17 Kasım 2010 Çarşamba

Selahattin Torkal da Gitti. Bedduanızı Esirgemeyin Fenerbahçeliler (!)


Sene 1925, geliş.

Sene 2010, gidiş.

Arada bir sürü şey. Bir de Fenerbahçe.

Sana da güle güle Selahattin Torkal. Fazla bir şey kalmayacak Fenerbahçelilerin akıllarında sana dair. İşler değişti. Piçlik para ediyor artık sahada. Başkanların manevi evlatları var. Size bir Fatiha okuyan ya çıkar, ya çıkmaz. Güle güle.

"Allah rahmet eylesin" demeden önce Hakan Dilek'in aşağıdaki yazısını okumak lazım.

Belli olmaz; bazı şeyleri görüp "Kutsal Tesis Peygamberi"ne dil uzatıldığını (!) okuyunca, nurlar içinde değil de azaplar içinde yatmasını isteyenler çıkabilir.

-------------------------------------------------

Biraz hürmet, biraz incelik efendim; Selahattin Torkal

Yıl 1925 Selahattin Torkal bu dünyaya merhaba dediğinde. İstanbul Fatih doğumlu. Aile Arnavutluk'tan, Draç liman kentinden. Baba, kolağası... Türkiye'ye gelip Ankara'ya yerleşiyorlar. Cebeci Çayırı'na nazır bir konağa. O zamanlar MKE'nin adı Tophane Fabrikası. Selahattin Torkal'ın babası o fabrikada tüfek ustası olarak çalışıyor sonraları.

Cebeci Çayırı, Ankara'da top oynayan gençlerin kapışma yeri. Cebeci Çayırı denince sanki güreş tutulacak alanmış gibi geliyor insana ama ortada top var, mahallenin çocukları var. Selahattin ve kardeşi Celal Torkal (eski Ankara Demirspor ve Galatasaraylı) ilk burada tanışıyorlar meşin yuvarlakla. Selahattin takımın kaptanı. Maç yapılacak takımları ve oyun taktiğini belirliyor. Peki, yıl kaç; "Korkunç bir unutkanlık başladı bende. Sokağa çıkıyorum ama ben ne alacaktım diye tekrar geri dönüyorum bazen. Enteresan bir şey..." Enteresan olan unutmaman olurdu güzel abim. Neyi hatırlayacaksın öykülerimizden başka. Yıl kaç neresindeyiz zamanın ne önemi var ki?

Tahta bavulla bir başına

1935 falan diyelim. İlginçliğini yitirdi belki bu unutmalar. Balık hafızası gibi olayları bir buçuk saniyede unutan bir toplumdan söz ediyoruz burada. Sen hiç üzülme yaşlı usta, genç olmak da olayları anında ve yerinde hatırlamaya yetmiyor diyeceğim ve olaya fazla derinden dalacağım ama şu anki ortam, şu pencere önü güzelliği sohbetimizin, senin kibarlığın, 'aman efendim, o nasıl lakırdı' gibi inceliklerin, bizi karşında bulmanın heyecanı var işte...

Ankara'nın gençleri Cebeci Çayırı'nda, o yetmeyince de Aslanhane Cami'nin altındaki mezarlığın boş buldukları yerlerinde 'maç ederlermiş'. Ankara Atatürk Lisesi ilk durak Selahattin Torkal için... Türkiye Liseler Şampiyonası'nda konuşturuyor tekniğini ve takımını Türkiye şampiyonu yapıyor. Şampiyonada İzmir Atatürk Lisesi, Galatasaray Lisesi gibi iyi takımları neredeyse tek başına yeniyor ve kupayı Ankara'ya hediye ediyor.

Selahattin Torkal, bir gün Niyazi Sel derler bir abinin tavsiyesiyle-Ne demiştir Niyazi Sel; İstidatlı bi çocuk var. Adı Selahattin- Fenerbahçe'nin kapısını çalıyor. Kapı dediysek, önce Ankara Garı'ndan kara trene binilecek ve Haydarpaşa'ya varılacak. Elde tahta bavulla... Ama kendisini İstanbul'da karşılaması gereken Fenerbahçeli yöneticilerden kimse yok ortada. Tahta bavulun ağırlığı ve yalnızlığın iç sıkıntısıyla, Niyazi Sel'in Müslüm Bağcılar'a vermesi için eline tutuşturduğu mektupla kalakalıyor oralarda (Müslüm Bağcılar, Fenerbahçe sevdalısı abilerden biri, gümrük komisyoncusu). Sonra Karaköy vapuruna atlıyor bi cesaret; "Müslüm Bağcılar'a Niyazi Sel'in mektubunu ulaştıracağım. Hiç olmazsa onu götüreyim diyorum. Pat diye karşısına dikilince, Müslüm abi 'Peki, siz nasıl geldiniz buraya?' diye sordu. Üzülmüştü. Hemen yanıma bir adam verdi. Harçlık koydu cebime. Öyle bir parayı transfer parası olarak bile görmedim sonra. 1944 senesiydi. Fenerin bu türden cıvıklıkları hâlâ da devam ediyor." Derin tespit ağır eleştiri yaptı baba bu anda. Nasıl canı yanmış ki… Ankara Atatürk Lisesi'nden Boğaziçi Lisesi'ne aktarma yapılıyor ve genç Selahattin, hem Fenerbahçe'de top oynamaya hem de Bebek'teki o meşhur lisede yatılı eğitime başlıyor.

Fenerbahçe Stadı -tribünleri tahta olsa da- o yılların en görkemli statlarından; "O zamanlar belki Avrupa'da bile böyle bir stadyum çok az. Bazen aptalca şeyler söylüyorlar. Aziz Yıldırım diye bir adam var, stadyum eklentileri için adamı göklere çıkardılar. Onun görevi zaten böyle bir stadyum yapmak. Ekstra bir şey değil ki yaptığı... Buraya daha önce kimse bir şey yapmadı havasına girmiyorlar mı, sinirleniyor insan. Böyle nankör bir kulüp hayatımda görmedim. Hayrettir... Aziz Yıldırım kim yahu?"

Biraz incelik...

Selahattin hocamızın Aziz Yıldırım'la rabıtası bir halı saha maçına dayanıyor aslında; "Çengelköy'de eski futbolcular maç yaparlardı halı sahada. Beni de çağırırlardı. Bir maçta Aziz Yıldırım bana 'şişşt şişşt" diye seslendi. Oyun anında... Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun? Cemil'e al dedim, bunu değiştir, al benim takımımdan, dedim. Fenerbahçe kulübüne başkan olmak bu kadar kolay mı yahu? Biraz kibarlık, biraz hürmet, biraz incelik efendim... Koca stadyumu dikersiniz ama kibarlık bir başka şey efendim..."

Torkal'ın ilk idmanında kaleci Cihat Arman'ların, Halit Deringör'lerin, Murat Alyüz'lerin, Erol'ların, Suphi'lerin, Samim'lerin krampon izleri var; 'En çok etkilendiğim hoca Molnar'dır. Onun kadar futbolcusuna tesir eden bir hoca görmedim. Ama en büyük hocanın bile futbolcusuna etkisi yüzde 10-20 kadardır. Önce futbolcuda yetenek olacak. Benden 6-7 ay sonra bir futbolcu geldi takıma. Ben idmanda topu bıraktım, onu seyrediyorum... Aman Allah'ım! Olamaz böyle bir şey! Kimdi biliyor musunuz? Lefter. Şimdilerde bazı futbolcular hocanın kendisine şans vermediğinden yakınıyor ya, boş bunlar. O idmandan hemen sonra Lefter'in lisansı çıktı, Ankara'ya maça geldi ve yıllarca oynadı."

Geçmişten habersiz yaşayanların temelsizce yaptığı kıyaslamalardan da şikâyetçi Selahattin Torkal... "Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecisi Rüştü demiyorlar mı? Bu, mukayese şansı bulamayan insanların söylediği bir lakırdı efendim... Cihat Arman bütün sporları yapan bir Boğaziçi liseliydi. Basketbol, voleybol da oynardı. Plonjon yaptığı zaman kale direğine paralel olurdu. Hepimiz komple sporcuyduk. Jimnastik sporunu yapardık en iyi… 1940'larda, atletizmde 100-200-400 Türkiye birinciliklerim var benim liselerarasında... O zamanlar durarak top oynarlardı deniyor. Durarak top oynanır mı yahu? Bu ne demek? Şükrü Gülesin'i bilmeyenler, bugün kanat oyuncu olduğunu zannediyor! Ona geçilmemek için on metre mesafe koyardım aramıza. -Parmaklarıyla masanın üzerinde tarif ediyor-. Topa vurur, ardından koşar, gider golünü atardı.' Tarih konuşuyor, biz susuyoruz...

Artık jimnastik hocaları yok okulların. O yüzden sporcu kolay yetişmiyor. Aslında futbolun kaynağı ilkokullar ama kimse okullardaki spora önem vermiyor; 'Şimdi bakıyorum da gıcır gıcır malzemelerle çok güzel zeminlerde futbol okulu açılıyor. Ama yıldız futbolcu yetişmiyor. Ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe ne eğitmenler ne de okullar eğiliyor bu işe layıkıyla... Kaybeden kim? Biziz. Türkiye.'

Toptan bir kayıp tablosu çizdi Selahattin hoca memleket için. Mahalle aralarının mucize adamları yok artık... Böyle bir gerekçe Türkiye'nin 'topluca' ve 'toptan' kaybı olabilir mi? Kim bilir? Altyapı hocası arkadaşlarımdan biri "Çabuk oynanıyor artık futbol. Çocuğun hareketin klasını, estetiğini arayıp bulacak zamanı yok" dediydi. Ah evet! İnceliğe ayıracak zamanımız yok gerçekten. Belki biraz daha az telaş... O zaman güzelliğe, inceliğe zaman kalır...

Artık burada işiniz yok

Genç Selahattin, bir yandan da Fenerbahçe'nin defansında tekniği, çabukluğu ve oyun zekâsıyla sivriliyor. Ama 1952 yılında kaybedilen İstanbul Ligi Şampiyonluğu'nun faturası yine onun da olduğu kadroya çıkıyor. Başkan Osman Kavrakoğlu, aynı sezonun son maçından sonra bazı topçuların kendine takım bulmasını istiyor. Fenerbahçe'de sizin artık işiniz yok yollu açıklamalar yapıyor ve ardından yapıştırıyor: 'Artık Fenerbahçe'ye dönemezsiniz!' Erol Keskin, Halil Özyazıcı ve Selahattin Torkal Adalet Mensucat'ta işe girip Adalet takımında top oynamaya başlıyorlar. Ardından birkaç abi daha geliyor Adalet'e. Kimsenin Fenerbahçe'nin topçularını çalmak gibi bir niyeti yok. Yani yıllar önce 'Adalet Olayı' diye anılan bu transfer davasının ardında Osman Kavrakoğlu'nun mesnetsiz sallamaları var; "Boğaziçi'ni bitirdim, bana yer bulmadılar. Burslu okudum. Cebimde beş kuruş param yoktu Fenerbahçe'de oynarken... Jimnastik hocam, bu mektep senin dedi. Yemeğimi orada yedim. Müslüm Bağcılar'ın yardımlarıyla ayakta durdum. Aylığımızı almaya gidemezdik parasızlıktan. Kemal Belgin'in babası muhasebecimizdi. Ondan yol harçlığımızı alırdık."

İktisadi Ticari ilimler Akademisi öğrencisiyken bırakıyor okumayı Selahattin ve gümrükçü oluyor Müslüm Bağcılar'ın yanında. Çünkü hayat okumak gibi bir lüksü kaldıramıyor artık. Adalet takımında 6-7 sene top oynadıktan sonra tekrar Fenerbahçe'ye dönüyor. Fenerbahçe'de o sıra Rüştü Dağlaroğlu dönemi başlamış ve takımda artık bir oturmuşluk var. Ekip Cihat'ların, Murat'ların, Suphi'lerin, Halit'lerin, Müjdat'ların, Lefter'lerin ekibi. O takımda 1964'e kadar forma giyiyor. 9 kez de A Milli Takım'da yer alıyor. Penaltılar hep Torkal'ın o vakitler; "Futbolu bıraktıktan sonraki hocalık dönemimde bile hâlâ topa nasıl vurduğumu sorarlardı. Direğin üzerinden geçmiyordu hiçbir vuruşum." İncelik böyle bir şey olsa gerek... Beckenbauer gibiymiş baba. Seyredenlerin yalancısıyım…

Balıkesir günleri

60'lı yılların sonuna doğru bırakıyor futbolu. Sonra antrenörlük kurslarının en gözde talebesi oluyor. İlk diplomalı teknik adamlar arasında sayılıyor. Zaman zaman gidip çok sevdiği Fenerbahçe'sinde yardımcılık yapıyor teknik kadroya. Sırf sevgisinden, ilgisinden... 1975 yılında Boğaziçi Lisesi'nden sıra arkadaşı Kaya Sağlıkçı -belediye başkanı o zamanlar- 'Balıkesir emrine amade. Futbol devrimi yapacağız!' türünden şeyler söylüyor. O da köyler arasında turnuva düzenliyor, civardaki bütün yetenekli çocukları buluşturuyor. Balıkesirspor'da büyük bir azimle çalışıyor Torkal hoca. Ama bazı idareciler, kendilerinin geri planda kaldığını söyleyip huzursuzluk çıkartıyorlar takımda. Hoca ayrılıyor Balıkesir'den. Torkal'la İkinci Lig'den Birinci Lig'e çıkan Balıkesirspor, o sene küme düşüyor. Bir daha da 1. Lig yüzü göremiyor zaten...

Biraz da şimdiki Fenerbahçe'yi konuşsak gibi bir şeyler söylemeye kalmadan lafı ağzımdan alıyor; "Şimdiki Fenerbahçe'yi konuşmasak daha iyi olmaz mı?" diyor ama yine de zülfüyare dokunmadan edemiyor; "Kişiliğini ortaya koymadı Oğuz. Takımın teknik direktörsüz kaldığı dönemde ortaya çıkmalı, bu işi yaparım demeliydi. O bakımdan tenkit ediyorum. Belki de kişiliği çok yumuşak bir insan. Mustafa Denizli benim talebemdir ama Fenerbahçe için bir talihsizlikti. Modern futbol nedir ve nasıl oynanır, bunu bilen bir insanım. Futbol varyasyonlar oyunudur. Bu rezilliği çekemiyorum."

Ama asıl katlanamadığı unutulmak; "Fenerbahçeli idarecilerin, bizleri araması lazım. Ne bileyim, arada sırada bir yemek verilir, insanlığımızı hatırlarız. Neden insanları bu kadar yok sayıyorlar, anlamıyorum. Bizi yok saymamalılar. Bu tarih bizimle başlamadı ama biz de bir yerinde yer aldık. İnsanlar tarihi kendileriyle başlatıyor. Neden böyle yapıyorlar?"

Gerçekten neden böyle yapıyorlar? Neden?

Selahattin Torkal...Son pencere önü güzelliğisin, bizim emektar sözcüklerimizin. -Bu söyleşi yapıldığında 80'ine çok az kalmıştı…- Dilerim çok yaşayasın..

1 yorum:

Fenerli1978 dedi ki...

Barışçım,

Tüm yazıyı okudum offf of diyesi geliyor insanın ama susuyorum. Vefasızlık sarmış dört bir yanımızı. Offf of diyorum ve susuyorum.

Selametle,