31 Temmuz 2009 Cuma

Güzeller Çok Var Ama...

Denizde kararti var, bu gelen kayik midur?
Ben özledum yarumi, ağlasam ayip midur?

Oy dumanlar, dumanlar, hep dağlari sardunuz.
Yüreğumun derdini, bilsenuz ağlardunuz.

Karardi Karadeniz, taşti bu yana taşti.
Haber verun yarume, gözlerim doldi, taşti.

Gemi mil ilen olur, sevda dil ilen olur.
Güzeller çok var ama meyil birine olur.

Karadeniz Anonim (Kazım Koyuncu)

Hapis vs. Hadım

Sabah gazetesinde bir haber var. Başlığı:
"Tecavüzcüler Hadım Edilsin"

Tamam, edilsin. O pezevenkleri idam dahi etseler sesim çıkmayacağı için, benim açımdan bir sakıncası yok.

Fakat bir tuhaflık var. Konuyu gündeme getiren milletvekillerinden Aşkın Asan'ın dediğine göre"Bu cerrahi bir işlem değil"miş. "İlaçla yapılan bir tedavi"ymiş. "Cezasının bir bölümünü çekenlere 'İster hapis yat ister bu tedavi' seçeneği sunulacak"mış.

Yani "Basın bana iğneyi, kabul ediyorum" diyen tecavüzcü vatandaşımız, cezaevi kapısından elini kolunu sallayarak çıkacak ve bir bireyine tecavüz ettiği topluma geri kazandırılacakmış (!).

Kendi çapımda anladığım elli gram psikoloji, beni akademisyenliğin 100 metre yakınından bile geçirmez ama bir kaç aylık gözlemle sabit, naçizane fikrimi arz edeyim.

Askeri Cezaevi'nde bir mahkumumuz vardı. Bir tanesi hamile olmak üzere iki kadına, bir travestiye ve 65 yaşında bir de adama tecavüz etmişti. Gerçi daha başka suçların duruşmalarına gitmekten, bu davalarına sıra gelmemişti ama Adliye'ye giderken konuştuklarımızdan, halinden ve tavrından, işlediği tecavüz suçlarından ötürü gayet ferah olduğunu anlıyorduk.

Tek bir mahkum üzerinden bütün suçluları genellemek yanlış olabilir ama bu işin "Bir an şeytana uymak" gibi, nispeten masum görünebilecek (?) bir bahane altına sığamayacağı da gayet açık. Doğuştan veya sonradan ortaya çıkmış böyle bir hastalığa yakalanan adamı "Bak bir daha yaparsan kulaklarını çekerim ha" diyerek dışarı salmanın, hele hele bunu "Hadım" gibi bir işleme tabi tutarak yapmanın, suçluyu "Madem yapamıyorum, o zaman ben de..." diye başlayan daha beter işlere sevketmekten başka bir yola çıkışı yok.

İşin psikolojik tarafıyla eşit derecede risk taşıyan bir başka yönü ise Türk milletinin genlerinde istisnasız arz-ı endam eden "İş bilenin, kılıç kuşananın" durumu... İğneyi olmakla tecziye edilen onun bunun çocuğu vatandaşın, iğneyi yapmakla mükellef kişilere para yedirmeyeceği (veyahut başka yollara girmeyeceği) ne malum? Öyle ya, bütün tecavüzcüler fakir mi?

Başladığı işi yarım bırakmayı seven bir milletin bağrından çıkmış milletvekillerimizin kanun yapma / değiştirme çabalarının arasında zuhura gelen böyle yaklaşımlarının enine boyuna düşünülüp, ondan sonra yürürlüğe girmesi mümkün olur umarım. Biz de şunun şurasında kıçı kırık bir iki tespit yapıyoruz. Maksat üç gün sonra "Kanuna göre hadım edilerek salıverilen eski hükümlü falanca, işlediği cinayetin ardından, 'Özgürlüğüme kavuşmak için hadımı kabul ettim ama çevremdekiler çok dalga geçti. Ben de bu cinayeti işledim. Pişmanım' dedi"lerle dolmasın etraf.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Var mı Diyeceğin?

Dün gündüz ve gece, yani orada gündüz ve burada gece; işte her ne zamansa, "dün" okuduklarımdan sonra "Ulan harbiden fasulyeden yaşıyoruz şu alemde" diye gecenin bir yarısı dolaptaki ne idüğü belirsiz (Kril alfabesi okumaya çalışmaya takatim yoktu) alkolün dibini görürken, günlük 150 gram düşen uyku da kaçtı gitti. Biz uyutsun diye içiyoruz, o cin gibi ayağa dikiyor. Yoğurt da uyku getirir diye biliyorduk, yüklendik bir ara. O da yalan çıktı. Nasıl bir metabolizma oluştu lan böyle? X-Man gibi... Neyse, velhasıl önceki günün sabah 7'sinden, şimdi akşam 7'ye, 36 saat. Ve daha da uzar bu tirad...

Nerede kalmıştık? Fasulyeden yaşamak... Bermutad gidip Fasulyeden'e bakayım dedim. Sabahtan henüz neşeliyken benim yaptığım makaranın üzerine, en tepede Doğa kardeşimin yazısı, ki hala duruyor orada:
"Çok darlanıyorum bu aralar"

Al, benden de o kadar.

Cem Karaca'nın Safinaz albümündeki üç eserden biri olan ve gayetle hakkını vererek okuduğu"Şeyh Bedreddin Destanı"nda sertçe bir;
"Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine. Aydın eline varıp, Bedreddin Halifesi Mustafa'nın başına ine" vardır. Cümlemizin başına bir şey iniyor işte. Ne diyeceksin?
Mademki bu kerre mağlubuz; netsek, neylesek zaid. Gayrı uzatman sözü. Mademki fetva bize aid, Verin ki basak bağrına mührümüzü.

Ha bir de Hüseyni makamı bir şarkı vardır.
Fetva verenlere... Sevme diyenlere...
O da burada.

Eksik Sayılar

Marvel, "Digital Comics" diye bir hizmet başlatmış uzun süre önce. Çizgi romanları Türkiye'ye kolay kolay ve seri biçimde ulaşmadığı için nicedir Marvel'den umudu kesmiş bana bile "Ne güzel lan" dedirten bir hizmet. Bu da linki.

Çizgi roman konusunda ön şartlardan bir tanesinde herkes mutabıktır şüphesiz. Cem Bengisu kardeşimin de geçende bu imkanı haber verdiğimde dillendirdiği üzere bir çizgi romanı yalnızca "Okumak değil, onu elinde hissetmek önemli. Kokusu, herşeyi". Doğrudur, book'un comic'in "e"si olmaz ama koyunun olmadığı Kazakistan'da, keçiye Abdurrahman Çelebi diyoruz işte.

Küçükken favorim olan Zagor'larda, Teks'lerde ve bilumum Gırgır ciltlerinde, arada sırada eksik sayılar olurdu. Allahı var şimdi, bizim peder bey sağlam biriktirmiş. Yok denecek kadar azdı bu eksikler ama denk gelince bir haller olurdu bana. Sanki bütün macera, 32 kısım, tekmili birden erir giderdi gözümde. Manyaklığın parayla olmadığını küçük yaşta farkedenlerdenmişim demek. Okumaya devam ederdim tabii ama heyecan falan kalmazdı, o eksik sayı yüzünden. Şimdi bu Marvel'de de aynısı çıktı karşıma. Hasbelkader bir seriye başlamışım, patır patır okuyorum, zaten uykusuzluk var diye yaya yaya dakikaları. Küt! Eksik sayı. Henüz dijital ortama aktarmamış beyzadeler... Tam yapsanıza işinizi develer!

Sen de Dön

Schumacher dönecekse, Damon Hill de dönsün. F1'i en çok o zamanlar sevmiştik, yine severiz. Öbür türlüsü vızıltıdan başka bir şey gelmiyor kulağa. At yarışında en azından nevaleyi alıp, locaya çökme şansımız oluyor. Aksiyona bir ara veriliyor, "Hadi bakalım yuvarla" diyerekten meye dalıyoruz falan ama burada sürekli bir cazırtı. Televizyonda bile çok çekilmiyor.

Lakin Damon Hill dönsün, her şekil izlenir. Gerçi baba da aleme vermiş artık kendini. "Ne döncem lan. Yaş erdi kemale. Biz eleğimizi astık" diyor gibi. Yakışır! Zamanında Schumacher'e vermediğin yollar helal sana. F1 pilotunun bile apaçisi güzel.

The Samurai

Birleşik Amerikalı tenisçi Sam Querrey'in taraftar grubu (!) "The Samurai"

Tenisçinin taraftar grubu olur mu? Olur tabii, niye olmasın da; böyle taraftar grubu olmaz olsun. O nasıl birbirlerine bakmak lan öyle? Hele sağ baştan ikinci ve üçüncü...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Kadınım

"Hayat beni neden yoruyosun?" şarkısına (ve tabii söyleyene) burun kıvırıp "Hadi lan ordan" derken, hayatla ilgili "Gothic Kids & Emo" tespitlerine girişmek ne akıl karı, ne de benim kalemim. O işler biraz da sakin tabiatlı insan işi. Asabi adamım ben...

Defalarca yazmışımdır buralara. Balans ve Manevra'da:
"Hayat herkesin anladığı kadar, doğrusu da yok. Olması gereken olur. Yiyeceksin, içeceksin. Kendine 'Ohh afiyet olsun' diyeceksin. Hepimize afiyet olsun" şeklinde "koyver gitsin"ci bir replik vardı. Rahatlığa dikiz! (Hadi lan ordan-2)

Lakin her ne kadar asabi de olsak ve her ne kadar hayat bizzat Kazakistan'a kadar gelip yeşile çalan tabelasıyla "Siktir Git" dediyse de; bizim payımıza düşen, filmin soundtrackinde de olan sakin bir parça. Nereye kadar? Mukim bulunduğumuz site ismiyle müsemma.

Sonsuza Kadar "Sen, Kadınım..."
Tanju Okan'ın sesinden ama...

Masamız köşede öylece duruyor.
Bardaklar boşalmış, her biri bir yerde.
Sanki hepsi hasret, senin nefesine.
Sen... Kadınım...

Mahrem

İşlenen bir cinayet üzerine bu derece çirkinleşerek, insanlık sınırlarını zorlayacak raddeye gelebilmek hakikaten büyük başarı (!). "Nur" kökünden gelen "Münevver" kelimesi artık bir sürü insana manasından ziyade, kafası kesilerek öldürülen bir kız çocuğunu ve onun aylar geçmesine rağmen bulunamayan katilini hatırlatıyor. Bilhassa kız babalarının kabusu bir durumun temsili haline geldi, Münevver.

Kızcağız öldü gitti, Tanrı'dan rahmet dilendi. Geride kalanlar için de "Kederli aileye başsağlığı" temennisinden sonra standart şartlar çerçevesinde mezvuun kapanmasını bekliyorduk. Öyle ya, bizde on binler ölür depremde ya da bilmem kaç kişi vefat eder herhangi bir sebepten; rahmet ve başsağlığı dileyince herşey geçer gider. O derece bir sorumluluk duygusu vardır. Yani hiç yoktur... Fakat bu kez, pek de beklenmeyen bir şey oldu ve kamuoyu hassasiyeti uyandı.

Yine beklenmeyen bir diğer şey ise, devlet makamlarının konuya yaklaşımıydı. Evet, benim için ne olursa olsun, beklenmeyendi. Serlerinde "Bizden olmayanın, bizim istemediğimizi yaşayanın, gönlünce yaşamaya hakkı yok" derecesinde muhafazakarlık da olsa, kız çocuklarının adamdan sayılmamasına yatkın bir zihniyet yerleşik de gözükse, bunca vahşiliğe kın aranacağını düşünmüyordum. Hata etmişim.

Emniyet Müdürü çıktı "Kızlarına sahip çıksalardı" dedi. Başbakan çıktı "Böyle boş bırakırsan, ya davulcuya ya zurnacıya kaçar" dedi. Katili bulmakla mükellef olan ve millete vekil olanların başı olan iki kişi, kendilerince asgari müşterek bulup "Böyle başa, böyle tarak" kıvamına getirerek, fırçaladılar ortalığı. Klişeden de öte ama geçerli bir yaklaşımla "Ya sizin kızınız olsaydı..." diyemese de kimse, herkes içinden geçirdi.

"Ya sizin kızınız olsaydı..." denerek bakılacak bir diğer durum da medyanınki... Bugün bir haber çıktı Hürriyet'te. Linkine falan gerek yok. Zaten aynı haber, her yerde vardır. Boxer, ikinci kat çamaşır, sperm vs. gırla gidiyor. İlk olmadığı gibi, son da olmayacak. Hasta ruhlu editörler bu haberler üzerinden kendilerini mi tatmin ediyorlar, diye merak ediyorum? Mahremi bu kadar acımasızca kullanarak ailenin acısına acı katmak bir yana dursun; bunca olan bitene rağmen hala kargaşa içerisinde olmak nasıl bir aymazlık? Meclis'te komisyon kurulacakmış da falan da fişmekan. Kim söylemişti anımsamıyorum şimdi; "Bir işin yapılmaması için, onu komisyona havale etmek yeterlidir" diye. Haklı bir söz.

Herhangi bir cinayete, yek diğerinden daha fazla önem atfedilmeyebilir. Buna denecek bir şey yok. Uzmanların dediğine inanmak, yaptığına güvenmek zorundayız. Burası da doğru. Fakat yazılı, görsel, duysal medyanın her yerini dolduracak kadar "Biz bu konuda çok hassasız" nutukları atıp, sonrasında bir arpa boyu kadar yol alınamıyorsa bunun adına sadece "Şanssızlık" denemez. Dahli ve ihmali olanlar için yapılabilecek en mutedil yorum "Ne ekersen, onu biçersin" olabilir. Allah biçtirmesin.

28 Temmuz 2009 Salı

Renk Cümbüşü

Toplumların / toplulukların (ve tabii bireylerin) "Muhafazakarlık" ve "Çağdaşlık" kavramları arasında makul bir şekilde gidip gelirken, bir anda şirazeden çıktığı noktalar neresidir?

Kutsiyet arz eden şeyler, bir.
Çok sevilen şeyler, iki.

Birey olarak bakacak olursak; mesela uzun saçına ölüp bittiği sevgilisinin, haberli ya da habersiz, saçını birazcık da olsa kısaltmasından ötürü, ömründen bir kaç gün yitiren kimseler vardır (Evet, vardır, biliyorum). Bu vb. durumlara ister "Alışmışlık Üzerinden Saçma Bir Tutuculuk Sanrısı" diyin, ister başka bir şey; ortada var olan duygu yeniçeri misali "İstemezük"ten başka bir şey değildir. Sevdiğimiz saça makas değmiştir ama yapacak bir şey yoktur. Giden saçın arkasından yası tutup, teselliyi çok da kısalmamasında buluruz.

Toplumların muhafazakarlıkları ise bu denli masum şekilde arz-ı endam etmeyebilir. Bilhassa din-diyanet-siyaset ekseninde, aklıselimden çıkmış toplumsal olaylarla bezeli tarihimizin herhangi bir sayfasını çevirip, bunu görmek mümkün olduğu için, uzun uzadıya anlatmaya, hatta kısa bir örnek vermeye dahi lüzum yok.

"Birey ile Toplum" arasında kalan ve "Topluluk" ya da "Camia" olarak nitelendirebileceğimiz kesimlerde, ilk iki örnekteki ekseri dinginliği yakalamak zordur. İlişkiler süreç içerisinde yaratılmış ritüellerle, toplumlar ise yasalarla şekillenirken, camialarda sürekli bir kaynama hali hakimdir. Bilhassa (bu gereksiz uzunluktaki bu peşrevden sonra nihayet sadede gelebildiğimiz) spor kulüpleri kitlelerinde.

Konumuz formaların renk cümbüşü...

Kulüplerin mali kaygılarını ve bunun getirdiği "baştan aşağı" yapısal değişiklik mecburiyetini, anlamamak ve ticari faaliyet çabalarına hak vermemek mümkün değil. Bizim gibi antika zihniyetliler için kaybedilmiş bir savaşın ortasında olduğumuz da açık. Endüstriyel futbola karşı tribünün set demirlerine tutunmuş ellerimizi "Reklam asacağız" diyerek iten kulüp yönetimleri ve takipçileri sayesinde tribünden ha düştük, ha düşeceğiz. Nah düşeceğiz... Bu ağacın kökleri sağlam oldukça, yaprağı bitmez. Bir an gaza geldim. Neyse...

Gerçi Galatasaray'ın mor renkli forması ve Beşiktaş'ın baklava deseni üzerinden yürüyor bu tartışmalar ama onlar bizi ilgilendirmez. İyi olmuş, kötü olmuş yorumları ve beklentilere dair tartışmalar kendi taraftarlarına kalsın. Biz, kavramlar üzerinden yapılması gerekenlere bakalım.

"Forma satışı ile yıldız futbolcu alınabilmesi" rüyasını görecek kadar maddiyat düşkünü bir kitle yaratılması bile, ne durumda olduğumuzu alenen ortaya koyuyor. Kombine, taraftar kart, Fenercell, lisanslı ürün üzerinden yürütülen ve hatta rütbelendirilen bir taraftarlık anlayışı gelip yerleşti. Bizim yapacağımız bir şey yok. Parası çok olup da alışveriş yapanı kolundan tutamayacağımız gibi, bu insanların ağzını torba gibi büzüp, konuşmamalarını da sağlayamayız.

Fakat kulüp yönetimlerinin yapacağı bir şey var:
Kitlesine dair bir ayrım gözetmemek.

Hoş, bunun şimdiki yönetim zihniyeti tarafından uygulanması oldukça zor. Fakat bilet fiyatları vb. konularda yaratılan kurumsal (?) ve (yöneticiler özelinde) bireysel zihniyet sayesinde tribüncü ve sade taraftar arasında yayılan geniş husumete "Dur" denmesinin başkaca bir yolu da yok.

Peki "Ayrım gözetmemek" nasıl olur? Bunu görebilmek için, öncelikle iki tarafın dediklerini alt alta koyalım.

1. Dünya Kulübü olmak istiyorsak, ticari anlamda, hedeflediğimiz yerde bulunan kulüpler gibi davranmamız gerekir.

2. Fenerbahçe'nin tarihten gelen değerlerine ehemmiyet verilsin. Ticari kaygılarla bunların üzeri çizilmesin.

Fenerbahçe yönetimi birinciyi gayet güzel yerine getiriyor. Zira ortadaki Fenerium başarısını inkar edemeyiz. Ama bunu yaparken öyle bir burnunun dikine gidiyorlar ki makul eleştirileri bile hedef gösterilecek şekilde lanse etmekte sakınca görmüyorlar. İşte orta yol da tam burada ortaya çıkıyor. Camiaya hizmet ve ürün arz eden icra makamı, talep edenlere karşı diplomasiyi kullanmayı öğrenmeli. Allah korusun ama güncel örneğin bizde de geçerli olduğunu varsayalım. Forma meselesi...

Diyelim ki Fenerbahçe'nin renkleriyle hiç alakası olmayan ve ilk bakışta "Bu ne lan böyle?" dedirten bir forma tasarlandı ve satışa sunuldu. Amaç "Tedbil-i üründe ferahlık vardır" kabilinden, güzel bir nakit akışı. Tahmin edilen de oldu ve yenilikçi kitle formaya akın etti. Bu olurken, "Gelenekçi" sıfatıyla dolaşanlarda (yani bizdeniz) bir tedirginlik hissedilmemesi düşünülemez. Ürünün allanıp pullanması aşamasında "Eskiden bu kadar da kopmayalım" diyenlere ortaokuldaki müdür muavinleri gibi mukabele ederek, onları "Muasır medeniyet düşmanı" olarak gösterip, adeta azarlamak yerine, "Değerlerden asla ve kat'a vazgeçilemeyeceği ancak bunun da bir çeşni olarak kabul edilmesi gerektiği" lisan-ı münasiple dile getirilse araya hararet yerine ferahlık girer. Kabaca çözüm budur. Gerisi idareci sıfatını haiz kişilerin diplomasiden ve insan ilişkilerinden anladığına kalır.

"Bu dediğin şey malumun ilanınıdır. Koskoca Fenerbahçe yönetimi bunu düşünemeyecek mi? Ne gerek var?" dememek gerek. Hafızası istavritten hallice toplumlarda malumu ilan etmemenin ceremesi, çekilemeyecek kadar ağır olabilir. Aydın Örs olayında olduğu gibi...

GSGM'ye Bekleriz

Soldan sağa;

Karl Malone'un kerimesi Cheryl Ford.

John Benjamin Toshack ve Salvatore Schillaci ile aynı kaderin insanı Barack Obama.

Fenerbahçeli Katie Smith.

Beyaz Saray'da, Detroit Shock'un geçen sezonki şampiyonluğunu kutlamış, Amerikan Başkanı. Chicago Bulls taraftarı olduğunu ve Detroit'i kutlayacağını daha önce hiç düşünmediğini "eheremehe" sesleri arasında söyleyen Obama, tek tek tebrik etmiş emeği geçenleri. Eline de bir forma alıp resim çektirmiş.

Şimdi "Ülkenin aydınlık yüzü" denen bizim bayan basketbolu düşünüyorum. Temasları GSGM düzeyinden, tebrik şekilleri birer internet sitesi mesajından öteye gider mi acaba? Hadi devlete hakim spor anlayışını bir tarafa koyalım. Ne de olsa bürokratik işlerden bahsediyoruz. Asırlarca değişmemiş şeyin ha diyince değişmesini beklemeyelim. Ama ya kulüpler?

O kulüplerden en büyüğü Fenerbahçe'nin iletişiminden sorumlu olan insanlar Cappie Pondexter'dan veya Katie Smith'den yeteri kadar yararlanabildiler mi kurumsal manada? Bu sorunun cevabı kocaman bir hayır. Ve bu da kocaman bir ayıp.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kimliksiz Gezmek

Aşağıda, "Başbakan'ın arabasına hareket çektiği için" kız arkadaşı ve diğer üç kişiyle birlikte 24 saate yakın gözaltında tutulan vatandaşın kaleminden ekşi sözlük'te yazdıkları var. Şaşırtıcı mı? Bana göre değil. Kimseye göre de olmamalı. "Allah layığınızı versin"den gayrı ne denebilir? Böyle bir memlekette yaşadığımız gerçeği ile "gözaltı" denen şeyin bu kadar onur kırıcı bir şekilde yürütülmesinin rezilliğine dair en kötü örnek olmadığı da aşikar. Başka "durduk yere alıntıların" başka sonuçlarına bakıldığında "ehven-i şer" bile denebilir, ilk bakışta ağır gelecek de olsa.

"Görevini suiistimal edene merhamet etmek, vatana ihanet etmektir" yazıyordu, görev yaptığım Askeri Cezaevi'nin kapısında. Şüphesiz bu olay vb. şeylerle iştigal eden memurların yaptığı aşırı hareketler de görevi suiistimale girer. Hazindir. Ağır tecziyeye tabi tutulmalıdır...

Bir de bu olaydan tamamiyle bağımsız olmak üzere... Kimliksiz gezmek meselesi var örneğin... Yine askeri birliklerde, başta Doldur-Boşalt İstasyonları olmak üzere muhtelif yerlerde "Önce Emniyet, Sonra Hareket" yazar. Bir de eskilerden kalan "Önce Tedbir, Sonra Tevekkül" vardır.

Bizim memlekette yaşıyorsan, "Sakınılan göze çöp batar" diye gezmeyeceksin. Görüldüğü gibi armudun sapı, üzümün çöpü diye adam toparlıyorlar cadde ortasından. Her tarafın çöp olduğu yerde, gözünü sakınacaksın ki gözbebeğine zeval gelmesin.

26 Temmuz 2009 Pazar

Do You Get Me Sweetheart?

"Never, never interrupt me, okay? Not if there's a fire, not even if you hear the sound of a thud from my home, and one week later there's a smell coming from there that can only be a decaying human body and you have to hold a hanky to your face, because the stench is so thick you think your going to faint. Even then, don't come knocking. Or, if it's election night, and you're excited and you want to celebrate, because some fudgepacker you date was elected the first queer president of the United States, and he's going to have you down to Camp David, and you want someone to share the moment with. Even then, don't knock. Not on this door. Not for any reason. Do you get me sweetheart?"

Blank

Blank

7 Yıldızlı Stadyum Bileti


Denizlispor, ligin ilk maçında bizi ağırlayacak ya... Maçın biletlerini 100 Lira yapmış. Şerefsizlikten başka bir şey değil. Bizim memlekette taraftara bakış, düz teyze bakışı gibi "Hayvan ayol bunlar" şeklinde olduğu için, ne yazılı ne de görsel medyada yer bulamaz kendine böyle konular. Taraftar denen kitleye herşey meheldir, çoğunluğa göre. 100 Liralık bilete, ahırdan bozma tribün versen, basından "Ne oluyor yahu, bunlar da insan" lafı duyamazsın.

Hadi medyayı bir kenara koyalım, onlardan gelecek hayır Allah'tan gelsin. Ama ya kulüp yönetimleri? "Sen benim taraftarımı tüyü bol kaz mı zanettin?" diyerek, bu kazık meraklılarının karşısına çıkmaktan imtina etmek nasıl açıklanabilir? "Deplasmana gidenin tuzu, nasıl olsa kurudur; koymaz onlara" diye düşünmek kolaycılığı mı, "Gelmesinler. Zaten sürekli hadise çıkarıyorlar" kendini kandırmacılığı mı, yoksa "Bunların derdi beni mi gerecek durup dururken" umursamazlığı mı? Farketmez. Çünkü hiç birisi yek diğerinden daha az ayıp değil.

Fakat bunların yanında; bilumum ucu sivri alet edevatı başkalarına batırdıktan sonra kendimize de saplamamız gereken küçük bir kıymık var.

Senelerdir, neredeyse 10 yıla yakın zamandır, Fenerbahçe yönetimleri bilet fiyatlarını, mali ahval ve şeraite ile emsal ülkelerin durumlarına oranla çok yukarıda tuttu. Tribünler bir türlü tam doluluk oranı ile vuslata eremedi. Nedenler tartışılırken, bu gidilen yolun doğruluğunu savunanlar "kombineyi özendirmek" gibi ucu tartışmaya sonuna kadar açık tespitlerin yanında, "seyirci kalitesini arttırmak" şeklindeki müessif bahanelere kadar uzandılar. Yanlışlığı savunan bizler ise bu konuda bir tezahürat bile yapmadık, bir pankart bile açmadık. Yapmadık veya yapamadık, bunun önemi yok. Neticede Fenerbahçe'nin, yani halkın gücüyle buralara kadar gelmiş, 100 yılı devirmiş bir yapının, köklerinden kopmasına izin verdik. Hala da ataletimiz sürüyor...

Bu neye benziyor, biliyor musunuz? Halkın, çoluk çocuk gölgesinde serinlediği asırlık bir ağacı, bulunduğu yerden söküp, zengin bir adamın havuzlu bahçesine dikmeye. Açıkta kalan halkın güneşten kavrulması gibi, insanlar çoluğuyla çocuğuyla Fenerbahçesizlikten kırılıyor. Biz de o küçük bahçede de olsa ağacın gölgesinde hala serinleyebildiğimiz için duruma sesimizi çıkartmıyoruz. Ayıp ediyoruz...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Coraline

Bilimsel kurgusal sinemanın ekmeğini en çok yediği iki konu uzay ve zaman yolculuklarıysa, üçüncüsü de paralel evrendir herhalde. Coraline de bu minvalde bir film. Yoğun işlerinden ötürü kendisiyle pek fazla ilgilenemeyen ebeveynler yüzünden, bir şekilde macera arayan küçük ve meraklı bir zamane kızının paralel evrene geçişi.

"Bu tip bir hikaye için gerekli diğer doneler arasında bir çırpıda sayabileceklerimiz nelerdir?" sorusuna verilebilecek cevaplar belli. Metruk sayılabilecek bir adet mesken, önce kıl kapılan ama sonra ne şapsallık yapıyorsa iyi niyetinden yaptığı belli olan bir adet karşı cins arkadaş, kerameti kendinden menkul bir adet kedi ve birbirinden cins komşular.

Konudan ziyade işleyişin çok da özgün olduğunu söylemek mümkün değil. Bu tip filmlerle kafayı bozmuş bizim gibi adamlar için, filmi izlerken bir sonraki sahnede aşağı yukarı ne geleceğini tahmin etmekte tutturulan oran onda sekiz oluyor. Fakat Tim Burton filmlerine benzer "ağır gibi, değil gibi" atmosferi hissettirmesi ve "Düğme gözlü kukla" gibi bizim memlekette pek de sahip olunmayan fakat ara ara filmlerde rastlandığında "O ne lan öyle?" diye gerilime gark olunan bir unsur üzerine hikayenin kurulması, filmi gayet güzel izlettiriyor. Buna "Mother / Other Mother" seslendirmecisi Teri "The Desperate Housewife" Hatcher'ın ve "Coraline. Not Caroline"a ses veren Dakota Fanning'in başarılı performansları ile hikayenin sonuna doğru artan adrenalin de eklenince, film bittiğinde "İyiydi lan" diyebiliyoruz.

Filme kaynak olan bir de kitap var. Buna çocuk kitabı falan diyorlar. Bu nasıl çocuk kitabı lan böyle? "Bunu ben çocukken okusam, halet-i ruhiyem değişir" diyeceğim ama Korku Ağı, O, Tepki, Çağrı, Kujo ve bilumum King ve amortiden Koontz kitapları ile geçen çocukluk günlerim aklıma gelince, vazgeçiyorum. Onlardan da önce Zagor'un maceralarını okuyup Dr. Hellingen ve Akronlularla manyaklaşıyorduk zaten. Sonra "Sen neden böyle oldun?"... E nasıl olacaktık?

Hasılı, Coraline güzel film. Aşağıdaki afişi ve diğerlerini tek tek alıp, müstakbel evimin bir odasını bunlarla döşeyesim var.

Das Boot (by U96)

Buna lyric yazılmaz. Anca dinlenir.

24 Temmuz 2009 Cuma

Death At A Funeral

Benny Hill ile başlayan İngiliz mizahı sempatisi, (her ne kadar oyuncuların hepsi İngiliz olmasa da) James Bond'un içine serpiştirilmiş bir kaç tematik komedi unsuru ile ivmesinden pek bir şey kaybetmedi. Ve nihayet, ne zaman ki Coupling geldi, işte o zaman işler küllüm değişti. Söz konusu İngiliz yapımı bir komedi filmi ise, gerisinin teferruat olduğunu düşündük. Kaçırmamaya çalıştık. Bunu kaçırmışız iki sene kadar ama yakaladık...

Bir parantez; Coupling demişken, Melty Man'i anmadan geçmeyelim.
Patrick : You killed my erection.
Melty Man : No Patrick, I am your erection.

Star Wars'a atıf bu diyalogdan sonra, yukarıda adı geçen filmin de Star Wars ile yönetmen bazında bir alakası olduğunu belirtelim. Susam Sokağı'nda ve Muppet Show'da bir sürü karaktere sesini veren ama en çok da Master Yoda ile saygımızı kazanan Frank Oz, bu filmin yönetmeni.

Filmin önemli unsurları şunlar:
Ölü bir baba,
Babasına son görevini layıkıyla yapmaya çalışan hayırlı bir evlat,
Onun kafadan kırık arkadaşları,
Yıllardır ailesini görmemiş başarılı ama hayırsız bir diğer evlat,
Müteveffanın her halükarda Sürahi Hanım kalmayı başarabilen acılı eşi,
Kaynanasından uzaklaşmak isteyen bir gelin,
Tekerlekli sandalyede yaşlı ve sinirli bir aile amcası,
Merhumun asabi kardeşi,
Onun inceden müptezel oğlu ile başına buyruk kızı,
Kızın, (kayınpeder tarafından sevilmemek yüzünden) gerginlik yüklü damat adayı
ve bir kutu sakinleştirici Valium (!)

Konu ise, ölen babanın son yıllarını kulampara olarak geçirdiğinin farkına varılması ve bunun için kendisine bulduğu cüce partnerin şantajcı çıkmasının akabininde, bu vaziyetten kurtulmaya çalışmasından ibaret...

South Park'la bitirelim. Midget falan deyince, akla bu diyalog geliyor zira.

Sezon 6 - Bölüm 13
The Return of the Fellowship of the Ring to the Two Towers

Randy Marsh
Yes, uh... you see, Token... that was called a pornographic film uh, ih it shows adult men and adult women having sexual intercourse. Well, ya, you see, when a, when a man and a woman fall in love, the the man puts his penis in the woman's vagina. It's called love-making, and it's part of being in love.

TOKEN
...And when the woman has four penises in her at the same time, then stands over the men and pees on them, is that part of being in love too? Five midgets, spanking a man... covered in Thousand Island dressing. Is that making love?

23 Temmuz 2009 Perşembe

Pembe! Everton Gönlüm Sende!

Devekuşu Kabare'nin "Aşk Olsun" oyunundan bir sahne geldi aklıma. Aşk ile ilgili şiirler okunurken, Zeki Alasya sazı alır ve aşağıdaki şiiri dillendirir.

Zeki Alasya : Bahçelerde maydanoz. Bu ne acaip lacivert! Gel bana bazı bazı... Çok teşekkür ederim. Bu büyük alkışlar, sağolun, varolun...

Metin Akpınar : Nevracım seyircinin büyük çoğunluğu anladığına göre hata bizde canım. Herhalde çok derin bir anlam içeriyor da... Bunun aşkla ne ilgisi var, onu pek anlayamadık.

Zeki Alasya : Ha bunun aşkla ilgisi yok.

Metin Akpınar : Peki bu, ne bu?

Zeki Alasya : Parklar ve Bahçeler Genel Müdürlüğü ile ilgili bu.



Sadede gelecek olursak; biz de mavi bildiğimiz Everton'la bu formanın ilgisini pek anlamadık. Kırmızı tonuna doğru bu yaklaşımı "İşte her şey sonunda aslına rücu ediyor" diye yorumlayamıyoruz, Everton'ın oraların ilk takımı olması veçhile ama bu ne Allah aşkına? Reis kızacak bize ama... Çok yakışmış bu forma takıma, açmış takımı gül fidanı gibi :))

Raimi @ Warcraft

Biz bu yukarıdaki şekilde başladık maceraya. Mouse Bilgisayar'dan oyunu kaptığımız gibi sabahladık. II, III, Frozen Throne, mmorpg falan derken de bugünlere geldik.

Henüz ne konusu, ne kadrosu, ne fragmanı, ne de başka bir şeyi belli olmayan ("açıklanmayan" demek daha doğru olacak) Warcraft filmine dair ilk bilgi geldi şirketten. Spider Man filmlerinin yönetmeni Sam Raimi ile anlaşılmış. Haberi de burada. Hayırlara vesile olsun...

Green Lantern

Süper kahraman denen şeyin güçleri çoğaldı mı, işin boku çıkıyor arkadaş; ben onu bilir, onu söylerim. DC evreninin Green Lantern'i 1940'lardan beri var ama küçük yaşlarımızda varlığını öğrendiğimizde Türkiye'ye ulaşmadığından, ileriki zamanlarda da bir türlü bu kadar alengirli çizgi romanlara saramadığımızdan ötürü uzak kaldık kendisine. Geçtiğimiz günlerde animesi önüme gelince (böyle de sinema yazarıymış gibi oldum lan) daha doğrusu arşivde karşıma çıkınca "İzleyelim bakalım" dedim.

Abin Sur isimli uzaylı kardeşimiz hakkın rahmetine kavuşunca, yeşil elementin gücünü ihtiva eden süper yüzüğü kendisine yeni bir sahip seçiyor ve bu halef, o sırada kendi halinde uçuş simülasyonunda takılan Hal Jordan isimli astoronot arkadaş oluyor.

Bir takım esrarengiz olaylardan sonra süper güçlerini "İyi oldu lan" diye coşkuyla karşılayan bu genç, tam sevgilisine "Ben çıkıp dolaşayım, bir iki hafta" diyerek alemlere uçacakken, "Nişan yüzüğü mü lan o? Takar takmaz moda girdin" diyerek celallenen görev bilinci yüksek "Green Lantern Corps" ekibinden bir kısım uzaylı ile karşılaşıyor ve "Sen bu yüzüğün durumunu anlamadın herhalde genç. Gel sana anlatalım" denerek Guardians denen, bir nevi Evren Bakanlar Kurulu'nun yanına götürülüyor.

Her bilim kurgu yapımında olduğu gibi, bunda da uzaylı ahalisi insan ırkını "Yapamaz lan bu gudikler" şeklinde aşağılıyor ama Green Lantern Ekibi'nin başı gibi olan Sinestro, Jordan'a sahip çıkıyor. Hep beraber yeşil elementin karşısında durabilecek tek güç olan sarı elementi aramaya başlıyorlar. Mevzuun bundan sonrası, klasik bir şekilde ilerliyor. Mücadele, savaş, ihanet ve bir klasik haline gelen "İyilerin önce kaybetmesi sonra da Adrian görmüş Rocky gibi gaza gelip kazanması"

Nitekim fena anime değil, zaman geçirtiyor insana. Hele uyku sorunu varsa, sabahın 5'in de kafa dağıtmaya reçete. Lakin herkes akıllı olsun. Öyle taşı kaldırırken Master Yoda tripleri falan. Far far away galaksiler kimseye kalmaz aslanım. Ayrıca o nasıl yüzük lan öyle? Canının çektiğini düşünüyorsun, anında imal ediyor. Çekiç, kılıç, beyzbol sopası, golf sopası, uzay gemisi, kulaklıklı telefon, zart, zurt. İlk bakışta Sauron'un güç yüzüğü halt etmiş yanında ama neymiş, 24 saatte bir şarj edecekmişsin. Enteresan. Bir de şu elementleri rahat bırakın artık birader. Element manyağı oldu science fiction alemi.

Green Lantern'in bir de filmi yolda. 2011'de beyaz perdede olacak. Başrol oyuncusu şimdiden belli; Ryan Reynolds... Yine bu sene çekilen Wolverine'de de yer alan Reynolds ile ilgili diğer bir ilginç bilgi de aktörün hem DC'ye ait Green Lantern, hem de Marvel'e ait Deadpool projesinde yer alacak olması.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Tekrar İstiklal

Kaldığım yerin hemen karşısında, yüksekten çok güzel gözüken bir park var. Bir de kocaman su kanalı geçiyor önünden, dağlardan gelen kar sularını taşıyarak. Hava da geç kararıyor malum; cıvıl cıvıl yeşilliklerle çevrili mekan. Ne araba, ne başka bir şey yakınlarda. Yalnızca, sürekli aynı tempoda öten kuşların sesi kulakta ve yalnız veya sevgilisiyle volta atanlar kadrajda.

Oraya bakarken "Fenerbahçe Parkı mı, Küçükyalı Sahili mi?" diye düşünür buldum kendimi.

İkisinde de upuzun yürüyüşler yaptık. Birincisinin yeşili ve denize bakışı ikincisini kat be kat aşıyordu şüphesiz ama orada hep yalnızdık. Oysa ikincide yanımızda, hiç bir zaman varılmayacak gibi gözüken menzile atılan adımları güzel kılan bir şey vardı. Ve O, başka şehire misafirliğe gitti gideli, aramıza bir soğukluk girdi Küçükyalı sahille. "Merhaba. Merhaba" ve kısa hal hatır soracak yürüyüşler, o kadar...

Sonra düşündüm, "Bahariye Caddesi mi, İstiklal Caddesi mi?" diye bu kez de.

Bostancı'dan ve Küçükyalı'dan ve Kadıköy'den mütevellit, Anadolu Yakası Milliyetçiliği'ne tam gaz devam; ona şüphe yok. Lakin bunda da "İstiklal" olur cevap, yine deminki neden veçhile.

İş güç için Pierre Loti Lisesi'ne doğru kaç zaman koşturduk. Tünel'den Karaköy'e gidip, vapura yetişmek için hızlı yürüyüşçüler gibi nice tempo yaptık. Muhabbet için Nevizade'ye ya da Cumhuriyet'e kapağı atıp, rakıya ve beyazına hasret gidermek için tam yol çektik dümene. Nitekim, bir yere yetişmek, bir mekana girmek için koştururken ve insanlara çarpmamak için adımlarını ayarlamakla uğraşırken kalabalık içinde, hakkıyla farkına varılamayan bir cadde İstiklal.

Haftasonu bir akşam geç saatti. Olağandan daha az kalabalıktı etraf. Ve buna mukabil meydana da uzaktık. Cezayir Sokağı çıkışı... O küçük bulvarda, yani Bulutsuzluk Özlemi'nin eski şarkısındaki gibi, PTT'nin önünde Taksim'deydik. İki adım, fazla değil iki adım geride kaldım, iki adım süreliğine. Şarap güzeldi. Hava güzeldi. O zaten herşeyden güzeldi. Uçmayacaktım da ne halt edecektim? Kuş bakışı iki adım iç çektirtti bana ve "Heey gidi İstiklal" dedirtti yere inerken "Hatıra oldun yağdın."

Ofise geri döndüğümde, gazetelere bakarken gördüm; İstiklal Caddesi'nin çevresindeki bilmem kaç sokak daha trafiğe kapatılıyormuş. Sevindim. Kadıköy'den Moda'ya giden yol trafiğe kapandığı ve boğa heykelinin karşısına havuzlar konduğu zaman geldi aklıma. Fi tarihi kadar uzak şimdi. Hoş, memleket de uzak ya...

"Uzağın yakın edilmesini değil de uzağı yakın edeni deli gibi kıskanmak ve özlemek" olmasaydı serde, şimdi "Beyoğlu'nda Gezersin" şarkısını açıp, sırıta sırıta dinlerdim. Fakat mevzubahis İstanbul'ken yine yeniden, bizim payımıza düşen ve bizi anlatan başka bir şarkı var. Nihavend...

Bugün yine gönlümün bahçesinde gezindim
Sana baktım; ay kadar, bahar kadar güzeldin
Gel gör beni nelere duçâr eyledi derdin
Sana baktım; ay kadar, bahar kadar güzeldin.

21 Temmuz 2009 Salı

Valiant

Çıtır çerez bir animasyon Valiant. Çekileli de 5 sene olacak neredeyse ama Japon yapımlarına dalınca İngilizin farkına varmamışız demek ki anca izledik.

İkinci Dünya Savaşı'nda, müttefiklere postacılık yapan özel bir güvercin birliği ile, Almanların şahinleri arasında geçen bir macera (?) animasyonu. İngiliz aksanıyla anime izlemek farklı bir his gerçekten. Karakterleri seslendirenler de olaya ayrı bir keyif katıyor. James Bond aleminin yeni Q'su (ki Desmond Llewelyn'den sonra kim gelse işi zor olurdu) John Cleese, Derry'nin Pennywise The Clown'u Tim Curry ve galaksinin Obi Wan Kenobi'si Ewan McGregor başlıca ismi sayılabilecekler.


Bu film sayesinde bir de "Dickin Madalyası" öğrendik. 1939-1945 yılları arasında, savaşta yararlılık gösteren hayvanlara takılmaya başlanan bir madalya... 32 güvercin, 18 köpek, 3 at ve 1 kedi, ilk süreçte ve sonrasında bu madalyaya layık görülmüşler. Buyrun burada da listesi.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

1945 - 2009


Vedat Okyar

Karşı yakanın güzel ağabeylerinden birini acı kaybı...
Az bulunduğu üzere bu zamanlarda; adam gibi adamdı.
Nur içinde yatsın.

Professor Chaos

Mezco'nun yaptığı South Park figürlerini pek beğenememiştim. Ne Cartman benziyordu, ne de diğerleri ama şu yukarıdaki beni benden aldı. General Disarray de olsa 10 üzerinden 10 olurmuş.

The world isn't fair. I do everything people ask me to. I stand in the lunch line for them, I buy tampons at the store for them, I go on Maury Povich with balls on my chin for them. And yet, nobody accepts me. I am an outcast. A shadow of a man who can find no companion... ship. No love from others. Fine! If I am to be an outcast, so be it! I'm through doin' what others tell me to do, and I am sick of this world and the stin-, and the stinky people in it! From now on I will dedicate my life to bringing chaos to the world that has rejected me! I will become the greatest supervillain the world has ever seen! Where I go, destruction will follow!

19 Temmuz 2009 Pazar

19 Temmuz

Ben alışamadım bu 19:07 ya da 19.07 işlerine. "Alt tarafı çağrışım işte lan. 80 yaşında adam gibi gelenekçiliğin de cılkını çıkarma" denebilir ama; sonradan, çok sonradan meydana çıkmış işlerden hoşlanmıyorum.

Taraftarın saf sevgisini ticari bir takım kaygılar için kurcalanmaya hazır hale getirmesi bir yana, maneviyat denen şeyin çoğunluk için tek dişi kalmış canavar olduğu bir çağda yaşıyoruz. "Onca şey olurken neredesiniz?" demek geliyor içten ama güzel bir yaz günü, güzel bir haftasonu için de bahane bir yandan.

O bakımdan, her ne kadar İstanbul'dan uzakta olsak da, 19.07 kutlu olsun efendim.
Kandiliniz de mübarek olsun bir diğer yandan.
Şu şiir de bana gelsin...

Barış'ın kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardır.
Bu şarkı nihaventtir.
Ve beyaz tenteli sandalları,
Siyah mavnaları,
Güneşli karpuz kabuklarıyla
Bir deniz kıyısındadır şehir.


O nihavent şarkı da “Menekşelendi Sular” olsun madem...

Ne bülbül gülü sevdi seni sevdiğim kadar,
Ne böyle seven gönül, ne de senden güzel var.
İçli bir özleyişle bırak beni yanayım.
Gözlerinde gördüğüm rüyama inanayım.

Superstitious Man


Blank


"But I'm a superstitious man, and if some unlucky accident should befall him, if he should get shot in the head by a police officer, or if he should hang himself in his jail cell, or if he's struck by a bolt of lightning, then I'm going to blame some of the people in this room. And that I do not forgive. But that aside, let me say that I swear, on the souls of my grandchildren, that I will not be the one who will break the peace we have made here today."

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Sağdan Soldan Estarabim

Tecavüze uğrayan 10 yaşında kıza "Önden mi, arkadan mı? Çok acıdı mı peki?" diye soran bir hakim, "Cesetler bulununca acımız biraz olsun hafifledi" diyen bir bakan... Sadece iki örnek.

Kendi kızına sorabilir misin mesela bunları hakim beyamca?
Selde ölen kendi evladın olsa, cesedi bulununca acın hafifler mi bakan beybaba?

Siyasetçinin, kamu görevlisinin ağzından çıkan her kelamın altına buzağı sıkıştırmaya çalışmak değil ama ayıptır yahu... Örnek sayılabilecek kadar az olsa, "Hadi bu da olsun, gitsin" denir ama değil.

İçim sıkılıyor. Milleti temsil eden kafanın bu olduğunu gördükçe ve Allah korusun ama mahkemede, hastanede, x bir yerde bizim sevdiklerimizin de adalet / sağlık arayışında karşımıza çıkacak emsallerin bu olduğunu düşündükçe tırsıyorum arkadaş.

Benim kimliksiz gezenlere kızmam "Ya ne adamsın.."larla karşılanıyor ama "Hacı hacıyı Mekke'de, deli deliyi dakkada bulurmuş" sözü için bu kadar emin olmamak lazım. Zira bizim memlekette deli, deli olmayanı da dakikada bulabilir. Hakimi, mebusu buluyor işte!

Altyapı Ordusu (?)

Fanatik Gazetesi'nde bir haber.

Gerçi haberin manşeti Gökhan Gönül'ün ağzından "Dört dörtlük olsam Barça, Real isterdi" şeklinde bir özeleştiri ama (nedir bu Barça ve Real'in "Şunu yapsam isterdi"cilerden çektiği) aşağılarda "Altyapı ordusu eğitime başladı" diye bir alt başlık da mevcut. Bir ordu düşünün ki içinden senelerce bir tane bile zabit çıkaramasın. Türkiye gibi, insan kıtlığına asla kıran girmeyecek bir ülkede; Fenerbahçe gibi asla insansız kalmayacak bir kulübün altyapısı hakikaten bir ordu gibi olur, doğrudur. Ama bu ordudan ilaç için bir tane bile A takıma oyuncu çıkmaması nasıl açıklanabilir? Ben açıklayamıyorum...

Bir 2010 Masalı

Bir süre sonra, basketbolda 2009-2010 lig kuraları çekilecek. Ama bir dakika... Yöneticilerimizin senelerdir söylediğine göre, bu sene ligde değil, Avrupa'da hedef yılı. Öyle ya, Aydın Örs'ün görevine bu yüzden son verilmemiş miydi? Türkiye Ligi zaten çantada keklikti ama artık Avrupa'da da ismimizden söz ettirmek gerekiyordu. Bir salonumuz olacaktı. Orada Final Four oynanacaktı. Belki kupada değil ama finalde kesin olacaktık. Hem bir plan, hem de bir program yapmıştık. Bu derece kurumsal bir kulübün, bu derece kurumsal yöneticilerin şahı bir isimle hedefe ulaşmaması mümkün müydü? Mahmut Uslu denince akan sular dururdu. İşte aşağıda akarken duran sulara bir kaç örnek. Çok da geriye gitmeye gerek görmeden, resmi kaynakların dışına çıkmayı düşünmeden ufacık bir derleme...

Burada yazılanların gerçekleşme imkanı yok mu? Vardır herhalde. Peki bunların belli bir plan-program dahilinde ve rasyonel hamlelerle yapıldığını söyleme imkanı var mı? Buna "Var" diyen beri gelsin...

Maalesef, hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.
---------------------------------------------
27 Kasım 2008
Yüksel Günay, "Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı, yönetimi ve camiasıyla Türk sporuna katkılarını sürdürüyor. Ataşehir'de yapacağımız Fenerbahçe Ülker Spor Salonu, tüm Fenerbahçelilerin ve Türkiye'nin gurur duyacağı bir tesis olacak. Spor salonumuz, 2010 yılında tamamlanarak Dünya Basketbol Şampiyonası'nda da Türk sporunun hizmetinde olacak" dedi.

1 Eylül 2008
Nedim Karakaş : "Yeni hedefimiz 2010, 2011 yıllarında Euroleague'de Final-Four'a kalabilmek. Bu doğrultuda transferlerimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz."

26 Temmuz 2008
Aziz Yıldırım, divan üyelerine yönelik yaptığı konuşmada şunları söyledi:
"Uzun zamandır çalıştığımız Ataşehir'deki kapalı salonla ilgili, imarla ilgili problemleri sona erdi. Artık orayla ilgili projelerin yapımına başlandı. Kısa sürede temelini atacağız. 2010'da 12 bin kişilik salon, altında iş merkezi, yanında otel ve yanında kapalı yüzme havuzuyla birlikte kulübümüzün hizmetine girecektir. Kenan Evren Lisesi'ndeki problemler de bitmiştir. Yeni Kenan Evren Lisesi'nin yapımına 15 gün içinde başlayacağız."

8 Temmuz 2008
Nedim Karakaş : "Bizim hedefimiz 2010 veya 2011 yıllarında Avrupa'nın en üst seviyelerine gelebilmek. Bunu daha erken gerçekleştirebilirsek neden olmasın."

8 Ekim 2007
Nedim Karakaş : "Bizim uzun yılları kapsayan programımız var. Yönetimin 2010 ya da 2011 yılında Avrupa'da final oynama hedefi var. O nedenle uzun vadeli anlaşmalar yapıyoruz."

1 Eylül 2007
2010 Final Four'una adayız! Asbaşkanlarımızdan Mahmut Uslu, Euroleague CEO'su Jordi Bertomeu ve beraberindeki heyetin kulübümüzü ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, genç oyuncularla Avrupa'da başarılı olmayı hedeflediklerini belirterek, 2010 yılına kadar yapılacak yeni spor salonumuzla, 2010 yılı Euroleague Final Four organizasyonuna Türkiye olarak talip olduğumuzu söyledi.

4 Ağustos 2007
Asbaşkanımız Mahmut Uslu, ziyaret sırasında yaptığı açıklamada, Fenerbahçe Ülker'in 2010'a kadar Avrupa Ligi'nde başarılı olma hedefi olduğunu ifade ederek, "Fenerbahçe Ülker'in gençlerle 2010'a kadar bu başarıyı elde edeceğini sanıyorum. Onun için 2010 yılındaki şampiyonaya Türkiye olarak, yeni yapacağımız salon ile talip olduğumuzu söyledik. İnşallah olumlu karar verirler. 2010'da Türkiye'de yeni salonumuzda böyle bir organizasyona talip olduğumuzu resmi olarak Bertomeu'ya ilettik" diye konuştu.

2 Haziran 2007
Yöneticimiz Mahmut Uslu da maçtan sonra yaptığı açıklamada Fenerbahçe Basketbol takımının 2010 yılına kadar Avrupa`da büyük başarı kazanacağını söyledi.

18 Haziran 2007
Tanjevic'in dünyanın bildiği bir basketbol adamı olduğunu söyleyen Aziz Yıldırım, "Türkiye'deki başarısının yanı sıra, Avrupa'da da başarılı olan bir Fenerbahçe yaratmak lazım. Kendisiyle 3 yıllık anlaşma yapıyoruz. Biz şampiyonuz, bundan sonraki şampiyonlukları da kendisinden bekliyoruz" dedi.

18 Haziran 2007
Yeni bir dönemin başlayacağını söyleyen Mahmut Uslu, "2 yıl sonra 12 bin kişilik salonumuz da olacak. 3 yıl sonra bu gençlerimizle Avrupa'da final oynayacağız. Tüm çalışmalarımız bu yönde" dedi.

I Would Do Anything For Love (by Meat Loaf)

And I would do anything for love
I'd run right into hell and back
I would do anything for love
I'd never lie to you and that's a fact
But I'll never forget the way you feel right now,
Oh no, no way
And I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that

Anything for love
Oh, I would do anything for love
I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that

Some days it don't come easy
Some days it don't come hard
Some days it don't come at all, and these are the days that never end
Some nights you're breathing fire
Some nights you're carved in ice
Some nights you're like nothing I've ever seen before or will again

Maybe I'm crazy, but it's crazy and it's true
I know you can save me, no-one else can save me now but you

As long as the planets are turning
As long as the stars are burning
As long dreams are coming true
You'd better believe it, that I would do

Anything for love
And I'l be there until the final act
I would do anything for love, and I'll take a vow and seal a pact
But I'll never forgive myself if we don't go all the way, tonight
I would do anything for love
Oh, I would do anything for love
Oh, I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that

I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that

Some days I pray for silence
Some days I pray for soul
Some days I just pray to the god of sex and drums and rock 'n' roll
Some nights I lose the feeling
Some nights I lose control
Some nights I just lose it all when I watch you dance and the thunder rolls

Maybe I'm lonely, that's all I'm qualified to be
That's just one and only, the one and only promise I can keep

As long as the wheels are turning
As long as the fires are burning
As long as your prayers are coming true
You'd better believe it, that I would do

Anything for love
And you know it's true and that's a fact
I would do anything for love, and there'll never be no turning back
But I'll never do it better than I do it with you. So long, so long
I would do anything for love
Oh, I would do anything for love
Oh, I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that
No, no, no, I won't do...

I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do that
I would do anything for love
Anything you've been dreaming of, but I just won't do...

But I'll never stop dreaming of you ev'ry night of my life, no way
I would do anything for love
Oh, I would do anything for love
I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that

Girl:
Will you raise me up? will you help me down?
Will you get me right out of this godforsaken town?
Will you make it all a little less cold?

Boy:
I can do that
I can do that

Girl:
Will you hold me sacred? Will you hold me tight?
Can you colourise my life, I'm so sick of black and white?
Can you make it all a little less old?

Boy:
I can do that
Oh no, I can do that

Girl:
Will you make me some magic with your own two hands?
Will you build and emerald city with these grains of sand?
Can you give me something I can take home?

Boy:
I can do that
I can do that

Girl:
Will you cater to every fantasy I got?
Will you hose me down with holy water, if I get too hot?
Will you take me places I've never known?

Boy:
I can do that
Oh no, I can do that

Girl:
After a while you'll forget everything
It was a brief interlude and a midsummer night's fling
And you'll see that it's time to move on

Boy:
I won't do that
I won't do that

Girl:
I know the territory, I've been around
It'll all turn to dust and we'll all fall down
Sooner or later you'll be screwing around

Boy:
I won't do that
No, I won't do that
Anything for love
Oh, I would do anything for love
I would do anything for love, but I won't do that
No, I won't do that

16 Temmuz 2009 Perşembe

Aldatma Sekansı

Ertam Eğilmez'in "Kırmızılı Kadın" filminden (belki orjinalinden de güzel) uyarladığı "Aşık Oldum"dan aldatma-terk edilme sahnesi...
----------------------------------------------
Ayse Kökçü : Yengeler dedin de aklıma geldi Haluk. İdeal kocama ilginç bir aşk mektubu okumak istiyorum.

Savas Dinçel : Selmacım, şimdi sana yazdığım aşk mektuplarını okumanın sırası mı?

Ayse Kökçü : Sırası... Tam sırası. Ay okuyamıcim Güzin, Allahaşkına sen oku.

Nevra Serezli : "Kartal bakışlım. Serçen seni çok özledi. Sıcaklığını hala unutamadım. "Bahar tomurcuğum" diyerek mememelerimi nasıl ısırmıştın. Sedatım benim. Ayrılalı daha iki saat olmadı. Asırlar kadar süren şu iki saattir, teninin sıcaklığını hala unutamadım. Sanki iki asırdır ayrı gibiyim senden. Dayanamacağım artık. Gel, gel diyorum sana. Vücudumda bıraktığın morlukları madalya gibi taşıyacağım. Hele o kalçalarının... a... a...". Ay burasını okuyamayacağım, çok terbiyesiz...

Erdal Özyağcılar : Allah Allah, ne kadınlar varmış meğer.

Feyza : Erkek milleti değil mi, en iyisi darağacında can versin.

Nevra Serezli : Sen ne diyorsun Şakir?

Şener Şen : Böyle tedbirsizlik yapılır mı? Yani rezalet yapılır mı?

Ayse Kökçü : Bravo Şakir. Ve o rezaletin sahibi, o rezil, hala utanmadan, bu masada oturuyor.

Savas Dinçel : Teesüf ederim Selma. İnsan bunca yıllık eşine rezil der mi?

Ayse Kökçü : Ve bu rezilliği benim on iki yıllık arkadaşım Tülay'la yapıyor.

Savas Dinçel : Bir kere on iki yıllık değil. On yıllık arkadaşı.

Ayse Kökçü : Aynı apartmanda, aynı katta oturduğumuz...

Savas Dinçel : Aynı katta değiliz. Üst katta oturuyor.

Ayse Kökçü : Sabah buluşuyor, öğleden sonra da mektup yazıyorlarmış birbirlerine.

Savas Dinçel : Abartıyorsun... Abartıyor... Buluştuğumuz günlerde değil, buluşmadığımız günlerde mektuplaşıyorduk.

Ayse Kökçü : Hem de benim odamda, benim yatağımın üzerinde şey yapıyorlarmış.

Savas Dinçel : Ben o mukaddes yatakta hiç bir zaman şey yapmadım. Her zaman salondaki divanda yaptım, aaa!

Külliyat Peşrevi : Selimiye ve Demirspor

Barad-Dur, İstanbul liglerinde macerasına başlamandan önce külliyatına bir önsöz yazdı.
-------------------------------------
İstanbul Süper Amatör ve 1. Amatör Lig Grupları Salı günü çekildi. Kesin bir tarih olmamakla birlikte Süper Amatör Ağustos ayının sonunda, 1. Amatör Lig ise bu tarihten bir hafta sonra başlayacak.

Bizi ilgilendiren iki takım vardı kura çekiminde. Birisi eski semtimizin takımı, Süper Amatör’deki Selimiye Spor, diğeri ise geçen sene 2. Amatör’de grubunda ikinci olarak 1.Amatör Lig’e çıkan çoğu maçını takip ettiğimiz Haydarpaşa Demirspor.

Gruplardaki rakiplerimizi tanıyalım.

Süper Amatör’deki temsilcimiz Selimiye Spor, 13’erli gruplardan biri olan 6.Grup’ta.

Gruptaki rakipleri; Küçükçekmecespor,Yoncaspor,Büyükçekmecespor,IGDAŞ,Reşadiyespor,Beşyüzevlerspor,
İstiklalspor, Karagümrükspor,Mahmut Şevket Paşa, Anadolu Hisarı, Kadırgaspor ve Erokspor.

Grupta İGDAŞ ve Mahmut Şevket Paşa aynı gruptan olmak üzere 1.Amatör’den bu sene yükseldi. İstiklalspor ve Yoncaspor da bu sene Süper Amatör’de mücadele etmeye hak kazandı. Fatih Karagümrük ise 3.Lig’den bu sene Süper Amatör Lig’e düştü.


Küçükçekmece Spor : 1911 yılında kurulmuş olan Küçükçekmece’nin ilk adı ; Süleymaniye Sirkeci idi. 1990 yılında Küçükçekmece’ye taşınarak bugünkü adını aldı. Uzun yıllar 2. ve 3. Liglerde mücadele eden kulüp grubun iddialı takımlarından. Her iki maçta zorlu olur.

Yonca Spor : 1967 yılında kurulan Yeşil – Beyazlı ekip Süper Amatör’e bu sene yükseldi. Kadıköy’ün takımı olan ekip, Futbol ve Basketbol dallarında faaliyet gösteriyor. Büyük ihtimal maçlarını Selimiye Stadı’nda oynayacaktır. Bu yüzden bizim için bir avantaj olabilir.

Büyükçekmece Spor : Grubun bir diğer iddialı ekibi Büyükçekmece geçen sene grupları 3.bitirerek 3. lige çıkma yolundan kıl payı döndü. Kırmızı – Mavili takım yine grubun iddialı ekiplerinden. Bu sene aldığı oyuncularla ne kadar iddialı bir ekip olduğunu da gösteriyor. Takımın teknik direktörü de tanıdık bir isim. Eski Galatasaraylı futbolcu Muhammet Altıntaş.

IGDAŞ : Hakkında fazla bilgimiz yok. Mavi – Beyaz renklerinden başka. Geçen sene 1. Amatör’de 10. grubu lider olarak bitirerek Süper Amatör’e yükseldiler.

Reşadiye Spor : Esenler ekibi Reşadiye Spor’un grupta pek iddialı konumu geleceğini düşünmüyorum. Geçen sene Süper Amatör’de 1. Grubu orta sırlarda bitirdiler.

Beşyüzevler Spor : 1991 yılında Seçkinler Spor Kulübü adıyla kurulmuş olan ekip 1998 yılında bugünkü adını aldı. Yeşil – Beyaz’lı Gaziosmanpaşa ekibi, geçen sene Vefa’nın ardından ikinci oldu. Ancak İl birinciliği müsadelelerinde Dikilitaş’a yenildiler. Grubun güçlü ekiplerinden.

İstiklal Spor : Süper Amatör’e bu sene çıkan bir diğer takım. Bakırköy’ün (Osmaniye) ekibi. 1921 yılında kurulmuş İstiklal Spor’un maçları keyifli olabilir. ”Mezarcılar” isimli bir taraftar topluluğu da var.

Karagümrük : 1926 yılında kurulmuş olan Karagümrük bu sene 3. ligden Süper Amatör’e düştü. Yıllarca 1. lig ve diğer profesyonel liglerde oynayan Karagümrük gerçekten de hak etmediği bir yerde. Ama onları Selimiye’de seyretmek keyifli olacak. Umarız seyircileri de gelir ve güzel bir ortam olur.


Mahmut Şevket Paşa : Adını eski bir Osmanlı sadrazamından alan sarı – siyah – lacivert renklere sahip Şişli ekibi, bu sene İGDAŞ’la beraber aynı gruptan Süper Amatör’e yükseldiler. Tam bir kapalı kutu...

Anadolu Hisarı (İdman Yurdu) : Geçen sene Beşyüzevler’le aynı grupta olan Anadolu Hisarı ligi 5. bitirmişti. Beykoz ekibi tehlikeli olabilir.

Kadırga Spor : Kadırgaspor da eski takımlardan.Seda Sayan’ın takımı mı desek acaba? Bordo – Mavili takım geçen sene Süper Amatör’de pek de başarılı bir sezon geçirmedi. Grupta pek iddialı olamayacak gibi.

Erok Spor : Kasımpaşa takımı olan Erok spor biraz meşhur bir ekip. Zamanında Recep Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin kulüpte futbol oynamış. Grupta geçen sene kötü bir performans sergilememişler.

Genel olarak takımların güçleri birbirine denk gibi. Oldukça çekişmeli bir lig olacak. İlk hafta Selimiye sahasında Yoncaspor ile oynuyor.

İlk Haftanın diğer maçları :
Karagümrükspor – İstiklalspor
Mahmut Şevket Paşa - Beşyüzevlerspor
Anadolu Hisarı – Reşadiyespor
Kadırgaspor – İGDAŞ
Erokspor – Büyükçekmecespor
Küçükçekmecespor (bay)

Gelelim 1.Amatör’deki desteklediğimiz Haydarpaşa Demirspor’a. Geçen sene 2. Amatör Lig 16. Grup’ta Tuzla Şifaspor’un ardından ikinci olarak, bu sene 1. Amatör’de oynamaya hak kazandı H.Demirspor. Bu sezon 1.Amatör’de yine 16. Grup’ta mücadele edecekler.

Gruptaki rakipler; Çavuşoğlu, Taçspor, Sultanbeylispor, Pendik Doğanspor, Dolayobaspor, Gümüşsuyuspor, Orhantepespor, İst. Darülaceze ve İcadiyespor.

Genelde Kartal ve Pendik civarından takımlar var bu sene. Çavuşoğlu, Orhantepespor ve İst. Darülaceze Kartal takımları. Doğanspor ve Dolayobaspor ise Pendik. Gruptaki diğer takımlar ise Beykoz, Kadıköy, Üsküdar ve Sultanbeyli’den. Bu sene, geçen seneki gibi (Tuzla, Şile ve Ömerli) çok uzak deplasmanlar yok. O açıdan daha fazla maç takip edebiliriz.

Taçspor ve Gümüşsuyuspor da Demirspor gibi bu sene 1. Amatör’e yükselen ekipler. Çavuşoğlu ve Pendik Doğanspor, geçen sezon 1. Amatör’de oldukça iyi performans sergilemişler. Bu açıdan şimdilik grupta en dikkat çekici ve dikkat edilmesi gereken takımlar.Maçlar başladığı zaman daha iyi analiz yapma şansımız olur.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Almaty Dağları

Kaldığım yerin karşısındaki dağlardan bir görüntü.
Molodejnaya Dağı.
Mütemadiyen kar var tepelerde.
Sabah güneş yükselmeden ve akşam güneş giderken bakınca, yeşil beyaz oluyor dağın rengi.

Efkan Şeşen'in türküsü geldi aklıma.

Elevit kara çamluk,
Kar yağar da tutturur.
Bu gaybana sevdaluk,
Ölümü unutturur.

Hey Gidi Vader!

Üç bölüm boyunca ve ne kadar yenilirse yenilsin devam eden Vader karizmasının bittiği anların figürleştirilmiş hali yukarıda. Nerde o "I find your lack of faith disturbing" derken galaksiyi altına kaçırtan adam, nerede bu. Ne oldum demeyeceksin...

14 Temmuz 2009 Salı

Giren Çıkan

Psikoloji bozmadan (!) küçük kız çocuklarını taciz eden adam (?) cezaevinde.

Bir şey olmaz Hüso.
Girdiğin gibi çıkarsın sen. Duacın olan zevzek bol.

Bizim duamıza gelince...
Giren çıkan sana olsun. Anca gidersin.

Fenerbasket.Com

Başka söze ne hacet...

Ben Sporcunun...

...İbrahim Kutluay gibi olanını severim.

Sembol olmayı bilmiş, bayrak adamlık için elinden geleni yapmış olanını...

Biz yanlış zamanda dünyaya gelmişiz. Maneviyatın ayağa düştüğü, "Ölürüm" diyenin, uğruna ölmeyi göze aldığını söylediği şeyden anında vazgeçmeyi düstur edindiği zamanlar bize göre değil.

"Büyük Kaptan"mış. Kalmadı artık onlardan. Olsa dükkan sizin...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Milli Mücadele ve Karikatür

Milli Mücadele Döneminden bir karikatür.
------------------------------
Gönül vermiş şu serseri,
"Zafer" isimli bir kıza
Kız diyor ki: Def ol geri
Ben aşığım ayyıldıza.

Sedat Simavi
Güleryüz dergisi
23 Haziran 1337 (1921)

Temmuz'un Ortası

Bundan tam bir sene önce şunları yazmışım:
Gündüz 41 derece, akşam ise fırtına, bora.
İstanbul'un havasına değişken derdik ama haksızlık etmişiz. Burada tabiat ananın adeta kıçı başı ayrı oynuyor.

Bir sene sonra, değişen bir şey yok. Videoda da görüldüğü üzere, Temmuz ayında fırtına çıktı. Güneş yok, rüzgar alabildiğine, kum ve toz gani.

Nasıl yaz ayı bu? Ne biçim memleket burası? Ne işim var lan benim burada?
(Arka fon olarak "Bir Başkadır Benim Memleketim")

A Fistful Of Dollars

Dün akşam "A Fistful Of Dollars"ı bir kez daha izleyeyim dedim. Haşmet Babaoğlu; Sergio Leone'nin meşhur serisinin, Baxter'ıyla, Rojos'uyla, Marisol'uyla en sinir bozucu filminin, en sevdiğim karakteri olan Piripero'ya, hafiften benziyor mu ne?

Yalnız, Lee Van Cleef olmadan da bu filmlerin tadı yok. Hey gidinin Coloneli.

Perde Açılıyor : 3. Lig


Müzikaldeki gibi...
Türk Futbol Aleminin rengi, amatör küme ve üçüncü lig "Hisseli Harikalar Kumpanyası" gibi, açıyor perdesini açıyor.
Barad-Dur da geçen sene kaldığı yerden devam ediyor bu sezon da.
-----------------------------
Bunalım içinde geçen bir buçuk ay sonrası, nihayet özlem bitiyor. Önce Süper Lig fikstürü belli oldu. Gidilecek deplasmanlar belirlendi tabii hemen. Ağustos bekleniyor dört gözle.

Tribün sevdamızın profesyonel kanadı böyleyken bir de işin amatör tarafı var elbette. Eski semtimizin takımı ve tribünlerine, genelde Fenerbahçeli kardeşlerimizin takıldığı Üsküdar Anadolu’nun 3. Ligteki grubu da belli oldu:

Anadolu Üsküdar 1908 Spor
Beylerbeyi A.Ş.
Maltepespor
Y.Bosnaspor ( Kartal Belediye Spor)
Darıca Gençlerbirliği
Düzcespor
Gölcükspor
Orhangazispor
Ankara Demirspor
Keçiörengücü
MKE Kırıkkalespor

Y.Bosnaspor’u Kartal Belediye Spor satın aldığından dolayı bu isimle yer alacak. Bu olay benim kadar, müzmin Kartal sevdalısı ve Maltepe düşmanı Canarino’nun da hoşuna gitmiş olmalı. Dört gözle beklediğim maçlardan biri.

Grupta, eğer Fenerbahçe’den fırsat bulabilirsem gitmek istediğim maçlar var. Üsküdar Anadolu maçları harici Ankara Demirspor’un İstanbul’da oynayacağı maçlara gitmek istiyorum. Malum amatör kümeden gelen bir Demirspor sempatimiz var. Gidebildiğimiz maçların raporu da yer alır mutlaka buralarda…

Bu arada unutmadan; Salı günü Süper Amatör ve 1. Amatör Liglerin grupları belli olacak.Ona da burada değiniriz.

12 Temmuz 2009 Pazar

Lela Tsurtsumia

1969 doğumlu Gürcü şarkıcı. Türkiye'de çok ilgi görünce Lazca bir albüm yapmış, gayet de güzel olmuş. O albümde Türkçe söylediği şarkı "Koçari" şurada. Bunun yanında albümün asıl şarkısı "Chuta Chani" yani "Küçük Laz".

Uzatmayalım. Güzel albüm, güzel şarkılar. Unutmadan, Lela'nın internet sitesinin de oldukça orjinal bir tasarımı var.

Rahmetli Kazım Koyuncu geldi aklıma. Nur içinde yatsın...
"Ben seni sevduğumi da dünyalara bildurdum"

Geleceğe Dönüş II

Geleceğe Dönüş Serisi'ni, hangi kanalda görse çakılan; ya da belirsiz aralıklarla oturup, bizatihi dvd'den izleyen bir neslin mensuplarıyız.

Tabii filmlerin içinde, ikincisinin özel bir yeri var. İşte bu ikinci filmde, Marty'nin ve Doktor'ungeleceğe gittiklerinde gördüklerine dair bir liste var aşağıda. "Görünenlerin hangisi oldu, hangisi olmadı" listesi. Buyrun.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Yine... Geçmiş Zaman Olur ki...

Fotoğraf Kırık Plaklar sitesinden.

Soldan sağa; Yusuf Nalkesen, Müzeyyen Senar ve Zeki Müren.

Fuck You Very Much (by Lily Allen)

Look inside, look inside your tiny mind
And look a bit harder
Cause we’re so uninspired
So sick and tired
Of all the hatred you harbor

So you say it’s not okay to be gay
Well I think you’re just evil
You’re just some racist who can’t tie my laces
You’re point of view is medieval

Fuck you, fuck you very very much
Cause we hate what you do
And we hate your whole crew
So please don’t stay in touch

Fuck you, fuck you very very much
Cause your words don’t translate
And it’s getting quite late
So please don’t stay in touch

Do you get, do you get a little kick out of being small-minded?
You want to be like your father
It’s approval you’re after
Well that’s not how you’ll find it

Do you, do you really enjoy living a life that’s so hateful
Cause there’s a hole where your soul should be
You’re losing control of it
And it’s really distasteful

Fuck you, fuck you very very much
Cause we hate what you do
And we hate your whole crew
So please don’t stay in touch

Fuck you, fuck you very very much
Cause your words don’t translate
And it’s getting quite late
So please don’t stay in touch

Look inside, look inside your tiny mind
And look a bit harder
Cause we’re so uninspired
So sick and tired
Of all the hatred you harbor

Fuck you, fuck you very very much
Cause we hate what you do
And we hate your whole crew
So please don’t stay in touch

Fuck you, fuck you very very much
Cause your words don’t translate
And it’s getting quite late
So please don’t stay in touch

10 Temmuz 2009 Cuma

Fenerbahçe Boksörü : Zeki Müren

"Düğün Gecesi" filmine dair şunu yazmıştım aylar önce:

"Bir yerden bulabilirseniz, mutlaka izleyin bu filmi. Onca yazdık ama eksiği var, fazlası yok. Unutmadan, Zeki Müren’in boks antrenmanı yaptigi salonda calışan bir sporcu ve üzerinde Fenerbahçe formasını göreceksiniz. “Fenerbahçe ve Türk Sineması” denince listeye girecek sahnelere bir tane daha çentik…"

Yazının tamamı da şurada

Bahsettiğim o sahnenin fotoğrafını buldum GittiGidiyor'da. Hemen çöktüm siparişe.
Mesut Bahtiyar, adamı oyar.