30 Haziran 2009 Salı

Evlada Miras

Ayşe Aral, Hürriyet'te yazılarına başlamış.

Oğuz Aral ve Tekin Aral, bizim kuşak için "çok", bizden öncekiler için ise "çok çok" şey ifade ederler. Mizah dergilerini ve ondan da önemlisi Fenerbahçe'yi sevdiysek, biraz da onların sayesindedir.

Buyurun, Ayşe Aral'dan ilk yazı. Daim olur inşallah...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Ateşsiz Seviş. Yayında Kal.

Radikal gazetesinde bir haber.

RTÜK, Bihter ile Behlül'ün sevişme sahnesi yüzünden kanala müeyyide uygulanmasını istemiş. Makaraya alınabilir, uzun uzadıya yazılıp çizilebilir ama insanda takat kalmıyor artık...

Diziyi hiç izlemedim. İzlemeyi de düşünmüyorum. Nedense (Herhalde "Güncelleştireceğiz" namına bin bir türlü tuhaflık girdiğinden olsa gerek) edebiyatımızın bu denli meşhur eserlerinin kitap halini daha bir seviyorum ve dizi halinden de kaçıyorum ama inadına izlemek gerek bundan sonra. Hatta RTÜK binasının karşısına koyacaksın dev ekranı. Sabahtan akşama kadar toplanıp bunu izleyeceksin. "Biz yapamıyoruz ama dizi de olsa millet çatır çatır vallahi. Bu his ya benim ya kara toprağın ulan" diyerek böyle saçma sapan şeylerin altına imza atanların da alayına gider...

27 Haziran 2009 Cumartesi

İstanbul. Bir Kez Daha.

Bütün hayatı uyur bir sema-yı mühmelde
Geniş ufukları efsanevi hikayelerin
Tasavvur ettiği gökler kadar beyaz, narin,
Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde...

O mai dalgaların bu sesiyle perverde

Sevahilinde güler ruhu başka bir denizin,
Gezer bu levhaya ait bir ihtiram-ı hazin
Melul hisli mükedder nazarlı gözlerde.

Bütün bedayi'-i ezman, nefais-i a'sar
Bu mai çehreli İstanbul'un beyaz ve uzun
Ufuklarında bulur penah şi'r ü füsun

Dalınca gözlerim ağlar bu hüsn-i sakinde;
Bu beldenin uyuyan bir başka güzellik var
Bütün tulu' ve gurubunda, subh u leylinde

Faruk Nafiz Çamlıbel

Star Wars : The Old Republic

Oyunun kendisi nasıl olur, bilinmez. Yalnız şu aşağıda linkini verdiğim "Sacking Of Coruscant" trailerının beni benden aldığını, Jedi yaptığını, Sith'lerin anasına sövdürdüğünü söyleyebilirim. Oyun ihtiyaçları üst düzey olacaktır şüphesiz. Olsun, insana bilgisayarı yeniletir bu oyun. "Burası Coruscant, alayına gider. Uğraşmayın bizle g.......ı Sith'ler" diyeceğim ama ne menem başkentse sürekli baskına uğruyor anasını satayım. Neyse, buyrun size trailer. Ben daha bir şey demiyorum. Mecbur satacağız Warcraft'ı. Yapacak bir şey yok...

Dreamer (by Europe)

He is down by the riverside
Late one night
He's tryin' to count the stars
In each of the signs
All alone by the riverside
And time passes by
Gathering thoughts of the past
And maybe he'll cry

So they say he's a madman
And he don't understand
But I know that he's tryin' hard
To act like a man
All those years he has suffered, my friends
All those years of pain
But I don't think he knows for sure
If those years were in vain

He's a dreamer
And he's fightin' for his life
He's tryin' to understand
He's a dreamer
But he wants to carry on
Yet I know he's a lonely man

26 Haziran 2009 Cuma

En Koftisi O Be...

Farah Fawcett de vefat etmiş. Yeni kuşaklar belki hiç bilmez ama eski kuşaklar bizzat"Charlie'nin Melekleri" dizisinden, bizim kuşak ise aşağıdaki diyalogdan bilir kendisini...

Neşeli Günler - 1978
--------------------------------------------
Ahmet Arıman: Amca, sen en çok hangisini beğeniyosun?

Şener Şen: Üçü de beş para etmez.

Feridun Şavlı: Nee? Farah'ı da mı beğenmiyosun?

Şener Şen: Hangisi Farah?

Tamer Şahin: Şu sarışın olanı amca.

Feridun Şavlı: Şuraya bak. Anam be.

Şener Şen: Hani şu, dişlek olanı mı?

Ahmet Arıman: Dişlek mi?

Şener Şen: Ya şu devamlı sırıtan karı mı?

Feridun Şavlı: Evet.

Şener Şen: En koftisi o be. Bakın çocuklar, ben Amerika'dayken...

Münir Özkul: Sen nerdeyken, nerdeyken?

Şener Şen: Amerika'dayken.

Münir Özkul: Haa, Amerika'dayken...

Şener Şen: Evet... Bi gün, arkadaşlar beni özel bi partiye çağırdı. Bu Farah da geldi. O zaman figürandı tabii. Bana çok asıldı ama yüz vermedim karıya.

Feridun Şavlı: Yaşa amca.

BJ

Algida, Magnum ile senelerce ima etti ama Burger'ınki direk olarak Blowjob hadisesinin doksanına takmış topu. Delikanlı reklam...

Who's Bad...

Şöyleydi, böyleydi, şöyle yaptı, böyle etti. Sonradan gönül gözümüzden çok düştü vs. ama hiç bir şey bu albümün ilk satın aldığımız yabancı albüm, Vak The Rock'dan sonra aldığımız toplamda ikinci albüm olduğu gerçeğini değiştirmez. Çocuk yaşta, hiç bilmediğimiz İngilizceyle, şarkı sözlerini götümüzden uydurduk. Güle güle Michael...

25 Haziran 2009 Perşembe

Tavşan

Hayvanat aleminin görüp görebileceği en asil üye at ise, en sevimlisi de tavşandır herhalde. Bu güzide hayvanın, "Bodrum'da, deniz kenarında bir akşam" itibariyle nezdimizdeki yeri daha da önemli bir hal aldı.

O akşamı ve o özel lahzayı resmeden fotoğrafı buraya koyamıyoruz ama onun yerine şunu koyalım.

Jeff R. Clow, Flickr sayfasında çektiği bu resmi şöyle tanımlamış:
"My wife heard a noise outside our back door and went to investigate the source.....which turned out to be this wild baby rabbit."

"El kadar" dedikleri bu olsa gerek...

Transfer Derken?

6 Ocak 2009 günü şöyle yazmışım:
Yanılmışım (?)
Kiralık olarak verilmedi, mesela Gökhan.
Bonservisiyle Kayserispor'a verildi.

Böylelikle bir "müthiş öngörülü" transferin daha sonuna geldik. Yapımda ve yayında emeği geçen arkadaşlarım adına ben... Eeeeh!

24 Haziran 2009 Çarşamba

Pardon

Sabaha kadar bu şarkıyı dinledim. Ve geldiğimde ofise, "Gelen Kutusu"nda sözleri gördüm. Sakladım e-postayı, haliyle... Sonra dinlemeye devam ettim. Ne var ki, yokluğun yüzünden, bir sonraki şarkıda söylediği gibi "Ağlıyor Nihâvent, Acemaşîrân"

Ve bir de "Elveda" şarkısı var albümde.
"Ya sen..." diye soran.
Bir önceki satırına şerhle... Ben hiç değişmedim.
----------------------------------
Pardon, bakar mısınız ?
Tanışmış mıydık ?
Sevmiş miydim ben sizi hiç ?
Sevişmiş miydik ?

Pardon, daha önce konuşmuş muyduk ?
Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk ?

Yüzünüz ne kadar da aşina !
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim.
Gözünüz öyle uzak bakmasa,
Sizi tanıdıgıma yemin ederim.

Peki bu şarkıyı hatırlar mısınız ?

Pardon, bakar mısınız ?
Adınız neydi sizin ?
Baş harfini göğsüme yazmış olabilirim.

Pardon daha önce nerdeydiniz ?
Geçtiğiniz yollara düşmüş olabilirim.

Yüzünüz ne kadar da aşina !
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim.
Gözünüz öyle uzak bakmasa,
Sizi tanıdığıma yemin ederim.

Peki bu şarkıyı hatırlarsınız.

Hoppala Hasan Dayı

Hürriyet'in haberi "Aziz Yıldırım'dan Arda'ya 15 Milyon Euro".

Aslında çok da fazla üzerinde durulacak bir şey değil. Normal şartlar altında; ismi Galatasaray olsun, Milan olsun ya da (Hıncal Uluç'un çok sevdiği) Çatladıkapıspor olsun, hiç bir kulüp bu denli istim üstünde ve sembol konumundaki oyuncusunu satmaz. Önerilen meblağ uçuklar uçuğu da olsa, "I'm gonna make him an offer he can't refuse" diye bizzat Don Corleone de gelse satmaz.

Peki talip olanlar neden bu durumu bile bile teklifte bulunur? İşin bir tarafında "Ya tutarsa" mantığı olduğu kesin. Rakibin yıldız oyuncusunu alarak sağlanacak olan ve "Ben bunu bile yapıyorsam, nelere muktedirim, siz anlayın artık" şeklinde dile gelecek psikolojik üstünlük ihtimalini sevmek, zaten tek başına yeterince "çekici". Tabii bu Nasreddin Hoca'nın "Ya tutarsa" demesindeki "Git ulan başımdan"a denk gelmeyen, naif (hatta safça) bir "Bize de çıkabilir" temennisi... Peki madalyonun diğer yüzü? Hangi yüz? Ben öyle bir yüz göremiyorum. Çünkü teklif edenin yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğunu biliyorum.

Fatih Akyel, Tümer Metin ve Emre Belözoğlu transferleri.
Fatih Terim'e yapılan teklifler.
Remzi Dilli'nin Fenerbahçe Basketbolu'na Şube Kaptanı olması.
Aydın Örs'ün, Forty Murat'ın, Hakan Artış'ın, İbrahim Kutluay'ın uzaklaştırılma süreçleri.
Basketbol Federasyonu Seçimi'nde Turgay Demirel'e verilen destek.
vs. vs.

Bu maddelerden herhangi bir tanesini belirli bir mantık çizgisine oturtmak, en azından bizim gibi iptidai saplantıları olan mütefekkirler (?) için mümkün değil. Nedenlerini defalarca yazdık, çizdik. Uzatmaya gerek yok. Maalesef bizim neslimiz tükeniyor. Ağzından Fenerbahçe'ye küfürü eksik etmeyen, eksik ahlaklıların transferini ve idareye konuşlandırılmalarını anlamaya çalışmaktan vazgeçtik. Ancak bu vazgeçiş içimizin acımasına engel değil... Bu manevi nedenin dışında bir şey daha var bu vb. transferlere bakıldığı zaman ve bununla birlikte söz konusu durum trajikomik bir hal alıyor artık.

Sürekli olarak ezeli rakibin eski futbolcularının ve isimlerinin kadrolandırılması, Fenerbahçe Yönetimi'nin mevcut "Yüksek" kurumsallık ve altyapı iddiaları ile bağdaşmayan bir durum. Joop Lensen tuhaflığına ve sonrasına girecek değilim ama altyapıdan değil "yıldız" ayarında bir isim, "asker" olarak tabir edilen oyunculardan bile çıkaramıyorsan, burada üzerine konuşulmaya değer bir konu vardır. Tabii "üzerinde konuşmak" denen şey, tebaa olmayan topluluklarda mümkün olur. Bizde değil...

Sonuç lazQli1899 abinin bizim forumda dediği gibi aslında;
"Aziz Yıldırım, Arda'yı alsın. Galatasaray forması giysin. Antu da flash intro yapar, "Hepimiz kardeşiz" diye. Tribundekilerin yarısı da giyer o formayı"

Doğru. Olur bunlar. Fikirsizlik, balık hafızalılık, maneviyatsızlık böylesine acı bir şey. Ve her sene biraz daha kaderimiz oluyor. İnsan zaman zaman düşünmüyor değil; "Ulan bir meteor çarpsa da bizim gibi dinazorlar da ortadan kalksa" diye. 29 yaşındayız lan daha!

22 Haziran 2009 Pazartesi

Barış Gerçeker

Değerli kardeşim, ağır Fenerbahçeli ve ağır Kolejli, adaşım Barış Gerçeker, NTVMSNBC'de yazılara başladı. Türk matbuatının okumak için harcanan zamanın karşılığını, bilgi ve vizyon olarak, kat kat fazlasıyla veren isimlere ne kadar çok ihtiyacı olduğu barizken, buna sevinilmez de ne yapılır?

Aşağıda şimdiye kadar yazdığı yazılara birer link var. Ve en aşağıda da son yazısına yaptığım ama 1000 karakter sınırına takılan yorum. Eksik olma kardeşim...
-------------------------------------------------
Ben ne yapsam da sevemiyorum “seyirciyi”. En küçük bir sempati besleyemiyorum. Şu söylemle “tribün şoveni” izlenimi veriyor olsam da “tribün birşeyi” olacak kadar yıl ve emek devirmedim henüz. Ama yine de taraftarın gözünde çakıp duran o tutku ışığının farklı bir şey olduğunu öğrenmek de ihtisas gerektirmiyor malum olduğu üzere…

Kendisine “Ben sizin çizdiğiniz çizgiler içerisinde bir taraftar değilim” yaftası yapıştıran kimi “tanıdık ve kalemi değerli” isimlerin gözlerinde, gözlük arkasından bile görülen o ışık var ya; işte o bir an bile yanmıyor, nazarımda “seyirci” sıfatını haiz olan insan topluluğunun gözlerinde. Baktığımız zaman, sen seyirciyi müşteriye oranla ehven-i şer bir yere koymuşsun “taraftarın” gözünde, fakat belki de benim bir cümle önceki hissiyatımın nedeni; “seyirci ile müşteri” arasında senin bahsettiğin kadar fark olduğunu düşünmememdir. Hatta fikrimce bu iki türün gittiği yollar aynı meydana çıkıyor.

Bu ucu bucağı bilinemez hususu geçip, sürece baktığımız zaman “Sporu kitlelere ulaştırmak ve bunun üzerinden kâr etmek” kadar, “yöntemler üzerinde ahkam kesme” işleminin de kolaylaştığını, olağanlaştığını ve hatta iletişim imkanları dahilinde çap sınırının ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Akabinde, tüm bu olan bitene dair kutuplaşmak hiç zor olmuyor. Bizimkisi gibi; “Bütün kötü huylarını anasından almış” kolaycılığından hareketle “Akdeniz insanı şekerim. Hep böyle bunlar, ehe ehe” analizciliğinin tartışma edebi yokluğuna bahane olarak gösterildiği ve tartışmalar üzerinde en ufak uzlaşma adımının “Böyle geri vites yaptırırlar adama genç” algısıyla değerlendirildiği bir ülke gerçeğinden de farklı bir şey beklenemez zaten.

“Kulüp yönetimlerinin bu üçünü dengeli şekilde desteklemesi” noktasında ise boşu boşuna amin dememek gerektiğini düşünüyorum. Taraftarıyla, seyircisiyle ve müşterisiyle bu kadar ucube (?) bir yapıyı idare edecek tecrübeye, dirayete ve diplomasi bilgisine sahip bir yöneticinin gelmesi, gelse de düzenin içerisinde akıl sağlığını muhafaza ederek kalabilmesi zor.

Bunca olmaz olası tesbit için “Hep karamsarlık, hep olmazcılık. Peki çözüm önerisi yok mu?” denebilir. Olmaz mı? Tecrit… Her kitlenin birbirinden mümkün mertebe ayrı tutulması. Stadyum gibi bir ortamda “Rahat. Hazır ol” nizamı ve intizamı bekleyemeyiz. Elbette bir şeyler birbirine karışacaktır, ama kulüp yönetimleri oynamaya bayıldıkları “Şark Kurnazlığı” ve “Alaturka Kurumsallık” oyunlarını tribünler üzerinde denemeyi bırakıp “Madem böyle çeşitli bir yapı var. Neden bunları birbirlerinden ayırarak işe başlamıyoruz?” diye düşündüğü zaman çözümün kapısı hafif aralanmış olur.

Bostancı İstasyon

Dil Devrimi'nin hemen sonrasında Bostancı İstasyonu... Beni benden aldı resim...

Daha Sert

Sue Bird, geçmiş sezonlardan birinde Seattle'da bir radyo programına katılmış ve orada, sunucu ile iddiaya girmişti. İddiaya göre Asist/Top Kaybı oranı 2'den fazla olursa, yani Sue Bird kazanırsa sunucu Seattle maçlarına sezonluk bilet alacaktı. Yok eğer Sue Bird kaybederse, programa çıkıp sunucu poposunu tokatlarken "Daha sert baba. Daha sert" diye bağıracaktı. Bizim memlekete göre oldukça uçuk gelebilecek bu iddianın açıklanmasının ardından, araya takımın koçu girmiş, "Biz erkekleri maçlarımıza getirmek için pek çok yol deniyoruz ama bu pek de doğru bir yöntem değil" falan diyerek olayı kotarmıştı.

İşte o Sue Bird dün gece Phoenix'in namağlup gidişini sona erdiren Seattle'da maça damga vuran oyunculardan birisi oldu. Maçı 21 sayı, 9 asist, 5 ribaund ve 1 top çalma ile tamamladı. Tek bir top kaybı dahi yapmadı. Phoenix'de yalnızca Cappie'nin ve Diana'nın uğraşları yetmedi. İlk periyodda 34-20'lik bir fark yakalayan Seattle'a ne yapsalar yetişemediler. Bird, Jackson ve Cash'in olduğu takıma, hele bir de Wright bu formu devam ettirirken, geriden gelip kazanmak kendi sahanda olsan bile zor. Daha sert (!) bir takım olmak gerek.

Vali Star

Yeni yarışma programı. Vali Star. Muammer Bey'in yanında kimsenin şansı yok ama mühim olan katılmak... Kavuran sıcaktan olsa gerek, beyanatlarda bir güzelleşme var. Konuşmadan önce Vali Kebabına mı çöküyorlar nedir? "Yes, we can" ne yahu?

Çorum Valisi
“Kot pantollu, sakallı bir şekilde bu heyetin karşısına çıkamazsınız kardeşim. Bu Türk milleti adına ayıptır”


Bolu Valisi
“Ülkemizi jakoben bürokrasinin paşa gönlünden koptuğu kadar değil, sonuna kadar demokrasiye kavuşturalım. Yes we can...


Fenerbasket

"Özlemedik" desek, yalan olur. Hem site, hem hoca... Olacak iş miydi, 100. Yıl'ın hemen ardından? Yemişim 2010'u, 2100'ü. Yapılacak şey miydi? Şubelerde "Hem adam, hem de Fenerbahçeli" kıtlığına kıran girmişken Aydın Hoca gönderilir miydi? Bu sabah Erkan mail atmış. İçten içe çok istiyorum, doğrusu da o ya. Ama işte bu karanlık Aydınlığa borcumuz. Önce bir borç ödensin derim...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Nur İçinde Yat Rodi

Seneler oldu; van basten ile Milli Maç seyretmek için Kadıköy'de yer arıyoruz. Enteresan bir kahve bulduk, Moda'ya doğru. İçeride maçla ilgilenen insanlar var ama ekseriyetle oyununa bakıyor millet. Arada sırada içeri köpekler girip, çıkıyor. Gelen köpekler dikkatlice televizyona bakıyor. Duvarlarda eski yabancı filmlerin, operaların afişleri. 60 yaşın üzerindeki amcaların Benetton, Stefanel diye diye Euroleague'den konuştukları diğer kahvemiz geldi aklımıza. "Ulan" dedik "Bütün tuhaf kahveleri biz mi buluyoruz?" ve çıktık, ikinci yarıyı başka yerde izlemek için.

Kadıköy sahile doğru bir yere girdik. Kazın biri geldi. Yanımızdaki masada yer verdiler. Önüne çay koydular. Bir saygı ki biz onda birini görmedik geldiğimizde. Arada sırada yanından birileri geçiyor. Rahatsızlanır gibi oluyor kaz abimiz. "Aman Rodi, rahatsız olma. Biz şöyle geçeceğiz" diyorlar. Ben van basten'e bakıyorum, van basten bana bakıyor, maç uçup gidiyor. "Rodi abi saygılar" diyoruz...

Sonra Rodi'nin sahibi ile bizim Caferağa'nın Yalçın Baba'sı ortak bir dükkan açıyorlar. İsmi Rodi Restaurant... Salaş bir yer ve tam bizlik. 2006 sezonunda, Tarbes ve Spartak Moskova maçları öncesinde, topluca rakı üzeri hamsi komasına girdiğimiz yer.

Sonra, bugün bana bir mesaj geliyor; fotoğraf çekmek için kazları kovaladığını yazan bir arkadaşımdan. Gülümsüyorum. Aklıma Rodi geliyor bir anda. Bakıyorum. Rodi'nin gittiğini okuyorum buradan.

Güle güle Rodi reis... Kadıköy seninle gurur duyuyor...

Kurumsal Vaziyetler

Mesai durumlarına dair Fasulyeden'de bir yazı vardı, şimdi bulamadığım. Çok güzel özetliyordu, ne türlü adamlarla karşılaştığımızı ve normal sosyal hayatımızda "Ulan ben bunu bir yol dövsem ya" dediğimiz insanlarla, mesai arkadaşlığı gibi vaktin çoğunu alan bir şeyi sürdürerek işyerinde nasıl bir "Anormal Sosyal Çevre" edindiğimizi... Belki biz de halimizle, tavrımızla "Bu manyağı nasıl işe almışlar? Kimlerle aynı ortamda solunum yapıyoruz?" dedirtiyoruzdur. Hatta ne belkisi, kesinlikle diyorlardır. Fakat beşeri asgari müşterekler denen davranış öbeği bu kadar da göreceli değil aslında...

Bizimki gibi çapı ve muhtevası belli bir çemberin içerisinde, fazla insanla muhatap olmadan geçip giden iş günlerinden ziyade, bilhassa bankacılık ve bağlı dalları gibi, müşteriyle ve mesai çevresiyle iletişimin en üst düzeyde seyrettiği işlerde, sosyal etkileşim de aynı paralelde oluyor. Yakınlarımızdan duyduğumuz ve en uç örnekleri teşkil eden durumlara geçmeden önce, nispeten masum bir örnek.

Barad-Dur ile, kız arkadaşının girdiği uzmanlık sınavı için Marmara Üniversitesi'nin kafeteryasında beklerken, yanımızda oturan ve eşinin sınavdan çıkmasını bekleyen evli bir arkadaşı anlatıyor:
"Parmağımda yüzük olduğunu gördükleri halde, oğullarını tanıştırmak için getiren müşteriler var. Bankacılık işlemi için getirdiklerini söylüyorlar ama yaklaşımlarından niyetleri belli. 'İşte bu da bizim oğlumuz. Bir de bunun büyüğü var' diyorlar. Seç, beğen, al demek istiyor resmen. Ne diyeyim? Gülüyorum ben de artık"

Komik... Bile bile gelip, karşıdaki insana "Yedi Kocalı Hürmüz" muamelesi yapmak biraz ayıp, biraz terbiyesizlik, biraz trajikomik ama neticede komik... Yılışıklığın cılkını çıkartan durumlara rastlansa da müşteriden gelen yaklaşımların savılması kolay oluyordur genellikle. Sadece iş konuşulması gereken bir süreç içerisinde, konu başka yerlere sapmaya yeltendiği zaman "Ben buraya iş için geldim. Akıllı ol"un sezdirilmesi zor olmuyordur ve bu yaşananlar genellikle "Bugün başıma gelene bak. Ne manyaklar var" temalı anılara dönüşüyordur bir süre sonra.

Fakat "bokunu çıkartmak" konusunda istidat sahibi bir millet olduğumuz için böylesine tebessüm ettirmeyen vaziyetler de zuhur ediyor. Hem iletişimde bulunulan firma dışı unsurlara, hem de mesai arkadaşlarımıza; ama özellikle ikincisine karşı...

Söz konusu olan sadece erkeğin kadına / kadının erkeğe, bir beklenti şemsiyesinin altına girerek yaklaşımında ortaya çıkan tuhaflıklar değil. Astın üste, üstün asta, birbirleri arasında hiyerarşik bir sıralama bulunmayan ve hatta işle ilgili, mekan paylaşımı dışında, hemen hiç bir ilişkisi bulunmayan insanların birbirlerine davranışlarında karşılaştıklarımız, işin kendisinden daha da stres verici olabiliyor. Kestirip atmak konusunda çember dışından insanlara olduğumuz kadar sert davranamayabiliyoruz.

Tabii burada bir parantez açıp, "Biz" ile "Başka Bizler"i ayırmak gerek. Sosyalliğini tribün (hayatın tam içerisi) ile eski "samimi ve güzel" yıllardan devşiren ve bunun dışında asosyalliğin sınırlarını zorlayarak belki de yanlış yapan (?) bizleri bir yana koyup, kendine Carpe Diem'i düstur edinerek hayatı anına göre yaşayanlardan bahsetmek gerek.

Zira birincisi, biraz da kirpi gibidir. Birden, ikiden sonra üçüncü zevzek ve üçüncü tuhaflık gelmez kolay kolay. Nam yürür; hemen herkes "Aman bulaşma deliye" sayhasıyla uzakta durur. Her ne kadar kurunun yanında bazen yaşı yaksa ve bu sayede ara sıra gelen iyi insanlardan olunsa da, bize göre güzeli budur. Belli bir yaştan sonra dost-arkadaş gelmez çünkü...

Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür.

İkincisi, yani Bodrum'da kalırken merhum babasının büstü önünden her geçtiğimde bir selam çaktığım, rahmetli Can Yücel'in yukarıdaki mısralarına göre yaşayanlar içinse "Her canlı Heidi, her canlı Peter"dır. Aksi ispat edilene kadar herkes iyi niyetlidir. Bazen aksi ispat edildikten sonra bile iyi niyet devam edebilir (!)

Uzun bir parantez oldu. Saded kulvarına geri girelim... Mesai arkadaşlarının hadsizliği, insanı çok zor durumlara itebiliyor. Bunu engellemek için akla gelen ilk şey bu insanların saçmalıklarını dillendirmek ve "zor duruma sokanı, zor duruma sokmak" ama bu tercih bizim gibi fevri adamlara göre "Budur" denecek bir seçenek olmasına rağmen, hiç de diplomatik değil. "Ortalığı ayağa kaldırmamak gerek" şeklindeki mutedil hal, daha akla yatkın. Çünkü hakikaten ortalığı ayağa kaldırabilecek şeyler oluyor. Standart arkadaş kaprislerinden, ast / üst hazımsızlıklarına, evli barklı bir mesai arkadaşının gelip saçmalaması gibi aşırı örneklere kadar geniş bir skala... Lakin itidal sahibi taraf olmak, madalyonun çalışanları ilgilendiren yüzü. Bir de çalışanların yakınlarını ilgilendiren yüz var ki bazen aradaki çizgi misina inceliğine erişebiliyor ve o misina, haddini bilmeyenin boynuna geçmeye hazır bir boğma ipine dönüşüyor.

Üzülen bir insan.
Üzen bir insan.
Üzülen insanı seven bir insan.
"Bence sen de haklısın" denebilecek iki ruh hali.
"En kötü karar, kararsızlıktan iyidir" klişesi.
Ve soru.
"Öldürür müsün, sabaha mı bırakırsın?"

Ben olsam öldürürüm. Mecazenden aslene kadar yolu var. Dile de kolay ele de. Çünkü sabaha bırakmakla bir şey olacağı yok.

Çünkü "Hayır aslında evet anlamına geliyor" lafına japon ile yapışmış, yani her lafı mabadından anlama yetisine sahip bir güruhtan söz ediyoruz. Türkiye'de kurumsal olduğunu iddia eden ve gerçekten buna çabalayan şirketlerin en büyük sorunu piyasa şartları ise, ikinci büyük sorun da insan. Sadece işini yapmaya çalışan ve zevklerini / tutkularını bu işin altında bırakmamaya çalışan yüzbinlerce personelin yanıbaşında, sayıca çok daha fazla zevzek var. Kendisine yeterince yakın davranmadığına inandığı için astını ezmeye kalkan üstlerin zehir ettiği günler / aylar var. İşteyken sadece işine odaklanmayı isteyenleri, gönül eğlencesine katmak isteyen hadsizlerin yarattığı rahatsızlık var. Ve bunlar sivrisinekler gibi hep olacak. Mühim olan "Sinektir, onun da canı var" dememek. Bunlar, kovulduğu zaman "Ulan ben bugüne kadar kan emdim ama şu son yaşadığım şey ile anlıyorum ki yanlış yapmışım. Bundan sonra arılarla beraber o çiçek senin, bu çiçek benim gezeceğim" demezler. Dönüp tekrar yapışırlar... İzin vermemek gerek.

Bu kadar yazdık, çizdik. Belki meramımızı anlatmaya yetti, belki yanından bile geçmedi. Ama her halükarda müsterih olmanın sevinci var içimde.

Zira şöyle bir bakıyorum etrafıma. Tribünün ve geride yılların bana bahşettiği onca insan içerisinde; onca ağabey, onca kardeş. Biz hep kirpiyiz biraz. Kolay kolay diken batmaz bize.

Ve yine bir şöyle bakıyorum etrafıma; kirpi olmayanlara, Carpe Diem diyenlere. Onlar da Nazım'ın meşhur destanındaki gibi aslında. Yani O, oradaki gibi. O ki...

...bir kerre vakterişip
«-gayrık yeter!...»
demesin.
bunu bir dedi mi,
«isrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

Daha ne isterim... Müsterihim...

You're My Heart, You're My Soul (by Modern Talking)

Deep in my heart - there's a fire - a burning heart
Deep in my heart - there's desire - for a start
I'm dying in emotion
It's my world in fantasy
I'm living in my, living in my dreams

You're my heart, you're my soul
I'll keep it shining everywhere I go
You're my heart, you're my soul
I'll be holding you forever
Stay with you together

Your my heart, you're my soul
Yeah, I'm feeling that our love will grow
You're my heart, you're my soul
That's the only thing I really know

Let's close the door and believe my burning heart
Feeling alright come on open up your heart
Keep the candles burning
Let your body melt in mine
I'm living in my, living in my dreams

You're my heart, you're my soul
I'll keep it shining everywhere I go
You're my heart, you're my soul
I'll be holding you forever
Stay with you together

Your my heart, you're my soul
Yeah, I'm feeling that our love will grow
You're my heart, you're my soul
That's the only thing I really know

You're my heart, you're my soul
I'll keep it shining everywhere I go
You're my heart, you're my soul
I'll be holding you forever
Stay with you together

Your my heart, you're my soul
Yeah, I'm feeling that our love will grow
You're my heart, you're my soul
That's the only thing I really know

19 Haziran 2009 Cuma

WNBA All Star 2009

Bu sezon Connecticut'ta oynanacak olan WNBA All Star maçına dair oylamalar başladı.
Şu adreste oy kullanabiliyoruz.

"WNBA başladı da, bana mı başladı?" veya "All Star'a sıtayım" vb. yaklaşımlar, havanın da sıcaklığı ve memlekete uzaklık nedenleriyle aklımıza gelse de girelim, oyumuzu kullanalım. Eski ve halihazırda Fenerbahçelilere elimizden gelen desteği verelim. Güzelleşelim...

Yukarıda iki guard, iki forvet ve pivottan oluşan benim seçim. Vatana, millete hayırlı olsun...

Köylü Güzeli

Sene 1960'lar.
İstanbul Anadolu Feneri'nden bir köylü kızı.
Bizim valide...

18 Haziran 2009 Perşembe

Olmalı mı? Olmamalı mı?

Yukarıdaki resim Papazın Çayırı'ndan...

Hala sinir küpüyüm bu hususta. O yüzden fazla uzatmayacağım. Uzun uzun yazarsam çığırdan çıkmaya aday adayıyım. Çıkınca, girmek de bilmiyorum ayrıca. Ya da düşündüm de; foruma yazdıklarımı toparlayayım en iyisi. Başka türlü olmayacak. Sinirleniyorum...

Hak yeme, hakla beraber bok yeme, hak ve bok yiyip zeytinyağı gibi üste çıkma hususlarında bizim camianın ezildiğine pek de şahit olmayan bir sürü kuşak var. Bizim neslimiz biraz daha "Acıların Kuşağı" yakıştırmasına paralel gitse de hiç kesişmedik o tabirle. Hep büyüktük. En büyüktük...

Gün geldi. "Endüstriyel" dediler. "O da ne ki lan?" diye kenarında temkinli dururken, bir de baktık ki içine düşüvermişiz. Camianın başkanı birilerini transfer etmiş. O birilerinin üç kelimesinden dördü Fenerbahçe'ye küfürmüş, falanmış, fişmekanmış. Biz "Aman efendim, değerler elden gidiyor" dedikçe; "eski kafalı" olmuşuz, "bağnaz" ve hatta "yobaz" olmuşuz.

Sonra gün gelmiş. Kitle patlamış. Cihan abi'nin dediği gibi "Aziz Yıldırım'a da üzüldüm. Hala canını çıkaramamış şu tribünün. Bak tepesi atınca ne paralı amigoları dinliyor, ne blok rüşvetini" kısmına geldiğimizi görmüşüz. Dün akşamki Efes Pilsen maçında olduğu gibi...

Ceo operasyonuyla bu takımın ahenginin anasını laciverte boyayan; taraftar değil.

"Genç Slovenler ki her biri birer Bodiroga olup, aleme nam salacaklar" diye 2010 dolması yutturmaya çalışan; taraftar değil.

İdari olsun olmasın, her konuda camiaya yalan söyleyen; taraftar değil.

Kombine olsun, bilet olsun, sürekli sağa sola sokuşturmaya çalışan da taraftar değil.

Peki neden bu olayda suçlu taraftar?

Her ortamda koyun yerine konmaya çalışılan, her tarafta tebaa modeline oturtulmaya çalışılan camianın en etkin sac ayağı; ister bir kaç kişinin kendinden geçmesiyle, ister bir tribünün tepki koymasıyla diyelim ama neticede bir dinamiğin ortak işlerliğiyle "Biz daha ölmedik" mesajı verebiliyorsa ve hepsinden önemlisi bu mesajını serseriliği ve kötü niyeti tescillenmiş ama bir türlü kınanamayan ve yaptırıma uğramayan güruhun alnına alnına çakıyorsa, bu benim için alternatif bir tecziye yöntemidir. Ha kupayı Efes Pilsen mi aldı? Buyursunlar. Ama Fenerbahçe ile uğraşmanın bir miktar pahalıya patlayacağını birileri öğretemiyorsa, bu taraftarın öğretmesini de çok görmemek lazım.

Şimdi bunları söylüyoruz diye köktenci olacağız ama yok başka yolu. Bizim ülkemizde yok. Ha biz çok refah dolu bir ülke olurduk. Sporu yönetenler ipimle kuşağım takılmazlardı. Sporu bir meslek olarak icra edenler boyundan büyük işlere kalkışmazlardı. İşte o zaman hep beraber, ismi mesut göbek adı bahtiyar düşüncelere dalabilirdik ama dalamıyoruz, yıllarca böyle bilemiyoruz.

Medya denen deli-divane sürüsü bu şekilde davrandıkça kısa vadeli çözümü geçip, uzuna koşamayız. Bittabi medyanın umurunda olmaması normal. Adam tiraj güdüyor.

E peki Devlet'in neden umurunda değil? Değil, çünkü Devlet milleti umursamıyor, çoğunlukla. Hele ki maça giden, orada vakit geçiren insanı... Ne işi olur deliyle devletin?

Peki "Basketbolu seviyorum" diye ortada gezenlerin neden umurunda değil? İşte bunu anlamak güç? Bir Allah'ın kulu çıkıp da Ergin Ataman'a "Birader manyak mısın sen?Ne geriyorsun alemi?" demedi. Bir kişi çıkıp da Kaya Peker'e "Aklın mı eksik senin? Neden çocuk gibi davranıyorsun?" diye sormadı. Yapamadılar, çünkü hep yüz yüze baktılar. "Aman yarın bir gün bir şey olur, işimiz düşer. Yanlış anlar, bozuşmayalım" diye düşündüler. Neticede ne oldu? Şımarık veletler gibi ortada gezen bu çok gelişmişlerin ağzının ortasına bir fiziki müdahale oldu. Basketbol camiasının yüce insanları da ağlamaya başladı. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" diyen ata ortak halbuki. Niye bu şaşkınlık? Neden bu hüzün?

Başka suçlu yok mu? Olmaz mı?

Kaya Peker, bir anda olgun adam pozuna girip "Türkiye'de sadece bu seri konuşuluyor. Ne kadar güzel basketbolumuz için." diye demeç veriyor. "Sen rakip olarak Fenerbahçe ile oynadığın için Türkiye'de sadece bu seri konuşuluyor" diyemeyen basketbol idarecilerimize ne demeli? "Antu'yu benim çocuk idare ediyor" diye ortalarda gezeceğine, "Kapıları kırın" diye karşılıksız çek gibi ağlayacağına, "Ömer Onan'a verip veriştireceğine" ve "Pankartları ucundan tutayım da şirinlik olsun" diyeceğine bu işlerle ilgilense daha iyi olur aslında ama nerde...

Öbür yanda Turgay Demirel...

Bir röportaj vermiş ki evlere şenlik. Neymiş, basketbolda çete varmış da, bunun içerisinde hakemler ve antrenörler bile varmış da, çökertmesi o kadar kolay değilmiş de... Kardeşim, sen ilk Federasyon Başkanı olduğunda doğan erkek çocukların neredeyse son yoklaması alınacak. Sen hala "Çete var da çökertemiyoruz da falan da fişmekan da" Ama kabahat sende değil, seni sevende. Seni seçtirende. Bununla övünende...

Evet olmasın. Küçük çocuklar hengame arasında kalmasın. Korku dolu gözlerle etrafa bakmasınlar. Eğlenmeye gelmişlerse eğlenebilsinler. Ebeveynleri "Yavrum tehlikede" diye sinir krizleri geçirecek hale gelmesinler.

Ama bir "Olmasın" daha var. Taraftara "Abalı" muamelesi yapılmasın. İnsanlar "Bu işsiz güçsüz takımı..." diye başlayan saçma salak genellemelere tabi tutulmasın. Bir takım burnu Kaf Dağı'nda mukimler saha içinden ve dışından "Siz kimsiniz de..." ile başlayan cümleler kurmasın. İyi olmuyor. Ne öncesi, ne esnası, ne sonrası hayra çıkmıyor. Bu kadar şer, boyunda ilmekten beter yer eder...

Ayrılamam (!)

Küçük Emrah'ın "Ulan bizim bu filmde ağlamamız gerekiyor ama paso gülüyoruz ya da bilemedin ifadesiziz" şeklinde izlediğimiz filmi "Ayrılamam", içerisinde bir sürü dram öğesi barındırır ama Nuri Alço bu öğelerin hepsinin anasını, aynı Emrah'ın anasına yaptığı gibi, becerir. Başlığı "Ayrılamam" olan bir yazıya bu girişi yapmamak olmazdı. Sadede gelecek olursak...

Geçtiğimiz hafta çıkan bir valiler kararnamesi ile İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın Osmaniye'ye vali atandığı haberini okuduk. "Gelen gideni aratır" bizim oralarda son derece revaçta bir atasözü olsa da insan ümitlenmeden edemiyor. En azından kafası kesilerek öldürülen bir genç kız için "Ailesi de takip ettirseymiş" diyecek kadar beyaz ötesi bir rahatlık, yerini daha ılıman bir havaya bırakır diye umuyorum. Bir ihtimal daha olsa da...

Bugün gazeteleri gezinirken köşede başka bir habere daha rastladım. İstanbul'un her olayında yeni Osmaniye valimiz ile beraber kamera karşısına çıkarak "Sorun mu? Ne sorunu ya?" demeyi adet edinen ve düzgün Türkçe'siyle beş hececileri bile kıskançlıktan çatlatan İstanbul Valimiz Muammer Güler'in de görev yerinin değişeceğine dair söylentiler varmış. Hıncal Uluç şimdi kime "Sayın Vali..." diye ekrandan kafa sallayacak ya da "Vali acz içindedir" diyecek, bilinmez ama sayın Güler'i de Osmaniye'ye gönderseler şahane olur. Tedbil-i mekanda ve mesaide ferahlık vardır hem. Burada biri vali, diğeri emniyet müdürüydü; orada biri emniyet müdürü, diğeri vali olur. Demokrasilerde çare tükenmez... Biraz da Osmaniye'de "Asayiş berkemal" olsun. Ne var?

Gündemin İçine...

Zor oyundu Paperboy... İlerleyen safhalarda evlerin posta kutusunu tutturayım derken karşıdan gelen bir şeylerle çarpışmamak için harcanan çabanın ciddi ciddi kalori kaybına sebep olduğuna inanan büyüklerimiz vardı. Bu alanda bir diğer meşhur oyun da Decathlon'dur. Nice koç joystickler can vermiştir, Decathlon'da. Neyse...

15 günlük memleket izni ve öncesindeki "Gidiyorum lan!" sevinci geride kaldı. Yerini "Hay anasını! Ne işim var lan benim burada"ya bıraktığını, aşağıdaki yazılarla da defaten ilan ettiğim günlerdeyiz. Ve her böyle günde yaptığım gibi, gündemin içerisine atlayıverdim. Gündem de bizi bekliyormuş ki Paperboy misali kafamıza kafamıza çaktı haberleri...

Ulan bir de Mission Impossible vardı Commodore 64'de. Güzel oyundu, hoş oyundu, iyi vakit geçirirdik başında ama bir türlü bitirmek nasip olmamıştı. Amacı da pek anlamamıştık aslında. 64 bit için biraz fazla bir oyun muydu ne? Neyse... Gündemden devam...

Kubi Sendromu

Kubi, bizdeki yaygın kullanımıyla Kubilay değil öncelikle... Kubilay Sendromu ne lan zaten?

15 gün aradan sonra tekrardan Almaty'deyiz. Bu kez ayrılmak ilkinden de zor oldu İstanbul'dan, Türkiye'den. Bir kaç zaman öncesinden, sıkıntılı zamanlardan hatırlanan bir kalp ağrısı var günlerdir. Eski ve hayırsız bir dost, şişkinlik...

Belki adına şımarıklık demek de mümkündür. Neticede çakıl taşı almak için değil, para kazanmak ve hayatı idame ettirmek için buradayız ama bu uzaklık, bu denli yorunca ve zorlayınca; olmuyor, olamıyor.

Kubi... "Kim Ulan Bu İnsanlar" demek. Havaalanına indik. Zaten havada bir rötar yapmışız. Sinirler bozuk. Herifin teki yanıma geliyor. "Passport" diyor. Ters ters bakıp, uzatıyorum. Bir şeyler söylüyor ama cevap yok bende. Neyse ki Türkçe bilen bir havaalanı memuru geliyor ve "Sinirlenmeyin lütfen. Sadece işini yapıyor" diye açıklıyor da pasaportu alıp, uzaklaşıyorum. Kim ulan bu insanlar?

Beni alıp, şantiyeye getirecek olan aracın şoförü görünürde yok. Sağdan soldan "Taksi" diyen üç beş kişi var. "Beni karşılayacak birileri olacaktı" demeye takatim yok. Rusçasını da bilmiyorum zaten. "Siktirin gidin lan başımdan" desem, uğraş dur. Camdan bizim şoförü görüyorum. İsmi Paşa... Mirliva mısın, Ferik misin be adam? Hala "Taksi" diyorlar, sağdan soldan. Kim ulan bu insanlar?

Gece zerre uyuyamadım yine. Mesaj geliyor Avea'dan sürekli. "Kazakistan'a hoşgeldiniz. Konsolosluk numarası şu... Bilmem ne numarası bu..." diye. Her mesaja, acaba sağında bir resim var mı diye sarılarak bakıyorum telefonda. Yok... Sabah kalkıyorum yataktan. İn cin top oynuyor şantiyede. Hasbelkader birilerini görüyorum. "Günaydın" diyorlar. "Böyle aydın gün mü olur lan?" diyemiyorum. Bir kafa selamı verip, soruyorum.
Kim ulan bu insanlar?

16 Haziran 2009 Salı

İşte Geldik, Gidiyoruz...

Sayılı gün çabuk geçiyor. Çok çabuk. Esas hayatın burada olduğunu hatırlatınca da delip, geçiyor.
Ve ağzına sağlık Cem Baba...
-------------------------------
Bir çiviyi çakar gibi,
Vura vura günlere.
Dört nala gidiyoruz,
Bizi bekleyen yere.

Halimize şükran mı,
İsyan mı etmeli?
Bütün ömür bir rüyaysa,
Uyanıp kalkmamalı mı?

İşte geldik, gidiyoruz,
Bilinmez bir diyara.
Eskiden karpuz idik,
Şimdi döndük biz hıyara.

Bir ayvayı dişler gibi,
Isır, ısır ömrümüzü.
Bir girdapta dönüyoruz,
Yaşamadan günümüzü.

Deli gibi kutluyoruz, yılbaşı, doğumgünümüzü.
Doğuma da ölüme de çiçekler yolluyoruz.
Sevince de kedere de, doğuma da ölüme de,
Çiçekler yolluyoruz.

İşte geldik, gidiyoruz,
Bilinmez bir diyara.
Eskiden karpuz idik,
Şimdi döndük biz hıyara.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Bodrum Bodrum

"Veni, vidi" tamamdı, "Vici" diyecek bir şey yoktu. Onun yerine "Sevdim" vardı. Mükemmel bir beş gün ve dört gece yaşadım. Velakin dönerken yapayalnızdım artık. Gecenin bir köründe Marina'ya doğru giderken, bana bakan kale papağan misali "Bırak ve git artık mel'un!" seslerini mi çarpıyordu sırtıma? Mel'un da olmuştum... Kaderim zaten İstanbul'du ama dönerken surlardan böylesine sarkıtılmak olmasaydı...

Bu son cümleyi söyleyeceğim mi sanılıyor? Surdan sarkıtılsam ne olur? Suratıma bakılmasa ne değişir? Firakta en küçük bir gülücük esirgense ne fark eder? Sanki karşılık mı bekledim severken?

Ne garip... Hayat hep "Şu güne kadar yaptıkların için teşekkür ederiz. Bundan sonra yollarımızı ayırıyoruz" makamında çalıyor ve bunun adına "Senin iyiliğin" deniyor. Oysa bu yakada her şey yerli yerinde. Şairin dediği gibi:

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin.
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde.
Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin.
Velhasıl, o rüya duruyor yerli yerinde.

Hem sonra, emir-komuta zinciri bu kadar mı hakim hayata? "Unutulacak, unut". Yok daha neler... Başarana saygım sonsuz ama bu beklenti beni aşar. Sanki unutmak için mi sevdim?

Ne garip... Hayat hep "Ben seni haketmiyorum" makamında çalıyor ve bunun adına "Senin iyliğin" deniyor. Hiç iyilik görmesek... Şairin dediği gibi:

Mir'ata bakma bir iki gün eyle tecribe
Sabreylemek firakına müşkil değil midir

Marmara-Ege. En Fazla Berabere.

Gitmeden önce "Marmara Denizi, Ege'yi döver" demiştim. "Bizim deniz, sizin denizi döver" kabilinden. Öncelikle bunu geri alayım. Yanılmışım. Güzeli güzel yapan biraz da "en güzelin varlığı" olsa bile; güneş doğmasıyla, ay varlığıyla, bulutlar süzülmesiyle ve deniz de dalgalarıyla Ege'ye iltimas geçmiş; orası kesin. Marmara'nın melankolik akıntısı, Ege'nin aralıklı hüzünlü coşkusuna yeniliyor. Ve güneş yakarken o özel ve güzel sarı ile yeşili, daha bir çepeçevre sarıyor etrafı aydınlık. Ayı gibi adama neler yazdırıyor şu karşılıksız özlem... Ve daha neler yazılı, yazılamayacak...

8 Haziran 2009 Pazartesi

Burgazada


29 senedir gitmediğimiz Burgazada, bir güzel Haziran güneşiyle bizi misafir etti. Mükemmel bir yerde, Kalpazankaya'da, mükemmel bir gün geçirdik Cumartesi günü. İzinden sonra her günü ayrıntılarıyla yazacağım, bugüne de uzuun bir yer ayırarak ama... Şu aşağıdaki görüntüyü ayrıca geçmesem olmazdı. 3gp olarak yarım dakikada çekilen görüntülerde cemiyetin (ki o bizim cemiyet) önemli simalarını görüyoruz. Bir faytonda beş kişi. Barad-Dur, Canarino, Forza_FB, Ulvi ve van basten.

Bir de 9 dakikalık ses kaydı var ama... Nasıl bipleyeceğimi bulayım, onu da koyacağım.