31 Temmuz 2008 Perşembe

Clone Wars

"Kablo nerde? Daga kacti. Dag ne oldu? Yandi bitti kul oldu"dan beter, iletisim hususunda Kerbela muadili bir mekanda oldugumuzu (yine de karetta karetta hizinda da olsa sukur baglanti var) cok sik tekrar ediyorum ama ne yapayim? Delisi oldugumuz, cocuk yasta ugruna Jedi elbisesiyle Bostanci Caddelerinde fink attigimiz serinin bir filmi daha geliyormus ve haberimiz yok. Sinirlenmeyip de ne halt edeceksin?

Filmin mujdesini, alemin kral Druidlerinden Cengaver verdi.

"The Clone Wars are raging between the Separatists and the Galactic Republic. When Jabba the Hutt's son is taken by a group of renegades, two Jedi are summoned to investigate. Anakin Skywalker and Obi-Wan Kenobi depart in search of answers: where is the Hutt's son, and who is controlling this mysterious renegade group? Yoda sends Ahsoka Tano along as Anakin's apprentice, Obi-Wan duels Asajj Ventress, and Anakin finds himself dueling Count Dooku once more. Meanwhile, the Sith plan to instigate a three-way war, including the Hutts." diyor imdb. Adresi de verelim.

http://www.imdb.com/title/tt1185834/

15 Agustos'da Amerika'da gosterime giriyormus. Buraya da 1 aya kalmaz gelecektir. Buraya derken, Turkiye'ye yani. Oraya. Buraya daha gelmez. Kazakistan'a yani. Neyse boku cikti...

Ilk cikan animasyon seri de oldukca guzeldi.

Mace Windu'nun kum pistte yarattigi harikalar ve bir Kolorduyu telef etmesi. Ilum'da Master Yoda'nin droid kesme showu. Assaij Ventress ve Anakin duellosu gibi unutulmaz bolumler vardi.

Bir kac seneye de Episode VI sonrasi baslar. Sonra Episode I oncesine donus. Iki ters bir duz. Ama yakisiyor seriye boylesi. Her ne kadar Godfather II'nin ortasinda Vito'nun koyune donup, kisik sesle soylendikten sonra Don Ciccio'yu sol alttan sag yukariya yarmasi kadar zevk vermiyor olsa da bu geri donusler, Master Yoda'yi 100'lu yaslarinda genc bir delikanli olarak gormek de guzel olurdu.

May the force be with you.

Trt, ilk yayinlarinda bu force'u "Kudret" diye cevirirdi. Kudretmis. Yok Halil...

Hal-i Pur Melal

Kazakistan'i dinliyorum,
Gozlerim kapali.
Hic bir sikim duyamiyorum.
Depodayim, karantinali.

Sair : lacivert

Hal-i pur melalimi mukemmel anlatmis reis.

Saygilar.

Karakterin Parayla Imtihani

Herhangi bir seyi cok icten gelerek opebilmek icin askla sevmek gerekir. Sevgiliniz olur, anneniz-babaniz olur, kardesiniz olur, bayraginiz olur veya formaniz olur.

Yukaridaki resimde bulunan zatin, formasini opmesine baksaniz, sanirsiniz ki hayatinin bir numarali onceligi su uzerinde tasiyip, terlettigi sari lacivert renkleri haiz forma...

Oyle mi acaba? Yoksa, profesyonellik omurgaliligi yeniyor mu yine?

Bu futbolcu Fenerbahce'ye transfer oldugunda soyle sorup, yine cevabi kendimiz vermistik soylece:

"Hangimiz sirketimizde ya da evimizde‚ kendimize / ailemize agiz dolusu kufur etmis birisini gonul rahatligiyla agirlayabilir‚ onunla tesrik-i mesaide bulunabiliriz? El cevap: Ancak midesiz olanlarimiz."

Su resmin uzerine benzer bir soru soralim madem. Hangimiz ismini duyunca kufuru esirgemeden bolca kullandigimiz ve hatta alenen nefret ettigimizi hal ve hareketlerimize milyonlara yansittigimiz bir olguya bu denli asikmis gibi davraniriz?

A. Paradan gozu donenler
B. Midesiz olanlar
C. Omurgasiz olanlar
D. "Dun, dundur. Bugun, bugundur"u dustur edinmisler.
E. Hepsi

Secin, begenin, alin. Baska secenek yok.

Stalin'in o soylenmeyesi; "Bir kisinin olumu trajedidir. Milyonlarin olumu ise istatistik" sozu var ya hani. Onu cagristiran bir durum var Fenerbahce'de aslinda. Su resimdeki E.B.'nin omurgasizligi istatistik kabilinden bile onemli bir sey degil de; cinar gibi sapasaglam koca bir camiayi omurgasiz dinamiklere sahip olma yolunda kosar adim goturen bir surec var. Musebbibi belli, yarari belli, zarari belli bir baskanlik sureci. O surecin sonunda ucuruma bakip, rakimizi yudumlayarak "Ne guzel manzara" mi diyecegiz, yoksa beraberce ucurumdan duserken uc film birden mi gorecegiz bilinmez.

Bindik bi alamete, gideyoz kiyamete.

Edge of Thorns (by Savatage)

An offering of reasons
We put them all in play
A covering of treasons
That one by one we let slip away

A solitary dancer
So lost upon her stage

I have seen you on the edge of dawn
Felt you there before you were born
Balanced your dreams upon the edge of thorns
But I don't think about you anymore

A study made from winter
Of summers long ago
And dreams that used to glitter
Safely now hidden under snow

And so we end the chapter
And let the stage lights fade

I have seen you on the edge of dawn
Felt you there before you were born
Balanced your dreams upon the edge of thorns
But I don't think about you anymore

30 Temmuz 2008 Çarşamba

The Curse of a Dying Angel

Anime, Manga diye diye gezinirken rastladim bu resme. Asagida Kenan Yarar'dan da bashetmisken, ucundan bucagindan stiline benzeyen bir cizim.

Arada atariz.

29 Temmuz 2008 Salı

Gazamiz Mubarek Olsun

Bu geceki MTK maciyla sezon resmen aciliyor. Otuzuncu yasimizdan once son sezon. Oyle yas takintilari vs olan bir insan degilim de miladi tutturmak gerek. Fenerbahce diye bir seyin varoldugundan haberdar olali yirmidort, tribunlerdeki 17 yili geride birakiyorum bu baslangicla. Tribunlerden cook uzak da olsam, boyle bir sezon basliyor iste.

Halit Capin'in bir suru "En guzel" yazisiyla beraber, yine "En Guzel" sezona baslangic yazisidir bu benim nazarimda.

Bu gece gazamiz mubarek ola...

------------------------------

Onlar hiç gelemiyorlar bana…

Onlar annemle babamlar… Hiç ama hiç gelemiyorlar…Ben gidiyorum bazı bazı…

Kendileri Kozlu Mezarlığı’nda otururlar…Yan yana, iç içe… İkisi de çok çok ölü…

İşittim ki annem yine çok bozuluyormuş babama… Kalkıp Fenerbahçe maçına gitmek istediği için.

Oturup söyleştik bir akşam üstü… Sanki yaşarmışız gibi…

İlk sordu babam : “Fenerbahçe ? O kaledeki kimdir ?”

Dedim ki, “Çok ünlü, dünya çapında bir tane.”

Dedi ki, “Cihat nerede ? Erdal nerede ? Şükrü nerede ? Selahattin nerede ? Diğerleri nerede ?”

İyiler hepsi dedim.

-Yeni çocuklar varmış. Nasıl bek hattı, haf hattı ?

Saydım söyledim.

-Murat ile Ahmet yok mu ? Mehmet Ali de bizim taraftaymış ha ? Selahattinler, K. Halil’ler. Peki Müjdat, Halit, Suphi de yoklar mı ? Lefter bıraktı mı topu ? Can büyüdü mü ?

-Baba baba, size nerelerdesiniz Allahaşkına ?

-Peki peki sıkma canını. Ama çok üzdüler şimdikiler bizi. Dirileri tribünlerde, yollarda, sokaklarda, gündüz işlerinde, gece evlerinde bitirdiler. Ya Fenerbahçeli ölüler ne yapsın, ne etsin, ne işlesinler ?

Fenerbahçe kadar ölü kalbi kıran bir takım yok, inan bana. Fenerbahçe geçtiğimiz dönemlerde ölülerin kalbini kırmıştır çok. Bu dirileri ne biçim insan oğullarıdır ? Ne olmazca bir taraftardır. Bu Fenerbahçe seyircileri ne biçim Mehmetçiklerdir…

-Senin bize eskiden anlattığın gibi baba. Bir aptal kara sevda işte.

-Keyfin yerinde peder bey.

-Eh ! İki senedir rahat uyuyorum. Yan tarafta Beşiktaşlılar var, Galatasaraylılar var. Annen iki tek hazırlıyor, onlara kaldırıyorum kadehimi. Yani, iyidir işte.

-Annem kadın nasıl ?

-Kızıyor arada bir bana. Kalkıp “Bir Fener maçına gitsem” diye takıldığımda. Diyor ki “Adam sen ölmüşsün. Fener’le ne işin var ?” Diyorum ki, “Fener yaşıyor hala.”

Ne olur bu maç dedi sonra.

Siz ölüler daha iyi bilirsiniz, bana sorma dedim.

-Sen çocuklara söyle, dirileri zaten yanlarında. Biz eski ölü Fenerliler için oynasınlar. Çünkü hem ölüm hem yenilgi çekilecek iş değil evlat.

-Peki baba söylerim, anneme ilet, ellerinden öperim.

Daldı. Usulca üstünü örttüm eski bir toprakla.”

Hafta sonu Gazamız mübarek ola.

Kandil Simidi

Yemegi gunde sadece bir ogune (o da sabah saat 7'de kahvalti olarak) indirdigimden ve bu saatte karnim "alismadik donda zor duruyorum" diye isyana tesebbus ettiginden de olabilir ama mubarek kandil aksami, lahmacun ozlenecek degil ya, kandil simidi istedi canim.

Kandiliniz mubarek olsun.

Vee Melankomik

"Ve Melankoli" ve Nukhet Duru degil. Melankomik ve Kenan Yarar...

Mizah dergilerine ve cizgilere merakim, Bostanci'daki evde buldugum Girgir ve Firt ciltleriyle baslar. Utanmaz Adam, En Kahraman Ridvan, Tarzan Rifki ve adina milyon tane heykel dikilip, yazi yazilsa hakki verilemeyecek Oguz Aral. Nur icinde yatsin. Parantez ac; hatirasini bile kaldiramayip, Beyoglu'ndaki heykelini yakanlara da kocaman tarama uclari girsin; parantez kapa.

Gerci merak, okuma meraki olarak kaldi. Ortaokulda Ayhan diye bir arkadasimizdan ogrendigim insan kafasi ciziminden baska bir sey yapamadim ve "Yahu ben cop adam bile cizemem" safindaki yerimi aldim. Siklastirin saflari mumi... pardon yeteneksizler...

Mizah dergisi... Haftanin belirli gunlerini iple cekip "Bir Limon, Leman, Pismis Kelle, Hibir, Hbr, Hbr Maymun, Penguen, Fermuar, Uykusuz, falanca verir misiniz?" denir. Dergi alinir. Orta sayfasi acilir. Okurken duzgun acilsin diye, ortadan geriye dogru ikiye katlanir. Ilk sayfadan baslanarak okunur. "Arada okumadigin sayfayi ver de ben bakayim" diyen densiz arkadaslara ters ters bakilir. "Ben hepsini okumadigim dergiyi kimseye vermem" diye firca atilir. Ayliklar da sayfayi katlama haric ayni islemlere tabi olur.

O dergilerden HBR Maymun'da gormustum ilk Kenan Yarar'in cizgilerini. Daha once tanistigim Galip Tekin cizimlerinden bile daha cok hosuma gitmisti. Simdilerde haftalik yayinlarda karsima cikmiyor veyahut da ben buraya geldim geleli cikiyorsa bile benim haberim yok. Aylik yayinlarda da siklikla goremiyorum.

Ne zamandir kitapcilarda aradigim, ama "bir turlu online satislara bakmama aptalligi"ni sergileyerek gozden kacirdigim "Melankomik" kitabinin ise siparisini verecegim icin sanatsal anlamda cocuklar gibi senim.

Ne zamandir resimdeki Hilal ve ona asik olan Seytan'in (boynuzdan belli oluyordur) hikayeleriyle devam ediyorduk. Biraz da nostalji yapalim. Artik Kazakistan'a kac gunde gelecekse kitap...

Olur böyle vakalar Türk polisi karşılar (Yilmaz Ozdil)

Blogda gundeme atfen biraz da siyasal birseyler bulunsun istedigimden koymuyorum bu yaziyi. Hedefe her zaman edebiyat yapmadan dumduz (ve tabiri caizse isteyene de alayina da) giden Yilmaz Ozdil’in, okurken ve ilgili olaya dair goruntuleri akliniza getirdiginizde, sinirden beyninizin iceride sistigini duyumsadiginiz bir yazisi.

Bu kadar kilometre uzakta, bir tanesi bile tanidigim insanlar olmamasina ragmen her yanim acidi. Cocuklar vardi olen. Cocuklar…

Discovery’de “Dogum Mucizesi” belgeselini izlerken, bebegin anne karninda tehlikeye dustugu bir durum gostermislerdi uc boyutlu animasyonla. Animasyondu ama saganak yagmur gibi ter dokmustuk ekran basinda, uc tane kazik kadar adam. Basketbol maci devre arasinda baktigimiz bir belgeseldi sadece. Zaplayamadik. “Hadi lan, kurtul oglum” diye diye damagimiz kurumustu.

O cocuklardan birini annesinin karninda paramparca ettiler iste. Bir pala biyikli nefretle kinadi. Diger konusmayi bildigi soylenen ama kelimelerinden bir sey anlasilmayan esefle kinadi. Hepsi bir seyle kinadi ama o cocuk paramparca oldu. Daha doktoru bacaklarindan tutup ters cevirmeden ve daha gozleri hastane odasi lambasina gunesmis muamelesi yapmadan oldu.

Hayatta bir tabuttan daha cok caninizi acitmasi muhtemel baska bir sey varsa o da minnacik bir tabuttur. Gorunce; kelimeyi gectim, soyleyeyecek tek harf bulamazsiniz. Sozu olan beri gelsin.

--------------------------------

18 ölü.
154 yaralı.
İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü İstanbul’da mıydı?
Değildi.
Neredeydi?
1.5 hafta önce bu göreve getirildi.
Makamına oturdu.
Bismillah...
Tatile çıktı.
*
Neve Şalom, Beth Israel...
Sinagoglar havaya uçtu.
25 ölü, 263 yaralı.
Emniyet Müdürü İstanbul’da mıydı?
Değildi.
Neredeydi?
Letonya’daydı.
Niye?
Milli maçı seyretmeye gitmişti.
*
Hrant Dink öldürüldü...
Emniyet Müdürü İstanbul’da mıydı?
Değildi.
Terörle Mücadele Müdürü?
Yoktu.
Koruma Şubesi Müdürü?
Yoktu.
Çevik Kuvvet Müdürü?
Yoktu.
İstihbarat Müdürü?
Yoktu.
Neredeydiler hep beraber?
Hollanda’da.
Niye?
Polis gücünün maçına gitmişlerdi.
*
Bakın bir haber vereyim size.
Cumartesi gece yarısı...
Anadolu Ajansı geçti:
"Başbakan Erdoğan, ana uçağıyla saat 02.20’de İstanbul’a geldi... Erdoğan’ı, Atatürk Havalimanı’nda, İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah karşıladı."
*
Kaçmış saat?
02.20.
Neredeymiş Emniyet Müdürü?
Orada.

Yilmaz Ozdil

27 Temmuz 2008 Pazar

Baykal Saran ve Destanın 8. Babı

Bu aralar vefatlardan gidiyoruz.

1937'de Kutahya'da dogmus Baykal Saran.

Buyuk bir tiyatrocuydu. Ferhunde Hanim ve son olarak Kurtlar Vadisi dizileriyle televizyonda gorundu, hatirladigim kadariyla.

28 Temmuz 2006'da kanserden vefat etti. Nasilsa aklimda kalmis vefat tarihi.

Olumunden bir sure sonra, daha once Istanbul'da baska bir kadrodan canli izleme mutluluguna nail oldugum "Kuva-i Milliye Destani" adli siirin Ankara Devlet Tiyatrolari tarafindan sahneye konan oyununda rol aldigini ogrendim. Ses kaydi gecti elime. Rustu Asyali, Cetin Tekindor ve ismini animsayamadigim baska muhim tiyatrocular da vardi oyunda ama 8. Bap'da Baykal Saran'in performansidir beni yerle bir eden...

Belki daha cok oyuna gitmek nasip olur. Belki de olmaz... Ama simdiden soyleyebilirim ki bu asagidaki misralari rahmetliden iyi cikarabilen gorecegimi sanmiyorum.

"Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, birdenbire beş adım sağında onu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar. O, saatı sordu. Paşalar : «Üç,» dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı."

Nur icinde yatsin.

Master of The Wind (by Manowar)

In the silence of the darkness when all are fast asleep
I live inside a dream calling to your spirit
As a sail calls the wind, hear the angels sing

Far beyond the sun across the western sky
Reach into the blackness find a silver line
In a voice I whisper a candle in the night
We'll carry all our dreams in a single beam of light

Close your eyes, look into the dream
Winds of change will winds of fortune bring

Fly away to a rainbow in the sky gold is at the end for each of us to find
There the road begins where another one will end
Here the four winds know who will break and who will bend
All to be the master of the wind

Falling stars now light my way
My life was written on the wind
Clouds above, clouds below
High ascend the dreams within

When the wind fills the sky the clouds will move aside
And there will be the road to all our dreams
For any day that stings two better days it brings

Nothing is as bad as it seems
Close your eyes, look into the dream
Wins of change will winds of fortune bring

Fly away to a rainbow in the sky gold is at the end for each of us to find
There the road begins where another one will end
Here the four winds know who will break and who will bend
All to be the master of the wind

Hosgeldin Holigan Ruhum!

Kablo kopuklarindan mutevellit internet baglantisiz, “Ofisten lojmana, lojmandan ofise. Hep ayni, hep ayni” gunlerden birinde Esentai Park Enka birimleri ve taseron firmalarin katildigi bir turnuva duzenlenecegi haberi geldi. Senelerdir elini ayagini topa surmemezlik derecesinde takim sporlarina uzak, bireysel sporlardan anladigi ise 2 yilda bir gaza gelerek fitness salonuna gidip, daha ilk gunden 50 kilo bench pressin altina girdikten sonra uc gun kollarini oynatamamak cercevesinde sekillenen biri olarak sahaya cikmam dusunulemezdi elbette. En iyi bildigimiz yerde istirak edelim dedik. Tribunde…

Maca ve tribunlere dair geyikler esnasinda “Bizim takim sahaya pankartla ciksa ne matrak olur yahu” diye agzimdan cikinca ciddiye alinacagimi pek tahmin etmezdim ama aklima gelen direk basima geldi.

Fikir benden, slogan Cuneyt abiden… Turnuvanin acilis macina yakisacak, tribundeki herkesin alkislayacagi (ki alkisladilar), Ataturk’un meshur ve isabetli sporcu tarifinde karar kilindi.

Durumdan cikan vazife en sicak tribuncu olarak bize tevdi oldu haliyle. Mekanin adi ambar ama pankart degil, insaat malzemesi var stoklarda. Umdugumuzdan degil buldugumuzdan yararlaninca ortaya, bez ya da branda yerine naylon, sprey boya ya da dijital baski yerine de A4 kagittan mutesekkil bir pankart cikti.

Cift kat naylonu yere serip, her bir harfi tek kagida basilmis sekilde yan yana dizdik. Kagitlarin bir altina, bir ustune, bir de ortasina olmak uzere seffaf koli bantlarini serit cektik. Naylonun yere serilince kirlenen ikinci katini cikardik. Pankartimiz hazirdi.

Maca gelince; ezilmedik ama yenildik. Galatasaray formasiyla sahaya cikan ve 1250 metrekarelik sahanin yalnizca 3 metrekaresini, o da yatmak icin, kullanan bir forvetiniz varsa olacagi budur.

Gule Gule Suna Pekuysal

“Falanca denince akliniza ne gelir?”

Aklindan fazla sey gectigine cok rastalanamamis manken, futbolcu vb. meslek gruplarinin standart alti bakis acilarina sahip bir takim mensuplariyla yapilan roportajlarinin klisekare kalibidir bu soru obegi.

“Bizim memleket soyledir, bizim memleket boyledir” vs. vs. diye bir suru tenkit maddesi sayabiliriz, sayilmistir ama oyle insanlar da cikarir ki memleket, yasarken yaptiklari islerle kendilerine hayran biraktirirlar, biraktirmislardir; kayiplarinda ise, bir kez tanisip ellerini sIkmisligimiz olmamasina ragmen kalbimiz bukulurcesine uzulebiliriz, uzulmusuzdur. Iste o insanlarin adi zikredilince akla bin turlu sey gelir.

Sanki Sinop ve havalisinden Nigde’ye kadar tek sahil seridi uzerinde Sili misali bir ulkeymisizcesine yanlis bir tespitle, “Akdeniz insaninin ust seviyede gezen duygularin insani olmasi”yla ozetlenemeyecek bir durum bu.

Adile Nasit oldugu zaman, Bostanci’da sokak ortasinda oturup aglayan insanlar gordugumu hatirliyorum. Bugun hala filmleri seyredildiginde (ki ortalama bir film meraklisinin 1 haftalik sure zarfinda ona ve takim arkadaslarina rastlamamasi imkansizdir) ilk bir kac dakikadaki “Hey gidi rahmetli, ne oynardi?”dan, “Ne oynuyor yahu”ya gecirir sizi. Sanki ciksaniz ve gitseniz film platosunda yakalayacakmissiniz gibi…

Adile Nasit deyince akliniza ne gelir? Hulusi Kentmen’e, Munir Ozkul’a ve belki Turk Sinemasina en cok yakisan aktris gibi ust perdeden cekip, elde zil ziplarmis gibi kosan Hafize Ana’ya ve Tursucu kelimesinin bir suru kusagin zihnindeki ilk anlamlarindan biri olmasina kadar ne detaylar…

Kemal Sunal deyince akliniza ne gelir? Her turlu Saban’dan, Gulen Adam’a, Himmet agabeyinin deyimiyle ailenin yuz aki-yuz karasi ikileminden, Tosun Pasa’ya ve onlarcasini saysan mutlaka unuttugun bir seyler gorecegini farketme gercegine kadar cok ama cok sey…

Sadri Alisik deyince; USS Enterprise’da Spakettin’e giderlerine ve Janice’e takilmalarina guldurdugu, Ofsayt Osman’da “Bu da mi gol degil?” derken degme “Sinemada aglanir mi lan”cisina yan cizdirdigi akla gelmez mi mesela, daha milyon performansin yaninda…

Daha kendisi dunyada yokken cekilen filme atifla “Bediaaaaa” diye Vahi Oz esprisini yapmamis kac kisi vardir?

Muruvvet Sim’i tas catlasin bir iki dusunmeden sonra cikaramayan var midir? Cevat Acikalin’i tanimayan? Yadigar Ejder’i bilmeyen?

Rahmetliler, nur icinde yatsin. Ilk anda aklimiza gelmeyenler kusura bakmasin. Yasayanlardan gidelim biraz.

Sener Sen deyince akliniza ne gelir? Badi Ekrem mi? Vecihi mi? Ziya mi? Serkomiser Ziver mi? Zugurt Aga mi? Mesudiyeli Mesut mu? Mutemet Riza mi? Kumandan Husamettin mi? Eskiya mi? Yonetmen Hasmet mi? Komdeyen Abidin mi? Daha sayayim mi?

Allah gecinden versin, Halit Akcatepe terk-I diyar eylediginde, kac kisi “Guduk Necmi de gitti. Halbuki daha gencecikti” diyecek onca yasina ragmen?

Munir Ozkul, Hababam Sinifi’nda kalp krizi gecirirken ve stadin yolunu bilmez diyen ogrencilerinin basina dikilirken nasil iki ters bir duze getiriyorsa, kafasinda kukuletali sari lacivert beresiyle, elini gogsune koyup Fenerbahce Posterini Emel Sayin’a gosterirken “Helal sana Baba” dedirtmeyecek mi her seferde?

Hayat guzel. Kotu olsa da bir yere gidesi gelmiyor herhalde insanin. Sairin demesiyle “Bakakalirim giden geminin ardindan. Atamam kendimi denize. Dunya guzel” misali. Yine de kapi calip, elinde tirpaniyla kara siluet seklinde tasvir edilen ve adina ecel denen vakit, senin acmani beklemeden paldir kuldur iceri girdigi zaman kendi gidiyor ama herseyi kaliyor bu yukarida ismi sayilanlar gibi olan insanlarin. Yani, yine ayni sairin dedigi gibi “Kendi gitti, ismi bile kalmadi yadigar” degil onlarin kaderi…

Cok mu uzattik ne? Basliktan bu yana Suna Pekuysal lafi gecmedi ama lafin uzayacagi varmis demek ki.

Bizim kusagin aklina muzikal diyince iki sey gelir genellikle. Lukus Hayat ve Hisseli Harikalar Kumpanyasi. Lukus Hayat denince de iki kisi. Suna Pekuysal ve Zihni Goktay. Suna Pekuysal akla Adile Nasit’i getirir. Adile Nasit de Suna Pekuysal’i. Simdi Suna Pekuysal da akla getirdigi insanin yanina gitti. Erken oldu. Doluyor mu gidenlerin yeri? Gidenlerin ait oldugu donemlerin duygulari bu zamankilerden cok farkli oldugundan midir nedir, hayir dolmuyor. O yuzden erken oldu.

Ileride bir gun Lukus Hayat kocaman puntolarla sahne hayatinda, eski kusaklarin hayatindaki gibi, yer alirsa perde acilirken de kapanirken de gosterisli donemlerinin gosterisli oyuncularina gorkemli bir vefa bayragi sallanir umarim.

Elden gelse, “Vefa” diye bir semt ve boza bile birakilmayacak bir donemin en yakin sahitligini, cok farkli bir yer olmasina ragmen yasam alanimizda yani tribunlerde yapiyoruz uzun zamandir. Guzelliklerini ozlemle andigimiz zamanlarin eski insanlari oteye koy olmayan yere giderken hepsine selam durmak gerek.

Gule gule Suna Pekuysal…

PS: Yukaridaki sair Orhan Veli. Siiri de bu alinti yaptigimiz. Dinleme firsati bulursaniz, okurken tam hakkini veriyor Musfik Kenter, hep yaptigi gibi...

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
HAklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
"Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı."

21 Temmuz 2008 Pazartesi

1998 Oncesine Donmeyelim

Bir insanin (hele hele yonetici konumundaysa) her yaptiginin dogru ya da yanlis olmasi mumkun degildir. Ismet Pasa’nin meshur sozundeki gibi “Ben cok hata yaptim. Ama ayni hatayi iki kez yapmadim” dusturu ve/veya ozeni, bu baglamda belki de en dogru yaklasim.

Fenerbahce’de “Aziz Yildirim ve Yonetim Kurullari”, yani 10 kusur yillik icra makami, bir birey olarak tahayyul edilecek olursa, en hatasiz yonetilen subenin “Bayan Basketbol Subesi” oldugu gorulecektir.

Sayin Aziz Yildirim’in goreve basladigi 1999 sezonundan once Fenerbahce (Turkiye’de bayan basketbolun ilk sampiyonu ve devam eden yillarda bu unvanin koruyucusu olmasina ragmen) gecmis guzel gunleri unutmus ve devamli surette Galatasaray’in hegamonyasi altinda ezilen bir takim halindeydi.

1999’da gelen sampiyonlugun coskusunu anlatmaya gerek var mi, bilmiyorum. Zira bizzat salonda olarak Abdi Ipekci’nin tiklim tiklim ve yek vucut olmasina katkida bulunan herkesin tuyleri, o gunu dusundugunde diken diken oluyordur, eminim… Dile kolay, ezeli rakibin yenilmez armada oldugu bir donem bitirilmis ve Bayan Basketbol Tahtinin Turkiye’deki ilk sahibi, kendine yakisir azametteki bir devrimle tacini geri almisti.

Yazinin burasina kadar bir –velhasil- diyecek olursak; sayin Aziz Yildirim doneminin en basarili takim bransi olma ozelligini haiz bir Bayan Basketbol Takimi ile karsi karsiyayiz. Kisaca siralayacak olursak:

Turkiye genelinde alinmis tam 20 kupa.

Avrupa’nin iki numarali kupasinda bir Final Four ve ev sahipligi.

Avrupa’nin bir numarali organizasyonunda basarili mucadeleler ve sanssiz bir sekilde iki kez Final Four kapisindan donus.

Turkiye’deki en degerli ve yetenekli oyuncularin Fenerbahce’yi gozunu kirpmadan tercih etmesini saglayan bir yapinin olusturulmasi.

Keza Dunya’nin en iyi oyuncularini (en iyisi de dahil olmak uzere) cezbeden ve adeta 40 yillik Fenerbahceliymiscesine oynamalarini saglayan bir ruh halinin adeta brans teamulu haline gelmesi.

Bu surecte; gecmiste gorev alan Forty Murat gibi Bayan Basketbol emekcilerinin ve diger dinamiklerin oldugu gibi, sayin Baskan’in bire bir cabalarinin (en net orneklerden bir tanesi Nevriye’nin son anlasma surecidir) da cok cok etkili oldugunu defaten yakinen gorduk, yasadik. Bu ilgi ve caba olmadan, her zaman aldigimiz yolu gidebilecegimiz mechuldur. Zira her isimin, iyi niyetinden emin olunsa bile, sayin Aziz Yildirim kadar bu branslara sevkle bakmadigini da biliyoruz.

Fenerbahce’nin misyonu sampiyon olmaksa, vizyonu da sampiyonluk surecini herhangi bir zaman dilimiyle kisitlamamaktir.

Bugun Besiktas takiminin hali hepimizin malumu. Kuvvetli bir spor bilincine, gelenegine ve anlayisina sahip olmayan yoneticiler yuzunden, orta vadede yerlesip, uzun vadede cok basarili olmasi muhtemel bir yapiyi yerle yeksan ettiler. Bundan sonra da donemsel basarilar kazanmalari muhtemeldir ama kacan baligin buyuk oldugunu hatirlayacaklar, geride briaktigimiz bir kac yila baktiklari zaman.

Galatasaray ise 2005 yilinda kume dusmelerinin bizim mac ile kesinlesmesinden beri, ciddi bir geri donus arayisi icerisinde. Bu durum, ulastiklari final ile simdilik sahikasini gosterdi ama gucleri bize yetmedi. Kralicelerimiz onlari ciddiye aldiginda, nasil tarumar olduklarini gormek de morallerini iyice bozdu. Simdi yapacaklari tek bir sey, atacaklari son bir barut var. O da bu sene...

Galatasaray’in yaptigii transferler oldukca kaliteli. Biz ise, egri oturup dogru konusmak gerekirse, kadromuzun ivmesini sallayabilecek bir sezon sonrasi sureci yasiyoruz.

Buna ilaveten ulkemizde itiraz edemeyecegimiz iki gercek de var.

Bunlardan birincisi:
Spor ile ilgili kurum ve kuruluslarda Fenerbahce antipatisi

Ikincisi ise:
Lige renk gelmesi icin eskiyen yuzleri degistirmek ve dolayisiyla son surecte mutemadiyen sampiyon olmus takima karsi, yeni yatirim yapan, biraz dis gosterenin ilk maddedeki makamlar / kisiler tarafindan desteklenmesi.

Bu ikisi alt alta kondugu zaman, Fenerbahce’ye karsi hic de adil olmayan sureclerin islemesinin an meselesi oldugunu soyleyebiliriz.

Son velhasil…

“Kraliceler” namiyla maruf Fenerbahce Bayan Basketbol Takimi “Basari bir aliskanliktir” kabilinden sampiyonluk gelenegini surdurecektir. Ancak isin sansa (daha dogrusu Fenerbahce’nin basina bol bol gelen sakatlik, dis etkenler gibi sanssizliklara) birakilmamasi ve citanin belki bir ust seviyeye (yani Avrupa’da Yari Final’e) tasinmasi icin sayin Aziz Yildirim’dan, Fenerbahce’nin gozbebegi uzerindeki ilgisini esirgememesini arz ediyoruz.

Hic kimse onlar kadar basarili olmadi, biliyoruz.

Peki bu geldigimiz noktadan, bir basamak dahi olsa, inmeyi gonuller kaldirir mi?

Iste onu bilmiyoruz. Lutfen hic ogrenmeyelim...

Ambar Onu, Sabahin Koru

Baba diziler gec vakit basliyor. Cok fazla uyku da tutmuyor. E kafa mesgul.

Neyse...

Sabahin korunde, ambarin onu. Siyahli biri.

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Halkin Halka Mirasi Tukeniyor

Iki sene once karalamistim asagidakini. Hala degisen bir sey olmadigi gibi‚ kotuye gidis var. Beklenmeyen bir sey mi? Hayir. Ama insani dehsete dusuruyor su olan bitenler.

Bir cocugu Fenerbahceli yapmanin en kolay ve en baglayici yoludur‚ o cocugu maca goturmek. Forma almissin (ki bizim gibi nispeten genclerin cocukluk zamanida bile bu derece sebil degildi forma alim isleri)‚ kaskol takmissin‚ anlamaz cocuk. Atmosferi gorunce baglanir. Aklina kazinir‚ Fenerbahce sevgisi.

Stadyumu bosken gezen cocuklarin sevincle kosturup durmasini "Anneee‚ Fenerbahce Stadindayiz" diye gozleri piril piril bagirmalarini ve babalarini arayip kiskandirmak istercesine "Iste misin babacim? Ben de staddayim" diye agzi kulaklarinda konusmalarini gorup dinlerken bile insan hissediyor etkiyi.

Simdi "Suyla donmuyor kardesim bu carklar" gibi bir kabalikla dile getirilen endustriyel gercegi (?) bir yana koyarsak; bir suru cocugu kisa yoldan Fenerbahceli yapmanin kolay yolunu insanlara saglamaktan imtina etmek ne kadar dogru‚ diye soruyorum kendime.

Kucuktuk. Maca gitmek icin cebimizde harcligimiz kalmadigi zaman‚ ebeveynlerimize‚ "Siz bana su kadar para verseniz simdi. Ben maca gitsem. Sonra kesersiniz harcligimdan" derdik. Onlar da ya "Al bakalim kerata" derlerdi ya da "Sen hic ders calisma olur mu? Hep macta olsun aklin" diye kinayeleyip, yine de "Al bakalim kerata" diye eklerlerdi. Yani gidebilirdik.

Yasadigimiz ulke Turkiyeydi. Ogrenci adamlarin ve kucuk cocuklarin masraflari da harcliklari da ekseriyetle belliydi. Fenerbahce macina gitmek icin gereken su kadar para‚ bu yukarida adi gecen kumenin elemanlari icin o kadar ucuk bir para degildi.

Bir ustteki paragrafin ilk iki cumlesi hala gecerli ama ucuncu cumlede degisen bir seyler var. Kac kucuk cocuk ya da ogrenci ailesine gidip de "Bana 50-100 YTL arasi bir miktar versenize. Maca gidecegim" diyebilir. Kac aile‚ coluk cocuk gonul rahatligiyla maca gelebilir?

Endustriyellikte denge unsuru yok mudur? Insanin icini acitiyor bu goz gore gore halkin elinden kayip uzaklara giden Fenerbahce Tribunleri. Oysa gecmisten bize mirasti o siralar... Bakalim, bu son kusaklardan sonra kac kisi kalacak oralarda...

18 Temmuz 2008 Cuma

When Sorrow Sang (by Blind Guardian)

Nightfall In Middle-Earth albumunden

---------------------------------------

So let me out of it
Out of the cold
To bring back light and hope for all

And so if I could get you in
Just for a little while
Into the songs of sorrow
You might understand

Where am I now
Beyond the dawn
(Where) hope's turned to dust
At all

Immortal love's
Fooled by the hands of doom
That love means death
I realized too soon

[chorus:]
Caught in the afterlife
I've gone too far
When sorrow sang softly and sweet
The air was filled with tears
Full of sadness and grief
When sorrow sang softly and sweet

I feel like screaming
But I can't breath in
Shall I wane right now
I will not leave this
World of living
Till she has said
Goodbye

Out in the cold
I still wait for her call
And her last kiss
It shall be release
I can't forget her
Her face will not leave
From the depths of my soul
I long for her

So I heard all about it
Her voice's so clear
She's woven both themes in there
Moved me to tears
The world shall hear this sad song
Song of sorrow song of grief
Can't change the way of his kind
Can't change the way of her kind

Atla, Gel

Kadikoy Rihtim. Akmar Pasaji'nin ve Kadikoy Carsisi'nin sokagi.

Bir Fun City vardi caddeye bakan yuzunde bu sokagin. Kucuklugumuzun atari deliliginin zirvesi. Afilli jetonlari vardi, Amerika Merkez Bankasi'ndan ozel gelmis gibi gorunen ve makinelerdeki "Insert Coin" lafi ezilirdi o jetonun agirligi altinda.

Bir de PTT. Onu da yiktilar. Ileride "Burada bir PTT vardi, hatirladin mi?" diye yad edecegiz eski tanidiklarimizla ya da "Kadikoy'deki yikilan PTT yok mu? Iste oradan..." diye adres tarif edecegiz tekaut oldugumuz zaman.

Yine orada Ahmet Erol. O sahit olamadigimiz ama hep ozledigimiz eski guzel gunlerin ve guzeller guzeli Fenerbahce'nin zamanlarindan yasli bir adam. Molnar'la ve Fikret'le beraber, 5 kupali 1968 takiminin posterlik resimlerinden bugune miras futbolcu. Ve onun Olimpiyat'i.

Evet ya, Kadikoy Rihtim. Akmar Pasaji'nin ve Kadikoy Carsisi'nin sokagi.

Ve Benusen'de 8 kisi.

Belki eksik ama guzel kadro. Soldan saga diye saymaya gerek var mi? Kalbimizde parantezine al, tek tek isimleri yaz, aralarina + koy. Al sana formul iste. Biraz egitici ve ogretici belgesel finali tadinda bir soru obegi olacak ama; "Hem zaten tribun biraz da bu formul degil mi?"

"Atla, gel" dediler bana o gece. Emir telakki ettik, gittik. Yedik, ictik. Gulduk, eglendik. O geceden sonra, aradan fazla zaman gecmedi, ayrildik, buraya geldik.

Simdi Kadikoy Rihtim da, o sokak da cook uzak. Omur billah buralarda kalacak degiliz ya, elbette yakin da olacak.

Ama...

Derler ya; (Bir "ama" kendinden onceki her cumleyi bazen silip, atar) diye. Nazim'in tek misrasi mukemmel anlatiyor, Kuva-i Milliye Destani'nda uzakligi.
"Ah, ne korkuncdur dusmek kavganin haricine"

Tekrar tribunde birbirimizin omzuna dayayanabilecegimiz yakinliga gelene kadar, resimde olan / olmayan agabeylerime ve kardeslerime saygiyla...

When I Was a Small Child

“Bakiniz, simdinin ‘Gudubet Forever’i Canarino, kucukken ne kadar tatli bir veletmis” temasini haiz bir yazi sanilmasin. Bizim sitenin ftpsini yedeklerden gordugum bu kucucuk fotograftaki konu malzemesi bolluguna cok sasirdigim icin sectim. O yasta cekilen bir fotografin kadraji ancak bu kadar hatirayi toplardi.

Oturdugum sandalyenin arkasindaki prize parmagimi sokmaya calisirken yakalanmistim, tam da resimdeki yaslarimda. Gerci o zaman da yasima gore kofteci parmagi gibi gorunen (4.5 kilo dogduk. Zora gitmesin) parmaklarimizi sigdiramamistik ama nerede priz gorse “Turk’un Kontrol Kalemiyle Imtihani”ni sergileyen bir irka mensuplugumuzun hakkini verdik. Bir kac yil sonra, ayni evde, gece cizgi roman okumak icin masa lambasina parmagimi uzatip, bos duya sokmayi basararak karsilastigim voltaj ise ilk elektrik tecrubemdir. Sonrasini Tuzla Meslek yillarinin elektrik-elektronik atolyeleri akimlandirdi ama ilkinin tadi hic bir seyde yok. Raiden wins…

Resimde goruldugu uzere, elde telefonla bunyeye hakim bulunan mutluluk hali; ilerleyen yaslarda, 066 masal hatlari ile ilk 900’lu telefonlardaki bilgi yarismalarina katilimin (O zaman erotikler yoktu lan. Fazla yoktu yani) ve en nihayetinde yeni yuzyilda yuklu cep telefonu faturalarinin alametidir ve bugun kullandigim telefonlarda mumkunse “Dialing Mode”lari “Pulse” olarak secmemin nedeni o zamanki telefonlari sevmisligim yuzundendir. Hatirliyorum da Kanal 6’da Hugo ilk olarak yayinlanmaya basladiginda, daha tam olarak kalkmamisti bu cevirmeli telefonlar piyasadan. Bir kac cocuk, oyuna bu telefonlarla katilmislardi. Hugo’nun yaveri (Hic yaslanmayan adam) Tolga, oyun esnasinda sesleri duyunca, bunlarla oynamanin mumkun olmadigini soylese de cocuklar, bir umit ahizenin yuvarlagini cevirirlerdi. Beni en huzunlendiren anlardan olmustur, “Tiiirrrrk. Tik Tik Tik Tik” sesleri ve yavsak Hugo’nun can kaybettikten sonra “Ieeeiee nereye cufcufluyoruz” laflari. Bir devir kapaniyor, serefsiz Hugo. Sen hala cufcuftasin. Ve sahi, bir Hugo Sanchez vardi. Ne oldu o?

Bu masanin onunde durdugu pencere, Bostanci-Suadiye arasindaki tren yoluna bakardi. Ve bir yanindan diger yanina elli adim tutan bahcenin iki yanindaki dut agaclarina… Sol taraftaki dut agaclarinin altina serilen carsaflara kilo kilo dut duserdi. Nedendir bilmem, sagdakiler o kadar verimli degildi. Belki cok gunes aldiklari icin. Dut agaclarinin bir ya da iki tanesi mor dutlarin (Ahududu mu diyorlar adina) ciktigi acaclardi. Iki gun gecmezdi ellerdeki, dudaklardaki rengarenk haller. Nasil bir tikinmaysa artik bizimkisi.

Dutu yiyen bunyeler, seker takviyesiyle cosunca yuksek adrenalinli islere kosardi. Misalen, tren yoluna bozuk para koyarak uzerinden gecen banliyonun soz konusu parayi kucuk capli bir cd’ye donusturmesini eheremekeke diye izlerdik. O gunlerden bir gun, “Ekspres geliyoooooo” diye bagiran arkadasin bomba haber verirmis gibi cikan ses tonuna istinaden gaza gelip, sanki tren 2 saniye icerisinde bana carpacakmis gibi, kendimi raylardan 45-50 derece acili taslik bolmeye atisim dun gibi aklimda. Zira yan veya yuz ustu dusmek varken kafa ustu cakilmistim taslara. Bostanci Poliklinigi’ni de “Dikis atilmasiaaaaan” diye inletmistim akabinde. Cocukluk fena sey. O kadar canin yaniyor bilmem ne hesapta ama ebeveynler gidip de poliklinigin karsindaki oyuncakcidan iki tane araba alinca aci maci kalmiyor, vorrrrn duuut duut diye deliye bagliyorsun, az once ruhunu teslim edercesine bagirdigin, beyaz sabit sedyenin uzerinde.

Resimde solda kalan dolabin uzerindeki ince vazonun (onun ve masadaki meneksenin danteller kesin “Made in valide”dir) yaninda bir de gaz lambasi dururdu. O dolabin yanindaki biraz degisik modeldeki digeri ise, bir hazineyi barindirirdi. Zagor, Teks Viller, Kaptan Swing, Kinowa, Girgir ve Firt ciltleri. Edebi ilgimin ve okuma merakimin baslangicini (bir suru kusak gibi) ders kitaplarinin arasinda okunmasi cekirdek ailelerde kriminal bir olay vurgusu yasatan ve mutlaka ceza-i mueyyidesi bulunan bu urunlere borcluyum. Yasasin Tay Yayinlari...

Cizgi roman olgusuna, baska bir zaman bolca deginiriz ama resim karesi uzerinden gidecegimiz son kapi da Zagor’a cikiyor. Yukarida sayili olanlar ve daha nicesi icerisinden, muhtelif sebeplerle (Kizilderililer ve Ciko) en sevdigimiz karakter olan, Baltali Ilah Zagor Tenay’a ozenmek gibi bir durum hasil olmustu bunyede. Evin icinde “Ahyaaaak” diye bagirinarak gezmeyi yeterli bulmayip, bir olcek arttirarak, acil durumlarda ve kovalamacalarda, Darkwood Ormani’nda Zagor’un yaptigi gibi sarmasiktan sarmasiga atlamak istedik. Tabii yesil alanlar simdiki gibi az olmasa bile Bostanci’nin gobeginde yine de sarmasik olmadigi icin, o zamanlar revacta olan kornis muessesesine basvurduk. Hemen sagimda gordugunuz kalorifer peteginin uzerine cikip, kornislerden birine asilarak Ahyaaaak diye bagirmam ile (sikletimiz her daim, yasimizin bir adim ilerisinde yol aldigindan oturu) kornisin koparak kafamin tepesi diye tabir edebilecegimiz noktanin diger kalorifer petegiyle bulusmasi ve topun aglara gitmesi (!) arasindaki sure bir saniyeyi ya gecer ya gecmez. Halbuki Zagor senin neyine! Ciko gibi yerden yuruyerek git. Yemek buldun ye, dayak buldun kac. Karamba Karambita…

Biterken, bizim Tuzla’nin Ingilizce Hazirlik sinavlarindan birini animsadim simdi. ”When I was a small child…” ile baslayan bir kompozisyon yazmamiz istenmisti. Sanirim Fahri Fenerbahceli Ibrahim’di, bu girisin devamini “I was very happy” diye getiren. Okul sonuna kadar geyigini cevirmisligimiz vardir. O hesap bitirelim yaziyi:
“When I was a small child, I was very Zagor”

PS: Bir de Teoman'in "Balans ve Manevra" filminde Bulent Polat'in soyledigi "Rapsodi Zagor" vardi. Filmi izlemedim ama hemen hemen askerligin filmden sonrasina denk gelen butun kismini o albumle gecirdim. Kadinim...

17 Temmuz 2008 Perşembe

Kazakistan'dan Insan Manzaralari

Ongar...

39 yasinda.
2 kez evlenmis.
8 cocuk sahibi.
Rus Dili ve Edebiyatini yarida birakmis.
Ziraat Fakultesi'ni bitirmis.
2 sene Kuba'da yasamis. Orada askerlik yapmis.
Ispanyolca, Farsca, Rusca, Kazakca ve Turkce biliyor.

Daha ne olsun, "manzara" olmak icin...

Saclarini uzatip, biyiklarinin arasini keserek asagi dogu biraksa tam bir Kartal Tibet Tarkan'i. Bir kurdu eksik... Ona da ayni bizim beyaz perdedeki Tarkan'da oldugu gibi olan buradaki kopegi ayarlariz, olur biter. Santiyedeki diger iscileri de onu gorunce Tarkan... Tarkan... Tarkan... Tarkan... diye filmdeki gibi kelle basi sasirtiriz. Al sana sahane "Tarkan Kazakistan'da". Filmlerden birinde plastik ahtapot da vardi, deniz suyunu yiyince iceri gocen. Burada da oyle enteresan bir sey bulmak gerek. Misal?

Ne diyorlardi, Hasan Kacan'in Herodot Cevdet oldugu "Ekmek Teknesi" adli dizide?

Misal? Genc Osman...

16 Temmuz 2008 Çarşamba

I Have But One Heart

Godfather denince akla bir suru sey gelir ama ilk iki Marlon Brando ve Main Theme'e aittir daimi...

Canarino, cok kucuk yasta, filmini seyretmededen once kitabini (arka arkaya bes kez) okudugundan beridir hastasidir Corleone familyasi maceralarinin ve film muzigiyle bu etki hayranlikla karisik hipnoza donmustur.

Lakin bir de soundtrackin icinde pek dinlenmeden "Apollonia" ve "Connie's Wedding" gibi daha cok filmi hatirlatan muziklere atlanan bir sarki vardir. Rizzi'nin, Solozzo'nun, Barzini'nin, Tattaglia'nin, Greene'in, Strachi'nin, Cuneo'nun ve nihayetinde Carlo denen namert enistenin olumlerini "Bir daha izleyeyim lan" dedirterek tekrar tekrar zevkle izleten filmin, safiyane sevgiden baska bir seyden bahsetmeyen tek seyi belki de. Gerci etkisi cok da uzun surmuyor, bir an once Clemenza'nin Michael'in elini optugu ve Kay'in "Bana yalan soyledin" bakislari altinda kapanan kapi sahnesine gidiyor akliniz ama guzel sarkidir "I have but one heart"

Sozler : Marty Symes
Muzik : Johnny Farrow

I have but one heart, this heart I bring you,
I have but one heart to share with you,
I have but one dream that I can cling to,
You are the one dream I pray comes true.
My darling, until I saw you, I never felt this way,
And nobody else before you, ever has heard me say,
You are my one love, my life I live for you,
I have but one heart to give to you.

*Dicimo o mari, facimu l'amore, (Let us tell the sea that we are making love,)
*A curi a curi che ci passa, (Heart to heart till the end of time,)
*Ca u mare parla e na' carezza, (Because the sea whispers and caresses us,)
*Ma a tia la brezza, fina murir. (So does the breeze till the time we die.)

You are my one love, my love I live for you,
I have but one heart to give to you.

15 Temmuz 2008 Salı

Kapcika Golu

Vallahi yazilisini bilmiyorum. Boyle olmadigina dair suphelerim var. Zira burada zimba teline sipildak diyenler mevcut. Turk Dil Kurumu'nun bir ara guncel (!) diye uydurdugu kelimeler gibi. Sipildak. Enteresan...

Resme kendimi de koyup, guzelligi bulandirmak istemedim. Cok duru bir su. Benim gibi, denizle yegane alakasi izlemek olan birini bile "Gel de gir" (Al da at) dercesine kendinden aliyor. Buyuklugu de kucuk capli bir Loch Ness'e musait ama isimden kaybediyor. Kapcika canavarini kimse sallamaz.

Daglarin zirvelerinde karlar var, goruldugu uzere. Buradaki daglarda bentler oldugu soyleniyor. Zira kar sulari, oldukca buyuk tehlike yaratiyormus. Santiyenin yanindan gecen ve daglara kadar uzanan duzenli su kanallari var. Soylendigine gore Turgut Ozal, Nazarbayev'e "Baskenti burada tutma, Astana'ya al" demis de o yuzden degistirmisler Baskenti. Tabii bunlar South Park'in "Two Days Before the Day After Tomorrow" bolumundeki gibi kolpa da olabilir ama en azindan adamlar onlem aliyor. Bizim memlekette olsa bakanin biri cikip, "Alin actik bentleri, ben de onunde duruyorum. Su ancak pacalarima geliyor. Gerci Temmuz ayindayiz ama kis aylarinda da olsun olsun, boyuma kadar gelsin. Bu kadarcik seyden korkanlar yuzme ogrensin kardesim. Mustesarim size boy verir" der.

Acaba Trey Parker ile Matt Stone, yazdiklari bazi seylere (Bkz. South Park S1, Ep.3:Volcano, Duck&Cover Ritueli) muadil olaylarin, taa uzaklarda bir memlekette gercek oldugunu ogrenseler sasirirlar miydi?

Fiba Woman Euroleague : 2009

Kuralar cekilmis. Mac programi belli olmus.

15.10.2008 : Fenerbahce - Vilnius
22.10.2008 : Kosice - Fenerbahçe
29.10.2008 : Spartak - Fenerbahçe
05.11.2008 : Fenerbahçe - Montpellier
12.11.2008 : Famila - Fenerbahçe
19.11.2008 : Vilnius - Fenerbahce
26.11.2008 : Fenerbahce - Kosice
03.12.2008 : Fenerbahce - Spartak
10.12.2008 : Montpellier - Fenerbahce
17.12.2008 : Fenerbahce - Famila

1990'li yillarin sonlarina dogru, Galatasaray'a 103-106 kaybedilen final maciyla taraftarlik yasantimizin en keskin uzuntulerden birini yasadigimiz ve sonrasinda kupa canavari kesilen Bayan Basketbol Takimi bir kez daha en ust duzey organizasyonda.

1999'da Abdi Ipekci'de yasanan sampiyonluk sevinclerini defaten tekrarladik. Avrupa'da bir alt kupada Final Four gorduk. Iki senedir ise, bir numarali kupanin ceyrek finalinde kapilar yuzumuze kapaniyor. Bilhassa 100. Yil'daki Casares macinin acisi, uzerinden iki sene gecmesine ragmen, hala taptaze. Bu camiada en guvendigimiz bransa yakisir, bosa cikmayacak bir sezon olacaktir suphesiz. Ama gonul, artik mutat zevattan olan taclarin Final Four'a ulasinca takilmasini istiyor. Kimbilir, belki biz uzaktayken olur... Bu kizlar bunu da basarir. Bosuna "Queen" degil onlar.

Bir kac ay sonra, resimdeki kocaman bir aile, yine nihai zafere yuruyecek.

Sahada

1990'larin ortasinda Kucukyali'da mahalle arasina kurdugumuz pota, Basefendi Sokagin sondan ikinci binasinin yapimi esnasinda, muteahhitin kardesi Ahmet abiden alinan demirlerin Cinar Camii'nin altindaki demircide cember haline getirilmesi ve Tola Sokagin asagida dortyolla kesistigi noktadaki insaattan calinan kalaslarla yapilmisti.

Kalasi da neden insan gibi demirleri aldigimiz o binadan istemedigimizi (istemis olsak verilmesi kesindi. Zira Ahmet abi de insaat yapimi boyunca basketbol maclarinin bir oyuncusu olmustu) ve sonralari panyayi sabitlemek icin, hafif yamuk da olsa, elektrik direginin yeterli olduguna kanaat getirmemize ragmen neden kalas calmaya devam ettigimizi ise hala bilmiyorum. Gerci bir kalas almak icin insaata 3-4 kisilik bir operasyon duzenlemek de zevkliydi.

Masa basinda oturmaktan bunaldikca ciktigim saha gezilerinde, sanki alip pota yapacakmisim gibi demirlere sariyorum. Hurdaya cikan 8 mm.liklerden birinde gozum var. Odalarimiza giden yolun uzerinde, stok sahasi babindaki bosluklar cakildan tastan temizlenince santiye yonetiminin tensibine sunarim artik. Gerci kis da geliyor ama... Bizim gibi, cocukken sabaha karsi 7'de Chicago-Utah macini bitirip, 8'de sokaga firlayan ve sessizlikte gum gum diye topu sacdan panyali potaya atarken, "Scottie Pippen, bir atis, bu da basarili" diye bagiran manyaklara koymaz bu isler.

Basketbol demisken; Lisemizin hocalarindan H.L.K.'yi da saygiyla anarim. Dersimiz bos diye spor salonuna gidip, top istedigimizde "Ne o? Ruyanizda mi gordunuz?" diye sormustu. Ondan sonra sporumuz niye gelismiyor? Bu kafayla, bu kadar gelistigine sukur...

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Tuzla Meslek, Kol Gibi Destek

Tuzla'nin simdi muhtemelen luks apartmanlarla dolmus, o zamanlarin bos arsalari ve bir mac oncesi, Tuzla ATL (Mudur yardimcisinin telaffuzuyla atiye) hazirlik sinifi ogrencileri. Bizdeniz...

Sonralari, bir mac oncesi, arkada gozuken ve bina olacakken yarida kalmis beton yigini uzerinden asagiya konfeti atmisligimiz bile vardir, atmosfer olussun diye. Apacilik 1994'den miras bu zamanlara yani.

Ayakta, sol basta, uzerinde Fransiz Ligi Futbol Takimlarinin formalarina benzeyen t-shirtle duran Canarino... Saclar yemek tasi ile sekil verilmis bicimde. Neylersin ki tepeler vs. komple kel simdi.

Yanimdaki sari sacli ve resimde kis kis gulerken yakalanan Fahri Fenerbahceli Ibrahim de oyle olmus. Hatta o komple acmis tepeleri. Gerci onun cocugu oldu. Baba formati az biraz kellik ister neticede. Ogluna Arda adini verdi, Galatasarayli Arda'dan mutevellit ama bu kardesimiz muteaddit kereler Ipekci'de Fenerbahce maclarina gelip, Fenerbahce icin omuz omuza yapmis biridir. Ah be Ibo. Itiraf et de kurtul. Saklama artik.

Saga sola serpistirilmis cantalar ve torbalar arasinda en dikkat cekeni Chicago Bulls cantasi. "Jordan ha birakti ha geldi, Pippen hep oradaydi, aha Rodman geldi" derken Buls'un dominasyon zamanlari. Kofte dudak Amiral Robinson posterinin, koltuk altindan killar fiskirir bicimde evin kapisi arkasina asildigi yillar. Validenin "Heralde gececek bu delilikler" sabri. Az takilmadik Fanatik Basket vs. derken ve suphesiz bizim Alper'in bu cantasinin da ayri yeri vardir, hastalikli spor sevdamizda. Sevket Altug'un "Hizir idi, Yunus idi" tiradi gibi, "Djordevic mi? Naumoski mi?" tartismalari. Tahsil hayatimizi bu kadar atesli tartismadik lise boyunca.

Tartisma demisken, bir de cok sevdigim sira arkadasim Mucahit'in "Baljic, Mijatovic'ten iyi oyuncu" israri. Sira arkadasimsin, kilina zarar gelsin istemem vs ama harbiden bi siktir git be Muco...

Resimdeki dortlu siranin sadece en solu, bir futbol takimi nizaminda poz vermis ama benim onumde oturan arkadasimiz Firat olayi asmis. Sanki Juventus'la scudetto kazanmis da onun sevinciyle poster cekiminde poz veriyor herif. Gozlerdeki mutluluga ve adanmisliga dikiz. "Cikarim, topumu oynarim aga. Perugia, Torino, Lazio beni baglamaz" havalarinda. Onun yanindaki Ferdi de vasat ama sempatik futbolcu kivaminda poz yancisi. "Baba, bize de onemsiz maclarda bir 20 dakika duser mi? Primden olmayalim" sekli.

Ilerleyen yillarda sinif takiminin Aykut Kocaman'i olacak Alper disinda normal poz verenler; "Tuzla Side Story" misali asi, sessiz ama derinden arkadasimiz Mehmet Emin, Olcay Taslicukur ve Mahmut. Olcay'in gormus gecirmis, Japon futbolcu modeli bir yana, Mahmut da "Ulan koca takim menajeriyim. Su lakayit pozda yer alip cok zarar verdik karizmamiza. Antrenman da en ufak yamuga esip gurleyip sazi elime almazsam, oynatir bunlar beni" havalarinda.

En onde comelen bizim Van Basten de maruf oldugu nickindeki Marco gibi degil de Uruguay Milli Takimi'ndan Federico Magalannes'in gencligi gibi cikmis. Esmerlik, sac sekli, neredeyse bire bir... "Tutmayin lan beni, meramimi Ispanyolca anlatacagim bundan sonra" diyor.

Baska bir yazida demistik; Lise muhabbetleri askerlik gibidir, anlat anlat bitmez. Burada da cok yazip cizeriz daha ama su resimde bir sebekenin yattigini soylemeden de gecmeyeyim. Daha Turkiye'ye bahisti, iddaaydi gelmeden seneler once Tuzla ATL sinifinin siralarinda yazi tura atilir. "1-0, 1-1, 0-1"ler havada ucusurdu. Mathias Cvikl ve Kemal Yildirim, Zeytinburnu'nun gol umitleriydi. Reksan Reklam sunardi. "Vurursa gol olur. Suuuut, yandan aut"tu. Elektronik dersinden kacip, iddiaya girilen Trabzon-Samsun maci dinlenirdi. Sol bas ayaktaki, sag bas oturan ve yerde comelen. Sebeke ki ne sebeke... Anlatiriz bir ara...

"Tuzla Meslek, kol gibi destek" oyle mi? Allah belamizi versin lan bizim. O nasil tezahurat oyle...

Herkes bir Yerlere Gitti

Resmin altina, basliktaki yaziyi yazmis Huseyin abi. Hakikaten bir tek kendisi Istanbul'da resimdekilerden.

Maraton D Blok... Hava cok soguk. "Camlica'nin ruzgari abi. Ne yapar adami bu? Devirir Allahima". Tribune basladigimiz ilk gunden bugune kadar en az bir kere duymusuzdur her macta. Bizim arkamizda kalan vatandas da dogruluyor durumu. Usumus soguktan.

Tribun ne tuhaf sey ama...

Gittiginiz o gun omuz omuzanin neresinde kaldiysaniz, dondugunuzde ayni yerden devam edersiniz. Hayatta kac sey insana bu firsati taniyor? Kac kisiye dediginiz "Kardesim" ya da "Agabey" sozcugu, bazen oz kardesinizden bile ote olurcasina, yasaminiz boyunca defaten hakli oldugunuzu size kanitliyor?

Salon doludur. Sicak ki ne sicak... Bir el dolanir boynunuza, bir dirsek dayanir omuzunuza. Bir yandan da bagirir "Yuklen" diye.

Yeniden yukleninceye kadar, bize dusen resimdekileri, resimde olmayanlari ozlemek, yazmak, ozlemek, yazmak...

Yukleeeeen!

10 Temmuz 2008 Perşembe

Sen de mi Gidiyorsun Buyuk Kaptan?

Yasimiz kucukken, fikrimizle ve bilgimizle paralel olarak, “Fenerbahce Kaptani” dendigi zaman aklimiza yalnizca futbol takiminin kaptani gelirdi.

Zaten yasimizin kucuklugu; tek kanal TRT yillarinda, mac seyretmek isinin sebil zamanlarina denk gelir. Ayaginin dibinden ayrilmadigim rahmetli dedem televizyondan izledigi maci, ayni anda “Mikrofonlarimiz falanca sehirde. Dakika ve skor aliyoruz” diye donusumlu yayinini kafamiza kaziyan TRT radyodan da dinledigi ve o radyo arada sirada basketbol, voleybol vs. bir seyler de soyledigi icin erken yasta kavustuk biz de, Turkiye’de Spor=TRT hissine.

Sonradan sonraya, spor denen mevzunun tek kanal ile futboldan ibaret olmadigini ve aksine cok genis acilimli bir sey oldugunu iyice ogrensek de, elimiz manuel zamanlarda televizyon dugmelerine (ITT SchaubLorenz’e saygilar) kumandali gunlerde ise kumandanin tuslarina cok gitti, TRT kanallarina bakmak icin. Malum, aliskanlik yari tabiattir… Ya komik spor olaylarina rastladik, ya kliplere (Bkz. Block The Ball & Buzz) ya da Avrupa’da atilan guzel gollere (Wonderful goal. Wonderful Yeboah).

Kucuklugumun minik hatira kirintilariyla hatirlarim, dedemin “Bizim zamanimizda boyle degildi” dedigi seyleri. Futbolcular, yoneticiler, stadyumlar, hicbirsey onlarin zamanindaki gibi degildi rahmetliye gore. Takim kaptanlari da oyle… Yillar gecip yasadikca, okudukca gorecektim hakliligini. Kolay kolay hic bir seyin eskisi gibi olmadigini…

Kucuklugumu ve dedemi cok geride biraktigim yillarin birisinde; servisti, sayiydi, 15 olan kazanirdi derken TRT’de ufak ufak ilgimi ceken voleybola dair bir maci arkadaslarla izledigim esnada gordum ilk kez Ozlem Kaptan’i. Ozlem Ozcelik. Guzel bir isim, guzel bir kiz. O kadar, o zamanlar…

Sonra bu fileli oyunu iyice izledikce, ogrendikce ve sevdikce (Annem “Futbol bitti, bu mu basladi?” derdi. Kadincagiz ne bilsin, bir kac sene icerisinde salon, stad, tribun derken oglunun aklini komple kaybedecegini. Bilse, televizyonda mac izlemem icin tesvik ederdi kesin) daha cok gorduk onu. Diger bir cok voleybolcudan farkliydi. Bunu iki kurusluk voleybol bilgimizle biz degil, oyunu bilenler de soyluyordu. Gitgide ars-u alaya varan Fenerbahceliligimizle, oynadigi takimi kiskaniyorduk. Eh inceden tarih okur, bilir konuma da gelmistik. Nicedir voleybol subemiz kotuydu ve gorunen o ki daha nice zaman kotu olacaktik. “Ne olurdu bizim de boyle bir oyuncumuz olsa?” diye diye, dusuncemizi duyan rakip takim taraftari arkadaslarin dalgalariyla beraber, yillar da gecti. O zamanlar Islam Baba’dan ogrendigimizi soylemistik onlara, “Fenerbahce, gectiginiz o dalgalari lavabonuza sokar” diye. Anlamadilar…

“Ozlem Ozcelik, Fenerbahce’de” haberini okudugum zaman kac kerede yutkunabildigimi animsamiyorum. Insanin bogazina sevincten yumru gelir mi? Geliyor. Cizgi filmlerdeki inanmama efekti gibi gozlerimi ovalamadim ama hemen bir kardesime yazdim, “Ozlem, bize gelmis” diye. “Kim?” dedi. “Ozlem Rihtimi… Ne kimi olm? Ozcelik yok mu? O iste. Milli Takim Kaptani” dedim. “Allaaaaah” dedi. Iste bu sevinci en guzel anlatan nida kelimesi oydu: “Allaaaaaah”. Zira televizyon basinda voleyboldan, agabeylerimiz vesilesiyle salonlara geceli fazla olmamisti. Eski “Acilarin Takimi” huviyetinden siyrilmis Fenerbahce voleybolunun izlerini bir sene onceden beri gormus olsak da “Butun Dunya buna inansa, bir insansa” kabilinden bir dusun gerceklesmesi haliydi bu.

Iki kocaman sezon gecti. Iki tane ikincilik yasadik. Bu surecin defterine “Fenerbahce ve Ozlem Ozcelik” dendigi zaman yazilacak cok sey var ama “Fenerbahce’de Takim-Taraftar Diyalogu” diye bir arastirma yapilsa cikacak sonuc; bu, herseyiyle “Buyuk Kaptan” diye anilmayi hakeden kizin Kaptanligi suresindeki guzelliklerin tum tarihte cok az yasanmis oldugudur. Alamet-i farika on yillardir sampiyon olamayan bir takimin (nasil oldugunu hepimizin animsadigi ve belki hic unutmayacagi sekilde) ust uste iki sampiyonluk yitirmesine ragmen, tum camianin kacan sampiyonluklardan cok, Sari Melekler’in akittigi gozyaslarina kahrolmasidir.

En baslarda ne demistik? Bizim kusagimizin sporculari, yoneticileri ve manevi degerleri, buyuklerimizinki gibi degildi. Onlarin anlattiklarindan ve kendi okuduklarimizdan, o yillarin naifligini ve adanmisligini ozlerdik hep. Biz de sahit oldugumuz onca yilda bir suru Fenerbahce Kaptani gorduk ama hakkiyla “Buyuk Kaptan” diyebildigimiz kac oyuncu oldu acaba?

2007 sezonunda, deplasmanda Eczaci’ya kaybettigimiz macin ardindan taraftardan ozur dilemeni ya da kaybettigimiz kupalara akan gozyasini unutur muyuz saniyorsun?

Fenerbahce taraftari vefayi bilir.

Sen soyle Ozlem Kaptan!

Kac takim, taraftarina “Sizi Cok Seviyor Sari Melekleriniz” diye pankart acar?

Kac takim, taraftarina “Bu takim sizinle gurur duyuyor” diye bagirir?

Biz; sana, yani bu yaptiklariyla tribunde bizi saskinliktan adeta yerimize cakan takimin kaptanina “Buyuk Kaptan” demeyelim de kime diyelim?

Sen soyle…

Ya da sen soyleme. Biz soyleyelim.

Diyelim ki mesela.

Top havada dondu, durdu.
Pelin’in pasi, Ozlem’i buldu.
Ozlem topa “Gum” diye vurdu.
Ya ya ya sa sa sa Fenerbahce cok yasa.

Bir de unutmadan, en sevdigin tezahurati…

Seni sevmek deli gibi yurek ister.
Bu kalpler bir tek senle titrer.
Bir Allahim olsun,
Bir de sen ol Fener.

Biz Fenerbahce taraftariyiz. Dedik ya, vefakarizdir. Boyle cok sevdiklerimize hep erken veda etsek de unutmayiz. Bu takim gunun birinde bir kupa aldiginda, olur da salonu sereflendirmis olursan, seni cagirip kupayi kendilerine getirmeni isteyecek taraftarlar da olacaktir elbet. Goruyorsun, bizden kurtulus yok, Buyuk Kaptan…

8 Temmuz 2008 Salı

"Bizim Kartal" ve Orali Kazim

Hani belki de boyle bir siirin ustune gitmiyor yukaridaki resim ama o zamanlardaki cahilligi mazur gorun; Kartal Stadi, Nazim'in Kartalli Kazim'indan cok once dustu hayatimiza. O yuzden Kartal diyince aklima (Rahmetli Bedri Rahmi'den apartma gibi olsa da su cumle) biraz da stadyum gelir.

Kucuktum, Bostanci'dan Kartal'a yolculuklarda cay bahcelerinin denize 0 olmasina sasardim. Buyudum, Bostanci'dan Kucukyali'ya tasindik. Kartal'in semtiydik. Bir anda Maltepe ilce oldu ama "holigan ruhum" kucuk yasta kapiyi calmis ki "Ben Kartalliyim" dedim hep. Yukaridaki resimde, size gore solumda duran can kardesim (ve ben gibi manyak) Burak C.K. ile liseden bu yana uzanan "omuz omuzalik"ta en cok zaman kaplayan yer olan tribunleri Kartal'da da kovaladik.

Tuhaftir Kartal tribunleri.

Ayni macta, Kulup Baskani'na; hem deplasmana otobus kaldirmasini (makaminin basina "Buyuk" sifati ekleyerek) soyleyen, hem de annesinin bir isletmede, her gun tanimadigi erkeklerle ayni yataga girdigini bagiran kac taraftar toplulugu vardir acaba?

Oyle ki, Kartal tribunleri bir keresinde, yardimci hakemlerin kadin oldugu naif mi naif bir sezon acilis macinda; kapalida mesale yakip, ortaligi toz dumana kattiktan sonra, sahaya attiklari bir pet siseyle olaylari hakemlerin orta sahaya cekilmesine ve anonsa kadar goturmuslerdir. Musebbibin kim oldugunu hic sormayin siz.

Su acilis macina dair bir iki sey yazmadan edemeyecegim. Kablolu kanaldan yayinlanan bir Polonya televizyonunda, kadin, erkek, coluk, cocuk herkesi tek kisi canlandirirdi bir ara. Hala oyle mi bimiyorum? Iste bu bizim Kartal'in sezon acilisi icin sectigi Arap rakip FC Hatta'da da boyle bir adam vardi. Adam hem kaleci antrenoru, hem fizyoterapist, hem malzemeci, hem kameraman. Bir kulubun herseyi. Her teknik adamin ruyasi, bir geri hizmet emekcisi. Kaleci antrenoru dedik ya, sakin ola yabana atmayin. Hayatimda ilk kez (ve muhtemelen son olacaktir) alenen istop oyunuyla calistirilan bir kaleci gordum. Futbola getirdigi acilimlarla FC Hatta. bir efsanenin gobek adidir. Futbol Mundial bunu mutlaka degerlendirmeli.

Kartal bizim icin biraz da stadyumdur, ayni Istanbul'un oldugu gibi... Stadyum da kardesliktir, agabeyliktir bize gore. Daha o hislere dair yazacak cok seyimiz var bu ellerde, Yine de Kartal'in, Kartalli Kazim'dan daha meshur kimsesi yoktur sanirim. Memleket demisken Kartal'i, Kartal demisken de bu siiri yazmadan olmaz.

------------------------------------------

Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
Ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.

Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık.

Kâzım emir aldı merkezden
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur
atıyor bizimkileri.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
başı sallanıyor,
belki de uyuyor üzerinde beygirin.

Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman,
desdeğirmi,
bembeyaz.
Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
kaçmıyor artık,
yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...

Namussuzun biriydi Mansur,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...

Nazim Hikmet Ran

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Helltai Project

Gunduz 41 derece, aksam ise firtina, bora.

Istanbul'un havasina degisken derdik ama haksizlik etmisiz. Burada tabiat ananin adeta kici basi ayri oynuyor.

Sag taraftaki resimde 15 dakika once gulluk gulistanlik olan havanin, maviden kirmiziya donusu ve ruzgarin egdigi agaclar.

Sol taraftaki ise Almaty'de Esentai Residence projesi degil de Cehennemin yerden 3. katindaki Helltai (Hentai degil) santiye goruntusu gibi.

Noluyo lan?

Cold Case

26 Nisan 2008’de, rutin Cumartesi ogleden sonrasi Cnbc-e seansinda tanistim Cold Case ile. Sari incimin Istanbul’da olmasindan mutevellit aklim da kalbim de pirpirdi o gun. Yine de takildim diziye. Bitime yakin, O’nun “Yanina geliyorum” mesajini alinca, ne dizi kaldi akilda ne de O’ndan baska bir sey haliyle. Uzunca bir sure de gormedim ekranda, gorduysem hatirlamadim, takip de edemedim neticede.

Gecende, internet baglantisinin olmadigi bir aksam, erkenden odaya gidip de Cnbc-e’de o Cumartesi aksamustu gordugum bolumun tekrarini gorunce once bir 26 Nisan’a, sonra da kendisine daldirdi dizi beni. Baska bolumlerini de yakaladim.

CSI:NY ve Dexter gibi, Cold Case de nev-i sahsina munhasir (ve bence onlardan daha cekici) guzel bir polisiye. Yillar once islenen cinayetleri aydinlatan bir ekibin, ilgili insanlari sorgulamasi ve nihayetinde davayi cozmesi sureci, her ne kadar “Bir kac bolum sonra bu dzi de kliseye baglar” deseniz de cok surmeden “Yanilmisim lan” diye ekletir.

Taniklar ile saniklarin sorgusu esnasinda yasanan gecmise vurgular ve kurgular ile flashbackler cogu zaman vurucu. Yarim saatlik bir Agatha Christie hikayesinin icerisinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Hele benim gibi, bir zamanlar sahaflari “Agatha Christie’nin eski kitaplari var mi abi?” seklinde tavaf etmisseniz ve o romanlara ucundan bucagindan bulasmissaniz, kendi kendinize “Biz bu isleri biliyoruz oglum” havasi atmaniz da mumkun.

Dizinin sonunda masum gorunen, olayla ilgisini sonuna kadar inkar eden ama sonunda sucu isledigi tespit edilen vatandasi agir cekimde gotururlerken, ilgili dosya emniyette rafa kalkarken ve arkada duruma uygun bir slow parca calarken, gecmis yillarda benzeri dramatik durumlarda verdigim tepkinin “Vay vay vay, herife bak, ne isler cevirmis” oldugunu dusunuyorum ve simdiki “Vay serefsiz vay, canina kastetmis gul gibi kizin” deyisimle karsilastiriyorum da; sevdigimin basina kucucuk bir zarar gelmesinden olesiye ve olduresiye korkmak bir yandan, diger yandan da yaslaniyoruz lan… Gerci biz Hababam’in hareketli melodisine Pismis Kelle (Nur icinde yatasi mizah ocagi) gibi siritan, slow melodiye ise gozleri dolan bir irkin ahvadiyiz.

Polisiye demisken, CSI:NY’un son izledigim bolumunde, polis muduru baba, kizina tecavuz eden cocugu, sorgu odasinda alninin tam ortasindan vurdu. Helal olsun dedim. Namus belasina kardas, doktugumuz kan bizim…

Orta Sira Yuvarlaginin Kendi Yari Alanina Bakan Dilimi

Firat kardesimin futbol dehasi ile kurulu blogunda okuduklarim uzerine aklima geldi bu mevzu.

Bizim okudugumuz Tuzla ATL gibi, zaman zaman (yoksa sIklIkla mi demeliyim. Elektronik hocasinin, sinifta oynanirken, bir domi vole sonucu kizlardan birinin suratinda patlayan topu bulmak icin “Top nerde lan” diye bagira bagira butun erkekleri dayaktan gecirdigini animsarim. Ayni hocanin, ihtisasi elektrik olmasina ragmen dersin icerisinde nizami sarjin ne oldugundan orneklerle bahsetmesi ve daha nicesi de ayri) "cennetten cikma" hadiselerin egitime katki verdigine inanilan yerlerde, 3 adet bozuk parayla mac yapmak daha da heyecan vericiydi. Yakalaninca sopa garantisi var cunku. Misal ingilizce egitim kasetlerini dinledigimiz muzik setinin kablosuyla ellerimize vuruldugu bir "Hasan almaz, basan alir" gunu hatirliyorum.

Bizim memlekette herkesin teknik direktor oldugu gibi, her sinif da Hababam'dir. "Biz okulda cok pictik yeaaa" nidalari, az samimi ortamlarin muhabbetinin azaldigi ickili grup sohbetlerinde "Anilara Giris" faslidir. En az 1 saati kurtarir. Gerci her ayri kisi ve/veya grup kendi anisi degilse sadece otomatik olarak ehehekeke diye guler ama icinden de “Yeter lan, butun gece seni mi dinleyecegiz” der.

Biz de cok pictik ama bu kliseyi kullanmayacagim. Baska yazida bol bol piclik edebiyati yapariz. Onun yerine "Cok dayak yedik bu mevzulardan" diyebilirim. Hos, dersin baslamasina yakin kagittan yapilan topa vurulan volenin, kapiyi acan Ingilizce hocasinin kafasina teget gecmesi; Denizli ile oynadigimiz kupa macini radyodan dinlerken, hocanin iceri girmesi ve mesin yuvarlagin aglarla bulusmasi ayni anda olunca goool diye firlayinca ayakta yakalanmak vs. vs. vs.

Neyse...

Hazirlik sinifinda basladigimiz para maci turnuvalari, lise son sinifa kadar surdu. UEFA gibi, kurallari olan bir organizasyonduk.

Turlu sekiller vardi muhakkak ama benim icin en ozel stil, genellikle uzun parmakli arkadaslarin kullandigi bir stildi. Uzun denemeler sonrasi ben de ustalastim (Cilala, parlat by Miyagi San) Orta parmagin uc kismi, tukurukle kaygan bir hale getirilir. El; masaya, orta parmak paranin arkasina gelecek sekilde karis biciminde konur. Kayganlastirilan parmak, eklemlerinden yukariya dogru bukulur. Diger el yumruk yapilarak, en ust ekleme vurulur ve paranin sert bicimde hedefe gitmesi saglanirdi.

20 kadar katilimcili turnuvalarda hep dordunculuk, altincilik aralarinda gezindim. Organizasyonun koklu ekiplerinden biriydim. Ilginc bir tespittir (ya da degildir, bilmiyorum) hep bizim gibi futbol delileri yer alirdi ustlerde. "Aman canim, 20 parmak uc paranin arkasinda kosturup duruyor" tarzi dusunenler ya da tatli su taraftarlari hep dusuk siralarda kalirlardi.

Buradan turnuvalarda genelde ilk ikiden dusmeyen van basten (Burak C.K.) kardesime ve ilk turlari rahat gecmek maksadiyla eslesmelerde bana cikmasi icin dua ettigim ve her macta istisnasiz, sert sutlarimla hassas ellerini kanattigim Israfil U.'ya selam ederim.

Ahlaka dair bildigim ne varsa para macindan ogrendim. Cunku para hicbir zaman bekledigim koseden gelmedi.

PS: Yukaridaki resim, parmaga oturunca en fazla can acitandir. 90'da patlamis top gibi keyif yaratir, golu atanda.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Horde Biraderler

Bagimlilik raddesinde oyunlar klasmaninda CM'yi kimse gecemez benim nazarimda. Ian Rush’li kadromuzla basaridan basariya kostugum Liverpool yillari. Juventus’la kazanilan onca kupa ve Ada’ya donusumde Newcastle’da gorev aldigim sezon UEFA finalinda Shearer’in 4 goluyle 4-0 one gectikten sonra, yaptigim turlu varyasyona ragmen Shaka Hislop’un saka gibi yedigi 5 gol ile kupaya veda etmem… Turkiye’nin de oyuna dahil olmasiyla Fenerbahce ve Kartalspor deneyimleri.

CM’nin artik bizi manyaklastirdigi vaziyetin sahikasi bir yilbasi aksamidir mesela. Misafirlerle bir yilbasi kutlamasina “Ne yilbasi ya, sezon ortasinda yilbasi mi olur?” cevabi verdikten sonra biraz holigan ama normalde akil bir insan olarak gorulen bendeniz icin orada bulunanlar “Alenen manyakmis bu ve arkadaslari” demeye basladilar. Millet Tv seyredip sohbet ederken, bizden giden “Gooooool. Attii. Kim atti? Estefania atti” cigliklarina ve pinarbasilara korku dolu bakislarla mukabele etmisler, kucuk kuzenlerden duydugumuz kadariyla

CM’den sonra herhangi bir oyuna bu kadar araliksiz baglanabilecegimi tahmin etmiyordum aslinda. Online oyunlara (sanki yilbasi gecelerinde bile CM'nin basindan kalkmayan ben degilmisim gibi) "Oynanir mi lan bunlar gunlerce?" onyargisiyla bakiyordum cunku.

Fakat Warcraft olayini gozden kacirmisiz. Warcraft 1 piyasaya ciktiginda, vefakar ve cefakar Commodore 64’umu yeni yeni bir kenara birakmistim. Ayri bir yazi konusu olacak Last Ninja’lar, Myth’ler ve manyaklik abidesi joystick katili Decathlon vb. oyunlardan PC’nin buyulu HD disket dunyasina gecis Prince of Persia ile olmustu. Grafiklerden oturu kafayi kiracak gibi oldugumuzu hatirliyorum. NBA 95 ve FIFA 95 ile iyice ucan cocuk aklimiza, strateji bombasi da Warcraft ile dustu. Orclar ve insanlar arasindaki mucadele ilerleyen yillarda Warcraft 2 ile bir Expanded Universe yaratt. Warcraft 3 ise olaya bambaska bir boyut ve evrene yeni hikayeler kazandirdi.

World of Warcrat ise yanilmiyorsam, ben askerdeyken, yani 2005 yilinda cikti piyasaya. Yukarida da bahsettigim onyargi yuzunden uzun zaman mesafeli davrandim. Ama zaten hikayesini sevdigim Warcraft olayina, bir de yuzyilin cizgi komedi dizisi ve net alemlerindeki nickimi belirleyen Eric Cartman’in da bulundugu South Park'in "Make Love, not Warcraft" bolumunden sonra iyice takildim. Randy’nin Stan’e goturdugu “Sword Of The Thousand Truth"a yarilirken, ben artik bu oyuna baslayayim dedim kendime.

Fakat oyuna iyice sarmam; Milas’in (artik Bodrum’da) ilerleyen yaslarinda cok genc kiz cani yakacak yakisiklilarindan, (nufus kutugundeki renklerin butunlugu itibariyle Kadikoy hanesine yakisacak bicimde) sari sacli-mavi gozlu kardesim C. Bengisu'nun da oyuna baslamasina denk gelir.

Onceleri onun oyununa, internetten bakarak yardim duzeyinde olan vaziyetleri bir sure sonra beraber oyunun kendisine doktuk. Kalimdor, Outland derken cok alem gezdik. Cesitli race ve class denemelerinden sonra o Tauren Druid'i, ben de Orc Warrior'u kendimize can yoldasi belledik. Buraya gelene kadar ben 66 leveli buldum. 70 olmak nasip degilmis. Izinde yapacagim artik... Zira buradaki internet baglantisindan anladigim kadariyla, izine gelene kadar oynamak mumkun olmayacak oyunu ama;
OZLEDIM ULAN.

Thunder Bluff'a ve simdi uzaklardaki Tauren Druid'e selamlar. Gelince bir dungeona girelim de beni kasalim kardesim. E malum, sen benden once 70, belki de 80 olacaksin. Ne diyordu Undercity’dekiler? Patience, discipline…

Gorusuruz Cengaver...

4 Temmuz 2008 Cuma

Procurement Tayfa

Bir veda partisinin toplu fotografi. Lojistik personelinin Rus asilli calisani Nasia ayriliyor.

Asosyalligin kiyilarinda gezen biri olarak, hic hazzetmem aslinda dogumgunuymus, vedaymis bu vb. partilerden. Guzellik yarismalarinda “Ne diliyorsunuz?” sorusuna “Dunya barisi” cevabi klisesi gibi, ayrilana ya da dogumgunu kutlanana “Omur boyu basari dilekleri”. Bunun neresinde kotuluk var? diye dusunenler vardir ama genellikle sadece kismi samimiyete sahip, prosedur oglu prosedur isler bunlar.

Vesileyle bizim departmanin toplu bir fotosunu koymus bulunayim. Gerci santiyenin agir Fenerbahcelilerden, Cuneyt abi yok bu resimde ama zaten onun yeri ayri. Insan kendi manyakliklarina paralel seylere sahip kisileri bu kadar yol tepip, geldigi yerde gorunce seviniyor. Saskinbakkal ikametli bizim Cuneyt abi. Saskin demisken…

Var mi lan, baska Bagdat Caddesi?
Soyleyin lan kimin kalesi.
G.tun yiyorsa, sampiyonlugu kutla.
Erenkoy’de, Saskinbakkal’da.

Yazmasak olmazdi.

Yuruyerek geliyorlar. Iyice yaklasmalarini bekleyin. Az kaldi. Ve hadise… Bilen bilir bunlari.

Uzatmayalim. Neticede; Al Farabi merkez, kafasina gore herkes...

Beraber Islanirdik, Yagan Yagmurda

Tamam, gurbet elin de etkisi vardir ama su resme bak da duygulanma kolaysa.

Tribunun "Beraber islandik" hissiyati, ekseriyetle ulviyete yakismayan "Sucuk gibi olduk amina koyiiim" cumlesiyle yasanirdi ama guzeldi, cok guzeldi.

Saginiza, solunuza baktiginizda gozlerde bir isik, o isigin aydinlattigi koca bir stad ve sarinin yaninda rengi tam lacivert olmasa da cubuklu formayla Fenerbahce'yi gorurduk.

Cok mu anlam yukluyoruz o zamanlara? Dedelerimizin "Nerede o eski ramazanlar?" sitemi gibi mi bizimkisi? sorularini sIk sIk soruyorum kendime ama degil. Vallahi degil, billahi degil. Her an, her haftasonu ya da her stada ve salona gidiste ozluyorsak eger, harbiden guzelmis o gunler.

Ucundan bucagindan bulastik o zamanlara. Bize, tribunde omuz omuza oldugumuz agabeylerimiz gibi, alemin en $Ik agabeylerini bahsetti o zamanlar.

Dusunuyorum da; tribunun o hep sikayet ettigimiz endustriyel olgusuna kendini kaptirmis yeni zihniyet sahibi, (islanmaci degil isinmaci) seyircilerine donup bagirsa futbolcular, haksiz mi olurlar?
"Ruhsuz ibneler" diye...