemiyoruz... Gerci tribunleri; "Tezahurat Tribunu Olan ve Olmayan" seklinde ayiran bir yonetimsel zihniyete sahip oldugumuzu gorduk gecen gun. Nasil oluyorsa artik, oluyormus. Bunun uzerine bir kelam etmeye deger mi?

20 Şubat 2009 Cuma

Ayhan Aydan


Ayhan Aydan vefat etmis. Yakin tarihe merakli olanlarin "Ne olursa olsun, delikanli kadinmis" diyebilecegi bir isimdi. Mahkeme salonunda sevdasina sahip cikacak kadar delikanli. Fazla ahkama mahal yok. O zamanlarin sabik Basvekili ve bir opera sanatcisinin askina dair, Can Dundar'in ilgili yazisindan daha fazla bir sey anlatilamaz ne de olsa...

YAZININ TAMAMI
--------------------------------
Tanıştıklarında Menderes 50 yaşındaydı; Aydan 25...

Başbakan 20 yıldır evliydi; Aydan 6...

Menderes'in 3 oğlu vardı, Aydan'ın 1...

Aydan bunun bir "imkânsız ilişki" olduğunun farkındaydı. Ancak birkaç şey onu etkiledi: Biri Menderes'in ilk günden son güne dek süren kibarlığı, zarafetiydi.

Başbakan, tanıştıkları haftadan itibaren Sağlık Sokak'taki eve haftanın 2-3 günü çiçek göndermeye başladı. Çiçeklerin ne zaman solacağını takip ettiriyor, hemen tazelerini göndertiyordu. Asıl önemlisi, bu gelenek, ayrılmalarından sonra da sürecekti. Ta ki Başbakan Yassıada'ya düşüp çiçek gönderemez hale gelinceye kadar...

Daha da etkileyici olan, Menderes'in evli bir erkek olarak bu kadar rahat davranabilmesiydi. Başbakan, evi ilk ziyaretine "2" plakalı siyah makam arabasıyla gitmiş ve görüşmeden sonra, adeta dedikodulara meydan okurcasına Aydan'la sokağa çıkıp uzunca bir yürüyüş yapmıştı.

Böyle başladılar.

19 Şubat 2009 Perşembe

Mükemmeli...

O ses olmadan, her yer karanlik. Duyunca, pur nur o mevki. Duymadan bir gun bile gecse (ki fazlasi giriyor aralara) akil da fikir de zikir de şirazeden cikiyor. Ve sonra bir an bile duysam, dijital bir mesafenin arkasindan iki uc cumleden fazlasi gelmese de akla hemen o sarki geliyor, biraz degiserek.

Sesin şiirlerin mükemmelidir.
Senden başkasini seven delidir.

Dubai Hadiseleri


Birlesik Arap Emirlikleri, guvenligi, ozellikle de oyuncunun guvenligini gerekce gosterek, katilmaya hak kazandigi bir turnuvada Israilli Sharar Peer'a vize vermeyince ortalik karisti.

Turnuva sozcusu, "Public sentiment remains high in the Middle East and it is believed that Ms Peer's presence would have antagonised our fans who have watched live television coverage of recent attacks in Gaza." diyerek mevzuyu acinca basta WTA turnuvalarinin hayata gecmesine oncu olan isim Billie Jean King olmak uzere eski ve yeni tenis oyunculari birbirleri ardina aciklamalar yaptilar.

Venus Williams "She shouldn't be denied, it's not right, she's just a person. We are all people, no matter where we are from" dedi.

King ise boyle vurdu:"In the 21st century there is no reason a person should be restricted from doing his or her job because of their nationality, creed, race, gender or sexual orientation."

Butun bu tartismalar soyle dursun, turnuvada bir de vaka-i adiye var. Flying Dutchman tarafindan dunyanin bir numarali teniscisi olarak sifatlandirilan "Çarli" kilikli Jelena Jankovic, Estonyali Kaia Kanepi'ye elenerek turnuvayi kapadi.

Ya ne olacağıdı?

Street Fighter: The Legend of Chun-Li


Sinemalarda...

Oncelikle merak edilen husus, senelerdir Smallville'de arz-i endam eden Kristin Kreuk'un canlandirdigi Chun Li'nin filmde "yep yep" ya da "minik dandi" (isimler sizin orada farkli olabilir) yapip yapmayacagidir. Yep yep neyse de digeri biraz zor olacak. Ayrica digerlerinden farkli olaran, havada rakibini yakalayip yere calmasini bir sahnede gormezsek gozumuz acik gider, bunu da belirtelim.

Bir diger dizilerden bilinen oyuncu Neal McDonough (Desperate Housewives izlemiyoruz. Marcia Cross hayrani bir tanidik sayesinde biliyoruz) M.Bison'u canlandiriyor ama biz Bison'u yillar yili esmer bilmistik. Nasil olacak simdi?

Ayrica film bizim simdiye kadar bilmedigimiz bir iliskiyi de gozonune cikartiyor. Her gordugumuzde "Sakil sakil hareketler yapma, kirarim kafani gozunu" diye Ryu ile sopaya giristigimiz Gen, megerse Chun Li'nin babasinin yakin arkadasiymis. Chun Li'ye dovusmeyi ogreten de oymus, falanmis, fismekanmis.

Goruldugu uzere, oyunlardan ekmek yeme surecine yeni bir katki daha yapiliyor. Blanka'nin, Honda'nin nesi eksik kardesim? Ilac olsun, bayan olsun diye oyunun icine atilmis bir karakterin filmini yaparak "Minik dandi yap da donunu gorelim"ci kitlenin giseye katkisi mi bekleniyor?

Film yapacaksaniz Larry "The Leisure Suit" Laffer'in filmini yapin. Sagina soluna birer karate filmi koyup, "3 Film Birden" sekli cekersiniz.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Gazanfer Ozcan


Kucukken annemizi, babamizi, dedemizi, hasili cevremizde kim varsa onlari "Hep varlar" bilirdik. "Hep" bizim icin tuhaf bir seydi.

Kucukken televizyonda gorduklerimizi "Aslinda yoklar, sadece camda varlar" sanirdik. Cizgi filmler gibi. Cam bizim icin tuhaf bir seydi.

Sonra "Olmek diye bir sey var" dediler. "Vardir, tamam ama" dedik, onlar olmezler sandik.

Sonra ogrendik ki oyle degilmis o isler. Gidiyorlarmis meger.

Sonra gorduk gozlerimizle. Iki esselamualeykumverahmetullah. Iki omuz. Iki kurek. Iki dua. Dogdun 1-0, simdi 2-0.

Tum alemin en sevdigi amcalar / teyzeler gitti once; Selim Nasit, Adile Nasit gibi. Bizim mahallemizin en sevdigi amcalarin gidisini gorduk, Turan amca gibi.

Simde de Gazanfer Ozcan'a el salladi kure-i arz. Gerci, arzuladigi gibi "oyun sonrası makyajını silerken, her şeyi bitirmişken" gitmedi fani alemden baki aleme ama "alkışını almadigini" soyleyemez kimse. Oyle ki baki kalan gok kubbedeki sadalarin arasindadir o alkis.

Gule gule ustad. Gule gule alemin en babacan amcalari, en şık abileri.

İstanbul Rumlari


Fenerbahce Muzesi'nde 100. Yil hazirliklarini izlerken birisi girdi kapidan iceriye. "Panolarinizda bizim takimimizin da resminin ve isminin oldugunu duydum. Bir goz atmam mumkun mu?" diye sordu. Kendisine "Hay hay" dendi ve sohbet orada basladi.

Kurtulus semtinin eski ismidir Tatavla. Atlarin baglandigi mekan anlamina gelirdi. 1896 yilinda semtin ismine Heraklis, yani Herkul eklenerek kurulan Jimnastik Kulubu'nun simdilerdeki bir yoneticisiydi kendisi. Turkiye'de kurulan ve halen yasantisini surduren ilk spor kulubuydu (Cumhuriyet donemi ismiyle) Kurtulusspor, Besiktas'in iddia ettiginin aksine. Cok az sayida kalan Rum azinligin, yine cok azinin destegiyle ve farkli bir kac maddi kaynakla hayatini surdurebiliyordu bu asiri deviren, hatta uzerine on yas daha koyan kulup. Uzun uzun konustuk. Sonra... Sonrasi yine gunluk hayatin debdebesi...

Bugun bir internet sitesinin linkini gondermisler, orayi gorunce aklima geldi. Istanbul'un Rum Azinligina mensup vatandaslar bir site acmislar. Linki de burada

Istanbul'un gobeginde, Istiklal Caddesi'nde yururken, kirk yilda bir kafanizi kaldirip baktiginizda; "Bir zamanlar biz yine buradaydik ama simdi oldugumuz uzere Gulhane'deki ceviz agaci gibi degildik" diyen, mahir ellerden cikmis yapilarin karanliga karistigi gibi; isgal, mubadele, 1955, Kibris, o, bu, su derken, sesli sedali gitti bir cogu. Siyasi tarih ve savaslar, akla karayi ayirmaya merakli degil maalesef. Hos, merakli olsa ne olur? Toplum hafizasi, kisilerden mutesekkildir ve unutmamak / ayirmamak icin hakli-haksiz milyonlarca sebebi vardi insanlarin. Bir kaderdi yani...

Peki ya simdi? Geri donusu olmayan yolun en azindan bir yerinde durmak mumkun degil mi? Durust olmak gerekirse, bu sorunun cevabi bizim icin bile net degil. Ama denemek gerek. Isgali, mubadeleyi, Varlik Vergisi'ni, 6-7 Eylul'u unutmayalim tabii ama kafalara da kakmayalim. Bunun disinda kalan seyler, hakikaten ozlenecek seyler cunku.

Gerci, yazdiktan sonra bakiyorum ve dusunuyorum da. Aklima mulki / idari amirler geliyor. Hani halkin aynasi olanlar. Imkansizin tanimi bu olsa gerek...

17 Şubat 2009 Salı

Kodum mu...


Swansea'nin Hollandali kalecisi Dorus de Vries'i, Fulham'in Zoltán Gera isimli Macar oyuncusunu sopalarken goruyoruz.

Frikik esnasinda sekilden sekile giren futbolcularin resimleri gibi kliseden bir sey oluyor ama sanki aralarinda cozulemeyen bir arsa davasi varmis da "Karambolden istifade bir tane eklestireyim" diyormus gibi bir resim olunca dayanamadik.

Ceyrek Final III - Ep.1


Nihayet gun geldi catti. Bugun Rusya'da FIBA Euroleague Woman organizasyonunun ceyrek final ilk ayagi oynanacak. Her ne kadar CSKA'dan UMMC'ye gecen ve gecenlerde CSKA'yi fena avlayan koc Gundars Vetra; "We have enough information on the rival team, however, the game will be difficult. Fenerbahce have organized play on defense and attack. At center, there are two good and tenacious players. There will be a battle and it will not be easy" seklinde saygili ifadeler kullansa da cumle cemil; Deanna Nolan, Penny Taylor, Maria Stepanova, Sandrine Gruda, Asjha Jones, Svetlana Abrosimova ve ozellikle Cappie Pondexter gibi isimleri kadrosunda barindiran bir takim olan UMMC'yi favori goruyor. Bu insanlari suclamak mumkun degil. Yine de insan ara ara 2006'daki Spartak macina benzer bir sey beklemiyor degil. Ne de olsa Fenerbahce bu...

16 Şubat 2009 Pazartesi

Emsal Nedir?


Mecelle'nin meshur maddelerindendir; "Su-i misal emsal olmaz" lafi. Verilmis bir kararin, verilecek olan karara emsal teskil edebilmesinin zorluguna (oyle olmasi gerektigine) yonelik bir cumledir. Bir de askeriyede "Takdir Belgesi" verilirken kurulan bir obek vardir "Emsalleri arasinda temayuz etmis olmak...", yani yaptigi islerle on plana cikmak, takdir toplayacak seyler yapmak manasina gelir.

Cumlenin hukuk tarafindan bir miktar siyrildigimizda, bir asagidaki yazinin oznesi konumundaki sahis "Su-i misal"e giriyorsa, Cem Yilmaz da her halukarda "Emsalleri arasinda temayuz eden"lerin arasinda basi cekiyor.

Dun aksam, uykusuzluk derdinden cekerken Show Tv'de "Var misin Yok musun?"a denk geldik. Iyi bir Fenerbahceli olan Acun'un programinda Cem Yilmaz'i gorunce durmamak olmazdi. Reklam aralarinda Besiktas-Trabzon macindan, haftanin diger spor olaylarina uzana uzana programin sonlarina gelmistik ki...

El kadar bir kiz cocugu, Elif... Hasta. Fena hasta. O yasta beline uzanmasi gereken saclarindan tel kalmamis. Onun tedavisi icin harcanacakmis kazanilan para. Basladigi andan oraya kadar gulmekten ters takla attiran program bir anda Ofsayt Osman'in mahkeme sahnelerine donuveriyor boylece. Lakin bir farkla ki; burada olan biten seyler gercek. Sadri Alisik "Bu da mi gol degil" diye sordugunda ve Colpan Ilhan "Gol" diye bagirdiginda "Nasilsa hakim de davayi dusurur bundan sonra?" diye sevinmek yok burada. Daha fazlasi var.

Cem Yilmaz'in "Kutumdan saglik cikmasini istiyorum" ile bitirdigi bir kac dakikalik o konusmasinin ardindan "Helal olsun" diyip, kucuk kiza ve kendisine dua etmeyen yoktur herhalde.

Emsal de timsal de temayuz de budur...

Sek Sek Sekerek


Ideal insan, ideal ahlak, ideal falanca, ideal fismekanca konularinda dur durak dinlemeden, transit ahkam kes dur. Semt kilisesinin kallavi cani gibi, daglari taslari bunlarla inlet. Ondan sonra Jandarma esliginde nezarethane ve "Ne aparati arkadasim?" feverani. Bir yandan keyfine bakip, vur patlasin cal oynasin ve bir yandan da "Emsal ve Timsal" olma merakinin insanin basina actigi isler. "Beni bu guzel havalar mahvetti" der mi sorulsa? Evkafta bir memuriyeti de yok ama...

Uyusturucu en basta ahlaki bir suc ve bizi bayira karsi yatirip, eylemin devamini getirseler bile kullanmayiz bu boku. Lakin bu kisisel bir zaaf ve insanlar da "Ulan bir bunye otursa da cekmeye baslasak..." diye gelmiyorlar dunyaya. Yiyorsun bu herzeyi, amenna. Maksat eylemlerinde, kendine ve hitap ettiklerine delikanli olabilmek... "Ben de bunu sectim kardesim. Benim yolum da bu. Siz benim sanatima bakin, seklime karismayin. Sakin ola evde de denemeyin" dense, ne soyleyebilir insanlar? Nur Cintay'in bugunku yazisinda "Popstar yarışmasında had bildirmelere doymazlığı mükemmel bacaklarını bile gölgelerken, gün gelecek ‘suç’un çok insani bir şey olduğunu anlayacak..." diye dillendirdigi sey, yani kendine bir "insanustuluk" atfetmek ve "Hem guzelim, hem erdemliyim, hem bireyim" semalarinda ucmak neden? Degilsiniz. Bir zamanlar biri ya da birkaciysaniz bile artik hicbiri degilsiniz. Mesela sizinki de can, Amy Winehouse'unki de. Ama o "Ne aparati?" diye sormuyor sadece.

Gerci bizim memlekette bu badirelerden magdur cikmak kolaydir. Giy en efendisinden siyah bir elbise, tak "Bismillahirahmanirahim" yazan bir kolye, gec arka fonunda Ataturk olan bir masanin basina, halka mal olmusluktan soz et, sonlara dogru iki damla gozyasi dok, olsun bitsin. Turkiye sizinle gurur duyuyor...

15 Şubat 2009 Pazar

Issız Adam


Bir kere şunun adını koyalım. Alper olarak resmedilen şahıs "alayımız" yüzdesinde bir çoğunluğun, "Katıksız Onun Bunun Çocuğu" olarak nitelendirebileceği bir karaktere sahip, filmde gösterildiği kadarıyla.

Mutlu bir aile yaşantısı olmasına, çocukluğunda hiç bir travmatik durumla karşılaşmamasına ve ailesi onun için "iki tarla satıp, ticaret hayatına yol verecek kadar" cömert olmasına rağmen, sosyal yaşantısını küçük yaşlardan beri bir türlü çevre eksenine oturtamamış, iş yaşamının aksine, beşeri alemde ne halt ettiğini bilmeyen, onun için de Serencebey Yokuşu'nda yuvarlanırmış gibi hayat yasayan bir adem oğlu kendisi.

Hidayete ermek ve huzura kavuşmak için, karşısına çıkan tek sans olan Ada'yı, yani iki dakika önce öpüp kokladığı kızı, yediği lokmayı boğazına tıkacak şekilde, elinin tersiyle ittiği için de hayatının geri kalanını mutsuz geçirmeye müstahak bir insan. Zaten sevgilisiyle beraber geçirdiği gecenin ortasinda "Ne yapıyorum ulan ben? Bağlanıyor muyum neyim? Halbuki ben kendi çapımda bir Rocco Siffredi'yim, John Holmes'um. Derhal bu halet-i ruhiyeyi üzerimden atmalıyım" diyerek, orospulara yol alan ve dönüşte sevgilisi "Kalktın mi sen?" diye sorunca "Bir su bir de sigara içip yatağa geri geldim" yalanıyla, onu (havuçlu tarçınlı) kekleyen adam, bilumum kesmeli biçmeli şeri hükümlere tabidir. Amenna.

Uzun lafın kısası, münasebet safahati göz önüne alındığında; Alper şerefsizin, Ada ise mağdurun önde gidenidir, doğrudur. Ama sadece bu mudur? Değildir. Film karakterlerine direk olarak hitap etmek gibi bir tuhaflığın içerisine gireceğiz ama...

Be kızım... Yasemin'in film başlarındaki "Sadece saç kaldı" beyanatına bakılacak olursa, beraber olduğu kadınların kulağının arkasını bile cima vesaitinden biri olarak gören bu vatandaştan "Sen ne bekliyordun?" diye sormazlar mı adama, Ada'ya? Hadi aşk gözünü karartmış, adama dair "Nerden bilirdim" hallerindesin, kendi kendine uyanmamışsın. Filmin (düğünde kafada şişeyle kadraja giren dayıyla beraber) en delikanlı karakteri olan Müzeyyen ablanın seni uyandırmasından, "Bu çocuk bir tuhaftır. Aman seviyorsan dikkat et. Uğraşmaktan yorulma" demesinden sonra bile "Bu öyle kolay bir iş olmayacak" demiyorsun.

Velhasıl-ı kelam; film hakkında yanılmamışız. Burada dediklerimizin alayı geçerliymiş.
Prelude

Evet film günümüz ilişkilerini; eski şarkıların, yani artık olmayan nispeten samimi ilişkilere yakılan nispeten samimi ağıtların eşliginde çok güzel anlatıyor ama kimse "Çok sevmişler de kader iste be abi, ayrılmışlar" demesin. Kader böyle bir şey değil. İsteyerek, bilerek yapılan işlerden sonra "Bana kaderimin bir oyunu mu bu? Aldı sevdiğimi, verdi zulümu" denmez.

Bir tarafta; üç günlük ilişki zarfında bile, esen her meltemden nem kapıp "Eyvah eyvah, alıştığım özgür yaşam ve onca cinsi münasebet fetişi elimden gidiyor. Annemle de tanıştılar, koşar adım evliliğe gidiyoruz. Ne bok yiyeceğim ben" şeklinde, darağacına gidenlerin bile yaşamadığı bir panik yaşayan ve sonunda "Sana aşığım" dediği kızı, itin tenasül uzvuna sokar gibi terketmeye kalkışan bir adam var. "İki dakika efendi olayım" diye düşünmek yok.

Diğer tarafta; "Sinem durdur beni" diye "Hem ağlarım, hem giderim"le, hakkında hiç bir şey bilmediği bir adamla ilişkiye başlayan, ilişkiye devam eden ve bu arada fena halde aşık olduktan sonra, o tuhaf ayrılık sürecinde karşısındaki "Sevgilim..." dediği adama hipotermi üzerinden hayat dersi veren bir kız var. "Donmak, son raddede beynin salgıladığı endorfin yüzünden adeta mutlu edici bir ölüm şeklidir ama ben her ölene, sevdiğim de olsa götümü dönüp gidiyor muyum?" diye bir kendine sormak yok.

Ne var bunların yerine? Arayıp sormamak var. Fellik fellik kaçmak var. Sonra, yıllar geçtiğinde hasbelkader ve ayak üstü bir araya gelince de türlü türlü iç ses var.

"Seni aradım bir kaç kere. Telefonların değişmiş tabii. Dikkat etmişsindir, teknolojinin son harikası IPhone kullanıyorum ben sürekli. O yüzden, bu telefon denen meretin olmadığı zamanlarda ne bok yediğimizi de anımsayamadım. Sinem falan da aklıma gelmedi. Vazgeçtim ben de. Ha çok aşığım ben sana, o ayrı mesele. Hala senin dükkanın oraya gidip, gidip ağlıyorum mesela ama ne yapıp edip seni bulmak, yaptığım o çiğlik yüzünden pişman olduğumu söylemek, bir ömür boyu mutlu yaşamayı en azından denemeye kalkmak, olmadı yani. Ama hala aşığım bak" der Alper.

"Senden hemen sonraydı onu görmeye gidişim. Senin doğdugun eve. Çocukluğunun geçtigi kasabaya sevgilim. Sana dair küçük bir yolculuk yaptık annenle. Ergenlik resimlerine bile fena halde duygulandım. Küçükken yattığın yatakta, hala kokun vardı, şaşırdım. Bir de hatıra aldım odandan. Ömür boyu saklamak icin bir plak. Sonra İngiltere'ye gittim ben. Evlendim, çocuk yaptım. Ha çok aşığım sana, o ayrı mesele. 'Bu adamın alışmadığı şeyler bunlar. Olacaktır böyle travmalar. Biraz zaman vereyim, seviyorsam' demek gelmedi aklıma. Hemen telefonları değiştirdim, kaçtım. Olmadı yani. Ama hala aşığım bak" der Ada.

Firâk vakti gelir. Parmaklar zor ayrılır. Birbirlerine sırtlarını dönerler ve giderler ama dayanamazlar. Dönüp, birbirlerine sarılırlar. Ada ağlayarak ayakta kalır. Alper ağlayarak gider. Fonda bir şarkı çalar, en acıklı güftelisinden. Herkes ağlar, Ada'ya ve Alper'e ve kendine. "Ben sizi ayıran kaderin..." diye de küfrederler sonra beyaz perdeye doğru...

Ve en akılda kalan söz; "Ve gözlerimi kapattığımda, kollarımda başka biri değil, sen varsın" sözleri Ada'nın. Yani her ikisinin de içinden söylediği sözlerle ortaya vurdukları, "Bende Mecnun'dan fuzun âşıklık istidadı var. Aşık-ı sadık benim, Mecnun'un ancak adı var" halleri üzerine... Yok mudur bu sözlerin sadığı. Muhakkak vardır. Ukalalık olmasın, kendimizi sayarız misaller içerisinde.

Ama bu zat-i muhteremlerin durumunda, sorulmaz mı:
"Bu nasıl sadakat kardeşim?".

Evlen. Çocuk yap. Eee leylekler mi indiriyor bu işleri? "Her şey o mu hayatta?" şeklindeki basit soruyu bir yana koyacaksın bir kere? Her şey o değil elbette ama kutsiyetin nefsi ve nefesi o. Başka kollardayım ama aklımda sen varsın. Hikaye... Seviyorsan sadık olacaksın. Olmuyorsan, "Seviyorum" demeyeceksin.

Ve son söz... Bu vaziyetler ışığında, o son sahnede çalan şarkı doğru olsa bile, ikinci kısmı dillendirilse daha iyi olurmuş sanki. Duruma daha uygun zira...

Kalbim bomboş kaldı sanma,
Acılar geçer zamanla.
Aşka tövbe demem ben,
Görürsün sevince yeniden.

Sen yeniden yeniden sev, ben beklerim.

4, 5, 6 Yetmez


Fenerbahce ne zaman bir kac hafta ust uste tokezler gibi olsa ve sampiyonluk yolunda iddiali olmaktan uzaklassa, bir kustahlik hali kapliyor rakip cenahlari. Oysa Galatasaray'a ve Besiktas'a dair demeclere yansiyan boyle bir hal goremiyoruz. Olsa olsa "Ne olursa olsun, bunlar buyuk camialar. Aldiklari sonuclara aldanmamak lazim" gibisinden bir kac kelime ediliyor ama is Fener'e gelince "En az bir puan almamiz gerekir bu deplasmandan" laflari donuyor ortada. Futbolda iki puan diye bir sey olmadigina gore bu ne demek? "Biz aslinda her turlu yeneriz bu Fenerbahce'yi ama mucize kabilinden bir sey olur da yenemezsek, beraberlik kesin"

Haftaici Hacettepeli bir kac oyuncunun bu yonde beyanatlarina rastladik. Iki sene de Fenerbahce'nin kaptirdigi bes puan bir miktar dogalgaz olmus herhalde. Bu dogallikta bir sey olarak gorduler Sukru Saracoglu'ndan "Puan veya puanlar almayi"

Peki sonuc ne oldu? "Bir, ki, uc gol yetmez. Dort, bes, alti olsun" tezahuratina nazire yaparcasina yedi oldu. Yazik oldu Hacettepe'nin puan veya puanlarina.

Fener Koyunca Bak Neler Oldu


Sen oyuncularin cep telefonlarini taraftara ver ki rakibi tehdit etsinler, sen sahaya viski sisesi at, ondan sonra tam deplasmana gelirken "Ezeli rekabet, ebedi dostluk" diye konus. Peki, soyleriz... Her uc buyuk takimdan da bu yonetici tipinin silinmesi gerek ama en cok one cikan ve kendi oyuncularina bile agiza alinmayacak kufurler edebilme yetenegine (!) sahip Ahmet Dedehayir'in spor camiasindan acilen sinir disi edilmesi gerek.

Boyle boyle bir Galatasaray maci ve son yillarda alisilmis oldugu uzere bir galibiyet daha geride kaldi. Yirmi yedi sayilik galibiyet, 2004 sezonunda oynanan 34 ve 33 farkli maclardan sonra ucunsu siraya yerlesmis oldu. Insanin aklina gelmiyor degil, acaba Katie olsa kirk fark olur muydu? Darisi play-off'a artik.

Katie Koyunca Bak Neler Oldu...


NBA All Star etkinlikleri kapsaminda duzenlenen sut yarismasini (ki bu karsilasmalarda San Antonio'yu tuttugumuzu beyan etmistik) Detroit ekibi kazandi. Musabakayi kazandiran en uzak ve zor sutu ise Fenerbahceli Katie Smit atti.

WNBA Sitesi, haberi soyle vermis.
Katie Smith brings a trophy home for Detroit. Should we have expected anything different?

Dogru, Katie Smith'in oldugu yerde basaridan baska bir sey beklenmez. Peki Fenerbahce Resmi Sitesi'nin Katie Smith'ten bahsetmesi beklenir mi? Sanmiyoruz. Cunku umurunda olmaz boyle isler onlarin pek. Misal Katie De Souza olsa, dogumgunu olsa, arkadaslari yumurtali mumurtali kutlasa ya da Katie futbolcu olup, "Sampiyon olacagimiza inansinlar" diye demec verse, on bes gun mansette durur haber ama bu tip durumlar, hele amator branslarla ilgiliyse yok, yeri yok. Neyse...

Katie Smith, Bill Laimbeer ve Aaron Afflalo'dan olusan Detroit takimi; Tangela Smith, Dan Majerle ve Leandro Barbosa'dan olusan Phoenix takimiyla finale kaldi. Toplam alti atislik seride ilk yarisan Detroit oldu ve Katie en uzak sutu sokunca, Phoenix'i beklediler. Phoenix'in ilk bes atisi yuzde yuz ile girince Detroit icin oldukca umutsuz bir durum cikti ortaya ama altinciyi bir turlu sokamadilar ve kupayi Katie ile tayfasi kaldirdi.

"I'm going to Turkey, so I'm not taking it," dedi Katie. Ve She may not take the trophy with her, but there is no doubt that this one belongs to Katie Smith. dedi WNBA.

Haberin tamami ise surada

14 Şubat 2009 Cumartesi

These Are Days (by 10,000 Maniacs)



These are the days
These are days you’ll remember
Never before and never since, I promise
Will the whole world be warm as this
And as you feel it,
You’ll know it’s true
That you are blessed and lucky
It’s true that you
Are touched by something
That will grow and bloom in you

These are days that you’ll remember
When May is rushing over you
With desire to be part of the miracles
You see in every hour
You’ll know it’s true
That you are blessed and lucky
It’s true that you are touched
By something that will grow and bloom in you

These are days
These are the days you might fill
With laughter until you break
These days you might feel
A shaft of light
Make its way across your face
And when you do
Then you’ll know how it was meant to be
See the signs and know their meaning
It's true
Then you’ll know how it was meant to be
Hear the signs and know they’re speaking
To you, to you

Kelimeler Kifayetsiz...


Serdar (Efeser) agabeyin babasi Taner amcayi kaybettik.
Ebediyette nur icinde yat, Taner amca.

Katie Smith All Star'da


Fenerbahce'ye gelmis gecmis en kariyerli yabanci basketbolcu olan Katie Smith, NBA All Star etkinlikleri icin memleketine gitti. En unlu oyuncularla birlikte Fashion Portraits at 2009 NBA All-Star isimli calismada poz verdi. WNBA tarihinin en iyi oyuncusu Lisa Leslie'nin ardindan ikinci sirada resimlerde.

Resmi sitedeki bazi haberlere bakiyoruz:
Başkanımız Adapazarı Fenerium'u ziyaret etti
Ayak tenisi ve top çalma çalıştılar
Fenerium On-Air’in konuğu Murat Evgin
“Şampiyonluğu ve Kupayı taraftarımıza hediye ederiz”


Ha denebilir ki; "Kardesim, Amerika'daki All Star'dan bize ne? Bunun haberi neden yapilsin?". Eyvallah da sanki baska seyler haber yapiliyor mu? Fenerbahce, bir spor kulubudur. Peki resmi sitesi, bir spor kulubunun resmi sitesi midir? Tartisilir.

Use The Force Ulan!


Nihayet bu da oldu. 2009'un sonlarina dogru, bir Force oyuncagi cikacakmis. Yoda reisin Dagobah'daki gemi performansindan gaza gelip, sagda solda en azindan kucuk bir tas olsun, kaldirmaya calisan bizim nesil gibi deliler, coluga cocuga karismis olsa da eve bir tane alacaklardir.

"Ben olamadim, bari oglum Jedi olsun"
"Mara Jade, gel kizim!"

Konuyla ilgili haber burada mevcut.

Sonunda bir de sunu demisler:

Please tell us you've got a bona-fide lightsaber in the works.
As soon as we find the right focusing crystals, you will be the first to know.

Sahane olur, sahdik, sahbaz oluruz. Cubbeyi giyer, force-pull, force-push derken cosariz. Valide kizip, malzemelere "Order 66" uygulatana kadar;
"Try not. Do or do not. There is no try"

13 Şubat 2009 Cuma

14 Subat. Fark?


14 Subat neymis? 15'inden, 13'unden farki nerdeymis?

Deliye her gun bayramsa, cok sevene de her gun sevgililer gunu. Ha yalniziz, o ayri. Yalniziz diye, sevmeyelim mi? Hem "Mihrabim diyerek..." bir yere yuz vurulur. Her gonle bir kisi konulur. Ne o? Fazla mi "edebi olmaya calisir" oldu. Dengeleyelim o halde...

Seviyorum ulan!

Died @ 38


Su anda South Park'in nisa taifesine ses veren seslendirme sanatcisinin adi April Steward. 41 yasindaki April'den once, Yahudi bir baba ile Kizilderili kokenli bir annenin cok yonlu ve cok yetenekli bir kizi olan Eliza Schneider'deydi bayrak.

Liane Cartman, Mayor McDaniels, Sharon Marsh, Shelley Marsh ve Wendy Testaburger gibi, South Park'in hanimlarina ses veren ilk isimse (Mecha Streisand'i unutmayalim) Mary Kay Bergman'di. 11 Kasim 1999'da kafasina dayadigi bir silahla intihar etti. Asagida bir pasaji gecen "Starvin' Marvin In Space" bolumu, onun anisina adandi.

O Mektup A.....

Su meshur zincir (!) mektuplarin matbu olanlarindan en son elimize geceli herhalde bir 15 sene olmustur. Hani "Bu mektubu cogaltip su kadar kisiye gonderirseniz, acayip mutlu olacaksiniz. Hele bir gondermeyin, iste o zaman ebenizin orekesini gorursunuz" mektuplari vardi ya, onlar.

Cocuksunuzdur, telefon hala tuslu degil dumenlidir (cocuk akli iste ama dumene benziyordu lan, yalan mi?). Cep telefonu yoktur. Bilgisayar deseniz, birileri bir yerde kullaniyordur ama siz en fazla Turist Omer Uzay Yolunda'dan bilirsiniz o kullananlari. Hasili posta kutusunda bir sey gormek, iletisimin tek adresidir. (Adres demisken parantez icinde; bir banka reklami vardi "Ikinci adresiniz" diye. Turkbank'ti galiba) Lakin posta kutusunu acip da icinde bu batil mektuplari gorunce insan sinire kesilirdi. Yillar gecti, artik o mektuplar gozukmez oldu. Tam "Kurtulduk lan" derken...

Ne zaman ki internet cikti. Iste o zaman, bu tip koftiden islerin organizatorlerine gun dogdu. Isin tuhafi, akil bildigimiz adamlar da bunlara mudahil olup "Iki tiklamadan kolum mu kopacak lan? Belki bir sey cikar" diyerek Forward muessesesinin yilmaz birer neferi kesildiler. Gunde yedi, sekiz e-postayla iflahimizi kestiler. Biz de kendileriyle selami sabahi kestik. Kisasa kisas...

Simdilerde spam hadisesi cok dallanip budaklandigindan hotmaili, gmaili bunlardan kurtarmak cok da mumkun olmuyor. Allahtan "Junk Mail" diye bir filtre var da gelenlerin %70'ini sahipleniveriyor. Oradan sekip inboxa dusenler ise hala ayni alemlikte. Mesela gecen gun gelen bir ornek soyle:

I am the Manager in charge of Auditing section in Group Bank of African (BOA),I need your urgent assistance in transferring the sum of ($12.6 million) immediately to your account.

I will send you full details on how the business will be executed and also note that you will have 30% of the above mentioned amount if you agree to help me execute this business.


Guldurmeyin ulan i......!

O degil de acaba bunlara inanip, cevap yazan var midir? Boyle birileri varsa "hin oglu hin" olmalarina imkan yok. Olsa olsa cok saftirlar. Izole edilmeleri, korunmalari, mumyalanmalari gerekir. Hatta Marklar gezegenine goturulseler yeridir.

South Park - Season 3 - Episode 11- Starvin' Marvin In Space
Kyle Broflovski
Wait. Wait. I think I can explain this whole thing. Marklar, these marklars want to change your marklar. They don't want Marklar or any of these marklars to live here because it's bad for their marklar. They use Marklar to try and force marklars to believe they're marklar. If you let them stay here, they will build marklars and marklars. They will take all your marklars and replace them with Marklar. These marklar have no good marklar to live on Marklar, so they must come here to Marklar. Please, let these marklars stay where they can grow and prosper without any marklars, marklars, eh or marklars.

14 Subat Derbisi


Malum, yarin Kadikoy'de Galatasaray'la macimiz var. Detaylarina ulasabildigimiz kadariyla, son alti senenin besinde (birinde Galatasaray ikinci ligde oynadigi icin yok) karsi kariya gelen bayan basketbol takimlarinin lig maclarina dair kucuk bir dokum cikardik.

Caferaga'da oynanan maclar
(2004) Fenerbahce - Galatasaray : 87-53
(2005) Fenerbahce - Galatasaray : 82-47
(2007) Fenerbahce - Galatasaray : 86-67
(2007) Fenerbahce - Galatasaray : 79-77
(2008) Fenerbahce - Galatasaray : 96-94
(2008) Fenerbahce - Galatasaray : 88-92
(2008) Fenerbahce - Galatasaray : 82-72
(2008) Fenerbahce - Galatasaray : 74-62

Deplasmanda oynanan maclar
(2004) Galatasaray - Fenerbahce : 41-74
(2005) Galatasaray - Fenerbahce : 49-64
(2007) Galatasaray - Fenerbahce : 63-74
(2007) Galatasaray - Fenerbahce : 52-77
(2008) Galatasaray - Fenerbahce : 71-80
(2008) Galatasaray - Fenerbahce : 73-74
(2008) Galatasaray - Fenerbahce : 71-62
(2009) Galatasaray - Fenerbahce : 58-66

En Cok Forma Giyen Oyuncular:
12 - Melike Bakircioglu, Nevriye Yilmaz, Tammy Sutton-Brown
11 - Birsel Vardarli
10 - Cappie Pondexter

Bir Macta En Cok Sayi Atan Oyuncular
31 - Cappie Pondexter
29 - Cappie Pondexter
26 - Cappie Pondexter (2 Kez)
26 - Tammy Sutton-Brown (1 Kez)

Bir Macta En Cok Asist Yapan Oyuncular
11 - Nilay Yigit
9 - Birsel Vardarli
8 - Cappie Pondexter (2 Kez)

Bir Macta En Cok Ribaunt Alan Oyuncular
13 - Linda Frohlich
13 - Ebony Hoffmann
12 - Cappie Pondexter
11 - Bethany Donaphin
11 - Tammy Sutton-Brown

Double Double Yapan Oyuncular
Tammy Sutton-Brown (3 Kez)
12 sayi, 10 ribaunt
22 sayi, 11 ribaunt
12 sayi, 10 ribaunt

Mujde Yuksel
12 sayi, 10 ribaunt

Bethany Donaphin
19 sayi, 11 ribaunt

Korona Zanze
15 sayi, 10 ribaunt

Nevriye Yilmaz
18 sayi, 10 ribaunt

Linda Frohlich
10 sayi, 13 ribaunt

Cappie Pondexter
26 sayi, 12 ribaunt

Boyleyken boyle... Basarilar Fenerbahce...

12 Şubat 2009 Perşembe

Marifet mi Sizinki? (Prelude)

Prelude...

Çünkü nihayet tamamını izleyebildiğim filme dair, "Ulan acaba ben mi kaçırdım o şeyleri?" havası hala yerinde duruyor. Pazar gününün o insana adeta çöken melankolisinde bir kez daha izleyeceğim filmi. Ondan sonra hala aynıysa durum, cok ağır konuşacağım.

"-Hislerimizde samimiyiz ama olmayınca olmuyor- ayaklarında iki ayrı vuslata son verirken bile, "Hababam Sınıfı-Hayta İsmail Ayrılığı"ndaki kadar olsun, sahici bir hüzün yaşa(t)mıyorsunuz. Adeta dümensiniz" diyeceğim.

"Tüketim toplumunca hatırlanmak icin çaresizce böyle nostaljiler bekleyen, şarkıları şaheser bir tek bu filmin" diyeceğim.

"Bu filmde ağlatan bir şey varsa, o da insanın kendi hatıralarının izi. Yoksa bu tırt şahıslara ağlanmaz" diyeceğim.

Bu son ikisini birleştirerek; "Kimin yaşanmışlıkları kendi gözünün önüne böyle müziklerin arka fonluğunda gelse aynı etkiyi yaratır. Zira kocaman beyaz perde yalnızca o an izlediğiniz filmi değil, kendi filminizle beraber onlarcasını hatırlatır. Birine ağlarken, aslında kendinizin ve başka filmlerin aklınıza geldiğini fark etmezsiniz bile" diyeceğim.

"Hem kendin vazgeç, hem de sonra ebedi sevgiden bahset, ne ala memleket. Seven vazgeçer mi?" diyeceğim.

Cevaben "Sen geçmiste yaşıyorsun. Halbuki mantıklı olmak gerek..." diyenler, bunu akıldan geçirenler çıkacak. Karşımda Mr. Spock var sanacağım.

Pazar günü görüşelim...

Osmanli'da Seks


Murat Bardakci'nin bu isimli kitabindan kisa bir pasaj.

Mahallenin namusu...

Osmanlılarda fuhşun önlenmesi işinde sadece subaşı, asesbaşı gibi kolluk kuvvetlerine değil, mahalle halkına da görev düşmektedir ve bu, genellikle fuhuş yapıldığı belirlenen evlerin cümbür cemaat basılması şeklinde olur. Baskın kahvede planlanır, kolluk kuvvetleri ve imamla beraber düzenlenir. Kadının namahrem bir erkekle beraber olduğu evin kapısına dayanan kalabalığın başkanı mutlaka imamdır. Kapıyı önce o vurur, içeriye ilk adımı da o atar. Erkek arka kapıdan veya pencereden kaçamadıysa ele geçirilir, giyinmesine izin verilmez, üzerinde ne varsa öylece dışarıya çıkartılır, bir eline ayakkabıları, bir eline de elbiseleri tutuşturulur, önce zabıta karakoluna götürülür, mahallenin gözü önünde ve ibret-i alem için güzelce bir falakaya çekilir, sonra kadı efendinin huzuruna çıkartılır, kadınla orada yüzleştirilir ve şeriata göre cezası neyse verilir. İhbarların asılsız çıktığı, baskınların sonuçsuz kaldığı da olur. Baskınları anlatan tarihçiler, romancılar ve hiciv yazarları, böyle bir durumda tüm sorumluluğun imam efendinin üzerine atıldığını ve "Biz zaten böyle bir şeye ihtimal vermiyorduk ama hoca efendi aklımızı çeldi" dendiğini söylüyorlar.
-------------------------------------------------------
Türk mizah sanatının en eski örneklerinden sayılan Nasreddin Hoca öykülerinin yüzyıllar öncesinden kalan ilk versiyonlarında, ana tema cinselliktir. Nasreddin Hoca üzerine çalışan araştırmacılar, ilk dönem öykülerindeki cinselliği halk düşünce ve felsefesinin gerçekçi ve sınırlama konmamış bir ürünü olarak niteliyorlar.

Bu şekilde öykülerin kaydedildiği ve 16. yüzyıldan kaldığı sanılan elyazmalarından biri, Hollanda'nın Groningen Üniversitesi Kitaplığı'nda (Cod. Gron. a g 8) saklanıyor. Yazmada bulunan 75 öyküden bir kısmı, cinsellikle ilgili.

Metin ilk kez, K.R.F. Burill tarafından bilimsel bir dergide, orijinal dili ve bugünün Türkçesi'ne uyarlamasıyla birlikte yayınlanmıştı (Archivum Ottomanicum, Tomus II, Anno 1970). Günümüzde de rahatça anlaşılabilecek bir dille yazılmış olan bu fıkraların bazılarını, çok küçük değişiklikler yaparak veriyoruz:

"...Nasreddin Hoca, bir gün Sivrihisar'da vaaz ederken demiş: "Müslümanlar, bu Sivrihisar'la Karahisar'ın havası birmiş". Dinleyenler, "Neden?" demişler. Hoca, cevap vermiş: "Orada da s.....e t.....m beraberdi, gördüm ki burada da beraber".

Sampiyon Geri Donuyor


Lise yillari... Fast Break dergisi elimizden dusmuyor. O dergide bir baslik;
"San Antonio : Normal Sezonda Kurt, Play Off'ta Kuzu"

Bizim van basten gibi, her sene ayri bir NBA takimina sempati duyuyor degiliz ama henuz bir takim da oturtmamisiz kalbimize. Houston, "Married With Children"da oynayan Clyde Drexler ve Hakeem Olajuwon ile bir nebze yakin ama yok, tam degil yine de. O arada bir Amiral David Robinson posteri de geciyor elimize ve San Antonio icin "Iste budur" diyoruz. Basefendi Sokak'taki evin kapisinin arkasina suta kalkmis Amiral posteri asmamiza valide, "Gecici bir manyakliktir" diye dusundugunden olsa gerek, ses etmiyor.

Gerci bizim "Budur" dememiz pek hayirli ugurlu gelmiyor Spurs'a. Cok gecmeden Amiral sakatlaniyor ve koca sezonda sadece 6 mac yapabiliyor. Tabii Spurs da yerleri supuruyor. Bunun tek iyi yani, ertesi sene draftta iyi bir yerden oyuncu secebilmeleri. O aralar Turk televizyonlari NCAA ligini canli yayinlarla verdiginden takip saglam. Tim Duncan diye bir oyuncu Wake Forest'ten gumbur gumbur geliyor ve tahmin edildigi uzere San Antonio tarafindan seciliyor. Sonrasi bilinen hikaye. Saglamlasan iskelet, ikiz kuleler, Bati'da San Antonio ruzgari...

Mevzu neydi? All Star haftasi. Malum bu haftasonu NBA'de All Star maci yapilacak ve kardes organizasyon olan WNBA ile ortak bir takim hadiseler donecek. Bunlardan bir tanesi de Haier Shooting Stars. Isminden de anlasilacagi uzere bir sut yarismasi. Gecen sene yukaridaki kadroyla kazanan San Antonio tayfasi bu sene de iddiali. NBA'in iki tane San Antonio dogma buyumesi Robinson ve Duncan ile, WNBA'in sonradan San Antonio'lusu Hammon'dan once, bir kez daha kazanmisti San Antonio takimi. Onceki yillarda kazananlar da asagida.

2004
Magic Johnson (L.A. Lakers legend)
Derek Fisher (L.A. Lakers)
Lisa Leslie (L.A. Sparks)

2005
Dan Majerle (Phoenix Suns legend)
Shawn Marion (Phoenix Suns)
Diana Taurasi (Phoenix Mercury)

2006
Steve Kerr (San Antonio Spurs legend)
Tony Parker (San Antonio Spurs)
Kendra Wecker (San Antonio Silver Stars)

2007
Bill Laimbeer (Detroit Pistons legend)
Chauncey Billups (Detroit Pistons)
Swin Cash (Detroit Shock)

2008
David Robinson (San Antonio legend)
Tim Duncan (San Antonio Spurs)
Becky Hammon (San Antonio Silver Stars)

11 Şubat 2009 Çarşamba

Boyle Isim Olur mu?


Flying Dutchman’de Gand’in isimler ile ilgili yazisini okuyunca ve Joe’nun kopeginin adini duyunca, aklimiza bir diger insan dostu (bazen de cuzdan dusmani) canliya dair isimler geldi. Onca yillik ganyan hayatimizi birlikte gecirdigimiz safkanlarin isimlerinden secme yapmak zor aslinda ama bir cirpida akla gelenlerden ufak bir derleme yaptim, her harften bir tane olmak uzere.. En carpicisi ile baslayalim.

Pazar gunu, ogleden sonra… Kahvaltisini edip gazetesini okuyan mudavim tayfasi, bulteni kapip kic cebine, kalemi tutup ic cebine koymus, ganyana gelmis. Bir yandan hafta icine nazaran gec saatte kalkmanin mahmurlugu, diger yandan Pazar gunu sessizligi derken, yaris saatlerinin baslamasina yakin millet ufaktan hareketleniyor. Tiyolar, bahisler, inatlar, giderler girla… Bos kosu da yapiliyor ve altiliya son seklini vermeye baslayan yaris cemaati yeniden sessizlige burunuyor. Tam o esnada yasini basini almis, yarislarin kurdu bir amca egildigi bultenden kafasini kaldiriyor ve jokeyi ceza alan atin, yeni jokeyini yuksek sesle ganyana soruyor:
“Bugun Annem’e kim biniyo lan?”

Sorudan sonraki iki uc saniyelik sessizligi takip eden surecte, asma kat ganyan bayii kahkahadan yikiliyor. “Yuh ulan o nasil laf oyle”den, “Bugun Halis biner, yarin Yemen, kacmiyor ya oglum annen”e genisleyen bir cetvelde cirkinlesiyor akranlari. “Dilim surctu ne var lan?” bile diyemiyor kendisi. Zira atin adi gercekten Annem…

ANNEM
Bir insan atina neden boyle bir isim koyar? Yillardir dusundugum halde ben bulamadim. Bulabilen ya da (okursa) atin sahibi beri gelsin. Yalniz hakikaten komik oluyordu. Spikerler atlari tanitirken “7 numarali Annem, jokeyi falanca ile...”. Nasil yani?

BILIYOR MUSUNUZ KIM
“Geliyor” kelimesi at yarislarinin en kisa mesafelisinde bile defaten tekrar edilen bir seydir.” Biliyor musunuz kim geliyor” dendigi zaman verilmesi gereken muhtemel cevap “Nasil soru lan o?” ya da “Bilmiyoruz, kim geliyor?” olabilir ama ya atin ismi boyleyse. 1988 dogumlu safkan, Suleyman Akdi hayranligimizin baslangicini olusturur. Altili ganyanla iyice hasir nesir olmaya basladigim 12 yasliligimizda imparatorla ust uste bes alti tane Istanbul kum pist yarisi kazanarak gonullerde taht kurmustu.

CIHAN YANDI LUTFIYE
Lutfiye ismini iki yerde gorduysem ve ikincisi “Bir Demet Tiyatro”daki Lutfiye Fidillioglu ise, birincisi de Cihan Yandi Lutfiye’dir. Bu silik sayilabilecek safkana dair hatirladigim iki sey, kazandigi bir 2400 yarisi ile agabeylerin onun hakkinda yaptigi “Bunun annesi Banu Alkan, babasi da Cuneyt Arkinmis ehe ehe” seklindeki esprileriydi. Zira bu safkanimiz “Kilicaslan-Afrodit” yavrusuydu.

ÇİKASKONDİKAS
Gorup gorulebilecek en kofti kacak atlardan birisi olan Cikaskondikas (ismini bir daha yazmayacagim, yoruluyorum) starttan ciktigi an itibariyle, yeni baslayanlara “Yarisi 30 boy onde bitirir” dedirtir, sonunda ise ongorulen farki kendisi yerdi. Bugun hala “Kacak at” denildiginde kendisinin akla gelmesi, biraz bu tarzindan, biraz da isminin akilda kaliciligindandir. Kacak at demisken; basta Abbas olmak uzere, Kazbek, Resneli ve Harbinger’a da selam ederim.

DOKTOR SAIMBEY
Artik at sahibi, Saim Bey isimli doktorunu cok sevdigi icin mi, yoksa sinir oldugu icin mi bu ismi koymustu, bilemiyorum. Sahibinin atlara duymasi muhtemel sevgi veya yarisi kaybeden bir safkana “Senin ben ecdadini…” ile baslayan sinkaflar hatira gelince, ikisi de mumkun. Kaldi ki totosu akla geldiginde, amac birinci de olsa ikincinin gerceklestigi goruluyor,

ECZACI MUSTAFA
Tip sektorunden bir diger isim. Ayni zamanda tanidik birisi olma ihtimali olan bir diger isim sinifina da giriyor.
“Yarin oburgun at sahibi olursan ismini Eczaci Mustafa koysana”
“Tamam ulan, senden degerli mi?” seklinde bir diyalogun eseri de olabilir. Ama her halukarda ilginc.
“En dis kulvardan da Eczaci Mustafa atak yapiyor. Onun sagrisinda Camci Selami, onun da iki boy gerisinde Manifaturaci Suleyman...”

FIŞFIŞ 4
“Fış fış kayıkçı. Kayıkçının küreği. Hop Hop eder yüreği. Akşama fincan böreği. Bizim evde et var. Bir yaramaz tekir var. Tekir eti yerse. Annem beni döverse...” seklinde oyunlu bir tekerleme vardi biz cocukken. Fisfis 4’u yaris, daha dogrusu yarismama hayatinin sonlarinda yakaladim. Sonuncu olmadigi herhangi bir yarisi izlemek mumkun olmadi. Hadi, sonuncu olmasin da sondan ikinci olsun. Fisfis’in Fisfis 4’den sonra dogmasi ve 2 ile 3 numaralarin hala beklenmesi de cabasi. Ilac icin bir at sahibi boyle isimler koysa da seri tamamlansa...

GAY PRINCESSE
Bir gun girdigimiz Tarlabasi’na nazir Ganyan Bayii’nde;
“Oglum ibneymis lan o at”
“Bulent Ersoy’un altinda calisanlarin cani yok mu lan? O da ekmek, bu da ekmek” seklindeki diyaloga sahit olmus, akabinde cikan kavgayi izlemistik. Detaya girmeyelim. Safkanimiz, kosularina bakilacak olursa, nedenleri itibariyle degilse de sonuclari acisindan kendisine guvenmeyenleri hakli cikarmis, tayligi disinda tek yaris olsun kazanmamistir.

HAMAMCI N
Neden hamamciydi? Neden sifatinin akabininde herhangi bir isim yoktu da N idi? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.

İMPARATOR SÜLO
“Isim babasi gibi pistlerde esmesi beklenen bir safkandi ama bu agirlik altinda ezildi” demek isterdim ama bildigimiz vasatti sadece. Kariyeri boyunca kendisi hakkinda merakla beklenen tek sey ve tek takip sebebi “Bakalim Sulo, Sulo’ya binecek mi?” oldu.

JUST FOR OSMAN
2004 dogumlu, Sri Pekan yavrusu, kumun kalitelilerinden bir safkanimiz ancak bu durum, “Sadece Osman Icin” isminin gizemli ilgincliginden bir sey goturmuyor haliyle. Hangi Osman? “Ekmek Teknesi” dizisinde bir diyalog vardi.
“Misal…”
“Genc Osman”

KİSBUMAGNUM
Isim konarken boyle bir sey amaclanmadigi kesin ama Algida’nin Magnum reklamlarindan oturu, ganyanda essek kadar insanlarin ellerini edep yerlerine goturerek, torun torba sahibi akranlarina “Kis-bu-magnum” diye espri (?) yapmalarina yol acan bir atimizdi kendisi. Kirk yilin basi gelip, ganyanin yarisina kuponlari yirttirinca, bahiste kendisine yer verenlerin “Yedin mi magnumun hasini?” seklinde yaklasimlari da vuku bulmustur.

LAMAZIGOGO
Bir “Ne desem, ne yazsam kifayetsiz kalir” isim daha. Anlamini bile bilmedigimiz icin bir sey soylemek mumkun degil. Ilginc iste… Yalniz isminin hakkini verip, onuncu siradan yukarida yaris bitiremedigi bir kariyeri oldugunu da belirtelim.

MAHALLE ÇOCUĞU
Yillar once Hasan Ozaydin, Fenerbahce Baskani iken, kursude “Biz Anadolu cocuguyuz” diyince, kendisine muhalif olan efsane baskan Ali Sen’in efsane bir cevabiyla karsilasmisti. Simdi diger atlar icin de o cevap verilse, yanlis mi olur? Kardesim senin atin mahalle cocugu da diger atlar...

NAAPTIN
Aslinda ilgilileri olarak “Iyi bok yedik, seni aldik at diye” koyacaklarmis da vazgecmisler gibi bir isim. Kendilerine yuklenmek yerine ati secmisler kurban olarak. Ben bu safkanimizin 20 liradan asagi ganyanla kostugunu (ve on taneden fazla atin kostugu yarislarda ilk ona girebildigini) animsamiyorum. Son biraktigimda isminin ilk harfi okunur olunmaz silinenlerdendi.

ONURLU HODİDİK
Bu isim hakkinda bir sey yazmak istemiyorum. Ne diyeyim ki?

ÖZDE LAİK
Listenin en yeni ve en siyasi ismi. 2005 dogumlu ve hala yaris hayatina devam ediyor. Insan zaman zaman dusunmuyor degil. Bir karambol olursa, iceri alirlar mi diye?

PRINCE CHARLES
Turk halkinin Prenses Diana sempatisi yuzunden koruklenmis olan gercek Prince Charles’a olan nefrete,
starttan gec cikma huyu ve olur olmaz verdigi yarislar yuzunden zirve yaptirmistir at Charles. Kazandigi yarislarda nispeten genc olan bizim kusaga “Charles Is Basinda” muzigini islikla caldirirdi. Ancak ekseriyetle yaris kazanmadigindan, zavalli Ingiltere Kralicesi’nin bir kulaginin arkasi kalirdi.

ROYAL HÖRST
Royal tamam da Hörst neydi? Bilmedik, bilemedik. Onu da boyle kabul ettik.

SEN GELMEZ OLDUN
Delikanli gibi, acik acik konmus bir isim. “Umidimiz yok yaris kazanmandan ama biz seni boyle de seviyoruz” demisler adeta. Bir ekurisi olsa, adi “Bir Gece Ansizin Gelebilirim” olsa. Yakismaz mi?

ŞALDIRŞOP
Susam Sokagi adindaki psikopat yuvasini hatirlamayan yoktur. Kirpik, Minik Kus, Kurabiye Canavari, Edi ile Budu, Tahsin Usta derken cocuklugumuzu yemeye yeltenmis bu yapimda “Halaaaa hop, tereyagli balli ekmek” diye bir tekerleme de vardi. Iste Saldirsop insanin aklina bunu getirir, baska da bir sey getirmez.

TETKİK MERCİİ
Piste cikiyorsun, boxa giriyorsun ve kosuyorsun. Tamam kosu icerisinde bir takim stratejik hadiseler vuku buluyor ama alt tarafi “Pistin icinden mi gitsem, disindan mi?” diye dusunuyorsun. Bunun neyini tetkik edeceksin bre beygir? Tamam ismin karizmatik bir durusu var ama o da iki sonraki maddenin yaninda ezilir kalir.

UAGADUGU
Susam Sokagi’nda verdigimiz gibi bir ornekleme olacak. Meshur Devekusu Kabare’nin, yine meshur “Yasaklar” isimli oyununda Tas Devri’nde gecen bir ask hikayesi vardir. “Tas Tas Tas. Yontmaaa. Tas Tas Tas. Cilaliiii” diye bir muzikle acilan parodi. Oynayan tayfa tas devri diliyle konusurken, Metin Akpinar ve Funda Oskay mevzuyu Turkce’ye cevirirler. Iste orada Ali Yalaz, Selim Nasit’ten elindeki kuslarin yarisini ona vermesini isterken “Uagouauago” gibi bir sey der. En mantiklisi bu gibi. Oyle olmali...

ÜNİVERSİTELİ
“Tahsilli at olmaz” diyenlerin haltettiginin resmidir efendim. Nasil olmazmis? Veliefendi’de dekan olacak. Demedi demeyin.

VEZNEDARÜLMUAZZAMA
Karizmatik isim demistik. Buyrun karizma. Oyle ki kosmadan paralar kendisine getirilecek neredeyse. O derece buyuk veznedar. Kanuni’nin, kendine hitabet harikasi, Fransiz kralina kucumseme abidesi mektup baslangici gibi. Gelin gorun ki kariyerinde tek yaris var ve Elazig’da kosulan bu yarista ilk on bes sirada ismine rastlanmiyor. Olmayinca, olmuyor.

YAPTA GÖRELİM
Bu isme dair tahmin su. Birisi arkadasina bir at hediye ediyor ve diyor ki; “Sen simdi bu ati al ama yarisa falan sokma. Kazanamaz”. Sonra inat basliyor, kazanir, kazanamaz derken, “Tamam ulan, kazansin da gorelim” diyorlar. Ismi de oylece kaliyor. Jokeyi kimdi hatirlamiyorum ama bir yaris kazanmisti. Kendisine guvenenleri mahcup etmedi.

ZAPTI NA MÜMKÜN
Alfabenin son harfi ve son ornegimiz, cok iyimser bir isim. Yaris hayatina da oyle basladi. Bir maiden ve ilk yaris icin oldukca uzun olan 1600 metre kum pistte birinci oldu ama arkasi pek ismine layik gelmedi. Ha, yaris kazanmadi mi? Kazandi tabii ama pek oyle “na” bir durumu olmadi.

Gelelim isin ahkam kismina. At tayfasi duygusaldir. Sirtindan dustugunuzde, herhangi bir karakter bozuklugu yoksa, gelir basinizda bekler. Kendi kabahati yoksa bile, ozur diler gibi olur. Yarisiyorsa kaybedince uzulur. Maneviyati kuvvetlidir. Bu minvalde, herhangi bir kotu niyet olmasa da boyle isimler konan atlar icin uzulmusumdur. Atlar isimlerini sahiplenirler. Kurbaga degillerdir. Makara gecer gibi isim konan attan madden ve manen bir sey beklememek lazim.

“Bir bas, bir boyun iterek Tamerhan onde. Sergen geliyor. Cas saldiriyor. Yavuzhan da veriyor. En dis kulvardan da Haberbatur, koptu geliyor” yarisina, yukaridan bes isim secip koyun, sampiyon ve vasat arasindaki fark gun gibi ortada.