21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yavşaklık

Meclis'te milletvekilleri kavga edince "Memleketi idare edeceğinize birbirinizi yiyorsunuz. Ayıptır!" diye sinirlenmeyen vatandaş yoktur herhalde. Bu adamların ara sıra birbirine sille tokat girmesinin sebebi kibar hitaplar değil. Kürsüye doğru ya da kürsüden doğru "Lan!" ile başlayan herhangi bir cümle, orta dünyadaki orklarla goblinleri birbirlerinin üzerinde gösteren sahnelere benzer haller doğuruyor milli iradenin kâbesinde. Daha 60 küsur sene önce, bugün bir kez daha andığımız Başbakan Recep Peker'in Adnan Menderes'e kürsüden "Psikopat" demesi gibi..

Hadi onlar mebus! Memlekette aydın geçinenin hali de ortada.

"Türk halkının arabesk yavşaklığından utanmak" çıktı başımıza.

Yarın, öbür gün, Türk halkının parantezinde, pop, caz, rock, metal, vs. vs. türlerinden birini alıp arkasına da küfür serpiştirerek "müzik" mi tartışacağız? Aşağıdakilerden hangisi Türkiye'de yoğun şekilde yaşanmaktadır?

a. Arabesk Müzik Yavşaklığı
b. Pop Müzik Pezevenkliği
c.
d.
eeeh!


Birisi de çıkıp, "Arabesk Müzik" olgusunu porno filme benzetti. Sansürleyiniz efendim. Madem porno kanallar sansürleniyor. Arabesk de sansürlensin. Yeter ki torunları "hasbelkader" arabesk dinlerse, müstehcen bir film seyretmişler hissine kapılacak ve üzüntüsünden kahrolacak o muhterem insanın içi rahat etsin.

Arabesk nerede başlar? Nerede biter? Nerede sadece bir müzik olmaktan çıkıp, ucube bir hale gelir? Dahası, bu diğer başka müzikler için de geçerli değil midir? Kendini bu akıbetten sıyırabilen müzik türlerinin diğerlerine nazaran değişiklikleri nedir?

Bunları tartışmadan:
Sen arabesk mi seviyorsun? Yavşaksın o zaman.
Sen? Pop mu? Vay şerefsiz.
Sen? Caz mı dedin? O ne lan?
Sen gel. Sanat müziği ne demek? Şorolo musun sen?
Seni kıyafetinden bildim. Metal. Siktir.
diye coşmak neyin nesi?

Ondan sonra bu ülkede insanlar neden birbirine giriyor? Neden tahammülsüzlük had safhada? Neden gak? Neden guk?

Siz daha "ruhun gıdası" dediğiniz şeyde bile "Konçertodan sonra beni olduğun yerde bekle. Bütün orkestrayı toplayıp, siktiricem seni. Biz klasik müzikçiyiz oğlum. Bu viyolonseli görüyor musun? Sana girsin" hallerine düşüyorsanız, sizden yarım porsiyon aydınlık bile olmaz! Ne kutuplaşma aşkıymış arkadaş. Bir sayımlık nüfus verdik, hala bitmedi.

Çözüm önerisi mi? Aşağıda...

Taraftar - Yönetici - Topçu


Çizgiden Çıkaran isimli blogun sahibi, NtvSpor'un da müstesna yazarı Barış Gerçeker "Topçu dediğin..." başlığıyla bir yazı yazdı. Ben de üzerine bir yorumlar karaladım. 4096 karakter sınırına takıldık. Tümünü gönderebildim mi, bilemedim. O sebeple buraya da alayım, Han Duvarları büyüklüğündeki yorumu. Yazıların olumsuz olan hiçbir noktası blog sahibine yönelik değil. Blog sahibi biliyor ama yine de bildireyim dedim.

--------------------------------

Bence sesi çıkan, meydanda olan, öyle ya da böyle "Ne diyor acaba?" diye merak eden insanlar söylediği zaman sorun daha büyük oluyor.

Her Türk'ün asker, sıhhi tesisatçı, oto tamircisi ve teknik direktör doğduğu konusunda konsensüs var, kabul… Ama bunu bir kere söyledikten sonra, süreç içerisinde dönem dönem tekrarlamak da başka şeyleri meşru kılıyor, esas sorumluların farklı bahaneler üretmesine yarıyor.

Olayı futbol genelinde ele alacak donanımım olmadığım için, Fenerbahçe özelinde izah etmeye çalışayım.

Bir Mahmut Hanefi mevzuu yaşandı mesela. Kendi tribünlerinden tepki yediği için yaşadığı moral bozukluğu, ilerleyen zamanda oynadığı az sayıda ve kötü performanslı maçlar için de “geçerli bir özür” teşkil etti, tuhaf bir şekilde. Evet, ortaya çıkan “yuuh”lu durumu hepimiz kınadık ama bu muydu yani?

Onun ve diğer “hassas yerleri yara alan” futbolcuların bu denli zayıf olması ve iyileşmelerinin (?) uzun sürmesi, bir önceki yorumda eksik şerh koyduğum “Zaten bunlar kimseyi beğenmez” yargısından kaynaklanıyor biraz da.

Alaturka kafa yapısındaki sporcu, amiyane tabirle, bundan yüz buluyor ve “Oynamıyorsam sebebi var” hallerine giriyor.

Yine alaturka düşünen yönetici ise, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem “kumaşı iyi” kontenjanından gelmiş ama “taraftar yüzünden” (!) iyi elbise çıkaramamış oyuncunun sorumluluğundan kurtuluyor, hem de iyi oynadığı takdirde terzisini kendisi göstereceği futbolcu için “Madem oynamıyor, seneye ya da ondan sonraki seneye ücretini ona göre ayarlarız” fikri güdüyor.

Algı konusunda hemfikirim… “Taraftar” denince akla, sabahleyin hep birlikte evlerden çıkarak, trenle Söğütlüçeşme’ye gelip, stadyumda toplanan 30.000.000 kişiden müteşekkil bir topluluk geliyormuş gibi yorumlar yapılıyor. Zaten tam da bu yüzden artık “Hiçbir şeyi beğendiremiyoruz” demekten vazgeçmek lazım. Memleket çapındaki meskûn mahallerde vatanla beraber Fenerbahçe’yi de masada kurtaran insanların ne dediği hiçbir yöneticiyi ve sporcuyu, doğru bellediği yoldan çevirmiyor çünkü. Daha doğrusu, olan biten şeylerde o insanların ne yöneticilerden, ne de sporculardan daha fazla payı var. Keşke aksi olsa, keşke kamuoyu diye bir mefhum olsa, keşke o efkâr-ı umumiye bilinçli ve etkili olsa ama yok işte.

Mustafa Kemal Paşa ve diğer komutanlar Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephe hakkında hararetli hararetli tartışıyorlarmış. O sırada harita gelmiş. İsmet Paşa’nın da bir alışkanlığı varmış. Ne zaman harita önüne gelse, sürekli cebinde taşıdığı pergeli çıkartıverirmiş. Bu sefer de aynısı olmuş, haritaya eğilmiş. Mustafa Kemal Paşa da bunu görünce “Dur İsmet, şimdi pergeli bir kenara bırak” demiş. Teşbihte hata olmaz, bu cehalet cephesini eleştirirken, ne zaman önümüze taraftar gelse pergeli batırmaktan vazgeçmemiz gerek. Taraftar denen insanlar milyon tane adam, milyon tane fikir olarak bir kenarda duruyor. Onları işe yarar fikirleriyle ya da ukalalıklarıyla bir köşede bırakmak lazım. Bırakmadığımız müddetçe yönetimleri ıskalıyoruz.

Birileri orada sürekli sözler veriyor. Üç sene şampiyonluk, diyor. Dünya yıldızları gelecek, diyor. Gelmeyecek denen adamları getireceğiz, diyor. Başarılıyız çünkü Galatasaray’ı ve Beşiktaş’ı 10 puan geride bıraktık, diyor. Diyor da diyor, diyor da diyor. Sonrasında, daha yeni ay, son dördüne dönmeden bunların tam tersini söylüyor.

Aziz Nesin’den okuduğum bir Karadeniz fıkrası gibi.

Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp,“Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

E şimdi Süpermen’e, “İki dakika yere insene, sana bir şey danışacağım” deyip de sormazlar mı; “bir tarafta, her şeyin en iyisini kendi bildiğine inanan ama icraata gelince eli ayağı kilitlenecek zararsız adamları mı söylemek lazım; yoksa bizzat işin başında olup da “Tetumsa tetum” diye yalan üstüne yalan söyleyenleri mi?”

Ya da şöyle sorayım:

Siyasi iktidar, memur / emekli maaşlarına zam yapacağını açıklasa ve aradan on gün geçtikten sonra “Şaka lan şaka… Bütçede para mı var?” deyip, vazgeçse kimi eleştirmek gerekir? Kahve köşesinde ajans haberi dinlerken Cem Karaca’nın “Bindik Bi Alamete” şarkısındaki gibi “Bu işler böyle olmaz” diyen üç beş tane başbakanı mı (!) yoksa hesapsız iş yapan icra makamını mı?

Velhasıl bana biraz samimiyetsiz geliyor bu işler. Orada kodamanlar semirerek dururken, halka “Bilinçlensenize lan” demek gibi geliyor.

Bir başka Aziz Nesin ile bitireyim.

Recep Peker, başbakanlığı sırasında bir yurt gezisindeyken yolu bir kimsesiz çocuklar okuluna düşmüştü. Başbakanı görmek için köylüler de okula gelmişti. Düzenlenen törende, öğrencilerden biri, kendisine önceden öğretildiği üzere, okula yardım sağlamak için, kimsesiz çocukların unutulduğunu söyledi.

Recep Peker hemen,

- Bu memlekette kimsesiz yoktur, dedi, vatan ananızdır, biz de babanızız…

Arkada duran köylülerden biri yanındaki köylüye Recep Peker’i göstererek,

- Demek, anamızı… ağlatan adam buymuş! Dedi.

Partililer seçim propagandası için gittikleri bir kasabanın kahvesinde oralılarla konuşmuşlardı. Yaşlıca bir köylü, partililerden birine sokulup, ona yavaşça,

- Bey, dedi, senin sözlerin bana yakın geldi. Ondan ötürü sana bişey danışacağım. Şu sosyalizm dedikleri nedir, bana anlat. Oldum olası bizim hükümetler sosyalizmi kötüler. Bizim hükümetler kötülediğine göre bu sosyalizm iyi bişey olacak… Anlat şunu hele!

Köy kahvesinde toplanmışlardı. Köye o gün gelen tahsildar da aralarındaydı. Köylünün biri cebinden köylü cıgarası paketini çıkarıp tahsildara uzattı. On beş lira aslî maaşlı tahsildar da cebinden bir Amerikan cıgarası paketi çıkararak,

- Köylü kullanmam, dedi.
Cıgarayı uzatan köylü,

- Sert mi geliyor, yoksa kalın mı? diye sordu.

Bu Ülkede Kadın Basketbol Ne İşe Yarar?



Şimdi şu yukarıdaki ve aşağıdaki şekil vaziyetleri Çankaya'da düşünün. Fena mı olur? Ne münasebet. Müthiş olur.

Ama hiç olur mu? Olmaz. Neden olsun?

Vay efendim Cumhurbaşkanı çağırmıyor da, falan da fişmekan da, ıvır da zıvır da, zart da zurt da...

E sen kendini davet ettir.

Madem memleketin aydınlık yüzüsün, git göster o yüzü.

Yıllar yılı bir tane kadın basketbolcuyu, sosyal sorumluluk projelerinin içinde hatırlamıyor oluşumuz "yapmamaları" yüzünden olmayabilir ama reklamı nerede bunun? Hayrat açmıyorsunuz, bir sporu çekilir hale getirmeye çalışıyorsunuz. Elbette her tarafta döndürülecek bunun bilgisi. Ama o da yok.

Hadi bu işin ülkesel boyutu... Ya Fenerbahçe'nin iletişim kanallarına ne demeli? Diana Taurasi'yi almışsın, takıma getirmişsin. Sonra? Hiç.

Fenerbahçe Kart, Fenercell ve FB TV'nin Zonguldak'ta olması ya da Fenercell Kupası'nı teknik heyetin kazanması daha mühim tabii.

Al birini, vur berikine, çın çın ses gelsin.

18 Temmuz 2010 Pazar

Fenerbahçe'de Yalan Rüzgarı

Zaten bu başlıktaki hissimiz uzun zamandır vardı ama sevgili MCD'nin blogunda yakaladığı iki ayrı beyanattan sonra iyice pekişti.

Yıllardır birbirlerinin peşinden çevirdikleri entrikalarla televizyon ekranında arz-ı endam eden yukarıdaki kadroyu kadın erkek, çoluk çocuk demeden Fenerbahçe yönetimine getirsek, bundan daha kötü manzaralar veremezler herhalde.

Son marifetin ne olduğunu merak ediyorsanız, "Buyrun Buradan Bakın"

Ben kahkahalarımı dakikalardır tutamıyorum. Bakalım sizin tepkiniz ne olacak?

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kenan Onuk

Klasik cümle; zaman çabuk geçiyor.

Üç gün önce, Kenan Onuk olmadan yaşadığımız beş yılı geride bırakmışız.

Suyu çıkarılan "80'lerde çocuk olmak" listelerinde gözüm hep onu arar, durur.

Kenan Onuk bizim kuşaklar için başka bir insandı. Hayatın bambaşka zamanlarında, bambaşka bir hayattı. Hangi sporu sevdiysek, hangi sporda neye bağlandıysak, onun bir payı vardı.

Tadı damağımızda kalmış çok az 90 dakika yaşadık. O da bir tanesiydi işte. Nur içinde yatsın.

Söz Uçar, Yazı Kalır

Tarih, 8 Haziran 2005.

Haberin tümü burada.

Başlığa konu olan bölümse şurası:
"Altyapı`dan rahatsızım. Perşembe günü kulüpte toplantı yapacağız. Yurtdışından bir hocayı altyapı`yı düzeltmesi için getireceğiz. Altyapı`yı sıfırdan planlayacağız. Altyapı`da eksiklik, öğretmenin olmaması. Sporu bırakmış kişileri alıp gençlerin başına koyuyorsunuz. Bu insanlar da zamanında eğitim görmemiş. Bu yüzden onlarda belli bir yere kadar götürebiliyorlar. Bu yüzden altyapı`ya yabancı üç beş öğretmen getirip gençlerimizi onlara teslim edeceğiz."

Okurken ağlayası geliyor insanın. "Hakikaten kurumsal oluyoruz galiba" diye düşünüyor... Ve 20 gün sonra, yukarıdaki Joop Lensen ile anlaşılıyor.

Ve şimdi... Açıp bakıyoruz resmi sitenin ilgili sayfasını.

Sporu bırakmış kişiler bir anda değerlenmiş olsa gerek. Zaten Lensen'in macerası da uzun sürmemişti.

Ha bir de şöyle bir şey var 2005 tarihli haberde:
"Ben Pendik olayından sonra gitseydim Fenerbahçe bu tesisleri yapamazdı. Üç şampiyonluk yaşadım, bunu söylemiyorum. Burada önemli olan istikrardır. Daum ile iki kere şampiyon olduk. Daum`la iki yıl anlaşma yapılmıştır. Daum iki yıl daha buradadır. Biz ona destek olacağız. Bu Fenerbahçe`de bir ilktir. Göndermek kadar kolay bir şey yok. Önemli olan istikrarı sağlamaktır."

Yaa öyle işte!

Stad, Samandıra için size teşekkür ederiz.

Body Worlds'e Bir İki...

Gittik, ceset gördük geldik. Serginin özeti bu.

Tophane'de kocaman bir alanda muhtelif organların ve merhum şahısların sergilendiği Body Worlds, bu işin meraklıları için muhteşem bir yer. Hamile aday adayı kadınlardan tutun da, "Vücutta neler oluyor lan" diyen amatörlere kadar herkesin saatlerini geçirebileceği bir sergi.

Nispeten sakin bir günde ve saatte gitsek, belki biz de fazlaca vakit geçirebilirdik ama cumartesi öğlen vaktinde her malzemenin başında 5-10 kişi olunca hemen her şeyi teğet geçip, 20 dakikada falan turu bitirdik. Sonrasında bir yerde oturalım diyerek, Tophane, Karaköy, Galata, Eminönü istikametinden Taksim'e çıkıp, Çiçek Pasajı'na çöktük. Önce ceset turlayıp, sonra rakı, beyaz peynir, kavun yani. Enteresan bir hafta sonu oldu.

Sergi çıkışına bir de defter koymuşlar, ziyaretçilerin yazması için. Biz de yazdık; "Body Worlds sergisinin her tarafta takdir olmuş bulunan asarı mesaisini işitmiş..." şeklinde devam eden bir kaç cümle.

Bir de Gunther von Hagens adındaki sergi sahibinin kocaman resimleri vardı çıkışta. Uyanamadım önce, Barad-Dur'a sordum, "Kim lan bu? Aynı Ciguli'ye benziyor" diye. Herif gülünce neyse de normal haliyle korku filminden fırlamış gibi. Kesse kesse bu keser zaten zürafayı falan. Evet, sergide yukarıdaki at ile kocaman bir zürafa var. Sırf onların başında geçirdik içerideki zamanı zaten. Uzun lafın kısası, değer mi? Değer sanki.

Fazla Sakız Çiğneyince...

Neslihan Darnel'in Vatan gazetesinde verdiği röportajdan bir bölüm var aşağıda. Başka bombalar da var ama burayı okuyunca nutkum tutulduğu için devamını getiremedim.

Fazla sakız çiğnemenin gaz yaptığına dair bir takım söylentiler duymuştum ama şu konuşmadan sonra, "hakikaten doğru olabilir mi?" diye düşünmeden edemiyorum.

Buradan dünya üzerindeki bütün sportif federasyonlara sesleniyorum! Eğer birilerine ödül verirken Neslihan'ın serdettiği kriterleri değerlendirmeye almazsanız, yakarız binalarınızı.

Tabii bu yaklaşıma göre ödül alan yabancı oyuncuya, bir seneden az olmamak üzere yurt dışına çıkış yasağı da konmalı. Ya da gitmeden önce Neslihan Darnel'den izin alsınlar. O da olabilir bak!

* F.Bahçe Acıbademle oynadığınız final serisinde çok iyiydin. Ama ödül almadın. Bunu nasıl yorumluyorsun?

Benim ödül almamam önemli değil. Ama Avrupa Ligi ve Dünya Şampiyonası öncesi milli oyuncular onore edilebilirdi. Mesela Gamova 3 ödül aldı da ne oldu? Rusyaya döndü.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Gel Efendim!

Huri gibi yürür gelir yarim salını salını
Bin kere sarsam da doymam ince belini belini
Bal akar dilim emerken tatlı dilini dilini
Sensiz hastayım ümitsiz lokmanım ol
Gel gel gel gel gel gel gel gel gel
Gel efendim gel gel gel lokmanım ol gel
Gel efendim gel gel gel sultanım ol gel

9 Temmuz 2010 Cuma

Okul Açık C Blok Kapalı

Türkiye tribünleri görüp görebileceği en onurlu direnişlerden birisini yaşamaya devam ediyor.

Grup CK ve Vamos Bien'den sonra, 1907 ÜNİFEB de tribün faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

Açıklamanın tamamına şuradan ulaşmak mümkün.

Üzerine yazılabilecek yorumu ise PVH yazmış.

Yorum kısmında bir de ek var.

"Kimse kusura bakmasın da hiç kimse birkaç psikopatın keyfiyle mücadele etmek zorunda falan değil. İnsanların hayatları, çocukları, eşleri, hayalleri var. Kimsenin bir tane psikopatın copuyla hastanelik olmak, üç tane zengin padişahın el hareketiyle karakollarda sürünmek gibi bir vazifesi yok. Tamamen tribünden çekilmemelerine bile şaşırıyorum ben esasında"

Başkaca söze gerek yok.

İdeoloji (by Umut Sarıkaya)

Osman - Bir Deli Oğlan

"Sizler hep böylesiniz! Daha ne kadar zaman, bu ülkede yapılan her iyi şeyin temeline dinamit koyup uçuracaksınız?"

Çok güzel bir kısa film olmuş..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Body Worlds

Merhumları almışlar, mumyalamışlar, sıraya dizmişler. Biz de Cumartesi günü, güneşin alnında sanatsal etkinlik yapıp, sergiye gideceğiz.

Yaklaşık bir ay önce Selahattin Duman uzun uzun yazmıştı gittiğini ve gördüklerini. Ondan daha iyi yazamayacağımıza ve yazan başkası olamayacağına göre buradan buyuralım.

Pazar günü kültür ve sanat etkinliği gezisi

Orijinal Vücut Dünyası Sergisi’nin öğrettikleri..

Empresyonist ressamlara şok! Böyle bir akım yok!

Pal Sokağı Çocukları

Kurumsallık, dünya kulübü olmak, "Hataları olabilir ama kantara koyarsak sevabı fazla çıkar", "Her şeyi Fenerbahçe için yapıyor. Siz nankörsünüz" vs. vs. vs.

Bunları duymaktan gına geldi.

Ortada milyon tane dalkavuk gezerken "Yanlış var" demek için ya adamda yürek dediğin taştan olacak, ya da dehşetli enerjik. Bizimkisi taştan değil çok şükür, fakat enerjik de değil.

"Bu nasıl giriş lan?" diyeceklere "Takat kalmadı" diye cevap vermek durumundayım. Yine de bu durum, savaşacak insanlara elimizden gelen desteği vermemize, duayı etmemize mâni değil.

"Arsamızda yeni bir stad, içinde ise bizden yani Fenerbahçemizden çok uzak yoz ve endüstriyel bir oluşum var. Bu oluşuma karşı direneceğiz." diye başlayan "Pal Sokağı Çocukları" inşallah başarır.

Cem Karaca'dan gelsin..

Felek çetesini topladı, geldi.
Gelmedi hiç senden ses kara bahtım.
Kırıldı direğim, batıyor gemim,
Hala poyraz gibi es kara bahtım.

En zorlu günlerde sıkılmaz iken,
İşkenceye vursan bükülmez iken,
Aslana kaplana eğilmez iken,
Dedirtme çakala pes kara bahtım.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Güzele Güzelleme

Yaz tümden gelmişken ve bu kadar özlemişken, hiçbir şey yazıp çizesi, hatta yapası gelmiyor insanın; belki güzelce bir şiir dinlemekten maada.

Selçuk Yöntem'in de burada seslendirdiği Cemal Süreya şiiri, Güzelleme.

----------------------------------

Bak bunlar ellerin senin, bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte, akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok, vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

İşe bak sen, gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda, yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte, çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya

Sen asıl bunlara bak, bunlar dudakların
Bunların konuşması olur, öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık, vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış, seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

Afrika'dan Apaçi Manzaraları

Ne var lan o kupanın dibinde?

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Kunduram Sandukam

Erkek Kızlar - 2

Geçenlerde ilk bölümünü yazdığımız hikayenin son kısmı.
Reşad Ekrem Koçu'dan..

------------------------------

Vakanın aslı şuydu; asırlarca sürecek cemiyet yaralarından biriydi:

Aksaray'da Muradpaşa Camii'nin imamı Hafız İlyas Efendi'nin iki karısı vardı. Altmışını aşmış olan imam efendinin hali vakti yerindeydi, vücut yapısı da çok sağlamdı, damızlık koç, boğa gibiydi. Şeriat da dört nikaha kadar izin verdiği için gönlü bir körpe kız arzulamış, mahallesinden fakir bir eskicinin henüz on üç-on dört yaşında bir çocuk olan Hatice adındaki dilber kızını üçüncü zevce olarak almış ve sineyi muhabbetine çekmişti.

Kızın kadın çizgileri henüz gelişmemişti, göğsü topluca bir oğlan göğsünden farksız, hemen dümdüz olan Hatice'yi dedesi yerinde bir adamla evlendirmek o eski çağların tabiî görülen münasebetsizliklerindendi. Narin, zarif, güzel Hatice eskicinin kulübesinden imamın evine boynu bükük bir mor menekşe gibi gelin gitmişti. Esir pazarından alınmış bir cariyeden farksızdı. Daha haftasında üç kadın hamama giderlerken, iki yaşlı ortağı hamam bohçalarını cariyelerinin değil, Hatice'nin koltuğuna vermişlerdi.

Evlendiğinin ilk ayı içinde, belki o hamam günü, giderken yahut dönerken, belki başka bir gün komşu gezmesinde, çarşı alışverişinde ve yine iki ortağının bir adım arkalarında halayık gibi yürürken yolda Yeniçeri Zehir Ali'yle karşılaşmışlardı.

Zehir Ali'nin kara kara gözlerinin bakışı gönül evi talan eden yıkıcı Tatar akıncıları gibiydi. Küçük güzel Hatice'nin yaşmak altınca alevli bakışı bu şahin başlı, koşarlı, uçarlı, baldırı çıplak yalınayaklı bekâr uşağının gönül evi çatısını tutuşturuvermişti.

Göz göze geldikleri anı, yine Edirneli Nazmi'nin bir beyiti anlatır:
"Gönlüm karasın aç, ey yüzü ak;
Gel, su gibi bir benden yana ak"
demişti.

Hatice'nin o gece rüyasında genç ve güzel yeniçeriyi gördüğü muhakkaktır ve gözlerini açtığı zaman, Zehir Ali'nin karanfil bıyıklı dilber yüzü yerine altmış beşlik imam efendinin gülyağı kokulu çember sakalını görmek herhalde korkunç tecellidir.

Bu karşılaşmanın ve ateşli bakışmanın üstünden çok geçmedi, iki gün sonra Muratpaşa semtinde bir haber çalkalandı. Bir yeniçeri neferi İmam Hafız İlyas Efendi'nin küçük güzel karısını kaçırmıştı.

İmam efendiyle beraber mahalle namusu da şahlanıverdi; semtin ileri gelenleri arkalarına taktıkları 1.000'den fazla Aksaraylı ile Paşakapısı'na giderek ırz ve namus davasında bulundular, vakayı anlattılar:

- Irzımız, namusumuz yeniçeriye emanetken Müslüman'a bu ihanet ve şenaat olur mu?

- Kaldı ki, bir veziri alişanın camiinde imam olan suheladan bir hafızı Kuran'ın ehli, helali ola...

- Devletli Vezir!.. Hacı Bektaş Ocağı'nın namusuna dahi kara çalmış şeririn eşeddi siyasetle hakkından gelinsin!..

- Ve hem dahi o kahpenin cezasını veresin!..
dediler.

Sadrazam Koca Sinan Paşa'ydı. Kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen, bir koca kallaş, gaddar, zalim, kanlı adamdı, son derecede kurnazdı; ırz ve namus meseleleri üzerindeki titizliğinden değil, kadın kaçıran garip bir yeniçeri neferini buldurup derhal idam ettirmek suretiyle halk arasında nam salmak için vakaya aşırı alaka gösterdi:

- Müslümanlar, sakin olun, ben onları bulur ve gereği gibi haklarından gelirim! Şu sakalımızı din ve devlet yolunda padişahımıza ve padişahımızın siz kullarına hizmet ile ağarttık, benim zamanımda şeri şerife karşı gelir ırz ve namus uğrusu yaramazlara aman yoktur!.. Hele şimdi dağılın!.. dedi.

Ferhad Ağa ise, genç kadının kocası Hafız İlyas Efendi'den başladı:

- Karını kaçıranın bir yeniçeri olduğunu nereden biliyorsun? diye sordu.

İmam sıkılarak anlattı:

- Sabah namazına camiye gittim, evden çıktığımda iki büyük zevcem ve iki cariye uyurlardı, o gece Hatice'nin odasında olduğumdan yalnız o uyanıktı, beni kapıdan uğurlarken "Varayım ablalarımı namaza kaldırayım" dedi, namazdan eve döndüğümde ise Hatice'nin benim ardımdan sokağa çıkıp kaçtığını öğrendim. Vaka mahalleye yayılınca Sarac Hasan geldi, benimle mahrem görüşüp, "İmam Efendi, bu sabah namaza geç kaldım, koşa koşa gelirken, bir avrat gördüm, bir şahbaz yeniçerinin peşine takılmış giderdi, ne olsa gerek diye merak ettimse de namaz vakti geçeceğinden peşlerine düşmedim, sonra senin hatununun firarını işittiğimde bildim ki, yeniçeriyle giden odur; karanfil bıyıklı, yirmi yaşlarında gayetle nümayişli delikanlıydı" diye nakletti...

Bunun üzerine Yeniçeri Ocağı'nın vukuat defterinden yaramazlık ve uygunsuzluklarıyla tanınmış yüze yakın yeniçerinin isimlerini çıkarttı, hepsini takip ettirdi, çoğu evvela görgü şahidi saracın tarif ettiği adama benzemiyordu, bu meselede hepsi temize çıktılar.

Yeniçeri kılığına girmiş bir serseri olmak ihtimaliyle koca şehir semt semt, karış karış arandı; bekâr odalarına, hanlara, bütün şüpheli yerlere baskınlar yapıldı. Halleri şüpheli 500'den fazla kadın toplandı, imam efendinin diğer iki zevcesine gösterildi, hatunlar; "Hatice bu değildir" dediler.

İstanbul'un iki geçit noktası olup ismini kaybettirmeden kimsenin aşamayacağı, geçemeyeceği iki karakol vardı. Anadolu'da Bostancıbaşı Köprüsü, Rumeli'de Küçükçekmece Köprüsü; oralara da emirler gönderildi. Limandaki iskeleler de tutulmuştu. Ferhad Ağa "Şu avrat kuş olup uçmadı, balık olup deryaya dalmadı, ya ki köstebek gibi toprağa girmediyse elimden kurtulamaz..." dedi.

Son aranacak yer olarak Üsküdar'a geçmişti ve aradığını orada hiç ummadığı bir sürat ve kolaylıkla bulmuştu.

Küçük Hatice'yi Kolluk Hamamı'nda hamamcı ağanın camekân odasında boğan cellatlar, biçarenin çıplak cesedini bir çuvala koyarak yeniçeri kolluğuna götürdüler, gece çuvala ağır taşlar bağlanacak ve kayıkla Kız Kulesi açığına götürülüp, akıntıya bırakılacaktı.

Zehir Ali'ye gelince, Ferhad Ağa giyinmesine müsaade etmedi, kolları arkasına çevrilip kıskıvrak bağlandı; hamamdan, belindeki peştamalla çıplak çıkarıldı.

Baskın duyulmuş, bütün bekâr odaları, hanlar, kahvehaneler ve koca çarşı boyu boşalmış, Kolluk Hamamı ile iskele arasındaki meydana binlerce meraklı birikmiş ve hâlâ da koşup gelenlerle kalabalık artmaktaydı. Yeni gelenler:

- Ne vardır?.. Ne olmuştur?.. diye soruyordu.

Hiç kimse hiçbir şey bilmediği halde bir şeyler yakıştırıp atıyordu:

- Hamamda kan olmuş...

- Bir dilaver yeniçeriyi vurmuşlar...

- Yok, hamamcı ağayı vurmuşlar...

- Kan olmamış, bazı yaramazlar toplanmış, hamamda fitne maddesi konuşurlarmış...

- Yeniçeri ile sipahi arasına kılıç düşecekmiş...

- Benim duyduğum, balaban leventleri fahişe avrat götürüp hamamda meclis kurup ol avratları oynatırlarmış...

- Casus maddesiymiş...

- Hamamda kalpazanlar varmış, akçe basarlarmış...

- ...

- ...


Çorbacı ağa maiyetindeki yeniçerilerle kalabalığın arasından güçlükle yol açabildi. Zehir Ali kendisini götüren bostancılara ayak direyip güçlük çıkarmadığı halde hemen her adımında sille ve yumrukla hırpalanıyordu ve laf çemberleri de yine dalga dalga açılıyordu:

- İşte katil budur...

- Beş adam kesmiş...

- Bre katil olsa elinde, yüzünde, üstünde kan olur...

- Bre ben bu şahbazı bildim, 59'un Zehir Ali'dir...

- Tamam odur...

- Bre siyasete niçin götürürler?..

- Yaramazdır...

- Allah taksiratını affetsin...

- ...

- ...


Hatta sille yumruk sürüp götüren bostancılar da dahil, herkes Zehir Ali'nin iskele önünde idam olunacağını tahmin ediyordu, fakat Bostancıbaşı Ferhad Ağa:

- Bu melunu kayığa koyun, Tophane'ye götürürüm... dedi.

Ferhad Ağa kesin kararını vermişti, delikanlıyı işkenceyle idam ettirecekti, fkat bilinen işkencelerin hepsini azımsıyordu, Zehir Ali'nin suçu katmer katmerdi:

Zina!..

Bir Müslüman'ın nikâhlı karısını kaçırarak zina!..

Hafızı Kuran bir imam karısıyla zina!..

Bir Müslüman kadınını soyarak kestirerek oğlan kılığında dolaştırma!..

Bir Müslüman kadınını soyarak bir peştamalla erkekler hamamında üryan olarak teşhir!..

Aşiftesini civelek yazdırıp, Yeniçeri Ocağı'nın namusunu lekeleme!..

Ferhad Ağa Üsküdar'dan Tophane'ye geçinceye kadar Zehir Ali için işitilmemiş, görülmemiş bir idam şekli düşündü. Tophane'de Zehir Ali'nin evvela ayak, bacak, diz kemikleri kırıldı, belden aşağısı kanlı bir et külçesi haline geldi. Sonra yarı ölü bir halde yağlı paçavralara sardılar ve bir havan topunun ağzına gülle gibi tıkadılar ve topun fitiline ateş verdiler.

- Bu melunu derya ve toprak kabul etmez!.. diyen Ferhad Ağa, Zehir Ali'yi bin parça olarak havaya savurdu.

Aslan Fenerbahçe

Sene 1964.

Başrollerinde Ayhan Işık ve Ajda Pekkan'ın oynadığı, Hızır Dede isimli filmden bir sahne var yukarıda ve aşağıda.

Başrol oyuncuları sokakta yürürken arkadaki duvar yazısına dikkat!

Cenabetler

Ne teknik taktik ne de şans kısmet.

Brezilya'nın çeyrek finalde Hollanda'ya kaybetmesinin temel sebebi yukarıda. Paris Hilton ve her kimse arkadaşı Brezilya'yı desteklemişler. Yazık olmuş. Bu kadar cenabetliği kaldırmamış ortam.

2 Temmuz 2010 Cuma

Yangın Yeri

Madımak'ın, Başbağlar'ın, Maraş'ın, şuranın, buranın, düşmüş ve düşecek daha bir sürü ateşin yangınına..

Yaşamak bu yangın yerinde, her gün yeniden ölerek
Zalimin elinde tutsak, cahile kurban olarak
Yalanla kirlenmiş havada güçlükle soluk alarak
Savunmak gerçeği çoğu kez, yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu görüp de öfkeyle dolarak
Toplanır ölü arkadaşlar, her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği, kimi kanını silerek
Kucaklıyor beni Metin Altıok
"Aldırma" diyor gülerek
Yaşamak görevdir yangın yerinde.
Yaşamak insan kalarak.

Ataol Behramoğlu

Evcil AT-AT

Bobiler'den muazzam bir eser... darkshines yapmış..

Bir de şu aşağıdaki var. Yukarıdakinin filmi...

AT-AT Day Afternoon

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hem Kıbledir, Hem Kâbedir

Geldi geçti ömrüm sanki bir akşam.
Sağımda solumda kıble aramam.
Hem kıbledir hem kâbedir yar bana bana.

Kaka'dan Mesaj Var

Sosyal mesaj var!