6 Nisan 2010 Salı

Bir Final Four Hikayesi

Biz Cannes'a gitmedik. İyi ki de gitmemişiz. Zira kendimi, ağabeylerimi ve kardeşlerimi tanıdığım kadarıyla, gitmemiş halimizin bile aldığı şekli düşününce, o anonsçuyu ağır hırpalayacağımız ve hızımızı almışken Fransız polisiyle güreşeceğimiz kesindi... Her işte bir hayır var!

Cumartesi günü, Burhan Felek Spor Salonu'na yakın mekanımız Turanlar Balık'ta saf tutmaya başladığımızda, maça iki saat kalmıştı. Öğlenin göbeğinde rakıya gömülen bünyelerin stresi yüzlerden okunuyordu. Hiç kolay değildi tabii.

Bizim gibi nispeten genç kuşaklar için, beş sezon önce 2005'de başladı bu güzel yolculuk. Öncesinde "bile, isteye" birinci lige çıkmayan kız voleybol takımını, yaşımız kadar kovalamış ağabeylerimiz kahroluyordu. Biz de onların yanına eklendik ve şimdi yenisi yapılan salonda 15-20 kişiyle teşrik-i mesaiye başladık. O salonda, Caferağa'da, şimdikinde, yıllara serili hatıralarımızı burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Başarılar üst üste yığılmış, Final Four kapımıza gelmişti.

Rıdvan'ın "% 100 Futbol" programında zaman zaman kullandığı tabirle "Sezon başında bizlere 'Final Four'a kalacaksınız' deseler", birbirimizi ezerek kabul ederdik. Ama...

Bizim memleket bazı açılardan, kolay kolay üzüm bağı yetiştirilemeyen topraklara benziyor. Kırk yılın başında birileri çıkar, kıraç toprağa inat, güzelce bir bağı büyütür gibi olur; sonra bir bakarsın, ya bakımsızlıktan, ya beceriksizlikten kurumuş gitmiş.

Ne beklersin böyle bir ülkenin insanından? Bi hikmet-i müteal ortaya çıkmış güzellikleri bulunca, pamuklara sarmasını, gözü gibi bakmasını değil mi? Ama yok. Bu ülkede, kör bile ölünce badem gözlü olur ama bağdaki üzüm bir türlü beğenilmez.

Çölde vaha müjdesi gibi bozkırda üzüm yetiştirirsin, "Aman çok iyi oldu ama çekirdeksizi olsa daha iyiydi" derler.

Bir uğraş çekirdeksiz yaparsın, "Fevkadale, lakin kabuğu da soyulsa ne güzel olur" diye tuttururlar.

Hadi bir mucize onu da becerirsin, "Her şey iyi hoş ama seneye mahsul vermez bu bağ, kurur gider" diye haset saçarlar.

Ortaya çıkan güzelliğin eser sahipleri ve değer bilenler "Yahu daha üç gün önce üzüme hasrettiniz, şimdi ne oldu da bunca fesadı biriktirdiniz?" diye iç geçirirler ama nafile... Kamu efkarının tabiatı budur bizde...

"Üzüm ve Voleybol" belki de ilgisiz gözüküyor ama teşbihte hata olmaz. Nitekim Fenerbahçe Voleybolu bu yukarıdaki benzetmeden hallice değildir, tarihsel süreçte.

Defalarca konuştuğumuz şeyleri, temcit pilavı gibi tekrar olacak belki ama şu günlerin gururu ve heyecanı içerisinde dile getirmezsek bir şeylerin eksik kalacağını hissettiğimiz için yazmak durumundayız. Şimdiden affola.

Takım Cannes'a gitmeden önce yapılan basın toplantısını izlemiştik beraberce. Başkanın, Mehmet Ali Aydınlar'ın ve hocanın söylediklerini dinlerken de heyecanlıydık ama iş kaptana gelince halet-i ruhiye daha iyi anlaşılıyordu. İnanılmaz mutlu olduk. Evet, biz Cannes'a gidemedik ama kaptanın da dediği gibi "dualarımızla ve iyi niyetlerimizle" arkalarındaydık.

Martin Luther King'in "I have a dream..." ile başlayan cümlelerine benzer şekilde, ve onlardan maada bizim hayalimizde "bila kayd-ü şart savaşan" ve "Kupayı almaya gidiyoruz" diyen bir Fenerbahçe vardı. Rüya gerçek oldu. Sonuç ne olursa olsun; Fenerbahçe kız voleybol takımı, bozkırda bağ, çölde vaha oldu bize. Güle güle gittiler, güle güle döndüler. Tezahüratta kalmaz. İstesinler, dış hatları da uçakları da yakarız onlar için.

Hiç yorum yok: