10 Ocak 2009 Cumartesi

Issiz Salonlar II


Yazinin ilk bolumunde “Taraftar kismina gelmeden once kuluplere bir deginelim” dedik ama nasil doluysak, onca paragrafta bitiremedik isin kulup ayagini. Konunun kurkcu dukkani yine “Kulup Takimlari” olacak tabii ki fakat biz isin insan boyutunu es gecmeyelim.

Spor Sergi’nin kuyruklari simdilerde sadece hos birer ani. Zaman zaman eski mac goruntuleri “Ulan ne guzel…” dedirtse de artik bunlari yakalamak (en azindan kisa vadede o istikrara kavusmak) imkansiz gibi bir sey. Bu karamsarligi ortaya getiren tablonun en buyuk nedenlerinden birisi, basketbol gibi populer bir sporun sehrin gobegindeki, hatta can damarindaki bir merkezden alinip, uzak yerlere (Zeytinburnu, Umraniye, Maslak) konulmasi belki ama tek nedenin bu oldugunu dusunmek de safdillik olur. Peki ne?

Dort cesit dusunce / hareket tarzi olustu zaman icerisinde. Bunlardan birincisine “tutkunlar” diyelim. Maclar nerede olursa olsun gitmeye calisan, bunu hayatlarinin bir onceligi haline getiren ve hatta hasbelkader bir altyapi macina bile denk gelse, girip takimina destek veren insanlardan bahsediyoruz. Cok ama cok azinlikta olmalarina ragmen, salonlardaki insan yoklugundan oturu cok etkili oldular, oluyorlar.

Ikinci gruba “Mangalcilar” diyelim. Hesapta sporu cok seven ve konustuklari zaman ufurdukleriyle mangalda kul birakmayan bu arkadaslar “Her Turk asker dogar ama sonradan kislayi ertelemek icin on takla atar, lakin ayni zamanda teknik direktor dogar ve olene kadar oyle kalir” kuralinin yilmaz savunucusudurlar. Pivotlar pivot, guardlar guard, smacorler smacor, liberolar libero, hocalar hoca degildir. Uzum bulmustur ama senelerdir kilsizini, pardon cekirdeksizini aramaktadir. Bulmadigi muddetce de maca gitmeye niyeti yoktur. Billur Tuz’un akmasi gibi, internette yazar, yazar, yazar…

Ucuncu grup, sporu gercekten seven ama cagin artan iletisim imkanlari tarafindan usengeclige itilen kisilerdir. Odasinda oturarak bir yandan internete giren, bir yandan Avrupa ligi maclari basta olmak uzere, suruyle kanaldan, suruyle spor organizasyonu seyreden bu insanlar icin maca gitmek; oturduklari yerden ve kavustuklari keyiften mahrum olmanin yaninda, ustune ustluk bir de Istanbul kesmekesiyle bogusarak sinirleri yipratmak demektir. Tek tikla on ayri yerde olabilmek varken, eziyet cekmek islerine gelmez. Onlar da gitmemeyi secerler. Kirk yilda bir, cok onemli bir mac olursa, lutfen ugrarlar salona.

Dorduncu ve son grup, sporla hic alakasi olmayanlardan olusur. Bu grubun, nispeten gencligini geride birakmis mensuplarinin futbol ile alakasi, lise yillarinda duydugu Ridvan, Tanju, Feyyaz isimleriyle birlikte cok gerilerde kalmistir. Basketbol topu da onlar icin sadece rengi turuncuya calan bir kuredir. Daha genc arkadaslar ise muzikti, dersti, askti, meskti derken sadece adet yerini bulsun diye, “Falancasporu tutuyorum”da kalmis, tribun ve katilim anlaminda bir adim ileri gitmemistir. Hayatindan ve bu hayatin icerisindeki eglence / zaman gecirme unsurlarindan memnundur.

Yukaridaki dort paragrafin ilk ikisinde anlatilanlar icin ekstradan bir sey yapmaya gerek yoktur. Tutkunlari zaten parcalasaniz salonlardan ayiramazsiniz. Mangalcilari ise gitmeye ikna etmek icin parcalansaniz, kifayetsiz kalirsiniz. Dolayisiyla bizim konumuz ucuncu ve dorduncu gruptakiler. “Ne yapilmali?”ya gecmeden once, bir paragraflik ara.

Hayat artik Spor Sergi yillarindaki gibi degil. Disari ciktiginizda yapacak onlarca sey, gidecek onlarca yer bulmak mumkun. Buna internet ve televizyon gibi eve kapanma sebeplerini de (!) ekleyecek olursaniz, insanlarin basketbol veya voleybol izlemek icin Istanbul trafigi cekmek istememelerini anlayisla karsilayabilirsiniz. Peki bunu anlayisla karsilamak dogru mu? Spora duyulan saglikli bir ilginin insan vucudunda ve zihninde sayisiz faydasi oldugu bilinirken, kitlelerin spordan bu kadar uzak kalmasi, toplum dinamiginde onulmaz yaralar acmaz mi? Eskiden bos arazilerde, iptidai ve belli bir vucut disiplinine dayanmadan da olsa kendine oyun alanlari yaratan cocuklarin yerini alan nesiller, bunlari sadece gecmisten gelen yazisiz bir kural gibi devam ettiriyor. Asinip, yok olmasi belki on yillar daha alacak bir kural ama sonsuza giden bir sey degil. Bu yolun ciktigi yer olan “Spor Sevmeyen Toplum” her girenin pisman olacagi bir cikmaz sokaktir.

Gelelim yapilmasi gerekenlere. Artik giden nesiller gitti sayilir. Yenileri yakalamak zorundayiz. Yani oncelikle okullardan, okullara “Devletin Bakisi”ndan baslamali. Aslinda, bu noktada, siralayacagimiz butun “Yapilsa iyi olur”larin, olmayacak duanin sonuna konan aminler gibi durdugunu goruyoruz. Bunun nedeni de belki asirlarca suregelen tebaa mantigi yuzunden, belki de baska sebeplerden oturu halkimizin, ekseriyetle arkadan biraz ittirilmedikce, kendi yarali parmagina bile oksijenli su dokmeyen bir zihniyete sahip olmasi. Bu sebeple mebus kontenjanindan Meclis’e girip, halki temsil / tesvik makamini, basari kazanmis sporcularin ziyaretine acik bir misafir odasi, gorevini de bu insanlarin getirdigi formayla gulerek poz vermek sanmayan bir Spordan Sorumlu Devlet Bakani ile, icraatinin bedava ders kitaplari dagitmak ve ogretmen atamalarinda “Yurdun her karis topraginin ayni kutsiyette oldugunu” soylemekten daha baska seyler de gerektirdigini bilen bir Milli Egitim Bakani’na ihtiyac var. Bu iki bakanlik, aslinda yan yana durarak bir zihniyet devriminin oncusu olmali ama nerde?

Beden Egitimi dersini bin yillik kliselerden, mesela “Hocam esortmanlarini getirmeyenler sinifa ciksin mi?” ya da Benim sadece alt asortmanim var, hocam? Suveterimle geleyim mi?” seklindeki esofman krizlerinden kurtarip, sporun "nidüğünün" ve "nasılının" ogretildigi bir kisim teorik dersler haline getirmek ve pratigi de duz / ters / kasa uzeri taklalardan siyirip, topluca profesyonel bir idman izlemenin akabininde yapilan belli basli sportif hareketler sekline sokmak, zorlu ve zararli bir devrim midir ki yapilmaz? Gostermelik bir okullar arasi turnuva degil, katilimin zorunlu oldugu ve formalara kadar tum masraflarin bagis cukkacisi okullarca (zor durumdakilere devlet yardimiyla) karsilandigi mahalli turnuvalar duzenlenmesi icin Milli Egitim ilgililerinin kafasina tas mi dusmesi gerekir?

“Gitti sayilan” eski nesillerden bir kismini kurtarmak hala mumkun. Basketbolu, voleybolu, muhtelif salon sporunu ilgi ceker bir hale getirmek icin teskilattan umidi kestigimiz noktada, yazinin basinda “kurkcu dukkani” dedigimiz kuluplere dayaniyor konu. Fakat burada da bir hayal kirikligi bekliyor bizi. Oncelikle maclari bedava ya da 1 Lira yapmakla salona seyirci cekilemeyecegini, kulup takimlarinin anlamasi gerekiyor. Bu sark kurnazligindan baska bir sey degil. Bundan bir kac sene once, tilki baska yerden girmis; Fenerbahce Bayan Basketbol Takimi, Caferaga’da bir maca cikarken sube kaptaninin keyfi iradesiyle bir anda % 100 zamlanarak 10 YTL olan biletler, salon onunde bilet almak icin bekleyen ogrencileri uzmustu. Akabinde biyikli musebbib karsisindakileri adamdan saymayip, “Tamam, hadi bedava olsun” diyince de ummadigi bir tepki ile karsilasmisti. Sonra bin bir ozur, yanlis anlasildim vs. Butun bu samimiyetsizliklerden uzak kalarak, taraftarina ulasim rahatligi saglamak icin careler dusunen, onlari mactan maca bilet icin kosturmadan duzgun kombine uygulamalari calistiran bir kulup olmak cok mu zor? Zor olmali ki basarilamiyor. Tasima adamla taraftar degirmeni dondurmeye calisan muesseseler de basarisiz olunca, salonlar issiz kaliyor.

Ilk bolumu, muessese kuluplerine onca yuklendikten sonra, “Hirsiz kabahatsiz mi?” kabilinden “Meydani muesseselere birakanlarin sucu yok mudur?” diye sorarak bitirmistik. Bu yazida da spor kurumlarina ve kuluplere sallar gibi olduktan sonra, yine ayni paralelde bitirelim.

Kabul, manyakligin luzumu yok. Yani bu satirlarin yazari ve tribun omuzdaslari gibi, hafta ortasinda isi gucu birakip, bayan basketbol / bayan voleybol deplasmanina ya da Pazar sabah ezanini muteakip, pankartlarla kurek yarislarina gitmek gibi eylemler; donuste eve ugramak yerine, La Paix Fransiz Akil Hastanesi’ne topluca giris yapilmasini daha makul kilan seyler gibi gozukebilir. Cogunlugun boyle organizasyonlara kalkismamasi, belki de mantikli olandir. Peki, koskoca metropolde yasayan onca milyon insanin, kucucuk salonu doldurmayanlarin sucu yok mu? Istanbul’un gobegindeki 500 kisilik salonlarda sadece ayakkabi gicirtilarinin yankilanmasi aci degil mi?

Hiç yorum yok: