10 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Angel McCoughtry Geldi


Diana Taurasi ile ilgili yaşanan süreç olmasa, bayram havasında kutlanacak bir transferdi bu. Şimdiyse biraz buruk bir sevinç var. Ama ne olursa olsun, Angel McCoughtry'nin özel bir oyuncu olduğu gerçeği, insanın yüzünü güldürüyor.

Daha Fenerbahçe formasını giyerken attığı ilk baskette tribüne dönüp "Haydi" minvalinde hareketler yapması veya top kaybı yaptığı bir pozisyondan sonra, tribünden kendisine bakan insanlarla resmen göz teması kurup "Oldu bir kere" dermiş gibi başını sallaması alışmadığımız şeylerdi. Anlaşılan Caferağa Spor Salonu, Angel ile daha ilginç günlere de gebe.

Roi'dan olma, Sharon'dan doğma, Baltimore nüfusuna kayıtlı Angel, 10 Eylül 1986 doğumlu. Üç çocuklu bir ailenin en büyük evladı.


Biz, sporcunun kitap okuyanına bile alışkın bir millet değiliz ama Angel okumakla kalmadığı gibi, bir de kitap yazıyor. Adının "The Angel Who Wanted to B-more" olmasını planladığı kitabın amacı "Çocukları teşvik etmek"miş.

Tahsilini iletişim üzerine yapan Angel, "Toplumun bizlere oranla daha az şanslı kesimleriyle bir araya gelmeyi ve onlara yardım etmeyi seviyorum. Biraz boş zamanım olduğu zaman çocukların kaldığı hastaneleri ziyaret ediyorum. Ayrıca şiddet gören kadınlara ve çocuklara dair sosyal bir programa yardımcı oluyorum" diyor.

Bu iki anekdotun üzerine biz, kerameti kendinden menkul bir kısım yerli topçumuza "Siz, değil memleketin aydınlık yüzü, bu kadınların tırnağına sürdüğü oje olamazsınız" diyebilir miyiz? Ben bir sakınca görmüyorum.

Çocuklar demişken, McCoughtry'nin çocukluğuna gidelim, oradan başlayalım.


Ailenin babası Roi, Balitmore'da bir kilisenin papazı... Muhit biraz sıkıntılı olduğundan ve yoğun biçimde vaaza gidecek kadar sıkı çalıştığı için evin reisi genellikle Sharon annemiz olmuş.

Roi baba her ne kadar eski bir basketbolcu olsa da Angel'ı basketbol oynaması için ikna eden, yerel lige kaydını yaptıran ve hatta ilk günden sonra eve "Oynamayacağım basketbol falan" diye dönen ufaklığa cesaret verip, Amerika'ya kazandıran da valide McCoughtry.

"Ben sakin ve soğukkanlı bir insanım. Bu yüzden Angel'ın da öyle olacağını sandım ama tam aksi... Ona ne zaman 'Hadi şunu yapalım' desem, hep tersini yaptı. Şimdilerde anlıyorum ki müthiş bir enerjisi varmış ve bunu bir yere yönlendirmesi gerekiyormuş. Basketbol onun için mükemmel bir seçimdi" diyor, bu hiperaktivite yüzünden zamanında sık sık ağlamaklı olan Sharon.

Enerjisinin Angel'a fazla geldiği kesin. Zira okuldan döndükten sonra, Northwood havalisinde yer alan basketbol alanlarında erkek rakiplerle basket maçı yapmaktan, eve girmek bilmediğini şu sözlerinden anlıyoruz:

"Babamın bana 'Hava kararmadan önce evde ol' demesinden nefret ediyordum. Sokakta yaptığımız maçlar o saatlerde daha güzel oluyordu ama ben eve dönmek zorundaydım. Bu yüzden hep başımı derde soktum çünkü hiçbir zaman babamı dinlemedim"

Kızın koyverip, babanın dizginlemeye çalıştığı bu coşku, Angel 16 yaşındayken öyle bir hal almış ki babasının kilisesinde basketbol oynayan koca koca adamların arasında top koşturmak için adamcağıza musallat olmuş. İyi ki de olmuş.


Angel'ın basketbol macerasının zirveye çıktığı ilk yer, Baltimore'daki St. Francis Lisesi... Dört senenin sonunda; 14 sayı, 10.5 ribaund, 3 asist ve 5 blok ortalamasına sahip bir performans sergilemiş.

Aslında oradaki tek marifeti bu değil. Otuza yakın okulun katıldığı "Interscholastic Athletic Association of Maryland" organizasyonunda 100 metre, 200 metre ve uzun atlamada altın madalya kazanmış.

İnsaflı davranmış. Bunların hemen peşinden yarıştığı yüksek atlamada üçüncü kalmasa, herhalde "Tamam kardeşim. Daha da yapmıyoruz yarış marış" deyip, dükkanı kapatırlardı Maryland'de.

Gerçi yıllar sonra gelip, Belediye Başkanı'ndan şehrin anahtarını bir törenle teslim almış ama olacak o kadar. Neticede semtin medar-ı iftiharıdır.

Neyse efendim...

Nasıl ki bir dönem Türkiye'de her gelin kızın rüyası Singer dikiş makinesi ise, Amerika'da da hemen her sportif hanım kızın rüyası NCAA'dir malumunuz.

Dolayısıyla Angel'ın da hedefi buydu ama önünde okullarla, notlarla ve derecelerle ilgili bir problem varmış.  Roi dayı, radikal bir karar alıp, bu problemin çözümünün Patterson adında gözden ırak bir hazırlık okulundan geçtiğine karar verince, Angel'a gurbet yolları gözükmüş.

North Carolina'da, yaratanın bile ancak kırk yılda bir hatırladığı bir yerde, kendisi için doğrudan taşra sayılabilecek bir mekana ve hayata balıklama dalmış. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, o günleri hatırladığında "Bundan daha beter bir şey olamazdı" diyor Angel. "Televizyon yok. Paso duvarları dikiz. Aynı mapushane gibiydi. Sürekli evi arayıp, buradan nefret ediyorum, diyordum" şeklinde ekleyerek...

Tabii "şerrin" olduğu yerde, "hayır" da yedekte bekliyor ve her başarılı insanda olduğu gibi, Angel'da da 60. dakikada oyuna giriyor.


"Ona oyunda herhangi bir şeyi yapamayacağını söyleyin. Yapabileceğini size kanıtlayacaktır. Günün birinde, şutunun zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyledim. Bir süre sonra okulu aradığımda, hocası bana her gün antrenmandan sonra kalıp, 500 şut attığını söyledi" cümlelerinin sahibi, Louisville'in yardımcı hocası Tim Eatman, Patterson'a onu izlemeye ilk geldiğinde, irtibatı koparmamaya karar vermiş. Her fırsatta ziyaret edip, aklını çelmeye çalışmış.

Hocanın ilk transfer teklifinde Angel'ın aklına gelen "Louisville mi? Ne Louisville'i? Louisville nerede la haritada?" tarzı düşünceler olmuş ama kader ağlarını örerken karışmak olmuyor işte.

O sıralar Maryland'e gitmek, Angel için daha kolay bir seçim gibi gözükmüş ama oraya Marissa Coleman'ın gitme ihtimali ve ikisinin aynı mevkide oynaması yüzünden "İşim yok, bir de takımda yer için mi kapışacağım" diye düşünerek, seçimini direk oynayabileceği Louisville'den yana kullanmış.

Kolejdeki ilk sene biraz sıkıntılı geçmiş. Her ne kadar 9.2 sayı ile, ortalamada üçüncü sırayı alsa da hocası Tom Collen ile arası inceden limoniymiş.

Pek de "inceden" değil aslında...

Toplantılara geç kalmak desen onda. Antrenman sırasında uyumak desen onda. Hakemlerle tartışmak desen onda. Serbest atış çizgisinde neredeyse takım sonuncusu... Adeta bir "Kadırgalı Eşref" olmuş. Resmen hocasının tasavvufa kabiliyetini denemiş.

"Yavrucum sen böyle yapıyorsun ama masanın gözünde tek yön bilet var Baltimore'a. Haberin olsun" uyarısı bile para etmemiş. "Ben de meraklıydım sanki buralara" cevabı gecikmemiş Angel'ın. Hatta maçlardan bir maç, "Bu gece uzaktan tek bir şut bile atmadım" serzenişine karşılık, Collen de "Şut atmanı istemiyorum. Çünkü atamıyorsun. Sen sadece ribaund al" diye celallenmiş. Gidere gider haller...


Gel gelelim ikinci sene ile birlikte her şey değişmiş, asr-ı saadet başlamış.

Kolejdeki ilk sezonunda 29 maçın hiçbirinde ilk beşte başlamayan Angel, bu kez 35 maçta da hava atışı yapılırken sahadaymış.  Sayı ortalamasını 21.5'e çıkartırken, diğer kategorilerde de kendini bulmuş.
% 47 olan şut yüzdesini % 51'e,
% 30 olan üç sayılık atış yüzdesini % 37'ye,
% 55 olan serbest atış yüzdesini ise % 72'ye yükseltmiş.

Esas değişim ise, selef Collen'in yerine halef Tom Walz gelince gerçekleşmiş. "Gel bakalım evladım" diyerek, Angel'ı video oynatıcının başına oturtan kulağı kesik hoca, "Bak, sen maçta istediğini yapamayan takım arkadaşlarına bu şekilde davranıyorsun. Hiç yakışık alıyor mu? Sen söyle allasen" diyerek, surat astığı, el kol yaptığı, sağa sola "Hadi lan oradan" çektiği maç görüntülerini izletmiş.

"Ben senelerdir insanlara böyle 'Bilmiyorsanız oynamayın bu boku arkadaş' diye mi davranıyorum?" şeklinde titreyip, kendine gelen Angel "Resmen şoka uğradım. Bundan sonra pozitif olacağım" diye önce kendine, sonra hocasına, sonra yine kendine söz vermiş ve bu sözü tutmuş.

Kolejdeki son sezonunda 34 galibiyet, 5 mağlubiyet ile mükemmel bir yılı da geride bıraktıktan sonra, 2009 yılında WNBA draftında 1 numarada, Atlanta tarafından seçilmiş.


Maryland'e gitmeme sebebi olan Marissa Coleman'ın da iki numaradan alındığı seçimlerden sonra, yıl sonunda hangisini alan takımın memnun kaldığını tartışmaya gerek yok. Çünkü Angel, 2009 yılının çaylağı ödülünü kazandı.

Coco Miller ve Kelly Miller gibi eski dostların yanında, Yelena Leuchanka ve Iziane Castro Marques gibi Türkiye'de yakından bilinen isimlerin de oynadığı Atlanta'yı sırtına alıp, götürdü. Ve "Erken kalkan yol alır" kabilinden, hiç beklemeksizin Avrupa'ya yelken açması, onu Fenerbahçe'ye kadar getirdi.

Bundan sonrasını ve aldığı sürüyle ödülün ismini, cismini, çok yakın geçmişin internet sayfalarından bulabilirsiniz. İsteyen Wnba'in ve Fiba'nın sayfalarından ya da Wikipedia'dan açıp, bakar.


Son cümleler...

Bazen insan oyunculardan "Rakip çok zorluydu. Bundan sonra her maç final. Taraftarımıza çok teşekkür ediyoruz" cümlelerinden farklı bir şeyler duymak istiyor değil mi?

Ve bazen insan, "Ben bu işi yuttum, bitirdim artık. Türkiye'de de şeklimi yaptım. Hayat bana güzel"den farklı bir sporcu tavrı hissetmek istiyor değil mi?


O zaman Angel'a bakmak gerek... Onun gibi "Benche her geldiğimde, neden kenara alındığımı ve nerede hata yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Ve sahaya çıktığımda bunu bir daha yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum." diyenleri görmek gerek.


Fenerbahçe'ye hoş geldin Angel.

2 yorum:

Maçanın Papazı dedi ki...

bravo tek kelimeyle mest olarak okudum muhteşem bilgiler ... angel in vücud dilini çok sevdim o istek şevk ve hırs , hata yaptığında kendine kızması çok hoşuma gitti ,avrupa ve GS ile yapacağımız savaşlara uygun bir karakter , taurasi aklıma geldikçe içim burkuluyor , taurasi umarım birgün döner tekrar penny angel taurasi üçlüsü bir arada görmek güzel olur ...

baris_gerceker dedi ki...

Eksik olma Barış, yine süper bir yazı. Hastasıyım üslubunun :)